6100 SAYILI HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU’NUN
REVİZYONU ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER
THE CIVIL PROCEDURE LAW NO. 6100
Süha TANRIVER
*
1
Özet: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 1 Ekim 2012 ta-
rihinde yürürlüğe girmiştir. Her yeni kanunun yürürlüğe girmesinden
sonra yaşandığı gibi, bu Kanun’un uygulanması evresinde de, bazı te-
reddütler ve sorunlarla da karşı karşıya kalınmıştır. Kanun’un ortaya
çıkan sorunlara cevap verebilmesi ve yeni gelişen durumlara adapte
edilebilmesini temin amacıyla, bir revizyona tâbi tutulması ihtiyacı
doğmuştur. Sözü edilen revizyon çalışması sırasında, kanun koyucu
tarafından gözetilmesi gereken hususlara temas etmek amacıyla,
işbu makale kaleme alınmıştır.
Anahtar Sözcükler: Hukuk Muhakemeleri Kanunu, revizyon,
tabiî hâkim, kanun yolu, dava şartı, görev, yetki, davaya vekâlet, yar-
gılama ilkeleri, davaya son veren taraf işlemleri.
Abstract: The Civil Procedure Law No. 6100 came into force on
October 1, 2012. We faced some of doubts and problems during the
stage of implementation of the Law as happened after the entry
into force of each new law. There was a need to revise the law in
order to adapt to emerging issues and innovations. This article was
written for specify some points that should be considered by the
legislature during to mentioned revision.
Keywords: Civil Procedure Law, revision, natural judge, legal
remedy, requirement of the case, competence and jurisdiction,
capacity suing and being sued, principles of trial, party transactions
that conclude a case.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 1 Ekim 2012 tarihinde
yürürlüğe girmiştir. Her yeni kanunun yürürlüğe girmesinden sonra
yaşandığı gibi, bu Kanun’un uygulanması evresinde de, bazı tered-
dütler ve sorunlarla da karşı karşıya kalınmıştır. Kanun’un ortaya
çıkan sorunlara cevap verebilmesi ve yeni gelişen durumlara adapte
*
Prof. Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medenî Usul ve İcra – İflâs Huku-
ku Anabilim Dalı Başkanı
hakemli makaleler / refered articles
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Revizyonu Üzerine Bazı Düşünceler16
edilebilmesini temin amacıyla, bir revizyona tâbi tutulması evresinde,
gözetilmesi gereken belli başlı hususları, şu şekilde sıralamak müm-
kündür:
1-) Her şeyden önce, Anayasamızın 142. maddesinde yer alan kura-
la uygun bir biçimde, yeni Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun birinci
maddesinde, mahkemelerin görevlerinin ancak kanunla tâyin edilebi-
leceği, idarenin düzenleyici işlemleri aracılığıyla, mahkemelerin göre-
vine yönelik olarak, herhangi bir belirlemede bulunulamayacağı, açık-
ça hüküm altına alınmıştır. Şüphesiz, kanunla yapılacak göreve ilişkin
bu belirlemenin, Anayasanın 37. maddesinde, açıkça güvence altına
alınmış bulunan tabiî hâkim ilkesine de uygunluk arzetmesi şarttır.
Ancak, 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname’de, 554 sayılı Endüstriyel Tasarımların Korun-
ması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’de, 555 sayılı Coğrafî
İşaretlerin Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’de
ve 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname’de, bu kararnamelerde öngörülmüş olan bütün davalara,
kurulacak olan ihtisas mahkemelerinde bakılacağı belirtilmiş ve bu-
gün için, bu davalar bakımından ihtisas mahkemesi olarak da, fikrî ve
sınaî haklar hukuk mahkemeleri ile ceza mahkemeleri belirlenmiştir.
Anılan düzenlemeler, yasama organının bir tasarrufu olan kanunla
değil de; idarenin düzenleyici idarî işlemleri arasında yer alan kanun
hükmünde kararnameler aracılığı ile bir özel mahkeme kurulmasını,
bir görevlendirme yapılmasını öngördüğünden, hukuk devleti (AY
m.2) ve adil yargılanma hakkının (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
m. 6; AY m. 36,I) bir unsurunu teşkil eden tabiî hâkim ilkesine (AY m.
37) aykırılık arzetmektedirler. Çünkü, tabiî hâkim ilkesinin unsurla-
rından birisini de, kanunîlik unsuru (AY m. 142) oluşturmaktadır ve
sözü edilen düzenlemelerde, kuruluş ve görevlendirme, kanunla de-
ğil, düzenleyici bir idari işlem aracılığı ile gerçekleştirilmiştir. Anılan
nedenle, bu bağlamda, belirtilen ilkelere uygun bir biçimde yasakoyu-
cu tarafından bir düzeltme yapılması zaruridir.
Yine, 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun’un 4. ve 8. maddeleri ile Danıştay Kanunu’nun 27. ve Yargıtay
Kanunu’nun 14. maddesinde gerçekleştirilmiş olan değişiklikle, dava
dairelerinin görevlerini belirleme yetkisinin, Danıştay’ın ve Yargıtay’ın
TBB Dergisi 2012 (99) Süha TANRIVER17
kendisine bırakılmış olması, yeni kurulan daireler bağlamında böyle
bir açılımın yapılmış bulunması, her şeyden önce, anayasal bir ilke olan
kanunîlik ilkesine (AY m. 142) aykırılık oluşturur. Bir yüksek yargı yeri
konumunda bulunan Yargıtay’ın ve Danıştay’ın, bu bağlamda kanunla
yetkilendirilmiş olması, görev tayîninin, bir yasama tasarrufu olan ka-
nunla gerçekleştirildiği anlamına asla gelmez. Çünkü, yasama organına,
bu bağlamda sahip olduğu yetkiyi, yargı organına devretme olanağı ta-
nınmamıştır. Çünkü, Anayasa’nın 7. maddesinin son derece açık metni
uyarınca, yasama yetkisi “devredilemez” bir niteliğe sahiptir. Kanunîlik
ilkesi, hukuk devleti ilkesinin ve adil yargılanma hakkının en önemli
unsurlarından birisini teşkil eden tabiî hâkim ilkesinin de, alt öğesi ko-
numundadır. Dolayısıyla, kanunla da olsa, görev konularının tayîninin
tümüyle yüksek yargı organlarının kendi tasarruflarına bırakılmış olma-
sı, tabiî hâkim ilkesine de aykırılık oluşturur. Öte yandan, yargı organla-
rının kendi iç düzenlemeleri aracılığıyla, görev bağlamında yapacakları
belirlemeler, zaman zaman, kanunlara özgü bir nitelik olan genellik ve
bilhassa da objektiflikten uzaklaşıp, her yıl değişim göstereceği için, tabiî
hâkim ilkesinin, “belirlemenin yargılanacak olan uyuşmazlığın ortaya
çıkmasından önce gerçekleştirilmiş olması” koşulunun ihlâl edilmesine
sebebiyet verecek ve bu suretle de, hukuk devleti ilkesinin somut uygu-
lanma biçimlerinden birisini oluşturan “hukukî güvenlik ilkesi” açısın-
dan da ciddî sakıncaların doğumuna zemin hazırlayabilecektir. Ayrıca,
anayasanın mahkemelerin görevine ilişkin belirlemeleri yapma yetkisini
münhasıran kendisine bahşetmiş olduğu yasama organının (AY m. 7),
bu yetkisini, çerçevesini çizerek dahi olsa, kanunla yargı organının kendi
tasarrufuna bırakması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ve dolayısıyla bizatihi
anayasanın kendisinin ihlâli anlamına da gelir.
Dolayısıyla, anayasal dayanağı olmayan bir yetki kullanıldığı için,
yüksek mahkemelerin, kendi görev alanlarının tâyinine yönelik olarak
yapacağı belirlemeler, idare hukuku genel teorisi çerçevesinde bir ni-
telendirme yapılmak gerekirse, “fonksiyon (işlev) gasbı” olarak dahi
değerlendirilebilir.
Yine, bu bağlamda, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 375. mad-
desinin birinci fıkrasının (a) bendinde, mahkemelerin yapılanmasının,
tabiî hâkim ilkesine uygun olarak gerçekleştirilmemiş bulunması hu-
susunun, bir yargılamanın iadesi sebebi sayıldığı hususunu da, göz
ardı etmemek gerekir.
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Revizyonu Üzerine Bazı Düşünceler18
2-) Bugün için, uygulamada asliye ticaret mahkemeleri, hukuk
yargısı alanında âdeta özel görevli bir yargı yeri (bir ihtisas mahkeme-
si) konumuna gelmiş durumdadır. Bu nedenle, ayrı bir asliye ticaret
mahkemesi kurulmuş olan yerlerde, asliye hukuk mahkemeleri ile as-
liye ticaret mahkemeleri arasındaki ilişki, işbölümü ilişkisi olmaktan
çıkartılıp; bir görev ilişkisine dönüştürülmelidir. Bu çerçevede, işbö-
lümü itirazının bir ilk itiraz olduğuna vurgu yapan 6102 sayılı Türk
Ticaret Kanunu’nun 5. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında
yer alan düzenlemelerle Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 116. mad-
desinin (c) bendinde yer alan düzenlemeler kaldırılmalı; tümüyle bu
bağlamda, görev ilişkisine bağlanan sonuçlara vurgu yapılmalıdır.
3-) Kanun yolu incelemesi dışında, 6100 sayılı Hukuk Muhakeme-
leri Kanunu’nda, bölge adliye mahkemelerine görev verilmiş olan hal-
lerde (örneğin m. 268, I; 271, I; 286, I; 410 gibi), bu mahkemeler fiilen
işlerlik kazanıncaya kadar, bu mahkemelerin görev alanına giren iş-
lere, hangi mahkemede bakılacağı hususunda, geçici madde ile, yasal
çerçevede mutlaka bir belirlemede bulunulmalıdır.
4-) Anayasa Mahkemesi’nin, Avukatlık Kanunu’nun 163. madde-
sinde yer alan “Baro Hakem Kurulları” ile ilgili düzenlemeyi iptal etme-
sinden sonra, yargılama giderleri ile avukatlık ücretinden kaynakla-
nan davaların, asıl davaya bakan mahkemece bakılacağı hususunda,
eski 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 15. madde-
sindekine paralel bir şekilde, kesin yetki esasını temel alan yasal bir
düzenleme, özel yetki kuralları arasında, mutlaka yerini almalıdır.
5-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 9. maddesinin
ikinci cümlesinde yer alan yasal düzenlemedeki “uyuşmazlık konusu
malvarlığı unsurunun bulunduğu yer” tabiri, malvarlığının aktif ve pa-
siflerin bir bütünü olduğu hususu da gözetildiğinde, “uyuşmazlık ko-
nusu malvarlığının aktifinde yer alan unsurun bulunduğu yer” şek-
linde bir düzeltime tâbi tutulmalıdır.
6-) 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun, sigorta ile ilgili düzenle-
meleriyle paralellik sağlanması açısından, mer’î Hukuk Muhakemeleri
Kanunu’nun 15. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “zarar sigortala-
rı” tabiri, “tazminat sigortaları”; “can sigortaları” tabiri de “meblağ sigor-
taları” şeklinde bir değişikliğe tâbi tutulmalıdır.
TBB Dergisi 2012 (99) Süha TANRIVER19
7-) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 10. maddesinde yer alan
ve sözleşmeden doğan davalarda yetkiyi düzenleyen kuralın uygulan-
ma alanının, borçlar hukukuna ilişkin sözleşmelerden doğan davalarla
sınırlı olduğu hususuna vurgu yapmak amacıyla, anılan yasal düzen-
lemenin başında yer alan “sözleşmeden” ibaresinin, “borçlar hukukuna
ilişkin sözleşmelerden” şeklinde bir düzeltime tâbi tutulmasında yarar
vardır.
8-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 16. maddesinde
yer alan ve haksız fiilden doğan davalarda yetki konusunu düzenle-
yen kuraldaki haksız fiil kavramının, bir üst kavram olması sebebiyle,
“haksız fiilin işlendiği yer” tabirinin, haksız fiilin bir unsuru konumunda
bulunan “hukuka aykırı davranışın işlendiği yer” şeklinde düzeltil-
mesi, amaca daha uygun olur.
9-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 331. maddesinin
ikinci ve üçüncü fıkralarında yer alan düzenlemelerle uygunluk sağ-
lanabilmesi için, görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi halinde,
yasal süre içerisinde görevsizlik ya da yetkisizlik kararı veren mahke-
meye müracaat edilip; davaya görevli veya yetkili mahkemede devam
edilmesinin temin edilmemesi halinde, davalının talebi üzerine, da-
vacının yargılama giderlerine çarptırılmasının işlerlik kazanabilmesi
için, aynı Kanun’un 20. maddesinin birinci fıkrasının son cümlesinde
yer alan yasal düzenlemenin, “aksi takdirde, dava hiç açılmamış sa-
yılır” şeklinde bir düzeltime tâbi tutulması, daha doğru bir yaklaşım
biçimi olur.
10-) Yine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 24 ve de-
vamı maddelerinde, Kanun’un felsefesinin ve ruhunun anlaşılabilmesi
ve Kanun hükümlerinin yorumlanmasında bir ölçüt işlevi görmesini
temin amacıyla, sistematik bir bütün halinde, yargılamaya hâkim olan
ilkelere yer verilmiştir. Bu ilkeler arasına, Kanun’un 382. maddesin-
de, bir işin çekişmesiz yargı işi olup olmadığının tâyini bağlamında,
kendisine başlı başına bir ölçüt işlevi yüklenmiş ve işaret edilmiş olan
“re’sen harekete geçme ilkesi”nden ne anlaşılması gerektiğine ilişkin
açıkça bir yasal belirlemede bulunulması, yerinde olur. Yine, aynı şe-
kilde, esas itibariyle çekişmesiz yargı işlerinde (m. 385, II), sınırlı ölçek-
te de kamu düzenine ilişkin davalarda, dava malzemesinin toplanması
bağlamında işlev gören “re’sen araştırma ilkesi”nin de, ilkeler bağla-
mında yaratılmak istenen sistematik bütünlüğün tamamlanması için,
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Revizyonu Üzerine Bazı Düşünceler20
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda öngörülen ilkeler arasında yer al-
ması ve içeriğinin de tıpkı taraflarca getirilme ilkesinde olduğu gibi
açıkça somutlaştırılması, isabetli olur.
11-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 38. maddesinin
dokuzuncu fıkrasında öngörülen düzenlemenin, madde metninin bü-
tünlüğü ve 41. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan kural karşısında
anlamsız kalması sebebiyle, yürürlüğüne bir an önce son verilmelidir.
12-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46. maddesin-
de yer alan ve konu ile ilgili Anayasa’nın 129. maddesinin beşinci fık-
rasındaki ve 40. maddesinin üçüncü fıkrasındaki düzenlemelerle para-
lellik gösteren düzenlemenin açıklığı karşısında, 2802 sayılı Kanun’un
93/A maddesinde yer alan, hâkimler hakkında kişisel kusur, haksız fiil
ve diğer sorumluluk sebeplerine dayanılarak kendilerine karşı tazmi-
nat davaları açılamayacağını öngören kuralın, bir an önce yürürlüğü-
ne son verilmeli; yine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun
48. maddesindeki yasal düzenlemede de, sorumluluk davasında, salt
dayanılan sorumluluk sebebine hasren yargılama yapılacağı hususu-
na, açıkça vurgu yapılmalıdır.
Bu çerçevede, 659 sayılı Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu İdareleri
ve Özel Bütçeli İdarelerde Hukuk Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin
Kanun Hükmünde Kararname’nin işlerlik kazanmış olması sebebiyle,
sorumluluk davası bağlamında, sıkıntı yaratacak bir duruma da, işa-
ret etmemizde yarar vardır. 659 sayılı KHK’nın 6. maddesinin birinci
fıkrasında, idarelerin, kendi iş ve işlemleri ile ilgili olarak, açılacak adlî
ve idarî davalarla, tahkim yargılamasında ve icra işlemlerinde taraf sı-
fatını haiz olacağı belirtilmiş; aynı KHK’nın 2. maddesinin (ç) bendin-
de de, idare kavramının, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol
Kanunu’na ekli 1 ve 2 sayılı cetvellerde belirtilen kamu idarelerini ifade
edeceğine, vurgu yapılmıştır. Anılan 1 sayılı cetvelde, genel bütçe kap-
samındaki kamu idareleri arasında, yüksek yargı organları konumunda
bulunan ve fakat tüzel kişiliği olmayan Yargıtay ve Danıştay’a da yer
verilmiş bulunmaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun
47. maddesinde, hâkimlerin yargısal görevlerini icra sırasında işlemiş
oldukları kusurlu fiillerinden kaynaklanan ve Devlete karşı açılacak
olan davalarda, görevli yargı yeri, Yargıtay olarak belirlenmiştir. Bu
durumda, Yargıtay üyelerinin, yargısal görevlerini icra sırasında iş-
lemiş oldukları kusurlu fiillerinden kaynaklanan tazminat davaların-
TBB Dergisi 2012 (99) Süha TANRIVER21
da, idare bütünü içerisinde yer alması sebebiyle, 659 sayılı KHK’nın 6.
maddesinin birinci fıkrası uyarınca, sorumluluk süjesi olarak, birinci
derecede, dava Yargıtay’a yöneltilecek; Yargıtay ise, bu durumda, hem
davalı hem de yargılamayı yapan yargı yeri konumuna gelecektir. Hu-
kukun genel ilkelerinden birisi de, “hiç kimse kendi davasının hâkimi ola-
maz” kuralıdır ve bu hususa, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanu-
nu’muzun 34. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde, açıkça işaret
edilmiştir. Doğmuş olan bu çarpıklığın, 659 sayılı KHK çerçevesinde
yapılacak değişiklikle, bir an önce giderilmesi, uygun olur.
13-) İhtiyarî dava arkadaşlığının işlerlik kazanmasına sebebiyet
veren hallerden birisi de, davanın temelini oluşturan maddî vakıa-
ların, birden ziyade kişi bakımından, aynı veya birbirine benzer bir
nitelik taşıması oluşturur. İhtiyarî dava arkadaşlığının ortaya çıkabil-
mesi için, davanın temelini oluşturan maddî vakıaların, birden ziyade
kişi bakımından, aynı ya da birbirine benzer olması yeterlidir; ilâve
bir koşul olarak, hukukî sebeplerde de bir ayniyet ya da benzerliğin
bulunması aranmaz. Dolayısıyla, ileride çıkması muhtemel sorunların
doğumunun şimdiden önlenebilmesi için, 6100 sayılı Hukuk Muhake-
meleri Kanunu’nun 57. maddesinin (c) bendinde yer alan “ve hukukî
sebeplerin” ibaresinin, madde metninden çıkartılması, isabetli olur.
14-) Yine, davanın ihbarı üzerine, dava kendisine ihbar edilmiş
olan üçüncü kişiye, alternatif bir olanak olarak, davayı kazanmasın-
da hukukî yararı bulunan taraf yanında davaya fer’î müdahil sıfatıyla
katılmanın yanı sıra, hukukumuzda, avukat marifetiyle davayı takip
zorunluluğu da bulunmadığına göre, ihbar edenin yerine geçip onu
davada temsil etme olanağı da tanınmalı; bu husus mer’î 6100 sayı-
lı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 63. maddesinin metnine dâhil
edilmelidir.
15-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun öngördüğü
sistemde, “mahkûmunbihi kabz”, yani hükmolunan şeyi tesellüm yahut
tahsil, davaya vekâletin kanunî (olağan) kapsamı içerisinde yer almak-
tadır. Çünkü, sözü edilen yetki, 74. maddenin metni gözetildiğinde,
davaya vekâlette özel yetki verilmesini gerektiren işlemler arasında
yer almamaktadır. Dolayısıyla, anılan Kanun’un davaya vekâletin
kanunî kapsamını belirleyen düzenlemesinin “hükmolunan şeyi tesel-
lüm ve tahsili” de kapsayacak şekilde, yeniden gözden geçirilip bir dü-
zeltime tâbi tutulmasında yarar vardır.
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Revizyonu Üzerine Bazı Düşünceler22
16-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 72. maddesin-
de yer alan ve davaya vekâlette uygulanacak hükümler bağlamında;
818 sayılı Borçlar Kanunu’nun temsile ilişkin hükümlerine yollama-
da bulunan 72. maddesindeki kuralın, yeni Borçlar Kanunu’nun yü-
rürlüğe girmesinden sonra da işlevselliğini devam ettirebilmesi için,
yeni Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğüne Dair Kanun’da, 6100 sayılı
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 447 maddesinin ikinci fıkrasında
olduğu gibi; mevzuatta yürürlükten kaldırılacak olan 818 sayılı Borç-
lar Kanunu’na yapılmış bulunan yollamaların, yürürlüğe girecek yeni
Borçlar Kanunu’nun konuyu düzenleyen hükümlerine yapılmış sayı-
lacağına dair özel bir düzenlemeye yer verilmelidir.
17-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun davaya
vekâlette özel yetki verilmesini gerektiren işlemlerin belirlenmesine
yönelik düzenlemesinin kapsamına, 23 Eylül 2012 tarihinde işlerlik
kazanacak olan, “Anayasa Mahkemesi’ne Kişisel Başvuru Hâli” de,
ilâve edilmelidir.
18-) 659 sayılı KHK’nın 6. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan
düzenleme karşısında, vekâletnamenin ibrazı ile ilgili 6100 sayılı Hu-
kuk Muhakemeleri Kanunu’nun 76. maddesinin ikinci fıkrasında yer
alan kuralın işlevsiz kaldığına da dikkat çekmek gerekir. Çünkü, anılan
KHK’da yer alan ve yukarıda sözü edilen düzenlemede, elektronik or-
tamda tutulacak listede yer alan kamu kurum ve kuruluşlarının hukuk
biriminde görev yapan avukatların, “baroya kayıt ve vekâletname ib-
razı gerekmeksizin”, idare vekili sıfatıyla, her türlü dava ve işi takip
edebileceği hususu, açıkça hüküm altına alınmış durumdadır.
19-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. madde-
sinde yer alan belirsiz alacak davası kurumu, günümüzde sorunların
yoğunluk kazandığı bir alan hâline gelmiştir. Bu kurumun, aynı du-
rumda açılması mümkün olan kısmî dava kurumuna nazaran, hem
usul hukuku hem de maddî hukuk bakımından alacaklıya sağlamış
olduğu ciddî ve önemli yararları dikkate alınacak olursa; uygulamada,
hemen herkesin, belirsiz alacak davası kurumunu zorlama gayreti içe-
risinde olacağı ve nitekim zorladığı da gözlemlenmektedir.
Dolayısıyla, her şeyden önce, anılan Kanun’un 107. maddesinin
birinci fıkrasının, belirsiz alacak davasının, ancak ve ancak, davacının,
davanın açılacağı tarihte, talep sonucunun miktarını yahut değerini
tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin “objektif olarak imkânsız”
TBB Dergisi 2012 (99) Süha TANRIVER23
olduğu hallerde açılabileceğine ve bu dava bağlamında; dava dilek-
çesinde, belirtilmesi gereken asgarî tutarın, somut olayın koşullarına
ve özelliklerine göre, tespiti mümkün asgarî tutar olduğu hususlarını,
açıkça ve kesin bir dille vurgulayacak şekilde, yeniden kaleme alınma-
sı şarttır.
Yine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. madde-
sinin ikinci fıkrasında yer alan ve belirsizliğin, subjektif olduğu haller-
de de, sanki bu davanın açılabileceği zehâbını uyandıran, “karşı tara-
fın verdiği bilgiye göre …….. alacağın miktar ya da değerinin tam ve
kesin olarak belirlenmesinin mümkün olduğu” şeklindeki düzenle-
mede bulunan, “karşı tarafın verdiği bilgi veya” ibaresi, madde met-
ninden bütünüyle çıkartılmalıdır.
Yine, belirsiz alacak davası ile ilgili, 107. maddenin üçüncü fıkra-
sında yer alan kural da, işlevsiz kalacağı için, tümüyle kaldırılmalıdır.
Çünkü, kısmî dava, her şeyden önce bir eda davasıdır. Hukukumuz-
da, kısmî tespit davası diye bir kurum, mevcut değildir. Kısmî davada,
mahkemenin, davalıyı kısmî edaya mahkûm edebilmesi için, öncelikli
olarak, dayanılan hukukî ilişkinin, bir bütün halinde varlığını tespit
etmiş olması şarttır. Yani, açılan bir kısmî dava, her halükârda, hukukî
ilişkinin, varlığının ya da yokluğunun, bir bütün hâlinde belirlenme-
sine yönelik incelemeyi, doğası gereği, zorunlu kılar ve bünyesinde
barındırır. Dolayısıyla, kısmî davanın açılabildiği hallerde, dava dışı
tutulan kesim için, her ne kadar Kanun’un 107. maddesinin üçüncü
fıkrası uyarınca, tespit davası açılabileceği ve bu durumda hukukî
yararın mevcut olduğu gibi bir izlenim uyandırılmışsa da; mahkeme,
kısmî davadan sonra açılan bu tespit davasını, bir dava şartı olması
sebebiyle, davanın her aşamasında, re’sen ya da tarafın itirazı üzerine,
derdestlik (HMK. m. 114, I, (ı) bendi) olgusuna dayanarak, usulden
reddetmek zorundadır.
20-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 109. madde-
sinin ikinci fıkrasında, talep konusunun miktarının, taraflar arasında
“tartışmasız” veya “açıkça belirli olması” hâlinde kısmî dava açıla-
mayacağı hususu, hüküm altına alınmıştır. Ortada bir davanın bulun-
duğu hallerde, doğası gereği, genelde taraflar arasında, bir tartışma
yahut niza, daima mevcut olacaktır. Dolayısıyla, 109. maddenin ikinci
fıkrasında yer alan kuralın, daha anlamlı ve işlevsel hâle getirilebil-
mesi için, anılan kuralda yer alan “taraflar arasında tartışmasız veya”
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Revizyonu Üzerine Bazı Düşünceler24
ibaresi, metinden tümüyle çıkarılmalı ve talep konusunun miktarının
açıkça belirli olduğu hallerde, kısmî dava açılamayacağı hususuna işa-
ret edilmesi ile yetinilmelidir.
21-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 110. madde-
sinde, objektif dava birleşmesi bütünü içerisinde yer alan kümülatif
dava yığılması kurumu, “davaların yığılması” başlığı altında ayrıca
düzenlenmiş ve bu kurumun uygulanma şartları belirlenmiştir. Da-
vaların yığılmasının işlerlik kazanabilmesi için, 1086 sayılı Kanun’da
olduğu gibi sulh hukuk - asliye hukuk mahkemesi ayrımında, görev
tâyini bağlamında, müddeabihin miktar ya da değeri ölçütünün belir-
leyici bir işlev görmesinden tümüyle vazgeçildiği ve doğal olarak aynı
Kanun’un 3. maddesinin birinci fıkrasında yer alan kural da, yeni Hu-
kuk Muhakemeleri Kanunu’na alınmadığı için, ilâve koşullar olarak,
yeni düzenlemede, birlikte dava edilen taleplerin, “tamamı bakımından
aynı mahkemenin görevli olması ve aynı yargılama usulüne tâbi bulunmala-
rı” da getirilmelidir.
22-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun, terditli dava-
ya ilişkin 111. maddesinin ikinci fıkrasının, uygulamada, bu çerçevede
ortaya çıkmış olan tereddütlerin izalesi için, “mahkeme davacının aslî
talebinin esastan reddine karar vermedikçe, fer’i talebini esastan in-
celeyemez ve hükme bağlayamaz” şeklinde bir düzeltime tâbi tutul-
ması, isabetli olur.
23-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 113. madde-
sinde yer alan kuralın madde başlığının, esas itibariyle Anglo-Sakson
kökenli bir kurum olan grup davasının, Kıta Avrupası’nda kazanmış
olduğu görünüm biçimi olan, “birlik davası”nı ifade edecek şekilde bir
düzeltime tâbi tutulması ve anılan dava türünün, ancak, “maddî hu-
kukun açıkça izin verdiği hallerde” işlerlik kazanabileceğine, madde
metninde vurgu yapılmasında, zaruret vardır.
24-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 120. maddesi-
nin birinci fıkrasında, davacının, dava açarken, yargılama harçlarının
yanısıra, her yıl Adalet Bakanlığı’nca çıkarılacak gider avansı tarifesin-
de belirlenecek olan tutarı da, mahkeme veznesine peşinen yatırma zo-
runluluğu öngörülmüş ve aynı Kanun’un 114. maddesinin birinci fık-
rasının (g) bendinde de, yatırılması gereken gider avansının yatırılmış
olması, bir dava şartı haline getirilmiştir. Sözü edilen yasal düzenleme
dayanak gösterilerek, Adalet Bakanlığı’nca, 30 Eylül 2011 tarihinde,
TBB Dergisi 2012 (99) Süha TANRIVER25
Hukuk Muhakemeleri Kanunu Gider Avansı Tarifesi çıkartılmış ve bu
Tarife 1 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Tarifenin 3. maddesi-
nin ikinci cümlesinde, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun
324. maddesinde yer alan delil ikame avansı ile ilgili düzenleme, tü-
müyle göz ardı edilerek; gider avansının kapsamı, her türlü tebligat
ve posta ücretleri, keşif giderleri, bilirkişi ve tanık ücretleriyle diğer
iş ve işlemler için alınacak giderler olarak belirlenmiş ve 4. maddede
de alınacak tutarlara işaret edilmiştir. Bu yaklaşım karşısında, daha
işin başında, hak aramak, malî açıdan, ilgililer için ciddî bir külfete
dönüşmüştür. Hâlbuki, Kanun’un 120 maddesinde yer alan yasal
düzenlemenin temel esprisi, idarî yargıda olduğu gibi, mahkemeye,
yargılamanın sürüncemede kalmasını önlemek için, üzerinde sürekli
tasarruf edebileceği, tebligat ve posta ücretleri ile sınırlı bir meblağı
temin etmektir. Davacının, dava dilekçesinde, somutlaştırma yükü-
nün (HMK m. 194) gereği olarak, tanık beyanı, bilirkişi ve keşiften söz
etmiş olması, bu delillerle ilgili olarak yapılacak olan giderlerin, daha
işin başında, peşinen, mahkeme tarafından yatırtılmak suretiyle temin
edileceği anlamına, asla gelmez. Çünkü, Kanun’un 324. maddesinde,
taraflardan her birisinin, ikamesini talep ettiği delil için, mahkemece
belirlenecek avansı, kendisine verilen kesin süre içerisinde yatırmak
zorunda olduğu; aksi takdirde, talep olunan delilin ikamesinden vaz-
geçmiş sayılacağı hususu, açıkça hüküm altına alınmıştır. Dolayısıyla,
anayasal bir özgürlük olan hak arama özgürlüğünün (AY m. 36, I) kul-
lanılması bağlamında, uygulamada ciddî sıkıntılar yaratan gider avan-
sı tarifesinin 3. ve 4. maddelerinde yer alan düzenlemelerin, 6100 sayılı
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 324. maddesindeki delil ikamesi
avansı ile ilgili düzenleme de gözetilerek, gözden geçirilmesinde ve
bir düzeltime tâbi tutulmasında büyük yarar vardır. Yine, bu bağlam-
da, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 333. maddesinde
ve anılan tarifenin 5. maddesinin birinci fıkrasında yer alan avansın ia-
desini düzenleyen kuralın, avansın iadesini, hükmün kesinleşmesine
kadar ötelemesi de; avans olarak tahsil edilen ve zaman içerisinde bü-
yük meblağlara ulaşan tutarların, özellikle muhafazası ile ilgili olarak
ortaya çıkabilecek muhtemel problemler de dikkate alınarak, yeniden
bir revizyona tâbi tutulmalıdır.
25-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 122. madde-
sinin birinci cümlesinde yer alan düzenlemeye, “dava dilekçesi” ibare-
sinden sonra “ve eklerinin” ibaresinin de ilâve edilmesinde zaruret
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Revizyonu Üzerine Bazı Düşünceler26
vardır. Çünkü, işaret edilen hususun, davalının, artık yasal çerçevede
de yargılamaya ilişkin bir temel hak konumuna gelmiş hukukî dinle-
nilme hakkının (HMK m. 27) bir boyutunu oluşturan savunma hakkı-
nı, gereklerine uygun şekilde kullanabilmesini temin açısından, özel
bir anlamı ve önemi vardır.
26-) Yine, aynı şekilde, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
Kanunu’nun 126. maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan yasal dü-
zenlemede, “cevap dilekçesinin örneği” ibaresinden sonra “ve ekleri-
nin” ibaresinin ilâve edilmesinde zaruret vardır. Çünkü, yargısal bir
temel hak olan hukukî dinlenilme hakkının (HMK m. 27) unsurları
arasında yer alan bilgilenmeyi talep hakkı ile açıklama yapma hakkı-
nın, gereklerine uygun şekilde kullanımı olanağının yaratılabilmesi
için, bu şarttır.
27-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 128. madde-
sinde, süresinde cevap dilekçesi vermemiş olan davalının, davacının
dava dilekçesinde ileri sürmüş olduğu vakıaların tamamını inkâr
etmiş sayılacağı hususu, açıkça hüküm altına alınmıştır. Yine, aynı
Kanun’un 136. maddesinin birinci fıkrasında da, cevaba cevap dilek-
çesinin, davacı tarafından “cevap dilekçesinin kendisine tebliğinden
itibaren iki haftalık süre içerisinde verilebileceği” hususu, açık-
ça ifade edilmiştir. Bu çerçevede, süresi içerisinde, davalı tarafından
cevap dilekçesi verilmemiş olması halinde, davacının, cevaba cevap
(replik) dilekçesi verip veremeyeceği; sözü edilen halde, savunmayı
genişletme ve değiştirme yasağının işlerlik kazanacağı anın ne olaca-
ğı ile eğer cevaba cevap (replik) dilekçesi verilemeyecekse, iddianın
genişletilmesi yasağının başlayıp başlamadığı gibi hususlara açıklık
kazandırılması, ortaya sıkça çıkması muhtemel sorunların şimdiden
izalesi açısından büyük önem taşımaktadır.
28-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 132. madde-
sinde, karşı dava açılabilmesinin koşulları belirtilmiştir. Bu bağlamda,
doğması muhtemel sorunların önlenebilmesi için, koşullar arasına, asıl
dava ile karşı davanın aynı mahkemenin görev alanına girmesi ve her
iki davanın aynı yargılama usulüne tâbi kılınmış bulunması da, ilâve
edilmelidir.
29-) Yine, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 136.
maddesinin birinci fıkrasında yer alan düzenlemede, birinci cümle-
deki “cevap dilekçesinin” ibaresinden sonra “ve eklerinin” ibaresinin,
TBB Dergisi 2012 (99) Süha TANRIVER27
ikinci cümlede yer alan davacının cevabının ibaresinden sonra “ve ek-
lerinin” ibaresinin eklenmesi, hukukî dinlenilme hakkı (HMK m. 27)
bakımından, önem arzeden bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır.
30-) Revizyon dönemi içerisinde olan Hukuk Uyuşmazlıklarında
Arabuluculuk Kanun Tasarısı’nın yasalaşması halinde, Hukuk Muha-
kemeleri Kanunu ile arabuluculuk ile ilgili hukukî düzenleme arasında
bir paralellik kurulmasının temini amacıyla, Kanun’un ön incelemeyi
düzenleyen hükümleri bağlamında, 137. maddesine, “tarafların üzerin-
de serbestçe tasarruf edebilecekleri davalarda, onları sulhe veya ara-
bulucuya teşvik eder”; 140. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cüm-
lesinde, “tarafları sulhe yahut arabuluculuğa teşvik eder”; yine, 140.
maddenin üçüncü fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “sulh” ibare-
sinden sonra “yahut arabuluculuk” ibaresinin konulması, isabetli olur.
31-) 1086 sayılı Kanun’un öngördüğü sistemde, ayrı yargı çevreleri
içerisinde yer alan, aynı düzeydeki iki mahkemede, görülmekte olan
iki ayrı dava arasında irtibat varsa, davaların birleştirilmesine; ikin-
ci davanın açıldığı mahkemede birleştirme ilk itirazında bulunulması
üzerine karar verilebiliyor idi (HUMK.m.187/5). 6100 sayılı Hukuk
Muhakemeleri Kanunu’nun öngördüğü modelde, ayrı yargı çevrele-
rinde yer alan, aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış
olan iki davanın, irtibat sebebiyle birleştirilebilmesi için, ikinci dava-
nın açıldığı mahkemeden, davaların birleştirilmesinin, “ilk itiraz” şek-
linde talep edilmesine gerek kalmamıştır. Sözü edilen hâlde, davaların
birleştirilmesinin, ikinci davanın açıldığı mahkemeden, her zaman ta-
lep edilebilmesi mümkün kılınmak istenmiştir. İşaret edilen durum-
da, davaların birleştirilmesi talebinin, ilk itiraz şeklinde ileri sürülmesi
zorunluluğunun kaldırıldığına, açıkça vurgu yapmak amacıyla, 6100
sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 166. maddesinin ikinci fıkra-
sında, davaların birleştirilmesinin, ikinci davanın açıldığı mahkemede
“her zaman” talep edilebileceğine dair özel bir kayıt düşülmesinde,
yarar bulunmaktadır.
32-) Özellikle noterlik hukuku uygulaması bağlamında sorun ya-
ratan diğer bir hukukî düzenleme de, 6100 sayılı Hukuk Muhakemele-
ri Kanunu’nun 206. maddesinde yer almaktadır. Anılan yasal düzen-
lemenin birinci fıkrasında, imza atamayanların mühür veya bir alet ya
da parmak izi kullanmak suretiyle yapacakları hukukî işlemleri içeren
belgelerin, senet niteliğini taşıyabilmesi, noterler tarafından düzenle-
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Revizyonu Üzerine Bazı Düşünceler28
me biçiminde oluşturulması koşuluna bağlanmış; üçüncü fıkrasında
da, noterler tarafından düzenlenecek bu tür senetler için, ilgilisinden
harç, vergi ve değerli kâğıt bedelinin alınamayacağı, açıkça hüküm al-
tına alınmıştır. Uygulamada karışıklığa sebebiyet veren husus, 6100
sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 206. maddesinin birinci fık-
rasında sözü edilen “imza atamayanlar” kavramıdır. Bu kavramdan,
öncelikli olarak, imza atmaya fiilen muktedir olamayanlar anlaşılmak-
tadır. Ancak, okuma - yazma bilmeyenlerin de, kendisine hukuken
bağlayıcılık vasfı verilmiş olan imzayı atmaları, hukuken mümkün de-
ğildir. Çünkü, imzadan maksat, ad ve soyadın, el yazısıyla yazılması
işlemidir (Yeni Türk Borçlar Kanunu m. 15, I). Madde gerekçesinde
de vurgulandığı üzere, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun
206. maddesinde öngörülen kural, eski 1086 sayılı Kanun’un 297.
maddesinde öngörülen yasal düzenlemenin yerine geçmek üzere sevk
edilmiştir. 297. maddedeki kural, sadece imza atmaya fiilen muktedir
olamayanları değil; okuma - yazma bilmeyenleri de kapsamaktadır.
Türkiye’de, henüz kişisel veriler, bir veritabanı oluşturularak, güven-
li bir elektronik ortamda, tam anlamıyla toplanamadığı için; kişilerin,
okuma - yazma bilip bilmediklerinin tâyini konusunda, zaman zaman
sıkıntılar çıkması muhtemeldir. Nitekim, uygulamada, okuma - yaz-
ma bildikleri halde, bu hususu saklayarak, Kanun’un 206. maddesinin
üçüncü fıkrasında yaratılmış bulunan malî kolaylıktan yararlanmak
amacıyla, aynı yasal düzenlemenin birinci fıkrasında öngörülen düzen-
leme çerçevesinde, işlem yapmak amacıyla, noterlere müracaat eden-
ler de olmuştur. Özellikle, Noterlik Kanunu’nun 164. maddesinde ön-
görülen, ağırlaştırılmış sebep sorumluluğu temelli hukukî sorumluluk
bağlamında da, noterlerin, Devletin harç ve vergi kaybından sorumlu
tutulabilmesinin önüne geçilebilmesini temin amacıyla, anılan yasal
düzenlemenin kapsamı, ya sadece tespitinin ve denetlenmesinin daha
kolay olması sebebiyle, “imza atmaya fiilen muktedir olamayanlar”la
sınırlı tutulmalı yahut da üçüncü fıkra hükmü, tümüyle kaldırılma-
lıdır. 206. maddede öngörülen düzenleme, ispat güvenliği açısından,
özel bir anlam ve önem taşıdığına göre, bu olanaktan yararlanmak is-
teyen de, bunun gerektirdiği giderlere, malî açıdan doğal olarak kat-
lanmalıdır. Bu bağlamda, üçüncü bir seçenek de, potansiyel sorunlara
gebe 206. maddenin hukukî varlığının, tümüyle sona erdirilmesi ve bu
konuda genel bir düzenleme öngören Yeni Türk Borçlar Kanunu’nun
16. maddesinin birinci fıkrasındaki kuralla yetinilmesi olabilir.
TBB Dergisi 2012 (99) Süha TANRIVER29
33-) 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 222. mad-
desinde, ticarî defterlerle ispata ilişkin özel bir hüküm sevk edilmiş
ve bu hükmü de içeren Hukuk Muhakemeleri Kanunu, yürürlüğe
girmiştir. Anılan yasal düzenlemenin en önemli özelliklerinden biri-
si de, “tamamlayıcı yemin”i kaldırmış bulunmasıdır. 1 Temmuz 2012
tarihinde yürürlüğe girecek 6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu’na
ise, hâlihazırda mer’î olan Türk Ticaret Kanunu’nun ticarî defterler-
le ispata ilişkin hükümleri, hiç alınmamıştır. 6103 sayılı Türk Ticaret
Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 13.
maddesinde ise, Türk Ticaret Kanunu’nun yürürlük tarihinde önce,
yani 1 Temmuz 2012 tarihinden önce açılan ve görülmekte olan da-
valarda, 6762 sayılı mer’î Türk Ticaret Kanunu’nun ticarî defterlerle
ispatı düzenleyen 82 ila 86. maddelerinin uygulanacağı hususu, açıkça
hükme bağlanmıştır. Hâlihazırdaki Türk Ticaret Kanunu, ticarî def-
terlerle ispat bağlamında, tamamlayıcı yemini muhafaza etmektedir.
Yeni usul kanunu ise, yeminden, sadece “taraf yemini”ni anlamakta-
dır; tamamlayıcı yemini kaldırmış durumdadır. Ticarî defterlerle ispat
bağlamında, yemin ve sair hususlarda, uygulamada doğması muh-
temel olan tereddütlerin ortadan kaldırılabilmesi için, Türk Ticaret
Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 13.
maddesi, hemen yürürlükten kaldırılmalıdır.
34-) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun, bilirkişi incelemesi ile
ilgili 279. maddesine, son fıkra olarak, uzman tanıklıkla ilgili, aynı
Kanun’un 293. maddesinin ikinci fıkrasındaki kurala paralel olarak,
bilirkişiden rapor alınan hâllerde, hâkimin, talep üzerine veya re’sen,
kendisinden rapor alınan bilirkişiyi, davet ederek, dinlenilmesine ka-
rar verebileceği ve bilirkişiye, duruşmada, hâkim ve taraflarca gerekli
görülen soruların yöneltilebileceği hususu, açıkça hüküm altına alın-
malıdır. Bu durum, hem bilirkişiyi raporunu hazırlarken daha dikkatli
ve özenli davranmaya sevk eder hem de bilirkişiler, kurul halinde gö-
revlendirilmişlerse, kurulda yer alan kişilerin, kendi uzmanlık alanla-
rının verilerini bir araya getirmek suretiyle, ortak bir kanaate ulaşmak
için, topluca müzakereler yapıp yapmadıklarının denetlenmesini, bü-
yük ölçüde kolaylaştırır.
35-) Yeni Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 311. maddesinde, fe-
ragat ve kabulün, irade bozukluğu hallerinde iptalinin istenebileceği
hususu, hüküm altına alınmıştır. Bu iptal hakkının, borçlar hukukun-
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Revizyonu Üzerine Bazı Düşünceler30
da olduğu gibi, yanılma veya aldatmanın öğrenildiği ya da korkutma-
nın etkisinin ortadan kalktığı andan itibaren, bir yıl içerisinde, dava
yoluyla kullanılması gerektiği hususuna, 311. maddede de açıkça işa-
ret edilmeli ve buna paralel bir kurala, 315. maddenin ikinci fıkrasında
da yer verilmelidir.
Davadan feragat ve davayı kabul, ayrıca mahkeme tarafından,
bir hüküm verilmesine ihtiyaç kalmadan, kendiliğinden, yani doğru-
dan doğruya davayı sona erdirirler. Yani, feragat ve kabul, hükmün
tamamlayıcısı değildir; aksine, hüküm verilmesini gereksiz kılan ve
bizzat hükmün yerine geçen, karma karakterli işlemler konumunda-
dırlar. Dolayısıyla, feragat ve kabulün varlığı halinde de, yine dava-
ya son veren bir taraf işlemi konumunda bulunan sulhe ilişkin yasal
düzenleme olan, 315. maddenin ikinci fıkrasında açıkça sözü edildiği
gibi, mahkeme tarafından, “karar verilmesine yer olmadığına karar
verilmesi” gerekir. Feragat ve kabulün sonuçlarını düzenleyen 311.
maddede de, bu hususa ilişkin olarak sulhtakine paralel bir biçimde,
açıkça bir vurgu yapılmasında büyük yarar vardır.
36-) Tıpkı davadan feragat ve davayı kabul gibi, mahkeme içi sulh
de, mahkeme tarafından ayrıca bir hüküm verilmesine gerek kalma-
dan, kendiliğinden yani, doğrudan doğruya davayı sona erdirir. Yani
sulh, hükmün tamamlayıcısı değildir; aksine sürrogatıdır. Hukuk Mu-
hakemeleri Kanunu’nun 315. maddesinin birinci fıkrasında, feragat
ve kabulden farklı olarak, taraflara, hâkimden, sulhe göre karar ve-
rilmesini isteme olanağı tanınmıştır. Bu durumda, davayı sona erdi-
ren sulhun kendisi değil, mahkeme kararıdır. Sözü edilen halde, sulh,
hükmün tamamlayıcı bir unsuru, hüküm fıkrasının bir parçası, hatta
esası konumundadır.
Yine, aynı Kanun 313. maddesinin dördüncü fıkrasında, sulhun
şarta bağlı olarak da yapılabileceği hususu hüküm altına alınmıştır.
Sulh şarta bağlı olarak gerçekleştirilmişse, tarafların, mahkemeden
sulhe göre karar verilmesini isteme olanağından yoksun kılınması ge-
rekir. Çünkü, sulhe göre karar verilmesinin talep edilmesi halinde, da-
vayı sona erdiren, sulhun kendisi değil, mahkeme kararıdır. Mahkeme
kararı yani hüküm ise, şarta bağlı olarak verilemez (HMK m. 297, II).
Anılan bu tespitler karşısında, 315. maddenin ilk fıkrasında, şarta bağlı
olarak sulh yapılması halinde, tarafların, mahkemeden sulhe göre ka-
rar verilmesini isteyemeyeceği hususu, açıkça hüküm altına alınmalı
TBB Dergisi 2012 (99) Süha TANRIVER31
ve yine aynı maddenin ikinci fıkrasına eklenecek olan yeni bir kuralla
da, sulhe göre karar verilmesinin, mahkemeden talep edilmesi halin-
de, davayı sona erdirenin, sulhun bizatihi kendisi değil de, mahkeme-
ce verilmiş bulunan karar olduğu hususu gözetilerek; bu durumda,
irade bozukluğu sebebiyle sulhun iptalinin istenmesinin işlerlik ka-
zanamayacağı, kesin bir dille vurgulanmalıdır. Çünkü, mahkemenin
sulhe göre karar vermesi halinde, ortada gerçek anlamda bir hüküm
bulunup; bu da derecâttan geçerek, maddî anlamda kesin hüküm ni-
teliği kazanacağı için (HMK. m. 303); irade bozukluğu sebebiyle, kesin
hükmün iptalinin talep edilmesinin mümkün olduğu gibi temel bir
çelişki ortaya çıkar. Bu çelişkiye sebebiyet vermemek için, yukarıda
kendisine işaret edilen şekilde bir düzenleme yapılması şarttır.
37-) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 316 ve 322. maddeleri
arasında yer alan basit yargılama usulüyle ilgili hükümler bağlamın-
da, çabukluğun sağlanabilmesini temin amacıyla, ön inceleme duruş-
masıyla tahkikatın ilk duruşmasının ve tahkikatın son duruşmasıyla
sözlü yargılama duruşmasının, hatta hükmün alınması ve bildirilmesi
sürecinin dahi birleştirilebilmesine olanak verebilecek bir şekilde, aynı
Kanun’un 320. ve 321. maddelerinde açıkça vurgu yapılmasına, ihtiyaç
vardır.
38-) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 325. maddesinde yer alan
yasal düzenlemenin içeriğinin, madde başlığına da uygun hale getirile-
bilmesini temin ve hâkimin taraflarca getirilmesi ilkesinin uygulandığı
davalarda bile, re’sen bilirkişi incelemesi yaptırma ve keşfe müracaat
etme konusundaki serbestisinin tam anlamıyla gerçekleştirilebilmesi
için, anılan madde metninde yer alan, “tarafların üzerinde serbestçe
tasarruf edemeyeceği dava ve işlerde” tabirinin madde metninden tü-
müyle çıkartılması, daha doğru olur.
39-) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun revizyona tâbi tutulacağı
süreçte, Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanun Tasarısı ya-
salaşacak olursa, arabuluculuğun teşviki ve bu yola başvurunun özen-
dirilebilmesinin temini amacıyla, arabuluculuk giderleri de, adlî yar-
dım kurumunun kapsamına alınmalı ve belirtilen bu hususu içerecek
şekilde, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 335. maddesinin metni,
yeniden gözden geçirilmelidir.
40-) 1086 sayılı Hukuk Usûlü Muhakemeleri Kanunu’nun ve
ondan aynen iktibas edilmiş olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Revizyonu Üzerine Bazı Düşünceler32
Kanunu’nun istinafla ilgili hükümlerine bakıldığında, bölge adlîye
mahkemelerinin, esas itibariyle, hukuka uygunluk denetimi; çok sı-
nırlı ölçekte ise, vakıalara uygunluk denetimi yapan mahkemeler şek-
linde bir işlev üstlendiği gözlemlenmektedir. Ayrıca, istinaf kanun
yolu ile ilgili hükümlerin, büyük ölçüde, temyiz kanun yoluna ilişkin
hükümlere paralellik arz edecek şekilde sevk edildiği görülmektedir.
Öngörülen modelde, esas itibariyle, ilk derece mahkemesinde ileri sü-
rülen iddia ve savunmalarla bağlı kalınması esası benimsenmiş; yani
yeni vakıa getirilmesi ve ıslaha başvuru tümüyle yasaklanmış, yeni
delil getirilmesine ise, çok sınırlı bir ölçekte izin verilmiştir (HMK m.
357). Ağırlıklı olarak vakıalara uygunluk denetimine izin verilseydi,
istinaf sebebine hasren yeniden yargılama yapılması olasılığının or-
taya çıktığı hallerde, belirli ölçüde yeni vakıalar getirilmesine ve bu
bağlamda ıslaha başvuruya olanak tanınması gerekirdi. O halde, geti-
rilmiş olan modelin, esas itibariyle, hâlihazırda Yargıtay’ın günümüz-
de yapmış olduğu genişletilmiş temyiz incelemesini; sınırlı ölçüde
ise, gerçek anlamda istinaf incelemesini içerdiği söylenebilir. Anılan
modelin, bu haliyle, güvenceli adaletin teminini gerçekleştirebileceği
konusunda ise, ciddi şüpheler mevcuttur. Dolayısıyla, Hukuk Muha-
kemeleri Kanunu’nun istinaf ile ilgili hükümleri, kendisini karakterize
eden temel öğe olan “vakıalara uygunluk denetimi” ön plâna çıkacak
şekilde, gözden geçirilmeli ve bu bağlamda, sınırlı ölçüde de olsa, yar-
gılamaya yeni vakıa getirilmesine ve yeni vakıa getirilmesiyle sıkı bir
ilişki içerisinde bulunan ıslah kurumunun, belirli ölçüde de olsa işler-
lik kazanmasına, mutlaka olanak tanınmalıdır.
Yine, istinaf edilen dava, istinafa ilişkin dilekçelerde belirtilen se-
beplere hasren istinaf mahkemesinde yeniden görülür; gerekiyorsa
tahkikat yeniden yapılır, deliller yeniden incelenir. Her şeyden önce,
istinaf yargılamasının karakteristik özelliğini, belirtilen sebeplerle sı-
nırlı olarak (sebebe hasren) yargılama yapılması oluşturduğuna göre,
istinaf dilekçesinde kendisine dayanılabilecek olan istinaf sebepleri-
nin, Kanun’un 355. maddesinde değişiklik yapılarak, yasal çerçevede,
yabancı hukuk düzenlerinde olduğu gibi, saymak suretiyle, objektif
bir biçimde somutlaştırılması zarureti de mevcuttur.
41-) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun bozma sebeplerini düzen-
leyen 371. maddesine, bir bozma sebebi olarak, “hükmün gerekçesiz
olması” da, açıkça ilâve edilmelidir. Mahkemelerin tüm kararlarının
TBB Dergisi 2012 (99) Süha TANRIVER33
gerekçeli olması, hem temel norm olan Anayasa’nın 141. maddesinin
üçüncü fıkrasının emri hem de adil yargılanma hakkının unsurları ara-
sında yer alan hakkaniyete uygun yargılanma hakkının bir alt öğesi
olan ve yasal çerçevede de Kanun’un 27. maddesinde düzenlenmiş
bulunan hukukî dinlenilme hakkının dikkate alınma boyutunun ve
sürpriz kararlar verilmesi yasağına uyulmasının bir gereğidir.
42-) Yine, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373. maddesine, bir
fıkra olarak, yargılamaya ilişkin temel haklar bağlamında, usulî mük-
tesep hak kurumunun işlerlik kazanamayacağına açıkça vurgu yapan
bir düzenleme ilâve edilmelidir. Belirtilen bu husus, hem ileride uygu-
lanma alanı bulacak olan Anayasa Mahkemesi’ne kişisel başvuru yo-
luna müracaat sayısının azaltılması hem de yargılamaya ilişkin temel
haklar bağlamında vâki olabilecek ihlâller dolayısıyla Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’ne yapılacak başvuruların sayısının kabarmasının
önlenmesi açısından, özel bir anlam ve önem taşımaktadır.
43-) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun çekişmesiz yargı işlerini
belirleyen 382. maddesinin ikinci fıkrasının 13. bendinde yer alan ve-
layetin kaldırılması, eşlerden birinden alınarak diğerine verilmesi ve
kaldırılan velayetin geri verilmesi işi, hem kamu düzeni ile olan sıkı
bağı ve sıkça uygulama alanı bulması, hem de doğası gereği bir dava
olması hasebiyle, çekişmesiz yargı işleri arasından, mutlaka çıkartıl-
malıdır.
44-) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 391. maddesinin üçüncü
fıkrası ile 394. maddesinin beşinci fıkrasında, ihtiyati tedbir kararları
bağlamında, kanun yolları ile ilgili özel düzenlemeler sevk edilmiştir.
İhtiyati tedbir kararları, özü itibariyle bir geçici karar olmasına rağ-
men, âdeta bir nihaî karar gibi, kişinin malvarlığı ve hatta şahıs varlığı
üzerinde, birebir ve doğrudan doğruya etki doğuran kararlardır. Bu
temel niteliği sebebiyle, hâlihazırda, nasıl ki ihtiyati tedbir talebinin
reddi ile ihtiyati tedbir kararına itiraz üzerine mahkemece verilen ka-
rarlara karşı kanun yollarına gidilebiliyorsa; aynı şekilde, ihtiyati ted-
bir kararlarına karşı da, doğrudan doğruya kanun yoluna gidilebilme
olanağı, yapılacak olan bir yasal düzenleme ile mutlaka yaratılmalıdır.
Aynı husus, İcra ve İflâs Kanunu çerçevesinde ihtiyati haciz kurumu
bakımından da gözetilmelidir.
45-) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 398. maddesinde, ihtiyati
tedbir kararının uygulanmasına ilişkin emre uymayan veya tedbir ka-
6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Revizyonu Üzerine Bazı Düşünceler34
rarına aykırı davranan kimsenin bir aydan altı aya kadar disiplin hapsi
ile cezalandırılacağı hususu, açıkça hüküm altına alınmıştır. Öngörü-
len bu “disiplin hapsi”ne ilişkin kararın, kesin olup olmadığı, eğer bir
kanun yolu denetimi açılacaksa, bunun ne olduğu hususunda, anılan
yasal düzenlemede herhangi bir açıklık mevcut değildir. Dolayısıyla,
uygulamada doğabilecek tereddütlerin izalesi açısından, bu konuya,
bir an önce açıklık getirilmesinde büyük yarar vardır.
46-) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 414. maddesinin beşinci
fıkrasında yer alan ve mahkemenin verdiği ihtiyati tedbir kararının
hakem veya hakem kurulu tarafından değiştirilmesine yahut ortadan
kaldırılmasına olanak tanıyan yasal düzenleme, potansiyel sorunların
yoğunluk kazanacağı bir alan olması ve kargaşaya sebebiyet verebile-
ceği hususu gözetilerek, bir an önce kaldırılmalı; bu konudaki yetki,
yine tedbir kararını veren mahkemeye bırakılmalıdır.
47-) Yine, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 419. maddesinde
yer alan ve hakemlerin hukukî sorumluluğunu düzenleyen kuralda,
hukukî sorumluluğun niteliğinin ne olduğu konusundaki belirsizlik,
mutlaka giderilmelidir.
48-) Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 439. maddesinde, hakem
kararlarına karşı, yalnızca iptal davası açılabileceği; iptal davası hak-
kında verilen kararlara karşı da, bu maddede belirtilen iptal sebepleri
ile sınırlı olarak, temyiz konun yoluna başvurulabileceği, hüküm al-
tına alınmıştır. Tahkim yargılamasının temel espirisi, çabukluğu sağ-
lamaktır. Bireylerin tahkim yoluna başvuruyu tercih etmelerindeki
temel etkenlerden birisi de, Devlet mahkemelerinde cereyan eden yar-
gılamaya nazaran, tahkim yargılamasının daha kısa sürede sonuçlan-
dırılabilmesidir. Dolayısıyla, bu temel espiriye uygunluğun temini ve
pratiklik açısından, hakem kararlarına karşı, iptal davası açma yoluna
gitme, tümüyle devre dışı bırakılmalı ve Yargıtay, doğrudan doğruya
439. maddenin ikinci fıkrasında, kendisine işaret edilmiş bulunan iptal
sebepleriyle sınırlı olarak, hakem kararlarını, temyizen denetleyen bir
kurum haline getirilmelidir.