makaleler Süha TANRIVER
119TBB Dergisi, Sayı 65, 2006
Medenî usul hukukunda, hukuka aykırı yollardan elde edilen de-
lillerin konumunun ne olacağını açıkça belirleyen herhangi bir yasal
düzenleme mevcut değildir. Bu konuyla ilgili olarak, doktrinde, muh-
telif görüşler ileri sürülmüştür:
Berkin’e göre,
1
usulsüz, kanunsuz yahut hukuka aykırı yollardan
elde edilmiş delillere dayanılarak hüküm verilemez. Bu çerçevede,
yazara göre, evli erkeğin ilişki kurduğu ve ileride evlenmek istediği
kadına yazmış olduğu mektupların, posta memuruyla anlaşmak ya-
hut çalmak suretiyle elde edilmesi halinde, boşanma davasında delil
olarak kullanılmasına ve ona ispat gücü tanınmasına hukuken cevaz
verilemez.
2
Aynı şekilde, hâkim kararı olmadan mesken araması sı-
rasında tesadüfen ele geçirilen delillerin, daha sonra bir davada delil
olarak kullanılmasına hukuk izin vermez; bu bağlamda, ceza yargısı
ile hukuk yargısı arasında bir ayrımlaşmaya gidilmesini haklı kılacak
makûl bir gerekçe bulmak da mümkün değildir.
3
Tosun ise,
4
medenî yargıda, dava malzemesinin toplanmasında,
taraflarca hazırlama ilkesinin egemen olması sebebiyle, hâkimin ken-
TÜRK MEDENÎ USUL HUKUKU
BAĞLAMINDA HUKUKA AYKIRI
YOLLARDAN ELDE EDİLEN DELİLLERİN
DURUMUNUN İRDELENMESİ
Prof. Dr. Süha TANRIVER
*
*
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medenî Usul ve İcra-İflâs Hukuku Anabilim
Dalı öğretim üyesi.
1
Berkin, N.: Tatbikatçılara Medenî Usul Hukuku Rehberi, İstanbul 1980, s. 734.
2
Berkin, s. 734.
3
Berkin, s. 735.
4
Tosun, Ö.: Ceza ve Medenî Muhakeme Hukuku Açısından Hukuka Aykırı Yollarla Elde
Edilmiş Delillerin İspat Kuvveti, İstanbul 1976, s. 65-67.
Süha TANRIVER makaleler
120TBB Dergisi, Sayı 65, 2006
diliğinden delil toplama ve araştırma yetkisinin çok sınırlı olduğun-
dan hareketle, hâkimden başka kişilerin hukuka aykırı yollardan elde
ettiği delillerin geçerlilik taşıdığı sonucuna varılacak olsa bile; bu hal-
lerin istisnaen ortaya çıkması dolayısıyla, bu yargı alanında da kuralın,
hukuka aykırı yollardan elde edilen delillere geçerlilik tanınmaması
şeklinde olması gerektiği kanısındadır.
Pekcanıtez/Atalay/Özekes’e göre ise,
5
kişilik haklarının, özel ya-
şam alanının ve giz (sır) alanının ihlâl edilmesi suretiyle elde edilen
teyp bandı, fotoğraf, çalınmış veya el konulmuş aşk mektuplarına
ispat gücü tanınamaz. Aynı durum, mektup, posta ve telefon gizli-
liği ya da haberleşme özgürlüğü ihlâl edilmek suretiyle elde olunan
deliller bakımından da geçerlilik taşır.
6
Öte yandan, gizli şekilde elde
edilen delillerin tamamının, hukuka aykırı yollardan elde edilen delil
olarak kabulü şeklinde bir genellemeye gidilmesi de doğru değildir.
7
Bu bağlamda, bir telefon görüşmesi sırasında telefondaki ses yüksel-
tici veya ikinci bir dinleme aleti aracılığıyla tarafların söylediklerinin
duyulması sonucu yapılan açıklamalar ve bu konudaki tanıklık geçerli
olmalıdır.
8
Aynı şekilde, kişilik haklarının ihlâli sonucunda elde edi-
len delilin kullanılmasına hakkı ihlâl edilen kişi izin verecek olursa,
ona mahkemece ispat gücü tanınması caizdir.
9
Sonuç olarak, bu görüş
çerçevesinde bir irdeleme yapıldığında, hukuka aykırı yollardan elde
edilen delillere kategorik olarak ispat gücü tanınmaması biçiminde be-
liren kesin bir tavır takınılmasından kaçınılmalı; dürüstlük kuralı çer-
çevesinde, her somut olayın koşulları ve özellikleri gözetilerek, ihlâl
edilen kanun hükmü ile ispat edilmek istenen husus arasında amaca
uygunluk baz alınmak suretiyle bir değerlendirme gerçekleştirildikten
sonra, bu konuda karar alınması yoluna gidilmelidir.
10
Yıldırım’a göre ise, hukuka aykırı yollardan elde edilen delillerin
kullanılamaması ve değerlendirilmemesi şeklinde katı ve kesin bir ku-
ral konulması yerine, somut olayda hakkaniyet esasına dayalı olarak
hâkime bu konuda bir serbesti tanıyan elastiki bir çözüm seçeneği-
5
Pekcanıtez, H./Atalay, O./Özekes, M.: Medeni Usul Hukuku, 4. Bası, Ankara 2005, s.
382-383.
6
Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 382.
7
Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 383.
8
Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 383.
9
Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 383.
10
Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s.383.
makaleler Süha TANRIVER
121TBB Dergisi, Sayı 65, 2006
nin tercih edilmesi, daha sağlıklı ve daha doğru bir yaklaşım biçimi
olur.
11
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bir kararında, hukuka aykırı yol-
lardan elde edilen delillerin hukuk yargısı bağlamındaki durumunu,
boşanma davası vesilesiyle tartışmış ve irdelemiştir. Yargıtay’a göre,
hukuka aykırı yollardan elde edilmemiş olmak kaydıyla, eşlerin birlik-
te yaşadıkları mekanlarda ele geçirilen fotoğraf, not defteri, mektup ve
benzeri belgeler, boşanma davasında delil değerine sahiptir. Müşterek
yaşamlarını sürdürdükleri mekanlar, eşlerden biri için gizli mekan sa-
yılamayacağından, buralarda bir delil bulan eşin, onu hukuka aykırı
yollardan ele geçirdiği kabul edilemez.
12
11
Yıldırım, M. K.: Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirilmesi, İstanbul 1990, s.
246.
12
“… Dava, evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayanan boşanma is-
temine ilişkindir… Yerel mahkemece, dinlenen davacı tanıklarının açık ve kesin
bilgilerinin olmadığı, davalı tanıklarının davalının savunmasını doğrular mahiyette
davacı kocanın davalıya hakaret edip dövdüğünü bildirdiği, davacı tanıklarının be-
yanından, davalı kadının aile birliğine sadakatsizlikte bulunduğuna dair bir sonuca
varılması imkânının görülmediği ve iddianın aksine davacının kusurlu davranışla-
rının bulunduğu gerekçesiyle” davanın reddine karar verilmiştir. Temyiz isteminde
bulunulması üzerine özel dairece karar bozulmuştur. Yerel mahkeme, “davalı kadının
izni alınmadan, kendisi tarafından tutulan “günlük isimli defterin” içeriğinin bu
davada koca tarafından delil olarak ileri sürülemeyeceği, günlük içeriğinin davalı
kadının gizlilik alanına, sırlarına dahil olduğu, davalının “kişilik haklarını” ilgi-
lendirdiği, incelenmesi ve değerlendirmeye tabi tutulmasının mümkün olmadığı;
tek başına tanık beyanlarının da davacı savını kanıtlamadığı, davacı kocanın davalı
kadını döverek ağır kusur içinde olduğu, davalıya yüklenecek herhangi bir kusurun
varlığının ispatlanamadığı gerekçeleriyle” direnme kararı almıştır.
Direnme kararı temyiz edilmiş ve konu temyiz incelemesini gerçekleştirecek olan
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na intikal etmiştir. Hukuk Genel Kurulu konuyla ilgili
olarak şu değerlendirmeyi yaptıktan sonra direnme kararını bozmuştur.
“…Uyuşmazlık, davalı kadının güven sarsıcı davranışlar içerisinde bulunup bulun-
madığı, sözü edilen davranışların ispatıyla ilgili olarak davalı tarafından tutulan
“günlük” isimli defterin delil niteliğinde değerlendirilemeyeceği noktalarındadır…
Öncelikli olarak özel hayatın gizliliğinin korunması esas olmalıdır. Ancak somut
olayın özelliği bu genel görüşten ayrılmayı gerektiren istisnalar içermektedir. Kul-
lanılan deliller çalınmış, tehdit ya da zorla elde edilmişse, burada hukuka aykırılık
vardır. Hukuka aykırı yollardan elde edilmemiş deliller ise, yasak bir delil olarak
değerlendirilemez. Boşanma davası zaten kişilerin özel yaşamlarını ilgilendiren bir
davadır. Koca eşi ile birlikte yaşadıkları mekanda ele geçirdiği eşine ait fotoğrafları,
not defterini veya mektupları mahkemeye delil olarak verirse, bu deliller hukuka
aykırı yollardan elde edilmediğinden mahkemede delil olarak değerlendirilir. Aynı
evde yaşayan kadın, kocanın bu delilleri ele geçirebileceğini bilebilecek durumdadır.
Kocanın yatak odasındaki bir dolabın içinde, ya da yatağın altında kadın tarafından
Süha TANRIVER makaleler
122TBB Dergisi, Sayı 65, 2006
Medenî usul hukukunda, hukuka aykırı yollardan elde edilen
delillerin konumunun ne olacağını açıkça belirleyen herhangi yasal
bir düzenlemenin bulunmaması, hiçbir zaman, sözü edilen alanda,
hukuka aykırı yollardan elde edilen delillere ispat gücü tanınacağı
anlamına gelmez.
Her şeyden önce, Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı fıkrasında,
kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kabul edile-
meyeceği açıkça hükme bağlanmıştır. Sözü edilen anayasal kural, her
ne kadar, ceza yargısına ilişkin gibi görünse de, tüm yargı çeşitleri,
bu arada adlî yargı bütünü içinde yer alan hukuk yargısı bakımından
da geçerlilik taşıyan bir düzenleme konumundadır. Her şeyden önce,
Anayasa’nın 176. maddesinin ikinci fıkrasının açık metni uyarınca,
madde başlıkları Anayasa metninden sayılmaz. Dolayısıyla, Ana-
yasa’nın 38. maddesindeki düzenlemenin madde başlığının “suç ve
cezalara ilişkin genel esaslar” şeklinde olması, sözü edilen maddenin al-
tıncı fıkrasında yer alan temel ilkenin uygulanma alanının, sadece ceza
yargısı ile sınırlı olduğu anlamına hiç bir zaman gelmez. Öte yandan,
Anayasa’nın 177. maddesinin (e) bendinde, “Anayasa’nın halk oylaması
sonucu kabulünün ilanıyla birlikte yürürlüğe girecek hükümleri, mevcut ve
saklanan bir not defterini ele geçirmesi, bu mekanın eşlerin müşterek yaşamlarını
sürdürdükleri bir yer olduğundan kadın için gizli mekan kabul edilemez. Hiç kimse
evindeki bir mekanda bulduğu bir delili hukuka aykırı yollardan ele geçirmiş sa-
yılamaz. Diğer taraftan özel hayatın gizli alanları, özel hayatın gizli alanını ilgilen-
diren delillerle ispat edilebilir. Nasıl ki, kadın başka bir erkekle müşterek hanedeki
yatak odasında sevişirken koca tarafından kapı kırılarak içeri girilmesinde hukuka
aykırılıktan söz edilemezse, ortak yaşanan evde bulundurulan not defterinin elde
edilmesi de hukuka aykırı olarak değerlendirilemez. Eşlerin evliliğin devamı süre-
since birbirlerine sadık kalmaları yasal bir zorunluluktur. Kadının bu konulardaki
özel yaşamının, evlilikle bir araya geldiği hayat arkadaşı kocayı da en az kadın
kadar ilgilendirmektedir. Bu nedenle de davalıya ait hatıra defterinin (günlüğün)
delil olarak değerlendirilmesinde kuşkuya düşmemek gerekir. Yukarıda açıklanan
nedenlere, dinlenen tanıkların anlatımlarına, davalı kadın tarafından tutulan not
defterinin (günlüğün) içeriğine göre, davalı kadının evlilik birliği içinde davacı
kocaya karşı sadakatsiz davranışlarda bulunduğu, bu davranışları nedeniyle dava-
cıya nazaran daha ağır kusurlu bulunduğu, tarafların karşılıklı eylemleri nedeniyle
müşterek hayatın temelden sarsıldığı, evlilik birliğinin devamına imkân kalmadığı
anlaşıldığından, bu gerekçelere ve özel dairenin bozma ilâmındaki nedenlere göre,
bozma ilâmına uyulması gerekirken eski kararda direnilmesi, usul ve yasaya aykırı
bulunduğundan, direnme kararının bozulması…” (YHGK 26.3.2002 günlü, 2002/2-
617 esas ve 2002/648 karar nolu kararı, Demirkıran İ./Demir, C./Bilgin, Ç.: Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu’nun 10 Yıllık Emsâl Kararları, 1995-2004, Ankara 2004, s. 676-
680).
makaleler Süha TANRIVER
123TBB Dergisi, Sayı 65, 2006
kurulacak kurum, kuruluş ve kurullar için yeniden kanun yapılması veya
mevcut kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyorsa, bunlara ilişkin işlemler
için, mevcut kanunların Anayasaya aykırı olmayan hükümleri veya doğ-
rudan Anayasa hükümleri Anayasa’nın 11. maddesi gereğince uygulanır”
şeklinde bir kural yer almaktadır. Bu düzenlemeyle, Anayasa’nın
getirdiği yeni hükümlerin ve kurumların hayata geçirilmesi için, yeni
kanunların yapılması ve mevcut kanunların değiştirilmesi gerekiyor-
sa, ilgili Anayasa’nın hükümlerinin doğrudan doğruya uygulanabilir-
liği kabul edilmiş bulunmaktadır.
13
Hukuk yargısında, hukuka aykırı
yollardan elde edilen delillerin ispat hukuku bağlamında konumunun
ne olacağını açıkça belirleyen herhangi bir yasal düzenleme, Hukuk
Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda yer almamaktadır. Bu durumda,
hakkında özel bir düzenleme bulunmaması sebebiyle, hukuk yargısın-
da, hukuka aykırı yollardan elde edilen delillerin hukukî konumunun
ne olacağının belirlenmesinde de, Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı
fıkrasında yer alan kural, yine Anayasa’nın 177. maddesinin (e) bendi
uyarınca, doğrudan doğruya işlerlik kazanacak ve dolayısıyla yapılan
bu tespit karşısında, hukuk yargısında da, hukuka aykırı yollardan
elde edilen delillere ispat gücü tanınamayacaktır.
Ayrıca, Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı fıkrasında sözü edilen
“kanun” kavramının da, “pozitif hukuk” olarak anlaşılması gerektiğinin
altının çizilmesinde yarar vardır.
Yine, Anayasa’nın 138. maddesinin birinci fıkrasında, hâkimlerin,
anayasa, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre
hüküm verecekleri hususu açıkça hükme bağlanmıştır. Bu durumda,
Anayasa’ya ve daha geniş çerçevede hukuka uygun olarak karar veri-
lebilmesi için, bir davanın temelini oluşturan ve çekişmeli bir nitelik
taşıyan maddî vakıaların ispatında kullanılacak olan ispat araçlarının,
yani delillerin, hukukun cevaz verdiği yollardan elde edilmiş olması
şarttır. Aksi takdirde, hukuk dışı yollara başvuru suretiyle elde edilen
delillere, anılan Anayasa kuralı çerçevesinde de ispat gücü tanınmaya-
cak; yani onlar mahkemece dikkate alınamayacaktır.
13
Gören, Z.: Temel Hakların Özel Hukuk Düzenine Etkisi, Temel Hakların Yatay (Üçüncü
Kişilere) Etkisi, (Özel Hukuk ve Anayasa Mahkemesi Kararları Sempozyumu I, Ankara
2001, s. 3-33), s. 30-31; Gören, Z.: Temel Hak Genel Teorisi, İzmir 1993, s. 75.
Süha TANRIVER makaleler
124TBB Dergisi, Sayı 65, 2006
Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında da, hak arama
özgürlüğünün, yani davacı ve davalı olarak iddia ve savunmada bu-
lunma hakkının, ancak “meşru” vasıtalardan yararlanmak suretiyle
kullanılabileceği açıkça işaret edilmiştir. Hukuk devletinde (AY. m.
2) de, burada sözü edilen meşruiyetin anlam ve içeriğini belirleyecek
ve genel çerçevesini çizecek olan, hukukun kendisinden başka bir şey
değildir. Dolayısıyla, iddia ve savunma hakkının kullanımında, kendi-
sine müracaat edilecek olan ispat araçlarının, anayasal deyişle “meşru
vasıta” niteliği kazanabilmesi için, hukukun cevaz verdiği yollardan
elde edilmiş bulunmaları şarttır. Aksi takdirde, anılan hüküm çerçeve-
sinde de, hukuka aykırı yollardan elde edilen delillere bir davada ispat
gücü tanınması mümkün olmayacaktır. Bu çerçevede kişilik hakları,
özel hayatın gizliliği ve sır alanı (AY m. 20), haberleşme özgürlüğü
(AY m. 22) yahut konut dokunulmazlığı ihlâl edilmek suretiyle ya da
çalmak veya tehdit etmek yahut cebir kullanmak suretiyle elde edilen
deliller, hukuka aykırı yollardan sağlandıkları için, ispat aracı olarak
sunulamazlar; sunulmuşlarsa, mahkemece, esas alınıp hükme daya-
nak yapılamazlar. Öte yandan, hukuk devleti, eylem ve işlemlerinde
hukuk kurallarıyla bağlı olan ve temel hak ve özgürlüklerin anayasal
çerçevede güvence altına alınmış bulunduğu devlet şeklinde tanım-
lanmaktadır. Belirtilen yollarla delil elde edilmesi, normlar hiyerarşi-
sinin zirvesinde yer alan anayasa ile güvence altına alınmış bulunan
özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı, haberleşme özgürlüğü,
kişi dokunulmazlığı (AY m. 17) ile kişi özgürlüğü ve güvenliği gibi
(AY m. 19) temel hak ve özgürlüklerin ihlâli sonucunu doğurur; bu tür
delillere mahkemece ispat gücünün atfedilmesi ise, devletin yargı er-
kini kullanan yargı yerlerinin, bireysel ihlâllere alet edilmesi anlamına
gelir ki; buna hukuk devletinde (AY m. 2) zaten izin verilmesi düşünü-
lemez. Çünkü, hukuk devleti, yargı erkini kullanan hâkimlerin, daima
hukukla bağlı kalmalarını ve ona uygun davranışlar sergilemelerini
zorunlu kılar (AY. m. 138, I).
14
Öte yandan, medenî yargının amacı da, tıpkı ceza yargısı gibi, ger-
çeğe ulaşmaktır.
15
Her iki yargı türü arasında, bu bağlamda herhangi
14
Alangoya, Y.: Anayasa’nın Medenî Usul Hukukuna Etkisi, (Milletlerarası Hukuk ve Mil-
letlerarası Özel Hukuk Bülteni, 1981/2, s. 1-4), s. 2.
15
Alangoya, Y.: Medeni Usul Hukukunda Vakıaların ve Delillerin Toplanmasına İlişkin
İlkeler, İstanbul 1979, s. 87.
makaleler Süha TANRIVER
125TBB Dergisi, Sayı 65, 2006
bir farklılık yoktur. Çünkü, birden fazla usulün varlığı, birden fazla
gerçek olmasından değil; gerçeğe varmak için, her usulde, ona uygun
bir yönteme işlerlik kazandırılmış bulunmasından kaynaklanmakta-
dır.
16
Gerçeğe ulaşmada, ceza yargısı ile hukuk yargısı alanlarında
işlerlik kazanacak yöntemlerin ayniyet göstermesi düşünülemez.
17
Çünkü, her iki yargı türünde gerçeğe varmada farklı yöntemlerin
benimsenmiş bulunması, her iki hukuk alanının çözmeyi üstlenmiş
bulunduğu uyuşmazlıklar ile korumayı hedefledikleri menfaatlerin
uyuşmazlıkları çözüme kavuşturmada kullanacakları maddî hukuk
düzenlerinin nitelik itibariyle birbirinden farklılık göstermesinden
kaynaklanmaktadır.
18
Hukuk devleti, gerçeğe ancak kendisinin yetkili
organları aracılığıyla belirlemiş olduğu ilke ve kurallar çerçevesinde
ulaşılmasına izin vermiştir (AY m. 2, 138, I). Yani, gerçeğe ulaşma ama-
cı, hukuk devletinin gerekleriyle sınırlıdır. Gerçeğin, sınırsız surette,
her ne pahasına olursa olsun, araştırılmasına izin verilmesi ve hedef-
lenmesi, hukuk devletinin gereklerinin yanı sıra, pek çok kişisel ve top-
lumsal değerin de tahrip edilmesi anlamına gelir ki; bunun da kabulü
mümkün değildir. İşaret edilen tüm bu hususlar, gerçeğe ulaşma ama-
cına mutlak bir değer atfedilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.
19
Bu durumda, hukuka aykırı yoldan elde edilen bir delile, somut olayın
açıklığa kavuşturulması bağlamında yegâne delil olsa dahi, ispat gücü
tanınmaması gerekir. Çünkü, yargı erkini kullanan hâkimlerin ödevi,
hukukun çizdiği sınırlar içerisinde hareket etmek suretiyle, gerçeğe
ulaşmaktır. Aksine bir anlayışın kabulü, yani hukuka aykırı yoldan
elde edilen delile, yargı yerlerince ispat gücünün tanınması, var olan
hukuka aykırılığa, bir kez de yargı yerinin alet edilmesi anlamına gelir
ki; hukuk devletinde (AY m. 2, 138, I) buna zaten izin verilmesi dahi
düşünülemez.
Yine, bir davada, hukuka aykırı yollardan elde edilen delillere
ispat gücünün tanınması, yargılama sırasında sahip olunan hak ve yü-
16
Alangoya-Vakıalar, s. 87.
17
Alangoya-Vakıalar, s. 87.
18
Alangoya-Vakıalar, s. 87.
19
Ceza yargısı bakımından aynı yaklaşım için bkz.: Roxin, C., (Çev. Ünver, Y.), İspat
Hukukunun Esasları, (İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2005/2, s. 265-
289), s. 273; Öztürk, B., Yeni Yargıtay Kararları Işığında Delil Yasakları, Ankara 1995,
s. 7; Kaymaz, S., Uygulamada ve Teoride Ceza Muhakemesinde Hukuka Aykırı (Yasak)
Deliller, Ankara 1997, s. 16.
Süha TANRIVER makaleler
126TBB Dergisi, Sayı 65, 2006
kümlülükler bakımından taraflar arasında tam bir eşitliğin sağlanması
ve bunun yargılama süresince korunması olarak tanımlanan silahların
eşitliği ilkesinin de,
20
ihlâli anlamına gelir.
21
Silahların eşitliği ilkesi ise,
adil yargılanma hakkının (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 6; AY
m. 36, I) unsurları arasında yer alan hakkaniyete uygun yargılamanın
gerçekleşebilmesinin önşartı konumundadır.
22
Dolayısıyla, hukuka
aykırı yollardan elde edilen delillere, bir davada ispat gücünün ta-
nınması, hakkaniyete uygun yargılamanın; daha geniş plânda ise,
adil yargılanma hakkının ihlâli olarak nitelendirilecek ve bu durum
kesinleşmiş bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı ile de sabit
hale gelecek bulunursa, yargılamanın yenilenmesi yolunun işlerlik
kazandırılmasına sebebiyet verecektir (HUMK m. 445/11).
Dürüstlük kuralı ve onun somut plânda özel uygulanma biçimini
oluşturan hakkın kötüye kullanılması (MK m. 2) yasağı, hukuk düze-
ninin merkezî kurumları arasında yer alırlar; bu nedenle, diğer hukuk
alanlarında olduğu kadar, medenî usul hukuku alanında da geçerlilik
taşır
23
ve her ikisi birlikte usul hukuku alanında hakların ve usulî yet-
kilerin kullanımını sınırlamak, genel çerçevesini çizmek suretiyle, key-
filiği önleyici bir işlevi yerine getirirler.
24
Devletin yargı işlevini yerine
getiren kuruluşları konumunda bulunan mahkemeler, haksız, hileli ve
kural tanımaz bir biçimde dava yürütülmesine göz yumamazlar ve bu
şekilde dava yürütülmesine olanak vermek suretiyle sonuç yahut ba-
şarı elde edilmesine alet edilemezler.
25
Yani, tümüyle yargılamaya ya-
bancı olan amaçlar için, usulî yetkilerin kullanılması caiz görülemez.
26
Dürüstlük kuralının somut uygulanma biçimlerinden birisini,
tarafların gerçeği söyleme ödevi oluşturur; bu yükümlülük, bilinçli
20
İnceoğlu, S., İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı, İs-
tanbul 2002, s. 212; Gölcüklü, F./Gözübüyük, Ş., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve
Uygulaması, 3. B. Ankara 2002, s. 291; Pekcanıtez, H.:, Medeni Yargıda Adil Yargılanma
(İzBD., 1997/2, s.35-55), s. 46; Tanrıver, S., Hukuk Yargısı Bağlamında Adil Yargılanma
Hakkı (Makalelerim I, Ankara 2005, s. 211-236), s. 230.
21
Tanrıver, s. 233; Aynı yönde ceza yargısı bağlamında bkz.: İnceoğlu, s.2 78.
22
Tanrıver, s. 230; İnceoğlu, s. 212.
23
Arslan, R., Medenî Usul Hukukunda Dürüstlük Kuralı, Ankara 1989, s.55, 58; Tanrıver,
S., Medenî Usul Hukukunda Derdestlik İtirazı, Ankara 1998, s.23.
24
Tanrıver-Derdestlik, s.23.
25
Arslan, s.58.
26
Arslan, s.58.
makaleler Süha TANRIVER
127TBB Dergisi, Sayı 65, 2006
yalana karşı, yargı organlarının korunmasını amaçlar.
27
Bu ödevin var-
lığı sayesinde, hakkı tanıyacak yahut tespit edecek kurum konumun-
da bulunan yargı organları, tarafların aldatmalarına, gerçeği saptıran
açıklamalarına ve kendilerine tanınan usulî yetki ve olanakları amaç
dışı kullanmalarına karşı korunmaktadır.
28
Gerçeği söyleme ödevi,
usul hukukunda, gerçeğin tezahür biçimi olan hükme temel oluştura-
cak dava malzemesinin, yani maddî vakıalar ile onları ortaya koyacak
olan ispat araçlarının getirilmesi ile ilgilidir.
29
Hukuka aykırı yollardan delil elde edilip; bunların mahkemeye
sunulması, geçeği söyleme yükümlülüğünün; daha genel plânda ise,
dürüstlük kuralının ihlâli, yani yargılamaya ilişkin hakların yahut
usulî yetkilerin kötüye kullanılması anlamına geleceği için,
30
mahkeme
sözü edilen durumda, gösterilen delillere hukukî korunma sağlamakla
ödevli tutulamayacak,
31
dolayısıyla hukuka aykırı yollardan elde edil-
miş olan delilleri de tümüyle göz ardı edebilecektir. Öte yandan, bir
şekilde hukuka aykırı yollardan elde edilen delillere mahkemece ispat
gücü tanınmışsa, bu durum, lehine hüküm verilen tarafın, yasal deyiş-
le “hükme etkili hile ve hud’a kullanması” anlamını taşıyabileceğinden,
alınan hüküm kesinleşmişse, yargılamanın yenilenmesinin işlerlik
kazanmasına da sebebiyet verebilecektir (m. 445/7) ve hatta hâkim
hakkında sorumluluk davası açılması da mümkün hale gelebilecektir
(m. 573/7).
Yine, hâkim, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 218. mad-
desi uyarınca, bir davada ikame olunmak istenen delillerden hangi-
sinin kabule şâyan; hangisinin ise kabule şâyan olmadığının tâyini
bağlamında, gösterilmek istenen delillerin, hukukun cevaz verdiği
yollardan elde edilip edilmediğini de dikkate almak zorundadır.
Aynı durum, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 244. mad-
desi uyarınca, tarafça, yeni delil getirilmesine, mahkemenin muvafakat
edip etmeyeceğinin belirlenmesinde de işlerlik kazanmalı, yani yeni
delillerin, hukukun cevaz verdiği yollardan elde edilip edilmediği
27
Arslan, s .114, 116; Tercan, E., Medenî Usul Hukukunda Gerçeği Söyleme Yükümlülüğü
(Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1996/1-2, 181-212), s. 184.
28
Arslan, s.114.
29
Arslan, s. 116-117; Tercan, s. 189.
30
Arslan, s. 114.
31
Arslan, s. 78.
Süha TANRIVER makaleler
128TBB Dergisi, Sayı 65, 2006
hususu da, dikkate alınıp; değerlendirilmelidir. Sözü edilen hallerde,
gösterilmek istenen delillerin geri çevrilmesi, ispat gücü tanınmaması,
kanunî gerekçesini göstermek suretiyle ret anlamına geleceği için, bu
durumda, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 428. maddesinin
altıncı bendinde öngörülen temyiz sebebine dayanılamayacaktır.
Öte yandan, tanıklıktan çekilme hakkının bulunduğu hallerde
(HUMK m. 245, 246), hâkimin, tanıklık yapacak kimseye bu hakkı-
nın varlığını hatırlatmakla ödevli tutulması (HUMK m. 260) ve onu
beyanda bulunmaya zorlayamaması da, delilin, hukukun izin verdiği
yollardan elde edilmesi gereğinin somut bir yansıma biçimidir.
32
Yine, yasa koyucu, aynı düşünce ile, yazılı sözleşmelerdeki hile ve
ikrah iddialarının, tanığa başvuru suretiyle ispat edilmesini de müm-
kün kılmıştır (HUMK m. 293/5).
32
Ceza yargısında aynı yaklaşım biçimi için, bkz.: Roxin, s. 273.