hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
21TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
1. Ceza Hukuku Genel Hükümler-Özel Hükümler Ayırımı
Ceza hukukunun temel kurallarını düzenleyen genel hükümleri
yanında özel hükümleri, suçların ve cezaların kanuniliği ilkesinin ge-
reği olarak, kimlikleri belli, yani bireyselleştirilmiş tek tek suçlardan
ve bu suçlara verilecek cezalardan oluşmaktadır. Buradan, ceza huku-
ku genel hükümler ceza hukuku özel hükümler arasında mevcut olan
bağıntının niteliğini belirlemek zorunluluğu ortaya çıkmıştır.
Genel olarak kabul edilen, bunlar arasında, bir altlık-üstlük bağın-
tısının değil, tersine birbirlerini karşılıklı olarak tamamlama bağıntısı-
nın olduğudur.
N
Gerçekten, belli bir beşeri davranışı suç sayarak ceza-
landıran normlar, yani bağımsız, asli ceza normları ile varlık nedenleri
bizzat bu normlar olan tamamlayıcı, yani bağımlı ceza normları birlik-
te organik bir bütün teşkil etmektedirler.
O
Bundan ötürüdür ki, asıl ceza hukukunun, ceza hukuku özel hü-
kümler olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü genel hükümler, ta-
rihi gelişiminde, özel hükümlerden damıtılarak elde edilmiş bulunan
ve her bir suçun varlık kazanmasında ve cezasının verilmesinde kural
olarak zorunlu olan temel kurallardan oluşmuştur. Gerçekten, ceza
hukukunda genel hükümler özel hükümler sayesinde yaşam bulmak-
tadır.
*
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi emekli öğretim üyesi, Başkent Üniversitesi
Hukuk Fakültesi öğretim üyesi, Ankara Barosu.
**
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usulü Hukuku Anabilim Dalı
araştırma görevlisi.
N
Fiandaca-Musco, Diritto Penale, Parte Speciale, Volume I, Zanichelli Bologna 1993,
s. XV.
O
Hafızoğulları, Ceza Normu, Ankara 1996, s. 278.
TÜRK CEZA HUKUKUNDA
SUÇLARIN TASNİFİ
Zeki Hafızoğulları
*
Devrim Güngör
**
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
22TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
Türk Ceza Kanunu, “İkinci Kitap”ta, Özel Hükümler adı altında, Kı-
sımlar ve Bölümler olarak, tek tek suçlara yer verilmiştir. Ancak özel
hükümler, sadece bu kanunda yer alan suçlarla sınırlı değildir. Ceza
hukuku özel hükümleri, tüm “ceza mevzuatı” içindeki özel hükümleri
kapsamaktadır. Kanunun ifadesi ile tüm özel ceza kanunları ve ceza
içeren kanunlardaki suçlar, Kanun’un İkinci Kitabı’nda yer alan suçlarla
birlikte, Türk ceza hukukunun özel hükümlerini oluşturmaktadırlar.
Doktrinde sıkça ceza hukukunun özel hükümlerinin, bir genel hü-
kümlerinin oluşturulmasından söz edilmektedir.
4
Genele uyarak, böy-
le bir çalışmanın, ceza hukuku bilimi ve uygulaması bakımından, işleri
karmaşıklaştırmanın ötesinde fazla bir yarar sağlamayacağını düşünü-
yoruz.
R
Bu bağlamda, TCK’nın genel hükümleri arasına birçok bakım-
dan önemli eksiklikler taşıyan ve tüketici olmayan bir “tanım hükmü”
konmuş olması, ne özel hükümlerin bir genel hükümlerini oluşturma-
dır, ne de belli bir esas gözetilerek seçilmemiş olan eksik bazı tanım
hükümlerine, genel hüküm niteliği kazandırmadır. Maalesef, kanun,
inandırıcı bir gerekçe göstermeksizin,
“Genel kanun” yapma tekniği-
ne sığmayan, “Genel hüküm” koyma mantığına aykırı bir düzenleme
yapmıştır.
2. Suçun Hukuki Konusu
Ceza hukukunun kaynağı kanundur. Kanunsuz suç ve ceza ol-
maz. Bu, suçların ceza kanununu ihlal eden beşeri davranışlar olması
demektir. Öyleyse, suçu vurgulayan özellik, onun bir ihlal fiili olması-
dır. İhlalsiz suç olmaz.
Kanun, 5. madde hükmünde, her nedense “genel kanun” - “özel kanun” bağıntısı-
na ilişkin genel kurala uymamış, genel hükümlerin, istisnasız özel ceza kanunların-
da ve ceza hükmü içeren diğer kanunlar hakkında da uygulanmasını emretmiştir.
Ancak, bu hüküm, ne 765 sayılı kanunla, ne de Kara Avrupa hukuk sistemine dahil
başka ceza kanunları ile uyumludur. Gerçekten, ör., İtalyan Ceza Kanunu (İCK),
16. madde hükmünde, “aksine hüküm olmadıkça, bu kanunun hükümleri, başka ceza
kanunlarında düzenlenmiş bulunan hususlar hakkında da geçerlidir” demektedir. Kanun,
bu hükümle, özel ceza kanunlarının ve ceza hükmü içeren diğer kanunların, bu ka-
nunun genel hükümlerine aykırı hükümlerini ortadan kaldırmış olmaktadır. Bkz.,
Hafızoğulları, Türk Ceza Hukuku, Ders Notları, Ankara 2005-6, www.zekihafizogullari.
com, s. 27.
4
Bu konuda bkz., Toroslu, Cürümlerin Tasnifi Bakımından Suçun Hukuki Konusu, Anka-
ra 1970, s. 34 vd.
R
Toroslu, Cürümlerin.., s. 38.
Gerçekten, daha önce Türk Medeni Kanunu’nu çıkaran tarihi kanun koyucu, ni-
teliği Türk Ceza Kanunu ile aynı olmakla birlikte, o kanunda ne bir amaç, ne de
bir tanım hükmüne yer vermiştir. Kaldı ki bir genel hüküm olarak tanım hükmü,
tüketicilikten de yoksundur; çünkü kanunun özel hükümleri arasında ayrıca birçok
tanım hükmüne rastlanmaktadır.
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
23TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
Buradan, ceza hukukunun ilk ve temel sorunu olan, “suçun maddi
anlayışı” ve “suçun şekli anlayışı” tartışması ortaya çıkmaktadır. Bu tar-
tışma özünde, tabii hukuk, hukuki pozitivizm, Rocco’un teknik hukuk
okulu ve von Liszt’in
temellerini koyduğu ceza hukukunda amaçsal
yorum yöntemi (Metodo teleologico) düşüncesinin çatışma noktasını
oluşturmaktadır. Söz konusu çatışma, suçun hukuki konusu üzerinde
yoğunlaşmaktadır.
Gerçekten, suç, madem bir ihlal fiilidir, hukuki bir değer veya
menfaati ihlal etmektedir. Bu demektir ki, suçla ihlal edilen, ceza ile
korunan, böylece hukukilik kazanan beşeri değer veya menfaat, su-
çun hukuki konusunu oluşturmaktadır. Bugün tüm eleştirilere rağ-
men,
suçun hukuki konusu düşüncesinin, hâlâ ceza hukukunun bir-
çok temel meselesine çözüm getirdiğine, ceza hukuku bilimine büyük
katkısının olduğuna inanılmaktadır. Bu bağlamda olmak üzere, ister
teknik hukuk okulunun, ister amaçsal yorum yöntemi düşüncesinin
bakış açısından ele alınarak değerlendirilsin, suçun hukuki konusu,
hâlâ cezalandırma erkinin kullanımında keyfilikten kurtulmada, ceza
hukukuna bilimlik sıfatının kazandırılmasında, suçların tasnifinde ve
ceza kanununun yorumunda büyük önem taşımaktadır.
10
Özellikle Aydınlanma çağı ile başlayan kanunlaştırma (codifica-
zione) hareketlerinde, Kıta Avrupası ceza hukuku düzenlerinde, ceza
hukukunun özel hükümlerinin oluşturulmasında, dolayısıyla suçların
tasnifinde, suçun hukuki konusu düşüncesi egemen olmuştur. Gerçek-
ten, 765 sayılı TCK’nın kaynağı olan ve Fransız Ceza Kanunu’nun
11
etkilerini taşıyan 1889 tarihli Zanardelli Kanunu, suçla ihlal edildiği-
ni ve ceza ile korunması gerektiğini düşündüğü beşeri değerleri veya
menfaatleri göz önünde tutarak, cürümleri, on kategori olarak tasnif
etmiştir. Aynı şekilde, 1948 tarihli İtalyan Cumhuriyeti Anayasası’nı
Franz von Liszt, La teoria dello scopo nel diritto penale, a cura di Alessandro Alberto
Calvi, Giufre’ Editore, Milano 1962,
Tartışmalar için bkz., Gregori, Saggio sull’ oggetto giuridico del reto, Collana di studi
penalistici, Diretto da G. Bettiol e P. Nuvolone, Cedam-Padova 1978.
Antolisei, Manuale di diritto penale, PG, Milano 2000, s. 179 vd.; Pagliaro, Principi
di diritto penale, Parte generala, secondo edizione, Milano 1980, s. 212 vd.; Carne-
lutti, Il danno e il reato, Padova 1926, s. 51.
10
Gregori, a. g. e., s. 64 vd.
11
Fransız Ceza Kanunu, 1857 tarihinde değişiklikleri ile birlikte, teokratik toplum,
hukuk ve Devlet düzenine sahip bulunan Osmanlı İmparatorluğu’nun ceza kanu-
nu olmuştur. Bkz., Hafızoğulları, Türk Ceza Hukukunun Seksen Yılı, “Cumhuriyetin
Kuruluşundan Bugüne Türk Hukukunun 80 Yıllık Gelişimi” Sempozyumu’nda
(30-31 Ekim2003 Ankara) Sunulan Tebliğdir, I . Tanzimat Dönemi Ceza Hukuku.
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
24TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
birebir sağlaması zımnında birçok değişikliğe uğramasına rağmen,
12
hâlâ temelinde Teknik hukuk okulu düşüncesini koruyan 1930 tarihli
Rocco Kanunu, cürümleri, suçun hukuki konusunu esas almak üzere
on üç kategori olarak tasnif etmiştir.
13
Alman Amaçsal Yorum Yönte-
mi düşüncesinin etkilerini taşıyan Alman Ceza Kanunu (StGB), İkinci
Kitabında, Özel Hükümlerde, suçları 30 kategori olarak tasnif etmiştir.
Esasen Aydınlanma düşüncesinin etkileri altında oluşmuş bulunan
Kıta Avrupası ülkelerinin ceza kanunlarının, hatta Yeni Fransız Ceza
Kanunu’nun
14
suçların tasnifi konusunda bu kanunlardan pek farklı
olduğunu düşünmüyoruz.
15
12
Fiandaca/Musco, a. g. e., Introduzione, s. XVI; Antolisei, Manuale, PG, s. 16 vd.
13
Ancak kanunda, onuncu kategori suçları oluşturan “Irkın tümlüğüne ve sağlığına
karşı suçlar “ 1978/194 sayılı kanunla ortadan kaldırılmış, böylece suçla ihlal edilen
ve ceza ile korunan hukuki değerler on iki kategori olarak tasnif edilmişlerdir.
14
Bu kanun, suçları önce, kişilere karşı suçlar, mala karşı suçlar, ulusa ve devlete
karşı suçlar, olmak üzere, üç ana başlık altında toplamıştır. Ancak kanun, bu ana
başlıklar altında suçları tasnif ederken, suçun hukuki konu kriterini göz ardı et-
miş değildir. Kanunda “din hürriyetine karşı suçlar” bu başlık altında başlı başına
bir suç kategorisi olarak değil, “kişiye karşı suçlar” içinde dağınık biçimde düzen-
lemiştir. Kanun’da yapılan düzenleme kendi içinde tutarlıdır ve laiklik ilkesinin
ihlali niteliğini taşımamaktadır. Çünkü “din hürriyetine karşı suçlar”ı, kanunun
sistemi içinde kalındığında, “mala karşı suçlar” ve “ulusa ve devlete karşı suçlar”
arasında düzenlemek imkânı yoktur. Böyle olunca, “din hürriyetine karşı suçlar”,
zorunlu olarak “kişilere karsı suçlar” içinde, ama dağınık bir biçimde düzenlenme-
si doğaldır. TCK farklı bir sistematiğe sahiptir. TCK’de mala karşı suçlar kategorisi
yoktur. Mala karşı suçlar “kişilere karşı suçlar” içerisinde yer almıştır. TCK’de ay-
rıca “topluma karşı suçlar” kategorisine yer verilmiş, toplumsal-kamusal değerler
bu başlık altında cezai himayenin konusu yapılmıştır. Din, bireysel-toplumsal bir
kurumdur. Bunun aksi iddia edilmemiştir. Böyle olunca, din hürriyetine karşı suç-
ların, buharlaştırılmaması, tıpkı, genel ahlaka karşı suçlar, aileye karşı suçlar, vs.
benzeri olarak, topluma karşı suçlar arasında yer alması gerekmektedir. Kanun ko-
yucunun, özensizlik göstererek, künhüne varmadan Yeni Fransız Ceza Kanunu’na
öykünmesi yanlış olmuştur. Gerçekten, kişiye, ayırımsız her kişinin sahip olduğu
“şeref” hukuki değeri dışında, ayrıca her kişide ortak olmayan “din” hukuki değe-
rini bahşetmek, kanuna sözel olarak bakıldığında, Türk hukuk düzeninin temelini
oluşturan laiklik ilkesinin maalesef etrafının dolanılmak istendiği izlenimini uyan-
dırmaktadır.
15
İspanyol Ceza Kanunu da bu konuda kanunumuzla bir benzerlik arz etmemekte-
dir. İspanyol Ceza Kanunu üç kitaptan oluşmaktadır. Birinci kitap, Genel hüküm-
ler; İkinci kitap, Suçlar/cürümler (Delittos y sus penas), Üçüncü kitap, Kabahatler
(Faltas y sus penas)den ibarettir. Kanunda suçlar, hukuki konularına göre tasnif
edilmişlerdir. Şerefe karşı suçlar (Delittos contra el honor) XI. Babta, üç fasıl ola-
rak düzenlenmiştir. Birinci fasılda, iftiraya (De la calumnia (Arts. 205 al 207); ikinci
fasılda hakaret ve sövmeye (De la injuria (arts. 208 al 210) ve üçüncü fasılda ortak
hükümlere (Disposiciones generales (arts. 211 al 216)) yer verilmiştir. Görebildiği-
miz kadarı ile, İspanyol Ceza Kanunu, bu hükümler arasında din hürriyetini ihlal,
dini inanca saldırı, ölünün hatırasına hakaret vs. adında bir suça yer vermemiştir
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
25TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
Suçun hukuki konusu üzerindeki tartışmalar bir yerde, suçla ihlal
edilen ve ceza ile korunan hukuki değer veya menfaatlerin bir kata-
logunun bulunup bulunmadığı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Kanun-
ların Anayasa’ya aykırı olamaması, tartışmayı ceza kanunu- Anayasa
arasında bulunan zorunlu ilişki üzerine çekmektedir. Gerçekten de
Anayasa tarafından düzenlenmesi, toplumsal-beşeri değer veya men-
faatleri, hukuki değer veya menfaatler düzeyine yükselmektedir.
16
O
halde cezai himayenin konusu, bu değer veya menfaatlerdir.
Böyle olunca, ceza hukukunun özel hüküm düzenlemeleri, top-
lumsal-beşeri her değer veya menfaati değil, sadece Anayasa ile huku-
ki değer veya menfaat niteliği kazanmış olan toplumsal-beşeri değer
veya menfaatleri ihlal eden fiilleri suç saymak ve cezalandırmak du-
rumundadır. Bu, Anayasa’da açıkça yasaklanmış veya ifadesini bul-
mamış olan toplumsal- beşeri değerlerin, ismine ne denirse densin,
örneğin manevî-millî değerler vs., cezaî himayenin konusunu oluş-
turmamaları demektir. Buradan, bir yandan belli suç grupları ve alt
grupları, dolayısıyla cezai himayenin konusunu oluşturan değer veya
menfaatlerin bir katalogunun bulunup bulunmadığı meselesi ortaya
çıkarken, öte yandan ceza hukuku düzenlerinin ayırt edici niteliği ola-
rak, teokratik, laik; imtiyazcı, sınıfçı ve demokratik ceza hukuku dü-
zenleri meselesi ortaya çıkmaktadır.
17
Üst yapısı olduğu toplumların evrimine bağlı olarak hukukun da
bir evrim içinde olduğu doğruysa, kuşkusuz suçla ihlal edilen ve ceza
ile korunan değer veya menfaatlerin mutlak, değişmez bir katalogu-
nun olduğunu söylemek mümkün değildir. Madem toplumsal ihtiyaç-
lar yer ve zamanla bağıntılı olarak değişmektedir, toplumun üstyapısı
olan hukukun değişebilirliği, yani eskinin yerini yeninin alması asıldır.
Ancak nitelikleri aynı olan ceza hukuku düzenlerinde, suçla ihlal edi-
len ve ceza ile korunan hukuki değer veya menfaatlerin, hem nitelik
hem de nicelik yönünden bazı farkları olmakla birlikte, büyük oranda
benzeşme içinde oldukları gözlenmektedir.
(Bilgiler, http://noticias.juridicas.com_datos/Penal/lo10-1995.12tll.htlm adresli
web sitesinden derlenmiştir). Bu demektir ki, diğer kanunlarda olduğu gibi, İspan-
yol Ceza Kanunu’nda da “din”, “dini inanç”, “şeref” gibi değerler, kişilerin ortak
bir niteliği değildir. Sonuç olarak, şerefe karşı suçlar gibi kişilerin ortak değerini
koruyan suçlar arasına din hürriyetine ilişkin suçların konması yanlış olmuştur.
Kiminin temelsiz olarak iddia ettiğinin tersine, kanunun düzenlemesi, birçok kez
belirtildiği üzere laiklik ilkesine aykırıdır, çünkü “din”, “dini inanç”, hukuk düze-
nimiz bakımından kişilerin ortak bir niteliği değildir.
16
Antolisei, Manuale, PG, s. 142; Hafızoğulları, Ceza Normu, s. 5 vd., 8 vd.
17
Mantovani, Diritto penale, PG, Padova 1979, s. 15-23.
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
26TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
3. 1982 Anayasası ve Özel Ceza Hukuku Hükümleri
Bir toplumun özellikle devletin hukuku, ifadesini ister kanunda,
ister toplumun yaşama biçiminde bulsun hukuk, daima o toplumun
bütününün iradesini ifade etmektedir.
18
Hukuk ait olduğu toplumun
değerler sistemidir. Bu değerler sistemi, belli bir toplumsal gerçekliğin
değerlendirilmesinin sonucu olarak ortaya çıktığından,
19
o toplumsal
gerçekliğin bir kalıbı, açıkçası o toplumun herkesçe uyulması zorun-
lu üst yapısıdır.
20
Bu nedenle Türk ceza hukukunda cezaî himayenin
konusu, yani suçla ihlal edilen ve ceza ile korunan değer veya menfa-
atler, Anayasa’nın, düzenleyerek hukukilik kazandırdığı, değer veya
menfaatlerdir. Anayasa, 1, 2, 3, 4, 14, 24/3. maddelerinde en başta, hu-
kukta bir kişi olarak devletin kendinin değil, devlete ait değer veya
menfaatlerin hukuk vasıtası ile himayesini emretmiştir.
Anayasa, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mez-
hep vs. farkı gözetmeksizin (m. 10), insanı kişi olarak göz önüne almış
ve kişi hayatını, sağlığını, beden bütünlüğünü, şeref ve haysiyetini (m.
17) himayenin konusu yapmıştır.
Anayasa, 12, 18, 18, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 33, 42, 48, 49, 67, 74,
vs. maddeleri hükmünde kişiye ait kılınan hakların ve hürriyetlerin
dokunulmaz olmasını istemiştir.
Anayasa, 41, 58, 59, vs. maddeleri hükmünde genel ahlakın ve aile
düzeninin hukuki himayesini emretmiştir.
Anayasa, geniş anlamda yürütme ile ilgili hükümlerinde (ör., 5, 6,
8, 10, 11), kamu idaresinin, kamusal gerekler gözetilerek işletilmesinin
sağlanmasını, kamu idaresinin muhtemel saldırılardan korunmasını
emretmiştir.
Temelleri itibarı ile hukuk devleti
21
ve hukukun üstünlüğü
22
(m. 2,
81/2, 103/2) esasına dayanan Anayasa’da, yargı başlı başına hukuki
bir değer olarak ortaya çıkmaktadır.
18
Hafızoğulları, Ceza Normu, s. 5.
19
Bobbio, Introduzione alla filosofia del diritto, Torino 1948, s. 11; Kelsen, Lineamenti,
Lineamenti di dottrina pura del diritto, Trad. di R. Travers, Torino 1967, s. 175, 209; İD.
Teoria gennerale delle norme, Trad. di M. Torre, Torino 1985, s. 100 vd.; Hafızoğul-
ları, Ceza Normu, s. 11.
20
Perassi, Introduzione alle scienze giuridiche, Padova 1967, s. 14; Grispigni, Diritto pena-
le italiano, I, Milano 1952, s. 10 vd., Rocco, Il problema e il metodo del diritto penale,
Riv. di Dir. e Proc. Pen., 1910, VI, P. I , s.578; Hafızoğulları, Ceza Normu, s.12.
21
Hafızoğulları, Ceza Normu, s. 157, dn., 13; Hukuk Devleti ve Türk Ceza Hukuku,
ABD, Hukuk Devleti 1, Ankara Barosu, Hukuk Kurultayı 2004, 06 / 10 Ocak 2004.
22
Hafızoğulları, Türk Hukuk Düzeninde “Hukukun Üstünlüğü Prensibi” Sorunu,
Ankara Barosu Yayınları, ABD, S. 2002/1.
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
27TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
Anayasa, belli bir hüküm koymanın zorluğu karşısında, birçok
hükmünde açık veya örtülü bir biçimde (ör., m. 20/2, 22/2, 26/2, 33/4,
vs.) toplum hayatında, mutlak ortak değer olarak, kamu düzeninin
(ordine pubblico) korunmasını zorunlu görmüştür.
Anayasa, 56, 58/2, 59/1, 20/2, 21, 22/2 vs. maddelerinde kamu
sağlığını, kamu esenliğini, çevreyi (m. 43, 168, 169), tarihi-kültürel do-
kuyu (m. 63) korumaktadır.
Kamu hayatını vurgulayan özellik, onun ortak güvene dayanma-
sıdır. Güvene dayanmayan kamusal bir hayatın tasavvuru mümkün
değildir. O itibarla Anayasa, açık ve örtülü olarak birçok hükmünde,
kamu güvenini hukuki himayenin konusu yapmış bulunmaktadır.
Anayasada, aile (m. 41), genel ahlak (m. 20/2, 21, 22/2, 58/2) hu-
kuki himayenin konusudur.
Ekonomik hayatın iyi işlemesinde kamunun, Anayasa’nın ifadesi
ile Devletin çıkarı bulunmaktadır (m. 5). Bu bağlamda olmak üzere,
Anayasa hem “Sosyal Haklar ve Ödevler”, hem “Mali ve Ekonomik Hü-
kümler” adı altında, tüm tezahürleri ile birlikte ekonomik hayatı, hu-
kuki himayenin konusu yapmıştır.
Anayasa, 35. maddesinde, mülkiyet hakkı temel bir hak olarak dü-
zenlenmiştir. Böylece, mal veya mal varlıkları hukuki himayenin ko-
nusu yapılmış olmaktadır.
Ceza hukuku özel hükümlerin kapsamı ve sınırları, Anayasa’da
ifadesini bulan bu hukuki değer veya menfaatlerdir. Kuşkusuz bu hu-
kuki değerlerin veya menfaatlerin cezai himayenin konusu yapılması
sadece ceza kanununun “İkinci Kitap”ında yer alan “Özel Hükümler”
ile sınırlı değildir. Ülkede yürürlükte olan tüm ceza hukuku mevzua-
tı ceza hukukunun özel hükümlerini oluşturmaktadır. Bundan ötürü,
ceza hukuku özel hükümler toplumsal-kamusal hayatın tüm tezahür-
lerinde vardır.
Ancak Anayasa’nın açıkça hukuki bir değer veya menfaat ola-
rak nitelendirmediği bireysel veya toplumsal hiçbir değer veya men-
faat, adı ne olursa olsun, ceza hukukunda cezai himayenin konusu-
nu oluşturmaz. Kuşkusuz, aksini düşünmek, Anayasa’nın 38. ayrıca
Anayasa’nın 2. maddesinin göndermede bulunduğu AİHS’in 6. mad-
desi ve TCK’nın 2. maddesi hükmünün açık bir ihlaline vücut verir.
Öyleyse, kanun koyucu, kamusal ortak hayatın uyulması zorunlu
ortak değeri olan Anayasa’da koyduğu usul ve esaslara uygun olarak
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
28TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
değişiklik yapmadığı sürece; toplumun bazı kesimlerinde veya kişiler
arasında ne kadar muteber görülürse görünsün, toplumda cari olan
her değeri veya menfaati ihlal eden beşeri davranışı suç saymak hak-
kına sahip değildir. Ceza normu konurken, ceza normunun anlamı
ve kapsamı belirlenirken, “toplumun nabzının tutulması zorunluluğu”,
23
Devletin bu tür bir cezalandırma hakkının olduğu, ceza normunun yo-
rumunda hâkimin bu tür değerleri hakim kılması gerektiği anlamına
gelmez. Kuşkusuz, hakkın kötüye kullanılması, iptal edilebilirlik veya
yokluk anlamında, yasama veya yargı hukuki işleminin hükümsüz ol-
ması sonucunu doğurur.
4. 765 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nda Özel Hükümler
Yürürlükten kalkmış bulunan TCK’nın kaynağı Aydınlanma dö-
nemi ceza kanunlarından etkilenmiştir. Kanun, 1924 Anayasası’nın
yer verdiği hukuki değerleri veya menfaatleri sağlar niteliktedir. Ge-
rek 1924 Anayasası’na, gerekse TCK’ye egemen olan düşünce Tabii
hukuk düşüncesidir.
24
Bundan ötürü, suçların tasnifini belirleyen dü-
şünce, suçun hukuki konusu düşüncesi olmuştur. Bu esas göz önünde
tutularak, suçlar, kanunda on kategori olarak tasnif edilmiştir.
25
Daha
sonra, 1930 İtalyan Ceza Kanunu’nun etkisi altında kalınmış ve ka-
nunda köklü değişiklikler yapılmış, ancak kanunun ana yapısı korun-
muştur. Gerçekten, 1930 tarihli Rocco Kanunu’nun,
26
“fert devlet için-
dir” düşüncesinin sonucu olarak “Hürriyet Aleyhinde İşlenen Cürümler”
23
Antolisei, Manuale, PG, s. 26, 28.
24
Hafızoğulları, Türk Ceza Hukukunun Seksen Yılı, s. 10 vd.
25
I. Devletin Şahsiyetine Karşı Cürümler, II. Hürriyet Aleyhinde İşlenen Cürümler,
III. Devlet İdaresi Aleyhinde İşlenen Cürümler, IV. Adliye Aleyhinde Cürümler,
V. Ammenin Nizamı Aleyhine İşlenen Cürümler, VI. Ammenin İtimadı Aleyhin-
de Cürümler, VII. Ammenin Selameti Aleyhinde Cürümler, VIII. Adabı Umumiye
ve Nizamı Aile Aleyhinde Cürümler, IX. Şahıslara Karşı Cürümler, X. Mala Karşı
Cürümler. XI. Babı oluşturan “Bilişim Alanında Suçlar”, suçun hukuki konusu göz
ardı edilerek bağımsız bir suç kategorisi olarak kanuna sonradan eklenmiştir. Ka-
nunda, kabahat suçları, cürüm suçlarına paralel olarak ayrıca tasnif edilmiştir.
26
Kanun suçun hukuki konusunu esas almak üzere suçları on üç kategori olarak tas-
nif etmiştir: I. Devletin Kişiliğine Karşı Suçlar, II. Kamu İdaresine Karşı Suçlar, III.
Yargının Yönetimine Karşı Suçlar, IV. Din Duygusuna ve Ölülere Duyulan Mer-
hamet Duygusuna Karşı Suçlar, V. Kamunun Düzenine Karşı Suçlar, VI. Kamu-
nun Güvenliğine Karşı Suçlar, VII. Kamunun Güvenine Karşı Suçlar, VIII. Kamu
Ekonomisine, Sanayi ve Ticarete Karşı Suçlar, IX. Kamu Ahlakına ve Edebe karşı
suçlar, X. Irkın Sağlığına ve Bütünlüğüne Karşı Suçlar (1978/194 sayılı kanunla kal-
dırılmıştır), XI. Aileye Karşı Suçlar, XII. Şahsa Karşı Suçlar, XIII. Mala Karşı Suçlar
(Fiandaca/Mosca, a. g. e., Introduzione, XVII.
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
29TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
kategorisine yer vermezken, 765 sayılı TCK, 1924 Anayasası’na hakim
olan “devlet fert içindir” düşüncesine sadık kalarak bu kategori suçları
ortadan kaldırmayıp aynen korumuştur.
27
Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında giderek karmaşıklaşan
toplumsal düzenler, yeni icatlar ve keşifler, insan haklarının üstün bir
değer olarak yeniden ortaya çıkması, toplumsal, ekonomik, hukuki
düşüncelerde meydana gelen değişiklikler, topluma musallat olan te-
rör belası, yeni anayasalar ve anayasa değişiklikleri, 765 sayılı TCK’de
köklü değişiklikler yapılması ihtiyacını doğurmuştur. Kanun yürür-
lükten kaldırılıncaya kadar birçok değişikliğe uğramış, yapılan deği-
şiklikler kanunun bütünlüğünü bozmuştur. Bunun açık kanıtı, hangi
hukuki değeri veya menfaati ihlal ettiği tartışılmadan kanuna, “bilişim
alanında suçlar” adı altında yeni bir suç kategorisinin eklenmesidir.
Kaldırılması veya değiştirilmesi zorunluluğu ortaya çıkmış ol-
masına karşın, 765 sayılı TCK’nın, doktrindeki eleştiriler dikkate alın-
dığında, suçun hukuki konusunu esas alarak suçları tasnif etmesi ve
kendine özgü sistematiği yönünden, liberal-demokratik bir toplum/
hukuk/devlet düzeninde hala bir baş eser olma niteliğini koruduğu
gözlenmektedir.
5. Suçları Tasnif Zorunluluğu–5237 Sayılı Türk Ceza
Kanunu’nun Suçların Tasnifine Bakışı
5.1. Kanuna Hakim Olan Düşünce
5237 sayılı TCK, humanizma, Rönesans, Reform ve Aydınlanma
düşüncesinden süzülerek gelen Türk Hukuk Devrimi’nin baş eseri
olan 765 sayılı TCK’nın, ne hukuki değer veya menfaatler bakımından
zararlı veya tehlikeli görülen beşeri davranışları suç olarak “normlaştır-
ma” usul ve esaslarına, ne suçların tasnifinde esas alınan suçun huku-
ki konusu düşüncesine, ne de bu dönemde büyük emeklerle oluşmuş
olan doktrin ve içtihada itibar etmiştir.
Gerçekten, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu Ra
poru’na bakıldığında
28
tarihi kanun koyucunun, kanunilik ilkesinin
zorunlu sonucu olarak suçun hukuki konusu ile pek barışık olmadı-
ğı, özellikle suçların tasnifinde 765 sayılı TCK’nın omurgasını oluştu-
ran suçla ihlal edilen ve ceza ile korunan hukuki değer veya menfaati
27
Ayrıntılar için bkz., Hafızoğulları, Türk Ceza Hukukunun Seksen Yılı, s. 14 vd., 20 vd.
28
Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu Raporu, Esas No. 1/593, Karar No.
1/60, Tutanaklarla Türk Ceza Kanunu, TC Adalet Bakanlığı, Ankara, Şubat-2005.
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
30TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
gözetmemekte kararlılık gösterdiği gözlenmektedir. Birçok yerinde
“bireyin korunmasından” söz eden rapor, her nedense, büyük acılar
karşılığında insanoğlunun bireyin korunması için icat ettiği, Aydın-
lanmadan bu yana ceza hukuku doktrininde hep tartışılan suçun hu-
kuki konusu düşüncesini maalesef görmezlikten gelmiştir. Raporda,
765 sayılı TCK’ye duyulan temelsiz öfke bunun açık kanıtıdır. Tarihi
kanun koyucu, bu köktenci davranışın tutarlı bir gerekçesini ortaya
koymamıştır. Bunun kanıtı, arka arkaya birçok kez kanunun değişti-
rilmesine rağmen, hâlâ, örneğin 219. maddenin 4. fıkrasında, “... başka
bir cürüm işlerse...” ibaresine yer verilerek fiilsiz suç yaratılmış olması
ve yine kanunun 267. maddenin 1. fıkrasında yer alan “... ya da basın ve
yayın yoluyla...” ibaresinin inatla korunması; suç genel teorisi yönün-
den kanunda zaruret halinin konumu üzerinde tartışmalar sürerken
29
,
CMK’nın 223. maddesinin 25.5.2005-5353/30 değişik 3/b fıkrası hük-
mü ile “kanaat”in hüküm haline getirilmesidir.
5.2. Kanunda Suçların Genel Tasnifi
5237 sayılı TCK, 765 sayılı TCK’den farklı olarak suçları “İkinci
Kitap Özel Hükümler” başlığı altında, önce dört “kısım” olarak tasnif
etmiştir. Birinci Kısımda “Uluslararası Suçlar”a, İkinci Kısımda “Kişilere
Karşı Suçlara”, Üçüncü Kısımda “Topluma Karşı Suçlar”a ve Dördüncü
Kısımda “Millete ve Devlete Karşı Suçlar”a ve “Son Hükümlere” yer ver-
miştir. Kuşkusuz suçların önce genel bir tasnifi yapıldıktan sonra her
bir genel tasnif içinde alt tasniflere yer verilebilir. Ancak bunun yapı-
labilmesi için, suçların ilk başta yapılan genel tasnifinin kendi içinde
tutarlı olması gerekir. Biz kanunun yaptığı suçların bu dörtlü genel
tasnifinin, yerinde olmadığını düşünüyoruz.
Gerçekten, bazı suçların evrensel olarak kovuşturulabilir olması
(CK m. 13/1,a), Uluslararası Ceza Divanı’na taraf olmanın getirdiği
yükümlülükler (Ay m. 38/ 11), eğer suçları tasnifte kriter, suçla ihlal
edilen ve ceza ile korunan hukuki değer veya menfaat ise, bazı suçla-
rın “uluslararası suçlar” olarak tasnifi mümkün olmaz. Çünkü bu adla
kategorize edilen suçlara baktığımızda, bu suçların ihlal ettiği hukuki
değer veya menfaatin, uluslararası toplumun bir değeri veya menfaati
olmayıp, çok veya gayri muayyen sayıda kişilerin, salt kişiye ait de-
29
5237 sayılı TCK 26.9.2004 tarihinde kabul edilmiş, 12.10.2004 tarihinde ilan edilmiş-
tir. Kanunun yürürlük maddesi olan 334/1, c hükmü, 31.3.2005 tarihli 5328 sayılı
kanunun geçici 1. maddesiyle değiştirilerek yürürlük tarihi 11 Haziran 2005 olarak
belirlenmiştir.
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
31TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
ğerleri veya menfaatleri olduğu görülmektedir. Gerçekten bu suçların,
“kişilere karşı suçlar” bakımından tek farkı, bunları oluşturan fiillerin
belli bir saik ile belli gruplara veya topluluklara karşı işlenmiş olmala-
rıdır. O nedenle, “Uluslararası Suçlar” başlığı altında yer alan suçların
“Kişilere Karşı Suçlar” başlığı altında, ayrı bir suç kategorisi olarak yer
almasının daha uygun olduğu düşünülmelidir. Böyle olunca, ulusla-
rarası sözleşmelerin gereği olarak iç hukukta yapılan düzenlemeler,
başta kanunun sistematik yorumu bakımından, doğru hukuki zemin-
lere oturtulmuş olur.
Bütün suçların topluma, daha özel olarak toplumun kendine özgü
siyasal bir tezahürü olan Devlete karşı işlenmiş olması, “ben yaptım
oldu” iddiasında değilsek, “Topluma Karşı Suçlar” başlığı altında bir suç
kategorisine vücut vermez. Toplum, içinde hukuk, din, ahlak, gelenek
ve görenek vs. gibi birbirinden çok farklı normatif düzenleri barındıran
karmaşık bir normlar sistemidir. Toplumda herkes için ortak, uyulması
zorunlu düzen, kamu düzenidir. Bundan ötürü, Kanunun Üçüncü Kıs-
mının başlığı, “Topluma Karşı Suçlar” değil, “Kamu Düzenine Karşı Suç-
lar” olmalıdır. Burada yer alan suçlara bakıldığında bu suçların, içinde
birçok normatif düzeni barındıran toplum ile ilgili olmadığı, kamunun
esenliği, kamu sağlığı, kamu güveni, çevre, kamu barışı, genel ahlak
vs. gibi, alt suç kategorileri şeklinde belirlenmiş olan kamu düzeni ile
ilgili suçlar olduğu görülmektedir. Kanun koyucular, toplum ile kamu
arasındaki farkı bilmek durumundadırlar.
Kanunun Dördüncü Bölümünün başlığının da kuramsal olarak
yerinde olmadığı görülmektedir. Kanun yapma tekniğinde, özellikle
kanun “code” niteliğinde bir kanunsa, “Son Hükümler”e genelde ayrı
bir başlık altında yer verilmektedir. Bunun kanıtı, 4721 sayılı Türk Me-
deni Kanunu’dur.
Öte yandan “Millete ve Devlete Karşı Suçlar” başlığının da doğru
olmadığını düşünüyoruz. Millet, devlet denen egemen, ulusal ve ulus-
lar arası hukukta hak ve fiil ehliyeti tam olan, kamu tüzel kişisinin bir
unsurunu, yani insan unsurunu ifade etmektedir.
30
Devleti oluşturan
bu unsura, yani insan unsuruna saldırı, bizzat devletin hukukça koru-
nan değerlerine veya menfaatlerine saldırıdır. Böyle olunca, anlamına
yeterince nüfuz edilmemiş olan Fransız Ceza Kanunu’na öykünerek
devletin hukuken korunan değerlerine ve menfaatlerine, dolayısıyla
devlete karşı saldırıların tümünü ifade etmek için böyle bir başlık kul-
30
Doehring, Genel Devlet Kuramı (Genel Kamu Hukuku) Çev., Prof. Dr. Ahmet Mumcu,
İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2002, s. 28 vd., 48 vd.
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
32TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
lanmanın doğru olmadığını düşünüyoruz. Bu herhalde, “millet-devlet”
ayırımı yapan siyasi düşüncelerin “derin anlamının” ceza hukukuna bir
yansıtılmasıdır. Devletin “millet” olarak nitelendirilen insan unsuru-
nun varlığını, esenliğini, bütünlüğünü, vs ihlal ettiği düşünülen dav-
ranışlara karşı korunması zorunluluğu böyle bir ayırımı haklı kılmaz.
Üstelik kanunun, 301. maddede öngördüğü “Türklüğü, Cumhuriyeti,
Devletin Kurum ve Organlarını aşağılama” suçu, bu tür bir ayırımı da
gerektirmemektedir. 765 sayılı TCK’de bu tür bir ayırım yapılmamış-
tır. Gerçekten, tarihi kanun koyucu “Millete... Karşı Suçlar” ifadesini
niçin kullanmıştır, belli değildir; gerekçesi yoktur. Öte yandan, “Dev-
lete Karşı Suçlar” başlığı altında toplanan suçlara bakıldığında, Devle-
tin erkleri ile işlevlerinin karıştırıldığı gözlenmektedir. Çünkü kamu
idaresine karşı işlenen suçlarla egemen bir kamu tüzel kişisi olarak
Devlete karşı işlenen suçlar arasında yapısal hiçbir benzerlik bulun-
madığından, bunların aynı çatı altında toplanmasının, kanunun yo-
rumu bakımından sağladığı bir yarar bulunmamaktadır. Tersine bu
durum, kanunun yorumunu ciddi bir biçimde zorlaştırmaktadır. Ger-
çekten kanunun anlamını bulmada sistematik yorumdan vazgeçilmez
ise, benzemeyenleri benzer sayarak aynı çatı altında toplamak, bu tür
bir yoruma imkân vermez.
5.3. Alt Suç Kategorileri
5237 sayılı TCK suçların tasnifinde, Anayasa ve AİHS ile belirlen-
miş hukuki değer veya menfaat silsilesine uymamış, hatta bazılarını
yok saymıştır. Gerçekten, siyasi hürriyetler, din ve vidan hürriyeti ni-
teliği bakımından, mutlak insan haklarından olmasına rağmen Kanun,
bu değerleri ihlal eden suçları, inandırıcı bir neden göstermeden, ya
başka suçlar arasına serpiştirmiş, ya da başka bir suçun ağırlatıcı ne-
deni sayarak deyim yerindeyse buharlaştırmıştır.
Bu bağlamda olmak üzere, kanun, örneğin, din ve vicdan hürri-
yetini, kişinin sıkı sıkıya şahsına bağlı, herkes için ortak olan “şeref”
hukuki değeri gibi, kişilerin bir niteliği ve ortak değeri saymış, din ve
vicdan hürriyetini ihlal eden fiillerin bir kısmını, bağımsız suç veya
ağırlatıcı neden olarak “Şerefe Karşı Suçlar” içinde düzenlemiştir. Bu
düzenleme, Anayasa’nın 2 ve 10. madde hükümlerine açık aykırılık
oluşturmaktadır. Kişiler arasında, tek ortak olan değer “şeref” değeri-
dir. Din ve inanç çeşitlilik arz ettiğinden, herkes bakımından ortak bir
değer değildir. Şerefe karşı suçlarda suçla ihlal edilen ceza ile korunan
hukuki değer veya menfaat kişinin şerefidir. Böyle olunca, şerefe karşı
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
33TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
suçlar içinde, kişiyi korumak görüntüsü altında, dini ve inancı koruma
ne bir keşif ne de bir icattır; sadece, eşitlik ilkesinin etrafını dolanarak
kişiye, herkes için ortak hukuki değer olan “şeref” kalıbı içinde inan-
ca dayalı bir kimlik sağlamaktır.
31
Yukarıda da belirttiğimiz üzere, bir
başka kanunu, özünü kavrayarak “iktibas etmek” yerine, taklide kalkış-
mak, bu tür yanlışlıkların yapılmasına neden olmuştur.
Kanun, bir kısım suçların ihlal ettikleri hukuki değer veya menfa-
ati, buna bağlı olarak, onların tasnif edilebilecekleri yeri belirlemede
başarılı olamamıştır. Bunun örnekleri, “Aile Düzenine Karşı Suçlar”, ve
“Bilişim Suçları”dır. Kanun, bilişim suçlarını Üçüncü Kitabında, “Top-
luma Karşı Suçlar” arasında, on dördüncü bölümde “Bilişim Alanında
Suçlar” adı altında bağımsız bir suç kategorisi olarak düzenlemiştir. Bu
suçlar, toplumun, belirli hangi değer veya menfaatini ihlal etmektedir-
ler, bunu anlamak mümkün değildir. Suçların topluma yahut cezalan-
dırma hakkının hamili Devlete karşı işlenmesi başka şeydir, suçların
belirli bir değer veya menfaati ihlal etmesi başka şeydir. Eğer diyorsak
ki; bu suçlar toplumsal hayatta olması gereken güveni zedelemektedir,
o zaman, bunların, bağımsız bir suç kategorisi olarak değil, topluma
karşı suçlar arasında yer alan kamunun güvenine karşı suçların bir alt
kategorisini oluşturmaları gerekirdi. Bu suçlar incelendiğinde, bunla-
rın hiç birinin doktrinde “delitti vaghi”
32
denen “mağduru gayri muayyen
suçlar” olmadıkları görülür. Bunların mağdurları belli kişilerdir. Böyle
olunca, “Bilişim Alanında Suçlar” “Topluma Karşı Suçlar” başlığı altında
keyfi biçimde tasnif etmek yerine, suçla ihlal edilen ve ceza ile koru-
nan, kime ait olduğu belli olan hukuki değerleri göz önünde tutularak
tasnif edilmelidir. Esasen daha önce düzenleme konusu yapılan bu
suçların, 765 sayılı TCK’ye “yamanma” biçimi de yanlıştır.
33
Maalesef,
düzeltme yapılması bile düşünülmeden, yanlışlık, bu kez başka bir bi-
çimde, 5237 sayılı TCK’de devam etmiştir.
“Aile Düzenine Karşı Suçlar”a gelince, aile Anayasada Türk toplu-
munun temeli de sayılsa, bu suçların mağduru, yani suçla ihlal edilen
ve ceza ile korunan değer veya menfaatin hamili bizzat, tek tek veya
toplu olarak, aileyi oluşturan kişilerdir. AİHS, kişilerin aile kurma hak-
31
Aksi düşünce, Tezcan/Erdem/Önok, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’na Göre Teorik ve
Pratik Ceza Özel Hukuku, Ankara 2006, s. 342, 355.
32
Antolisei, Manuale, PG, s. 187.
33
Gerçekten, “sanal alemin” cezai himayesi, ilk kez, 1999 tarih ve 3756 sayılı kanunla,
765 sayılı kanunun, İkinci Kitabına, Onbirinci Bab olarak dört maddeden oluşan
“Bilişim Alanında Suçlar” başlıklı bölümün eklenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Ayrı-
ca, bkz., dn. 28.
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
34TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
kına yer vermiştir. Kanunun, mal varlığına karşı işlenen suçları, kişinin
bir niteliği sayarak “Kişilere Karşı Suçlar” arasında düzenlerken, kişi
ile ilişkisi maldan daha çok olan aileyi kişinin bir niteliği saymaması,
dolayısıyla “Aileye Karşı Suçlar”a “Topluma Karşı Suçlar” arasında yer
vermesi bir tercih değil, mantıksal bir çelişkidir. Kanunun 230. madde-
sinin gerekçesinde, “Bu fiilin suç olarak tanımlanmasıyla, aile düzeninin
korunması amaçlanmıştır.” denmesine rağmen, madde hükmünden, bu
sonucu çıkarmak mümkün değildir. Her suç, madem bir ihlal fiilidir,
zorunlu olarak suçtan zarar gören bir mağduru gerektirmektedir. Bu
suç söz konusu olduğunda, suçtan doğrudan zarar gören, yani suçun
mağduru, ne ailedir ne de ailenin bir ferdidir, bizzat evlenme işlemini
yapan kamu idaresidir.
34
Burada, suçla ihlal edilen, ceza ile korunan
hukuki değer, evlendirme işlemini yapan kamu idaresinin aldatılma-
ması, dolayısıyla çok eşle evlilik yapılmasının önlenmesi konusunda-
ki kamusal yarardır, çünkü Türk hukuk düzeninde tek eşle, hukukun
öngördüğü biçimde evlenme, kamu düzenine ilişkindir. Gerçekten
Anayasa tek eşle evliliği ve “medeni nikâhı” kamu düzenine ilişkin say-
mıştır. Kamu idaresinin aldatılmaması kamu düzenini bozar. Kamu
düzeninin korunmasında, kamunun çıkarı bulunmaktadır.
Elbette bu konudaki örnekler çoğaltılabilir. Ancak bu kadarı bile,
kanunun suçların tasnifinde özensiz olduğunu, belirli bir esasa dayan-
ma ihtiyacı duymadığını göstermektedir. Kuşkusuz, ceza hukukunda
yoruma ihtiyaç olduğundan suçların tasnifinde, yoruma zarar veren
her davranış, eleştiri konusu yapılmak zorundadır.
5.4. Kanunun Dili
Kanunilik ilkesinin gereği olarak, suçun ve cezanın tanımını ya-
pan ifadelerin, yani şartlı önermelerin yanlışsız, yalın, anlaşılır olması
asıldır. Bunun nedeni, kanunu bilmemenin kural olarak mazeret sayıl-
maması, kanunların uygulanmasının ancak yorumla mümkün olma-
sıdır. İnsanoğlu yoruma ihtiyaç göstermeyen bir kanun icat edebilmiş
değildir. Bu yüzden, özellikle Kara Avrupası ülkelerinin ceza kanun-
ları, dilleri bakımından, yalın, yanlışsız, anlaşılır olmaları yanında o
ülkelerin edebî başyapıtları düzeyindedirler.
Dil Devrimi’nden önce yürürlüğe konmuş olan 765 sayılı TCK’nın
dilinin eski olduğu, resepsiyonun getirdiği bazı özürleri taşıdığı, yeni
kuşakların eski dili anlamakta zorluk çektiği, dolayısıyla yeni bir ceza
34
Farklı düşünce, Toroslu, Cürümlerin, s. 340.
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
35TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
kanunu yapılmasının zorunlu olduğu düşüncesi doğrudur. Bu neden-
le hepimizin ortak beklentisi, dil bakımından mükemmel bir ceza ka-
nununa kavuşmaktı.
5237 sayılı TCK, beklentiyi karşılamamıştır. Kanun, pek çok dil
yanlışları ile doludur.
35
Dil yapısı bakımından kanun, Türk Dilinin bu-
gün gelmiş olduğu düzeyi yansıtmamaktadır. Kanunda “sokakta kulla-
nılan Türkçe” kullanılmıştır.
5.5. Suç Tanımları
Kanun, suçların bilinen tanımlarının hemen tümünü hiçbir gerek-
çe göstermeden değiştirmiştir. Burada, konunun önemine dikkat çek-
mek bakımından birkaç örnek vermekle yetinelim.
Adam
36
öldürme suçunun tanımı, 765 sayılı kanunda “Her kim bir
kimseyi kasten öldürürse...” biçiminde ifade edilmişti. Kanun, bu suçu,
“Bir insanı kasten öldüren kişi...” biçiminde tanımlamıştır. Teknik olarak
bakıldığında, insan/adam öldürme suçunun birinci tanımı ikinci ta-
nımdan daha yerindedir ve çok daha doğrudur. Kanunun gerekçesin-
de, “Bu düzenlemeyle, kişinin hayat hakkına verilen önem vurgulanmıştır.”
denmektedir. Gerçekten, adam öldürme suçunun yapılan yeni tanı-
mında eskisinden farklı olarak yapılan hangi değişiklik kişinin hayat
hakkını vurgulamıştır, bunu anlamak mümkün değildir. Kim ve kim-
se, “kişi” anlamındadır.
37
Böyle olunca, kim ve kimse yerine insan ve
kişi koyunca acaba değişen nedir, bu anlaşılamamaktadır.
Hırsızlık suçunun tanımı değiştirilmiştir. 765 sayılı kanundan
farklı olarak, 5237 sayılı kanunun “mağdurun rızasını” genel bir huku-
ka uygunluk nedeni yaptığından, hırsızlık suçunun bu yeni duruma
göre tanımının değiştirilmesi elbette zorunludur. Ancak, 5237 sayılı
kanunda yapılan hırsızlık tanımı doğru değildir. Gerçekten bu suçta,
malik ile zilyedin iradesi çatıştığında, iradelerden, malikin iradesine
35
Ekici, TCK’nın Dili, Güncel Hukuk, Mayıs 2005, Sayı 17, Aylık Hukuk Dergisi, Hürri-
yet Medya, Güneşli/İstanbul, s. 26, Sami Selçuk, Yeni Türk Ceza Kanunu’nun De-
ğerlendirilmesi, Hukuk Merceği, Konferanslar ve Paneller, Ankara Barosu, Ankara
206, s. 269 vd.
36
Türkçe Sözlükte “adam”, ilk olarak, “insan” anlamındadır (Türkçe Sözlük, 1, TDK,
s. 21). Üstelik dilimizde yaygın olarak kullanılmaktadır. “Adam öldürme suçu” yıl-
lardır alışılagelen bir terim olarak kullanılmaktadır. Bunun, “Hayata Karşı Suçlar”
başlığı altında “öldürme” suçu yapılması bizce fantezi olmaktan öte, normun yoru-
muna katkısı da olmayan bir değişikliktir.
37
Türkçe Sözlük, 2, TDK, s. 1324.
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
36TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
mi, yoksa zilyedin iradesine mi üstünlük tanınacaktır, bu belli değil-
dir.
38
Rızanın genel bir hukuka uygunluk nedeni olması karşısında,
hırsızlığın doğru tanımı, İCK’de yapılmıştır. Kanun, başkasının taşınır
bir şeyini zilyedinden almaktan söz etmekte, ama zilyedin rızasından
söz etmemekte, dolayısıyla kaynak kanun “Zanardelli Kanunu”ndan
farkını ortaya koymaktadır.
39
Böyle olunca, mağdurun rızasının ge-
nel hukuka uygunluk nedeni yapılması karşısında, hırsızlık suçunda,
malikin iradesi ile zilyedin iradesinin çatışmasını önlemenin tek yolu,
herhalde İCK’de olana benzer bir biçimde, malikin iradesini zilyedin
iradesine üstün kılmaktır. Burada yağma suçuna gelince, bu suçun ta-
nımı çok daha ilginçtir. İCK’de, hırsızlık ve yağmanın tanımı benzerlik
göstermektedir. Her iki suçun tanımında ortak unsur, “kendisine veya
başkasına (haksız bir) yarar sağlamak için başkasının taşınır malını zilyedin-
den almak” olmuştur.
40
5237 sayılı kanunun yağma suçunu tanımlayan
148/1. madde hükmüne baktığımızda, bu hükümle, hırsızlığı tanımla-
yan 141/1. madde hükmü arasında hiçbir benzerliğin veya ortak yanın
38
2005-2006 Ders Yılında Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yılsonu sınavın-
da öğrencilere sorulan sorular ilgi çekicidir.
a. Türkmenistan’da çalışan A, kesin dönüş yaparak yurda döner. Eşyalarıyla bir-
likte getirdiği pahalı bir Türkmen halısını hayrına köyünün camisine sermek dü-
şüncesindedir. Gerçekten imamla konuşur ve halıyı camiye serer. Herkes A’yı bu
hayırsever davranışından ötürü takdir eder.
Bir gün halının camide olmadığını görürler. Sonunda, imam B’in kullanmak
amacı ile halıyı evine götürdüğü anlaşılır.
b. Altan Ankara’da oturmaktadır. Antalya’ya yıllık iznini kullanmak üzere tatile
giderken otomobilini para karşılığında Bahri’nin işletmekte olduğu otoparka bı-
rakır. Otomobilinin bir anahtarını Bahri’ye teslim eder. Tatilinin onuncu gününde
Altan, Ankara’ya dönmekte olan arkadaşı Cemil’i görür. Cemil, otomobilini sattığı-
nı, yakında yeni bir otomobil alacağını, ancak otomobilsiz kalmanın kendisine çok
sıkıntı verdiğini anlatır. Bu konuşma üzerine Altan, yanında taşıdığı otomobilin
ikinci anahtarını Cemil’e verir ve otomobilinin Bahri’nin otoparkında olduğunu,
kendisinin Ankara’ya dönünceye kadar otomobili oradan alıp kullanabileceğini
söyler. Cemil, Ankara’ya döndüğünün ikinci günü otomobilin bulunduğu açık oto-
parka gider ve kimseye sormadan Altan’ın otomobilini alıp kullanmaya başlar. İki
gün sonra Bahri, otomobilin otoparkta olmadığını görür ve otomobilin çalındığın-
dan bahisle kolluğa suç ihbarında bulunur.
39
İCK, 624 Furto-Chiunque s’impossessa della cosa mobile altrui, a chi la detiene, al
fine di trarre profitto per se’ e per altri, e’ punito…” Her kim, başkasının taşınır bir
şeyini, kendisinin veya başkasının yararlanması amacı ile zilyedinden ele geçirirse
… cezalandırılır”.
40
İCK, 628 Rapina-Chiunque, per procurare a se’ o ad altri un ingiusto profitto, me-
diante violenza alla persona o minaccia, s’impossessa della cosa mobile altrui, sot-
tracendola a chi la detiene e’ punito ….” Yağma-Her kim, şahsı üzerinde zor kulla -
narak veya tehdit ederek, başkasının taşınır bir malını, kendisine veya başkalarına
haksız bir yarar sağlamak için, elinde bulunduran kimseden alıp sahiplenirse... ce-
zalandırılır” .
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
37TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
bulunmadığı görülür. Oysa yağma, bileşik suçtur (m. 42). Hırsızlık-
la yağma arasındaki bağıntı, bir suçun diğer bir suçun unsuru olma
bağıntısıdır. Öyleyse yağma suçunun tanımında en azından hırsızlık
suçunun tanımından bir parça olması, açıkçası “kendisine veya başkasına
bir yarar sağlamak maksadı” unsuruna tanımda yer verilmiş olması ge-
rekmektedir. Yağma suçunun tanımında hırsızlık suçunun tanımının
izi yoktur. Bu durum, yağma suçunda, suçun genel kastla işlenen bir
suç mu olduğu tartışmalarına neden olmaktadır.
41
Kanun, rüşvet suçunun, bilinen klasik biçimine itibar etmemiş, 765
sayılı kanunu niçin göz ardı ettiğini açıklamadan, kendine göre yeni
bir biçim rüşvet suçu yaratmıştır. Rüşvet suçunun doktrinde bilinen ve
üzerinde tartışılan klasik yapısı karşısında, kanunun gerekçesinin hem
çelişkili olduğunu, hem de doğru olmadığını düşünüyoruz. Rüşvet,
çok failli, özünü tarafların akdi davranışın oluşturduğu, taraflarından
biri kamu görevlisi, diğeri herkes olan kendine özgü bir suç türüdür.
42
Suçla ihlal edilen, ceza ile korunun hukuki değer veya menfaat, kamu
görevlisine duyulan güvendir. Rüşvet suçu, kamu görevlisinin, bir gö-
revi yapmanın veya yapmamanın karşılığı olarak, belli bir çıkar üze-
rinde, bir kimse ile anlaşmaya varması üzerine işlenmiş olmaktadır. Bu
durumda, kamu görevlisinin, görevini yapmamasının karşılığı olarak
belli bir çıkar üzerinde bir kimse ile anlaşmaya varması ne kadar çok
vahim ise, görevini yapmasının karşılığı olarak belli bir çıkar üzerinde
bir kimse ile anlaşmaya varması da o kadar vahimdir. Görevi yapmak
için bir çıkar sağlamakla, görevi yapmamak için bir çıkar sağlamak,
kamunun kamu görevlisine duyduğu güvenin zedelenmesine eşde-
ğerdir. Kaldı ki rüşvet suçu, irtikâp suçundan farklı olarak tek failli bir
suç değil çok failli bir suçtur. Tarihi kanun koyucu, rüşvetin belirtilen
bu özelliklerine pek dikkat etmeden, çelişkili bir gerekçeye dayanarak,
kamu görevlisinin görevini yapmak için bir kimse ile belli bir çıkar
üzerinde anlaşmasını rüşvet saymamıştır.
43
41
Biz, İCK’nın 628/1. maddesi hükmüne bakarak, 765 sayılı kanunun yağma suçunu
tanımlayın 495/1 (değişik 1953/6123, 1971/1490) madde hükmünün de yağma su-
çunu doğru tanımlamadığını düşünüyoruz.
42
Erem, Türk Ceza Hukuku II, Hususi Hükümler, Ankara 1965, s. 345. Dönmezer, Özel
Ceza Hukuku Dersleri, İstanbul 1984, s. 96.
43
Gerekçede, “… çünkü bu gibi durumlarda, menfaati temin eden kişi, işinin en az
zamanda yapılamayacağı konusunda bir endişeyle hareket etmektedir. Bu nedenle,
haklı bir işin görülmesi amacına yönelik olarak menfaat sağlanması halinde, icbar
suretiyle irtikâp suçunu oluşturduğunu kabul etmek gerekir” denmektedir. Gerek-
çe hukuk bilgisinden yoksunluğu ifade etmektedir. Kamu hukuku, kamuda, huku-
ka aykırı olarak işi savsaklanan kişilerin işlerinin, tam ve zamanında görülmesini
temin için; onlara, vatandaş veya yabancı olmasına bakılmaksızın, şikayette veya
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
38TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
Kanunun, 92. maddesinde, organını veya dokusunu, içinde bulun-
duğu zor sosyal ve ekonomik koşullar yüzünden satan kişinin zorun-
ihbarda bulunma veyahut dilekçe hakkını kullanma kamusal haklarını tanımıştır.
Elbette, hukuk, kimseden kahramanlık beklemez. Bununla birlikte, hukuk, kişiden,
pısırık, korkak, hileci veya çıkarcı olmasını değil; sorumlu, cesur, hukukun uygu-
lanmasında bir kişi olarak duyarlı olmasını bekler. Bugün, çoğulcu toplumlarda,
basın, sivil kitle örgütleri, aynı zamanda bu tür haksızlıkların üzerine gidilmesi için
vardır. Tüm bu imkânlar varken, hak arama yolları sonuna kadar açıkken, kamu
görevlisi kişiye muhatap kişilerin, kendilerine tanınan bu hakları kullanmaktan ka-
çınarak, sinsi, hileli, çıkarcı yollara sapmaları, dolayısıyla, adeta bir sözleşmenin
tarafı olarak, sözleşmenin diğer tarafı kamu görevlisine menfaat temin etmeleri,
ne ahlaken, ne de hukuken kabul edilebilir bir davranıştır. Böyle olunca, “… işinin
zamanında yapılmayacağı konusunda bir endişeyle hareket eden” kişi, Kanun ko-
yucunun iddia ettiğinin tersine, bir şeyi yapmaya veya yapmamaya “icbar edilmiş”
veya “kandırılmış” olmamaktadır. Kamu görevlisinin işini savsaklaması karşısın-
da, muhatabı kişinin, kendisine hukukun sağladığı kamusal haklarını kullanmaya-
rak, sinsice görevliye çıkar sağlaması irtikâp suçunu değil, klasik biçimi ile rüşvet
suçunu oluşturur.
Öte yandan, burada, gerekçe öyle olsa bile, sorunun çözümü bağlamında, Ka-
nun koyucunun, rüşvetin bu türünü, rüşvet suçu olmaktan çıkardığını; ancak, fiili,
“torba madde” olan kanunun 257/1. maddesinde öngörülen Görevi Kötüye Kul-
lanma suçunun bünyesine dâhil ettiğini iddia etmek de pek kolay gözükmemekte-
dir, çünkü söz konusu fiilin bu suçun bünyesine dâhil edildiğini düşünmek, kamu
görevlisi kişi ile muhatap olduğu iş sahibi kişi arasında gerçekte var olan akdi iliş-
kiyi görmemek olur.
Gerçekten, kanun koyucu, gerçekte olan bir şeyi, ne yok sayabilir, ne de olanla
bağdaşmayan bir nitelemede bulunabilir. Taraflar arasında, akdî bir ilişki bulun-
maktadır. Akdi ilişki, çok failliliktir. Oysa 257/1. maddede öngörülen suç, tek failli
bir suçtur. Gerekçede kişinin, kamu görevlisine çıkar sağlamaya mecbur edildiği
iddiası, sadece tarihi kanun koyucunun kendi varsayımdır. Gerekçe hakimi bağ-
lamaz. Kişinin hakkını arama imkânının olduğu yerde, zorunluluk hali (m. 25/2),
cebir koşulları (m. 28) olmadıkça, onun çıkar sağlamaya mecbur edilebileceğini id-
dia etmek hukuki geçerlilikten yoksundur. Üstelik 257/1. maddede suçun unsuru
olarak yer alan “kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olmak”,
bizzat kamu görevlisinin yapmakla yükümlü olduğu görevle ilişkilidir. Böyle olun-
ca, görevini savsamadan yapmak için muhatabı kişiden kamu görevlisinin anlaş-
malı olarak kendisine bir çıkar sağlaması, ör. hak edişin vaktinde ödenmemesinden
doğabilen parasal kayıpta olduğu gibi, idari işlemin kendisinden doğan bir zarar
anlamında, “kişilerin mağduriyeti” kavramı içine giren parasal bir zarar mevcut
bulunmamaktadır. Burada, kamunun parasal bir zararının olduğu da söylenemez.
Bu durumda, bilinen hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, ifadesini zorunlu ola-
rak çok faillilikte bulması gereken akdî bir ilişki yorumla, tek failli bir suçun içine
dahil edilemez. İster sözel, ister amaçsal, ister sistematik, isterse daraltıcı, genişletici
veya ilerletici yoruma başvurulsun, rüşvetin bu türü, 257/.1. madde hükmüne da-
hil edilemez. Bu, yargının, kanun boşluğunu gidermesi olur; böyle bir erki yoktur,
çünkü, kanunilik ilkesinin zorunlu sonucu olarak ceza kanununda boşluk olmaz.
Korkumuz, tarihi kanun koyucunun, gerekçede irtikâp da dese, özelliğinin pek
farkında olmadan, rüşvetin bu biçimini suç olmaktan çıkarmış olmasıdır. Yargıtay,
sorunu çözmede zorlanacaktır.
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
39TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
luluk halinde olduğunu kabul etmiştir. Bu demektir ki, kişinin, organ
veya dokusunu satması, Kanunun 91/1, 3. maddesi hükmünün ihlali
olmaktadır. Organ veya doku ticareti suçları, “Vücut Dokunulmazlığına
Karşı Suçlar” arasında yer almaktadır. Vücut dokunulmazlığına karşı
suçlar, kişilere karşı suçların bir alt kategorisini oluşturmaktadır. Bu
durumda, kanunun 91/1, 3. maddesi hükmünde öngördüğü kişinin
kendi organının veya dokusunu satması suçunda suçun faili ile mağ-
duru aynı kişi olmaktadır. Eğer yanılmıyorsak, Aydınlanma ikliminde
oluşan modern ceza hukuklarında, suçun faili ile mağduru aynı kişi
olamaz ve bu kuralın bir istisnası yoktur.
44
Kanun koyucu, yaptığı bu
düzenlemeden ötürü, kim ne derse desin, modern ceza hukukunun,
kendisinden vazgeçilmesi imkansız, temel bir kuralını ihlal etmiştir.
Bazı suçların tanımı, ör. cinsel saldırı (m. 102), çocukların cinsel
istismarı suçlarının tanımı (m. 103), kanunilik ilkesi hiçe sayılırcasına,
birçok bilinmeyeni içinde barındırmaktadır. Gerçekten, kişilerin cin-
sel özgürlüğünü ihlal eden fiiller en hafifinden en ağırına doğru bir
geçitlilik arz ederken, her bir fiili diğerinden, failinin kastı ayırırken,
bu özellik göz ardı edilmiş, dolayısıyla, 102. maddede öngörülen suç-
ların teşebbüs derecesinde kalan biçimleri ile tamamlanmış biçimleri
birbirine karışmış, takip usullerinde sıkıntılar yaratılmıştır. Çocukların
cinsel istismarı suçuna gelince, bu suç res’en kovuşturulan bir suçtur.
Böyle olunca, on beş yaşından küçük bir kız ve oğlan, bilerek ve isteye-
rek, kanunun ifadesi ile cinsel yönden birbirlerini istismar ettiklerinde;
suçun failinin ve mağdurunun kim olduğu, yoksa suçun çok failli bir
suç mu olduğu ve kim hakkında, neye göre kovuşturma yapılacağı
soruları ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucu olarak, eğer hükümde yer
alan “kişi” ifadesi, ilkel toplum değerlerine göre yorumlanarak erkek
çocuk (kişi) şeklinde anlaşılmadığı takdirde, bu soruların cevabını be-
lirlemek çok zordur. Aynı tartışma 104. maddedeki suç için de geçerli-
dir. Gerçekten reşit olmayan iki kişi serbest iradeleri ile “cinsel ilişkide”
bulunduklarında, suçun faili kimdir, mağduru kimdir, kim kimden
şikâyetçi olacaktır, belli değildir. Yoksa reşit olmayan çocuklar, serbest
iradeleri ile cinsel ilişkide bulunduklarında fiil suç olmuyor mu dene-
cektir yahut bu suçun oluşması için cinsel ilişkinin tarafı olan kişiler-
den birinin reşit mi olması gerekmektedir? Esasen bu halde de sorun
bitmemektedir. Serbest iradeleri ile cinsel ilişkide bulunan kişilerden
birinin reşit olduğu düşünülse bile, kendisi ile cinsel ilişkide bulunu-
44
Antolisei, Manuale, PG, s. 187. Aynı kişi, eş zamanlı olarak hem suçun faili hem de
mağduru olamaz.
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
40TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
lan “çocuk” erkekse veya kız ise şikâyet sorunu nasıl çözülecektir ve
kim şikâyette bulunacaktır, bunların hiçbiri bilinmemektedir.
Kanunilik ilkesi hiçe sayılarak suçların tanımında gösterilen kayıt-
sızlık bu belirtilenlerle sınırlı değildir. Kanunun özel hükümlerinde,
suçların büyük bir kısmının tanımında, bu tür özürler bulunmaktadır.
45
Özürlerin farkında olan kimileri, çoğu kez, Alman Ceza Kanunu’nun
Kanuna etkisinden söz ederek, orada olduğu gibi bizde de hâkimin
filozof olması gerektiğini ileri sürmektedir. O ülkede, hâkimlerin bil-
gili oldukları doğrudur, ancak hâkimlerin filozof, filozofların hâkim
olduğunu duymadık.
5237 sayılı TCK karşısında, hâkim filozof değil, ancak “kadı” olabi-
lir. Öyleyse, tahribatın büyük olmasını önlemek, Anayasa’nın mutlak
emrinin gereği olarak hâkimin hâkim olarak kalmasını sağlamak is-
tiyorsak, özel hükümlerin yorumunda, kimliğini Türk Hukuk Devri
mi’nden alan hâkimin, devrim içinde büyük emekler karşılığında
oluşmuş olan içtihat ve doktrini göz ardı etmemesi gerekmektedir.
6. 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Özel Hükümlerde
Getirdiği Yenilikler
Kanunun getirdiği yenilik, yeni suçlara yer vermiş olmasıdır.
Tanımlarında görülen sakatlıklar bir yana, bu suçlara yer verilmesi
isabetli olmuştur. Böylece, hem özellikle insan hakları konusunda ül-
kemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin gereği, hem de Ana-
yasada yer alan yeni bazı hukuki değerlerin cezai himayesi sağlanmış
olmaktadır.
Bu bağlamda ör. uluslararası sözleşmelerde yer alan, Nazileri yar-
gılamak üzere İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nürenberg kentinde
kurulan Askeri Mahkeme’de “insanlığa karşı suç” olarak nitelendirilen
“soykırım” ve “kitlesel imha” sonucunu doğuran suçlar, kanunda, 76.
maddede “Soykırım”, 77. maddede “İnsanlığa karşı suçlar” olarak yer
almıştır.
Kanun, 130. maddede “Bir kimsenin öldükten sonra hatırasına hakare-
ti” suç saymıştır. Bu maddede öngörülen suç, 765 sayılı kanunun, 178
ve 488. maddelerinin karşılığı değildir. Bu suçla, ölümle artık “kişi” ol-
mak sıfatını kaybetmiş olan “ölü”, “Kişilere Karşı Suçlar” arasında cezaî
himayenin konusu yapılmıştır. Elbette, ölü de cezaî himayenin konusu
45
Karşı düşünce, Soyaslan, Ceza Hukuku, Genel Hükümler, 5. Bası, Ankara 2005, s. 8.
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
41TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
yapılabilir, ancak ölü, artık kişi olmadığından, Kişiye Karşı Suçlar ara-
sında cezaî himayenin konusu yapılamaz. Bunun doğru bir düzenle-
me olduğunu sanmıyoruz.
Kanun, özel hayatı korunmasına ilişkin olarak, 133, 134, 135 ve
138. maddelerinde bir kısım yeni suçlara yer vermiştir.
164, 166, 172, 173, 180, 181,182, 184, 193, 194, 202, 208, 224, 233,
238, 239. vs. suçları, 765 sayılı kanunda olmayan, 5237 sayılı kanunla
getirilen suçlardır.
Kanun, 765 sayılı kanunun suç olarak birçok maddede tanımladığı
fiilleri, çoğu kez tek bir maddede toplamayı tercih etmiştir. Gerçekten
Kanun, ör. 765 sayılı kanunun 473 (474), 475 ve 476. maddelerinde ön-
gördüğü suçları, 97. maddesinde, 179, 180, 181, 182 ve 429. maddelerin-
de öngördüğü suçları, 109. maddesinde, 552, 553 ve 554. maddelerinde
öngördüğü kabahat suçlarını 176. maddede düzenlemiş bulunmakta-
dır. Kanun, çoğu kez, 765 sayılı kanunun bağımsız olarak suç saydığı
bir fiili, diğer bir suçun ağırlatıcı nedeni yapma yolunu seçmiştir. Bu
bağlamda, ör. 765 sayılı kanunun 266. maddesinde düzenlenen Memu-
ra hakaret suçu, kanunda, 125. maddede düzenlenen hakaret suçunun
ağırlatıcı bir nedeni (125/3, a) yapılmış; sonuçta, Kamu idaresine karşı
bir suç olan Memura hakaret suçu, ortadan kaldırılmıştır.
Kanun, hem yeni suçlar oluşturarak, hem de birden çok maddede
ifadesini bulan birçok suçu tek bir maddede birleştirerek, yeni hukuki
değerleri göz ardı etmeyen, demokratik bir ceza kanunu olduğu iz-
lenimini uyandırmak istemiştir. Ancak bu, doğru değildir. Kanunda
yer almamasına, 2005/5326 Sayılı Kabahatler Kanunu adında ayrı bir
kanunla olarak düzenlenmiş olmalarına rağmen, Kabahatler, “suç” ol-
maktan çıkarılamamıştır. Gerçekten, Anayasa Mahkemesi, tarihi ka-
nun koyucunun düşüncesinin aksine, kabahatlerin, “suç” olduğuna
karar vermiştir.
46
Kanunun, pek çok suçu, sıklıkla tanımını bozarak,
tek bir maddede toplaması,
47
kanunun özel hükümlerinde ifadesini
46
Anayasa Mahkemesi Kararı, Esas Sayısı 2005/108, Karar Sayısı 2006/35, Karar
Günü 1.3.2006, Resmi Gazete, S. 26236.
47
Kanun, ör. memura hakaret suçunu, hakaret suçunun ağırlaştırıcı nedeni sayarak
(m.125/3,a), görünüşte suçun sayısını azaltmıştır. Aslında, suçun sayısı azalma-
mıştır, çünkü memura hakaret “suçu ağırlaştırma” kalıbında res’en kovuşturulan
bir suç haline getirilmiş olmakla (m. 131), zaten genel norm olan hakaretten ayırt
edilmiş olmaktadır. Tarihi kanun koyucu, hukuki konunun farklılığının yarattığı
normlar arasında genellik-özellik bağıntısının farkında olmak istemediğinden, ge-
nelde özeli ifade eden memura hakaret suçunu geneli ifade eden hakaret suçunun
ağırlatıcı bir nedeni olarak düzenlemekle, özellikle ispat hakkı konusunda ciddi
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
42TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
bulan suçların sayısını azaltmamış, hatta artırmıştır. Böyle olunca, özel
hükümlerde, madde sayısına bakarak kanunun, ilerici, demokratik bir
kanun olduğunu söylemek herhalde yanıltıcı olmaktadır.
48
Kaldı ki, diğerlerinin ve yeni suçların konulduğu kanun maddele-
rine bakıldığında, suçların tanımlarının, kanunilik ilkesinin gerekleri-
ne uygun bir biçimde yapılmadığı, gözlenmektedir. Elbette, eskimenin
önlenmesi için tanım esnek olmalı, kuralı olduğu toplumun dinamiz-
mine ayak uydurabilmelidir. Ancak, esneklik, hiçbir zaman, eksiklik,
belirsizlik, ifadede yetersizlik demek değildir. Kendi koyduğu 2 ve
4. maddeleri hükmüne rağmen, kanun, suçları tanımda, her nedense
belliliği değil, çoğu kez belirsizliği tercih etmiştir. Bu tutum, hâkimi
kanunun yorumunda rahatlattığı izlenimi vermesine rağmen, keyfi-
liklere yol açabileceğinden, kişilerin hukuka olan güvenini zedeler ni-
teliktedir.
7. Özel Hükümlerin Yorumu
Beşeri davranışın bir normu olarak kanun, ne bildirir, ne de belir-
tir, sadece yaptırır. Yaptırmak emretmektir. Emretmenin dilde ifadesi
normatif önermelerdir. Bir normatif önerme olarak kanunun temel ni-
teliği, ihlal edilebilir olmasıdır.
49
Bu, kanunun hem bilinmesini, hem
de uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Hem bilmek, hem de uygu-
lamak, kanunun yorumunu, yani normatif önermede ifadesini bulan
iradenin bulunmasını ve ortaya çıkarılmasını, açıkçası keşfini zorunlu
kılmaktadır.
50
Bugüne dek insan, yoruma ihtiyaç göstermeden bilinen,
uygulanabilen bir kanun icat edebilmiş değildir. Hatta kamu idareleri-
nin kanuna uygun olarak işlevlerini yerine getirilebilmeleri için kanu-
nun açıklanması zımnında çıkarılan tüzük, yönetmelik ve genelgenin
yorumlanmadan bilinmesi ve uygulanması mümkün olmamıştır.
Bir hukuk devleti düzeninde, hukukun üstün olduğu bir devlet
düzeninde, kanunun anlamı, kapsamı ve sınırları konusunda son sözü
sıkıntılar yaratmıştır.
48
Gerçekten, bir hukuk düzeninde, yasak alanla, yani suçların sayısı ile kişilere bıra-
kılan serbest alan, yani hürriyet arasında zorunlu bir bağıntı bulunmaktadır. Libe-
ral-demokratik bir devlet düzeninde, hürriyet asıl yasak istisnadır. Böyle olunca,
bu hukuk düzenlerinde, suçların sayısı zorunlu olduğu kadar olmalıdır. Bkz., Hafı-
zoğulları, Ceza Normu, s. 111 vd.
49
Hafızoğulları, Ceza Normu, s. 8, 72, 73 vd., 80 vd., 143.
50
Antolisei, Manuale, PG, s. 87; Malinverni, L’offesa nella teoria del reato (un metodo
di interpretazione), in Studi in Onore di Giuliano Vassalli, Evoluzione e Riforma del
diritto penale, 1954-1990, volume I, Diritto Penale, Giuffre Editore, Milano 1991, s.
137 vd.
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
43TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
hâkim söylemektedir. Ancak hâkimin, kanunu, beğenmek veya beğen-
memek, açıkçası kanun hakkında bir değer hükmü vermek, dolayısıy-
la “kanunu düzeltmek” yoluna gitmek biçiminde bir erki yoktur. Hâki-
min erki sadece kanunu uygulamaktır. Bazı kesimlerin, çok kimsenin
beğenmediği bir kanunu kaldırmak, değiştirmek veya bu eğilimlere
uygun olarak yeni bir kanun koymak, yani toplumda cereyan eden
toplumsal-beşeri davranışların toplumsal-siyasi değerlendirmesini
yapmak, yargının, yani hâkimin değil, yasamanın, yani siyasetçinin
işidir. Hâkim siyasetçi değildir. Kanunilik ilkesi, hem siyasetçinin hem
de hâkimin engelidir.
5237 sayılı kanun, gerek suçların tasnifinde, gerekse suçların tanı-
mında, açıkçası koyduğu yeni normatif düzende ve bu düzeni oluştu-
ran münferit normatif önermelerin ifadesinde, ceza hukuku bilimi ve
doktrininin kabul edemeyeceği, geçmişte oluşan içtihatla çelişen bir
nitelik arz etmektedir. Kanunun gerekçesi, tutanaklar, göz ardı edile-
meyecek yanlışlarla doludur. Hakimin, yorumda, bu kaynaklara itibar
etmesine olanak yoktur. Günümüzde ceza hukuku bilimi ve doktri-
ni, kanunun yorumunda, tarihi kanun koyucunun iradesinin, hakimi
bağlamadığını kabul etmektedir. Hakim, kanununun iradesini bizzat
uygulamak zorunda olduğu kanundan çıkartmak zorundadır.
51
Ma-
dem hakim kanunla bağlıdır, ister Alman “teleolojik metot” düşüncesi,
ister Rocco’nun “Teknik Hukuk Okulu” düşüncesi,
52
isterse Tabii hukuk
düşüncesi izlensin,
53
kanunilik ilkesinin zorunlu sonucu olarak, ceza
hukukunun özel hükümlerinin, yani münferit ceza normlarının yoru-
muna, dolayısıyla suçların tasnifinde suçla ihlal edilen, ceza ile koru-
nan hukuki değer veya menfaatin esas alınması gerekir.
54
Her suç kural olarak, bir değer veya menfaatin ihlalidir. Bununla
birlikte, kimi zaman bir suç, hukuken korunan birden çok hukuki de-
ğeri veya menfaati ihlal edebilmektedir. Bunlara çok ihlalli suçlar den-
mektedir.
55
Bunların hem yorumunda hem de tasniflerinde bazı zor-
luklar ortaya çıkmaktadır. Genelde, suçla ihlal edilen ceza ile korunan
değerlerden üstün olduğu kabul edilen değer, ör., kamunun çıkarları-
na karşı suçlarda, ferdi değerin karşısında kamusal değer, suçun yerini
51
Fiandaca G./Musco E., a. g. e., Introduzione, s. XX.
52
Toroslu, Cürümlerin..., s. 18 vd.
53
Bu konulardaki bilgiler ve tartışmalar için bk., Toroslu, Cürümlerin..., Giriş, s. 1-44.
54
Toroslu, Cürümlerin.., s. passim.
55
Antolisei, Manuale, PG, s. 182, 187; Durigato, Rilievi sul reato plurioffensivo, Edizi-
oni CEDAM, Padova 1972.
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
44TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
belirlemede belirleyici olmaktadır.
56
Buna karşılık, suçla ihlal edilen,
ceza ile korunan değerler arasında eşitlik olduğu düşünüldüğünde,
elbette suçun yerini, kanun koyucunun takdiri belirlemektedir.
57
Bu
durum ile özellikle beşeri cinselliğin cezai himayesinde karşılaşılmak-
tadır. Gerçekten her toplumda her zaman üzerinde çok tartışılan beşe-
ri cinsellik,
58
hem kişinin bir değeri, hem de genel adap veya ahlakın
konusu olarak içinde cereyan ettiği toplumun bir değeridir. 765 sayı-
lı kanun, beşeri cinselliğe karşı saldırıların tüm tezahürlerini, “Adabı
Umumiye ve Nizamı Aile Aleyhinde Suçlar” başlığı altında düzenlemiştir.
5237 sayılı kanun, bu saldırıların bir kısmını, “Cinsel Dokunulmazlığa
Karşı Suçlar”, bir kısmını “Genel Ahlaka Karşı Suçlar” arasında düzenle-
miş ve diğer bir kısmını da “Hürriyete Karşı Suçlar” arasında yer alan
ör. “kişi hürriyetinden yoksun kılma” suçunun (m. 109/5) ağırlatıcı ne-
deni saymıştır. Elbette esas olan, kanun koyucunun takdiridir. Ancak,
tarihi kanun koyucu takdirinde tutarlı değildir, çünkü çocukların cin-
sel tacizinde, Medeni Kanun’un temel kurumu olan velayet ilişkisini
her nedense göz ardı etmiştir. Yine aynı biçimde, 765 sayılı kanun bir
kimseyi ekonomik, siyasi veya sosyal bir maksatla hürriyetinden mah-
rum etme fiilini mal aleyhinde cürümlerden yağma suçları arasında
(m. 499) değerlendirirken,
59
5237 sayılı kanun bu tür saldırıları, hürri-
yete karşı suçlar (m. 149) arasında değerlendirmektedir.
60
Tarihi kanun
koyucu geçmişi kökten silmenin gerekçesini göstermemiştir.
Bazı suçlarda, ör. uluslararası suçlar, suçla ihlal edilen ceza ile ko-
runan hukuki değer veya menfaatin neden ibaret olduğunu; bunların,
bir veya birden çok hukuki değer veya menfaati ihlal edip etmedikleri-
ni belirlemede sıkıntılar bulunmaktadır. Anayasa’nın 38/son maddesi
hükmüne rağmen, TCK’nın 76, 77, 78, 79 ve 80. maddelerinde öngör-
düğü suçlar, failleri genel olarak uygar uluslarca takip edilmek ve yar-
gılanmakla birlikte (TCK m. 13/1,a), uluslararası suçlar olmayıp, tüm
diğer suçlardan farksız olarak ulusal suçlardır. Bu suçlar sonuçta, bir
ulusa, uluslararası bir kuruluşa, bir devlete karşı değil, ister bir kim-
56
Durigato, a. g. e., s. 51 vd.
57
Durigato, a. g. e., s. 12, 15, 19, 26 vd.
58
Pozzolini, Trattato di diritto penale, Volume quarto, Dei delitti contro il buon cos-
tume e l’ ordine delle famigle, Milano, s. 19 vd.
59
İCK m. 629, 630.
60
Özmen, Türk Ceza Kanunu Ceza Muhakemesi Kanunu ve İnfaz Kanunu, Seçkin Yayıne-
vi, Ankara 2005, s. 561, 566. Ancak, 499/2. maddede yer alan (Değişik 1990/3679)
“Her kim birinci fıkrada gösterilen fiili siyasi ve sosyal maksatlarla veya resmi ma-
kamları bir iş yapmaya icbar için işlerse müebbet ağır hapis cezasıyla cezalandırı-
lır” hükmünün 149. maddede söz olarak yer almadığı görülmektedir.
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
45TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
seye, ister bir gruba, isterse bir grubun mensuplarına karşı işlensin,
sonunda kişiye karşı işlenen suçlardır, çünkü kişiye ait bir veya birden
çok hukuki değer veya menfaati ihlal etmektedirler. Böyle olunca, söz
konusu hükümleri yorumlarken, yorumda baz olarak alınan suçla ih-
lal edilen ve ceza ile korunan hukuki değer veya menfaat, uluslararası
hukukta değil, ulusal hukukta, kişilere karşı suçlar içinde aranmak zo-
rundadır.
Her bir özel hükmün yorumunda, suçla ihlal edilen, ceza ile koru-
nan hukuki değer veya menfaat, yani suçun hukuki konusu, hükmün
nihai sınırı olmaktadır. Bundan ötürü, hâkim, özel bir hükmü yorum-
larken, ne kanunun sözüne bir söz katabilir, ne de kanunun sözünde
ifadesini bulan hukuki konu ile belirlenen sınırı aşabilir. Kanun kıyası
yasaklamıştır (m. 2/3). Ancak hâkim, 18. yüzyıl tabii hukuk düşünce-
sinin aksine, sözel yorumla sınırlı kalmamak, kanunun sözünde ifa-
desini bulan hukuki konuyu esas alarak, kanunun amacını keşfetmek
zorundadır. Esas olan, sözün kendisi değil, sözün kendisine yüklenen
anlamdır. Öyleyse hakim, içinde yaşadığı toplumun nabzını elinde
tutmak, uygulamak zorunda olduğu hukuku zamanın etkilerine kar-
şı korumak istiyorsa, amaçsal yorumdan vazgeçemez. Bu bağlamda
olmak üzere hakim, yerine göre daraltıcı, genişletici veya ilerletici yo-
rum yöntemlerinden birine baş vurarak, kanunun amacını, maksadını,
açıkçası kanunun iradesini ortaya çıkarmak zorundadır.
Kanunun iradesini ortaya çıkarmak zımnında, hakim, ister daral-
tıcı, ister genişletici, isterse ilerletici yoruma başvursun, Anayasa’nın
1, 2, 3 ve 4. maddeleri hükmünü, Anayasa’nın 2. maddesinin gönder-
mede bulunduğu 1954 yılından bu yana ülkede yürürlükte bulunan
AİHS’nin kişiye tanıdığı hakları, Anayasa’nın 90/son maddesi hükmü
gereğince Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin taraf olduğu insan hakla-
rına ilişkin uluslar arası sözleşmeleri göz ardı edemez. Ancak aksini
iddia edenler bulunsa bile, hukuk düzenimizde, kanunun suçlu lehi-
ne yorumunu gerektiren bir kural mevcut bulunmamaktadır. Kanun
önünde eşitlik ilkesinin (Anayasa m. 10, AİHS, m. 14, TCK m. 3) faili
ayrıcalıklı kılmaya izin vermemesi bir yana suç ve cezanın kanuniliği
ilkesi, sadece faili veya suçluyu değil, aynı zamanda herkesi, bu arada
mağduru da teminat altına almaktadır. Şüphe sanık lehinedir kura-
lı
61
suçlunun değil, tersine sanığın (Anayasa m. 38/4, AİHS m. 6/2)
teminatıdır. Ceza yargılamasının temelini oluşturan bu kuralın, ceza
61
Kunter, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 1986, s.
539, 549 vd.
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
46TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
kanununun özel hükümlerinin yorumu ile herhangi bir ilgisi bulun-
mamaktadır.
62
Kanunun dilinin “kanun dili” olmaması, açıkçası yanlış olması,
kavramları ifadede yeterli olmaması karşısında hâkim, kanunun birçok
hükmünün yorumunda, geçmiş uygulamadan ve doktrinden yarar-
lanmak zorundadır. Bazı suçların, ör. adam öldürme, müessir fiil, hır-
sızlık, dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma, zimmet, rüşvet, irtikap,
evrakta sahtecilik, hakaret, sövme vs. suçlarının, en azından Aydın-
lanma çağından bugüne kadar oluşa gelen tanımları bulunmaktadır.
Bugün birçok suç, mensubu olduğumuz Kara Avrupası ceza hukuku
düzenlerinde klasik bir yapı kazanmışken, tarihi kanun koyucunun,
geçerli hiçbir gerekçe göstermeden,
63
Türk ceza hukukunun geçmişine
itibar etmekten kaçınması, kuşkusuz hâkimi bağlamaz. Elbette hâki-
min, kanunu düzeltmek şeklinde bir erki yoktur. Hâkimin görevi ma-
dem kanunu uygulamaktır (Anayasa m. 138), eksik, çelişkili, yeterli
olmayan, hatta yanlış ifade edilen hükümleri yorumlarken, geçmişteki
geçerli uygulamalara, içtihat ve doktrine ilgisiz kalamaz. Öyleyse, 5237
sayılı kanunun özel hükümlerinin ifade olarak yetersizliği karşısında,
onların geçerli, etkin, adil bir yorumu, açıkçası yeni bir uygulama, iç-
tihat ve doktrin oluşturma; ancak hakimin, kanun koyucunun yerine
geçmeye kalkışmadan, 765 sayılı kanun üzerine oluşmuş olan uygula-
ma, içtihat ve doktrine bağlı kalması halinde mümkün olabilir.
8. Özel Hükümlerin Öğretimi
Ceza hukuku düzeni çok ve çeşitli suçlardan oluşmaktadır. Bunla-
rın sadece bir kısmı, belli bir hukuk düzeninin bir parçası olarak, bir sis-
tem altında ceza kanununda yer almaktadır. Özel ceza kanunlarında,
“ceza içeren” diğer kanunlarda
64
ifadesini bulan suçlar, genellikle hu-
kukun tüm alanlarına yayılmış olarak bulunmaktadırlar. Bunlar hem
nicelik hem de nitelik yönünden farklılıklar arz etmektedir. Bu durum,
ceza hukuku özel hükümlerin, akademik olarak öğretiminin konusu-
nun, kapsamı ve sınırlarının belirlenmesini zorunlu kılmaktadır.
62
Erem, Ceza Usulü Hukuku, Ankara 1970, s. 340 vd., 348.
63
Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu Raporu, Esas No: 1/593, Karar
No: 1/60, Tutanaklarla Türk Ceza Kanunu, TC Adalet Bakanlığı, Ankara Şubat
– 2005, s 12 vd.
64
765 sayılı kanunun 10 ve 5237 sayılı kanunun 5. maddesi hükmü anlamında kulla-
nılmıştır.
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
47TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
Özel hükümlerin eğitim-öğretimi, genelde Ceza Kanunu’nda yer
alan suçlarla sınırlı tutulmaktadır. Elbette bununla amaçlanan, kişiye
“hukukçu kimliği” kazandırmaksa, yapılan doğrudur. Gerçekten de Ka-
nunun İkinci Kitabında “Özel Hükümler” genel başlığı altında belli bir
sisteme bağlı olarak yer alan suçlar incelendiğinde; bunların anlamı,
kapsamı ve sınırları belirlendiğinde; kişiye uygulama becerileri ka-
zandırıldığında, ceza hukuku düzenini oluşturan tüm diğer suçların
bilgisine ulaşıldığı, o hükümleri uygulama becerisinin kazandırıldığı
varsayılmaktadır.
Bu konuda genelde, iki yolun izlendiği görülmektedir. Özel hü-
kümler şerh edilir. Şerh, özel hükümlerin, sözel olarak, anlamı, kapsa-
mı ve sınırlarının belirlenmesidir.
65
Özel hükümler, şerh de dâhil olmak
üzere, ceza hukuku biliminin
66
gereklerine uygun olarak incelenebilir.
Ceza hukuku biliminin gereklerine uygun olarak yapılacak inceleme,
kanunilik ilkesinin zorunlu sonucu olarak, suçun hukuki konusunu
esas alarak, münferit hükümlerin anlamı, kapsamı ve sınırlarının belir-
lemesinden, yani kanunun iradesinin keşfinden hareket ederek mün-
ferit kurumları oluşturmak, kurumlardan kanunun sistemine ulaş-
mak, buradan hareketle de, ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu tüm
hukuk düzenindeki özel hükümlerin künhüne varmaya çalışmak ol-
maktadır.
67
Elbette bu tür bir çalışma, ceza hukuku yanında, hukukun
öteki tüm temel alanlarının bilinmesini gerektirir. Bunlar konusunda
bilgisizlik, giderilmesi zor sıkıntılar yaratır. Bu iki yöntemden, genelde
tercih edilen yöntem, ikincisidir. Bu yolla, hem suçların sistematik tam
bir bilgisine ulaşılması, hem de toplumun ihtiyaçları karşısında siste-
min gerçek değerinin bilinmesi sağlanmış olmaktadır.
9. Türk Ceza Kanunu’nun Suçları Tasnifi
Kanunun gerekçesinde suçların tasnifi konusunda bir açıklama
bulunmamaktadır. Bu nedenle kanunda suçlar dört ana grup ve her
ana grup alt gruplara ayrılırken, temel düşüncenin ne olduğu, ne amaç
65
Bu halde genelde tarihi kanun koyucunun ne demek istediği araştırılmaktadır. Bu
nedenle kanunun anlamı, kapsamı ve sınırlarını belirlemede çoğu kez kanunun ha-
zırlık çalışmaları ve gerekçesi belirleyici olmaktadır. 5237 sayılı kanun söz konusu
olduğunda, yanlışlıklar, yetersizlikler ve eksikliklerden, hatta “bilimsel gerçekler
karşısında” “bilimsel olarak” vs. gibi sloganlara sığınılarak öznel düşünceleri hü-
küm yapma çabalarından ötürü, özellikle bu yol mümkün gözükmemektedir.
66
Hafızoğulları, “Hukuk Biliminin Konusu ve Sınırları Sorunu”, Ceza Normu, Ek, s.
327.
67
Hafızoğulları, Hukuk Biliminin..., s. 351 vd., 371 vd.
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
48TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
güdüldüğü konusunda bir fikir edinilememektedir. Bu durum, kanu-
nun özel hükümlerinin yorumunda, birçok bakımdan ve özellikle su-
çun mağduru yönünden ciddi sıkıntılar yaratmaktadır.
Kanun suçları aşağıda olduğu biçimde tasnif etmiştir.
I. Uluslararası Suçlar
1. Soykırım ve İnsanlığa Karşı Suçlar
2. Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti
II. Kişilere Karşı Suçlar
1. Hayata Karşı Suçlar
2. Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar
3. İşkence ve Eziyet
4. Koruma, Gözetim, Yardım veya Bildirim Yükümlülüğünün
İhlali
5. Çocuk Düşürtme, Düşürme veya Kısırlaştırma
6. Cinsel Dokunulmazlığı Karşı Suçlar
7. Hürriyete Karşı Suçlar
8. Şerefe Karşı Suçlar
9. Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar
10. Mal Varlığına Karşı Suçlar
III. Topluma Karşı Suçları
1. Genel Tehlike Yaratan Suçlar
2. Çevreye Karşı Suçlar
3. Kamu Sağlığına Karşı Suçlar
4. Kamu Güvenliğine Karşı Suçlar
5. Kamu Barışına Karşı Suçlar
6. Ulaşım Araçlarına veya Sabit Platformlara Karşı Suçlar
7. Genel Ahlaka Karşı Suçlar
8. Aile Düzenine Karşı Suçlar
9. Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar
10. Bilişim Alanında Suçlar
IV. Millete ve Devlete Karşı Suçlar
1. Kamu İdaresinin Güvenliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar
2. Adliyeye Karşı Suçlar
hakemli makaleler Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR
49TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
3. Devletin Egemenli Alametlerine ve Organlarının Saygınlı-
ğına Karşı Suçlar
4. Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar
5. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar
6. Devlet Suçlarına Karşı Suçlar ve Casusluk
7. Yabancı Devletlerle Olan İlişkilere Karşı Suçlar
Kanun, cürüm-kabahat ayırımını kaldırmakla ve kabahatleri Türk
Ceza Kanunu kapsamı dışına bırakmakla, 765 sayılı kanuna göre suç-
ların sayısını azalttığı, dolayısıyla hürriyet alanını genişlettiği izlenimi
vermektedir. Ancak ayrıntılı bir inceleme yapıldığında, gerçekten suç-
ların sayısının azalmadığı, tersine arttığı gözlenmektedir.
Her şeyden önce kanun, cürüm-kabahat ayırımını kaldırmakla,
suçların sayısını azatmış değildir. Kabahat sayılan fiiller hakkında ayrı
bir kanun çıkarılmış, suçlar için geçerli ilkeler kabahatler açısından da
çoğunlukla korunmuştur. Kanunun bu yapısından ötürü, kabahatler
suç mu, değil mi tartışması, en azından bugün için bitmiş bulunmakta-
dır. Anayasa mahkemesi, yukarıda sözü edilen kararında, kabahat fi-
illerini suç saymaktadır. Böyle olunca kanun, suçları ayrı kanunlarda,
suç ve kabahat olarak ayırt etmek dışında önemli bir yenilik getirmiş
değildir. Esasen Kanun, ağırlıkları gözetilerek suçların cürüm-kabahat
olarak ayrılmasını, bir başka isim altında açıkça kabul etmiş olmakta-
dır.
Öte yandan kanun, 765 sayılı kanunun “cürüm” saydığı suçların
hemen hepsine çeşitli biçimlerde yer vermiş olduğundan, hatta yeni
suçlar koyduğundan suçların sayısı azalmamış tersine artmış bulun-
maktadır. Kanun bu yapısı ile ileri sürülenlerin tersine, kişilerin hürri-
yet alanını genişletmemiş, tersine önemli ölçüde daraltmıştır. Yasakla-
rın sayısını artırarak hürriyet alanını kısıtlayan bu tür bir düzenlemeye
toplumun gerçekten ihtiyacı olup olmadığını zaman gösterecektir.
10. Sonuç
Suçların kanunda dört ana gruba ayrılması kuramsal ve pratik ola-
rak, özellikle münferit hükümlerin yorumunda bir yarar sağlamamak-
tadır. Bu açıdan bakıldığında, Kanunun “Uluslararası Suçlar” dediği
suçlar, aslında kişiye karşı suçların bir alt kategorisi olarak düşünül-
melidir. Çeşitli tezahürleri ile kişinin bağımsız bir kategori olarak cezai
Zeki HAFIZOĞULLARI / Devrim GÜNGÖR hakemli makaleler
50TBB Dergisi, Sayı 69, 2007
himayenin konusu yapıldığında, kategorinin ismi “Kişilere Karşı Suçlar”
değil Kişiye Karşı Suçlar olmalıdır. Türk Medeni Kanunu’nda “kişiler”
yoktur, “kişi” vardır. Bütün suçların topluma, dolayısıyla onun siyasal
tezahürü olan devlete karşı işlenmesi dolayısıyla, suçların bir kısmının
“Topluma Karşı Suçlar” olarak tasnif edilmesinin doğru olduğunu dü-
şünmüyoruz. Eğer “Kamu” ile toplum aynı değil ise bu suçların Kamu-
ya karşı suçlar olması gerekmektedir. Fransız Ceza Kanunu’ndan alın-
dığı izlenimi uyandırmakla birlikte, devlet denen kamu tüzel kişisinin
çıkarlarını himaye etmesinin sağlanması bakımından söz konusu suç-
ların, “Millete ve Devlete Karşı Suçlar” olarak ile ifade edilmiş olmasının
isabetli olmadığını düşünüyoruz. Bunun sadece “Devlete Karşı Suçlar”
olarak ifade edilmesi sanırız daha doğru olur.
Kanunda suçun hukuki konusu esas alınarak yapılmış bilinçli bir
tasnife rastlanmamaktadır. Suçların tasnifi rastlantısaldır. Bu durum
münferit hükümlerin yorumunu zorlaştırmakta, hatta keyfileştirmek-
tedir.
Birçok suçun tanımının eksik, yetersiz, hatta yanlış olduğu göz-
lenmektedir. Tarihi kanun koyucunun yorumda yol açtığı keyfilik
batağına düşülmeden, bu sorunun giderilmesi ancak hâkimin, kanun
koyucunun yerine geçmeye kalkışmadan 765 sayılı kanun zamanında
oluşmuş olan doktrin ve uygulamayı göz ardı etmemesi ile sağlanabi-
lir.
Kanun koyucu, Türk Ceza Kanunu’nun özel hükümlerinde rastla-
nan yanlışlar, eksikler ve yetersizliklerin giderilmesine katkıda bulun-
malıdır. Kanun, henüz yürürlüğe girmeden birkaç kez değiştirilmesine
rağmen; 219/4. madde örneğinde olduğu gibi, hala yanlışlık, eksiklik
ve yetersizlikleri gidermemekte ısrarcı olmak, kanun koyucunun tabi-
atına hiç uygun düşmemektedir.
TBB Dergisi’nin 68. sayısında yayımladığımız Yrd. Doç. Dr. Tuğrul
Katoğlu’nun makalesinin adı “Ekip Halindeki Faaliyetlerde Taksirli Ceza
Sorumluluğu ve Güven İlkesi Açısından 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun
22. Maddesinin Beşinci Fıkrası” şeklindeyken “Ekip Halinde Yürütülen
Faaliyetlerde Güven İlkesi ve Ceza Sorumluluğu” olarak yayımlanmıştır.