CEZA YARGILAMASI SÜRECİ
THE PROCESS OF CRIMINAL JUSTICE
Ersan ŞEN
*
Özet : Bu çalışmamızda, soruşturma ve kovuşturmayı kapsayan
ceza yargılamasının uygulamada ne gibi temel esaslarla yürütüldüğü
ve ne tür sorunlarla karşılaşıldığı irdelenmiştir. Ayrıca, tutuklamanın
bir tedbir olduğu, ceza olmadığı, kısa süreli uygulanması gerektiği,
bu tedbirle şüpheli ve sanığın kaçması veya delillerin karartılmasının
önüne geçilmesi gerektiği ile uygulamada şüpheli-sanık-mağdur hak-
larının nasıl korunduğu ve korunması gerektiğine dair açıklamalara
yer verilmiştir.
Anahtar Kelimeler : Ceza, tutukluluk, delil, soruşturma, kovuş-
turma, örgüt, telefon.
Abstract : In this research, we have examined basic principles,
issues and problems of investigation and prosecution procedures in
practice regarding Criminal Investigation. Also arrest with a warrant
is a measure of protection of evidence, not a verdict and has to be
in short time period also it has to prevent the suspect or accused is
going to fly, or that he is going to attemp to destroy the evidence
and it is referred explanations to the statement about rights of
suspected- defendant- aggrieved which method is used to protect
and should be used to protect in practice.
Keywords : Criminal, pre-trial detention, exhibit, investigation,
prosecution, organisation, phone.
Şüpheli ve sanık sayısının çok olduğu soruşturma ve kovuşturma-
larda, yargılamalar yönünden uygulamada izlenen ortak usul genel-
likle şu şekildedir;
1- Önce kim olduğu bilinmeyen bir kişi tarafından telefon veya mek-
tupla kolluğa suç ihbarı yapılır.
2- Sonra kolluk savcılık makamına giderek, ihbarın aciliyet ve öne-
mi ile suçun örgütlü işlendiği gerekçesine binaen iletişimin de-
1
* Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
Ceza Yargılaması Süreci270
netlenmesi, gizli soruşturmacı ve teknik araçlarla izleme tedbir-
lerinden birisi veya birkaçı için hakimden karar alınmasını talep
eder
1
. Savcı bu acil talepten hareketle, delil toplama yöntemleri
için CMK tarafından öngörülen şartların somut olayda gerçekle-
şip gerçekleşmediği yönünden tam olarak değerlendirme imkanı
bulmaksızın nöbetçi hakime başvurur.
3- Hakim, bu acil talebi inceler ve CMK m.135 ila 140’a göre koruma
tedbirlerinden birisine somut gerekçelerle karar vermesi gerekir-
ken, özellikle örgütlü suçlarda tüm koruma tedbirlerinin tatbikine
karar verir. Hakim, kişi hak ve hürriyetlerine çok önemli müda-
haleler içeren bu tedbirlerin şartlarının somut olayda oluşup oluş-
madığını, ya iş çokluğundan ya da zaman darlığından yeteri kadar
incelemeksizin karar verir. Oysa arama ve elkoyma tedbirleri, ki-
şinin özel hayat hakkına kısıtlama getiren önemli ceza yargılaması
vasıtaları arasında yer almaktadır. Arama ve elkoyma tedbirleri-
nin CMK m.119 ve m.127’ye uygun yapılması, aynı şekilde bilgi-
sayar programlarında, hafızalarında yapılacak arama, kopyalama
ve elkoyma tedbirinin de CMK m.134’de gösterilen şekilde yerine
getirilmesi gerekir. Aksi halde, hukuka aykırı şekilde elde edilen
deliller gündeme gelecektir. Belirtmeliyiz ki, hukuka aykırı şekil-
de elde edilen deliller yargılamanın hiçbir aşamasında delil olarak
kullanılamaz ve değerlendirilemez (1982 Anayasası m.38/6, CMK
m.206/2-a, m.217/2).
1 Suç örgütü kurmak ve yönetmek ile bu örgüte üye olmak suçları yönünden, suç
örgütünün işlemeyi amaçladığı suç ve suçların en azından hazırlık hareketleri ile
ilgili ciddi bulgu, emare ve deliller mevcut değilse, suç örgütünün varlığından
bahisle soruşturma başlatılması da mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, soyut
olarak örgüt kurma suçu olamayacağı gibi, suç örgütü kurma ile ilgili amaç suçla-
rın işleneceği bulgularına ulaşılamadığında da ceza sorumluluğu doğmayacaktır.
Bizce, suç örgütü kurma ve yönetme ile bu örgüte üye olma suçları, kasten insan
öldürme, yağma, dolandırıcılık, sahtecilik, kara para aklama, uyuşturucu mad-
de ticareti, terör suçları gibi bazı suç tiplerinin ağırlaştırıcı nedeni sayılmalıdır.
Bununla birlikte, suç örgütü fiilinin bağımsız suç olarak kabul edilmesi suretiyle
düzenin ve kamu barışının sağlanacağı düşünülmekte ise, bu noktada ceza so-
rumluluğunun doğabilmesi için örgütün en azından bir amaç suç işlemeye teşeb-
büs etmesi gerekir. Suç örgütü kurma fiili bağımsız suç kabul edildiğine göre ve
amacı olmayan bir örgütlenme de olmayacağından, suç örgütü bir veya birkaç
amaç suçun işlenmesi amacıyla kurulmalı ve bu suçların işlenmesine dair TCK
m.220/1’de gösterilen unsurlarla ilgili bulgulara ulaşılmalıdır. Ancak bu halde,
bağımsız bir suç tipini tanımlayan TCK m.220/1 kapsamında suç örgütünün var-
lığından bahsedilebilir.
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 271
4- Bu andan itibaren, sayısı başta birkaç kişi olan şüphelilerden ha-
reketle en az altı aylık dinleme ve teknik takip tedbiri uygulan-
maya başlar. Tüm bu aşamalar soruşturmanın gizliliğine uygun
yürütülür. Çünkü faillerin kaçmaması ve delillerin karartılmama-
sı, özellikle işlenen suçun olup olmadığı ve faillerinin tam mana-
sı ile tespiti için gizliliğe önem verilir. Hatta sulh ceza hakimli-
ğinden veya nöbetçi hakimlikten CMK m.153/2 gereğince alınan
kısıtlılık kararı ile savunma hakkı daraltılır, İnsan Hakları Avru-
pa Mahkemesi’nin birçok kararına rağmen, şüphelinin gözaltına
alınmasına ve tutukluluğa sevk edilmesine, hatta tutuklanmasına
gerekçe olduğu ileri sürülen deliller, bu kısıtlılık kararı dayanak
gösterilmek suretiyle şüphelinin ve müdafiinin bilgisine ve görgü-
süne sunulmaz.
5- Tüm bu aşamalarda kolluk ve savcılık makamı birlikte hareket
eder, hukuk kuralları çerçevesinde savcılık makamı soruşturma-
nın başı olmakla birlikte, uygulamada esas itibariyle adli kolluğun
olmayışı ve savcı sayısındaki yetersizlik gibi nedenlerle soruştur-
ma kolluğun kontrolünde sürdürülür.
6- Kolluk, tüm delilleri topladığına veya daha fazla beklemenin fail-
leri ve delilleri elde etmede sorunlara yol açacağına inanmakta ise,
işi daha fazla uzatmadan savcılık makamı vasıtasıyla yakalama,
gözaltına alma, arama ve elkoyma tedbirlerini eşzamanlı düzenle-
nen bir operasyonla uygulamaya koyar, çok sayıda insanı yakalar,
savcılık kararı (emri) ile bu kişiler gözaltına alınır, artık bu aşama-
da toplu suçlarda uygulanan azami dört günlük gözaltı süresi iş-
lemeye başlar, arama ve elkoymalar yoluyla çok sayıda bilgisaya-
ra, cep telefonuna, banka hesaplarına, kağıt ve belgeye elkonulur.
Şüpheli sayısı fazla olan ve kısıtlılık kararı verilen soruşturmalar-
da, gözaltına alınan şüpheli ve müdafiine deliller gösterilmediğin-
den, ifade verilmeden ve sorgu yapılmadan önce, şüpheli ile mü-
dafii arasında, savunma hakkının tam manası ile kullanılmasını
sağlayacak şekilde diyalog kurulamaz. Bu kısıtlılık kararı, kamu
davası açılıncaya kadar devam eder. Bu sebeple, gerek gözaltında
ve gerekse tutukevinde yedi gün yirmi dört saat şüpheli ile müda-
fiinin görüşme imkanı olsa da, savunma hakkının layıkı ile kulla-
nıldığı söylenemez. Bu aşamada müdafi, hukuki yardımda bulun-
Ceza Yargılaması Süreci272
maya çalıştığı şüpheliye sadece psikolojik açıdan destek verebilir
ve kısıtlılık kararı devam ettiği müddetçe şüpheliye yeterli hukuki
yardımda bulunamaz.
Soruşturma aşamasında CMK m.152’de yer alan, “Yararları birbiri-
ne uygun olan birden fazla şüpheli veya sanığın savunması aynı müdafie
verilebilir.” hükmü gerekçe gösterilerek, aynı avukatın birden fazla
şüpheli ile görüşmesi engellenmektedir. Soruşturma aşamasında-
ki bu engellemenin hukuka uygun olmadığını düşünmekteyiz.
CMK m.152, daha ifade verme aşamasında bulunmayan şüpheli
ile avukatının görüşmesinin engellenmesinin dayanağı olamaz.
Birden fazla şüpheli veya sanığın yararlarının birbirine uygun
olup olmadığının tespit ve takdir yetkisi müdafie aittir. Savcılık
makamı ve hakim ile mahkeme, bu konu ile ilgili olarak müdafii
engelleyemez ve belki savunma sırasında sadece uyarabilir.
7- İlk ifadeleri, CMK m.148/4’e uygun olarak avukat yanında kolluk
alır. Böylece, şüpheliden alınan ifadenin hukuka aykırı elde edildi-
ği iddiasının sonradan ileri sürülmesinin ve kabulünün önüne ge-
çilmesi sağlanır. Bizde, özel yetkili mahkemeler dahil olmak üzere
ifadelerin önce kolluk tarafından alındığı ve savcının ise, gözaltın-
da tutulmasına veya tutuklamaya sevkine gerek görmediği bazı
kişileri ifadesini almadan veya hemen aldıktan sonra salıverdiği,
ancak genellikle çok sayıda insanı tutuklanmaları amacıyla CMK
m.100 kapsamında hakime sevk ettiği görülmektedir.
İfade ve sorgunun şekli ile usulü, CMK m.147 ile 148’e uygun ya-
pılmalıdır. Şüpheli veya sanığa, yüklenen suç anlatılmalı, müdafii
yardımından yararlanma hakkı olduğu, susma hakkının bulun-
duğu, lehine delillerin toplanmasını isteyebileceği bildirilmelidir.
İfade alma ve sorgu sırasında şüpheli ve sanığın tüm beyanı öz-
gür iradesine dayanmalıdır. İfade alma ve sorgu sırasında, yük-
lenen suçun şüpheli veya sanığa tam olarak anlatılmadığı, hatta
doğrudan doğruya sorulara geçildiği, kim olduğu, mali durumu,
diğer şüpheli veya sanıkları tanıyıp tanımadığı ile ilgili hususla-
rın sorulduğu, bu şekilde CMK m.147’ye aykırı davranıldığı, yine
hakkında kısıtlılık kararı bulunan soruşturmalarda telefon tape-
lerinin şüpheliye dinletilmeyerek, tam olarak okutulmayarak ve
sübjektif yorumlar yapılarak sorular sorulduğu görülmektedir.
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 273
Bu tür ifade alma ve sorgu, CMK m.148/1’de yasak usullerden sa-
yılan “aldatma” olarak değerlendirilmelidir. Aynı telefon tapesin-
den hareketle çok sayıda soru sormak suretiyle şüpheliyi yorma-
ya yönelik ifade alma ve sorgu ise, yine CMK m.148/1’de yasak
usullerden sayılan “yorma” kapsamına girecektir. CMK m.148/3’e
göre, “Yasak usullerle elde edilen ifadeler, rıza ile verilmiş olsa da delil
olarak değerlendirilemez”.
CMK m.147/1-f’ye göre şüpheli ve sanığa, “Şüpheden kurtulması
için somut delillerin toplanmasını isteyebileceği hatırlatılır ve kendisi
aleyhine var olan şüphe nedenlerini ortadan kaldırmak ve lehine olan hu-
susları ileri sürmek olanağı tanınır”. Gözaltında veya tutuklu bulu-
nan şüpheli haklarının korunması bakımından son derece önemli
olan bu hüküm, maalesef bizde uygulama alanı bulamamaktadır.
Soruşturma aşamasında bir yere kapatılan, yani gözaltına alınan ve
tutuklanan şüpheli, bir de buna kısıtlılık kararı eklenmek suretiyle
dosya içeriğini doğrudan doğruya veya müdafii vasıtasıyla göre-
memesi eklendiğinde savunma hakkı tümüyle anlamını yitirmek-
tedir. Şüpheliye, sahip olduğu lehine olan delilleri toplayabilme
ve toplatabilme hakkının mutlaka kullandırılması gerekir. CMK
m.160/2 kapsamında bu yetkinin sadece savcılık makamına ait ol-
duğu, hem CMK m.147/1-f karşısında doğru değildir ve hem de
şüpheli lehine delilleri toplayıp değerlendirmekte savcıların yeterli
çabayı göstermedikleri veya gösteremedikleri görülmektedir.
Esas itibariyle, soruşturma aşamasında şüpheli ifadelerinin savcı
tarafından alınması gerekir. Ancak uygulamada, savcı sayısın-
daki azlık ve iş yoğunluğu sebebiyle kolluk tarafından şüpheli
ifadelerinin alındığı anlaşılmaktadır. Özel yetkili mahkemelerin
görev alanına giren suçlarla ilgili yapılan soruşturmalarda ise,
şüpheli ifadelerinin mutlaka savcı tarafından alınması gerektiği-
ni ve bunun yasal dayanağının da CMK m.251/1 olduğunu ifade
etmek isteriz.
Suç örgütü vasıtasıyla işlendiği iddia olunan amaç suçlarda cebir
ve tehdidin kullanıldığı tespit edilmeden ve suçlara “suç örgütü”
kavramından hareketle özel yetkili savcılık makamının soruştur-
ma açıp yürüttüğü görülmektedir ki, bu uygulama yanlıştır. Aynı
şekilde, suç örgütü vasıtasıyla cebir ve tehditle işlendiği iddia edi-
Ceza Yargılaması Süreci274
len ve bu konuda delillere ulaşılan soruşturmaların da özel yetkili
savcılığa bırakılması, bu yönde bulgu ve tespitler olduğu halde
özel yetkili olmayan savcılık tarafından soruşturmanın yürütül-
mesi ve kamu davasının açılarak, yargılamanın gereksiz uzaması-
na sebebiyet verilmemesi gerekir.
Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün
varlığından bahisle CMK m.250 ile görevli ve yetkili cumhuriyet
savcılıkları ve mahkemelerce soruşturma ve kovuşturma yürütü-
lebilmesi için müsnet suçların cebir veya tehdit kullanılmak su-
retiyle işlenmesi zorunludur. Dolayısıyla, CMK m.250 ile görevli
savcılık ve mahkemeler tarafından bir ön mesele olarak, somut
olayda cebir ve tehdidin varlığının araştırılması zorunludur. Cebir
veya tehdit kullanılmak suretiyle suç işlendiği konusunda yeterli
şüphe ve delil elde eden özel yetkili savcılık, bu tespitinin ardın-
dan somut olayda TCK m.220’de yer alan tüm unsurları taşıyan
bir suç örgütünün varlığını araştırmalıdır.
TCK m.220 kapsamında bir örgütün varlığından bahsedebilmek
için somut olayda, en az üç kişinin suç işlemek amacıyla biraraya
gelmesi, bu kişiler arasında devamlılık içeren hiyerarşik bir iliş-
kinin bulunması, bu kişilerin örgütün araç ve gereç bakımından
amaç suçları işlemeye muktedir olması zorunludur.
Suç örgütü tarafından işlendiği iddia olunan amaç suçun soruş-
turması izne veya başvuru yapılmasına bağlı ise, öncelikle bu izin
veya başvurunun alınması ve sonrasında suç örgütü kurmak veya
yönetmek fiilinden soruşturma başlatılması gerekir. İşlenmesi
amaçlanan ve en azından teşebbüs edilen suç olmaksızın suç ör-
gütü kurmak ve yönetmek ile bu örgüte üye olmak suçlarından
bahsedilemez. Amaç suç vergi kaçakçılığı ise, 213 sayılı Vergi Usul
Kanunu’nun 367. maddesi uyarınca vergi dairesi başkanlığı veya
defterdarlık tarafından keyfiyetin cumhuriyet başsavcılığına bildi-
rilmesi mecburidir. Yine 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun
49. maddesine göre, Sermaye Piyasası Kanunu’nun 47. madde-
sinde sayılan suçların soruşturulabilmesi için Sermaye Piyasası
Kurulu tarafından cumhuriyet savcılığına yazılı başvuruda bulu-
nulması gerekmektedir. İşte bu başvurular yapılmamışsa, örgütlü
suçlulukla ilgili soruşturma da başlatılmamalıdır.
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 275
Suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün varlığından bahse-
debilmek için, örgütün hangi suçları işlemek amacıyla kurulduğu
tespit edilmelidir. Suç sayılmayan ancak hukuka aykırılık taşıyan
fiilleri gerçekleştirmek için kurulmuş olsa da, amacı ceza kanunla-
rında suç olarak tanımlanan fiilleri işlemek olmayan bir örgütlen-
me TCK m.220 kapsamında değerlendirilemez. Örneğin, 14.04.2011
tarihinde 6222 sayılı Kanunun 11. maddesinin yürürlüğe girmesi
ile birlikte şike ve teşvik primi verme fiilleri suç olarak tanımlan-
mıştır. Bu tarihten önce gerçekleştirilen şike ve teşvik primi verme
fiilleri, belki disiplin hukuku ve özel hukuk anlamında hukuka ay-
kırı sayılabilirdi, fakat “suçta ve cezada kanunilik” prensibi gereğin-
ce suç olarak nitelendirilemez. Bu sebeple, 14.04.2011 tarihinden
önce şike ve teşvik primi fiillerini gerçekleştirmek amacıyla gerekli
araç ve gerece sahip en az üç kişinin hiyerarşik bir ilişki çerçeve-
sinde anlaşmaları ve hukuka aykırı bu fiilleri gerçekleştirmeleri
durumunda, diğer tüm unsurlar mevcut olmasına rağmen amaç
suç bulunmaması sebebiyle somut olayda TCK m.220’nin unsurla-
rının oluştuğundan bahsedilemez. Hukuka aykırı fiil işlemek için
birleşmiş olsa da, ifa ettiği fiiller suç teşkil etmeyen bir topluluk,
suç işlemek için kurulan bir suç örgütü olarak nitelendirilmez.
Uygulamada, bu hususlar dikkate alınmaksızın özel yetkili savcılık-
lar tarafından soruşturmalar yürütülmekte, davalar açılmakta ve ya-
pılan yargılama sonucunda veya temyiz aşamasında, somut olayda
cebir veya tehdit ile işlenen suç veya suç işlemek için kurulmuş bir
örgütün bulunmadığından bahisle görevsizlik kararları verilmekte-
dir. Özel yetkili savcılıklar ve mahkemelerce yürütülen soruşturma
ve kovuşturmaların özel usuller çerçevesinde yürütüldüğünden,
şüpheli ve sanık haklarının daha fazla kısıtlandığını, işaret ettiğimiz
hatalı uygulamanın hukuka aykırı olduğunu belirtmek isteriz.
Özel yetkili savcılıklar ve ağır ceza mahkemeleri yalnızca CMK
m.250/1’de gösterilen suçların soruşturma ve kovuşturmasını
yapabilir. Bunun dışında suçlarla ilgili soruşturma ve kovuştur-
maları özel yetkili ağır ceza mahkemesi ve savcılığı kapsamında
soruşturulup kovuşturulması mümkün değildir. Görevli olmayan
hakim veya mahkemenin karar ve tasarruflarının akıbeti, CMK
m.7’ye göre belirlenmelidir. Bu maddeye göre, “Yenilenmesi müm-
Ceza Yargılaması Süreci276
kün olmayanlar dışında, görevli olmayan hakim veya mahkemelerce ya-
pılan işlemler hükümsüzdür”. Ancak savcılık makamının iş ve işlem-
leri bu madde kapsamında değerlendirilemez. Bu sebeple, özel
yetkili savcılık makamı tarafından CMK m.135’e uygun şekilde
alındığı anlaşılan iletişimin denetlenmesi karar ve sonuçları, so-
ruşturmaya konu suçun özel yetkili ağır ceza mahkemesi ve savcı-
lık makamının görevine girmediği sonradan anlaşılsa bile, yine de
soruşturma aşamasında elde edilen iletişimin denetlenmesi tedbiri
sonuçları geçerliliğini koruyacaktır. Ayrıca CMK m.7, yenilenme-
si mümkün olamayan iş ve işlemlerin geçerli olduğunu belirtmek
suretiyle iletişimin denetlenmesi karar ve sonuçlarını delil olarak
kullanılabileceğini ortaya koymuştur.
8- Tutuklama tedbirinin uygulanmasında, CMK m.100/3 hükmü
kötüye kullanılmaktadır. CMK m.100/3’e göre, Kanunda yazı-
lı bazı suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin
varlığı halinde tutuklama nedeni varsayılabilir. Şüphelinin CMK
m.100/3’de yazılı suçlardan herhangi birisini işlediğine dair kuv-
vetli şüphe olsa bile, hükümde yazılı olan “varsayılabilir” ibaresin-
den hareketle tutuklama kararı veya tutukluluğun devamına ka-
rar vermek hukuka aykırıdır. Sadece şüphe tutukluluk için yeterli
görülemez. Tutuklama tedbirinin temelinde “şüphe” zaten olmak
zorundadır. Tutuklama tedbirine başvurulmasında, şüpheli ve sa-
nığın somut olarak adaletten kaçma veya delilleri karartma ihti-
malinin ciddi biçimde bulunup bulunmadığı incelenmelidir.
Tutuklama tedbirinin olmazsa olmazı, şüpheli veya sanığın ka-
çacağına veya delil karartacağına yönelik ciddi şüphenin somut
olarak tespiti kabul edilmeli, şüphe hali ise “kuvvetli şüphe” değil,
“yeterli şüphe” olarak aranmalıdır. Hakimler, “kuvvetli şüphe” ölçü-
tünün değerlendirilip, tutuklama talebinin kabul veya reddi kara-
rına bu ölçütle ilgili gerekçe yazılması halinde işin esasına girilece-
ği ve tarafsızlıklarını kaybedeceklerini düşünmekte ve kararlarına,
CMK m.100’de belirtilen soyut tutuklama gerekçelerini yazmakla
yetinmektedirler. Bu tür kararlar, net bir şekilde CMK m.100/2’ye,
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.5/1-c’ye ve İnsan Hakları Av-
rupa Mahkemesi’nin müstekar içtihatlarına aykırıdır
2
.
2 Bkz. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, Çetin Ağdaş-Türkiye, Başvuru No: 77331
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 277
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarında, tutuklama tedbiri-
nin ön şartı olan “suç şüphesi” için “makul şüphe” ölçütünü aramak-
tadır
3
. CMK m.100/3’de gösterilen katalogda yer alan suçlar dahil
olmak üzere, ceza türü ve miktarı bakımından CMK m.100/4’e
göre tutuklama tedbiri uygulanma yasağı bulunan tüm suçlarla il-
gili sadece kuvvetli suç şüphesi varlığından bahisle tutuklama ka-
rarı verilemez. Suçun işlendiğine dair şüphenin yanında mutlaka
şüpheli ve sanığın adaletten kaçacağına veya delilleri karartacağı-
na dair şüpheyi destekleyen somut olguların varlığı durumunda
tutuklama tedbirine başvurulabilmelidir. Ancak tüm bu şartların
birlikte gerçekleşmesi halinde bile, CMK m.109 ve 110’da düzenle-
nen adli kontrol tedbirinin tutuklama tedbiri yerine uygulanması
öncelikle gözetilmelidir. Çünkü CMK m.101/1’e göre, adli kontrol
uygulamasının yetersiz kalacağına dair somut hukuki ve fiili ne-
denler gösterilmedikçe tutuklama tedbirine başvurulamaz. Belirt-
meliyiz ki, CMK m.109’a göre uygulanacak adli kontrol tedbirleri
türlerindeki azlık ve yetersizlik nedeniyle somut olarak delilleri
karartma ihtimalinin varlığı halinde, tutuklama tedbiri yerine adli
kontrolün uygulanmasında zorluk vardır. Bunun aşılabilmesi için,
elektronik kelepçe ve evde gözetim altına alma türünde yeni ted-
birlerin CMK m.109’a eklenmesi suretiyle delil karartmanın önü-
ne geçilmesi sağlanabilir. Ayrıca, adli kontrol tedbirinin etkin bi-
çimde uygulanmasını engellediğinden, CMK m.109/1’de yer alan
“üst sınırı üç yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren bir suç” ibaresi
kaldırılmalıdır.
CMK m.100/3’de gösterilen suçlara dahil olmayan bir suçun şüp-
heli sayısının çok olduğu soruşturmalarda, dosya örgüt kapsamı-
na dahil edilerek yargılama özel yetkili mahkeme veya savcılıklar-
da devam ettirilip, savunma hakkı ihlal edilmektedir. Türk Ceza
Hukuku’nun bütünü bakımından suç örgütü kurma ve yönetme
ile örgüte üye olma ve bilerek ve isteyerek yardım etme suçları-
nın bağımsız bir suç tipi değil, ya Türk Ceza Kanunu’nun Genel
/01, 19.09.2006; Mehmet Yavuz-Türkiye, Başvuru No: 47043/99, 24.07.2007; Geti-
ren-Türkiye, Başvuru No:10301/03, 22.07.2008; Fırat-Türkiye Başvuru No:37291/04,
30.06.2009; Cahit Demirel-Türkiye, Başvuru No: 18621/03, 07.10.2009.
3 Bkz. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, W.-İsviçre, Başvuru No:14379/88,
26.01.1993.
Ceza Yargılaması Süreci278
Hükümler bahsinde bir suç katalogu altında veya bazı suçların ni-
telikli halleri olarak her suç tipinin tanımında suçun ağırlaştırıcı
sebebi olarak gösterilmesi daha isabetli olacaktır. Kişi hak ve hür-
riyetlerinin Ceza Hukuku ve Ceza Yargılaması Hukuku açısından
korunması, suç örgütü fiilinin bağımsız bir suç saymaktan ziyade
bazı suçların ağırlaştırıcı hali olarak düzenlemek suretiyle sağla-
nabilecektir.
Bunun yanında, CMK m.100/3’te gösterilen suçlardan birisinin
işlendiğine dair kuvvetli şüphenin varlığı yönündeki değerlen-
dirme çoğu zaman hatalı olabilmektedir. Tutuklama kararı sadece
kuvvetli suç şüphesine dayandırılmakta, adaletten kaçma ve delil
karartma ihtimali soyut olarak varsayılmaktadır. Bu uygulamanın
hatalı olmasının yanında, kuvvetli suç şüphesinin oluşmasına ye-
gane dayanak telefon tapeleri gösterildiği halde, bunları somut ve
destekleyici delillere soruşturma dosyasında yer verilmediğinde,
“kuvvetli suç şüphesi” ölçütünün tespitinde yanlış sonuca varılabil-
mektedir.
Uygulamada, soruşturmaya ve kovuşturmaya konu suçun Ka-
nunda gösterilen cezasının ağırlığı veya şüpheli/sanık hakkında
uygulanma ihtimali bulunan cezanın ağırlığı ya da soruşturma ve
kovuşturmaya konu suçun Kanunda gösterilen cezasının alt ve üst
sınırları ile şüpheli/sanık hakkında uygulanması muhtemel ceza-
nın ağırlığı gibi gerekçelerle tutuklama ve tutuklamanın devamı
kararlarının verildiği görülmektedir. Tutuklama tedbirini düzen-
leyen CMK m.100’de bu tür bir tutuklama sebebi gösterilmediği
gibi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 5. maddesinde de tu-
tuklama tedbirinin tatbikinde bu yönde bir gerekçe bulunmamak-
tadır
4
. Tümü ile yanlış, tutuklama tedbirinin uygulanma amaç ve
fonksiyonuna aykırı bu tür gerekçelerin hukuka aykırı olduğunu
belirtmek isteriz. Tutuklama, yalnızca adaletten kaçma veya delil-
lerin karartılmasının önlenmesi amaçları için başvurulabilecek bir
ceza yargılaması tedbirinden ibarettir.
4 İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin 27.06.1968 gün ve 2122/64 başvuru numa-
ralı Wemhoff/Almanya kararına göre, sanık hakkında uygulanacak cezanın ağır
olması ihtimali tutuklama tedbirinin tatbiki için yeterli görülemez.
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 279
9- Şüpheli sayısının çok olduğu soruşturmalarda, arama ve elkoyma
süreci ile başlayan ve çoğunlukla yakalama, gözaltına alma ve bazen
de davet ya da zorla getirme ile devam eden aşamalarda, şüpheli ile
müdafiin görüşebilmesi, kollukta ve savcılıkta ifadelerin alınması,
sonrasında tutuklamaya sevk edilenlerinin sorgularının yapılması
son derece zor ve zahmetli olup, şüpheli ve müdafileri bakımından
uzun süre beklemeye yol açmaktadır. Yaklaşık bir yıl soruşturma
yapıp, telefon dinleme, gizli soruşturmaya başvurma, teknik araç-
larla izleme gibi yöntemlerle tüm delil ve emarelere ulaşarak, şüp-
helinin kaçma ihtimali olmadığı halde, hala karartılacak deliller ol-
duğundan bahisle bu ibareye soyut olarak yer verilip, adli kontrol
tedbirini uygulamak yerine tutuklama tedbirine başvurmak yanlış-
tır. Şüphelinin kaçma ihtimalinin bertaraf edildiği hallerde, tutukla-
ma tedbirine başvurmak bu tedbiri amacından saptırır, bu tedbirin
ceza olarak algılanmasına, korkutucu olmasına ve bir silah olarak
kullanılmasına yol açar. Ancak uygulamada, “projeli çalışma” olarak
adlandırılan soruşturmalarda, suç örgütü suçunun son ana kadar iş-
lendiği ve “operasyon” adı altında yapılan soruşturmaların etki dere-
cesi dikkate alınarak, özellikle gözaltına alma, arama ve elkoyma ile
tutuklama tedbirlerine ve bu tedbirlerin dayanağı olarak da telefon
dinleme tedbirine istisna olmaksızın başvurulduğu görülmektedir.
10- Özel yetkili savcılıklar ve mahkemeler tarafından gerçekleştirilen
bir diğer önemli sorun da, aralarında CMK m.8, 9 ve 11 çerçevesin-
de bağlantı bulunmayan fiillerin aynı dosya üzerinden yürütülme-
sinde yaşanmaktadır. CMK m.8’de, bir kişinin birden fazla suçtan
sanık olması veya bir suçta her ne sıfatla olursa olsun birden fazla
sanık bulunması durumları ile suçun işlenmesinden sonra suçluyu
kayırma, suç delillerini yok etme, gizleme ve değiştirme fiillerinin
bağlantılı suç olarak kabul edileceği düzenlenmiş ve CMK m.9’da
bağlantılı suçlardan herbirisi değişik mahkemelerin görevine gi-
riyor olsa da, birleştirilmek suretiyle yüksek görevli mahkemede
dava açılabileceği düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerin haricinde
11. maddede, davanın esasını gören mahkemenin birden çok dava
arasında bağlantı olduğunu tespit etmesi durumunda bu bağlantı-
nın 8. maddede gösterilen türden olmasa bile bu davaların birleş-
tirilebileceği kabul edilmiştir.
Ceza Yargılaması Süreci280
Özel yetkili mahkemelerce yürütülen soruşturmalar, CMK m.8, 9,
10 ve 11. maddelerinde yer alan bağlantı kuralları çerçevesinde ol-
mayan suçlar aynı dosyalarda birleştirilmekte ve aynı davalarda
görülmektedir. Yasal dayanak olmaksızın, yalnızca isnad edilen
suçun aynı olduğundan bahisle (özellikle suç örgütü kurma ve
yönetme adı altında) yapılan bu uygulamanın kabulü mümkün
değildir.
11- CMK m.157’ye göre, “Kanunun başka saydığı haller saklı kalmak ve sa-
vunma haklarına zarar vermemek koşuluyla soruşturma evresindeki usul
işlemleri gizlidir”. Kanun koyucu bu hükümde prensip olarak, sa-
vunma hakkını üstün tutmuş, telefon dinleme, arama ve elkoyma
gibi tedbirlerin gizli olarak yapılmasının ötesinde savunma makamı
tarafından soruşturma dosyasının incelenmesine ve dosyada mev-
cut belgelerden örnek alınmasına kısıtlama getirmemiştir. Doğru
olan da budur, çünkü suçlanan kişinin ne ile suçlandığını, lehine
ve aleyhine delillerin neler olduğunu bilme hakkı vardır. Ancak,
bu bilgiye ulaşılması sayesinde şüphelinin savunma hakkını kulla-
nabilmesi mümkündür. Bu hükmün istisnası ise, CMK m.153/2’de
gösterilmiştir. Bu hükme göre, “Müdafiin dosya içeriği incelemesi veya
belgelerden örnek alması, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek
ise, cumhuriyet savcısının istemi üzerine, sulh ceza hakiminin kararı ile
bu yetkisi kısıtlanabilir”. İlk bakışta, bu kısıtlamanın yalnızca müdafi
için getirildiği ve şüpheliyi kapsamadığı düşünülebilir. Gerçekten
de hükmün lafzı incelendiğinde, kısıtlamanın müdafi yönünden
düzenlendiği görülmektedir. Ancak “Savunma” başlığı altında
düzenlenen CMK m.153/2’nin yalnızca müdafiden söz etmesi,
bu kısıtlamanın öncelikle şüpheliye de uygulanabileceğini göster-
mektedir. CMK m.150/3’de düzenlenen zorunlu müdafiin tayinini
gerektiren suçlarda bile, soruşturma dosyasının müdafi tarafından
incelenemeyeceğini, ancak kendisine hukuki yardımda bulunulan
şüpheli tarafından incelenebileceğini söylemek isabetli olmadığı
gibi, CMK m.153/2’nin amacı ile de ters düşmektedir. Bu sebep-
le, CMK m.153/2’nin kişi yönünden getirdiği sınırlama kapsamına
müdafiin yanında şüpheli de dahil edilmelidir.
CMK m.153/2’nin savunma makamına getirdiği kısıtlamanın el-
bette kabulü mümkün değildir. Ancak bu hüküm yürürlükte ol-
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 281
duğuna göre, en azından uygulanma imkanını savunma hakkı-
na en az zarar verecek şekilde daraltmak isabetli olacaktır. CMK
m.153/2’nin lafzına göre kısıtlama müdafiin, ya dosya içeriğini
incelemesine veya belgelerden örnek almasına getirilebilmekte,
buna dayanak olarak da soruşturmanın amacının tehlikeye dü-
şürülmesinin önlenmesi gösterilmektedir. Esasında hükümde
geçen “veya” ibaresi yerine “ve” kullanılması gerekirdi. Çünkü
bu kısıtlamaların her ikisinin birlikte uygulanmasının bir anlamı
bulunmaktadır. En azından dosyada mevcut belgelerden örnek
alınmasını serbest bırakıp da, dosyanın incelenmesini kısıtlama-
nın bir yararı yoktur. Çünkü dosyadaki belgelerden örnek alan
müdafi ve şüpheli, bu andan itibaren dosyayı da incelemiş sayı-
lacaktır. Bu sebeple, dosyanın incelenmesini mümkün kılan, fakat
dosyada mevcut belgelerden örnek alınmasını önlemeyen bir dü-
zenlemenin öngörülmesi yerinde olacaktır. Böylece, müdafi tara-
fından soruşturma dosyasının incelenebilmesinin önü açılacaktır.
Bu durumda savcılık makamı, ya soruşturma dosyasını inceleme
ve dosyadaki belgelerden örnek almayı kısıtlamayı birlikte tercih
edecek ya da soruşturma dosyasının tümünün veya bir kısmının
incelemeye açılmasını, ancak soruşturma dosyasının tümünden
veya bazı belgelerden örnek alınmasını engellenmesini talep ede-
bilecektir. Elbette savunma hakkını kısıtlamaya yönelik tüm bu
istisnai taleplerde, kısıtlama kararının dayanağı olarak “soruştur-
manın amacını tehlikeye düşürme” ön şartının var olduğunun somut
olarak ortaya konulması gerekmektedir.
CMK m.153/2 gereğince kısıtlılık kararı alınmış soruşturmalarda
en önemli sorunlardan birisi de, uygulanan koruma tedbiri karar-
ları ve bu kararların gerekçelerinin şüpheli ve müdafii tarafından
görülememesinde yaşanmaktadır. Koruma tedbiri talepleri, karar-
ları ve bu kararların uygulanmaları ile ilgili olarak şekil ve esas
bakımından hukuka uygunluk denetiminin yapılabilmesi, şüpheli
ve sanık haklarının korunması açısından çok önemlidir. Uygula-
mada, bu kararlar ile uygulanan tedbirler sonucunda elde edilen
deliller şüpheli ve müdafiine gösterilmeksizin şüphelinin beyanı
alınmakta ve bu suretle tedbirler hukuka aykırı olarak tatbik edil-
miş olsa da, alınan beyanlardan hareketle mahkumiyet kararları
verilmektedir.
Ceza Yargılaması Süreci282
Oyçokluğu ile alınan ve hukuka aykırı deliller vasıtasıyla elde edi-
len delilleri hukuka uygun sayan Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun
29.11.2005 tarih, 2005/7-144 E. ve 2005/150 K. sayılı kararında
özetle, “Her ne kadar sanığın evinde yapılan arama ve elkoyma huku-
ka aykırı olup, bu arama sonucunda elde edilen hint keneviri bitkisinin
hukuka aykırı delil olduğu kabul edilse de, sanığın ihbarla uyum göste-
ren ve hayatın olağan akışına da uygun düşen özgür ve samimi ikrarı
karşısında, uyuşturucu madde imal etmek amacıyla izinsiz hint keneviri
ekme suçu sübut bulmuştur.” gerekçesine yer verilmiştir. Bu kara-
ra ve gerekçesine katılmadığımızı, çünkü hukuka aykırı deliller
vasıtasıyla elde edilen delillerin de hukuka aykırı sayılıp yargıla-
mada kullanılmaması gerektiğini düşünmekteyiz. Gerek Anayasa
m.38/6 ve gerekse CMK m.206/2-a ve m.217/2, bu düşüncemizde
ne derece haklı olduğumuzu ortaya koymaktadır.
Esas itibariyle, hukuka aykırı olarak tatbik edilen bir tedbirden
hareketle ulaşılan diğer delillerin de yargılamada kullanılabilme-
leri mümkün değildir (zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir). Bu
sebeple, hakkında elde edilen delillerin hukuka aykırı olduğu
konusunda değerlendirme yapabilme olanağı bulunmayan şüp-
heliden alınan beyanlar da yargılamada kullanılamaz. Bununla
birlikte, hukuka aykırı olarak elde edilen delillerden hareketle
elde edilen delillerin yargılamada kullanılmasını mümkün gören
düşünce dikkate alındığında, CMK m.153/2 gereğince kısıtlılık
kararı bulunan soruşturmalarda dosyada kısıtlılık kararı bulun-
duğundan bahisle susma hakkını kullanmak ve bu keyfiyeti ifade
tutanağına şerh etmek, savunma hakkının kullanılması bakımın-
dan isabetli olacaktır.
Müdafiin dosyayı inceleme ve dosyadaki belgelerden örnek alma
yetkisini kısıtlayan CMK m.153/2’nin son derece dikkatli ve ama-
cına uygun tatbiki gerekmektedir. Savcılık makamına tanınan
bu yöndeki talep yetkisinin ve bu taleple ilgili hakim kararının
istisnai olması ve yalnızca somut olarak soruşturmanın amacını
tehlikeye düşürebilecek bilgi ve belgelerin savunma makamından
gizlenebilmesi gerekir. Soruşturmanın amacını tehlikeye düşür-
sün veya düşürmesin dosyanın tümünün savunma makamından
gizlenmesi, netice itibariyle dürüst yargılanma hakkı zedeleyecek
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 283
ve savunma hakkının layıkı ile kullanılamamasına yol açacaktır.
CMK m.153/2, savunma hakkının kısıtlanması pahasına dosya-
nın tümünün incelenmesinin engellenmesini ve dosyadaki belge-
lerin tümünden örnek verilmemesini kapsamamaktadır. Burada
önemli olan ölçüt, soruşturmanın amacının tehlikeye düşüp düş-
meyeceğinin somut tespitidir. Soruşturmanın amacını tehlikeye
düşürecek bir durum yoksa, dosyanın savunma makamının en
azından kendileri ile ilgili bölümünün incelemeye açılması ge-
rekir. Örneğin, savcılık makamının tutuklamaya sevk yazısı ile
tutuklamaya sevke yönelik delilleri savunma makamından gizle-
mesi kabul edilemez.
CMK m.153/2 ile benzer hükme yer veren 3713 sayılı Terörle Mü-
cadele Kanunu m.10/d’nin bu yönden gözden geçirilmesi, bu hü-
kümlerin yeniden düzenlenmesi, kısıtlılık kararına ilişkin şartların
somutlaştırılması ve bu konuda karar verilirken somut gerekçele-
rin gösterilmesi isabetli olacaktır
5
.
Projeli operasyonların hemen hepsinde CMK m.153/2 veya 3713
sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 10/d maddesi hükümleri ge-
reğince kısıtlılık kararı alındığından, şüpheli ve avukatları tarafın-
dan soruşturma dosyası içerikleri görülememektedir. Bu neden-
le, soruşturma aşamasında savunma hakkının kısıtlandığı, tam
manası ile kullanılamadığı, şüpheli sayısının çok olduğu ve belge
sayısının klasörlere sığmadığı soruşturmalarda yüzeysel yapılan
incelemeler ve sorgu sonucunda tutuklama tedbirine çok fazla ve
uzun süreli başvurulduğu görülmektedir.
CMK m.153/2 gereğince verilen kısıtlılık kararına rağmen, kamu-
oyunda merak uyandıran olaylarla ilgili soruşturmalarda bilgi
5 Kanaatimizce, CMK m.153/2 gereğince kısıtlama kararının mutlaka hakim tara-
fından verilmesi zorunlu iken, bu kararın cumhuriyet savcısı tarafından her za-
man kaldırılması veya daraltılması mümkündür. Savcılık makamı, hakkında kı-
sıtlama kararı verilen dosyanın kısmen veya tamamen savunmanın incelemesine
açılmasına veya dosyada bulunan belgelerin birer örneğinin savunma makamı
tarafından alınmasına, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürmemek kaydı ile
izin verebilir. Kısıtlılık kararı kaldırıldığında veya iddianame kabul edilip kamu
davası açıldığında savunma makamının, savcılık makamının iznine ihtiyacı ol-
maksızın dosyanın tümünü görme ve dosyada mevcut belgelerden harçsız olarak
örnek alabilme hak ve yetkisi bulunmaktadır.
Ceza Yargılaması Süreci284
kirliliği oluşmaktadır. Bu bilgi kirliliğinin önlenmesi gerekir. Ka-
muoyuna mal olmuş soruşturmalarla ilgili doğru bilgi verebilme-
si amacıyla savcılık makamının halkı bilgilendirmesi isabetli ola-
caktır. Bu bilgilendirmeler, soruşturmanın dürüst yürütülmesine
ve masumiyet karinesinin korunmasına hizmet edecek, “benim
savcım/mahkemem - senin savcın/mahkemen” anlayışının önüne geçi-
lebilecektir. Savcılık makamı tarafından başka asılsız bilgilere iti-
bar edilmemesi gerektiği de vurgulanmalıdır. Ayrıca, soruşturma
dosyasına ait bilgi ve belgelerin basın-yayın organlarınca ifşa edil-
mesine gerekçe olarak basın hürriyetinin gösterildiği görülmekte-
dir ki, bunun kabulü mümkün değildir.
12- Ülkemizde yargılamaların çok uzun sürdüğü dikkate alındığında,
soruşturmaların tutuklama tedbirinin uygulanıp uygulanmaması
meselesine dönüştüğü, tutuklananlar için uzun bir yargılama sü-
recinin başladığı, bu açıdan tutuklamanın bir tedbirden çok ceza
halini aldığı, tutuklanmayanların ise kurtulduklarını düşündük-
leri bir gerçektir. Toplumun algısı da bu yöndedir. Ülkemizdeki
yargılamalar, yapılan soruşturma ve kovuşturmalar sonucunda
en kısa sürede gerçeğe ve adalete ulaşılmasını amaçlayan şekilde
değil, tahliye talepleri ve tutukluluğun ortadan kaldırılmasına yö-
nelik olarak devam etmektedir.
Günümüzde tutuklama tedbirinin; yargısız infaz, şüpheliyi top-
lumdan uzaklaştırma veya kamuoyu oluşturmak amacıyla uygu-
landığı izlenimi doğmaktadır ki, tüm bunların tutuklama tedbiri-
nin uygulanma amacı ile ilgisi bulunmamaktadır.
13- “Örgütlü suçluluk” kavramının çokça kullanıldığı, bu yolla özellik-
le telefon dinleme ve teknik araçlarla izleme yöntemlerine başvu-
rulduğu, ancak CMK m.135 ve m.140’da gösterilen katalog suçlara
uyulmadığı, örgüt üyelerinin dinlenip, bu dinlemelerden elde edi-
len delillerle tutuklama tedbirine başvurulduğu ve hatta mahkumi-
yet kararları verildiği, CMK m.135/2’ye göre dinlemesi yasak olan
kişiler arasındaki konuşmaların delil olarak kullanıldığı
6
, somut
6 Hatta CMK m.135/2’ye göre, iletişimlerinin denetlenmesi yasak olan kişilerden
elde edilen dinleme kayıtlarından hareketle sorular sorulduğu, bu kişilere tanık-
lıktan çekinme hakkını kullanıp kullanmayacaklarını sorulduğu, bu konuşma ka-
yıtlarının soruşturma dosyalarına alındığı ve yargılamada kullanılmaya çalışıldı-
ğı görülmektedir. Tüm bunlar hukuka aykırıdır.
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 285
delillerle desteklenmeyen telefon dinlemelerinin şüpheli ve sanığın
aleyhine değerlendirildiği görülmektedir. Birbirleri ile ilgili ve ilgi-
siz suçlar, suça iştirak müessesesini bir kenara bıraktığı “suç örgütü”
adı altında olaylar ve kişiler birlikte değerlendirilerek, uzun süren
soruşturmaların sonunda kişi ve olaylar arasında bağlantı varmış
gibi sunulmak suretiyle, yargılama içinden çıkılmaz hale getirile-
rek, CMK m.190/1’e aykırı şekilde yargılama süreci uzatılmaktadır.
Soruşturma aşamasında şüpheliye, kısıtlı soruşturmalarda net bil-
gi ve delil gösterilmeksizin dosyada yegane delil olarak yer alan
altı ay veya bir yıl önceki telefon görüşmelerinde geçen cümlele-
rin ne olduğu ve o cümlelerde ne demek istediği soruların içine
serpiştirilerek sorulmakta ve bu sorular tapelerin tam metni gös-
terilmeksizin yorum katılmak suretiyle şüpheliye yöneltilmekte,
bu yolla şüpheliden kendisi veya başkası aleyhine ikrar ve beyan
elde edilmeye çalışılmaktadır. Suç örgütü kapsamında yapılan so-
ruşturmalar sırasında alınan ifadelerde, “Etkin pişmanlık” başlıklı
TCK m.221 hatırlatılmak suretiyle şüpheliden ikrar ve beyanlar
elde edilmesi hedeflenmektedir. Oysa bu madde, sadece amaç suça
karışmayan örgüt kurucusu, yöneticisi veya üyesinin suç örgütü
suçlamasından kurtulmasına yönelik bir pişmanlık hükmü olup,
suç örgütü tarafından işlendiği iddia olunan amaç suçların sorum-
luluğunu kapsamamaktadır. Bu maddenin amaç suçlar yönün-
den kapsamının genişletilmesi, ancak “suçta ve cezada kanunilik”
ilkesine uygun olarak yeni yasal düzenleme yapmakla mümkün
olabilir. TCK m.220’nin mevcut düzenlemesi dikkate alındığında,
şüphelinin amaç suç yönünden itirafta bulunması, ikrar ve beya-
nının “etkin pişmanlık” müessesesi çerçevesinde değerlendirilebil-
mesi mümkün değildir. Telefon dinlemenin hukuka uygun olması
şartıyla elde edilen bu tür itiraf, ikrar ve beyan, sanığa cezanın alt
hadden verilmesinin ve sanık lehine ceza hukuku müesseselerinin
uygulanmasının dayanağı olarak kullanılabilir.
Hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilmiş olmak kaydıyla
bütün ispat vasıtalarının “delil” değeri vardır. Deliller; beyan, bel-
ge ve belirti (emare) olmak üzere üç türden oluşur
7
. “Beyan” olarak
7 Çalışmamızda delil türleri hakkında kısa açıklama yapmayı uygun gördük. Bu
Ceza Yargılaması Süreci286
adlandırılan deliller; tanık beyanları, şüpheli ve sanık beyanları ile
müdahilin (katılanın) beyanlarıdır. Bu beyanlar, ceza yargılaması
sürecinde karara esas alınabilir ve tek başına delil olarak kullanı-
labilir. “Belge” olarak adlandırılan deliller; yazılı, şekil tespit eden
ve ses tespit eden belgeler olmak üzere üç başlık altında toplan-
maktadır. Noter senetleri ve duruşma tutanakları birer yazılı bel-
gedir. Fotoğraf, plan ve kroki gibi deliller ise, şekil tespit eden bel-
gelerden sayılır. İfade ve sorgu sırasında şüpheli ve sanığın sesinin
bant kaydı, ses tespit eden belge değerine sahiptir. “Belirti” olarak
adlandırılan deliller ise; tabi ve suni belirti olarak ikiye ayrılmak-
tadır. Tabi belirti, suçta kullanılan veya suçtan elde edilen eşya-
ya ait iz ve eserler (tabanca yarası, bıçak izi, sahte para, fren izi)
olabileceği gibi, şahsa ait iz ve eserlerden de (şüpheli ve sanığın
kan grubu, parmak izi, olay yerinde bulunan saç teli) oluşabilir.
Suni belirti ise, tabii olarak kendisini gösteren değil, insan tarafın-
dan oluşturulan işaret ve alametlerdir. Suçun işlenmesi sırasında
şüpheli ve sanık tarafından giyilen üniforma, vücuda yapılan döv-
me, elbiseye takılan bir nişan veya rozet birer suni belirti niteliği-
ni taşımaktadır. CMK m.135 kapsamında iletişimin denetlenmesi
sırasında elde edilen tüm kayıtlar, bu sırada yapılan ses tespitleri
belirti delili sayılacaktır
8
. Gerek tabii belirti ve gerekse suni belirti
delilleri kuvvetli olmadıklarından ve tek başlarına dayanak olarak
gösterildikleri iş ve işlemin varlığını kanıtlayamadıklarından, tek
başlarına delil olarak ispat güçleri bulunmamaktadır.
konuda yararlanılan kaynak ve geniş açıklama için bkz. Nurullah Kunter - Feri-
dun Yenisey - Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, 16. Baskı, Beta Basım,
İstanbul, Ocak 2008, s.660-688.
8 Kunter - Yenisey - Nuhoğlu, a.g.e. s.687. Doktrinde Ünver - Hakeri, Ceza Muhake-
mesi Kanunu ile ilgili 2001 Tasarısı’nın 108/3. maddesi hükmü ile gerekçesine yer
vermek suretiyle bu sonuca varmışlardır. Tasarının 108/3. maddesi hükmünde,
“yukarıdaki fıkralar gereğince gerçekleştirilecek kayıt ve saptamalar, yargılamada sanığın
ikrarına ilişkin delil olarak kullanılamaz.” denilmekte idi. Bu hükmün gerekçesine
göre, “... ifade alma ve sorguda isnat açıklandıktan ve susma hakkı tanındıktan sonra,
serbest irade ile yapılan açıklamalar delil niteliği kazandığı için gizlice yapılan telefon ve
benzeri dinlemelerde ilgilinin beyanda bulunması, ikrar delili değil bir belirti delili olarak
anlam kazanır. İkrar, suçun doğrudan doğruya ispatı için elverişli bir delil olduğu halde
emare delili, parmak izi dolaylı bir ispat gücüne sahipti ve başka delillerle birleşmeden tek
başına ispat bakımından yeterli olmaz. Bu nedenle maddenin üçüncü fıkrasında, kayıt
ve saptamaların yargılamada sanığın ikrarına ilişkin delil olarak değerlendirilemeyeceği
belirtilmiştir”. Bkz. Yener Ünver - Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, Cilt:
1, Adalet Yayınevi, Ankara, 2009, s.410.
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 287
Kanaatimizce, telefon dinlemelerinde elde edilen kayıtların tek
başına ispat kuvveti olamaz. Düşünce açıklama hürriyetinin kul-
lanımından ibaret telefon konuşmaları, tek başlarına somut olayın
meydana geldiğini veya sorumluluğun varlığını göstermeyeceği
gibi, somut ve inandırıcı delillerle desteklenmediğinde gayri cid-
di olarak da kabul edilebilir. Ayrıca, şüpheli ve sanığın ifade ve
sorguda beyanının alınması öncesinde hangi haklara sahip oldu-
ğu bildirilmekte ve bu konuda “İfade ve sorgunun tarzı” başlıklı
CMK m.147’de gösterilen usul uygulanmaktadır. Ancak bu halde,
şüpheli ve sanıktan elde edilen beyan ve ikrarın delil değeri ola-
bilmektedir. İfade ve sorgunun CMK m.147’de gösterilen şekilde
yapılmamış olması bir “yasak usul” sayılmalı, gerek bu beyanlar
ve gerekse bu beyanlar vasıtasıyla elde edilen deliller hukuka ay-
kırı kabul edilmelidir (Anayasa m.38/6, CMK m.148, m.206/2-a,
m.217/2). İfade ve sorguda bu şekilde sıkı bir usule bağlılık olup
da, ancak bu yolla elde edilen beyan ve ikrarlara tek başına delil
değeri verilirken, telefonu gizlice dinlenip de kendisine her hangi
bir hakkı bildirilmeyen kişiden elde edilen konuşma kayıtlarına
tek başına delil değeri vermek kesinlikle kabul edilemez ve huku-
ki dayanakla da açıklanamaz.
İddia eden iddiasını ispatla yükümlü olduğu halde, bu iddiaları
ve koruma tedbiri uygulanmasını gerektiren somut delili ortaya
koyamamaktadır. Şüphelinin ise, suçlama ile ilgili delilleri bilme-
den savunma yapması mümkün değildir. Bu husus, İnsan Hakları
Avrupa Sözleşmesi m.5 ve 6’da düzenlenen kişi özgürlüğü ve gü-
venliği ile dürüst yargılanma haklarını ihlal edici nitelikte olup,
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de 30.03.1989 gün ve 10444/83
başvuru numaralı Lamy/Belçika kararı ile bu konuya değinmiştir.
Savunma hakkını ihlal edici bu gibi durumlarda suçlamalar cid-
di ise, en doğrusu şüphelinin susma hakkını kullanmak suretiyle
savunma yapmasıdır. Çünkü neticede, delilleri görmeden yapılan
savunma şüpheli bakımından tehlikeli olduğu gibi, bu şekilde sa-
vunma hakkı ihlal edilmekte ve basmakalıp sözlerle şablon şek-
linde hazırlanan tutuklama kararlarının verildiği görülmektedir.
Oysa tutuklama, tutuklama talebinin reddi, tahliye, tutuklamaya
itirazın reddi veya kabulü kararlarının tümü somut gerekçelere
dayalı olarak verilmelidir.
Ceza Yargılaması Süreci288
14- Şüpheli veya sanığa yüklenen suç nedeniyle müdafiin telekomü-
nikasyon araçları ile kurduğu iletişimin denetlenebilmesi müm-
kün değildir (CMK m.136). Yine 154. maddeye göre, müdafii ile
görüşen şüpheli veya sanığın konuşmalarının, yazışma ve haber-
leşmesinin dinlenebilmesi, izlenebilmesi, okunabilmesi ve denet-
lenebilmesi de yasaktır (CMK m.154). Bu hükümler o kadar net ve
tartışmasızdır ki, savunma görevini ifa eden avukatın bu sırada
ve mesleği ile ilgili olarak tüm yaşam faaliyetlerinde dinlenebil-
mesi, izlenebilmesi, takip edilebilmesi ve denetlenebilmesi kabul
edilmemiştir. Kanun koyucu, savunma hakkının önemini dikkate
almak suretiyle müdafii yönünden koruma kalkanı öngörmüştür.
Avukatların “müdafi” sıfatı ile hareket edip şüpheli veya sanıkla
görüşürlerken, asıl amacı delil elde etmek olan sonuca ulaşabil-
mek için müdafi olarak görev alan avukatın suça iştirak ettiğinden
veya suç örgütünün yöneticisi olduğundan bahisle görüntüde ve-
rilen amaç çerçevesinde dinlenip takip edildiği görülebilmektedir.
Bu tür delil elde etme yol ve yöntemleri tümü ile hukuka aykırıdır.
Devam eden bir soruşturma veya kovuşturma ile ilgili delil elde
etmek amacıyla şüpheli ve sanık ile müdafii arasında geçen ko-
nuşma ve yazışmalar takip edilemeyeceği gibi, o soruşturma veya
kovuşturmada aynı kişinin müdafii olsun veya olmasın, soruştur-
maya katılan avukatlar arasındaki konuşma ve yazışmaların da ta-
kip edilmesi yasaktır. Müdafilik görevi yapan bir avukat, savcının
konuşma ve yazışmalarını nasıl takip edememekte ise, “silahların
eşitliği prensibi” gereğince savcılık makamı ve hatta kovuşturma
aşamasında mahkeme dahi aynı soruşturmada görev alan bir veya
birden fazla avukatın –aynı kişinin müdafii olsun olmasın- görüş-
me ve yazışmalarını takip edemez. Aksine hareket yasak olup, suç
teşkil eder. Bu durumda Türk Ceza Kanunu’nun 132. maddesinde
düzenlenen “Haberleşmenin gizliliğini ihlal”, 133. maddesinde dü-
zenlenen “Kişiler arasındaki görüşmelerin dinlenmesi ve kayda alınma-
sı” suçları ile 257. maddede düzenlenen “Görevi kötüye kullanma”
suçları gündeme gelebilecektir.
Savcılık makamı açısından gerçeğe ulaşmak amacıyla delil elde
edilmesinde kolay yol olan müdafilerin takibi, esas itibariyle “dü-
rüst yargılanma hakkı” ile “savunma hakkı”nın ağır ihlali niteliğini
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 289
taşır. İnsan haklarına bağlı hukuk devletinde ve ceza yargılama-
sında “itham sistemi”ni kabul eden Türk Hukukunda, şüpheli ve
sanığa hukuki yardımda bulunan ve kamu adına kolektif savun-
maya katılan müdafiin takibi gibi son derece tehlikeli ve yanlış bir
yöntemin kabulü mümkün değildir.
15- Belirtmeliyiz ki, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin de-
netlenmesi kapsamında telefonların dinlenip kayıt altına alınması
ile ilgili katalog suçları gösteren CMK m.135/6’nın (a) bendinin 8
numaralı alt bendinde yer alan, TCK m.220’nin 2, 7 ve 8. fıkraları
hariç olmak üzere “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçu ile ilgili
yapılacak telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlen-
mesi sonuçları, sadece bu suçun delillerine ve faillerine ulaşabil-
mek amacıyla kullanılabilir. Suç örgütü kurma ile ilgili dinleme
kararından hareketle, suç örgütünün amaç suçları kapsamında iş-
lendiği iddia olunan suçlarla ilgili dinleme yapılamaz, aksi halde
bu dinlemelerden elde edilen tüm sonuçlar hukuka aykırı olur. Suç
örgütü kurmak suçu ile ilgili yapılan dinleme kapsamında, örgü-
tün amaç suç olarak işlediği iddia olunan fiilin CMK m.135/6’da
sayılan suçlar arasında yer aldığı anlaşılırsa, bu halde de “tesadü-
fen elde edilen deliller” başlıklı CMK m.138/2 kapsamında hareket
edilmesi gerekir. CMK m.138/2’ye göre, “Telekomünikasyon yoluyla
yapılan iletişimin denetlenmesi sırasında, yapılmakta olan soruşturma
veya kovuşturmayla ilgisi olmayan ve ancak, 135’inci maddenin altıncı
fıkrasında sayılan suçlardan birisinin işlendiği şüphesini uyandırabilecek
bir delil elde edilirse; bu delil muhafaza altına alınır ve durum Cumhuri-
yet Savcılığına derhal bildirilir”.
Özetle; suç örgütü ile ilgili yapılan dinlemede, örgüt tarafından
işlendiği iddia olunan suçun CMK m.135/6’da sayılan suçlardan
olmaması durumunda dinleme yapılamaz, yapılsa bile buradan
elde edilen deliller yargılamada kullanılamaz. Bu tür delillerin
kullanılması hedeflenmekte ise, CMK m.135/6’nın (a) bendinin
8. alt bendinde değişikliğe başvurulması gerekir. Buna göre yeni
hüküm, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve bu örgütün faaliyeti
çerçevesinde işlenen suçlar” olduğu takdirde, suç örgütü üzerinden
yapılan dinlemeler, suç örgütü tarafından işlendiği iddia olu-
nan tüm suçların delili olarak kullanılabilecektir. Ancak mevcut
Ceza Yargılaması Süreci290
düzenlemeye göre, suç örgütü kurma suçu kapsamında alınan
dinleme kararları sadece bu suçla ilgili kullanılabilir. Bu dinleme
sonuçları, diğer suçlar bakımından kullanılamaz ve bu kullanım
hukuka uygun sayılamaz. Belirtmeliyiz ki, hukuka aykırı şekilde
telefon dinlenmiş veya dinleme kararının kapsamına girmeyen
bir suçla ilgili dinleme yapılmışsa, şüpheli ve sanığın muvafakati
ile bu hukuka aykırılık hukuka uygun hale gelemez. Çünkü hu-
kuka aykırılık, delilin veya delil olduğu iddia edilen verinin elde
edilmeye başlandığı andan itibaren var olup, bu aykırılık sonra-
dan giderilemez.
Bu nedenle, telefon dinleme kararlarında isnada konu suç ve da-
yanak olarak, “suç örgütü kurmak ve buna bağlı olarak örgütün faa-
liyetleri” gösterilmesi hukuka aykırıdır. Bu nitelendirme, CMK
m.135/6-a, 8’de yer alan “suç işlemek amacıyla örgüt kurma (2,7 ve
8. fıkralar hariç m.220)” ibaresine açıkça aykırıdır. Çünkü mevcut
hükümde, “ve buna bağlı olarak örgütün faaliyetleri” ibaresi bulun-
mamaktadır. Kanun hükmünde bulunmayan bir ifadeye talep ve
kararda yer verildiğinde, hem bu talep ve karar ve hem de bura-
dan elde edilen sonuçlar hukuka aykırıdır.
CMK m.135/6’da suç örgütü ile ilgili yer alan hükmü bu şekil-
de genişletmemek gerekir. Bununla birlikte, 135/6’da düzenlenen
suç katalogunu gözden geçirip nitelikli tehdit, nitelikli dolandırı-
cılık ve nitelikli yağma gibi suçları katalog kapsamına almak isa-
betli olabilir. Muhaberat hürriyetine müdahale içeren bu tedbirin
önünü fazla da açmamak gerekir. Çünkü telefon dinleme, açık bir
şekilde bireyin muhaberat hürriyetine müdahaledir. Bu müdaha-
leyi mümkün olduğu kadar somutlaştırmak ve istisnai şekilde uy-
gulamak gerekir.
Telefon dinlemenin yapılabilmesi ve bu dinlemeden elde edilen
delillerin kullanılabilmesi için, öncelikle CMK m.135/1’de gös-
terilen suçun işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesi şüpheli veya
sanık için gerçekleşmeli, başka şekilde delil elde edilebilme imka-
nı olmamalı ve katalog kapsamına giren suçlarla ilgili ve hakkın-
da dinleme yapılacak suç yönünden dinleme kararı alınmalıdır.
Hakkında dinleme kararı alınmamakla birlikte katalog kapsamı-
na giren bir suçun işlendiği dinleme sırasında tespit edildiğinde,
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 291
CMK m.138/2’nin uygulanması gündeme gelecek, yoksa katalog
kapsamına giren dinlemeye konu suçla ilgili dinlemeden elde edi-
len deliller katalog kapsamına giren diğer suç yönünden kullanı-
lamayacaktır.
Uygulamada, suç örgütü kurma ve yönetme iddiası kapsamında
alınan iletişimin denetlenmesi kararları yoluyla elde edilen telefon
dinleme kayıtlarının, sadece örgüt kurma ve yönetme suçu ile sı-
nırlı tutulmayıp, CMK m.135/6’da yer alan katalogdaki suçlardan
olup olmadığına dahi bakılmaksızın amaç suç olduğu iddia edilen
tüm suçların delili olarak kullanılmaya çalışıldığı görülmektedir.
Düşünce açıklama hürriyetinin bir kullanım şekli olan telefonla
haberleşmeden elde edilen kayıtlarla tek başına suçlama yapıla-
mayacağına, bu kayıtların somut, dayanaklı ve inandırıcı delillerle
desteklenmesi ve suçlamanın ortaya konulması gerektiğine dair
tespitimizi bir kenara bırakalım, daha telefon dinlemenin CMK
m.135 tarafından öngörülen usulle yerine getirilmediği, katalog-
da tanımlanan bir suçtan dolayı alınan telefon dinleme kararı ile
başka suçların delillerinin elde edilmeye çalışıldığı ve böylelikle
Kanunun emredici hükmünün dolanıldığı görülmektedir.
CMK m.135/6’da tanımlanan katalogda yer alsın veya almasın,
hakkında CMK m.135 ve m.138/2’de gösterilen usule uygun ileti-
şimin denetlenmesi kararı alınmayan suçla ilgili olarak, şüpheli/
sanık ve/veya suç hakkında elde edilen telefon dinleme kayıtları
hukuka uygun sayılamaz ve yargılamada delil olarak değerlendi-
rilemez. CMK m.135/6’da gösterilen katalogda yer almayan suçla
ilgili dinleme kararı alınamayacağı gibi, katalogda bulunan başka
bir suçtan dolayı alınan dinleme kararı ve bu şekilde elde edilen
telefon tapelerinden hareketle katalog kapsamına girmeyen suç
yönünden bu kayıtlar kullanılamaz. Diğer suç katalogda tanım-
lanmış olsa dahi, başka suçla ilgili yapılan dinlemenin sonuçları
bu suçun delili olarak kullanılamaz, ancak katalogda yer alan bu
ikinci suçla ilgili CMK m.138/2’nin tatbikinin yolu açılır.
CMK m.135/6’da yer alan bir suçla ilgili başlatılan soruşturma-
ya konu suça karıştığı düşünülen ve şüpheli olarak tanımlanan
üçüncü kişi, hakkında daha önce telefon dinleme kararı alınan
şüpheli üzerinden dinlenemez. Şüpheli üçüncü kişinin, hakkında
Ceza Yargılaması Süreci292
dinleme kararı bulunan kişi ile yaptığı konuşmalarda hangisin-
de suça karıştığı tespit edilmişse, o andan itibaren “Tesadüfen elde
edilen deliller” başlıklı CMK m.138/2 gereğince hareket edilmesi
gerektiği ve şüpheli üçüncü kişi yönünden de telefon dinleme ka-
rarı alınabileceği fikri ileri sürülebilir. Dinleme kapsamına giren
suçla ilgili başka bir şüpheliye ulaşıldığı düşünülmekte ise, bu
dinlemeden elde edilen kayıt CMK m.138/2 kapsamında kabul
edilir ve ulaşılan yeni şüphelinin aleyhine delil olarak kullanıla-
maz. Çünkü CMK m.138/2, bir suçla ilgili yapılan dinleme sıra-
sında işlendiği düşünülen ve CMK m.135/6’da gösterilen katalog
kapsamına giren bir başka suç yönünden uygulanabilme imkanı-
na sahiptir. Bir suçla ilgili yapılan dinleme sırasında ulaşılan yeni
şüpheli hakkında CMK m.138/2 uygulanmayacak, ancak bu yeni
şüpheli yönünden CMK m.135/1’in şartlarının oluşup oluşmadı-
ğı değerlendirilebilecektir.
Örneğin 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi-
ne Dair Kanun’un 23. maddesinin ikinci fıkrasında, Ceza Muha-
kemesi Kanunu’nun 135. maddesinde düzenlenen telekomüni-
kasyon yoluyla iletişimin denetlenmesi tedbirinin şike ve teşvik
primi verme suçlarında da uygulanacağı belirtilerek, bu suçların
CMK m.135/6’da gösterilen katalog içine alındığı görülmektedir.
Suç örgütü kurmak suretiyle şike ve teşvik primi verme suçları-
nın işlendiği iddiası gündeme gelip, sadece suç örgütü kurma ve
yönetme fiilleri yönünden telefon dinleme kararı alındığında, bu
dinlemeden elde edilen sonuçların şike ve teşvik primi suçlarının
delili olarak kullanılabilmesi mümkün olamayacaktır. Soruşturma
makamı, suç örgütü kurma ve yönetme fiilleri ile ilgili olarak alı-
nan dinleme kararının tatbiki sırasında, suç örgütün amaç suçla-
rından birisinin de şike veya teşvik primi verme suçları olduğunu
tespit ettiğinde, CMK m.138/2’de gösterilen usule uygun olarak
hareket etmek zorundadır. Bu dinleme sırasında yeni suçla ilgili
olarak tesadüfen elde edilen delil muhafaza alınır ve durum der-
hal cumhuriyet başsavcılığına bildirilir. Cumhuriyet başsavcılığı
da, ortaya çıkan bu yeni suçla ilgili dinleme kararı almak zorunda-
dır. Bu noktada, hukuk tekniği açısından 6222 sayılı Kanunun 23.
maddesinin ikinci fıkrasının CMK m.135/6’ya dahil olmadığı, bu
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 293
nedenle CMK m.138/2’nin burada uygulama alanı bulamayacağı
fikri ileri sürülebilir ki, bu düşünceye katılmadığımızı, çünkü şike
ve teşvik primi verme suçları bakımından CMK m.135 hükümle-
rinin uygulanacağının 6222 sayılı Kanunun 23. maddesinin ikinci
fıkrasında açıkça belirtildiğini ifade etmek isteriz.
Belirtmeliyiz ki, CMK m.135 kapsamında elde edilen delillerin
disiplin soruşturmalarında kullanılabilmesi elbette mümkündür.
Ancak bu deliller, yukarıdaki açıklamalara ve Ceza Muhakemesi
Kanunu’nda gösterilen yol ve yöntemlere uygun olarak elde edil-
melidir. Aksi halde, hukuka aykırı delil niteliği taşıyan bir delilin
adli soruşturma ve kovuşturmanın yanında disiplin soruşturma-
sında da kullanılması mümkün değildir.
Bazı hallerde telefon dinleme, işlendiği iddia olunan bir suçun de-
lilleri ile fail veya faillerinin elde edilmesi amacıyla kullanılmak
yerine, telefonları dinlenen kişinin veya bu kişinin görüştüğü diğer
kişi veya kişilerin takip ve izlenmesinde kullanılmaktadır. Özellik-
le bir soruşturma kapsamında, şüpheliler tarafından kullanıldığı
söylenen birçok telefon numarası kolayca dinlemeye alınabilmek-
te ve bunların arasına serpiştirilen bazı telefon numaralarının ta-
kip ve dinlenmesinin vasıtasıyla asıl hedef kişinin geçmişteki ve
gelecekteki faaliyetlerinin mercek altına alınıp, bu kişi ile ilgili suç-
lamaya konu olabilecek varsa fiillere ulaşılması, bunun yanında
bu kişinin kontrol altında tutulması, özel ve aile yaşamı faaliyetle-
rinin takibi amaçlanmaktadır. Düşünen ve düşündüklerini sürekli
paylaşan insan için zamanımızın en önemli nimetlerinden birisi
olan telefon, otoriter anlayışın bir aracı olarak kullanıldığında ise,
kişi hak ve hürriyetleri aleyhine tehlikeli bir silaha ve baskı unsu-
runa dönüşebilmektedir. Kanun koyucu ve uygulayıcılar, her an
kendileri dahil kim olduğu bilinmeyen her insan aleyhine kullanı-
labilmesi mümkün olan “telefon dinleme ve takip” tedbirinde orta bir
yolu bulmak ve bu yolu bulamadıklarında “telefon dinleme ve takip”
yöntemini tümü ile ortadan kaldırmak zorundadır. Esas itibariyle
“iletişimin denetlenmesi” tedbiri ile ilgili yasal mevzuat, muhaberat
hürriyetinin korunmasına elverişli ve yeterlidir. Ancak bu tedbirin
uygulanmasında yapılan hatalar, yasal mevzuat muhaberat hürri-
yeti bakımından ne kadar koruyucu olursa olsun maalesef olumlu
Ceza Yargılaması Süreci294
sonuç vermeyip, kişi hak ve hürriyetlerinin ihlallerinin artmasına
yol açmaktadır. Bu sebeple, muhaberat hürriyetini kısıtlayan bir
tedbirin yasal mevzuata uygun ve iyiniyetli olarak tatbiki herşey-
den önce gelir.
16- Şüpheli sayısının çok olduğu soruşturmalarda verilen tutuklama
kararları sonucunda, gözaltı travmasından sonra bu defa adı “tu-
tukevi” olan, fakat cezaevlerinde işlemeye başlayan uzun tutuklu-
luk süreleri gündeme gelecektir.
Tutukluluğa yapılan itiraz, tahliye talepleri, hakim tarafından
re’sen en fazla otuz günde bir yapılan incelemelerden de genellik-
le sonuç alınamaz. Tutuklama tedbiri yerine uygulanması sürekli
talep edilen adli kontrol tedbirine çoğunlukla başvurulmaz. Bu-
rada artık bir an önce iddianamenin düzenlenip kamu davasının
açılması önem kazanır. Bu şekilde, dosya üzerindeki kısıtlılığın
ortadan kalkması suretiyle şüpheli ve müdafii tarafından dosya-
nın incelenebilmesi ve “sanık” sıfatını alan tutuklu şüpheli müda-
fiinin, tabii hakim ve mahkeme önüne çıkıp tahliye talep edebil-
mesi mümkün hale gelecektir. Tutuklanmak ile yargılanmak ve
mahkum olmak farklı kavramlardır. Şüpheli/sanık tutuklanmadı-
ğında, yargılanıp mahkum edilmesine engel bir durum olmadığı
gibi, tutuklandığında da hakkında kamu davası açılıp mahkum
edileceğine dair netlik olmaz. Eğer adaletten kaçma ve/veya de-
lilleri karartma şüphesi var olup da, bu şüphe adli kontrol tedbiri
ile giderilememekte ise, bu halde istisnai olarak tutuklama tedbi-
ri uygulanır. Tutuklama tedbirinin uygulandığı halde, yargılama
(soruşturma ve kovuşturma aşamaları dahil) hızlı yapılmalıdır.
CMK m.102’de, tutuklama tedbirinde azami süreler kabul edilmiş-
tir. Böylece, tutuklu yargılamalarda “makul süre” ölçüsüne yönelik
ihlallerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Ancak ihlaller yine de
devam etmektedir. Şöyle ki;
a) CMK m.102’de azami tutukluluk süreleri ağır cezalık işlerde top-
lam 3 yıl ve terör suçları ile terör amacı ile işlenen suçlar yönünden
6 yıl olduğu halde, hatalı bir yorumla tutukluluğun uzaması hali
asıl süreden fazla kabul edilmek suretiyle 5 yıl ve 10 yıl olarak
uygulanmaktadır. CMK m.102 ile sözde tutuklulukta makul süre
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 295
kabul edilmiş olmaktadır. Soruşturma ve kovuşturma aşamala-
rında tutuklu olarak geçirilecek süre, asliye cezalık işlerde azami
6 ay ve ağır cezalık işlerde 2 yıl olarak kabul edilmelidir. Ancak
tutuklama tedbirinin uygulanmasında önemli olan, azami süre ko-
nulması değil, tutuklama tedbirinin ancak tutuklama şartlarının
bulunduğu ve tutuklama tedbirine başvurulmasında zorunluluk
görüldüğü hallerin varlığıdır. Bunun dışında, tutuklama tedbiri-
nin uygulanmasına gerek olmadığı veya yerine bir başka tedbirin
uygulanmasının mümkün olduğu hallerde tutuklama yargılama-
nın olmaması gerekir. Tutuklama tedbirine başvurulması gerekli
ise, bu durumda yargılamanın bir an önce tamamlanması isabetli
olacaktır. Tutuklama tedbirinde azami sürenin kabulü, tutuklama
tedbirinin tatbikine ihtiyaç kalmadığı hallerde azami süre sonu-
nun beklenmesine dayanak teşkil etmez.
b) Yargıtay Ceza Genel Kurulu hatalı bir yorumla, “sanık” sıfatı
ile “kovuşturma” aşamasının devam ettiği temyiz sürecini, CMK
m.102’de aksine hüküm olmadığı halde azami tutukluluk süresi-
nin dışında tutmuştur. Oysa bu uygulama, Ülkemizdeki temyizde
geçen süreyi soruşturma ve yerel mahkemede geçen yargılama sü-
resine dahil eden İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin 30.06.2009
gün ve 37291/04 başvuru numaralı Mehmet Fırat-Türkiye kararı-
na aykırıdır. Bu konu ile ilgili CMK m.102’de özel bir düzenleme
öngörülmedikçe, temyiz aşaması da (olağan kanun yolu aşaması)
kovuşturmaya dahil olduğundan, bu sırada geçen tutukluluk sü-
resi CMK m.102’de öngörülen sürelerin hesaplanmasında dikkate
alınmalıdır.
c) Uygulamada, birden fazla suç işlediği iddiası ile yargılanan şüphe-
li ve sanıklarla ilgili tutuklama süresinin her bir suç yönünden ayrı
hesaplandığı görülmektedir ki, bir tedbir olan tutuklama yönün-
den bulun kabulü mümkün değildir ve bu tür bir uygulamanın
yasal dayanağı da bulunmamaktadır. Bu uygulama, tutukluluğun
azami süresinden kurtulmak amacıyla başvurulan ve “insan hakla-
rına bağlı hukuk devleti” ilkesi ile bağdaştırılması mümkün olmayan
bir anlayış olarak değerlendirilmelidir.
d) Uygulamada, bir suçtan mahkum olup hapis cezasını çeken kişinin
bir başka suçtan tutuklu yargılanması durumunda, tutukluluk sü-
Ceza Yargılaması Süreci296
resi hesabının hapis cezasının infazı sonrasına bırakıldığı ve tutuk-
lama tedbirinin “ceza” gibi değerlendirildiği görülmektedir. Oysa
tutuklama bir ceza yargılaması tedbiri olarak düzenlendiğinden,
şüpheli ve sanık olarak yargılanan kişinin tüm bu aşamalarda tu-
tuklu geçirdiği süre CMK m.102’ye göre dikkate alınmalıdır. Ana-
yasa ve kanunlarımızın hiçbir hükmünde, tutuklama tedbirinin
bir ceza infazı olarak değerlendirilmesi gerektiği, tutuklama süresi
hesabının hapis cezası mahkumiyeti infazından sonraya bırakıla-
bileceğine dair bir hüküm bulunmamaktadır. Bu tür uygulamalar
yanlış olup, otoriter bir anlayışın bakış açısını yansıtmanın yanın-
da, tutuklama tedbirini yargılama tedbirinden öte kullanılmasına
da kapı açmaktadır.
17- İddianamenin kabulü ile başlayan kamu davası sürecinde herkes,
iddianamenin okunup, sanık sorgusunun yapılarak, iddianame
ekinde sunulan delillerin değerlendirileceğini, iddia ve savunma
taraflarının beyanlarının alınması ile birlikte mahkeme tarafından
bir karara varılacağını, tüm bunların CMK m.190/1 uyarınca bir-
kaç duruşmada tamamlanacağını, bu kararı hukuka aykırı bulan
tarafın temyiz kanun yoluna başvuracağını, tüm bu sürecin çok
hızlı işleyeceğini, gerçeğe ve adalete gecikme olmaksızın makul
sürede ulaşılacağını düşünebilir. Ancak uygulama bu şekilde ce-
reyan etmemektedir.
18- Kovuşturmada “sözlülük ilkesi”ne uyulmadığı, dilekçe verilmek
suretiyle yazılı yolun takip edildiği, bu yöntemi izlemenin yan-
lış olduğu, özellikle savunma tarafının beyanlarının kısmi olarak
duruşma tutanağına geçirildiği, duruşmada söylenen tüm sözle-
rin yazılı belge olarak delil niteliği taşıyan duruşma tutanağına
kaydedilmediği, duruşmalarda steno usulünün tatbik edilmemesi
sebebiyle tutanakların eksik düzenlendiği, karar duruşmasında
savunma tarafı dışarı çıkarılmak suretiyle sonuca varılıp, sadece
yazılan kısa karardan çıkarılan kopyaların savunma tarafına ve-
rildiği ve usule uygun tefhimin yapılmadığı görülmektedir. Tüm
bunlar, kovuşturma aşamasında geçerli olan dürüst yargılanma
hakkının zedelenmesine yol açmaktadır.
19- Sanık sayısının çok olduğu ve tutuklu sanığın bulunduğu dava-
larda, tüm kovuşturma süreci tahliye talepleri ile geçmekte, tüm
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 297
tahliyeler tamamlanıncaya kadar delillerin değerlendirilmesi ve
tartışılması aşaması gündeme gelmemekte, yargılama tutuklu ve
avukatlarının tahliye taleplerine odaklanmakta, uzun süren yargı-
lamada tutuksuz sanıkların hakları korunamamakta, davanın so-
nuna doğru savcılık makamının mütalaası ve sanıklar ile müdafi-
lerinin daha ziyade yazılı savunmaları ile süreç devam etmektedir.
Tahliyeler gerçekleştiğinde, bu defa davanın ne kadar uzayacağı
önce sanığın ve sonra da yargılamanın diğer taraflarını çok fazla
meşgul etmemektedir. Özetle Ülkemizde ceza yargılaması, kovuş-
turma aşamasında tutukluluk tedbirinin devam edip etmeyeceği
üzerine kurulmuştur. Uzun süre devam eden soruşturma ve dava-
lar da bu tespitimizi haklı kılmaktadır. Bu da tutuklama tedbirinin
kaçınılmaz şekilde bir ceza olarak görülmesine yol açmaktadır.
20- Sanık sayısının çok olduğu davalarda, iddianamenin okunması,
sanık sorgu ve ilk savunmalarının yapılması aşamaları uzun sür-
düğünden ve esasında soruşturma aşamasında toplanması gere-
ken delilleri yasal dayanağı olmadığı halde savcı yerine mahkeme
topladığından süreç uzamakta, bilirkişi incelemesine başvurulma-
sı halinde yargılamanın makul sürede bitirilememesi kaçınılmaz
olmaktadır. Deliller toplandığından bahisle dolandırıcılık, ihaleye
fesat karıştırma, sahtecilik, zimmet gibi suçlara yönelik dava dos-
yaları bilirkişiye gönderildiğinde, yargılama uzamakta, bu sırada
tutukluların tutukluluk hali devam etmekte ise, “makul süre” ve
“tutuklama şartları” yönünden hukuka aykırılık gündeme gelebil-
mektedir. Bu aşamada, en azından deliller toplandığından sanık
hakkında tutuklama yerine adli kontrol tedbirinin uygulanması
gerekir. Hatta iddianamenin düzenlenip kamu davasının açılması
ile ve bundan da önce hakkında kısıtlılık kararı bulunan soruş-
turma dosyaları ile ilgili henüz kamu davası açılmadan bu karar
kaldırıldığında, yargılamanın selametini tehlikeye düşürmeyecek
şekilde delillerin toplandığının kabulü, en azından karinesi sayılır
(CMK m.170/3-c ve 206). Bunun yegane istisnası “Delil ve olayın
geç bildirilmesi” başlıklı CMK m.207 gösterilebilir. Bu hüküm, tu-
tuklama tedbirinin devamına gerekçe olarak kabul edilemez. Bu
tür bir istisna, ancak tanık beyanı yönünden ileri sürülebilir. Tanı-
ğın beyanı önceden alınmış olabilir veya tanığın korunması yolu-
Ceza Yargılaması Süreci298
na gidilebilir. Bunun dışında, tanığın beyanının henüz alınmadı-
ğından bahisle tutuklama tedbirine devam edilmesi, sanığa ait bir
sorumluluk olmayıp, yargı makamlarının yükümlülüğündedir.
Bu sebeple kovuşturma aşamasında, ancak kaçma şüphesinin so-
mut olarak varlığı halinde tutuklama tedbirinin tatbiki mümkün
olabilmeli, delil karartma ihtimalinden bahisle tutuklama tedbiri-
ne veya bu tedbirin devamına karar verilmemelidir.
Çok sanıklı davalarda, sorgu ve savunmanın yapılmasının uzun sür-
mesi, bilirkişiye giden dosyanın dönmemesi, tutukluluğun uzatıl-
ması için haklı neden olarak kabul edilemez. Tüm bunlarla amaç-
lanan, suç işleyeni korumak ve kollamak değildir. Elbette adalet
ve kamu düzeni adına gerçeğin ortaya çıkarılması ana hedeftir.
Ancak bu ana hedefe ulaşmaya çalışırken, masumiyet/suçsuzluk
karinesi altında soruşturulan ve kovuşturulan şüpheli ve sanığın
hak ve hürriyetlerinin de korunması gerekir. Suç örgütü kapsa-
mında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda, suç ve ceza-
ların şahsiliği ile savunma hakkının ihlal edildiği tartışmasızdır.
Gerek suçun unsurlarının tespiti ve gerekse koruma tedbirleri ile
suçun ispatı bakımından suç örgütü soruşturma ve davalarında
karmaşa yaşanmakta, şüpheli ve sanıklar kendilerini istedikleri
gibi ifade edemedikleri, birbirleri ile ilgisi olmayan birçok olay ve
kişi aynı dosya kapsamına dahil edilip yargılandıkları görülmek-
tedir. Yargılamayı uzatan, ceza hukuku ile ceza yargılaması hu-
kuku bakımından birçok hukuka aykırılığa ve haksızlığa yol açan
kalabalık soruşturma ve kovuşturmaların önüne geçilmesi ya da
bu tür soruşturmalarda yaşanan aksaklıkların giderilmesi için ge-
rekli önlemlerin alınması gerektiği tartışmasızdır.
Şüpheli ve sanık sayısının çok olduğu soruşturma ve kovuşturma-
larda verilen tutuklama kararları ile tutukluluğun devamına dair
kararlarda, tüm şüpheli ve sanıkların isimlerinin birlikte yazıldığı,
basmakalıp sözlere dayalı ortak gerekçeye yer verildiği görülmek-
tedir. Bu usul yanlış olup, hem “suç ve cezanın şahsiliği” ilkesine ve
hem de “bireyselleştirme” esasına aykırıdır. Tutuklama ve tutuklu-
luğun devamına dair karar ve gerekçenin her bir şüpheli ve sanık
bakımından ayrı, somut ve dayanaklı şekilde oluşturulması bir
zorunluluktur. Aynı şekilde, tutukluluk talebinin reddi ve tahliye
TBB Dergisi 2011 (97) Ersan ŞEN 299
kararlarının da her bir şüpheli ve sanık bakımından somut olarak
gerekçelendirilmesi isabetli olacaktır.
Uzun süren ve makul sürede tamamlanamayan yargılamalar,
Türk Hukuku’nun en önemli sorunudur. Bu sorunu çözme nok-
tasında gerekli çaba harcanmamaktadır. Böylece, tutuklama tedbi-
ri yönünden de makul süreye uyulmadığı görülmektedir. Bunun
üzerine, her ne kadar hukuka aykırılığı tespit edip tazminata hük-
metse de İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne yapılan başvurula-
rın uzun yıllar sonuçlandırılamaması olumsuzluğu da eklendiğin-
de, hukukun evrensel ilke ve esaslarına aykırı şekilde verilen yargı
kararlarının devam ettiği görülmektedir. İnsan Hakları Avrupa
Mahkemesi’nin geç verilen kararları ciddiye alınmamakta, sadece
“tazminat” olarak değerlendirilmekte, Devlet tarafından ödenen
bu tazminatların sorumlusuna rücu mekanizması da işletilmedi-
ğinden, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararları ile varılmak
istenen hedefe ulaşılamamaktadır.
21- Yargılamanın süratli sonuçlanamaması, ister istemez tutukluluk
tedbirinin cezaya dönüşmesine ve toplum tarafından “ceza” olarak
algılanmasına yol açmaktadır. Tüm bu algının değişmesinin dört
kolay çözümü vardır;
İlki, yargılamanın süratlendirilmesi; ikincisi, tutuklama kararları
yerine adli kontrol tedbirinin düşünülmesi ve üçüncüsü, tutukla-
ma kararlarının CMK m.100 ve 101’de gösterilen kurallara uygun
şekilde somut hukuki ve fiili gerekçelere dayanılarak verilmesi
gerekir. Dördüncüsü ise, CMK m.100/3’te yer alan katalog suçlar
için öngörülen “varsayılabilme” kavramı kullanılarak, somut ola-
yın bu katalogda sayılan suçlardan olduğu gerekçesiyle otomatik
tutuklama kararı verilmemelidir. Esas itibariyle, CMK m.100/2’de
tutuklama tedbirinin tatbiki bakımından gösterilen şartların varlı-
ğı ile ilgili olarak CMK m.100/3’de yer alan “varsayılabilir” ibaresi,
hiçbir şekilde katalog kapsamına giren suçlardan birisinin işlendi-
ğine dair kuvvetli şüphenin tespiti halinde otomatik tutuklamayı
öngörmemekte ve kapsamamaktadır. Hükümde geçen “varsayı-
labilir” ibaresi, hakimin CMK m.100/2’de sayılan tutuklama şart-
larının somut olayda bulunup bulunmadığını inceleme yetkisini
ortadan kaldırmaz. Kanun koyucu bu hükümle, katalog kapsamı-
Ceza Yargılaması Süreci300
na dahil ettiği suçların ağır niteliklerine işaret etmek istemiş ve
tutuklamanın şartlarının somut olarak tespit ettiğini düşünen ha-
kimin, adli kontrol tedbiri yerine tutuklama tedbirini uygulama-
sına imkan tanımıştır. Hükümde geçen “varsayılabilir” ibaresi bir
karine olarak kabul edildiğinde, zaten CMK m.100/2’de gösterilen
tutuklama nedenlerinin anlamı kalmayacak ve CMK m.100/3’ün
kapsamına giren suçlardan birisinin işlendiğine dair kuvvetli şüp-
henin varlığı halinde tutuklama gibi sonuçları çok ağır bir tedbir
otomatik olarak uygulama alanı bulabilecektir. Bu tür bir uygu-
lamanın isabetli olmadığını ifade etmek isteriz. CMK m.100/3 ile
ilgili yanlış algı ve uygulamaya ısrarla devam edilecek olursa, tu-
tuklama tedbirinin sayı ve süresinin azaltılması adına kanun ko-
yucu tarafından bu hükmün yürürlükten kaldırılmasından başka
bir çare de olmayacaktır.
KAYNAKLAR
Nurullah Kunter - Feridun Yenisey - Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi
Hukuku, 16. Baskı, Beta Basım, İstanbul, Ocak 2008
Yener Ünver - Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, Cilt: 1, Adalet
Yayınevi, Ankara, 2009