makaleler Bilge Umar
121TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
I. Sunuş
Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) tasarısının hazırlanışı, şimdi
bulunduğu aşama ve hukukumuza getireceği başlıca yenilikler üzerine
hukukçular toplumunu ve özellikle de hukuk öğrencilerini bilgilendir-
mek; ayrıca, ister istemez şimdiki hukukumuza göre yapılacak Medeni
Usul Hukuku öğretimi sırasında, yakın zamanda gerçekleşmesi bekle-
nen değişikliklerin hiç değilse önemli veya önemlice olanlarını toplu
biçimde gösteren bir metni öğrencilerimizin eline sunmak amacıyla ve
YTÜ HF Dergisi’nde yayınlanmak üzere “HMK tasarısıyla şimdiki HUMK
kurallarına getirilmek istenen değişikliklerin başlıcaları” başlıklı bir inceleme
yazısı hazırlamak, “Medeni Usul Hukuku” dalında öğretim üyeliği göre-
vimin gereğiydi; bu görevi, o yazıyı hazırlayarak yerine getirdim.
Sanırım ki, bununla yetinmeyip, hazırlanma çalışmalarında görev
almadığım tasarının ortaya çıkmasından sonra onu özenle inceleyip
genel bir değerlendirmeye varmak ve ayrıca onun yasalaşması öncesin-
de şurasında burasında değişiklikler, eklemeler yapılmasının yerinde
olacağını görürsem (daha doğru ve daha az iddialı bir ifadeyle, “olacağı
kanısına varırsam”) bu yolda öneriler ve uyarılar içeren ikinci bir inceleme
yazısını hazırlamak dahi, görevimin gereğidir. Bunu da şimdiki yazıyla
yerine getiriyorum.
1
*
Prof. Dr., Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Usul ve İcra-İflas Hukuku
Anabilim Dalı Başkanı
1
Bu yazı, (tabii ki, şimdi eklediğim dipnotları eksik olarak) “Medeni Usul ve İcra-İflas
Hukukçuları Toplantısı” organizasyon komitesi adına komite sekreteri Doç. Dr. Mu-
hammet Özekes’in davet yazısına uymakla katıldığım 2006 yılı toplantısında diğer
HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU
TASARISI’NA KATKI
Bilge UMAR
*
Bilge UMAR makaleler
122TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
II. Genel Değerlendirme
Önce, genel değerlendirmeyi ifade edeyim: Bu yazıda belirteceğim
üzere tasarıda “yeniden ele alınması” gereken bazı kurallar veya ifadeler
bulunduğu kanısında isem de, bütün olarak değerlendirildiğinde, hiç
abartmaya düşmeden diyebilirim ki, tasarıyı hazırlayan değerli mes-
lektaşlarım, ortaya ZPO gibi bir hukuk anıtı koymuşlardır. Kendilerini
içtenlikle kutlarım.
III. Değişiklik veya Tamamlama Önerileri
1. Şimdiki m. 7 f. III, tasarıda yer almıyor ve gerekçede onun bilerek
kaldırıldığı yolunda bir işaret bulunmuyor. Oradaki kural doğru ve
yararlıdır; onu tasarıda m. 8 sonuna f. II olarak eklemek uygun olur.
2. Sulh Hukuk mahkemelerinin görev alanı belirtilirken, f. I bent b alt
bent 1’de, “kiraya ilişkin mevzuatın uygulanmasından doğan tüm uyuşmazlık-
lar” ın sözü edilmiş. “Kiraya ilişkin mevzuatın ve sözleşmenin” denmeliydi.
Örneğin, kira akdinin bir maddesine dayanılarak tahliye isteminin öne
sürülmesi durumunda, kira mevzuatı değil sadece sözleşmenin tahli-
yeye ilişkin maddesi uygulanacaktır; bu davayı da şimdi HUMK m. 8 f.
II bent 1 çerçevesinde olduğu üzere Sulh Hukuk Mahkemesi’nin görev
alanında tutmak istiyorsak ifade böyle düzeltilmelidir.
katılımcılara da dağıtılmıştır. O toplantı 8 ve 9 Eylül 2006’da Ankara Hakimevi’nde
yapıldı. Toplantıda, HMK tasarısı taslağını hazırlayan komisyonun Başkanı Prof. Dr.
Hakan Pekcanıtez’in yaptığı “HMK Tasarısı Genel Tanıtımı ve Sunuş” konuşmasının
ardından, dalımızın en kıdemli öğretim üyeleri yani Prof. Dr. Baki Kuru, Prof. Dr.
Bilge Umar, Prof. Dr. Yavuz Alangoya ve Prof. Dr. Ejder Yılmaz, hazırlanan metin
hakkında değerlendirmelerini dile getirdiler (Prof. Dr. Saim Üstündağ, sağlığına
ilişkin mazereti nedeniyle toplantıya katılamadı). Geriye kalan zamanda, daha genç
öğretim üyesi meslektaşlarımızdan ve toplantıya katılan hukukçu (hakim, avukat)
konuklardan bazıları konuştular. Metni hazırlayan komisyonun mensupları birkaç
konuda kısa açıklamalar yaptı. Toplantı sonunda, Komisyon Başkanı Prof. Dr. Pek-
canıtez, katılanlara teşekkür etti ve öne sürülen görüşleri, eleştirileri de göz önüne
alarak komisyonun son bir elden geçirme çalışması yapacağını ifade etti.
Bu yazı, öğrencilerimizi bilgilendirmek için YTÜ HF Dergisi’nde ve hukuk uygulama-
sında çalışan hakimlerimizi, avukatlarımızı bilgilendirmek için de TBB Dergisi’nde
yayınlanmaktadır.
Aynı tasarı taslağı metni hakkında Prof.Dr. Yavuz Alangoya/Prof.Dr. Kamil
Yıldırım/Prof. Dr. Nevhis Deren Yıldırım’ın kendi değerlendirmeleri de “Hukuk
Muhakemelerı Kanunu Tasarısı-Değerlendirme ve Öneriler” başlığıyla yakın zamanda
İstanbul Barosu tarafından yayınlanmış bulunmaktadır.
makaleler Bilge Umar
123TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
3. Tasarıda m. 12 f. I sonuna şu ekleme yapılmalıdır: “Şu kadar ki,
kanunun davacıya davasını açacağı yer konusunda seçenek sağlamak amacını
güden bir kuralının bütün davalılara uygulanabilir olması durumunda, da-
vacı bu seçeneği kullanmak istemezse diğer yetkili mahkemelerin yetkisi saklı
kalır”. Gerekçe: Yasanın davacıya kolaylık ve seçenek sağlamak için
getirdiği bir kuralın birden çok ihtiyari davalıya uygulanabilir olması
halinde birdenbire kesin yetki kuralına dönüşüp yasadaki tüm yetkili
mahkemelerin yetkisini kaldırır diye yorumlanması mantığa ve yasanın
amacına aykırıdır.
4. Tasarıda m. 14 f. I’de “bir malvarlığına ilişkin dava, ihtilaf konusu
malvarlığının bulunduğu yerde de açılabilir” ifadesi değiştirilmelidir.
Aslında kastedilen, malvarlığı değil, bir malvarlığı parçası olsa gerek;
çünkü bir malvarlığının bütünüyle bir tek yerde (yargı çevresi yani ilçe
kapsamında) bulunması son derecede az görülür ve malvarlığı çeşitli
yerlere dağılmış ise bu ifadeye göre bu kural uygulanamaz. Keza, ihti-
lafın konusunun bir mal değil de bir malvarlığı olması belki milyonda
bir görülecek haldir. Demek, kastedilen, bir malvarlığı parçasıdır. Bu
durumda, doğru ifadeyi kullanmalı: “bir malvarlığı parçasına ilişkin dava,
ihtilaf konusu malvarlığı parçasının bulunduğu yerde de açılabilir”.
5. Tasarıda m. 22-24 düzenlemesiyle, yetki sözleşmesinin yapılması
konusunda getirilen sınırlamayı ve hatta daha da çok, o sınırlamanın
mantığını alkışlıyorum. Gerçekten, tasarı, gerekçesinde kamu tüzel kişi-
leriyle tacirlerin (gerçek kişi veya tüzel kişi olanların) bu iki nitelikten birine
sahip olmayan diğer gerçek veya tüzel kişiler karşısında çok daha güçlü olduk-
larını ve onlarla yaptığı sözleşmelere kendi işlerine gelen, karşı tarafın aleyhine
olan maddeler koydura geldikleri gerçeğini vurgulayarak, karşı taraftakiler
kitlesini korumak için, bunlarla onlar arasında yetki sözleşmesini ya-
saklamış yani yapılacak yetki sözleşmelerini yahut diğer sözleşmeler
içine sokuşturulacak yetki şartlarını geçersiz saymıştır.
Tasarıya göre, kamu tüzel kişileri kendi aralarında; tacirler kendi
aralarında yetki sözleşmesi yapabilirler, keza kamu tüzel kişileriyle tacir-
ler arasında yetki sözleşmesi yapılabilir; bu türden yetki sözleşmesinde
gösterilen mahkeme inhisarî yetkili olur yani yasanın gösterdiği yetkili
mahkemede veya mahkemelerde dava açılamaz (m. 22). Ne tacir ne de
kamu tüzel kişisi olan diğer kişiler, kendi aralarında yetki sözleşmesi
yapabilir ama bu sözleşme, davacıya ek ve seçimlik olanak sağlayıcı
işlevde olur, kanunun gösterdiği yetkili mahkemenin veya mahkeme-
Bilge UMAR makaleler
124TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
lerin yetkisini kaldırmaz (m. 23). Böylece, m. 22’deki kişilerle m. 23’deki
kişiler arasında yetki sözleşmesi yapılmasına cevaz verilmemektedir.
6. Gerekçedeki, bu konuya ilişkin bölümde bir yanlışlık yapıldığını
görüyoruz. Gerçekten, tasarıda m. 22 ve 23’ün getirdiği yeni sisteme
göre, bir tacir veya bir kamu tüzel kişisi; ne tacir ne de kamu tüzel kişisi
olan benim gibi biriyle yetki sözleşmesini hiç yapamayacaktır; bu kuralın
benim gibileri korumak için getirildiği gerekçede açıkça söyleniyor.
Oysa aynı gerekçede (m. 23 ile ilgili bölümün sonunda) şöyle deniyor:
“Burada ayrıca belirtmek gerekir ki, bir tacir veya kamu tüzel kişisi ile tacir
olmayan bir gerçek veya tüzel kişi, örneğin bir gerçek kişi olan tüketici, arala-
rında yetki sözleşmesi yapmak istedikleri takdirde...” (burada duruyorsunuz
ve “sözleşme geçersiz olur” denmesini beklerken, şaşkınlıkla, şunu oku-
yorsunuz:) “yapılacak yetki sözleşmesi, münhasır olmayan yetki sözleşmesi
şeklinde olabilecektir”; yani, yasanın yetkili saydığı mahkemelerin yanı
sıra diğer bir mahkemede dava açabilmek için davacıya seçenek sağ-
layıcı türden olacakmış. Oysa m. 22 ve 23’ün ifadeleri açıktır; m. 22,
sözünü ettiği kişilerin kendi aralarında, m. 23 de, sözünü ettiği kişilerin
kendi aralarında yetki sözleşmesi yapmasına izin veriyor. Birinde sözü
edilenlerin diğerinde sözü edilenlerle yetki sözleşmesi yapmasına izin
veren hiçbir madde yoktur.
3
Gerekçedeki bu bölüm çıkarılmalıdır.
Yukarıda dn. 1’de sözü edilen toplantıda Prof. Dr. Yavuz Alangoya, böyle bir yasa-
ğın yürürlüğe girmesi halinde; yetkisiz mahkemede dava edilen kişi yetkisizlik ilk
itirazında bulunmadığı takdirde mahkemenin yetki kazanacağı kuralı dolayısıyla
zımni yetki sözleşmesinin geçerli olarak yapılmış sayılmasının bir çelişki ifade
edeceği görüşünü belirtmişti. Böylece, yanlış anlamadıysam, “Çelişkiye yer vermiş
duruma düşmemek için, ya tasarıya böyle bir yasak konmamalı yahut da yasak
kapsamına giren durumlarda davalının yetkisizlik itirazını öne sürmemesi hâlinde
mahkeme zımni bir yetki sözleşmesi sayesinde yetki kazanmış sayılmamalı, hakim
yetkisizliğini resen nazara almalıdır kuralı tasarıya eklenmelidir” demiş olmaktadır.
Ben o durumda bir çelişki görmüyorum. Yasaklama kuralı, güçlü tarafın hazırlayıp
güçsüz tarafın önüne sürdüğü, onu imzalamak zorunda bıraktığı sözleşme içinde
yetkili mahkemeyi de kendi işine geldiği gibi belirlemesini engellemek amacı gü-
düyor ve böyle olduğu gerekçede belirtilmiştir. Yetkisiz mahkemede dava açılması
durumunda ise, güçsüz taraf yetkisizlik itirazı ile kendini koruyabilmektedir; yani,
yetkisiz mahkemede dava açılmasını kendi yönünden sakıncalı saymazsa yetkisizlik
itirazında bulunmayıp o mahkemeye (zımnen yetki sözleşmesi yapılmışçasına) yetki
kazandırmasını yasanın engellemesi için bir neden yoktur.
3
Gerekçede yanlış ve yanıltıcı ifade kullanıldığını, sözü geçen toplantıda, Prof. Dr.
Alangoya da belirtmiştir.
makaleler Bilge Umar
125TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
7. Tasarıda m. 26 f. I’deki “bu kararın kesinleştiği tarihten itibaren”
ifadesinin başına “En geç” sözcükleri eklenmelidir. Çünkü davası
reddedilen kişi hükmün kesinleşmesini beklemeden de davanın diğer
mahkemede sürdürülmesi için dilekçe verebilir.
8. Tasarıda m. 30 başlığının “Tasarruf ilkesi” değil “Taraflarca tasarruf
ilkesi” diye yazılması daha doğru olacaktır. Burada söz konusu olan, az
masraf yapılmasına dikkat etmek anlamında “tasarruf ilkesi” değildir.
9. HUMK m. 149, gizlilik kararının verilmesi için taraf talebini
aramamaktadır. Tasarı m. 34 f. II’de ise tarafların gizlilik talebi’nden
söz edilmekte ve re’sen gizlilik kararı verilemeyeceği gibi bir görünüş
doğmaktadır. Bu nedenle f. II’de cümle 1 ile 2 arasına ekleme yapılmalı:
“mahkeme kendiliğinden de gizlilik kararı verebilir”.
10. Tasarıda m. 35 f. II, “Taraflar, davanın dayanağı olan vakıalara ilişkin
açıklamalarını gerçeğe uygun bir biçimde yapmakla yükümlüdürler” diyor.
Gerekçede, böylece ifade edilen Wahrheitspflicht çiğnenirse ne olur,
o konuda açıklama yapılmıştır ama özellikle belirtilmesi gereken şey
söylenmemiştir:
4
Bu tutumdan dolayı zarara uğrayan diğer taraf, BK m.
41 f. II’ye dayanan yeni bir dava açarak tazminat isteyebilir. Dolayısıyla,
m. 35 gerekçesi sonuna şu eklemeyi yapmak yerindedir: “Hatta BK m. 41
f. II’ye dayanan yeni bir davada ondan tazminat istenmesine yol açabilir”.
11. Tasarıdaki, hakimin davayı aydınlatma ödevine ilişkin m. 37,
keza tasarının “Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde so-
mutlaştırmalıdırlar” diyen 198. maddesi, taraflarca iddia etme yükünün
gereğince yerine getirilmemesi, özellikle de davacının dava temeli vakıa
iddialarını öne sürmekte eksiklik bırakmış olması durumunda ne ola-
cağını belirtmiyor. Hakimin, istem veya savunma dayanağı olabilecek
iken iddia edilmemiş vakıaları taraflara hatırlatması yasak olduğuna
göre (HUMK m. 75/tasarıda m. 31) bu durumun kaçınılmaz sonucu,
istemin veya savunmanın reddidir.
Bu konudaki önemi ve ilginçliği nedeniyle, Neuchâtel Kanton
Mahkemesi’nin RJN c. V, 1. Kısım, s. 63-66’da yayınlanmış 6 Mart 1967
günlü kararının konuya değinen bölümünü aktarıyorum:
İspat yükü konusu İsvMK m. 8/TMK m. 6’da düzenlenmiş ise
de, federal hukuk (yani, İsvMK) iddia etme yüküne değinmez (ATF
4
Bu konudaki eksikliğe, toplantıda birkaç konuşmacı da değinmiştir.
Bilge UMAR makaleler
126TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
78 II 97). Buna karşılık Neuchâtel yargılama usulü hukuku, kendisine
ispat yükü düşen kişiye ayrıca iddia etme yükünü de yükler (RJN c.
I, 1. Kısım, s. 212, 241, 309; c. II, 1. Kısım, s. 115, 198; c. III, 1. Kısım, s.
100); o, “iddiasının [isteminin] dayanağı olan bütün vakıaları” yahut
savunmasını dayandırdığı bütün vakıaları iddia etmelidir (CPCN m.
152 bent a/HUMK m. 179 bent 3, CPCN m. 176 bent a/HUMK m. 201
bent 1, CPCN m. 186/HUMK m. 211).
Tarafın iddiası, onun yaptığı usul işleminin “istihdaf ettiği maksadı”
[hedeflediği amacı] (CPCN m. 76 f. II/HUMK m. 82 f. II) gerçekleştire-
bilmesine yeter olmalıdır. Kanton Asliye Hukuk Mahkemesi’nin daha
önce karara bağlamış bulunduğu üzere, dava dilekçesinde öne sürülen
istem açıklamasının (CPCN m. 152 bent c/HUMK m. 179 bent 5; orada
pek saçma çeviriyle, conclusion karşılığı olarak “varılan sonuç, öne sürü-
len istem” denecek yerde “iddia ve savunma” denmiştir] ve 7 Aralık 1953
tarihli karar) ikili işlevi vardır; bu işlev bir yandan, çekişme konusunu
yargıcın gözünde sınırlandırmaktır, diğer yandan da davalıyı davacı
tarafından ona karşı değerlendirilen [isteme dayanak edinilen] iddianın
niteliği ve kapsamı [işin nereye varacağı] hakkında bilgilendirmekte-
dir; bunun yapılması, bir dereceye kadar, her olay bakımından geçerli
olacak biçimde niteliğini peşinen belirlemek imkanı olmayan, ama yine
de mutlaka bulunması gereken bir açık-seçikliğe ihtiyaç gösterir; bu
konuda her bir davanın kendi niteliği göz önünde tutulmalıdır. İddia,
özlü biçimde ifade edildikten başka, diğer tarafın işin içeriğini kendi
kendine belirleyebilmesine olanak verecek derecede yeterince açık seçik
olmalıdır (CPCN m. 175 bent a/HUMK m. 200 bent 1 [doğrultusunda
davalı tarafından cevap verilebilmesine yetmeli]); eğer gerekli olacaksa
tahkikat işlemlerinin konusunu sınırlayıcı [belirleyici] olmalıdır (CPCN
m. 212/HUMK m. 238), her iki tarafa delil sunma önerisinde bulunma-
ları gerektiğini bilmek olanağı vermelidir ve gıyapta bile, sırf dava dilek-
çesinde iddia edilmiş vakıalara dayanılarak istemin hükme bağlanabilmesine
olanak vermelidir (CPCN m. 353).
5
5
Bu maddeye göre, esasa cevap vermiş olmaksızın hakkında gıyap kararı çıkmış ve
kesinleşmiş olan taraf, hasmın öne sürdüğü vakıaları ikrar etmiş sayılabilir. Bizde,
vaktiyle uygulanan gıyap müessesesi, buna ilişkin bütün maddeler (HUMK m.
398-408) kaldırılmakla, tarihe karışmıştır ve dolayısıyla CPCN m. 353’ün karşılığı
olan HUMK m. 408 de artık yoktur. Aktardığımız kararda, davacının dava temeli
vakıaları açık seçik iddia etmiş bulunması gereğinin varlık nedenlerinden biri olarak
bu CPCN m. 353 de gösteriliyor; iddia açık seçik yapılmalı ki esasa cevap vermeden
hakkında gıyap kararı kesinleşmiş kişinin neyi ikrar etmiş sayıldığı belirlenebilsin
makaleler Bilge Umar
127TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
Geri kalan bütün koşullar gerçekleşmişse, yasanın öngördüğü
istisnalar hariç kalmak kaydıyla, bir istemin kabul edilebilir [hüküm
altına alınabilir] olması için, dayanılan hukuki sebebin [diyelim, BK m.
41’deki, haksız fiil failinin tazminatla sorumlu tutulabilmesini düzen-
leyen kuralın] öngördüğü çeşitli uygulanma öğeleri çerçevesi içindeki
vakıa iddialarını içeriyor olması gerekir. Gerekli olan iddialar yapılmış
olup da bunların doğruluğu kabulleniliyorsa delil ibrazına ihtiyaç yok-
tur (CPCN m. 191 [HUMK m. 217; ayrıca bkz., CPCN m. 212/HUMK m.
238; o kuraldan da aynı sonuç çıkar]); yeter ki öne sürülen iddialar, eğer
[hasımca] kabul edilmişlerse, kendi başlarına, bir hükmün verilmesine
gerekçe olabilsinler. Eksikli yapılmış iddiaya bağlanan yaptırım, duruma
göre, farklı olur: şekli bir eksikliğe bulaşmış bir takdim, şekli kusurdur ve dava
dilekçesinin iptaline yol açabilir (CPCN m. 76 ve m. 162 bent g/HUMK m. 82
ve m. 187 bent 7); oysa önemli bir vakıa bakımından iddianın yokluğu, haki-
min, esas hakkında karar verirken o vakıayı gerçekleşmemiş saymak zorunda
kalmasına yol açacaktır (CPCN m. 69 f. I başı/HUMK m. 75 f. I); ayrıca bu
iki tür usuli eksiklik aynı zamanda kendini gösterebilir, bu da her iki
çeşit yaptırımın uygulanmasına yol açar.
İşte bu nedenle, tasarıda m. 37’ye f. II olarak şu kuralın eklenmesi
doğru olacaktır: “İddianın belirsiz ya da çelişkili olarak dahi öne sürülmemiş
olması durumunda, bu eksiklik sonradan hukuka uygun genişletme yoluyla
giderilmezse, hakim, iddia veya savunmayı, dayandığı vakıa temeli ispat değil
iddia bile edilmemiştir gerekçesiyle reddeder. Şu kadar ki, vakıanın iddia edil-
memesine rağmen gerçekleştiğinin kanıtının dava dosyasına usulüne uygun
yolda girmiş bulunması durumunda hakim vakıanın varlığını ve kanıtlandığını
kendiliğinden göz önüne alır”.
12. Tasarıda m. 47 bent b’deki “ve” düzeltilip “veya” yazılmalıdır
(şimdiki HUMK m. 35 bent 3’de böyledir).
13. Sözü edilen maddede f. II “Bu hallerde ret talebi, toplu mahkemelerde
reddedilen hakimin müzakereye katılmasıyla; tek hakimli mahkemelerde ise,
reddedilen hakimin kendisi tarafından geri çevrilir” diyor. Bu fıkra çıkarılmalı
ve şimdiki f. III, f. II olmalıdır. “Ret talebinin dayanağı olarak gösterilen
deliller inandırıcı değil” diye yahut “Talebin davayı uzatmak amacıyla yapıl-
dığı açıkça anlaşılıyor” diye ret talebini reddetmek yetkisini reddedilen
hakimin kendisine vermek, yanlıştan çok öte, abes bir çözümdür.
ve bu ikrar etmişliğe dayanılarak onun aleyhine hüküm çıkabilsin.
Bilge UMAR makaleler
128TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
14. Tasarıda m. 72 ifadesi, mantık tırmalayıcıdır: “Üçüncü kişi, davayı
kazanmasında yararı bulunan taraf yanında... davada yer alabilir”. “Davayı
kazanmasında yararı bulunan taraf” deyişi aslında her iki tarafı anlatmı-
yor mu? Her iki tarafın, davayı kazanmakta yararı yok mu? İfade şöyle
olmalı: “Üçüncü kişi, davayı kazanmasında kendisinin hukuki yararının
bulunduğu taraf yanında... davada yer alabilir”.
15. Tasarı m. 75, fer’i müdahaleyi düzenlerken, şimdiki HUMK
m. 57 cümle 3 kuralını almamış; bunun niçin yapıldığı yani “Mahkeme
iltihak olunan tarafla müdahil arasında tahaddüs edecek hakkı rücu davasını
birlikte halledebilir” diyen o kuralın varlığında ne sakınca görüldüğü de
gerekçede belirtilmiyor. Ben herhangi bir sakınca bilmiyorum. Böyle bir
rücu tazminatı davası, eldeki davaya aşılandığı takdirde bunun dilekçe
vermekle yapılması gerektiği; mahkemenin de önce asıl davayı hükme
bağlayıp o hükme göre müdahil lehine veya aleyhine bir rücu hakkı
doğuyor ise ancak o zaman harcın ödenmesini isteyerek harç ödendikten
sonra aşılanmış davada hüküm verebileceği; rücu hakkı zaten doğmuyor
ise, asıl davaya ilişkin hükmünde, “Yanlış beklentiye dayandığı anlaşılan ve
zaten harcı da ödenmemiş olan rücu davası hakkında karar verilmesine mahal
olmadığına” diye birkaç satır eklemekle yetinebileceği şimdiki kurallar
çerçevesinde dahi varılması gereken sonuçlardır kanısındayım.
16. Tasarıda m. 90, Türkiye’de mutad meskeni olmayan Türk vatandaşının
burada dava açması, davacı yanında davaya katılması veya icra takibi
yapması durumunda teminat yatırması yükümlülüğünü öngörüyor.
Görüldüğü üzere, teminat gösterme gereği artık HUMK m. 97’deki
düzenlemenin tersine, “Türkiye’de ikametgahı bulunmayan” Türk vatan-
daşı kişiler (yabancıların teminat gösterme yükümlülüğü 2675 sayılı
MÖHUHHK m. 32’de düzenlenmektedir) için değil, “Türkiye’de mutad
meskeni olmayan” Türk vatandaşı kişiler için aranmaktadır. Gerekçeye
bakılırsa, “yabancı ülkede yerleşim yeri olan Türk vatandaşlarını, salt bu
nedenle Türkiye’de dava açmaları veya takip yapmaları halinde teminat gös-
terme zorunluluğundan kurtarmak amacıyla... mutad mesken kavramı ölçütü
getirilmiştir”.
Yeni ölçütün, yabancı ülkede yerleşim yeri bulunan Türk vatandaş-
ları için daha elverişli, daha kayırıcı olmasına ben imkan göremiyorum.
Çünkü bu vatandaş ancak Türkiye’de mutad meskeni varsa teminat
gösterme yükümlülüğünden kurtulacaktır ki, yerleşim yeri yabancı ülke-
de olan kimsenin, hala Türk vatandaşı kalmış bulunsa da, Türkiye’de
makaleler Bilge Umar
129TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
mutad meskeni olması, görülebilecek hal midir? Bir yerde mutad mesken
edinmek (gerekçedeki tanımlamayla, “tüm hayat ilişkilerinin belirli bir
coğrafi alanda yoğunlaşması”), hemen hemen sadece, artık yerleşmek
niyetiyle orada yaşamaya başlamak durumunda gerçekleşir ve bu da
eski ikametgahın değişmesi, yeni ikametgahın/yerleşim yerinin edinil-
mesi demektir. Yerleşim yeri Türkiye’de olan Türk vatandaşı ise zaten
(şimdiki kurala göre) dava açarken teminat göstermez. Oysa yerleşim
yeri Türkiye’de olduğu halde mutad ikametgahı yurt dışında ise, şimdi
teminat göstermesi gerekecektir.
Dikkat edelim: Türk vatandaşlarının büyük sayılarla göç etmesi,
dışarıdan Türkiye’ye doğru değil, Türkiye’den dışarıya doğrudur. De-
mek ki, çoğunluğun gerek ikametgahı gerek mutad meskeni Türkiye’de
iken, bunların bir haylisi, yurt dışında kalıcı olmak niyeti bulunmaksızın
yani ikametgahlarını değiştirmeksizin, yurt dışında iş buldukları kentte
mutad mesken edinmekte, yıllar sonra Türkiye’ye dönmektedirler. Bir
kısmı da, orada kalıcı olmakta; dolayısıyla hem mutad meskenleri hem
ikametgahları Türkiye dışına geçmektedir. Her iki kategorinin mutad
meskeni yurt dışında oluyor ve bütün bu kitleyi Türkiye’de dava açar
ken teminat gösterme yükümlüsü yapıyoruz. Oysa ölçüt, yerleşim
yerinin Türkiye’de bulunması olarak kalsa idi hiç değilse, yurt dışında
kalıcı olmak niyeti bulunmaksızın orada mutad mesken edinmiş yüz
binlerce vatandaşımızı bu teminat gösterme yükümlülüğünün dışında
tutacaktık.
17. Tasarıda m. 105, eski hale getirme konusuyla ilgilidir ve HUMK
m. 171 kuralının dili sadeleştirilip işlenmiş biçimidir. Ancak, oradaki,
devletin teminat gösterme yükümlülüğünden bağışık olacağı kuralı
tasarıya alınmamıştır. Tasarı, keza, ihtiyati tedbir isteyen kişinin teminat
gösterme yükümlülüğü konusunda devlete bağışıklık tanıyan HUMK m.
110 cümle 3 kuralını da, “vatandaşla devlet arasında eşitlik kurmak” ama-
cıyla, benimsememiştir (Tasarıda m. 396). Bunu doğru bulmuyorum.
Genel olarak teminat gösterme yükümlülüğü konmasının amacı,
uğranılacak zararın ödeneceğinden kuşku duymak caiz ise, örneğin
tasarıda m. 90’da sözü edilen, dava açarak davalının birtakım masraflara
katlanmasına yol açacak ve sonra da belki haksız çıkacak kişinin ileride o
zararı tazmin edeceğinden, hakkında daha şimdiden aciz belgesi çıkmış
olması nedeniyle, kuşku duymak caiz ise, zararın mağdura ödenmesini
sağlama bağlamaktır.
Bilge UMAR makaleler
130TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
Devleti, hakkında aciz belgesi düzenlenmiş kişiyle aynı kefeye
koymak (bkz., Tasarıda m. 90 f. I bent b) asla doğru olamaz.
Kaynak yasada (1925 tarihli CPCN’da) HUMK m. 110 ve 171 karşılığı
olan maddelerde (CPCN m. 103 ve 144) Kanton (devlet) için böyle bir
bağışıklık öngörülmediğini bilmiyor değilim. Ama orada dahi hakimin,
kendisinden teminat istenecek tarafı teminat gösterme yükümlülü-
ğünden kısmen veya tamamen bağışık tutmak yetkisi (gerek CPCN m.
103’de gerek m. 144’de) olduğu için bu böyledir. Hakim, devleti bu yü-
kümlülükten bağışık tutmayacaksa kimi tutacaktır? İşte bu yüzden devletin
teminattan bağışık tutulacağını ayrıca ifade etmeye gerek duyulmamış-
tır. Bizde, tasarı m. 105 bu içerikte olduğu yani hakim, oradaki talebi öne
süren taraf devlet olsun olmasın teminat gösterilmeden de talebi kabul
edebileceği için, elbette ki devletin teminat göstermesini aramayacaktır;
araması skandal olur. Buna karşılık tasarıda m. 396, şimdiki HUMK m.
110’un ve bunun kaynak yasadaki karşılığının tersine, ihtiyati tedbir
isteyen tarafın kişiliğine ve olaydaki duruma göre teminat aramaksızın
isteği kabul etmek yetkisini hakime vermemiş, mutlak olarak teminat
gösterme zorunluluğunu kabullenmiş görünüyor: böyle bir yetki sadece
“talep, resmi belge veya başkaca kesin delillere dayanıyorsa” mahkemeye
verilmektedir. Bu tutumda isabet yoktur; çünkü devlet, şimdi ihtiyati
tedbir talep ettiği davada haksız çıksa ve dolayısıyla haksız iken bir ih-
tiyati tedbir kararı almış durumuna düşse, bu tedbir dolayısıyla hasım
taraf zarara uğramış bulunsa ve devletten o zararı talep etmek hakkı
olduğunu kabullenmek kaçınılmaz da olsa, o zarar talep edildiğinde,
kim devletten daha sağlam bir borçludur? Ayrıca, unutmamalı ki, hasım
taraf lehine teminat nakit olarak bir yere yatırılsa bile, davada haklı çıkan
bu taraf, paranın yatırıldığı bankaya gidip “Ben şu kadar zarara uğradım,
verin paramı” demekle parayı alıp gidemez; uğradığı zararın tutarının
ayrı bir dava içinde belirlenmesi gerekir ve o davada elde ettiği hükmü
ibraz ederek o hükümde belirlenmiş zarar miktarını yatırılan paradan
alabilecektir (bu davanın açılması gereğine tasarıda m. 396 f. II’de ve
m. 403’de de işaret edilmektedir). Yani, zarar miktarı konusunda iki
taraf arasında anlaşma olmazsa, mağdurun ikinci bir dava ile uğraşıp
zarar miktarını belirleyen bir eda hükmü alması gerekecektir. Kendi
aleyhine çıkmış böyle bir eda hükmü varken devletin hükme bağlanmış
tazminatı ödememesi düşünülebilir mi ki, devleti daha ihtiyati tedbir
isteme sırasında teminat göstermek zorunda tutmanın mantığı olsun?
En doğrusu, m. 396 f. I cümle 2’de bulunan “Talep, resmi belge veya başkaca
makaleler Bilge Umar
131TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
kesin delillere dayanıyorsa, mahkeme gerekçesini ayrıca belirtmek şartıyla temi-
nat alınmamasına da karar verebilir” kuralını çıkarıp onun yerine, tıpkı 1925
tarihli CPCN m. 103 ve HUMK m. 110’da olduğu üzere, “Hakim, durumun
gereğine göre, teminat aramaksızın da ihtiyati tedbir istemini kabul edebilir”
içeriğinde kural koymaktır.
18. Tasarıda, adli tatilin sürelere etkisi konusunu düzenleyen m.
110’a şöyle bir ekleme yapılması gerekir: “Ancak, adli tatile tabi olan dava
ve işlerle ilgili bulunsa dahi adli tatil içinde yapılabilen, dava, cevap, istinaf
dilekçesi vermek gibi işlemlerin süresi uzamaz”. Gerçekten, bunların dahi
süre uzamasından yararlanmaları, davaları boşu boşuna uzatmaktan
başka hiçbir işe yaramaz.
19. Tasarıda m. 117’ye konan “Seçimlik dava” başlığı, doğru bir te-
rim değildir; “Seçimlik borç davası” demek gerekir. Gerçekten, seçimlik
olan, davanın kendisi değil, dava temeli edinilen, davalının borcudur.
Maddede f. I’de de bu düzeltme yapılmalıdır.
20. Tasarıdaki m. 124 f. I bent f, şimdiki HUMK m. 179 bent 3’ün
karşılığıdır. Bildiğimiz üzere davacı dava dilekçesinde “yemin” delilini
de anmış değilse Yargıtay’ımız içtihatlarına göre, o bentteki “delillerinin
nelerden ibaret olduğu” ifadesi dolayısıyla bir “delillerini hasretme” tasarrufu
yapmış duruma düştüğünden, sonra yemin delilini kullanamaz ve hakim
de ona, ispat yükünü yerine getiremedi diye, yemin teklifinde bulun-
mak hakkı olduğunu kendiliğinden hatırlatamaz. Ben Yargıtay’ımızın
bu gibi “zımnen feragat” varsayımlarının tümünü haksız ve kanunsuz
buluyorum. Asıl olan hiç kimsenin hiçbir hak veya yetkisinden fera-
gat etmek istemeyeceğidir. Şimdi asıl konumuza gelelim; tasarıdaki
m. 124 f. I bent f ifadesinde böyle bir “nelerden ibaret olduğu” bölümü
yoktur; buna göre Yargıtay’ın, değindiğimiz varsayımı kabullenirken
göz önünde tuttuğu “dayanak” tarihe karışıyor. Kaldı ki artık yasa (bu
f bendi) davacının dava dayanağı (temeli) olan bütün vakıalar bent e
gereğince tek tek gösterildikten sonra onların her birinin hangi delille
ispat edileceğinin belirtilmesini buyuruyor; yani şimdiki uygulamada
yapıla geldiği üzere dava dilekçesinde delil türlerinin adlarını saymak
yahut “Delillerimiz: Bilcümle kanuni deliller” gibi bir laf etmek, yetmeye-
cektir. Ama, ilke olarak, hiçbir davacı istem dayanağı şu veya bu vakı-
ayı belirttikten sonra onun ispat aracı diye yemini göstermez, anmaz;
yeminle ispatlamaya güvenerek dava açmaya kalkışılması pek seyrek
karşılaşılacak bir haldir. Taraf, işe yarayacağını umduğu diğer kanıtları
Bilge UMAR makaleler
132TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
kullanamazsa yahut onlardan beklediği sonucu alamazsa işte o zaman
yemin teklifinde bulunur. Zaten aslında yemin teklif edilmesi, kendi
başına, delil değil bir taraf usul işlemidir; ama yemini edadan kaçınmak,
ikrarda bulunmuş sayılma fiksiyonuna yol açtığı için, tıpkı ikrar gibi,
ispat edilecek vakıayı münazaalı olmaktan çıkarıyor ve dolayısıyla o
vakıa HUMK m. 238 (tasarıda m. 191) gereğince ispata muhtaç olmak-
tan çıkıyor, ispat edilmiş gibi oluyor. Bu tahlilin ve gözlemin sonucu
şudur ki, dava dilekçesinde yeminden söz etmeyen davacıyı veya cevap
yazısında yemin’i anmayan davalıyı, yemin’i dışta bırakır surette delil-
lerini hasretmiş saymanın mantığı hiç mi hiç yoktur yani konu sadece
“hasretmiştir” varsayımının dayanaksızlığı da değildir.
Yine de, duraksamayı gidermek için, bent f’nin bitişini şöyle yazmak
yerinde olur: “...edileceği; şu kadar ki, yeminden yararlanılacağının belirtil-
memesi, ispat yükü yerine getirilemezse tarafın yeminden yararlanmaya hakkı
olduğunun ona mahkemece hatırlatılmasına yahut onun kendiliğinden yemin
teklif etme yetkisini kullanmasına engel olmaz.”
21. Tasarıda m. 137 f. II’de, “görevli mahkemeye” deniyor; “Görevli ve
yetkili mahkemeye” denmesi gerekirdi.
22. Tasarıda m. 147, “Ön inceleme oturumu tamamlandıktan sonra,
hakim tahkikata başlamadan önce, hak düşürücü süreler ile zamanaşımı hak-
kındaki itiraz ve defileri karara bağlar” demektedir.
Bu yeni kural, özünde, çok yerinde ise de, ifadesinde iki yönden
tırmalayıcılık vardır:
a. Dava konusu alacağın veya diğer hakkın böyle dava yoluyla
istenmesi bir hak düşüren süreye bağlanmış idiyse, o sürenin geçmiş
olması gerçekten bir itiraz temeli olmakla birlikte, diğer itiraz temeli
vakıalar bakımından da doğru olduğu üzere, hakim bu vakıanın ger-
çekleştiğini usulü dairesinde dosyaya intikal etmiş bilgiler arasında
görüp öğrenince, onu re’sen göz önüne alır ve istemi reddeder (ve bu
karar, tahkikat aşamasından önce verilebilir); bunun için davalının bir
itiraz öne sürmüş bulunması zorunlu değildir. Maddenin, hakim itirazı
karara bağlar demesi bu yönden pek doğru olmuyor.
b. Hakimin bu konuyu ele almasının tahkikata başlamadan önce
yapılacağının söylenmesi de tam doğru olmamıştır, çünkü istemin öne
sürülmesinin bir hak düşüren süreye bağlandığını (bu konudaki hukuk
kuralını) bilmesi gereken hakim, sürenin geçmiş olup olmadığını ilke
makaleler Bilge Umar
133TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
olarak bilemez ve bir itiraz temeli olan, sürenin geçmiş bulunduğu
vakıasını davalıya hatırlatamayacağından, o süre geçti mi diye sorgu
sual de edemez; demek, sürenin geçtiği dosyaya usulü dairesinde
girmiş belgelerde görülüyor değilse, davalının süre geçti diye iddia
ve itirazda bulunmasını beklemek zorundadır. Bu itiraz öne sürülmüş
ise, hak düşüren sürenin geçmiş olup olmadığı incelenecektir (geçmiş
olduğunun dosyadan anlaşılır olmadığını varsayıyoruz); öyleyse, o
hak ne zaman doğmuş idi, bunun tahkik edilmesi zorunludur; ancak
bu inceleme sonunda, hakkın doğduğu günden davanın açıldığı güne
kadar arada hak düşürücü süre geçti mi sorusuna yanıt verilebilir. Bu
konuda yapılacak inceleme ise, tahkikatın ta kendisidir. Öyleyse bu
incelemeyi ve karara varma aşamasını tahkikat aşamasının dışında
görmek, “tahkikata başlamadan önce” demek, doğru olmuyor. “Tahkikata
başlamadan önce veya, araştırma yapılması gerekiyorsa, tahkikat aşamasına
geçildikte ilk iş olarak” denmesi daha doğru olurdu.
23. Tasarıda, yeni delil gösterilmesi konusuna ilişkin m. 150, ilk
cümlesinde, tarafların yasada belirtilen süre sonrasında yeni delil göste-
remeyecekleri kuralına yer verdikten sonra, ikinci cümlede, birbirinden
“veya” sözcüğüyle ayrılmış olarak, buna iki istisna getiriyor: “Ancak yeni
delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya
süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mah-
keme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir”. Madde gerekçesinde
de, orada iki istisna öngörüldüğü, demek ki “veya” sözcüğünün bilinçli
olarak kullanıldığı açıkça söylenmiştir. (Gerekçede “Bu şekilde delil sunma
kuralına istisna getirilmesi...” ifadesi besbelli, dalgınlık ürünüdür yahut
yazım yanlışıdır; “sonradan delil sunma yasağı kuralına” denmeliydi).
Orada veya denerek iki istisna yaratılmasını doğru bulmuyorum; sırf
yeni delil öne sürülmesinin yargılamayı geciktirme amacı taşımaması
bu geç öne sürmenin caiz olduğunu kabul nedeni sayılamaz, sayılma-
malıdır; aksi takdirde yani bu mantığa bağlı kalırsak, yapılan her bir
usul hukuku kuralı ihlalini, ihlalde bulunan kişi davayı sürüncemeye
sokmak amacı gütmüyor idiyse, bağışlayıvermek gerekecekti. Bu da şu
sonuca yol açacaktı ki davacının kendi davasını sürüncemeye sokmak
istemiş olamayacağı besbellidir ve onun bütün usul hukuku ihlallerini,
aklına estiği zaman bir yeni delil öne sürmelerini, caiz ama davalının
bu gibi davranışlarını kabul edilemez saymalı idik. Doğrusu, m. 150
cümle 2’de, veya sözcüğünün ve ondan önceki sözcüklerin atılması,
şöyle denmesidir: “Ancak yeni delilin süresinde ileri sürülememesi ilgili
Bilge UMAR makaleler
134TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösteril-
mesine izin verebilir”.
24. Tasarıda m. 152 f. I’de bir unutma olmuş, “Taraflar, dava ve cevap
dilekçelerini vermelerinden veya bunlar için belirlenen sürelerin geçmesinden
sonra duruşma için davet edilirler” denmiştir; “...sürelerin geçmesinden
ve mahkemece ön inceleme’nin yapılmasından sonra ..” denmeliydi. Çünkü
tasarıya göre, layihalar teatisinden sonra ve tahkikata başlamadan önce
bir ön inceleme aşaması vardır (m. 142); bu amaçla bir oturum/duruşma
da yapılır (m. 144); tahkikat için duruşma daveti daha sonra yapılır (m.
149); m. 152’de düzenlenen davet, işte bu davettir.
25. Tasarıda m. 152 f. II, HUMK m. 213’ün öz yönünden aynıdır.
Ancak, m. 155 gerekçesi, bu m. 152 uyarınca yazılacak davetiyeye kona-
cak ihtar hakkında yanlış bilgi veriyor. Söz konusu m. 155 gerekçesine
bakarsak, bütün duruşmalara çağrı yazılarına (Tasarıda m. 152 f. II’de
düzenlenmiştir), tıpkı ön inceleme duruşmasına çağrı yazısında (m.
144’de düzenlenmiştir) olduğu gibi, “duruşmaya gelmezseniz hasmınız
sizin yokluğunuzda iddia veya savunmasını değiştirebilir, genişletebilir” diye
ihtar konmalı imiş. Bunda bir yanılma var. Duruşma davetiyelerini dü-
zenleyen m. 152, sadece, “Duruşmada hazır bulunmazsanız yokluğunuzda
işlem yapılır ve yapılan işlemlere sonradan itiraz edemezsiniz” ihtarının da-
vetiyede bulunmasını ister. Şimdiki HUMK m. 409’u yansıtan m. 155
dahi, m. 409’dan farklı olarak, sadece, taraflardan birinin geçerli özrü
olmaksızın duruşmaya gelmemiş olması halinde bu kişinin yokluğunda
yapılan işlemlere itiraz edemeyeceğini söyler. Hiçbiri, gelmeyenin hasmı
aklına estiği gibi iddia veya savunmasını genişletebilir, değiştirebilir ve bu
genişletme, değiştirme geçerli sayılır demez. Diyemez de; çünkü, tasarıda
m. 146 f. I cümle 3, açık açık, “Ön inceleme aşamasının tamamlanmasından
sonra iddia ve savunma genişletilemez yahut değiştirilemez” demekte yani
hasmın açık rızasıyla yapılan değiştirmeyi, genişletmeyi dahi geçersiz saymak-
tadır. Gerekçedeki yanlışlık çok açıktır.
26. Tasarıda m. 169, yargılama usulü hukukumuzda önemli bir
boşluğu doldurmakta ve bekletici sorun konusunu düzenlemekte ise
de, bazı yönlerden tekrar “ele alınması” gerekiyor:
a. Maddede f. I, “Bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir davaya,
idari makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir hukuki ilişkinin mev-
cut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise, mahkemece o davanın
sonuçlanmasına veya idari makamın kararına kadar yargılama bekletilebilir”
makaleler Bilge Umar
135TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
deniyor. Bir kez, burada “başka bir davaya” denmesi eksiktir; “başka bir
derdest davaya” denmelidir. Ortada derdest dava yoksa ancak o dava-
nın açılması için süre verilmesi yoluna gidilir yoksa şimdiden, açılıp
açılmayacağı belli olmayan o davadan çıkacak sonucun beklenmesine
karar verilmez.
b. Hükmün verilmesi “dava konusuyla ilgili bir hukuki ilişkinin mevcut
olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı” ise, kimin ne yapması bekle-
nerek bir bekletici sorun sayma kararı verilecek? Elbette ki, o ilişkinin
mevcut olup olmadığının mahkeme hükmüyle yahut idari kararla tes-
piti beklenecek. Oysa bu durum zaten daha önceki ifadenin kapsamına
giriyor ve yapılacak iş de bundan sonraki ifadenin kapsamındadır.
Madde gerekçesindeki anlatım da böyle; yani şimdi ele alınan durum
için dahi “Burada beklenen sorun, bir mahkemede açılmış ve görülmekte olan
bir dava ya da idari makamın kararıdır” deniyor. Görüldüğü üzere, “yahut
dava konusuyla ilgili bir hukukî ilişkinin mevcut olup olmadığına” deyişi,
fuzulidir.
c. Bu m. 169 gerekçesinde de bazı düzeltmeler yapılmalıdır. Orada
söze, “Bir davanın görülmesi sırasında ortaya çıkan ve bu davanın incelene-
bilmesi veya sonuçlandırılabilmesi için, mahkemenin görevi dışında kalması
sebebiyle, görevli yargı makamınca çözümlenmesine kadar beklenilmesi gereken
sorunlara, bekletici sorun denir” tanımlaması veriliyor. Oysa, mahkeme o
sorunu çözmek için görevli de olabilir. Bağlantılı sorun halen derdest
bir davaya konu olmuş idiyse, o sorunu, örneğin mülkiyet kimdedir
sorununu, davaya (diyelim, men-i müdahale davasına yahut ecr-i
misil davasına) bakan hukuk mahkemesi kendisi çözmekten ise, diğer
bir hukuk mahkemesindeki, doğrudan doğruya bu sorunu konu alan
davanın, diyelim, maliki yanlış gösteren (araziye müdahalesinin men’i
istenen yahut ecri misil ödemesi gereken kişiyi malik diye gösteren ve
onun tarafından savunma dayanağı edinilen) tapu kaydının düzeltilmesi
davasının, sonucunu bekleyebilir.
ç. Gerekçede, “Birinci hal, bir davada hüküm verilebilmesi, başka bir dava-
ya veya idari makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir hukuki ilişkinin
mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise, mahkeme görülmekte
olan davanın sonuçlanmasına ya da idari makamın kararına kadar yargılamayı
bekletir” deniyor. Bunu, “Birinci hal, bir davada hüküm verilebilmesi başka bir
derdest davaya veya idari makamın sonuçlandırmaya giriştiği [idari makama
başvuru dahi yapılmamış idiyse idari makamın tespitinin beklenmesine karar
Bilge UMAR makaleler
136TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
çıkamaz, önce oraya başvuru yapsın diye ilgiliye süre vermek gerekir] tespitine
[yahut...olmadığına deyişi atılıyor] kısmen veya tamamen bağlı ise, mahkeme
görülmekte olan davanın sonuçlanmasına ya da idari makamın kararına kadar
yargılamayı bekletir” diye yazmak doğru olur.
27. Tasarıda, isticvapla ilgili m. 173’de f. II, “İsticvap, davanın temelini
oluşturan vakıalar ve onunla ilişkisi bulunan hususlar hakkında olur” diyor.
Burada sadece “davanın” demeyip “davanın veya savunmanın” demek
gerekir.
Gerekçeye bakılırsa, tasarıda m. 173 f. I, şimdiki HUMK m. 230 f.
I cümle 1’in, ifadesi sadeleştirilmiş biçimidir (doğru); m. 173 f. II de,
HUMK m. 230 f. II’nin güncelleştirilmiş biçimidir (pek de öyle değil).
Tasarıdaki m. 173 f. II şöyledir: “İsticvap, davanın temelini oluşturan va-
kıalar ve onunla ilişkisi bulunan hususlar hakkında olur”. HUMK m. 230 f.
II ise, “İsticvap müddeabihe veya onunla münasebeti olan hallerle vakıalara
taallûk etmek icap eder” demektedir. Dikkat edilirse, davalının da kendi
savunma temelini oluşturan vakıalar konusunda isticvap edilmesine,
HUMK m. 230 f. II’deki ifade, müddeabihden söz etmesine rağmen,
engel değildir; tasarıda m. 173 f. II ise açıkça engeldir ve isticvap konu-
su davanın temelini oluşturan vakıalardır demeye gelmektedir. Aslında,
HUMK m. 230 f. II ifadesi dahi kaynak yasadan (1925 tarihli CPCN,
m. 204 f. II) dosdoğru çevrilmemiştir; kaynak yasa, “L’interrogatoire
peut porter sur les faits du procès et sur toutes les circonstances de la cause”
(=İsticvap, dava sürecinin vakıalarına [yani, davanın çözümüne etkili
olabilecek nitelikte, çekişmeli vakıa iddialarına; HUMK m. 238] ve da-
vanın bütün ayrıntılarına [circonstances burada haller, koşullar değil
ayrıntılar anlamındadır] ilişkin olabilir) der. Bu ifadeden, davalının da
kendi savunmasının temeli olan vakıalar konusunda isticvap edilebile-
ceği son derecede açık olarak anlaşılır. Tasarıda m. 173 f. II’nin de aynen
bu ifadeyi kullanması yerinde olur.
28. Tasarıda m. 191 f. I, şimdiki HUMK m. 238 f. I kuralını sadeleş-
tirerek aktarırken, oradaki münazaalı sözcüğünü ayrı ayrı çevirilerle iki
kez karşılamıştır: “İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve
uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu
vakıaların ispatı için delil gösterilir”. Bunlardan birincisi hem uzun hem
fuzulidir.
29. Tasarıda ispat hakkına ilişkin m. 193 ve gerekçesi, yeniden ele
alınmalıdır:
makaleler Bilge Umar
137TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
Önce, gerekçede, ilk söz olarak, “1086 sayılı kanunun [HUMK’nun]
218 ve 287. maddelerindeki düzenlemelere kısmen karşılık gelen bu madde...”
deniyor. Aslında sadece f. III, HUMK m. 287’nin ve f. IV de HUMK m.
218’in karşılığıdır denebilir. İlk iki fıkra tümüyle yenidir.
Maddedeki f. I, “Taraflar, kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak
ispat hakkına sahiptir” diyor. Davada ispat aslında kendi başına hak değil-
dir; usulî işlemler yapmak yetkisinin bir kullanılış biçimidir. İfade şöyle
olmalıdır: “Taraflar, mahkemede hak arama ve bu süreçte usulî işlemler yapma
yetkisinin bir parçası olarak, ispat işlemleri yapmak yetkisi anlamında, ispat
hakkına sahiptirler”. Aslında böyle bir ifadenin yasada yer almasının hiç
gereği yoktur ve bu ifade bulunmazsa hiç kimse tarafların ispat hakkını
yasa tanımıyor demez, hakimler ispata izin vermemeye kalkışmaz.
30. Tasarıda m. 194 f. I’de getirilen ispat yükü kuralı, TMK m.
6’dakinden, öz itibariyle, farklı değildir (gerekçesinde de aksine iddia
yok). Böyle iken tasarıda m. 453 ile TMK m. 6’nın yürürlükten kaldırı-
lıp o güzel yasanın daha başlangıç bölümünde eksik bir diş çirkinliği
yaratılmasının, kuralın buraya (HMK’na) alınmasının gereği yoktu.
Üstelik m. 194 gerekçesinde “ispat yükü kurallarının maddi hukuk temelli
olmakla birlikte bir usul hukuku müessesesi olması sebebiyle” denmesi pek
de doğru olmamıştır. Maddi hukukla ilgili konularda ispat yükünü
belirleyen kural doğrudan doğruya maddi hukuktan çıkar. Örneğin,
başkasının arsasına
a. İyi niyetle,
b. Kendi malzemesiyle inşaat yaptığı ve
c. İnşaatın değerinin arsa değerinden belirgin biçimde daha yük-
sek olduğu vakıalarına dayanılarak ve bu vakıaların varlığı halinde
arsa mülkiyeti adil bir karşılık ödenmesiyle ona bırakılsın diye istem
öne sürmesine hak tanıyan yasa kuralına dayanarak dava açan kişi,
isteminin kabul edilebilmesi için bizzat o yasa kuralının aradığı bu
vakıaların gerçekleştiği sabit olmazsa istemini elde edemeyeceğinden,
onların veya onlardan herhangi birinin ispatsız kalmasının riskini (işte
ispat yükü budur) taşır, bu takdirde istemini elde edemez. Görülüyor
ki herhangi bir hukuk normuna dayanarak bir hak, bir yetki öne süren
kişiye, o maddenin uygulanabilmesi için bizzat o maddenin aradığı va-
kıaların somut yaşantıda gerçekleştiğini ispat yükü yükleyen, o normun
kendisidir ve ortada bir maddi hukuk normu söz konusu ise demek
Bilge UMAR makaleler
138TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
ki ispat yükünü de maddi hukuk belirlemektedir. Maddi hukukun
Medeni Hukuk’tan ibaret olmadığı tartışılamaz ise de tarihsel gelişme
bakımından hiç kuşkusuz ki bütün hukukun anası Medeni Hukuk’tur;
pratikte ezici çoğunluğuyla maddi hukuk normlarının uygulanması
işlerinde karşımıza çıkan ispat yükü sorununun çözümünü belirten
genel kuralın Medeni kanunda yer alması da hakça olan, doğru olan,
yakışık alan tercihtir.
Tasarıdaki m. 194’ün karineleri konu alan f. II kuralı ise, her hukuk-
çunun bildiği şeyleri söylemektedir. Bunlara ders kitabında yer vermek,
bilmeyen öğrencilere öğretmek kaçınılmaz ise de, yasada yer vermenin
hiç gereği yoktur. Kaldı ki, o fıkrada “...kanuni karinenin aksini ispat edebi-
lir” denmesi de pek doğru değildir; kanuni karine bir yasa kuralıdır ve
kuralın aksi isbat edilmez, kişi, “...kanuni karineden çıkan sonucun doğru
olmadığını” (örneğin, babalık karinesine uyar durumda bulunmasına
rağmen kendisinin baba olmadığını) ispat edebilir.
31. Tasarıdaki m. 207 bent b kuralıyla ilgili olarak gerekçede bir
ifade yanlışı vardır. Gerekçede, “senede bağlanması teamülden olmayan
işlemlerde” tanıkla ispatın mümkün olmasının amaçlandığı söyleniyor.
Bildiğimiz gibi, şimdiki HUMK m. 293 bent 4 de bu doğrultudadır ve
öğretide, orada bir ifade zaafı olduğu, kuralın aslında “senede bağlan-
maması teamülü bulunan” hukuksal işlemlerin senetsiz ispat edilebile-
ceğini anlatır yolda yorumlanması gerektiği belirtilmiştir. Tasarıda da
bu görüşe uyulmuş ve m. 207 bent b’de, “senede bağlanmaması teamül
olarak yerleşmiş bulunan hukukî işlemler” denmiştir. Gerekçede bunlar
unutulmuş görünüyor.
32. HUMK m. 293’deki, haksız fiillerin ispatının senetle ispat ge-
rekliliği dışında bulunduğunu belirten bent 2’nin fuzuli olduğu; çünkü
zaten bu gerekliliğin yalnız hukuki işlemleri kapsamına aldığı, oysa
haksız fiilin hukuki işlem olmadığı, öğretide oybirliğiyle belirtilmişti.
Bu eleştiriye tasarıda da kulak verilmiş ve o bent, m. 207’ye alınmamış,
alınmamasının nedeni de gerekçede belirtilmiştir.
Oysa HUMK m.293 bent 5 kuralı dahi tıpatıp aynı nedenle (orada
sözü edilen durum yani hukuksal işlemin hataya, hileye, ikraha dayan-
ması veya sözleşmede gabin bulunması iddiası kendi başına bir hukuki
işlem iddiası niteliğinde olmadığından ve böylece zaten se netle ispat
gereğinin dışında kaldığından) fuzuli idi, buna da öğretide neredeyse
makaleler Bilge Umar
139TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
herkes değinmiştir; hal böyleyken aynı fuzuli kuralın tasarıda m. 207’de
bent ç olarak yer alabilmiş olduğunu görüyoruz.
33. HUMK m. 298 senette yapılmış çıkıntıların yani çıkıntıyla eklen-
miş yazıların “ve kezâlik senedin metninde veya hâmişindeki hak ve silinti”
nin, ayrıca tasdik edilmemiş ise, inkar halinde keenlemyekûn (yok)
sayılacağını söylüyor. Aynı kural, ifadesi sadeleştirilerek, tasarıda m.
211 cümle 1’e de alınmıştır: “Senetteki çıkıntı, kazıntı veya silinti ayrıca
onanmamışsa, inkar halinde göz önünde tutulmaz”. Çıkıntı yapılarak veya
yapılmayarak senette yer alan ve eklenmiş olduğu anlaşılan yazıların
inkâr halinde geçersiz sayılması ilkesinin anlaşılmayacak yanı yoktur
ama kazıntı ve silintiler bakımından durum öyle değil. Kazıntı veya
silintinin inkar halinde göz önünde tutulmaması ne demek? Orada ka-
zımayla bir boşluk oluşmuş, eskiden yazılı olan sözcükler okunamıyor;
senede dayanan tarafın hasmı orada bir erteleyici şartın öngörülmüş
iken kazımayla silindiğini iddia ediyor ama bu yolda kanıtı yok; hakim
şimdi “kazımayı göz önüne almıyorum, talikî şartın varlığını kabul ediyorum”
diyebilecek mi? Kanıt yokken bunu kabul edemez, ama o zaman da,
her ne tutum izlenirse izlensin, bu tutuma “kazımayı göz önüne alma-
mak” tutumu denemez. Öyleyse, kazıma ve silinti faraziyesinde hakim
kazımayı, silintiyi göz önüne almaz ifadesi anlam taşımıyor, gidilecek
yolu göstermiyor.
Maddedeki cümle 3, sözünü ettiği faraziye bakımından, sorunu,
Gordion düğümüne kılıç çalarak, paldır küldür çözüyor: “Bu tür çıkıntı,
kazıntı veya silinti mahkemece senedin geçerliliğine ve anlamına etkili olacak
nitelikte görülürse, senet kısmen veya tamamen hükümsüz sayılabilir”. Ama
o zaman, senedin kazıntılı olmayan bölümlerinde açık seçik yer alan
ifadelerin ispat gücü de yok edilivermiş, senedi sunan kişi burada ifade
edilmiş vakıalar ve hukuki işlemler bakımından da yazılı delilinden
yoksun bırakılmış olacaktır.
Belki en doğrusu, kazıntılı bölümde şu yazılıydı diyen hasmın iddia
ettiği içerik bakımından senedin şimdiki kazıntılı haliyle suskunluğuna bir
ispat değeri tanımamaktır. Örneğin, hasım taraf o kazıntının yerinde bir
erteleyici şart veya bir ecel (süre) maddesi vardı (diyelim, satış bedeli-
nin gelecek yıl 1 Temmuz’a kadar ödenmiş olması gerektiği yazılı idi)
diyorsa, senedin bu noktadaki suskunluğuna, öyle bir erteleyici şart
yahut vadenin kararlaştırılmış olmadığının bu senetteki suskunlukla
kanıtlanmış olması değeri tanımamakla birlikte, senedin geri kalan
Bilge UMAR makaleler
140TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
bütün (şimdi görünen) içeriği yönünden ispat değerini tanımak olur.
İhtilaflı kalan vakıa için de sırf hasmın iddiasında kalan içerik, sadece
kazıntının var olduğuna bakılarak, ispatlandı sayılacak değildir. O ko-
nuda ispat yükü, genel kural çerçevesinde kime düşüyorsa, onun, kendi
lehine hukuksal sonuç doğuracak içeriği kanıtlaması istenir. Yapılacak
ispat, senede karşı öne sürülen bir vakıa iddiasının ispatı sayılmayacaktır
çünkü senetteki metnin erteleyici şartı, vadeyi öngörmediği, kazıntı
sebebine, anlaşılamamaktadır (yani, orada bir erteleyici şart vardı diyen
kişi, senet metniyle ispatlanmış bir halin aksini öne sürüyor değildir),
öyleyse bu ispat şimdiki HUMK m. 290, tasarıdaki m. 205 kuralına tabi
olmayacaktır, tanıkla da yapılabilecektir. İhtilaflı kalan konuda ispat
için genel kurallar uygulanınca, lehte veya aleyhte, emarelerle ispat
da yapılabilecektir. Örneğin ancak üç kelimenin sığabileceği bir yerde
kazıma yapılmış iken davalı, “Orada bir erteleyici şart vardı ve şöyleydi,
erteleyici şart henüz gerçekleşmediğinden davacının alacağı talep yetkisi henüz
yoktur” diyerek erteleyici şart kararlaştırıldığını tanıkla kanıtlamaya
kalkışıyorsa, üç kelimelik yere bir erteleyici şart maddesi yazılamayaca-
ğından, hakim onun iddiasının doğru olmadığını kanıtlanmış sayabilir
ve onun tanık dinletme talebini kabul etmeyebilir.
34. Tasarıda m. 212 f. I kuralı şöyledir: “Taraflardan biri, kendisi ta-
rafından düzenlendiği iddia edilen bir belgedeki imza veya yazıyı inkâr etmek
isterse, sahtelik iddiasında bulunmalıdır; aksi halde belge, aleyhine delil olarak
kullanılır”. Bu kural, özellikle, şu veya bu sebeple davalı duruşmalara
gelmediği, dava onun gıyabında yürüdüğü takdirde son derecede sa-
kıncalı ve adaletsizdir. Madde gerekçesinde şöyle deniyor: “Bir belge
hakkında tarafların sahtelik iddiası söz konusu değilse, kanunda öngörülen
haller dışında kural olarak doğruluğunun ayrıca araştırılmasına gerek yok-
tur. Bu sebeple yazı ve imza inkarında bulunan tarafın bunu açık bir sahtelik
iddiası ile ileri sürmesi gerekir”. Söz konusu ifade beni hayretler içinde
bırakmıştır. Bütün yargılama hukuklarında delil takdiri yetkisi ve görevi
mahkemenindir ve dolayısıyla ispatı gerekli vakıa iddiası bakımından
bir belgenin yeterli ispat gücü olup olmadığını belirlemek de hakimin
görevidir. Senetle ispat zorunluluğu çerçevesinde olsun olmasın, bir
iddianın ispatı için herhangi bir belge sunuluyorsa, bunun belge diye
kabul edilmesinin vazgeçilmez evrensel şartı, kime karşı ispat yapıla-
caksa ondan sâdır olmasıdır. Tasarıda m. 203 gerekçesinde belirtildiği
üzere, tasarı, senedi tanımlamaktan kasden kaçınmıştır ama m. 206 f.
II’de yazılı delil başlangıcının tanımı verilmiştir ve orada, bir belgeyi
makaleler Bilge Umar
141TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
yazılı delil başlangıcı saymak için onun “kendisine karşı ileri sürüldüğü
[sürülen denmesi Türkçe bakımından daha az doğrudur] kimse veya temsilcisi
tarafından verilmiş veya gönderilmiş” olması “lâzime” si özellikle vurgu-
lanmıştır. Senet için bu gereklilik evleviyetle ve hiç tartışılmaz biçimde
geçerlidir. Demek, her yargılama sürecinde hakimin önüne senet diye veya
yazılı delil başlangıcıdır diye bir belge konduğunda hakimin ilk araştıracağı,
bu belgenin hasımdan sâdır olup olmadığıdır. Ortada hasmın aidiyet ikrarı
bulunmadıkça bu araştırma daima re’sen yapılır; yani, ilamsız icra takip-
lerindeki durumun tersine, “inkar vaki olmadıkça imzanın o kişiye aidiyeti
mefruz” değildir, böyle bir yasal yahut fiili karine asla yoktur.
Toplumsal düzende egemen olan çirkin “altta kalanın canı çıksın”
ilkesi zaten son on yıllarda hukuk düzenimize, hele hele icra takipleri-
nin hukuku düzenimize yeterinden fazla sızmıştır; bir de, “Türk milleti
adına” hüküm verilirken yürütülen süreçte, senedin aidiyetinin resen
araştırılması gereği gibi hayati bir konuda bu utançsız ilkeye hukuku-
muzda yer vermeyelim. Hakimin adaleti bulup uygulamasının önüne
bir barikat daha dikmeyelim.
35. Tasarıda m. 229, hangi hallerde yemin teklifinin yapılamaya-
cağını sayarken, bent a’da şöyle diyor: “Tarafların üzerinde serbestçe
tasarruf edemeyeceği davalar”. İfade şöyle olmalıydı: “Tarafların üzerinde
serbestçe tasarruf edemeyeceği davalarda dava veya savunma temeli oluşturan
vakıalar”. Çünkü yeminin konusu dava değil, belli bir vakıa (o arada,
belli bir hukuksal ilişkinin varlığı) olabilir. Dava için yemin teklif etmek
diye bir hal olamaz.
36. Aynı maddede bent b’de, “Bir işlemin geçerliliği için, kanunen
iki tarafın irade açıklamalarının yeterli görülmediği haller” deniyor. “...
görülmediği hallerde, bu irade açıklamaları” denmeliydi. Çünkü yasaklan-
mak istenen, örneğin kefillik sözleşmesi için yasa sırf tarafların irade
açıklamasını yeterli görmeyip ayrıca bu irade açıklamasının yazıya
dökülmesini istemiş iken, böyle yazılı kefalet sözleşmesinin yapılma-
mış olmasına ve sözlü beyanlarla yetinilmiş olmasına rağmen kefalet
akdinin varlığı iddiasıyla dava açan davacının, davalıya, sözlü olarak
bu konuda karşılıklı irade açıklamaları yapıldığını kanıtlamak amacıyla
“yapmadığımıza yemin etsin” diye yemin teklifinde bulunmasıdır. Aynı
yolda, Yargıtay içtihatlarının da belirttiği üzere, “haricen” taşınmaz mal
satışını geçerli sanıp öyle bir satışa dayanarak dava açan kişinin, dava
temelini kanıtlamak için, “onun yazıhanesinde dairenin bana şu kadar bedelle
Bilge UMAR makaleler
142TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
satışı sözleşmesini yapmıştık; inkar ediyor, başka delilim yok, yapmadığımıza
yemin etsin” gibi bir yemin teklifinde bulunması da işe yaramaz ve karşı
tarafın yemin etmeyeceğini söylemesi halinde akdin yapıldığı sübut
buldu denemez.
37. Aynı maddede bent c sonunda da “haller” yerine “vakıalar”
denmesi daha doğru olur.
38. Tasarıda, bilirkişiye ilişkin m. 270 sisteminde çok önemli bir yan-
lışlık vardır. Şimdiki HUMK m. 275, “Hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel
ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişi dinlenmez”
demiş, hukukla ilgili konularda bilirkişiye başvurulamayacağı içeriğinde
mutlak bir yasaklama getirmekten kaçınmıştır. Doğrusu da budur. Her
hakimin yanıtını bilmesi gereken veya bilmiyorsa, unutmuşsa bile zorluk
çekmeden öğrenebileceği hukuksal sorunlar için bilirkişi görevlendiril-
mesinin yasaklanması elbette ki çok doğrudur (bir tarihte, ben İzmir’de
görevli iken bana Manisa’nın bir ilçesinin mahkemesinden, bir miras
işinde kimliği belli mirasçılardan kime ne kadar bölüşme payı düşece-
ğini raporla belirtmem için bilirkişilik görevi gelmişti; Miras hukuku
dersini görmüş fakülte öğrencilerinin bile, hem de yasaya bakmadan,
çözümünü açıklaması gereken böyle bir sorun için dahi bilirkişi atama-
sına gidilmiş olduğu, gerçektir). Ancak, günümüz dünyası, Nasreddin
Hoca’nın kadı görevi yaptığı zamanın ve toplumun dünyası değildir;
ilişkiler ve hukuk sistemi son derecede karmaşıklaşmıştır. Örneğin,
Bankacılık Kanunu’nun düzenlediği, banka batırmakla suçlanan kişilere
karşı açılacak, bankaya verdikleri (ve şimdi TMSF’nin sırtına yüklenen)
zararın kendilerine ödetilmesi ve ödemezlerse kişisel iflaslarına karar
verilmesi davasında ortaya pek çok hukuksal sorun çıkmaktadır; kimi
davalılar, “Bizim bankaya zarar verdiği söylenen işlemlerimiz şimdiki yasal
düzenlemenin öncesinde idi, o zaman yapılmış işlemler için bugünün hukuku
gereğince bize karşı iflas davası açılamaz” yolunda savunma öne sürmüş-
lerdir. Bazı davalarda davalılar, “Bizim olmayacak kişilere kredi diye para
verdirip sonra bu kredilerin geri ödenmemesi suretiyle bankanın batmasına yol
açtığımız öne sürülüyor. Oysa para alanlara karşı banka veya sonra bankaya
ardıl olan TMSF icra takibi yapmış ve bu takip içinde o kişilerden para alına-
mayacağı sabit olarak onlar hakkında aciz belgesi düzenlenmiş değildir. Bize
karşı açılan şimdiki davanın zorunlu dinlenme şartı eksiktir. Davanın hemen
ve tahkikata girilmeden reddi gerekir” savunmasında bulunmuşlardır. Bu
gibi savunmaların yerinde olup olmadığı, düzenlemenin yeniliği ne-
deniyle, henüz yerleşmiş içtihatlarla belirlenmiş değildir ve icra-iflas
makaleler Bilge Umar
143TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
hukukunun uzmanı olmayan hukukçuların gerek yayınlarında gerek
taraflara verdiği danışma raporlarında yanlış çözümlerin savunulduğu
görülebilmektedir. Bu nedenle, bilgili ve deneyimli üç hakimin görev
yaptığı ticaret mahkemelerimizde bile, bu gibi davalarla karşılaşıldı-
ğında, içinde hem banka ve ticaret hukuku alanında hem de icra ve
iflas hukuku alanında uzman kişilerin bulunduğu bilirkişi kurullarının
görevlendirilmesi ihtiyacı doğmaktadır. Yapılan bu uygulama yerinde
ve hatta zorunludur. Hal böyle iken, tasarıda, hukukla ilgili konularda
bilirkişiye başvurmanın mutlak olarak yasaklanmak istendiğini görüyo-
ruz (tasarıda m. 270 ve bunun gerekçesi; m. 274 gerekçesinde c). Böyle
bir değişiklik ve yasaklamada isabet yoktur. Şimdiki sistem doğrudur
ve HUMK m. 275 cümle 2’deki kuralın aynen alınmasıyla yetinilmesi
yerinde olacaktır.
Böyle olunca, tasarıda m. 283 bent 4’e konan “Bilirkişi, raporunda ve
sözlü açıklamaları sırasında, hukuki değerlendirmelerde bulunamaz” kuralının
da değiştirilmesi ve “Bilirkişi, özel uzmanlık gerektiren bir hukuk sorununun
çözümü için görevlendirilmiş değilse, raporunda...” denmesi gerekir.
39. Tasarıda, bilirkişi sayısını belirleyen m. 271’in gerekçesinde
bilirkişilik görevinin konusu sadece maddi vakıaların aydınlatılması ola-
bilirmiş gibi “açıklığa kavuşturulması gereken maddi vakıa” denmesi doğru
olmamıştır. Bilirkişinin görevi, örneğin, Osmanlı yazısı hakkındaki özel
bilgisi nedeniyle, delil diye sunulmuş, Kanunî Süleyman’dan kalma bir
fermanın okunup günümüz yazısına çevrilmesi de olabilir. “Mahkemenin
ihtiyaç duyduğu bilginin elde edilmesi” denmesi daha doğru olur.
40. Tasarıda m. 285 gerekçesinde şöyle deniyor: “Rapora itiraz için
öngörülmüş yedi günlük süre kesin süredir; hak düşürücü bir nitelik taşır.
Taraflar bu süre içerisinde itirazlarını dile getirmez ise bilirkişi raporu, taraflar
bakımından kesinleşir”. Oysa tarafların itiraz etmemesi halinde bile bilir-
kişi raporunun hakimi bağlamayacağı kabul edilince (HUMK m. 286 f.
I; tasarıda m. 286 ve gerekçesi), artık taraflar bakımından kesinleşmeyi
kabul imkanı da kalmaz. Çünkü yargılama usulü hukuklarının genel
ve temel ilkelerinden biri, “hakimin bir işlemi yapmak yetkisi bulunduğu
sürece, taraflar, o işlemin yapılmasını ve o doğrultuda tutum izlenmesini talep
edebilirler” ilkesidir. Örneğin hakim tahkikat aşaması boyunca her zaman
re’sen keşfe veya bilirkişi görevlendirilmesine karar verebileceğinden
(HUMK m. 275, 363) taraflardan herhangi biri de tahkikat aşamasında,
daha önce istememiş bulunduğu halde sonradan keşif veya bilirkişi
Bilge UMAR makaleler
144TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
incelemesi isteyebilir. Bilirkişi raporuna itiraz bakımından da durum
aynıdır; hakim bilirkişi raporunun şu veya bu bölümüne, gerekçe gös-
tererek, itibar etmemek yetkisine gerek şimdiki düzende gerek tasarının
getireceği düzende, sahip bulunduğuna göre, taraflardan her birinin
de, aynı gerekçeleri öne sürüp hakimin rapora itibar etmemesini iste-
yebileceği kuşkusuzdur.
41. Tasarıda m. 295 f. III’de, “Keşif, üçüncü kişi için uygun olan zamanda
yapılır” deniyor. Bu imtiyaz ve iltimasın nedeni, gerekçede belirtilmiş
değildir. Keşfin zamanını belirlerken, “o gün o saatte olmasın da şu gün
şu saatte olsun” demesine değer verilmesi gereken kişiler çoktur: hakim
(ve kurul halinde gidiliyorsa, hakimlerin her biri); davacı; vekili; davalı;
vekili; bilirkişiler götürülüyorsa, bunlar; tanıklar orada dinlenecekse,
tanıklar; ve keşif yapılacak taşınmazı kiracı sıfatıyla işgal eden kişi gibi,
üçüncü kişiler. Bu sonuncuların tedirgin edilmemesine üstün dikkat gös-
terilmesi gerektiği anlamına gelen şimdiki ifade doğru ve adil değildir;
doğru ve adil olan, sayılan bütün bu kişilerin rahatlarının olabildiğince
az ölçüde bozulmasını sağlayacak bir zamanlama yapılmasıdır. O kişiler-
den birinin ve sadece onun uygun zamanını kollamak, diğerlerininkini
umursamamak tutumunu yasa buyuramaz. En iyisi, “Keşif zamanının
belirlenmesinde hazır bulunacakların en azının en az ölçüde tedirgin edilmesi
gözetilir” demektir.
42. Tasarıda m. 296 yeni olmaktan başka, çok tartışma götürebilecek
bir kuralı benimsiyor: Soy bağının belirlenmesi gerektiğinde, kişiler, bu
amaçla bedeninden kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır;
haklı sebep olmaksızın bu yükümlülüğe uyulmaması halinde hakim,
incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir. Gerekçe bölümünde,
bu kuralın gerekçesine ilişkin ifade, doğrusu pek cılızdır: “İşin önemi
dikkate alınarak böyle bir zorunluluk öngörülmüş” imiş, hatta üçüncü kişilerin
tanıklıktan çekinme haklarını ileri sürerek bu yükümlülükten kaçınma
yolu da kapatılmış.
Tabloyu şöyle bir göz önüne getiriniz:
Murisin (merhum ünlü şarkıcı falanca) oğluna karşı açılan, onun
aslında murisin oğlu ve dolayısıyla mirasçısı olmadığının tespiti ve
nüfus kaydında da buna göre gerekli değişikliğin yapılması davasında
davacı (merhum şarkıcının beşinci ve sonuncu eşi olan hanım), şimdi
40 yaşında olan çocuğun gerçek babası olarak, diyelim, Prof. Dr. S’nin
adını veriyor; hakimden bu meslektaşımızın falanca hastaneye filan
makaleler Bilge Umar
145TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
günde gidip kan ve doku aldırması emri, ara kararı olarak çıkıyor, ona
tebliğ ediliyor; meslektaşımız çok sinirleniyor ve öfkesinden mazeret
dahi bildirmeksizin (zaten mazereti yok), oraya gitmiyor; hakim ilk
duruşmada, incelemenin zor kullanarak yapılmasına karar veriyor
(seçeneği yok; yasa “karar verir” demiş); tasarıdaki, ihtiyati tedbirlere
ilişkin m. 397 f. II cümle 2 kuralını kıyas yoluyla uygulayıp, kararın
yerine getirilmesiyle yazı işleri müdürünü görevlendiriyor. Yazı işleri
müdürü aynı maddede f. III kuralı gereğince, S’nin konutuna en yakın
karakola yazılı başvuruda bulunuyor; önde müdür, ardında 5 polis,
S’nin konutuna geliyorlar, öfkeli meslektaşımız direniyor, kendisini
iple sarıp sarmalıyorlar, polislerin kimi kollarından kimi bacaklarından
tutarak onu hastaneye götürüyorlar, S’nin bağırması çağırması arasında
vücudundan kan ve doku örnekleri alınıp kavanozlara konuyor, sonra S’yi
bırakıyorlar.
Böyle bir uygulama, Sultan IV. Murat zamanında olabilirdi ama
şimdi olabileceğini sanmıyorum.
43. Tasarıdaki m. 298 f. III’le ilgili gerekçe bölümünde bir yanlışlık
vardır ve fıkra yeni bir kural gibi gösterilmektedir: “Burada hüküm sonu-
cunun duruşma tutanağına geçirilmesi zorunluluğu konmuş, böylece tefhim
edilen hüküm sonucunun, sonradan başka suret ve şekilde kaleme alınması...
tehlikesinin önlenmesine çalışılmıştır”. Oysa şimdiki HUMK m. 381 f. II
şöyledir: “Kararın tefhimi, en az 388. maddede belirtilen hüküm sonucunun
duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur”.
Toplantıda, tasarı taslağı metnini hazırlayan Komisyo’nun Başkanı Prof. Dr. Pekca-
nıtez, bu kuralın Alman hukukundan alınmış bulunduğunu belirtmiş, ama kuralın
kendisinin çok yerinde olduğunu iddia etmekten geri durmuştur. Kanımca bir kuralın
başka bir ülkenin hukukunda, hatta çok uygar ve ileri bir hukuk düzenine sahip bir
ülkede yürürlükte olması, o kuralın yerindeliğini tartışılamaz etmez, edemez.
Muhakkak olan, kişinin kan ve doku örneği vermekten kaçınması halinde, iddiayı
ispatlanmış sayıvermenin doğru olmayacağıdır. Çünkü bu takdirde, olayımızdaki
Profesör kan ve doku örneği vermekten kaçındı diye onun baba olduğu iddiasını
ispatlanmış saymak yani davalı kişinin, ünlü şarkıcının oğlu olmadığını ispatlanmış
saymak gerekirdi. Oysa bir üçüncü şahsın, bir davranışta bulunmaktan geri durması
şöyle dursun, açık açık “Evet asıl baba benim” demesi bile olaydaki davalı oğlun
babasının nüfus kaydında babası olarak görünen kişi (anasının kocası) olmadığını
ispatlanmış saymaya ilke olarak asla yetemez. HUMK m. 240’ı unutuyor değilim;
ama sırf üçüncü kişinin lafına bakıp da öyle bir davada davalı oğlu, anasının koca-
sından değil başka kişiden peydahlanmış çocuk sayma yolunda hüküm veriverecek
bir hakim düşünülemez.
Buna göre, uygulanabilecek tek yol, örnekteki profesörün hastaneye gitmesi yolunda-
ki ara kararına uymak için para ve/veya hapis cezası yaptırımıyla zorlanmasıdır.
Bilge UMAR makaleler
146TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
Zaten, tutanaklarla ilgili HUMK m. 151 f. II sonunda da, verilen her
kararın ne olduğunun ve nasıl tefhim edildiğinin tutanağa geçirilmesi
emredilmiştir.
44. Tasarıda m. 299 f. III şöyle diyor: “Hükmün müzakeresi sırasında,
yargılamanın sona erdiğinin bildirildiği oturumda hazır bulunan hakim bu-
lunmuyorsa, tarafların sözlü açıklamaları tekrar dinlendikten sonra müzakere
edilir ve hüküm verilir”. Niçin bu yola gidildiği konusunda gerekçede
işaret yoktur. Burada, “gereklilik görüldüğü takdirde” denmesi doğru olur;
çünkü bir önceki duruşmada tarafların son sözlü açıklamaları tutanağa
geçmiştir ve o tutanak dahil, dava dosyasının okunmasıyla yeni hakim,
çoğu zaman, nasıl karar verileceğini duraksamasız kestirebilir, tarafları
yeniden dinlemeye gerek olmayabilir.
45. Tasarıda m. 301 f. I kuralının yazılmasında bir atlama olmuştur;
“Hüküm, ‘Türk Milleti Adına’ verilir ve...” diye başlanacak iken, “Türk
Milleti Adına verilir” diye başlanmıştır.
46. Tasarıda kesin hükme ilişkin m. 307’de f. I’e bazı eklemelerin
yapılması doğru olacaktır. Bu kural, tasarıdaki biçimiyle, şöyledir:
Bir davaya ait şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir
davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki da-
vanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile
ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir.
Kuralın (keza, şimdiki HUMK m. 237 kuralının) önemli eksikliği,
kesin hükmün iki tür etkisinin doğumunun ayrı ayrı gerekliliklere bağlı
olduğunu gözden kaçırmasıdır. Daha açık söyleyişle, kuralda söyle-
nen, sadece kesin hükmün yeni bir dava açılmasına engel olma etkisi
bakımından doğrudur; ama kesin hükmün gerek mahkemelerde gerek
her zeminde bir kesin delil, tartışılmaz delil etkisine sahip olması için
o kuralda aranan gerekliliklerin aynen gerçekleşmesi zorunlu değildir.
Bu nedenle, kesin hüküm ne zaman vardır konusunu düzenleyen yasa
kuralı, kesin hükmün iki etkisinin doğabilme koşullarını ayrı ayrı be-
lirtmelidir ve şöyle yazılması doğru olur:
Bir davaya ait şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir
davanın açılmasını engelleyecek maddi anlamda kesin hüküm oluşturabil-
mesi için, her iki davanın taraflarının, istem temellerinin ve ilk davanın
hüküm fıkrasında hükme bağlanan istem ile ikinci davaya ait istemin aynı
olması gerekir. Buna karşılık, şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün diğer
makaleler Bilge Umar
147TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
bir davada kesin delil işleviyle kullanılabilmesi için bu şartlar aranmaz; hükmün
çıktığı davanın taraflarından her birinin kendine ve haleflerine karşı diğer bir
davada ve her yerde, o hüküm, kesin delil işlevindedir.
Tabii ki, tasarıda madde gerekçesinin de bu doğrultuda düzeltilmesi
gerekecektir.
47. Tasarıda, “Kötü niyetle veya haksız dava açılmasının sonuçları”
başlıklı madde 332, konunun çok büyük önemiyle ve bu maddede etkili
yaptırımlar getirilebilirse maddenin hukuk uygulamasına, mahkemele-
rin iş yüküne getireceği hafifleme yararı ile kişilerin kötü niyetli davacı
veya davalılar sebebine mahkemelerde eziyet çekmelerinin, çeşitli za-
rarlara uğramalarının önüne geçebilme yararı ile orantılı olmayan bir
ürkeklik ve yetersizlik gösteriyor.
a. Madde, kötü niyetli davalıdan söz ediyor ve bu kişi hakkında
bazı cılız yaptırımlar öngörüyor, ama kötü niyetli davalı kimdir, davalı
hangi hallerde kötü niyetli sayılacaktır, belirlemiyor.
b. Madde, hiçbir hakkı olmadığı halde dava açan davacıyı bazı cılız
yaptırımlara uğratıyor ama onun bu yaptırımlara uğraması için kötü
niyetini aramıyor; demek ki dava sonunda haksız çıkmak davacının bu
yaptırımlara uğramasına yetecektir. Bunun da adil olmadığı ve ayrıca,
Anayasal bir “hak” olan mahkemeye başvurup dava açma yetkisinin
kullanılmasını asla kabul edilemeyecek bir tehdide, caydırıcı riske tabi
kıldığı açıktır.
c. Maddede f. II cümle 2, “Bu hallere vekil sebebiyet vermiş ise disiplin
cezası vekil hakkında uygulanır” diyor ve “Bu haller” nedir, belirtmiyor.
Ayrıca haklı olduğunu bildiği bir davada davayı yokuşa süren, asılsız
inkar veya savunmalarda bulunan vekilin bu tutumu müvekkilinin
haberi ve rızası olmadan izlemesi, yaşam deneyimimizle biliriz ki,
hemen hemen hiç olmayacak haldir; vekil en azından müvekkilinin
bilgisi ve onayı ile onun hoşnut teşvikleri ile haklı davayı yokuşa sür-
mektedir. Böyle iken onun tutumundan dolayı yalnızca onu sorumlu
tutmak yanlıştır. Diğer yandan, avukatlık kanunu m. 2’de avukatlık
mesleğini yüceltici laf edebiyatı aşırı dozda bulunmakta ise de herkes
bilir ki avukat, hakkın ve hukukun tarafsız hizmetkarı asla değildir,
olamaz. O, hem işlevinin niteliği gereği hem de yasanın gereği olarak
müvekkilinin hizmetindedir. Gerçek şu ki, adam öldürmeden sanık
kişiye karşı açılmış ceza davasında sanık avukatı sanığın gerçekten
Bilge UMAR makaleler
148TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
suçlu olduğunu bizzat onun ağzından duymuş bile olsa (bu öğrendi-
ğini açığa vurmamaya avukatlık kanunu m. 36 gereğince “mezun” ve
hatta mecbur olarak!) onu kurtarmaya çalışır, çalışmalıdır; mesleğinin
gereği budur. Hukuk davasında avukatın işlevi bundan farklı değildir.
Toplumsal düzen bu işlevde bir mesleğin yürütülmesine izin veriyor
hatta yürütülmesini istiyorsa; avukatı haksız ve asılsız savunmalarda
bulundu diye yaptırım karşısında bırakmak bir çelişki ifade eder. Bu
nedenle, davada haksız tutum izlenmesinin yaptırımını yalnızca dava
taraflarının kendilerine hasretmek ve tasarıdan m. 333 f. II cümle 2
kuralını çıkarmak doğru olur.
Benim önerdiğim m. 333’te, önce, f. I’de, davalının davaya muhatap
olunca dürüstlük ilkesine uygun davranması gereği vurgulanmakta; f.
II’de, bu yükümlülüğü çiğneyen davalının kötü niyetli davalı sayılacağı
ve bunun yaptırımlarına uğrayacağı belirtilmekte; f. III’de, özel hukukun
genel bir karinesi şimdiki konuya uygulanmakta; f. IV’de, davacının
hangi halde kötü niyetli sayılacağı açıklanmakta; f. V’de, tasarının f. I
kuralıyla kabullendiği yaptırım benim önerimde de kabul edilmekte; f.
VI’da, tasarının f. II kuralıyla kabul ettiği yaptırım, (icra inkar tazminatı
müessesesinin hukuk davalarına da aktarılması diye özetleyebileceğim
yolda) çok daha şiddetlendirilip etkinleştirilerek benimsenmektedir.
Önerdiğim metin, şöyledir:
Haklı olduğunu daha dava dilekçesinin kendisine tebliği sırasında
bildiği bir davada davalı, dürüstlük ilkesine uymanın gereği olarak, in-
karda veya asılsız savunmalarda bulunmayıp cevap dilekçesinde veya
en geç ön inceleme duruşmasında davayı kabul etmek yükümlülüğün-
dedir. Cevap dilekçesinin vekil eliyle verilmesi onu bu yükümlülükten
sıyırmaz.
Bu yükümlülüğünü çiğneyerek haksız inkarda bulunan veya
süresinde esasa cevap vermeyerek madde 133 gereğince inkarda bu-
lunmuş sayılan yahut asılsız savunma dayanakları öne süren davalı,
kötü niyetlidir ve kötü niyetli davalı olmanın bu maddede belirtilen
yaptırımlarına uğrar.
Bilmesi gerekmek, bilmek hükmündedir; davanın haklı olduğunu
bilmesi gerekir durumda bulunan kişi, onun haklılığını biliyor sayılır.
İstemi öne sürmeye hakkı olmadığını daha davayı açarken bilen
veya bilmesi gerekir durumda bulunan davacı kötü niyetlidir ve kötü
niyetli davacı olmanın yaptırımlarına uğrar.
makaleler Bilge Umar
149TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
Kötü niyetli davalı veya davacı, yargılama giderlerinden başka,
diğer tarafın vekiliyle aralarında kararlaştırılan vekalet ücretinin tama-
mını veya bir kısmını ödemeye mahkum edilebilir. Vekalet ücretinin
miktarı hakkında uyuşmazlık çıkması veya mahkemece miktarın fahiş
bulunması halinde bu miktar doğrudan mahkemece takdir olunur.
Kötü niyetli davalı veya davacı, bundan başka, harca esas dava de-
ğerinin yüzde 40’ı tutarında ve maktu harca tabi davalarda 500 TL’den
5.000 TL’ne kadar tazminatı diğer tarafa ödemeye mahkum edilir. Bunun
için talep gerekmez.
48. Tasarıda, yargılanmanın yenilenmesine ilişkin m. 379’da, yar-
gılanmanın yenilenmesi nedenlerinden birini (kesinleşmiş bir hüküm
oluşmuş iken aynı taraflar arasında aynı konuda ikincisinin çıkmış ve
kesinleşmiş olması; şimdi HUMK m. 445 bent 10) gösteren bent ı’da ve
bu nedenle yargılamanın iadesine gidilince işin nasıl sonuçlandırılaca-
ğını gösteren (şimdiki HUMK m. 450 f. II’nin karşılığı) m. 384’de bazı
ifade zaafları olmuştur. Şöyle ki:
HUMK m. 445 bent 10’da, şimdiki metnin de pek açıkça ifade
edememesine rağmen, önem taşıyan ölçüt, birbirine aykırı iki kesin
hükümden hangisinin daha eski tarihte mahkemece verilmiş olduğu
değil, hangisinin daha önce kesinleşmiş olduğudur. Çünkü iki davadan
biri diğerinden daha sonra açılmış da olsa, gelişmeler öyle denk getirmiş
ve o davada çıkan hüküm (diğerinde çıkan hükümden ister daha eski
tarihli ister daha sonraki tarihli olsun) diğerinde çıkan hükme göre daha
önce kesinleşmiş ise; onun kesinleştiği anda diğer davanın görülmesini,
hükme bağlanmasını engelleyen bir dava şartı eksikliği ortaya çıkmış
olur. Böyle bir kesin hükmün oluştuğu diğer davadaki mahkemenin
bilgisine varınca, o diğer mahkeme, elindeki davayı, kesin hükmün
varlığı nedeniyle reddetmek zorundadır. Reddetmemişse, onun verdiği
hüküm hakkında kanun yoluna başvurulduğunda, hükmü bozulur.
Kanun yoluna gidilmemesi nedeniyle onun hükmü dahi kesinleşmiş
ise işte bu faraziyede HUMK m. 445 bent 10’da (tasarıda m. 379 bent
ı’da) düzenlenen yargılanma yenilenmesi nedeni ortaya çıkar. Yasa
koyucunun amacı, acaba hangi hükümdeki çözüm daha doğruydu
diye araştırma yapılmasına asla gidilmeksizin (böyle olduğu şimdiki
HUMK m. 450 f. II’den ve tasarıdaki m. 384’den de açıkça anlaşılıyor)
ilk kesinleşmiş hükümden yararlanan taraf lehine, daha sonra kesinleşmiş
hükmün iptal edilmesidir. Hangi hükmün daha eski tarihli olduğu yahut
Bilge UMAR makaleler
150TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
hangi davanın daha önce açılmış bulunduğu önemli değildir. Bu konuda
yanlışa düşülerek, o dava daha önce açılmıştı veya o davada hüküm
daha önce verilmişti diye, sonradan kesinleşmiş hükmün geçerli bıra-
kılarak daha önce kesinleşmiş hükmün iptal edilmesi, kesin hükmün
engelleyici etkisi dediğimiz ilkeyle asla bağdaşamaz, yasa koyucunun
amacına uymaz.
Böyle iken, HUMK m. 445 bent 10 ve m. 450 f. II’de olduğu gibi,
tasarıda m. 379 bent ı ve m. 384 metinlerinde de, sözünü ettiğimiz dü-
zenlemeyi tam ifade edemeyen, yanlış anlamalara yol açabilecek deyişler
yer almıştır. Bent ı şöyle yazılmalıdır: “Bir dava sonunda verilen hükmün
kesinleşmesinden sonra, ister daha sonra ister daha önce açılmış olsun, tarafları,
konusu ve istem temeli aynı olan ikinci bir davada, ister diğer davadakinden
önce ister daha sonra verilmiş olsun, başka içerikte bir hükmün kesinleşmiş ve
böylece ortaya birbirine uymayan iki kesin hükmün çıkmış olması”.Tasarıda m.
384’ün bu ı bendiyle ilgili bölümü de şöyle olmalıdır: “...başka bir inceleme
yapılmaksızın, kesinleşmesi daha sonra gerçekleşmiş hüküm iptal edilir”.
Tasarıdaki m. 384 gerekçesinde de bu değiştirmeye uygun değiş-
tirmeler yapılmak gerekir. Oradaki ilgili bölüm, şimdi, “kesinleşmiş olan
birinci davanın kararı, dava engeli oluşturacağından, ikinci kararın iptali ile
yetinilecektir” deniyor. Bunu, “ilk kesinleşmiş olan karar, diğer dava bakı-
mından dava engeli oluşturacağından, diğer davada daha önce veya daha sonra
çıkmış olup kesinleşmesi daha sonra gerçekleşen kararın iptali ile yetinilecektir”
diye ifade etmelidir.
49. Tasarıda m. 386 f. II, tüm çekişmesiz yargı işlerini, “Özellikle,
aşağıdaki işler çekişmesiz yargı işidir” girişiyle (ve “özellikle” sözcüğüyle de
listenin tahdidi olmadığını vurgulayarak) benzeri görülmedik uzunlukta
bir liste halinde saymaya çabalamaktadır. Bu çirkin uzunluktaki fıkra
yerine “Özellikle listelenmesinde yarar bulunan çekişmesiz yargı işleri Ek
Madde 1’dedir” deyip, listeyi, Harçlar Kanunu’na bağlı tarifeler misali,
oraya atmak daha doğru olacaktır sanırım.
50. Tasarıda, ihtiyati tedbir talebine ilişkin m. 394 f. IV kuralının
yazımında bir yanlışlık yapılmıştır. O fıkranın sonu, “ihtiyati tedbir se-
bebini ve türünü açıkça belirtmek ve yaklaşık olarak ispat etmek zorundadır”
diye değil, “ihtiyati tedbir sebebini ve türünü açıkça belirtmek ve davanın
esası yönünden kendisinin haklılığını yaklaşık olarak ispat etmek zorundadır”
diye bitmeliydi.
makaleler Bilge Umar
151TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
51. Tasarıda m. 396’da, devletin ihtiyati tedbir istemesi durumun-
da teminat göstermek yükümlülüğünden bağışık sayılması yolundaki
kurala yer verilmemesini doğru bulmadığımı ve bunun gerekçesini
yukarıda belirtmiştim. O kural buraya (m. 396’ya) konmalı ve gerekçe
de buna göre değiştirilmelidir kanısındayım.
52. Tasarıda m. 405’te f. III’ün, “Esas hakkında açılan davada, delil tespiti
yapan mahkemenin yetkisiz ve görevsiz olduğu ileri sürülemez” denmesini
çok doğru ve yerinde buluyorum. Bu konudaki görüşümü daha önce
YTÜHFD’de (Fakültemin dergisinde) c. I/1 s. 511-514’de çok ayrıntılı
olarak belirtmiştim. O nedenle şimdi aynı şeyleri söylemeyeceğim; “De-
lil delildir ve yetkisiz hakim tarafından tespit edilmiş olmakla delil olmaktan
çıkamaz, murdar olmaz” demekle yetineceğim.
53. Tasarının (m. 22-24), kamu tüzel kişilerinin veya tacirlerin (özel-
likle de bankaların) yaptığı akitlerde, karşılarındaki bizler gibi sıradan
vatandaşlara göre güçlü durumda oldukları ve onlara kendilerine uygun
içerikte sözleşme dayatabildikleri için, bu üstünlüklerini hiç değilse yetki
sözleşmesi sırasında kullanamamalarını sağlamak amacıyla getirilen
adaletçi düzenlemeyi alkışlamıştık.
Tıpatıp aynı özenin tahkim sözleşmesi ve şartı konusunda da gö-
zetilmesi, çok daha baskın bir ihtiyaçtır.
Örneğin, yurt dışına gezi düzenleyen firmaların önünüze sürdüğü
ve aranızdaki ilişkiyi düzenleyecek olan basılı (değiştirmenizin, şurasına
burasına itiraz edebilmenizin söz konusu olmadığı), o küçücük harflerle
yazılı uzun sözleşmeye, bakarsınız, bir tahkim şartı sokuşturulmuş ve
üstelik bu madde, Turizm ve Seyahat Acenteleri Birliği’nin oluşturduğu
hakem kuruluna hakem olma yetkisi veriyor! Yani, “Kadı ola davacı ve
muhzir dahi şahit”. Bu firmaların bazısının “kesretle” yapa geldiği üzere
hukuksal niteliği düpedüz dolandırıcılığa uzanan yalan dolanlarla sizin
aklınızdan bile geçirmediğiniz koşullarla bir gezi yapmanız, örneğin
kalacağınız otellerin hep gidilecek Roma gibi kentlerin merkezinde
bulunduğu vaadiyle aldatılıp geziye katılmanız sağlandıktan sonra,
merkez şöyle dursun büyük kent kapsamı içinde bile olmayan, metro
düzeninin uzandığı son istasyondan dahi 6 km. ileride Anagnina sem-
tindeki bir otele sizi otobüsle bırakıvermekten utanmayan o firmaya
karşı tazminat davasını bu “hakem mahkemesinde” açarsanız, lehinizde
karar çıkması şansı var mıdır? İşte bu durum dolayısıyla, kamu tüzel
kişileriyle tacir sıfatına sahip kuruluş ve kişilerin, bu niteliklere sahip
Bilge UMAR makaleler
152TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
olmayanlarla yetki sözleşmesi yapabilmesine konan yasağın ve getirilen
geçersizlik yaptırımının aynını tahkim şartı veya sözleşmesi konusunda
da tasarıda m. 412 f. II’de görmeyi beklerdik ve bekleriz. Böyle bir ya-
saklamanın, “devlerin gölgesindeki” TBMM’den geçebilmesine devlerin
fırsat vereceğini elbette ki asla ummuyorum; ama biz hukukçu öğretim
üyeleri devlerin değil toplumumuzun hizmetindeyiz ve görevimiz sö-
mürüyü önleyecek kuralları hazırladığımız yasa tasarılarına koymak;
bunları oradan yok etmenin utancını, yok edecek devlere bırakmak,
onların toplum hizmetinde olmadığını toplumun gözüne sokmaktır.
54. Tasarıdaki m. 412, yalnız bu eksiklik yönünden değil, başka bir
eksiklik yönünden de eleştirilmelidir. Bu kural, taşınmaz üzerindeki
aynî haklarla ilgili hükümlerin verilmesini gerektirecek uyuşmazlıkla-
rı, tahkim sözleşmesine konu olamaz sayıyor. Gerekçede bu çözüme,
4684 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu m. 1 f. III (IV denmeliydi)
kuralına uyum sağlamak için gidildiği belirtiliyor. Oysa Türkiye’deki bir
taşınmazın üzerindeki aynî haklarla ilgili uyuşmazlıkların münhasıran
Türk yargısına tabi sayılması çözümü çok doğru ise de, Türk mahkemesi
yargısına tabi olmasını zorunlu ve Türk hakemlerin yargısına tabi kı-
lınmasını yasaklanmış saymak için neden yoktur. Şimdiki HUMK m.
518 dahi böyle bir yasak getirmeden, sadece, tasarı m. 412’de de sözü
edilen, “iki tarafın iradesine tabi olmayan işlerden doğan uyuşmazlıkları”
tahkim dışında bırakmaktadır; tasarının buna biraz önce sözü edilen
yasağı da eklemesi ne gereklidir, ne de doğru olmuştur.
55. Tasarının yine tahkimle ilgili m. 413 kuralının, “Tarafların aksini
kararlaştırabilecekleri bir hükme veya tahkim sözleşmesine uyulmaz ise, ilgili
taraf bu aykırılığa itiraz edebilir” diyen ilk cümlesindeki “tarafların aksini
kararlaştırabilecekleri bir hükme... uyulmaz ise” deyişi, anlaşılamıyor. Ge-
rekçeye bakıyoruz; şöyle deniyor: “Maddede, tahkime uygulanacak emredici
mahiyette olmayan kurallara... uyulmaz ise, ilgili tarafa bu aykırılığa itiraz etme
hakkı tanınmıştır”. Hakem veya hakemler, gerek (HUMK m. 416’nın tem-
yiz başvurusu üzerine hakem hükmünün bozulması nedenleri arasında
maddi hukuk kurallarının yahut usul hukuku kurallarının çiğnenmiş
olmasını saymamasından anlaşıldığı üzere) şimdiki HUMK m. 516-536
düzenlemesinde, gerek tasarının m. 411-448 düzenlemesinde, hüküm
verirken maddi hukuk kurallarıyla bağlı olmadıkları gibi, yargılama
aşamalarında ve hükmün verilmesi aşamasında HUMK kurallarıyla
yahut diğer yasalardaki yargılama usulü hukuku kurallarıyla da bağlı
değillerdir. Böyle olunca, hakemlerin bu kurallara uymaması hukuka
makaleler Bilge Umar
153TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
aykırı değildir, yetkilerindedir ve demek ki böyle tutum izlemelerine
itiraz edilemez. Hatta buyurucu kurallar bakımından bile bu böyledir;
örneğin HUMK m. 287 delil sözleşmesinin yazılı olarak yapılmasını
istemiştir; taraflar sözleşmeyi yazısız yapsalar ve ayrı bir sözleşme ile
bizim yaptığımız delil sözleşmeleri yazısız dahi geçerli olacak diye an-
laşsalar; yazısız delil sözleşmesi mahkeme gözünde yok hükmündedir;
keza HUMK m. 288 veya m. 290 hükümlerine aykırı olarak tanıkla ispat
yapılmaya kalkışıldığında böyle yapmanın caiz olacağı hususunda
tarafların önceden mutabakata varmış olmaları, HUMK m. 289’un açık
kuralı gereğince, geçerli değildir. Bunlara rağmen hakemler, dava
mahkemede görülse idi HUMK m. 288’in uygulanacağı türden iddialar
için, tanık dinleyip iddiayı sabit olmuş sayabilir. Maddi hukukta da
yasanın getirdiği şekil şartı kurallarının tümü buyurucudur; örneğin
taraflar anlaşıp, bizim aramızdaki ilişki bakımından, taşınmaz satışı
sözleşmesi tapu dairesinde yapılmadan müteahhit yazıhanesinde sözle
yapılmakla bile geçerli olacak ve mülkiyeti geçirecek deseler, ne satış
sözleşmesi geçerli olur ne de mülkiyet geçer. Böyle iken, hakemler,
örneğin, mahalle kahvehanesinde sözle yapılmış kefil olma akdini ge-
çerli sayıp böyle akitle kefil olanı sorumluluk altına girmiş diye kabul
edebilir, o doğrultuda hüküm verebilir; çünkü onlar, şimdiki hukukumuza
göre, genelde, maddi hukukla bağlı değillerdir. Bu durumda, tasarıdaki
“tarafların aksini kararlaştırabilecekleri bir hükme... uyulmaz ise” deyişine
anlam vermek çok zorlaşıyor. Diğer yandan, tarafların aksini kararlaş-
tırabileceği bir hükme ve yalnız bu gibilere uyulmaz ise itiraz edilsin,
tarafların aksini kararlaştıramayacağı hükme uyulmazsa evleviyetle
itiraz caiz olmak gerekirken itiraz edilemesin, buna da akıl erdirilemiyor.
Herhalde, bunlara uyulmamasının, itiraza gerek olmaksızın resen göz
önüne alınacağı söylenmek istenmiştir; ama iş hakem kurulu önünde
iken ve itiraz suretiyle mahkemeye başvuru yapılmamışken mahkeme
nasıl olacak da resen iptal kararı verecek?
56. Tasarıda m. 416 f. IV’ün, “Tahkim sözleşmesine karşı, asıl sözleş-
menin geçerli olmadığı veya tahkim sözleşmesinin henüz doğmamış olan bir
uyuşmazlığa ilişkin olduğu itirazında bulunamaz” çözümünü yanlış, hatta
çok yanlış, hatta pek çok yanlış buluyorum. Bunun getiriliş nedeni
madde gerekçesinde belirtilmemiştir. Herhalde, etkin ve güçlü “dev”ler,
seçeneksiz ve çaresiz tüketicinin vesairenin önüne koydukları sözleş-
menin ifası için bizzat o sözleşme gereğince kendi işlerine gelen yolda
oluşturulmuş hakem mahkemesinde dava açtıklarında, mutlaka çıkacak
Bilge UMAR makaleler
154TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
olan kendi lehlerindeki hükmün, “Sözleşme geçersizdir” itirazıyla önlen-
mesini veya en azından gecikmesini arzu buyurmamaktadırlar. Her
ne kadar, bütün toplumsal düzenlerde, o düzenin “kaymağını yiyenler”
takımının, hukuku kendi çıkarlarına hizmet edecek doğrultuda yönlen-
dirmeğe çalışmaları doğal ve “memleket dahilinde iktidara sahip olanların”
bu egemenler takımı ile çıkar özdeşliği içinde bulunması, hatta çoğunun
onlardan olması, demek ki yasaların dahi söylenen doğrultuya yönel-
mesi kaçınılmaz ise de, hukukun oluşturulması sürecine katılmak görev
ve fırsatı kendilerine verilmiş vicdan sahibi hukuk akademisyenlerinin
“bu tekere çomak sokmak” için elinden geleni yapması namus borcudur;
başarı kazanılacak olsa da olmasa da.
Asıl konumuza bir kez daha eğilince, tasarının bu maddesini böyle
kaleme alan arkadaşlarımızın dahi buradaki hukuksuzluğu ve man-
tıksızlığı görecekleri kanısındayım. Bir sözleşme şu veya bu nedenle,
tümüyle geçersiz olacak da onun içindeki falanca madde olan tahkim
şartı bu geçersizlikten etkilenmeyecek ve geçerli kalacak, öyle mi? Böy-
le şey olur mu? Yahut da, evet o dahi geçersizdir ama bu geçersizliği
söylemek yasaktır, bu yasak konunca da mahkeme onun geçersizliğini
değerlendiremez, geçersiz madde geçerli sayılır; öyle mi?
Yine dolandırıcı seyahat acentesi örneğine dönelim. Onun, gezi
ilanına kanan kişiyi aldatarak o kişiyi imzalamaya yönlendirdiği, gezi-
ye katılma sözleşmesi BK gereğince hile sebebiyle, aldatılan yönünden
geçersizdir (askıda geçersizlikle sakatlanmıştır), biliyoruz. Bu kişinin,
kendisine ödetilen parayı, sebepsiz zenginleşme davası ile geri istemek
hakkı vardır, onu da biliyoruz.
Şimdi bu kişi dava açsa, davalı yüzsüz firma, tahkim şartına daya-
narak ilk itiraz ön sürecek; davacı, sözleşme kendisi yönünden tümüyle
geçersiz olduğuna göre oradaki tahkim şartının da geçersizliğini cevaba
cevap yazısında belirtecek. Tasarıdaki maddeye bakılırsa mahkeme
onun bu karşı savunma dayanağını nazara almayıp davalının ilk itirazını
kabul, dolayısıyla davayı usulden reddedecek ve dolandırılmış müşteri,
dolandırıcı firmanın mensubu olduğu meslek kuruluşunun oluşturduğu
hakem kuruluna başvurup onlardan adalet isteyecek, ödediği paranın
iadesine hüküm isteyecek. Bu hükmü oradan zor alır. Tasarıdaki çözü-
mün hukuka aykırılığı bir yana, yani bütünüyle geçersiz olan bir akdin
içindeki tahkim maddesini geçerli kalır sayması abes olduktan başka,
makaleler Bilge Umar
155TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
o çözümün pratikte de nasıl haksızlığa ve sömürüye hizmetkar olacağı
bu örnekten apaçık bellidir.
57. Tasarıda m. 417 f. I’in, tahkim şartı veya sözleşmesi varken mah-
kemede dava açılmışsa davalının “tahkim ilk itirazı” öne sürebileceğini
söyledikten sonra, “Bu durumda tahkim sözleşmesi hükümsüz, tesirsiz veya
uygulanması imkansız değil ise mahkeme tahkim itirazını kabul eder ve davayı
usulden reddeder” demesi, anlaşılamıyor. Tahkim sözleşmesinin tesirsiz
olması ne demektir, bundan kastedilen ne gibi hallerdir? Tahkim söz-
leşmesinin uygulanması, ismen seçilen hakemin ölmüş bulunması gibi
hakeme veya hakemlere özgü imkansızlık halleri dışında, hangi hallerde
imkansız sayılabilir? Bu fıkranın 4 satırlık gerekçesinde, yalnızca fıkra
hükmü aktarılmakta, hiçbir açıklama verilmemektedir.
58. Tasarının, tahkim sürecinde ihtiyati tedbir veya delil tespiti
kararı verilmesini konu alan m. 418 kuralında f. II’de bir yazım yanlışı
yapılmıştır; “Mahkeme... icra edilebilirliğine karar verir” değil, “icra edil-
mesine karar verir” denecekti ve maddenin gerekçesinde de ifade doğru
olarak öyledir: “hakem kararının icrasına hükmedilecektir”.
59. Tasarıdaki m. 426 f. I, biraz önce eleştirdiğimiz m. 416 f. IV’deki
yanlış ve çok sakıncalı çözümde israr ve inat ediyor: “...bir sözleşmede
yer alan tahkim şartı, sözleşmenin diğer hükümlerinden bağımsız olarak değer-
lendirilir. Hakem veya hakem kurulunun asıl sözleşmenin hükümsüzlüğüne
karar vermesi, tahkim sözleşmesinin kendiliğinden hükümsüzlüğü sonucunu
doğurmaz”. Değerli meslektaşlarımın hazırladığı tasarıda böyle bir mad-
denin yer alabildiğine, gözümle görmemiş olsaydım, asla inanamazdım.
Bu, tasarı hazırlayanların harcadığı büyük emeğin ve ortaya çıkarılan
başarılı eserin hak kazandırdığı saygınlığı pek şiddetle eksiltecek çok
ciddi bir hatadır. Gerekçe bu defa, baklayı ağzından çıkarıyor: “Amaç,
tahkim şartının geçersizliğini öne sürerek tahkimi bertaraf etmenin önüne
geçmektir” imiş. Sözleşme bütünüyle geçersiz ve dolayısıyla tahkim şartı
dahi bütünüyle geçersiz olacak, yine de tahkim şartı ayakta sayılacak,
öyle mi ? Bu inanılmaz kuralı oraya birtakım etkin devler koydurmuş
ise bile, o kuralın böyle utanç yoksunu baskılara boyun eğilmeden he-
men çıkartılması kanımca namus borcudur. Böyle bir maddenin altında
değerli arkadaşlarımın imzası olamaz, olmamalıdır.
Eleştirdiğimiz kuralı yasaya sokuşturmak isteyen ekonomi devlerinin amacı da, işte
tıpatıp bu sonucun elde edilebilmesidir.
Bilge UMAR makaleler
156TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
60. Tasarıdaki, tahkim sürecine ilişkin m. 434 f. I bent b, “Davalı,
cevap layihası vermezse; bu durum davacının iddialarının ikrarı veya davanın
kabulü olarak değerlendirilmeyip yargılamaya devam edilir” diyor ki bu,
genel esaslara ve ayrıca tasarıdaki m. 133 kuralına uygundur. Yalnız,
şöyle bir ekleme yapılmasında yarar vardır kanısındayım: “Ancak, hakem
veya hakem kurulu, bu kanundaki isticvap kurallarını uygulamaya yetkilidir”.
Kendiliğinden anlaşılacağı üzere, aslında bu ekleme olmasa da o yetki
vardır; ama bu ekleme, bir yol gösterme, hatırlatma ve hatta tavsiye
işlevinde olacaktır.
61. Tasarıdaki m. 438, “Tahkim yargılaması sırasında taraflar uyuş-
mazlık konusunda sulh olurlarsa, tahkim yargılamasına son verilir” dedikten
sonra, sözü şöyle sürdürüyor: “Tarafların talebini uygun bulan hakem veya
hakem kurulunca sulh, hakem kararı olarak tespit edilir”. Elbette ki, sulh
sözleşmesinin içerdiği koşulları hakemin veya hakemlerin beğenmesi,
uygun bulması kastedilmiyor; onlar sadece, bu sözleşmenin hakem
kararı biçiminde yazılması veya daha doğru deyişle hakem kararının o
sözleşme çözümleri aynen tekrarlanarak yazılması mı doğru olur, yoksa
öyle yapılmasın da “Tarafların sulh olmaları nedeniyle karar verilmesine
mahal bulunmadığına” diye biçimsel bir kararla mı süreç sonuçlandırılsın,
hangisi kendilerine uygun görünüyor, o konuda seçenek sahibidirler.
Böyle olduğu da m. 438 gerekçesinde cümle 3’den anlaşılabilmektedir.
Oysa sözleşmenin icra takibine konu edilebilmesi yönünden, böyle bir
seçeneğe yer vermeyip sulh sözleşmesinin hakem kararına yansıtılması
çözümü yeğlenmeli idi.
62. Tasarıda m. 443, hakem kararına karşı kanun yolu olarak yal-
nız iptal davasını öngörüyor ve iptal davasının kabul kararı ile hükme
bağlanabilmesinin hangi hallerde mümkün olduğunu sayarken, kararın
maddi hukuka aykırı olmasını yahut yargılama sırasında yargılama hu-
kuku kurallarına uyulmamış olmasını anmıyor. Yani, şimdiki durumu
kabulleniyor. Bu tercihin dayanağı, m. 443 gerekçesinde şöyle belirtil-
miştir: “Tahkim sözleşmesel bir kurumdur. ...riskin var olduğunu düşünen
taraf öncelikle tahkim yolunu seçmez”. Bu ifade gerçekçi değildir ve yine
egemen devlerin kendi işlerine gelen çözümü dayatmasını yansıtıyor.
Hele hele tasarı, yetki sözleşmesi yapılmasına getirdiği sınırlamayı tah-
kim sözleşmesinin yapılması konusunda getiremediğine göre ve bizim
eleştirimiz farz-ı muhal kabul görüp de o sınırlama tahkim konusuna da
konacak olsa bile egemen devlerin daha sonraki yasalaşma aşamasında
bu sınırlamayı oradan çıkarttıracakları “kaviyen melhuz” bulunduğuna
makaleler Bilge Umar
157TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
göre, konunun önemi çok daha artıyor. Yine egemen devler, tüketicinin
vesairenin önüne sundukları mukaddes ve değiştirilmez sözleşmelere,
kendi işlerine gelen içerikle tahkim şartı sokuşturacaklar ve oradaki
hakemden yahut hakem kurulundan, maddi hukuku bağırta bağırta
katleden çözümler doğrultusunda kararlar çıkacak, böyle hakem ka-
rarlarına karşı iptal davası açılamayacaktır. Böyle mi olsun? Bizler bu
utanmazlıklara alet mi olalım? Bize düşen, sömürüyü engelleyecek çö-
zümleri düşünüp önermektir; vicdanımızın huzurunu ve saygınlığımızı
korumanın kaçınılmaz gereği budur. İşte bu inançla, m. 443’e, f. II bent
b’de mahkemenin iptal sebebi dayanağı edineceği haller arasına konup
orada alt bent 2’de “Kararın kamu düzenine aykırı olduğu” diye pek dar
bir çerçeveye sıkıştırılmış kuralın şöyle yazılmasını öneriyorum:
Kararda maddi hukuka aykırı çözüm benimsendiği
Tabii ki bu önerim kabul edilirse, gerekçenin uygun içerikle değiş-
tirilmesi gerekecektir.
IV. Yukarıdaki 62 Değerlendirmenin, İçerikleri Yönünden
Dökümü
Görüldüğü üzere, tasarının 455 maddesiyle ilgili olarak, bazıları aynı
madde içinde olmak üzere 62 yerde “takıldım”. Ancak, bu “takılma”ları
ifade eden 62 tane, sevgili hocam İlhan Postacıoğlu’nun kullandığı de-
yimle, remarque’larımdan 33 tanesi (No. 4, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 14, 19, 21,
22, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 35, 36, 37, 39, 40, 43, 45, 48, 49, 50, 55, 57,
58, 60), sırf dil konusunda var olduğu kanısına vardığım bazı düzeltme
gerekliliklerine, gerekçede düşülmüş bir ifade hatasına veya da kuralın
orada değil şurada yer almasının daha doğru olduğuna değinen yahut
birkaç yerde her nasılsa yapılmış yazım yanlışlarına, kelime eksiklik-
lerine değinen içeriktedir; öze ilişkin herhangi bir değerlendirme ve
eleştiri içermiyorlar. 62 remarque’tan 2 tanesi (No. 5, 53), yapılmak is-
tenen değişikliğin özellikle alkışlanması gerektiğine değiniyor; yerinde ve
doğru olan değişiklik önerilerinin her birini belirtmeye gerek görmedim. Buna
karşılık, yerinde ve doğru sayamadığım değişikliklere yahut eksikliklere
daima değinmeğe çalıştım ve 62 remarque’tan 27 tanesi (No. 1, 2, 3, 11,
13, 15, 16, 17, 18, 20, 23, 32, 33, 34, 38, 41, 42, 44, 46, 47, 51, 53, 54, 56, 59,
61, 62) bu içeriktedir. 455 madde içinde binlerce kural içeren bir yasa
metninde, var olan hukuk kurallarına göre en azından yüzlerce küçük
Bilge UMAR makaleler
158TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
büyük orta boy değişiklik yapılırken bir usul hukuku uzmanının özenle
her kuralı gözden geçirerek yaptığı değerlendirme incelemesinde sadece
bu kadar yerde öze ilişkin eleştiri belirtmiş olması, ortaya konan eserin
başarısının açık bir göstergesidir. Değerli meslektaşlarımı bir kez daha
kutluyorum.
EK
Tasarıya Sokuşturulmak İstenen
“Sözleşme Batıl da Olsa İçerdiği Tahkim Şartı Geçerli Kalır”
Kuralının Dış Dayatma Değil İç Dayatma Ürünü Olduğu
Yukarıda dn. 1’de sözü edilen toplantıya gidince orada aldığım,
“Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Çalışma Grubu tarafından
hazırlanan Türk Tahkim Kanunu Taslağı” metnini (bu tasarı önerisini
tartışmak üzere adı geçen Enstitünün düzenleyeceği “Türk İç Tahkim
Hukukunda Yeni Yasa Önerileri Sempozyumu” hakkında bilgi veren bro-
şürde) gördüm ki, HMK tasarısı taslağına sokuşturulan bu akıl almaz
kural, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü’nün hazırlattığı o
öneride bulunan m. 6 f. IV’den alınmıştır ve söz konusu fıkra, “Tahkim
anlaşmasına karşı, asıl sözleşmenin geçerli olmadığı… itirazında bulunulamaz”
demektedir! Yani, tam tahmin ettiğim üzere, egemen devlerin en önde
gideni, insanların önüne bir metin sürüp “önce şunu imzala bakalım”
uygulamasının padişahları bankaların baskısıyla o kural hukukumuza
sokuşturulmak istenmektedir.
Bizim toplantıda, HMK tasarısı taslağını hazırlayan (ve ne yazık ki
o akıl almaz kurala da metinde yer verebilen) komisyonun başkanı Prof.
Dr. Pekcanıtez, toplantı bitiminde vedalaşırken yaptığımız ayaküstü
konuşmada, bu kuralın “model kanun”da bulunduğunu ve uluslararası
toplumun bize de onu aynen almak konusunda mecburiyet yüklediğini
söylemişti. Ancak, konuşmamızın kısalığı yüzünden şunu söyleyeme-
miş olmalı: “model kanun”un sistemi tasarı taslağındaki gibi değildir
ve tasarı taslağındaki kural, BTHAE’nin hazırlattığı metinde bulunan,
biraz yukarıda aktardığımız maddeye uymaktadır.
Şimdi, büyük önemi dolayısıyla, bu “model kanun” konusuna eği-
lelim. Kastedilen, BM örgütünün kısaca UNCITRAL diye anılan bir
birimince hazırlanan bir yasa önerisidir. Bu metin hakkında Türkiye’de
makaleler Bilge Umar
159TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
de pek çok yayın vardır; bunlardan birinde (Prof. Dr. Mahmut T. Birsel/
Ali Cem Budak, Türk Tahkim Hukuku ve UNCITRAL Tahkim Örneği,
BTHAE’nin Ankara’da 1997’de yayınladığı “Milletlerarası Tahkim Konu-
sunda Yasal Bir Düzenleme Gerekir mi?” adlı kitapta c. I’de s. 171 vd.’da
yer alan “Türk Tahkim Hukuku ve UNCITRAL Kanun Örneği” başlıklı
yazıda, s. 201-202) şu açıklamaları buluyoruz:
UNCITRAL Kanun Örneği’nin amacı, Birleşmiş Milletler üyesi
devletlere, milli mevzuatın bir parçası olarak benimseyip kanunlaş-
tırabilecekleri bir örnek kanun metni sunmaktan ibarettir. Devletler,
UNCITRAL Kanun Örneği’ni… bir bütün olarak iktibas edebilecekleri
gibi, kısmen veya çeşitli değişlikliklere tabi tutarak da kullanabilirler.
Kanun örneği, UNCITRAL (United Nations Commission on Inter-
national Trade Law) nezdinde kurulan bir çalışma grubu tarafından
hazırlanmış ve UNCITRAL’in 21 Haziran 1985 tarihli toplantısında
kabul edilmiştir.
Buna göre, ilk tespitimiz şu oluyor ki, ortada bir zorlama, mecbur
etme yoktur; ortada sadece öğütlenen bir metin vardır, bunun aynen
yasalaştırılması diye bir zorlama şöyle dursun talep karşısında bile
değiliz.
İkinci tespitimiz de şudur: “Sözleşmenin geçersiz olması halinde bile
orada yer alan tahkim şartı geçerli kalır” içeriğinde bir kural, UNCITRAL
metninde yoktur. Orada m. 16’da, çok farklı ve çok daha ılımlı bir sistem
öğütleniyor. Oradaki sistemde, ortada geçerli bir tahkim sözleşmesi veya
şartı olup olmadığına ilk kademede hakem veya hakemler; ama nihai aşamada
mahkeme karar vermektedir. Tuhaf görünen şudur ki, hakemler, tahkim
şartını içeren sözleşmenin geçersizliğini tespit etseler bile, kendilerine
yetki sağlayan tahkim şartı bu ikrardan etkilenmeyecektir yani yine de
esas hakkında hakem sıfatıyla karar vereceklerdir. Ama dikkat edelim,
hakem kurulunun kendi yetkisini kabullenip ona göre karar vermesi
halinde taraflardan her biri belli süre içinde mahkemeye başvurup o konu
hakkında karar vermesini talep edebilmektedir. Demek ki, hakemin, sözleşme
geçersizdir ama içindeki tahkim şartı ayakta kalmıştır ve uyuşmazlık mahke-
melik değil hakemliktir diyen kararını mahkeme bozabilecektir. Gerçekten,
m. 16 f. III aynen şöyledir: “Tahkim mahkemesi, ikinci fıkrada belirtilen
itirazı bir ön sorun olarak veya esasa ilişkin kararında karara bağlar.” Tahkim
mahkemesinin konuyu ön sorun olarak inceleyip yetkili olduğu doğrultusunda
karar vermesi halinde, taraflardan her biri, bu kararı aldığı tarihi izleyen 30
Bilge UMAR makaleler
160TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
gün içinde, 6. maddede belirtilen mahkemeden bu konu hakkında karar verme-
sini talep edebilir. Mahkemenin kararı temyiz edilemez. Böyle bir talep
hakkındaki dava görülürken, tahkim mahkemesi tahkime devam edip
hakem kararı verebilir.
Üçüncü tespitimiz de şudur: Avrupa Birliği’nin hazırlattığı model
kanun, UNCITRAL model kanununun tahkimle ilgili sistemini kabul
etmiyor, onlara yer vermiyor, bir yollamada yahut onların kabul edil-
mesi tavsiyesinde de bulunmuyor! Gerçekten, Pekcanıtez/Yeşilova’nın
“Prof. Dr. Mahmut Tevfik Birsel’e Armağan”da (İzmir 2001) s. 335-367’de
yayınlanan “Avrupa Medeni Usul Model Kanunu Tasarısı ve Değerlendi-
rilmesi” başlıklı yazısının bu başlığında adı geçen taslağın metni de, o
yazı içinde verilmiştir. Bu metin, kendi içinde 14.1, 14.2 gibi bölümlere
ayrılan (onların da bazısı alt bölümlere ayrılmaktadır) 14 maddeden
ibarettir; bunun hakkında Pekcanıtez/Yeşilova şu bilgiyi veriyorlar:
Hollanda’nın Utrecht kentinde 1987 yılında yapılan 8. Uluslarara-
sı Usul Hukuku Kongresi’nde, Avrupa Birliği’ne dahil üye ülkelerin
hukukçuları, özel bir çalışma grubu oluşturdular. Belçikalı Profesör
Marcel başkanlığındaki, üye 12 devletin temsilcilerinden oluşan ça-
lışma grubu, 1988 yılında çalışmanın ana hatlarını ve ortak bir Avrupa
Usul Kanunu’nun gerekliliğini tespit etti. Söz konusu çalışma grubu,
1992 yılında bir model kanun ve verilen ek süreyle 1993 yılında da bu
kanunun madde gerekçelerini hazırladı. …Bazı konulara ilişkin model
kanun’da hüküm bulunmamaktadır. …Tahkim, fiil ehliyeti… konuları
da düzenlenmiş değildir.
Şimdi, düşünelim. Ortada uluslararası bir dayatmanın izi eseri yok
ama diyelim ki öyle bir zorlama bulunsun. Türkiye Cumhuriyeti, tari-
hi boyunca, Anayasal bir ilke olarak, devletin halkçılığı ilkesine bağlı
kalmıştır ve bugün de aynı ilke Anayasa’mızdaki “sosyal devlet” ilkesi
olarak geçerliliğini sürdürmektedir. Oysa hiç kuşku götüremez ki bu
ilkenin en başta gelen gereklerinden biri, halkın, yabancı ya da yerli,
sömürücü devlere karşı korunmasıdır. Tüketiciyi Koruma Kanunu gibi
kanunlar bu nedenle çıkarılıyor. Ekonomi devlerinin, insanlar önüne
süreceği ve imzalatacağı bir sözleşme içinde, sözleşmenin uygulanma-
sıyla ilgili olarak uyuşmazlık çıkarsa o uyuşmazlığı çözümlemesi için
devletin mahkemesine gidilmeyeceği ve ekonomi devinin kendi işine gelen bir
hakeme yahut hakem kuruluna gitmenin zorunlu olacağı yolundaki kural-
ların geçerli sayılmasını, Pekcanıtez başkanlığındaki komisyonun yetki
makaleler Bilge Umar
161TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
sözleşmeleri konusunda çok isabetli teşhis ve tutumla yaptığı gibi,
kabul etmemesi gerekirken burada tam tersine çok daha ağır sonuçları
olabilecek hakem şartlarının geçerli sayılması; hele hele, bununla da
yetinilmeyerek, sözleşmenin kendisinin batıl olması halinde dahi onun
içindeki, onun bir parçası olan hakem şartının geçerli olacağı yolun-
da bir inanılmaz kurala yer verilmesi, hangi mantığa, hangi vicdana
hizmet eder? “Uluslararası toplum” bizi bu doğrultuda zorluyormuş.
O “uluslararası toplum” bize Sèvres’de de kendi isteklerini dayatmağa
kalktı. Şimdi de, tiksintiyle gördüğümüz haritalar yayınlayıp, bize yine
kendi isteklerini dayatmanın hazırlığı içindedirler. Atatürk Türkiye’si,
geçmişte bu tür utanmazca dayatmalara başarıyla göğüs gerdi ve şimdi
de aynı yeni dayatmalarla karşılaşsa bile (ki asıl konumuz yönünden,
Prof. Dr. Pekcanıtez’in endişesine rağmen, öyle bir dayatmanın ema-
resini göremiyoruz) aynı direnişi gösterecektir, göstermelidir. Onların
dayatmalarının, isteklerinin, utanmazlıklarının, hepimiz görmekteyiz
ki, sonu yoktur. Atatürk Türkiye’si, tek yol gösterici olarak bilimi ve
aklı kabul ettiği için, hukukunda, Kuran’ın açık ifadelerine hatta emir-
lerine uymayan nice kurala yarım yüzyıldan beri yer vermektedir; üç
beş devletin güdümündeki BM örgütünün hazırlattığı “model yasa”,
Kuran’dan daha mukaddes bir metin midir ki orada yer verilseydi
bir vicdansızlık başyapıtı kurala bizim de iç hukukumuzda aynen yer
vermemiz gerekli olsun? Siyasetçilerden hiç umudum yok, biliyorum
ki onların tutumu dıştaki, içteki devlerin her isteğine boyun eğiciliktir;
ama ben meslektaşım bilim adamlarının genç kuşağına sesleniyorum:
halkımıza sahip çıkmakta, devletimizin bağımsızlığına ve haysiyetine
sahip çıkmakta Atatürk yolunu izlemekten geri durmayın, bize dışa-
rıdan dayatılmak istenecek bile olsa bu kuralı tasarıdan çıkarın, onu
yeniden oraya koymanın utancını işbirlikçilere bırakın.
Sayın Pekcanıtez, vedalaşma konuşmamızda yine ayaküstü, “Tahkim
sürecini yokuşa sürmek isteyen tahkim davalılarının, içinde tahkim şartının yer
aldığı sözleşme hakkında geçersizlik iddiasını öne sürüp mahkemeye gidiverme-
siyle, anlaşmazlığın hakemlere intikalini ve hakemlerce hükme bağlanmasının
geciktirildiği oluyor; bu nedenle tasarıdaki maddeye ihtiyaç vardır” demişti.
Daha derin düşününce bu gerekçenin ne kadar abes olduğunu fark
edeceğinden eminim. Çünkü istisnasız her yasal savunma dayanağı,
aslı astarı yokken, davayı uzatmak amacıyla öne sürülüp kötüye kulla-
nılabilir; örneğin borçlu, tamamen uydurma bir karşı alacak iddiasında
bulunup takas hakkını kullandığını belirterek o nedenle alacak davası-
Bilge UMAR makaleler
162TBB Dergisi, Sayı 67, 2006
nın reddini isteyebilir ve uydurma alacak iddiasının tahkikat işlemleri
süresince davayı geciktirebilir. Böyle kötüye kullanılma olanağı vardır
diye bütün savunma olanaklarını hukuktan çıkaracak mıyız? Çıkarama-
yacağımız ortadadır. O halde, hakem şartı içeren bir sözleşmeye taraf
olmuş kişinin, kesinlikle haklı olabilecek, “Sözleşme batıldır, dolayısıyla
onun içindeki tahkim şartı maddesi de batıldır” savunmasını öne sürmek
olanağını niçin ondan gasbedeceksiniz, hak hukuk duygusunun ırzına
geçeceksiniz? Bir hukuk devletinde böyle kural olabilir mi? Tasarıya
konmak istenen o kural gerçekten yasada yer alırsa, o kurala karşı Ana-
yasa Mahkemesi’ne başvuracak vicdan sahibi hiçbir hakim çıkmayacak
mı, Anayasa Mahkemesi o kuralı iptal etmeyecek mi?
Böyle iken, o kuralın HMK tasarısı taslağında yer alabilmesi, bir
daha söyleyeyim, tasarıyı hazırlayanların genel planda gösterdiği
başarının hak kazandırdığı saygınlığı pek şiddetle zedeleyecek, hatta
hiç’e indirgeyebilecek bir haldir. Değerli meslektaşlarım bir an önce, o
tasarı maddesine yandaş olmanın sakıncalarını görüp imzalarını onun
altından çektiklerini açıklamalıdırlar.