TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 323
BEYAZ PERDEDE
KARA BİR DÖNEMİN GÖLGESİ:
MODERNİTE VE HOLOKOST’U
SİNEMA ARACILIĞIYLA ANLAMAK
Shadow of a Dark Era on The Silver Screen :
Understanding Modernity and
Holocaust by The Cinema
Elif KÜZECİ
∗
Özet: II. Dünya Savaşı döneminde Avrupa, tanımlanması zor
acılara tanıklık etmiştir. Bunun en açık örneğini Nazi Almanya’sının
yönetimi altında gerçekleştirilen soykırım yani, holokost oluşturur.
Holokost ancak modern dönemlerde görülebilecek bir yıkımdır. Böy-
lesine bir yıkımı bir daha yaşamamak için ise onun nedenlerini ile so-
rumlularını araştırmak ve en önemlisi yaşananları anlamaya çalışmak
gerekir. Bu arayışta pek çok sinema eseri yolumuza ışık tutmaktadır.
Bu çalışma, holokosta ilişkin sayısız film arasından seçilen örnekler
üzerinden daha aydınlık bir gelecek için yapılan bir anlamlandırma
çabasının ürünüdür.
Anahtar Sözcükler: Holokost filmleri, modernite, Nazi Alman -
yası.
Abstract: During the World War II, Europe witnessed a hardly
defined targedy. The genocide under Nazi Germany government, in
other words holocaust, is the explicit form of it. Holocaust is a dest-
ruction which can be occured only in the modern times. For not to
see such a destruction again, we should try to understand what has
happened. In this activity cinema enlightens our way. This article is
aimed to seek an explanation of this drama by movies on holocaust.
Keywords: Holocaust movies, modernism, Nazi Germany.
*
Dr., Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Genel Kamu Hukuku Bilim Dalı öğre-
tim üyesi.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 324
“Gökler kızmış, insanoğlunun ettiklerine,
Yıkacaklar neredeyse kanlı dünyasını
Saate bakarsan gündüz şimdi:
Ama karanlığa boğulmuş göğün lambası
Ya gecenin zaferi bu
Ya da gün utanıyor doğmaktan
Karanlıklar sarmış dünyamızın yüzünü
Diri Aydınlıklar öpecekken…”
1
GİRİŞ
-Sinema, Modernite, Şiddet …-
Geçtiğimiz yüzyıllarda gelişmeye başlayan, bugünkü yaşamımızı
biçimlendiren, bizi belirli bir yöne sevkeden modernleşme birbirleriy-
le iç içe geçmiş yapısal, kültürel, manevi ve maddi değişimlerin yarat-
tığı karmaşayı dile getirir.
2
Bir başka anlatımla “(m)odern olmak, bizle-
re serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olanakla-
rı vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, yok etmekle tehdit
eden bir ortamda bulmaktır kendimizi” ya da Marx’ın deyişiyle “katı olan
her şeyin buharlaşıp gittiği bir evrenin parçası olmaktır”.
3
Modern insanın yaşadığı bu karmaşa sosyal bilimler için önemli
çalışma alanlarından birini oluşturur. Sosyologlar, sosyo-psikologlar,
psikanalistler, hukukçular, ekonomistler, siyaset bilimiyle uğraşan-
lar şu ya da bu şekilde, doğrudan ya da dolaylı olarak “modernlik” ve
onun sonuçlarıyla ilgilenir. Ancak modernliğin yarattığı bu büyük pa-
radoks, doğal olarak, yalnızca bilimle uğraşanların ilgisini çekmemek-
tedir. Edebiyattan, tiyatroya; resimden, müzikallere kültür ve sanat
eserlerinde modern insan ve onun çelişkileri üzerinde önemle duru-
lur. Bu kapsamda bütünüyle “modern” dönemlerin bir ürünü olarak
karşımıza çıkan “sinema”da da bu karmaşanın çeşitli açılardan değer-
lendirildiği görülmektedir.
1
Shakespear, Macbeth (II. Perde, IV. Sahne), Çev. Sabahattin Eyüboğlu, Remzi Kita-
bevi, İstanbul 1967, s. 57.
2
Hans Van Der Loo, Williem Van Reijen, Modernleşmenin Paradoksları, Çev. Kadir
Canatan, İnsan Yayınları, İstanbul 2003, s. 14
3
Marshall Berman, Katı Olan Her şey Buharlaşıyor, Çev. Ümit Altuğ, Bülent Peker,
İletişim, 4. Baskı, İstanbul 2001, s. 27.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 325
Günümüzde “politik mücadelelerin yürütülmesi açısından özel önem
taşıyan bir kültürel temsil arenası”
4
durumuna geldiğini söyleyebilece-
ğimiz sinema, egemen gücün elinde bir propaganda aracı olabilme-
si ya da büyük sermayenin yeni bir tuzağına dönüşebilmesinin yanın-
da, içinde barındırdığı bağımsız çalışmalarla vicdanlarımıza dokunan,
aklımızı günlerce meşgul eden ve bizi içinde bulunduğumuz ortam-
dan çok daha farklı dünyalara sürükleyen bir etki gücüne de sahiptir.
Ünlü İtalyan yönetmen Bernardo Bertollucci’nin bir röportajında belirt-
tiği gibi: “Bir film, az çok belirli bazı olaylar etrafında cereyan etmesinden ve
toplumun geniş hatıralarını yeniden düzenlemesinden olacak ki, hafızalarda
gerçek olaylardan daha uzun sürer ve daha canlı yaşar…”
5
Bu doğrultuda modern dünyanın bizlere sunduğu karmaşayı, bu
bağlamda modernliğin şiddetle olan ilişkisini beyaz perdede çok fark-
lı açılardan okumak ve günlük yaşamda yapamadığımız oranda çarpı-
cı ve canlı bir şekilde algılamak olanaklıdır. Modern dünyanın şiddet-
le yüzleşmesi ve şiddetle iç içe geçmişliği bazen ironiyle, bazen insa-
nın yüzüne bir tokat vururcasına yaşanan sarsıntıyla pek çok film üze-
rinden değerlendirilebilmektedir.
David Fincher’in Dövüş Kulübü’nde (Fight Club,1999) anlatıcının
modern toplum üzerine düşüncelerini, hayal kırıklıklarını, öfkesini ve
bunun şiddetle kesişmelerini görebilmekte, modern dünyada şiddetin
kitle iletişim araçları ile nasıl masallaştırıldığını Oliver Stone’un Katil
Doğanlar’ında (Natural Born Killers, 1994) sezebiliriz. Günümüzde şid-
detin ne zaman, nerede ve kimin tarafından bize yönelebileceğinin be-
lirsizliğini Gus Van Sant’in Fil’inde (Elephant, 2003) sarsıcı bir şekilde
hissedebilir, Micheal Moore’un Benim Cici Silahım’ında (Bowling for Co-
lumbine, 2002) bu belirsizliğin belirlenebilir ölçülerini değerlendirebili-
riz. Lars von Trier’in Dogville’inde (2003) “öteki”ye karşı ABD’nin aldı-
ğı tavrı pek çok yazılı eserde hissedebileceğimizden çok daha etkili bir
şekilde gözleyebiliriz. Tıpkı Stanley Kubrick’in Otomatik Portakal’ında
(A Clockwork Orange, 1971) içimizi kaplayan huzursuzluğun ardından
olduğu gibi kendimize ve şiddete ilişkin pek çok soruya yanıt arama
4
Michael Ryan, Douglas Kellner, Politik Kamera, Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeo-
lojisi ve Politikası, Çev. Elif Özsayar, Ayrıntı, İstanbul 1997, s. 37-38.
5
Pınar Tınaz Gürmen, “Bernardo Bertollucci: Düşler, Tutkular ve Filmler”, Sinema,
Y. 2005, S. 5, s.96.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 326
acilliğini hissedebiliriz. Ya da Terry George’ın Hotel Ruanda’sında (Ho-
tel Rwanda, 2004) iç savaşın yaratabileceği dehşeti, konuya ilişkin kap-
samlı çalışmalardan çok daha sarsıcı bir şekilde görebiliriz.
6
Sinema elbette birey olarak bize sorumluluklarımızı göstermek
ya da dünyaya, dünyamıza ilişkin meraklarımızı gidermek konusun-
da yeterli olmamaktadır ve olmayacaktır. Üstelik kimi zaman sosyal
gerçekliğin bilinçli olarak inşasını amaç edinmesi
7
ve nasıl kavranması
gerektiğini bilinçaltımıza yerleştirebilmesi
8
gibi nitelikleriyle bizi yan-
lış yönlendirme, “gerçeklik”ten koparma tehlikesini de taşır. Ancak bu-
rada anlatmak istediğimiz, bilimsel araştırmalarla, değerlendirmelerle
birlikte ve tehlikeleri gören berrak bir akılla yaklaşıldığında, iyi seçil-
miş pek çok filmin zihinlerimizdeki soruların canlanmasına, yeni soru-
lar oluşmasına, olaylara, olgulara farklı açılardan bakmayı sağlamaya,
araştırma ve öğrenme isteğinin artmasına ve bütün bunlar gerçekleşir-
ken de saf aklın yanında maneviyatımızı da harekete geçirmeye yar-
dımcı olabileceğidir. Bu nedenle kanımızca filmler, değerlendirme sis-
temimize yardımcı olabilecek etkili ve oldukça keyifli araçlardır.
6
Çalışmamız içerisinde sözü geçen filmler genel olarak Avrupa sinemasının sundu-
ğu örneklerdir. Bunun yanında Amerikan kökenli olan ancak bağımsız nitelik ta-
şıdığı söylenebilecek çeşitli filmlere de yer verilmiştir. Ancak bu filmlerin tamamı
Hollywood sinemasının klişeleşmiş anlatım sisteminden ayrılmış yapımlar olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle Ferzan Özpetek’in bir röportajında Avrupa sine-
masını neden kendine daha yakın bulduğunu dile getirirken yaptığı şu saptamaya
itimat edilmiş ve filmler yönetmenleri ile birlikte anılmıştır: “Amerikan sisteminde
oyuncular ve prodükterler kuvvetlidir, Avrupa’daysa yönetmenler”. Bkz. Senem Erdine,
“Paralel Aşıklar”, Sinema, Y. 2003, S. 104, s. 48.
7
Michael Ryan, Douglas Kellner, s. 38.
8
Görüntüler aracılığıyla bilinçaltını etkilemenin, bütünüyle teknik yöntemlerle de
sağlanabileceği düşünülmektedir. Örneğin üzerinde önemli tartışmalar yürütül-
müş “subliminal” imge gösteriminin reklamcıların ya da propagandacıların elin-
de etkili bir silaha dönüşebileceği ileri sürülmüştür. Bu yöntemde çeşitli görüntü-
ler, bilinçli olarak algılanamayacak kadar kısa bir sürede gösterilmektedir. Bu şe-
kilde seyirciye ulaşması istenilen mesajın bilinci atlatarak, bilinçaltını etkilemesi
ve seyirciyi istenilen biçimde yönlendirmesi hedeflenmektedir. Bu yönteme David
Fincher tarafından Dövüş Kulubü adlı filminde gönderme yapılmış ve bu yöntem
sınırlı da olsa kullanılmıştır. Bkz. Kuylukhan Kutlu, “Dövüşelim, güzelleşelim!”
Sinema, Y. 2002, S.91, s. 94-95. Etkileri henüz tam anlamıyla kanıtlanamamış olsa
da bu yöntem kanımızca, filmler aracılığıyla seyirciyi yönlendirme isteğinin vara-
bileceği noktaları göstermesi açısından dikkate değerdir.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 327
Yukarıda bir çırpıda sayılan filmler de, şiddete ilişkin olarak, bu
hususlar dikkate alınarak değerlendirilebilecek birkaç örnekten ibaret-
tir. Dünya sineması düşünüldüğünde örneklerin binlerle ifade edile-
ceği kolaylıkla söylenebilir. Dünyanın dört bir yanında şiddeti çeşit-
li boyutlarıyla izleyiciye sunmak üzere “Motor!” denilmiştir ve denil-
meye devam etmektedir. Bu sayede şiddetin modernlik ile ilişkisini si-
nema üzerinden okurken bize yardımcı olabilecek uzun bir liste hazır-
lanabilir.
Bu kapsamda II. Dünya savaşı sırasında yaşananların ve özellik-
le modern dünyanın yarattığı dev makinelerin Naziler tarafından kul-
lanılışının ve sıradan insanların buna yönelik tepkisinin çeşitli açılar-
dan izlenmesi önemli bir başlık olarak karşımıza çıkar. Bu dönemde
yaşananlar, bütünüyle düşünülmüş, tasarlanmış, kurgulanmış ve yı-
kıcılığını kanıtlamış bir vahşetin öyküsüdür ve insan haklarının, özel-
likle uluslararası alandaki koruma araçları bakımından, gelişmesinde
önemli bir etki yaratmıştır. Böylesine bir vahşetin pek çok kez, farklı
açılardan sinema perdesine yansımış olması da elbette ki çok doğaldır.
Aşağıda yalnızca pek çok film arasından seçilmiş birkaç örnek yardı-
mıyla “Bir Daha Asla!” diyebilmek, insan haklarına dayalı bir ortamda
yaşayabilmek için önce kendimize: XXI. yüzyılın modern insanına yö-
neltmemiz gereken bazı sorular derlenmeye çalışılmıştır.
“Yazgımı biliyorum.
Öyle bir gün gelecek ki, adım dehşet veren bir şeyin anısıyla
birlikte anılacak,
-dünyanın hiç görmediği bir krizin, en derin vicdan çatışmasının,
inanılan, talep edilen, kutsal kılınmış ne varsa
hepsine karşı zorla verdirilmiş bir kararın anısıyla …
Yeryüzünde hiç görülmemiş savaşlar çıkacak.”
9
I. MODERN DEVLET VE ŞİDDET TEKELİ
XVII. yüzyılda Avrupa’da başlayıp ardından bütün dünyayı sa-
ran toplumsal yaşam ve örgütlenme biçimlerine işaret eden modern-
9
F. W. Nietzsche, “Defterlerden”, Nietzsce: Kayıp Bir Kıta, COGİTO (Özel Sayı),
YKY, 2. Baskı, İstanbul, Kış 2001, S.25, s. 199.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 328
lik, XX. yüzyılı gözlemleyebilmiş herkes için iki yönlü bir olgudur.
10
Modernliğin bu iki yönlü yapısı her şeyden önce modern devletin ni-
teliğinden kaynaklanır. Kısaca “Avrupa’da feodal parçalanmışlığın coğra-
fi ve siyasi merkezileşme yoluyla aşılması sonucu ortaya çıkan ve feodal siya-
si örgütlenme biçiminden esasta açıkça farklılaşan bir devlet biçimi”
11
olarak
tanımlanabilecek modern devletin bu farklılaşan yönünü ortaya koya-
bilmek için “kendine özgü somut araçları”na bakmak gerekir.
12
Bu nok-
tada devletin tekeline aldığı fiziksel güç ve şiddet kullanımı önemli bir
ayırt edici unsur olarak karşımıza çıkar.
Nitekim Weber, modern devletin “belli bir arazi içinde, fiziksel şidde-
tin meşru kullanımını tekelinde (başarıyla) bulunduran insan topluluğu” ol-
duğunu belirtir.
13
Her ne kadar bu muazzam siyasal yapının tanımını
yapmak ve belirgin özelliklerini ortaya koymak çok çeşitli yaklaşım-
lara açık olsa da, Weber’in önermesi doğrultusunda, modern devleti
meşrulaştıran ahlaksal gerekçenin güç kullanımının kişisellikten çıka-
rılarak, devlet tekeline bırakılması, böylece gücün ehlileştirilmesi ol-
duğu söylenebilir.
14
Modern devletin kendinden önceki feodal yapıdan farklılaşa-
rak şiddet tekelini eline alması elbette çeşitli sosyal, siyasal, ekono-
mik nedenlere dayanır.
15
Ancak bunlar içerisinde Hobbes’un dikkat
çektiği tehlikenin özellikli bir yeri olduğunu da kabul etmek gerekir.
Hobbes’a göre:
“Devlet olmadıkça, herkes herkese karşı daima savaş halindedir. Bura-
dan şu açıkça görülür ki, insanlar hepsini birden korku altında tutacak ge-
nel bir güç olmadan yaşadıkları vakit, savaş denilen o durumun içindedirler
ve bu savaş herkesin herkese karşı savaşıdır. (…) Böyle bir ortamda çalışma-
10
Anthony Giddens, Modernliğin Sonuçları, Çev. Ersin Kuşdil, 2. Baskı, Ayrıntı, İs-
tanbul 1998, s. 11-16.
11
Mithat Sancar, “Şiddet, Şiddet Tekeli ve Demokratik Hukuk Devleti”, Hukuk ve
Adalet Üstüne, Doğu Batı , Y. 4, S. 13, Kasım-Aralık-Ocak 2000-2001, s. 26.
12
Max Weber, Sosyoloji Yazıları, Çev. Taha Parla, 2. Baskı, İletişim, İstanbul 1998, s.
132.
13
Max Weber, s. 132.
14
Gianfranco Poggi, Modern Devletin Gelişimi, Sosyolojik Bir Yaklaşım, İstanbul Bilgi
Üniversitesi Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2002, s. 123.
15
Bu konuya ilişkin olarak çok yararlı ve oldukça özet bir değerlendirme bkz. Ant-
hony Giddens, s. 59-66.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 329
ya yer yoktur; çünkü çalışmanın karşılığı belirsizdir. (…) Hepsinden kötüsü,
hep şiddetli ölüm korkusu ve tehlikesi vardır ve insan hayatı, yalnız, yoksul,
vahşi ve kısa sürer.”
16
Hobbes’un çizdiği bu tablo o kadar etkileyicidir ki, böylesine bir
ortamda yaşamın nasıl olabileceğini düşünmek bile güçtür. Bu nokta-
da Hobbes bizlere çözümü sunar:
“İnsanları yabancıların saldırısından ve birbirlerinin zararlarından ko-
ruyabilecek ve, böylece, kendi emekleriyle ve yeryüzünün meyveleriyle kendi-
lerini besleyebilmelerini ve mutluluk içinde yaşayabilmelerini sağlayacak …
genel gücü kurmanın tek yolu; bütün kudret ve güçlerini, tek bir kişiye veya
hepsinin iradesini oyların çokluğu ile tek bir iradeye indirgeyecek bir heyete
devretmeleridir. … İşte o EJDERHA’nın veya daha saygılı konuşursak, ölüm-
süz tanrının altında, barış ve savunmamızı borçlu olduğumuz ölümlü tanrı-
nın doğuşu böyle olur. Çünkü devletteki her bir kimsenin ona verdiği yetkiy-
le onun elinde o kadar kudret ve güç toplanmış olur ki, o kişi, bu kudret ve
gücün dehşetiyle, bütün insanların yurtta barış ve yurtdışında düşmanlara
karşı yardımlaşma yönündeki iradelerini birleştirip biçimlendirmeye mukte-
dir hale gelir.”
17
Hobbes’un önermesine uygun olarak öncelikle Avrupa’da mo-
dern toplum ortaya çıkmış ve “uygar” olarak tanımlanmıştır. Bu uygar
toplum pek çok doğal çirkinliğin ya da bozukluğun ortadan kaldırıl-
dığı, insanların doğuştan gelen şiddet eğilimlerinin baskı altına alına-
rak tasfiye edildiği bir ortam olarak anlaşılmıştır. Bu doğrultuda “Uy-
gar toplumun yaygın imajı herşeyden önce şiddetin bulunmadığı kibar, na-
zik, yumuşak bir toplum” dur denilebilir.
18
En azından buna inanıldığı ve
güvenildiği söylenebilir.
Günümüzde modern devletlerin tamamı kendi toprakları üze-
rindeki şiddet kontrolünü bir oranda sağlamıştır. Ancak bu başarının
derecesi farklılaşır.
19
Aynı şekilde devletlerin uyruklarına sundukları
16
Thomas Hobbes, Leviathan, Çev. Semih Lim, YKY, 4. Baskı, İstanbul 2004, s. 94-95.
17
Thomas Hobbes, s. 129-130.
18
Zygmunt Bauman, Modernite ve Holocaust, Çev. Suha Sertabiboğlu, Sarmal, İstan-
bul 1997, s.130.
19
Anthony Giddens, s. 72.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 330
doğrudan fiziksel yıldırmanın düzeyleri de büyük çeşitlilik gösterir.
20
Ancak şiddetin günlük ilişkilerden tasfiyesi, modern öncesi yapılar-
la karşılaştırıldığında, bir şekilde gerçekleşmiştir ve ona güvenilmek-
tedir.
İşte tam da bu nedenle biz modern insanlar için yaşadığımız dün-
yada Fernando Meirelles ve Kátia Lund’un Tanrıkent’inde (Cidade de
Deus, 2002) Hobbesvari bir şekilde tasvir edilmiş şiddeti sert ve rahat-
sız edici bir biçimde izlemek, ruhlarımızın büyük bir rahatsızlık hissiy-
le dolmasına neden olur.
21
Yukarıda da kısaca değindiğimiz üzere “fiziksel şiddet üzerindeki
devlet tekelinin, sosyolojik meşruluğunu toplumsal barışı ve güvenliği ger-
çekleştirme hedef ve işlevinden aldığı; başka bir ifadeyle, modern devlete bu
tekelin, şiddeti toplumsal ilişkilerden tasfiye etme veya toplumsal ilişkilerde
şiddet kullanımını en aza indirme karşılığında verildiği”
22
kabul edildiğin-
de, Tanrıkent’te dünyanın bir yerlerinde şiddetin toplumsal ilişkilerde
sınır tanımaz bir şekilde sürdüğünü görmenin ve böylesine bir orta-
mın içerisinde bulunmanın yaratacağı savunmasızlığı, çaresizliği his-
setmenin biz modern insanları huzursuz etmesi doğaldır.
Bu doğrultuda modern toplumsal kurumların gelişmesinin ve
bunların bütün dünyaya yayılmasının, insanoğlunun güvenli, rahat
ve mutlu bir yaşam geçirebilmesi için modernlik öncesi sistemlerden
çok daha fazla olanak sunduğunu belirtilmelidir. Bu modernliğin içi-
mizi ferahlatan, güven verici ve renkli birinci yönünü oluşturmakta-
dır. Ancak modernliğin XX. yüzyılda belirginleşen karanlık bir yüzü
de bulunmaktadır.
23
20
Christopher Pierson, Modern Devlet, Çev. Dilek Hattatoğlu, Çiviyazıları, İstanbul
2000, s. 26.
21
Gerçek olaylardan esinlenerek yazılmış bir romandan uyarlanan “Tanrıkent”, Rio
de Janeiro’daki bir kenar mahallede organize suçun tırmanışını anlatmaktadır.
Sokaklarda yaşanan şiddeti belgesele yakın bir ustalıkla izleyiciye sunan filmin
oyuncularının büyük bir çoğunluğunun Tanrıkent’in gerçek sakinleri olduğunu be-
lirtmek gerekir. Nitekim kanımızca bu durum, tasvir edilen olayların gerçekliğini
vurgulayarak filmin etkileyiciliğini arttırmaktadır.
22
Mithat Sancar, s. 27-28.
23
Anthony Giddens, s.16.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 331
Evet, modern iktidarın merkezileşme ve tekelleşme eğilimlerinin
bir göstergesi olarak şiddet, belirli bir oranda da olsa, bireylerin ula-
şabileceği alanın dışına çıkarılmıştır. Ancak bu rahatlığın ve güvenli-
ğin bir bedeli olabileceği de unutulmamalıdır ve bu öyle bir bedeldir ki
“biz, yani modernite evinin sakinleri herhangi bir anda bunun bedelini öde-
meye çağırılabiliriz. Ya da haber verilmeksizin ödettirilebiliriz”.
24
Bu bedel, şiddet araçlarını tekelinde tutan devletin yaşamı teh-
dit eden güçlerini kendi uyruklarına karşı da çevirebilmesinden kay-
naklanır. Elbette modernlik öncesi siyasal yapılarda da uyruklarının
kendilerine itaat etmesini sağlamaya çalışılmıştır. Ancak modernlik-
le siyasal gücün eline, bu dönemlerde hiçbir zaman sahip olamadığı
oranda büyük kaynaklar geçmiştir. Modern devlette artık feodal bey-
ler, cemaat milisleri, korsanlar ya da düello yapan aristokratlar yok-
tur ya da silahları artık meşru görülmemektedir. Böylece şiddeti teke-
line almış modern devletin, kendinden önceki siyasal yapılarla karşı-
laştırıldığında çok daha dehşet verici bir potansiyelle karşımıza çıktı-
ğı söylenebilir.
25
Yalnızca XX. yüzyılda yaşananlara bakmak bunun bir paranoya
olmadığını, tarihsel bir gerçek olarak karşımızı çıkabildiğini algılama-
ya yeter. Özellikle II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da yaşananlar,
modernlik ve şiddet, ya da modern devlet ve şiddet tekeli, ilişkisinde
pek çok hususu yeniden gözden geçirmeyi zorunlu kılar.
Yeni bir siyasal ve toplumsal düzen kurma iddiası ile yola çıkan
ve demokrasilerin karşısına dikilen diktatörlüklere kaynaklık eden
26
İtalyan faşizmi, devlet eliyle vahşetin varabileceği sonuçların boyu-
tunu gözler önüne seren Nazizm, Stalinizm gibi XX. yüzyılın önem-
li olaylarını
27
izlemek, daha çok modernlik öncesi devletlerin özelli-
24
Zygmunt Bauman, s. 144.
25
John Keane, Şiddetin Uzun yüzyılı, Çev. Bülent Peker, Dost, Ankara 1998, s. 34.
26
Paul Guichonnet, Musollini ve Faşizm, Çev. Tanju Gökçöl, Cep Üniversitesi, İleti-
şim, İstanbul 1998, s. 5.
27
Bernardo Bertollucci 1900 adlı filminde, XX. yüzyılda faşizmin doğuşunu Attila’nın
kişiliğinde etkileyici bir şeklide beyaz perdeye yansıtmıştır. Bertolucci de Attila ka-
rakterini oluştururken yalnızca 1921-1925 yılları arasında İtalya’da yaşanan faşiz-
mi değil, bütün zamanların faşizmini; içimizdeki canavarın bir yansıması olarak
faşizmi sembolize etmek istediğini açıklamıştır. Bu doğrultuda yönetmen, faşiz-
min doğuşunu filmde özellikle iki karede sentezlemeye çalıştığını açıklar: birincisi
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 332
ği gibi görülen “despotizm”in gerçekten öyle olup olmadığını kapkara
bir soru işareti ile bizlere sunar. Nitekim bu son derece “modern” olay-
lara tanıklık etmek, totalitarizmin olanaklarının modernliğin kuram-
sal parametrelerince dışlanmaktan öteye onlar tarafından kapsandığı-
nı göstermektedir.
28
Hatta modern soykırımın kendinden önceki dönemlerle karşılaş-
tırıldığında devasa boyutlarıyla dikkat çektiğini söylemek olanaklıdır.
Nitekim insanlık tarihi boyunca, Hitler’in ve Stalin’in hüküm sürdüğü
dönemler hariç hiçbir zaman bu kadar kısa zamanda, böylesine çok sa-
yıda insanın öldürüldüğü görülmemiştir.
29
Bunun bir nedeni modern-
lik öncesi siyasal yapıların olağanüstü derecede başına buyruk ve des-
pot olabilmelerine karşın, iktidarlarının menzillerinin son derece sınır-
lı olmasıdır.
30
Bu saptamanın doğruluğunu kanıtlamak üzere aşağıda bir “aşırı”
örneği, insanlık tarihinin en acılı olaylarından birini “Nazi vahşeti”ni
incelemeye çalışacağız. Bu örnek aşırıdır, çünkü Nazi vahşeti gibi bir
olay modern devletin eninde sonunda yakalanacağı bir hastalık ola-
rak değerlendirilemese de bir kez olmuş ve bir daha gerçekleşmeye-
cek bir rastlantı da değildir. “Nazi vahşeti”, modern devletin potansi-
yeline ve bu potansiyelin uygulamada bizi ne gibi aşırı uçlara götüre-
bileceğine işaret eder.
Bu doğrultuda, Nazi vahşetinin araladığı karanlık pencere bizlere
modern devletin şiddetle olan ilişkisini algılamakta yardımcı olmak-
tan öte; kurban, cellat ve/veya seyirci olarak bir şekilde bu acının par-
çası durumuna gelmiş modern insanın dününe, bugününe ve yarınına
ilişkin pek çok ipucu da sunmaktadır.
toprak sahiplerinin kilisede faşistlere vermek için para toplamaları, ikincisi ise ter-
zinin Attila’nın üzerine uygun siyah bir elbise dikmesidir. Bkz. Jean A. Gili, Italian
Filmmakers, Self Portraits: A Selection of Interviews, Fransızca’dan İngilizce’ye Çev.
Sandra E. Tokunaga, Gremese, Roma 1998,134, 138.
28
Anthony Giddens, s. 17.
29
Zygmunt Bauman, s. 124.
30
Christopher Pierson, s. 29.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 333
“… Almanya’nın teknik çağa
kusursuz ayak uyduruşu ile birlikte bugün,
tüm uygarlığı tehdit eden,
çok etkili bir patlayıcı oluşturmuş durumdalar.”
31
II. HİTLER VE “MODERN” ALMAN MAKİNESİ
-CELLAT-
30 Ocak 1933 tarihinde Adolf Hitler’in başbakan seçilmesi ile başla-
yan ve 30 Nisan 1945’de Berlin’deki sığınağında yaşamının sona erme-
sine kadar geçen süre içerisinde modernitenin doğduğu Avrupa top-
rakları Nazi vahşetine tanıklık etmiştir. Oysa modernlik ile Nazi vah-
şetini yan yana koymak ve birlikte düşünmek pek çok açıdan güçtür.
İlkel bir durumda yaşama; korku, ürküntü anlamlarına gelen vahşet
32
ile bütün bunların tasfiye edilmesi inancının kuruluşunda önemli bir
etken olduğu modernlik nasıl iç içe geçebilir? Yukarıda kısaca açık-
lamaya çalıştığımız gibi modern devletin silahlarını kendi uyrukları-
na çevirmesi; onun ahlaksal temellerine, bu nedenle modern dünya-
nın “tanrısı” durumuna geldiği söylenebilecek güvenliğe amansız bir
saldırı görünümündedir. Bu saldırının kaynaklarını ararken akla ge-
len ilk inceleme alanını bu vahşetin baş mimarı ve teknikeri, yani lide-
ri oluşturur.
Hitler’in pek çok açıdan hastalıklı bir psikolojik yapıya sahip ol-
duğu açıktır. Bunun nedenleri, çocukluk dönemi, annesiyle olan iliş-
kileri ve bunların sonucunda gelişen “ölüm sevgisi” ve “narsisizm”le
33
31
Thomas Mann’ın 1941 yılında BBC Radyosundan yaptığı konuşmadan alınmıştır.
Bkz. Thomas Mann, Dinle Alman Ulusu!, Çev. Niyazi Eröztürk, E Yayınları, İstan-
bul 1991, s.35.
32
“Vahşet” Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne göre şu anlamlara gelmektedir: yabanî olma
durumu; korku ürküntü ve eski dilde yalnızlık, ıssızlık. Bkz. Türk Dil Kurumu Mil-
liyet Türkçe Sözlük, C. II, İstanbul 1992, s. 1548.Aynı sözlüğe göre “yabanî” ise önce-
likle “ilkel bir durumda yaşayan insan, hayvan ya da bitkiyi niteler. Bkz. a. g. e., s.
1574.
33
Örneğin ünlü psikolog, sosyolog ve düşünür Erich Fromm, Hitler’in bu ve benze-
ri nedenlerle “çürüme belirtisi” olarak adlandırdığı psikolojik bozukluğun en açık
örneğini oluşturduğu görüşündedir. Fromm, Freud’un kuramının temelini oluştu-
ran “anneye karşı cinsel saplantı”dan hareket ederek, “kandaşla cinsel ilişki bağlarıyla
birlikte yaşama”, narsizm ve ölüm sevgisiyle karışmış olarak ortaya çıkan bu psiko-
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 334
ya da başka gerekçelerle açıklanabilir. Ancak yaşanan vahşeti yalnız-
ca Hitler’in psikolojik olarak hasarlı kişiliği ile açıklamak önemli ve-
rilerin gözden kaçmasına neden olabilir. Dolayısıyla örneğin, Charlie
Chaplin’in yazdığı, yönettiği ve oynadığı Büyük Diktatör’de (The Great
Dictator,1940) tasvir edilen Hitler’in, seyirciyi bu kişiliğin gerçekliğin-
den koparan olumsuz bir etki yarattığı söylenebilir.
Henüz Hitler’in önderliğinde kurulan yapının dehşet verici uygu-
lamalarının dünyada tam olarak kavranamadığı ya da çeşitli nedenler-
le kavranmak istenmediği bir dönemde, böylesine bir filmin çekilme-
si elbette ki takdire değerdir. Nitekim kendisi de bir Yahudi olan Chap-
lin, bu filmi diktatörü alabildiğine küçülten ve aşağılayan bir siyasal
hiciv olarak kurgulamış ve kendisine yöneltilen bütün eleştirilere kar-
şın “Bu filmi dünyanın tüm Yahudilerine adıyorum” diyerek yaşananlara
dikkat çekmeye çalışmıştır.
34
Böylesine bir filmin, dünyanın sessizliğini boğulduğu bir dönem-
de, belki de Chaplin kadar ünlü bir kişi tarafından, çekilmesi büyük
bir cesaret göstergesidir.
35
Ancak Hitler’i sembolize eden Hynkel’in an-
laşılmaz konuşmasının ve komik görüntüsünün yalnızca bu kişiye de-
ğil, yaşananların gerçekliğine de gölge düşürdüğü söylenebilir.
Bu, belki de Hitler’in gerçekliğini yadsımaya yönelik bir eğilimin
gönülleri rahatlatıcı etkisinden kaynaklanır. Nitekim Hitler’i Büyük
Diktatör’de olduğu gibi bizleri güldüren, komik ve hatta aklen zayıf bir
kişilik olarak düşünmek, modern dünyanın sakinleri için çok daha ko-
laydır. Hitler’in ölümünün üzerinden yaklaşık altmış yıl gibi bir süre
geçtikten sonra Oliver Hirschbiegel tarafından çekilen Çöküş’de (Der
Untergang, 2004)
36
onun alışılmış olarak bir cani, ya da absürd bir ki-
lojik yapıyı ve bunun kötücül sonuçlarını değerlendirmiştir. Bkz. Eric Fromm, Sev-
ginin ve Şiddetin Kaynağı, Çev. Yurdanur Salman, Nalân İçten, 6. Baskı, Payel, İstan-
bul 1994, s. 99-105.
34
Atilla Dorsay, 100 Yılın 100 Yönetmeni, Remzi, İstanbul 1995, s. 42.
35
Nitekim Büyük Diktatör pek çok tartışmaya neden olmuş ve Chaplin bu filmi do-
layısıyla tepki çekmiştir. Örneğin, filmin yayınlanması Almanların yoğun olarak
yaşadığı Chicago’da yasaklanmıştır. Bkz. Annette Insdorf, Indelible Shadows, Films
and the Holocaust, 2. Baskı, Cambridge University Press, ABD 1989, s. 67.
36
Çöküş filminin senaryosuna, Hitler’in sekreteri Traudl Junge’nin anıları kaynak-
lık etmiştir. Junge’nin bir belgesel film ve bir de kitap aracılığıyla açıkladığı anıla-
rı Almanya’nın tanınmış tarihçilerinden Joachim Fest’in “Der Untergang” adlı ki-
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 335
şilik olarak sergilenmemesinin yarattığı önemli yankılar da bu neden-
den kaynaklanmaktadır.
Çöküş’te Hitler’in korkularını, zaaflarını, hastalığını, yaşadığı psi-
kolojik yıkımı izlemek bizleri korkutmaktadır. Çünkü böylesine insan-
ca duyguların yalnız biz sıradan insanlarda değil, Hitler gibi bir kişi-
likte de bulunduğunu görmek, çevremize ve hatta kendimize yönelik
güveni zedelemekte, böylesine bir kişiliğin biz hiç farkında olmadan
karşımıza çıkabileceğini, bizi yönetebileceğini ve başka vahşetlere sü-
rükleyebileceğini göstermektedir.
Nitekim Nazi subaylarına ve onların yaptıklarına ilişkin öğrendik-
lerimiz de özellikle bunun bize de yapılabileceğini değil, bunu bizim
de yapabileceğimiz olasılığını gösterdiği için korkutucudur. Çünkü on-
lar da üniformalarını çıkardıkları zaman toplum içinde kolaylıkla ayırt
edilebilecek caniler değildir. Eşleri, çocukları, arkadaşları, sevdikleri;
üzüntüleri, korkuları, düş kırıklıkları olan insanlardır.
37
Hirschbiegel’in
büyük yankı uyandıran daha önceki bir filminde; Deney’de de(Das Ex-
periment, 2001) bu doğrultuda, sıradan insanların şiddet eğilimine iliş-
kin önemli ipuçları bulmak olanaklıdır. Millgram deneylerinden esin-
lenerek senaryosu hazırlanmış olan Deney’de sıradan insanların elleri-
ne geçen gücü ne derece şiddetli bir biçimde kullanabileceklerini göz-
ler önüne serilmektedir.
Ayrıca yaşananların yalnızca bir kişinin takıntılı ve psikopat ki-
şiliğinden kaynaklanacağını düşünmek mantıken de doğru değildir.
Belki Hitler’deki gibi büyük ve bu oranda korkunç bir inancın ve bo-
zuk kişiliğin çevresinde bulunan birkaç kişi için daha geçerli olduğu-
nu düşünebiliriz.
38
Ancak böylesine büyük bir vahşetin tek sorumlusu
olarak bir avuç insanın gösterilip gösterilemeyeceğini, eğer gösterile-
tabını yazmasını sağlamış, ardından da bu kitap senaryolaştırılmıştır. Bkz. Engin
Ertan, “Führer’i Nasıl Bilirsiniz?”, Sinema, S. 3, Y. 2005, s.84. Bu doğrultuda film,
Hitler’in Berlin’deki sığınağında geçen son günlerini, “çöküş”ünü ve bunun sonu-
cunda intiharını anlatmaktadır.
37
Zygmunt Bauman, s. 195-196.
38
Çöküş filminde “Çocuklarımın nasyonal-sosyalizmin olmadığı bir dünyada yetişmesi-
ni istemiyorum” diyerek çocuklarının altısını da kendi elleriyle öldüren Göbbels’in
eşini izlemek, bu saplantılı düşüncenin ve nasyonal sosyalizme duyulan büyük
inancın Hitler’in yakın çevresinde bulunan bazı kişilerde, en az Hitler’de olduğu
kadar, katıksız bir şekilde bulunduğunu, bütün dehşetiyle bizlere göstermektedir.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 336
biliyorsa onlara bu olanağı sunan şartların neler olduğu sorusunu mo-
dern dünyamıza yöneltmemiz gerekir.
Bu soruya genel geçer bir cevap bulabilmemiz oldukça güçtür,
hatta belki de olanaksızdır. Kaldı ki bu vahşet öyküsünü bütün sos-
yal, ekonomik ve siyasal dinamikleri göz önüne alarak incelemek bu
çalışmanın kapsamını da fazlasıyla aşacak ayrıntılı değerlendirmeleri
gerektirir. Ancak şu kadarı söylenebilir: bu kişiler, başkalarıyla birlik-
te ya da tek başlarına, bu vahşeti modern devletin araçlarından yarar-
lanarak gerçekleştirmişlerdir. O halde yaşananları incelerken modern
devletin yarattığı mekanizmaları sorgulamamız gerekir.
Gerçekten Hobbes’un önermesine uygun olarak şiddetin devlet te-
keline alınmasından ve modern devletin kurulmasından sonra, böy-
lesine bir olayın yaşanması dehşet vericidir. Üstelik Nazilerin başta
Almanya olmak üzere Avrupa’nın pek çok yerinde gerçekleştirdikle-
ri eylemler, modernlik öncesinde yaşanan benzer olaylarla karşılaştı-
rıldığında onların ne kadar ilkel, plânsız ve yetersiz olduklarını da or-
taya koymaktadır.
39
Yaşananların bir kitle terörünün çok ötesinde ol-
duğu açıktır. Burada karşımıza tam anlamıyla “modern” bir soykırım
çıkmaktadır.
40
Kitlesel heyecandan ya da kişisel düşmanlıklardan ba-
ğımsızlaşan; düşünülmüş, kurgulanmış ve uygulanmış bir soykırım-
dır bu.
Bunun modern devletin yapılanma biçimiyle ilişkisi vardır. Mo-
dern devlet: “(T)üm dişlileri birbirine kenetlenen bir makine, aralarında eş-
güdüm sağlanmış çok sayıda görevin hizmetindeki tek bir merkezden gelen
bilgiyle harekete geçen ve o merkezce yönetilen bir makine gibi çalışmak üze-
re tasarlanmıştır. (…) yalnızca bir mekanizma değildir: Etkinlikleri sırasında
her biri bir başkasına kaynak sağlayan ya da onu kısıtlayan çok sayıda küçük
parçadan oluşan karmaşık ve incelikli bir mekanizmadır.”
41
39
Zygmunt Bauman, s. 122.
40
“Sayılara dikkat edin. Alman devleti yaklaşık altı milyon Yahudi’yi öldürdü. Gün-
de 100 kişiden hesap etsek yaklaşık 200 yıl sürerdi bu. Kitle terörü yanlış bir psiko-
lojik temele, şiddetli heyecana dayanır. İnsanlar öfkelendirilebilir, ama öfke 200 yıl
sürdürülemez…”; John P. Sabini, Mary Silver, “Masumluğu, Açık Bilinçle Yok Et-
mek: Holocaust’un Sosyopsikolojisi”, Survivors, Victims, and Perpetrators: Essays in
the Holocaust, haz. Joel E. Dinsdale, Hemisphere Publishing Corporation, Washing-
ton 1980, s.329-330’dan aktaran; Zygmunt Bauman, s.123.
41
Gianfranco Poggi, s. 119.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 337
İşte bu karmaşık ve incelikli mekanizma bürokrasinin çarklarını
çoğu zaman soru sormaya olanak tanımayan, ya da bu olanaksızlık
iddiasının arkasına saklanmayı sağlayan, bir hızla döndürmektedir.
Bürokrasiye ilişkin açıklamalara temel oluşturmayı sürdüren Weber’in
görüşü de bu yöndedir. Weber, tam anlamıyla gelişmiş bürokratik bir
mekanizmanın üstünlüğünün makineyle yapılan bütün öteki üretim
biçimlerine olan üstünlüğün aynısı olduğunu belirtmektedir.
42
Buna
göre, bürokrasi, insanlıktan ne denli uzaklaşırsa o denli kusursuz ge-
lişecektir ve “resmi işlerden sevgi, nefret ve tüm hesaplanamaz kişisel ve ir-
rasyonel ve duygusal ögeleri ne denli ayıklanırsa” asıl niteliğine o denli
yaklaşacaktır. Weber, bürokrasinin bu özgün niteliğini, onun özel erde-
mi olarak kabul etmektedir. Bu şekliyle kişisellikten arınan bürokrasi,
herkesin elinde kolaylıkla çalışabilecek bir makine durumuna gelir.
43
Weber’in bürokrasinin modernleşmenin ilerlemeyi temsil etmesi-
ne ilişkin açıklamalarını çelişkili bulmak, ya da onun savunduğunun
tersine bürokrasinin verimi arttırmadığını, hatta verimsizleştirdiğini
ileri sürmek olanaklıdır.
44
Ancak şu bir gerçektir: bürokrasinin uygu-
lanma şiddeti ve etkililiği devletlere göre farklılaşsa da o, bir şekilde
modern dünyayı sarmalamış, neredeyse en ücra köşelerine kadar ya-
yılmıştır ve bir kez kurulduktan sonra artık vazgeçilmesi neredeyse
olanaksızdır.
45
Otoriter bürokratik bir sistemde sıradan memurların önlerine ge-
len rutin işleri yerine getirirken bunların sonuçlarından ve aslında
neye hizmet ettiklerinden haberdar olmaları oldukça güçleşmektedir.
Gerçekten bu “sistemin en dikkat çekici özelliklerinden biri de kişinin yaptı-
ğı eylemin ahlaksal garabetinin keşfedilme olasılığının azalması ve keşfedildi-
ğinde de acılı bir ahlaksal ikileme dönüşmesidir”.
46
Bu kişilerin gerçekte “neye” hizmet ettiklerini anlayabilmeleri için
çok fazla soru sormaları gerekir, bu ise oldukça tehlikelidir ve kişi-
sel çıkarlara fazlasıyla zarar vereceğinden çoğu zaman tercih de edil-
42
Max Weber, s. 308.
43
Max Weber, s. 310-13.
44
Christopher Pierson, s.44.
45
Max Weber, s. 313.
46
Zygmunt Bauman, s. 204.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 338
memektedir. Costa Gavras’ın Amen’inde kısacık bir diyalog içerisin-
de bu durum bütün yalınlığıyla özetlenmektedir: Nazilere karşı, sis-
temin içerisindeki bir kişi olarak, önemli bir mücadele sergileyen Kurt
Gerstein, Ulaştırma Bakanlığı’nda çalışan arkadaşının üzerindeki SS
üniformasını küçük gören tavrı üzerine ona kendi yaptığı işin neye
hizmet ettiğini açıklamaya çalışır. Ancak karşıdakinin bunu anlamak
ya da görmek istemediği açıktır. “Bu trenler bizi cehenneme götürüyor.”
sözü üzerine verilebilen tek yanıt ise “Benim bir ilgim yok.” demekten
ibarettir.
Muazzam bir modern devlet yapılanması içinde trenlerin hangi
saatte nerede olacağını plânlayan, sistemin aksamaması için var gü-
cüyle çalışan bu küçük memurun sorumluluğunun hiçbir koşulda va-
rolmadığını ve gerçekten hiçbir ilgisi olmadığını söyleyebilmek belki
güçtür, ya da en azından tartışmaya açıktır. Ancak sistem içerisinde-
ki bu küçük piyonun ne demek istediğini anlamak, sığındığı korunak-
lı duvarın ne olduğunu algılamak sanıyoruz ki pek de güç değildir.
O, yalnızca kendine verilen emirleri yerine getirmekte ve tren sa-
atlerine düzenlemekte, ya da yiyeceklerin sağlamakta, toplama kamp-
larına ilişkin herhangi bir masabaşı görevde çalışmaktadır. Böylesi bir
durumda sistemin her üyesi bir başkasının emrinde olduğuna inan-
makta ve sorulduğunda böyle söylemektedir; ama sorumluluğu taşı-
yan kişi diye gösterilen üyeler de sorumluluğu yine bir başkasına atar.
Bunun sonucunda sistemin bütünüyle bir sorumluluk silme aracına
dönüştüğünü söylemek olanaklıdır. Böylece her zaman ve her yerde
ortaya çıkan bu sorumluluk kaymasının, “yüzer gezer sorumlulukları”
ortaya çıkardığı söylenebilir.
47
Bu doğrultuda Nazi vahşeti yaşanırken sıradan insanların verdiği
tepkiler ya da gösterdikleri tepkisizlik aşağıda birkaç örnek film üze-
rinden değerlendirilecektir. Ancak bundan önce “Amen” ile ilişkili ola-
rak modern devlet, makineleşme ve duygusal ögelerden arınarak akla
dayalı hareket etme bağlantısına kısaca değinmek istiyoruz.
Nazi döneminde gerçekten yaşamış bir kişi olan Kurt Gerstein, gaz
odalarında kullanılan “Zyclon B” gazını sağlayan ve savaş sırasında SS
subayı olan bir kimyagerdir. Bu film ve Gerstein’ın konumu sistem içe-
47
Zygmunt Bauman, s. 208.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 339
risindeki bir kişinin sistemi yavaşlatmak için yapabilecekleri konusun-
da ayrıntılı olarak incelenebilir. Ancak bu filmin dikkat çekici tek özel-
liği bu yönü değildir. Film içerisinde Gerstein ile yapılan pek çok di-
yalog toplama kamplarının ve gaz odalarının nasıl birer modern fab-
rika şeklinde kurgulandığını, büyük ve sorunsuz bir makine gibi işle-
mesi için nasıl büyük bir çaba harcandığını gözler önüne sermektedir.
Kamplardan sorumlu Nazi subayları Gerstein’a sürekli sistemin
yavaşlığından yakınmakta ve “Emirler işi hızlandırmayı söylüyor!” fer-
yadı ile “Senin Zyclon’un 10 yerine 60 dakikada etki ediyor” diyerek bu
ölüm makinelerinin “üretim potansiyelini” arttırmaya çalışmaktadırlar.
Bu sözler ancak modern dünyada varolabilecek bir düzenin, akılcılığın
ve üretim mantığının bir sonucudur.
Bu anlamda Aushwitz’in ya da diğer toplama kamplarının mo-
dern fabrika sisteminin sıradan bir uzantısı olduğunu söylemek ola-
naklıdır. Burada ham madde mal yerine insanlardır ve son ürün ise
ölümdür. Yöneticinin üretim çizelgesinde günde ne kadar birimin iş-
lem göreceği özenle belirtilmiştir
48
ve o da bütün akılcılığıyla bunu art-
tırmanın yollarını aramaktadır. Bu fabrikalarda düzen kusursuz, hata-
sız ve karşı konulmaz bir şekilde işlemeyi sürdürür ve bu, bazen dü-
zenin bozulmasından daha dehşet verici sonuçlara ulaşılabileceğini
göstermektedir.
49
“Anormal bir duruma gösterilen
anormal bir tepki normal bir davranıştır.”
50
III. NAZİ VAHŞETİ VE YAHUDİLER
-KURBAN-
Bilindiği gibi, Nazi vahşeti yalnızca Yahudilere yönelmemiştir.
Naziler, gaz odalarının kurulmasından çok daha önce zihinsel ve be-
densel özürlü yurttaşlarını öldürme projesini işleme koymuştur. Ayrı-
48
Feingold, “Holocaust Neden Benzersizdir?”, s. 399-400’den aktaran, Zygmunt Ba-
uman, s. 25.
49
Zygmunt Bauman, s. 195.
50
Viktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, Çev. Selçuk Budak, 5. Baskı, Öteki, Ankara
1997, s. 30.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 340
ca siyasal muhaliflerin, çingenelerin, eşcinsellerin yok edilmesine iliş-
kin pek çok uygulamanın varlığı da bilinmektedir. Mükemmel bir top-
lum düzenleme düşüncesi altında Nazilerin, sosyal mühendislikle ba-
şarılmasına karar verdikleri ve uyguladıkları projeye göre insan yaşa-
mı değerli ve değersiz olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Birincisi sev-
giyle büyütülecek, geliştirilecek ve dünyanın efendisi durumuna ge-
tirilecek, diğeri ise uzaklaştırılacak ya da uzaklaştırılamıyorsa yok
edilecektir.
51
Bu doğrultuda Yahudiler Naziler için önemli bir hedef ol-
muştur. Nazilerin bakış açısında onlar, değersizliği âşikar, toplumsal
hastalığın kaynağı olan değersiz varlıklardı!
Modernlik öncesi zamanlarda Yahudilerin toplumdan ayrılma-
sı bir sorun teşkil etmemiştir. Bu nedenle ayrımın alışılmış ve düşün-
meden yapılan uygulamaları onların bir sorun durumuna gelmesini
önlemiştir.
52
Batı ve Orta Avrupa’daki Yahudilerin çoğu, yüz yıllarca
süren ayrımcılık, baskı ve gettolarda tecritten sonra XIX. yüzyılın or-
talarında özgürlüklerine kavuşmuş ve yurttaşlık haklarını elde etmiş-
lerdir. Bu yeni özgürlük ortamının doğal bir sonucu olarak da Yahu-
diler kısa bir süre içinde Avrupa toplumunun modernleşmesine kat-
kıda bulunmaya başlamışlardır. Ancak bütün başarılarına karşın veya
belki de bu başarıları yüzünden, özellikle toplumsal değişikliklere kar-
şı olan gruplar siyasal saldırılarında Yahudileri kendilerine hedef ola-
rak seçmiştir.
53
Kurulan yeni düzende sosyal ve dinsel ayrımların ortadan kalk-
ması, evlilik yoluyla Hıristiyanlarla karışabilmeleri onların fark edil-
mesini zorlaştırmıştır.
54
Bu o kadar büyük bir zorluktur ki Nazi işga-
li altındaki Paris’teki bir tiyatroyu ve burada yaşananları tasvir eden
Truffaut’un Son Metro’sunda (Le Dernier Métro, 1980) radyodan yükse-
len ses şöyle demektedir: “Fransızların temel sorunu Yahudileri nasıl tes-
pit edeceklerini bilmemeleri. Onları nasıl ayırt edebileceğimizi bilirsek kendi-
51
Zygmunt Bauman, s. 69.
52
Zygmunt Bauman, s. 84.
53
Stéphane Bruchfeld, Paul A. Levine, …Bunu Anlatmalısınız… 1933-1945 yıllarında
Avrupa’da Yapılan Soykırımla İlgili Bir Kitap, Başbakanlık Yaşayan Tarih, 1998, s. 10.
54
Parrick Girard, “Antisemitizmin Tarihsel Temelleri” Survivors, Victims and Perrpat-
rators: Essays on the Nazi Holocaust, Haz. Joel E. Dinsdale, Hemisphere Publishing
Company, Washington 1980, s. 70-71den akataran; Zygmunt Bauman, s. 85.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 341
lerimizi onlardan koruyabiliriz. Hepsi değilse de bir kısmı, tipik ırksal özellik-
lerini taşır. Keşke derileri mavi olsaydı da şimdi bunları konuşuyor olmasay-
dık. Onları tanımak için yanılmaz bir yöntem geliştirmeliyiz… Yahudiler en
güzel kadınlarımızı çalıyorlar”.
Ancak radyodan yükselen ses haklıdır: Yahudilerin derileri mavi
olmadığı için(!) ayırt edilmeleri çok güç olmuştur. II. Dünya Savaşı sı-
rasında Hitler’in Gençlik Akademisinden “âri” olarak geçen bir Yahu-
di Alman gencinin, Salamon Perel’in anılarına dayanarak, Polonyalı
bir Yahudi olan Agnieszka Holland tarafından çekilen Avrupa Avrupa
(Europa, Europa, 1991) bunu bütün acılarıyla birlikte sergilemektedir.
55
Bu Yahudi gencinin öyküsü iç burkar. Yahudi olduğunu gizleyebil-
mek için yaşadıkları pek çok açıdan düşündürücüdür. Ancak yaşadı-
ğı bedensel acılara ve ruhsal bunalımlara karşın kimliğini gizleyebil-
miş ve hatta Naziler tarafından yüceltilmiş, âri ırkın özelliklerini taşı-
yan bir örnek olarak gösterilmiştir. Bu büyük bir ironidir. Bu ironinin
yaratımı ise ırkçılığın felsefi özü ile ilişkilidir. Sonuçta ırkçı düşünce
anlayışında insan, yaptıklarından önce gelir ve ne yaparsa yapsın ken-
dini değiştiremez.
56
Irkçılık, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa tarihi-
nin bir ögesi durumuna gelmiş
57
ve günlük yaşamda, dilde açıkça his-
sedilmeye başlanmıştır. Örneğin Son Metro’da duyulan “Annem bir
55
Avrupa Avrupa’nın yönetmeni Agnieszka Holland (28 Kasım 1948), Almanların
Hitler’in başa geçmesine neden ve nasıl izin verdiğine ilişkin savaş siyasetiyle ilgi-
lenmemiştir. Onun filmlerinin ana teması bireylerin Hitler’e ve Nazi felaketine ya-
nıt verme biçimi oluşturmaktadır ve bunu gerçekten çok çarpıcı bir şekilde ortaya
koyabilmiştir. The St. James Women Filmmakers Encyclopedia, Women on the Other Side
of the Camera, Haz. Amy L. Unterburger, Visible Ink Pres, ABD 1999, s. 195-196.
56
Zygmunt Bauman, s. 95.
57
David Miller, Janet Coleman,William Conolly, Alan Ryan, Blackwell’in Siyasal Dü-
şünce Ansiklopedisi, Çev. Bülent Peker, Nevzat Kıraç, Ümit Yayıncılık, Ankara 1994,
s. 379-383. Irk kelimesi ise Rönesans döneminden beri genel özellikleri ile belir-
lenmiş hayvan ve insan topluluklarını nitelemek için kullanılmıştır. Bkz. George
L. Mosse, Encyclopedia of the Holocaust, C.3, haz. Israel Gutman, Macmillan, New
York-Londra 1990, s.1206. Irkçılık kıosaca, “ayrımcı gruplar-arası ilişkilerin biyolo-
jik temellerle doğrulanabileceği yanıltmacasına dayanan anti-sosyal inanış ve davranışlar”
olarak tanımlanmaktadır. Bkz. UNESCO tarafından benimsenen bu tanımı, Siyo-
nizm ve Irkçılık Üstüne Uluslararası Sempozyum, Siyonizm ve Irkçılık’tan aktaran;
Alâeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara 1984, s.
134.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 342
Yahudi’yle asla mutlu olamazsın derdi.” sözünde bu açıkça görülür.
58
Ar-
tık Yahudiler, evlilik yoluyla ya da başka yollarla toplumun içerisi-
ne karışmaya ve ayırıcı unsurlarını kaybetmeye başlamışlardır. Bu ise
ciddi bir rahatsızlık yaratmaktadır.
Ancak ırkçığın ve özelikle bizim örneğimizde anti-semitizmin
Almanya’da diğer Avrupa ülkelerinden daha güçlü ve yaygın olduğu-
nu söylemek yanlış olur.
59
Bununla birlikte, Naziler Yahudi düşmanlı-
ğını ve ırkçılığını yaymak için muazzam bir çaba gösterdikleri, propa-
ganda araçlarını sonuna kadar kullandıkları da bir gerçektir.
60
Burada amaç ideolojik eğitimle ve beyin yıkayarak, Yahudi olma-
yan kitleleri, Yahudilerle her karşılaştıklarında saldırının kıvılcımları-
nı çakabilecek oranda büyük bir nefretle doldurmak ve kışkırtmaktır.
Ancak tarihçilerin büyük ölçüde görüş birliğinde oldukları kanı, bu-
nun gerçekleşmediğidir.
61
Almanlar Yahudilere karşı heyecanla yürü-
tülecek bir imha hareketine destek vermemiştir. Ancak yine de Nazi-
ler amaçlarını büyük oranda gerçekleştirebilmişlerdir. Bu noktada, kit-
lesel bir imha hareketine destek verdikleri söylenemese de, sıradan Al-
manların ya da daha doğrusu sıradan modern insanların tutumlarının
değerlendirilmesi gerekir.
58
Günlük dilde kullanılan ve bizlere basit gelen bu gibi ifadelerin önemi zihinler-
de var olan ırkçı düşüncelerin dış dünyaya yansımasını sağlamalarından kaynak-
lanmaktadır: “Irkçılık … farklılık işaretlerinin (isim, derinin rengi, dinsel ibadet) etrafın-
da eklemlenen ve koruma ya da ayrım hayalinin (toplumsal bünyeyi arılaştırma, “kendi”,
“biz” kimliğini her türlü melezleşme, karışma ve istiladan koruma zorunluluğu) zihin-
sel ürünleri olan söylemlerde, temsillerde ve pratiklerde (şiddet, horgörme, hoşgörüsüzlük,
aşağılama, sömürü biçimlerinde) kayıtlıdır”. Etienne Balibar, “Bir ‘Yeni Irkçılık’ Var
mı?”, Balıbar, Wallerstein, Irk, Ulus, Sınıf (Belirsiz Kimlikler), Çev. Nazlı Ökten, Me-
tis, 3. Baskı, İstanbul 2000, s.25-26.
59
“An Interview with Prof. Christopher Browning”, SHOAH Resource Center,
http://www.yadvashem.org , (son yararlanma: 10.10.2005), s.4.
60
Hitler Gençliği İle İlgili Yasa (1935)’da yer alan şu ifade bunun bir örneğidir: “Tüm
Alman gençliği halka ve halk birliğine hizmet etmek üzere babaevi ve okul dışında Hitler
gençliği içerisinde bedensel, ruhsal ve ahlaki olarak Nasyonel Sosyalizm’in ruhuna uygun
bir şekilde eğitilecektir”.Bkz. Stéphane Bruchfeld, Paul A. Levine, s. 8.
61
Zygmunt Bauman, s. 104.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 343
“Modern insan mı?
‘Ne ettiğimi bilmiyorum; ne ettiğini bilmeyen her şeyim ben’
diye iç geçirir modern insan …
Bu modernlikti bizi hasta eden,
-tembel barışlar, korkak tavizler,
modern Evet ve Hayır’ın bütün erdemli kirliliğiydi …”
62
IV. NAZİ VAHŞETİ VE SIRADAN İNSAN
-SEYİRCİ-
Yukarıda da kısaca değindiğimiz üzere, Nazi döneminde yaşanan
vahşetin kurgulayıcıları ve Nasyonal Sosyalist Parti’nin önde gelenle-
ri, bir başka anlatımla “tepedekiler” dışında kimlerin bu yıkım sistemine
ne oranda hizmet ettiğini ve bunu ne kadar bilinçlice gerçekleştirdiğini
saptamak oldukça güçtür. Sıradan insanlar ve hatta dünyanın geri ka-
lanı, yaşananlardan ne kadar sorumludur, ya da tarihin bu kara sayfa-
sında ne kadar beyaz kalabilmişlerdir? Konuya ilişkin pek çok soruda
olduğu gibi bunu da yanıtlamak kolay değildir, ancak yalnızca bu so-
runun sorulmasının bile tek başına önemli olduğu unutulmamalıdır.
Nazilerin iktidarı süresince her yerde Yahudiler kayboldukla-
rı halde, savaş bittikten ve Nazilerin zulmü bütün çıplaklığıyla orta-
ya çıktıktan sonra, sıradan insanların savunmaları genel olarak hiç bir
şeyden haberleri olmadıkları iddiasına dayanmaktaydı.
63
Ancak ger-
çekten hiç bir şeyden haberleri yok muydu? “… büyük çoğunluk gözleri-
ni ve kulaklarını, hepsinden önce de ağzını kapatmayı yeğliyordu. Kitlesel yok
etme eylemine duygu patlamaları değil, ilgisizliğin ölü sessizliği eşlik etti.”
64
62
F. W. Nietzche, Deccal, Çev. Oruç Arıoba, Hil Yayınları, İstanbul 2001, s. 13, no: 1.
63
Theodor Adorno, bu konuya ilişkin şöyle bir saptama yapmaktadır: “Her yerde Ya-
hudiler kaybolduğu halde ve Doğu’da olup biteni yaşayanların bu konuda susmuş olmala-
rı, ki bu onlar için dayanılmaz bir yük olmuş olsa gerektir, inanılır gibi olmadığı halde, o
sıralar olan bitenlerden hiç haberleri olmadığını söyleyenlerin sayısı yüksektir; bütün bun-
lardan hiç haberi olamamak tavrıyla, ahmakça ve korkakça bir aldırışsızlık arasında en azın-
dan bir orantı olduğunu varsayabiliriz”. Theodor W. Adorno, “Geçmişin İşlenmesi
Ne Demektir?”, Çev. Tahran Onur, Defter, Y. 1999/10, S. 38, s. 123.
64
Zygmunt Bauman, s. 105.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 344
Bu noktada Stanley Kramer’in 1961 yılında çektiği Nuremberg
Yargılması’nda (Judgement at Nurmeberg, 1961)
65
Ernst Janning’in duruş-
malar boyunca süren sessizliğini bozup “Ben farkındayım!” diye hay-
kırması ve “Kulaklarımız duymuyor muydu? Gözlerimiz görmüyor muy-
du? Eğer bilmediysek, bunun nedeni bilmek istemememizdi” diye seslenme-
si oldukça düşündürücüdür.
Janning sıradan insanın yüzlerle ifade edilebilecek bir kaybı sezdi-
ğini ve ülkesini sevdiği için suskun kaldığını söyler. “Siyasal açıdan aşı-
rı görüşleri savunan bir kaç kişi, ya da bazı azınlıklar haklarını kaybetse ne
olurdu ki?”, sonuçta Hitler, Alman ulusunu tekrar ayağa kaldırmış ve
kendisinden gurur duymasını sağlamıştı.
Kabul etmek gerekir ki Nazi vahşetinin gerçekleştiği topraklarda
pek çok kişi modern normların kendilerine telkin ettiği gibi davran-
makta; gözlerini başka yöne çevirmekte tereddüt etmemiştir.
66
Amen
filminde Kurt Gerstein’in, Nazilere olan güven ve bağlılığını dile ge-
tiren babasına olayların gerçek yüzünü göstermeye çalıştığında aldığı
cevap şöyledir: “Ülkemiz, Hitler ve onu destekleyen sıradan Almanlar saye-
sinde başkaldırdı. Bu papaz dostun ya da Thomas Mann ne yaptı söyler mi-
sin bana?”.
Oysa takvimler ilerleyip Hitler’in ve Nazilerin neler yaptığı açıkça
ve yadsınamaz bir biçimde ortaya çıktığında, Thomas Mann’ın duru-
şunun önemi çok daha iyi anlaşılacaktı. Thomas Mann Almanya’dan
kaçmıştı, ancak Nazilere karşı direnişini ve mücadelesini sürdürme-
ye devam etmişti. Savaş boyunca İngiliz radyosu BBC üzerinden Al-
manları uyarmaya çalışmıştı. Zaman Mann’ın haklılığını bütün dün-
yaya gösterdi.
67
65
Nüremberg yargılamaları içerisinde filmin konusuna temel oluşturan “Hukukçular
Davası”na ilişkin olarak ayrıntılı açıklamalar için bkz. Ingo Müller, Hitler’s Justice,
The Courts of the Third Reich, Çev. Deborah Lucas Schneider, I. B. Taurıs & Co Ltd,
Londra 1991, s. 270-284.
66
Zygmunt Bauman, s.148.
67
Thomas Mann, BBC Radyosu’ndan 1941 Ağustosunda yaptığı olağanüstü yayın-
da Alman ulusuna şöyle sesleniyordu: “Eğer başınızdaki rejim adına işlediğiniz suçla-
rı isteyerek ve bilerek işlemiş olsaydınız, Almanya hakkında nasıl bir yargıya varılabilir ve
gelecek için ondan ne beklenebilirdi ki? Özgürlüğün dışarıdan gelen sesini gizlice dinleyen
sizler, herhalde kendinizi baskı altında tutulan bir ulusun bireyleri olarak görüyorsunuz;
yalnızca bu gizlice dinleyişiniz bile, Hitler terörüne ve siz Alman’ları içine sürüklemiş ol-
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 345
Nazilerin iktidara gelmesinin ardından Thomas Mann gibi pek
çok Yahudi ve Alman aydın yurtdışına kaçmıştır. Bu kaçış Yahudiler
için kaçınılmazdır, çünkü kendilerini bekleyen “kesin çözüm”ün yak-
laşmaya başladığı hissedilmektedir. Bu durumda ya yurtdışına kaça-
caklar ya da Son Metro’da işgal altındaki Paris’te bir tiyatronun kile-
rinde saklanan Steiner gibi, yaşamı bir havalandırma deliğinden izle-
mek zorunda kalacaklar, ne zaman biteceği belli olmayan bir tutsaklı-
ğın esiri olacaklardı. Bu iki “şanslı” grubun dışında kalanlar ise adım
adım ilerleyen vahşetin kurbanlarıydı.
Ancak Alman aydınları için durum biraz daha karışıktı. Sistemin
içerisinde kalıp, Amen’deki Kurt Gerstein gibi, sistemi yavaşlatmalı
mı, yoksa kaçıp mücadeleyi sınırların ötesinden mi sürdürmeli soru-
su önemliydi. İlk bakışta kaçmanın, terk etmenin, kurbanları yalnızlı-
ğa sürüklemek ve kendini kurtarmak anlamlarına geldiği düşünülebi-
lir. Bu, belki belli ölçülerde doğrudur da. Bununla birlikte sistemi ya-
vaşlatmak, ya da verebileceği zararı hafifletmek iddiası ile bulunduk-
ları mevkileri koruyan pek çok kişinin, bu amaçtan uzaklaştığı ve ken-
di yerlerini sağlamlaştırmak üzere harekete geçtikleri de sıklıkla gö-
rülmüştür.
Thomas Mann’ın oğlu Klaus Mann tarafından kaleme alınan Mep-
hishto romanı
68
ve romanın sinema uyarlaması konformizmin yapabi-
leceklerini okuyucunun/izleyicinin dikkatine sunmakta son derece
duğu kanlı ve sonu gelmeyen serüvene karşı başkaldırışınızın bir kanıtıdır … Alman Ulu-
su, böyle bir sonun gerçekleşmesine izin verme! Sizleri aşağılayarak karanlık bir geleceğe
iten bu alçaklar rejiminden kendinizi kurtarın ve dünyanın inanmak için hâlâ kendini zor-
lamakta olduğu, Nasyonal sosyalizm ve Almanya’nın bütün olmadığı gerçeğini kanıtlayın.
Eğer gittiği her yolda Hitler’i istekle izleyecek olursanız, çevrenizde çok güçlü bir öc alma
isteği oluşacaktır ve Almanya için iyi duygular besleyenler bundan büyük bir korku duy-
maktadır. Boyunduruk altındaki Avrupa uluslarının, sizleri de ezmekte olan ortak düşma-
na karşı direnişlerine bir bakın. Onlardan değersiz, karaktersiz ve korkak mı olmak istiyor-
sunuz? Dünyanın köleleştirilmesi için gerekli malzemenin sizin eseriniz olduğunu ve si-
zin yardımınız olmadan Hitler’in savaşı sürdüremeyeceğini de düşünün! Çevresine dehşet
saçan bu adamı, bu Hitler’i kendinizin yok etmiş oluşu veya bunun dış güçlerce gerçekleş-
tirilmesi zorunluluğunun doğmuş olması, gelecekte çok büyük bir fark olarak değerlendiri-
lecektir”. Bkz. Thomas Mann, Dinle Alman Ulusu!, Çev. Niyazi Eröztürk, E Yayınla-
rı, İstanbul 1991, s. 34-35.
68
Belirtmek gerekir ki, Klaus Mann’ın Mephisto adlı romanı Goethe’nin Wilhelm Me-
ister adlı eserinden alınan şu sözlerle başlar: “Her insanın bir aktör olarak hata yapma-
sını kabul ederim, hiçbir aktörün bir insan olarak hata yapmasını kabul etmem”. Bkz. Kla-
us Mann, Mephisto, Çev. Robin Smyth, Penguin Books, 7. Baskı, ABD 1988.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 346
başarılıdır. Macar yönetmen Istvá Szabó tarafından çekilen film, bu ba-
şarılı romanın ve baş karakteri Höfgen’in hikayesinin daha geniş kitle-
lere ulaşmasını sağlamıştır.
Höfgen tiyatroya gönül vermiş ve başarılı olma hırsı ile dolmuş bir
kişidir. Bu karakter Nazi döneminde yaşayan pek çok benzerini etki-
li bir şekilde simgelemektedir. Bu bağlamda Adorno’nun değerlendir-
mesi dikkate değerdir. Buna göre, Höfgen’in hareket tarzının: “... daha
çok, güç-zayıflık ekseninde tanımlanan bir düşünme tarzı, donukluk ve tep-
ki gösterme yetersizliği, konvansiyonellik, konformizm, kendi üzerine düşün-
me yetisinin güdüklüğü ve sonuçta da genel bir deneyim yeteneksizliği gibi
kişilik özellikleriyle tanımlanması gerekir. Otoriteye bağımlı karakterler ken-
dilerini, herhangi bir özel içeriğe gerek duymadan, ne olursa olsun yalın so-
mut erkle özdeşleştirirler. Aslında bunların yalnızca zayıf bir Ben’leri vardır
ve eksiği doldurmak için büyük kolektiflerle özdeşleşmeye ve onlar tarafından
korunmaya ihtiyaç duyarlar. … Tersine o konformistlerin- ki daha her türlü
somut ilişkiden bile önce, tüm iktidar aygıtının kumanda manivelasıyla çok-
tan bağlantılıdırlar- totalitarizmin potansiyel yardakçıları ve takipçileri olma-
larıyla ilgilidir. Öte yandan kendi yandaşlarının bir çoğu bile bu anlamı ta-
şımakla birlikte, nasyonal sosyalist rejimin korku ve ıstıraptan başka bir an-
lama gelmediği de bir yanılsamadır. Sayısız insan, faşizm altında hiç de öyle
kötü yaşamamıştır.”
69
Bu yorumlama doğrudan Höfgen karakteri için yapılmamıştır.
Ancak onun ve benzerlerinin durumunu, iktidarla özdeşleşerek, ken-
di durumlarını sağlamlaştırmaya yönelik hareketlerini özetlemekte-
dir. Bu doğrultuda Mephisto’nun baş karakteri Höfgen’in başka her-
hangi bir ideolojik yapılanmada da benzer şekilde hareket edeceğini
söyleyebiliriz.
Bu hareket tarzı bir takım farklılaşmalarla da olsa Nazi döneminde
Almanya’da çeşitli mevkilerde görev almış pek çok kişide görülebilir.
70
Hatta Hitler’in en yakınındaki eylem adamlarından bazıları bile böy-
lesine bir tutum sergilemişlerdir. Bu doğrultuda biraz ileri giderek de
69
Theodor W. Adorno, s. 129.
70
Örneğin, Alman bilim adamlarının Naziler tarafından kendilerine sağlanan mad-
di olanakları nasıl ve ne amaçlar için kullandıklarına ilişkin olarak bkz. Robert N.
Proctor, Racial Hygiene, Medicine Under the Nazis, Harvard University Pres, ABD
1988.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 347
olsa, Hitler’in silahlanma Bakanı Speer’de bile benzer bir yaklaşım ol-
duğu söylenebilir.
René Lourau, Bilinçaltında Devlet adlı eserinde 9 Nisan 1944 tarih-
li İngiliz Observer gazetesinde yer alan bir makaleden alıntı yapar. Ma-
kale Hitler’in Silahlanma Bakanı Speer ile ilgilidir ve metin içerisinde
şöyle saptamalar yer almaktadır: “Speer, şu pitoresk ve dikkat çekici Na-
zilerden biri değildir. Hatta geleneksel fikirlerden başka politik düşünceleri
var mı, bunu bile bilmiyoruz. Herhangi bir başka partiye de katılabilirdi, ye-
ter ki ona iş ve kariyer sunulsun. …Tipik bir biçimde Alman olan ya da tipik
bir biçimde Nasyonal-Sosyalist bir modele, Almanya’nın diğer yöneticilerin-
den çok daha az yakındır. O, daha ziyade, savaş halindeki devlette önemi gi-
derek artan bir tipin simgesidir: Katışıksız teknisyen, hiçbir sınıfa ait olma-
yan ve hiçbir geleneğe bağlanmayan, yalnızca kendi teknisyenlik ve organiza-
törlük yeteneklerinin yardımıyla dünyada kendi yolunu açmaktan başka he-
defi olmayan parlak isim.”
71
Ancak açılan bu yolun sonu, hepsi için söz konusu olmasa da, pek
çok kişi için dipsiz bir karanlıktır. Görmezden gelmeye çalışma irade-
si bir noktada kırıldığında, savunma mekanizması devreye girer, ama
sesi büyük olasılıkla kendilerine bile cılız gelir. Belki de içlerini kavu-
ran huzursuzluğun eşliğinde çoğu “seyirci” Höfgen’in filmin sonunda
stadyumun ortasında yapayalnızken yükselen feryadına benzer bir ses
duymuşlardır içlerinde: “İnsanlar benden ne istiyorlar? Neden beni izli-
yorlar? Neden bu kadar zor? Ben yalnızca sıradan bir oyuncuyum…”.
Bu noktada Naziler döneminde mesleklerinde belirli noktalara ge-
lebilmiş herkes, bu vahşetin bir parçası olarak görülüp lanetlenmeli
midir sorusu akıllara gelir. Bu soruya yanıt arayışında Mephisto’nun
yönetmeni Istvá Szabó’nun başka bir filmini Taraf Tutmak’ ı (Taking Si-
des, 2001) bir çıkış noktası olarak alabiliriz. Bu film savaş sonrasında
Berlin’de bir Amerikan subayının saygın Alman orkestra şefi Wilhelm
Furtwangler’in Nazilerin gönüllü işbirlikçisi olmasını ispat etmeye ça-
lışmasına odaklanmaktadır.
Futwangler, Naziler döneminde orkestra şefliğinde bulunmayı
sürdürmüş bir müzisyendir ve özellikle Hitler’in doğum gününde or-
kestrasını yönettiği ve “onun için çaldığı” gerekçesi ile suçlanmakta-
71
Theodor W. Adorno, s. 129.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 348
dır. Bu suçlama karşısında en büyük savunması ise, belirtilen olayın
Hitler’in doğum gününden bir gün önce olduğu ve küçük bir oyun-
la, Nazi selamı vermekten kaçındığıdır. İlk bakışta komik gelebilecek
böylesine bir savunma dönemin koşulları içerisinde bir şeylere karşı
koymanın ne kadar güç olduğunu da göstermektedir. Sistemin çarkla-
rı öyle amansız bir acımasızlıkla ve taviz vermez bir hızla dönmekte-
dir ki yalnızca Hitler’e Nazi selamı vermekten kaçınabilmek bile, bü-
yük bir direniş göstergesi olarak düşünülebilmektedir.
Nazi rejiminin sanatı, Furtwangler’i ve başkalarını ideolojilerinin
propagandasını yapmak ve her şeyin yolunda olduğunu göstermek
için kullandıkları belki doğrudur, ancak bu, kendisine “Bir sanatçının
görevi gitmek midir, kalmak mı?” diye sormuş ve ülkesinde kalmaya ka-
rar vermiş bir müzisyenin, Nazilerden herhangi bir çıkar elde etmemiş
olmasına karşın, sırf ülkesini terk etmediği için suçlanmasını haklı çı-
karır mı?
Nazi rejimi altında, Almanya’da yaşamamış kişiler olarak bu so-
ruların cevaplarını gerçek anlamıyla bulmak çok zor. Ancak belki şu
büyük bir kesinlikle söylenebilir: bu soruların yöneltilmesi gerekenler
yalnızca Almanlar değildir. Nüremberg Yargılaması adlı filmde, baş ka-
rakterlerden Ernst Jannig’in yukarıda belirttiğimiz konuşması sonra-
sında, savunma avukatının açıklamaları bu noktada dikkate alınabi-
lir. Savunma avukatı “Jannig, ya da onun kişiliğinde Almanlar, suçluysa
dünyanın geri kalanına ne oluyordu?” demektedir. Eğer suçlu olduğunu
söyleyen bu kişi haklıysa, olanları görmelerine rağmen, kendi çıkarla-
rı doğrultusunda hareket eden Vatikan, ABD, SSCB ve dünyanın geri
kalanının durumu ne olacaktı? Avukat kendi seslendirdiği bu sorunun
karşısında “Eğer haklıysa, Ernst Jannig’in suçu dünyanın suçudur! Ne az,
ne de fazla…” demektedir.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 349
“Öğrenmek değişmek demektir.
Kabullenmek aydınlanmak için
Gidilen yolun yarısıdır.”
72
V. MODERN DÜNYANIN SAKİNLERİ
-CELLAT, KURBAN, SEYİRCİ-
Nazi rejimi altında yaşananlar ve bu rejim içerisinde yapılanlar
dikkate alındığında kimin cellat, kimin kurban, kimin seyirci olduğu-
nun kolaylıkla saptanabileceği düşünülebilir. Ancak kanımızca, biraz
daha dikkatli bir bakışla, tarihsel gerçekler karşısında yapılanlardan
açıkça sorumlu olanlar ve açıkça mağdur olanlar dışında, bunun pek
de kolay olmadığı anlaşılacaktır.
Bu öylesine bir dönemdir ki yaşananlar karşısında sessiz kalmak-
çoğu birbiriyle kavgalı-Kiliselerin uzlaştığı belki de tek konu olmuş-
tur. Amen filminde gördüğümüz gibi çoğunlukla soyutlanmış birkaç
üye dışında hiç bir Kilise’nin, “kendi nüfuz alanı olduğunu savunduğu
bir bölgede ve kendi dinsel görevi içindeki insanlar tarafından işlenen suçlar-
dan” sorumlu olduğunu kabul etmek istememiştir.
73
XII. Pius’un sus-
kunluğu savaş sonrasında bile sürmüştür ve Hitler hiçbir zaman Ka-
tolik Kilisesinden aforoz edilmemiştir.
74
Amerika, yaşananların boyut-
ları çok önceden anlaşılabilmesine karşın çok geç yüzünü Almanya’ya
dönmüş ve sonrasında Taraf Tutmak’da bütün çarpıcılığıyla gördüğü-
müz, olayların derininde yaşananları irdelemeye çalışmadan tavizsiz
bir yargıçlığa soyunmuştur. Vatikan ve ABD’nin yanında, olanları gör-
mesine ve bilmesine rağmen hareketsiz kalan dünya yaşananların bü-
yük seyirci kitlesini oluşturmuştur.
Yaşananlar sırasında ya da sonrasında kurbanlar ve cellatların da
kimi zaman birbirlerinin yerlerini alabilecekleri görülmüştür. Nazile-
rin işbirliğinin akılsallık anlamına geldiğini işaret eden oyunlarına ge-
len bazı Yahudiler, “ne kurtarabilirsem” stratejisine yönelerek, körleş-
mişler
75
ve kesin çözümün gerçekleştirilmesi yolunda istemeden de
72
Bernordo Bertollucci’nin Sidarta adlı filminden.
73
Zygmunt Bauman, s.147.
74
Holokost, s.145.
75
Zygmunt Bauman, s. 175. Normal durumlarda anormal olarak görülebilecek dav-
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 350
olsa Nazilere yardımcı olmuşlardır. Bunun sonucunda bazı kurbanlar,
yaşadıkları vahşetin altında, yaşamda kalmak umuduyla başka kur-
banların celladı olmuşlardır.
76
Nazi cellatlarının tamamı olmasa da bir kısmı, Liliana Cavani’nin
Gece Bekçisi’nde (Il Portiere di notte, 1974) simgesel olarak sunduğu gibi,
utancı yüzünden gün ışığına çıkamaz duruma gelmiştir. Ve pek çok
kişi Lina Wertmüller’in Yedi Güzellik’indeki (Pasqualino Settebellezze,
1975), Pasqualino gibi “Evet, hayattayım… ama ne pahasına?” diye sor-
mak zorunda kalmıştır.
Lars von Trier’in Avrupa (Europa) filminde seyirciye seslendiği
gibi; ileri olduğu zannedilen, şey bazen aslında geridir ve masum kişi-
ler bile “tren”in döndüğü yerde uyuya kalmıştır. Sonuçta, Avrupa ya-
şadıklarıyla modern insana, onun güvendiği kişilere, kurumlara, dev-
letlere ilişkin çok sarsıcı gerçekler sunmuştur.
Öyleyse modernleşme sürecinde gerçekte olan şeyin şiddetin var-
lığına son verme olmadığını, onun yalnızca gözden uzaklaştırıldığını
ve hatta daha etkili bir biçimde yeniden düzenlenen şiddete yeni alan-
lar açıldığını söyleyebiliriz. Bu anlamda anti semitizmin yok edici ver-
siyonu ancak modern devlet içinde gerçekleşebilecek bir fenomendir
ve belki de “Tüm çirkinliğiyle kavranmasını zor bulduğumuz, Holocaust
değildir. Holocaust’un meydana gelişinin nerdeyse anlaşılmaz kıldığı bizim
Batı uygarlığımızdır”.
77
ranış biçimlerinin toplama kampları gibi bir ortamda nasıl normal davranış biçim-
lerine dönüşebileceğine ilişkin olarak, toplama kampında bulunmuş bir doktor ta-
rafından kaleme alınan, etkileyici bir değerlendirme için bkz. Victor E. Frankl, İn-
sanın Anlam Arayışı.
76
Bu noktada Zygmunt Bauman’ın “Modernite ve Holocaust” adlı eserinin ortaya çı-
kışında da etkili olduğunu belirttiği şu sözler hatırlanmalıdır: “Zalimliğin en zalim
yanı, kurbanlarını yok etmeden önce insanlıktan çıkarmasıdır. Ve en zor mücade-
le, insanlık dışı koşullarda insan kalabilmektir”. Bkz. Zygmunt Bauman,“Ahlakın
Toplumsal Manipülasyonu: Ahlakdışı Etkenler, Adiaforize Edici Eylem”, a. g. y.,
Modernite ve Holocaust, s.262.
77
Zygmunt Bauman, s.103-104, 131.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 351
“…Başka birinden başka bir ders,
insancıl olan her şey kayboluyor,
unutkanlık yayılıyor, gelişiyor
henüz ateşler sönmediği halde.
Ama ben o gün
ölüme yatmış olanların yalnızlığını düşündüm.”
78
SONUÇ
Nazi vahşeti modern dünyanın içinde gelişti ve modern devlete
ilişkin bazı soruları da gündeme getirdi. Bunlar kabul edilmesi ve yüz-
leşilmesi zor sorulardı. Şimdi de öyle… Yukarıda yalnızca küçük bir
bölümüne değindiğimiz pek çok sinema eseri, kendimize sormamız
gereken soruları tekrar tekrar hatırlatmakta, tarihin acı gerçekleriyle
yüzleşmemizde, daha aydınlık yarınlar için bugünü anlamamıza yar-
dımcı olan çok önemli bir etki yaratmaktadır. Bu ise, insan haklarının
yalnızca bir özlem olarak kalmaması, gerçek anlamda yaşama geçme-
si ve gelecekte de korunması açısından yaşamsal bir öneme sahiptir.
Filmler sorularımıza kesin yanıtlar getirilemeseler de yaşananların
tekrarlanmasını engellemek için neler yapabileceğimize ilişkin bizlere
ipuçları sunabilir. Unutulmamalıdır ki:
“Sadece an içindeki mutlak eser, bizi, geçmişin ve geleceğin cesetleri eşli-
ğindeki kendi zamanımıza sahip olma işkencesinden esirgeyebilir.”
79
78
Campo Di Fiori’den Czlezlaw Milosz’dan aktaran; Stéphane Bruchfeld, Paul A. Le-
vine, …Bunu Anlatmalısınız… 1933-1945 yıllarında Avrupa’da Yapılan Soykırımla İlgili
Bir Kitap, Başbakanlık Yaşayan Tarih, 1998, s. 73.
79
E. M. Cioran, “En Büyük Pişmanlık Üzerine”, Çev. Haldun Bayrı, Defter, Y.
1997/10, S.30, s. 129.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 352
KAYNAKLAR
“An Interview with Prof. Christopher Browning”, SHOAH Reso-
urce Center, http://www.yadvashem.org, (son yararlanma:
10.10.2005).
Balibar, Etienne, “Bir ‘Yeni Irkçılık’ Var mı?”, Balibar, Wallerstein, Irk,
Ulus, Sınıf (Belirsiz Kimlikler), Çev. Nazlı Ökten, Metis, 3. Baskı, İs-
tanbul 2000.
Bauman, Zygmunt, Modernite ve Holocaust, Çev. Suha Sertabiboğlu,
Sarmal, İstanbul 1997.
Bauman, Zygmunt, Yasa Koyucular ve Yorumcular, Çev. Kemal ATA -
KAY, Metis, İstanbul 1996.
Benjamin,Walter, “Hikaye Anlatıcısı”, Son Bakışta Aşk, Çev. Nurdan
Gürbilek, Sabir Yücesoy, Metis, 3. Baskı, İstanbul 2001.
Berman, Marshall, Katı Olan Her şey Buharlaşıyor, Çev. Ümit Altuğ, Bü-
lent Peker, İletişim, 4. Baskı, İstanbul 2001.
Bruchfeld, Stéphane, Levine, Paul A., …Bunu Anlatmalısınız… 1933-
1945 yıllarında Avrupa’da Yapılan Soykırımla İlgili Bir Kitap, Başba-
kanlık Yaşayan Tarih 1998.
Cıoran, E. M., “En Büyük Pişmanlık Üzerine”, Çev. Haldun Bayrı, Def-
ter, Y. 1997/10, S.30, s. 129.
Dorsay, Atilla, 100 Yılın 100 Yönetmeni, Remzi, İstanbul 1995.
Erdine, Senem, “Paralel Aşıklar”, Sinema, Y. 2003, S.104.
Ertan, Engin, “Führer’i Nasıl Bilirsiniz?”, Sinema, S. 3, Y. 2005.
Frankl, Viktor E., İnsanın Anlam Arayışı, Çev. Selçuk Budak, 5. Baskı,
Öteki, Ankara 1997.
Fromm, Eric, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Çev. Yurdanur Salman,
Nalân İçten, 6. Baskı, Payel, İstanbul 1994.
Giddens, Anthony, Modernliğin Sonuçları, Çev. Ersin Kuşdil, 2. Baskı,
Ayrıntı, İstanbul 1998.
Gili, Jean A., Italian Filmmakers, Self Portraits: A Selection of Interviews,
Fransızca’dan İngilizce’ye Çev. Sandra E. Tokunaga, Gremese,
Roma 1998.
Greenberg, Joanne, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, Çev. Nesrin Kasap,
Metis, 10. Baskı, İstanbul 1995.
Guichonnet, Paul, Musollini ve Faşizm, Çev. Tanju Gökçöl, Cep Üniver-
sitesi, İletişim, İstanbul 1998.
TBB Dergisi 2010 (89) Elif KÜZECİ 353
Gürmen, Pınar Tınaz, “Bernardo Bertollucci: düşler, Tutkular ve Film-
ler”, Sinema, Y. 2005, S. 5.
Hobbes, Thomas, Leviathan, Çev. Semih Lim, YKY, 4. Baskı, İstanbul
2004.
Holokost, II. Dünya Savaşı Döneminde Yahudi Soykırımı, (Bu kitap Enc-
ylopedia Judaica’da bu konuda yayınlanan bilgilerden derlenmiş-
tir), Çev. Mehmet Harmancı, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın
A.Ş., İstanbul 1997.
Insdorf, Annette, Indelible Shadows, Films and the Holocaust, 2. Baskı,
Cambridge University Pres, ABD 1989.
Keane, John, Şiddetin Uzun yüzyılı, Çev. Bülent Peker, Dost, Ankara
1998.
Kutlu, Kutlukhan, “Dövüşelim, güzelleşelim!” Sinema, Y. 2002, S.91.
Loo, Hans Van Der, Williem Van Reijen, Modernleşmenin Paradoksları,
Çev. Kadir Canatan, İnsan Yayınları, İstanbul 2003.
Loura, René, Bilinçaltında Devlet, Çev. Işık Ergüdern, Ayrıntı, İstanbul
2001.
Mann, Klaus, Mephisto, Çev. Robin Smyth, Penguin Books, 7. Baskı,
ABD 1988.
Mann, Thomas, Dinle Alman Ulusu!, Çev. Niyazi Eröztürk, E Yayınla-
rı, İstanbul 1991.
Miller, David, Coleman, Janet, Conolly, William, Ryan, Alan,
Blackwell’in Siyasal Düşünce Ansiklopedisi, Çev. Bülent Peker, Nev-
zat Kıraç, Ümit Yayıncılık, Ankara 1994.
Mosse, George L., Encyclopedia of the Holocaust, C.3, haz. Israel Gutman,
Macmillan, New York-Londra 1990.
Müller, Ingo, Hitler’s Justice, The Courts of the Third Reich, Çev. Deborah
Lucas Schneider, I. B. Taurıs & Co Ltd, Londra 1991.
Nıetzche, Deccal, Çev. Oruç Arıoba, Hil Yayınları, İstanbul 2001.
Nıetzsche, “Defterlerden”, Nietzsce: Kayıp Bir Kıta, COGİTO (Özel
Sayı), YKY, 2. Baskı, İstanbul, ,Kış 2001, S.25.
Pıerson, Christopher, Modern Devlet, Çev. Dilek Hattatoğlu, Çiviyazı-
ları, İstanbul 2000.
Pıerson, Keith Ansell, Kusursuz Nihilist, Politik Bir Düşünür Olarak
Nietzsche’ye Giriş, Ayrıntı, İstanbul 1998.
Poggı, Gianfranco, Modern Devletin Gelişimi, Sosyolojik Bir Yaklaşım, İs-
tanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2002.
Beyaz Perdede Kara Bir Dönemin Gölgesi: Modernite ve Holokost... 354
Proctor, Robert N., Racial Hygiene, Medicine Under the Nazis, Harvard
University Pres, ABD 1988.
RYAN, Michael, Kellner, Douglas, Politik Kamera, Çağdaş Hollywood Si-
nemasının İdeolojisi ve Politikası, Çev. Elif Özsayar, Ayrıntı, İstan-
bul 1997.
Samuels, Charles Thomas, Antonioni, Truffaut, Fellini, Bergman Sinema-
sını Anlatıyor, Çev. Kadir Yerci, Düzlem, İstanbul 1992, s.46.
Sancar, Mithat, “Şiddet, Şiddet Tekeli ve Demokratik Hukuk Devleti”,
Hukuk ve Adalet Üstüne, Doğu Batı, Y. 4, S.13, Kasım-Aralık-Ocak
2000-2001.
Shakespear, Macbeth (II. Perde, IV. Sahne), Çev. Sabahattin
Eyuboğlu,Remzi Kitabevi, İstanbul 1967.
Strobl, Ingrid, Faşizme ve Alman İşgaline Karşı Silahlı Direnişte Kadınlar,
Çev. Nesrin Oral, Belge, İstanbul 1992, s. 22.
Şenel, Alâeddin, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Bilim ve Sanat Yayınları, An-
kara 1984.
The St. James Women Filmmakers Encyclopedia, Women on the Other Side of
the Camera, haz. Amy L. Unterburger, Visible Ink Pres, ABD 1999.
Türk Dil Kurumu Milliyet Türkçe Sözlük, C. II, İstanbul 1992.
Weber, Max, Sosyoloji Yazıları, Çev. Taha Parla, 2. Baskı, İletişim, İstan-
bul 1998.