Mustafa ÖZEN makaleler
96TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
Bilindiği üzere, 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’ndan tercüme
yoluyla alınan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu, 01.06.2005 tarihi itibariyle
5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu tarafından yürürlükten kaldırıldı.
Yeni kanun, özellikle genel hükümler kısmında kendine ait bazı kural-
lar getirerek, daha önceki kanunun sistematiğinden önemli bir ölçüde
sapmıştır. Özel hükümler kısmında da önemli değişiklikler getirmiştir.
Yeni bir ceza hukuku sayfası açılmıştır. Bu yeni kanunun neler getirdiği,
neler götürdüğü gerek öğretideki görüşlerle, gerekse yargı alanındaki
uygulamalar ışığında zamanla ortaya çıkacaktır. Bu süreçte, bir takım
sorunların çıkacağı açıktır. Biz bu çalışmamızda, tespit edebildiğimiz
veya kendimizce sorun doğurabileceğini düşündüğümüz konulara
değineceğiz.
1. Ceza Kanunu’nun 83. maddesinde, ‘kasten öldürmenin ihmali
davranışla işlenmesi’ düzenlenmiştir. Anılan maddenin 3. fıkrası, öldür-
me fiilinin ihmali davranışla gerçekleşmesini, cezada indirim nedeni
saymıştır.
Ceza hukuku alanında, bir suç tipi, hangi hukuki yararın korun-
ması istenirse ona göre düzenlenir. Bu hukuki yararın ihlal şekli, belli
bazı ölçütler ışığında cezada artırım veya indirim şekli olarak düzen-
lenebilir. Mesela, 82. maddede, öldürme suçunun nitelikli şekilleri dü-
zenlenmiştir. 11 bend halinde sayılmış olan bu nitelikli haller, suçun
işlenişi ile değil, failin suçu işlemedeki amacı, sıfatı, saiki gibi, faildeki
5237 SAYILI TÜRK CEZA KANUNU’NUN
ÖZEL HÜKÜMLERİNE İLİŞKİN
DÜŞÜNCELER
Mustafa ÖZEN
*
*
Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ceza ve Ceza Muhakemesi Anabilim Dalı,
Araştırma görevlisi.
makaleler Mustafa ÖZEN
97TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
toplum barışı ve düzeni açısından yüksek seviyede kınanabilirlilik arz
eden özellikler ile ilgilidir. 83. madde, bu bağlamda değerlendirilemez.
Öldürme suçu, serbest hareketli bir suçtur. Bu nedenle bir kişi, sayısız
türde hareketler gerçekleştirerek öldürme suçunu işleyebilir. Bu hare-
ketler, iki ana şeklide ortaya çıkar. Bunlardan biri icrai, diğeri ihmali
davranış şeklidir. Bu hareketler arasında faildeki suç işleme kastı veya
başka bir ifadeyle, toplum barışını ihlal etme kastı açısından bir nitelik
farkı yüklemek mümkün değildir. Bir kişi pekâlâ, hasmını, ihmali bir
davranışla tasarlayarak öldürebileceği gibi, icrai bir davranışla da öl-
dürebilir. Aynı şekilde, kan gütme saiki doğrultusunda, hasmını ihmali
veya icrai davranışla öldürebilir. Bu durum karşısında, failin toplum
barışını, kamu düzenini, ihmali davranışla daha az ama icrai davranışla
daha fazla bozduğu söylenebilir mi? Elbette ki söylenemez. Bu nedenle
bu madde kaldırılmalıdır.
2. 87. maddede, ‘Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama’ halleri dü-
zenlenmiştir. Bu madde özü itibariyle, kasten yaralama fiili sonucu,
failin öngörmesi gerekirken öngörmediği veya öngörmesine rağmen
gerçekleşmesini istemediği suç teşkil eden halleri düzenlemektedir. Bu
açıdan bakıldığında, bu düzenlemedeki durumlar, genel hükümlerdeki
taksirle sorumluluk kurumundan hareketle çözülebilir. Bu nedenle bu
maddenin ayrıca düzenlenmesine gerek yoktur. Gerçekten bu madde,
genel ilkelerden ayrıksı bir özellik göstererek karışıklıklara neden ola-
bilir. Mesela, A kişisi, B kişisini yaralamak amacıyla yumruk vursa ve
bunun üzerine B yere düşerek kafasını sert bir cisme çarpıp ölse, A’nın
sorumluluğu nasıl belirlenecektir. 87. maddenin 4. fıkrasına bakıldığında
bu durum, kastın aşılması şeklinde yorumlanmaktadır. Bu madde, tak-
sirle öldürme suçuna göre çok daha fazla ceza öngörmektedir. Bize göre,
bu maddeye gerek yoktur. Fail, hareketi isteyerek yapmış ama neticeyi
istememiştir. Bu tanım taksirin tanımıdır. Yani, failin istemediği netice
açısından taksiri derecesinde kusuru vardır. O halde, gerçekleşen netice
açısından 85. maddeye göre taksirle öldürmeden sorumlu tutulabilir.
Burada, şu akla gelebilir. Fail hareketini yaparken, neticeyi öngörmesi
gerekirken öngörmemişse, bu durumda bilinçsiz taksir söz konusudur
ve dolayısıyla failin kusuru daha azdır. Bu görüşe katılmak mümkün
değildir. Çünkü, kusur hiçbir şekilde ölçülemez ve derecelendirilemez.
Bu nedenle, isnat kabiliyetine sahip bir kişiden, iradi olarak yaptığı ha-
reketlerin neticesini öngörmesini istemek kadar doğal bir şey olamaz.
Mustafa ÖZEN makaleler
98TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
Eğer öngörmemişse, yaptığı fiil, taksirle de işlenebiliyorsa, o suçtan
cezalandırılmalıdır. Öngörmüşse bize göre, sonucu da istemiştir ve
olası kasttan sorumluluk yoluna gidilmelidir. Bu açıdan bilinçli taksir
kanundan çıkartılmalıdır. Kanunun düzenlemesini esas alacak olursak,
öngörmesine rağmen hareketlerinden vazgeçmediği için artık bilinçli
taksirden yine taksirli suç kapsamına göre cezalandırmak gerekir.
Son olarak şu örneği vererek maddenin uygulanmasında çıkabile-
cek zorluğa dikkati çekmekte yarar vardır. Mesela, A kişisi, B kişisini
yaralamak için yumruk atsa, B yumruktan sakınmak için kendini geri
çekerken elektrik tellerine başını çarparak, elektrik çarpması sonucu ölse,
A’nın cezai sorumluluğu ne olacak? A’nın kastı B’yi yaralamaktır. 87.
maddenin 4. fıkrasının uygulanabilmesi için, önce bir temel suç olacak,
daha sonra bu temel suçtan başka, farklı nitelikte başka bir suç gerçek-
leşecektir. Olayımızda, temel suç olarak değerlendirebileceğimiz bir suç
yoktur. Kasten yaralama suçunu düzenleyen 86. maddeye göre kasten
yaralama suçunun gerçekleşebilmesi için, başkasının vücuduna acı ve-
rilmesi ya da sağlığının veya algılama yeteneğinin bozulması gerekir.
Olayımızda, ölen kişinin ölümden önce vücuduna acı verilmemiş ya da
sağlığı veya algılama yeteneği bozulmamıştır. Yani temel suç gerçekleş-
meden kastedilenden başka, farklı nitelikte bir suç meydana gelmiştir.
Kanun’a baktığımızda, bu olaya, tam olarak uygulanacak bir kanun
maddesi yoktur. Ancak, 87. maddenin 4. fıkrasını uygulamak gerecektir.
Halbuki, 87. maddenin 4. fıkrası olmasaydı, genel hükümlerden yola
çıkarak, taksirle öldürmeden sorumluluk yoluna gidebilirdik. Çünkü,
kişi iradi olarak yaptığı fiilin sonucunu öngörmelidir. Öngörmemişse
veya öngörmesine rağmen hareketlerinden vazgeçmemişse taksiri de-
recesinde kusurluluğu vardır.
3. 91. madde, organ ve doku ticaretinin yasak olduğuna ilişkin bir
düzenleme getirmektedir.
Maddenin 1. fıkrasında, organ ile doku arasında cezai sorumluluk
açısından bir fark gözetilmiştir. Bir kişi, hukuken geçerli bir rızası ol-
madan bir başka kişiden organ alırsa 5 yıldan 9 yıla kadar, doku alırsa
2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına mahkûm edilebilecektir. Cezai so-
rumluluk açısından bu farkın getirilmesinin nedeni açıklanmamıştır.
Kan, bir dokudur. Kalp, bir organdır. Bu ikisi arasında, insan sağlığı
açısından veya insanın yaşamını devam ettirebilmesi açısından ne gibi
makaleler Mustafa ÖZEN
99TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
somut bir fark bulunabilir. Her ikisi de insan yaşamı ve sağlığı için,
ciddi öneme sahiptir. Bu nedenle, cezai sorumluluk açısından getirilen
bu ayrımın kaldırılması gerekir.
3. fıkrada, organ veya dokusunu satan kişi, cezalandırılmaktadır.
Burada, suçun faili ile mağduru aynı kişide toplanmaktadır. Bu fıkraya
göre, suçun faili, kendi rızasıyla organ veya dokusunu satan kişidir.
Peki, mağdur kimdir? Organ veya dokuyu alan kişi mi? yoksa kamu
mu? Hukuka uygun bir rıza açıklaması çerçevesinde organ veya doku
satılmasında kamunun ne gibi bir zararı olabilir. Zaten 1. fıkrada,
hukuken geçerli rızayı, hukuka uygunluk sebebi saymıştır. Ancak 3.
fıkrada, hukuka uygun bir rızadan bahsedilmemekte ve 1. fıkraya atıf
da yapılmamaktadır. 1. fıkrada belirtilen hukuka uygunluk oluşturan
rıza, kendi organını satan kişiye değil, üçüncü kişiye ilişkindir. O halde,
3. fıkrada, suçun faili ile mağduru aynı kişide toplanabilmektedir.
Son olarak, 1. fıkrada, hukuken geçerli bir rızaya dayanılarak bir
kişiden organ veya doku alınması halinde, organ veya dokuyu alan
kişinin cezalandırılmayacağı düzenlenmişken, 3. fıkrada, tekrar bu
ifadeye yer verilmemesi kanun tekniği açısından yersizdir.
4. 94. maddede, ‘işkence ve eziyet’ suçu düzenlenmiştir. Söz konusu
madde, seçimlik hareketle işlenebilen bir suçtur. Yani bu suç, kanunda
sayılan birden çok hareketlerle işlenebilir. Bu hareketlerden biri de, bir
kişiye karşı o kişinin ‘aşağılanmasına yol açacak davranışların gerçekleşti-
rilmesi suretiyle işkence suçunun’ işlenebilmesidir. Burada hemen akla,
125. maddede düzenlenen hakaret suçu gelebilir. Gerçekten, hakaret
suçunda korunmak istenen, kişilerin onur ve şerefidir. Yani, kişilerin
onur ve şerefinin rencide edilmemesi, aşağılanmamasıdır. Bu bakımdan
olaya baktığımızda, mesela, bir kişinin herkese açık bir alanda, çırılçıplak
soyundurulması, hangi suçu oluşturacaktır. Böyle bir fiilin işlenmesi
halinde, mağdurun hem ruhsal yönden acı çekmesi hem de toplum
içinde aşağılanması, onur ve şerefinin rencide olması mümkündür.
Peki, bu durumda hangi suçtan cezai sorumluluğa gidilecektir. Ortada
fikri içtima kuralları uygulanabilir mi, yoksa sadece tek işkence veya
hakaret suçu mu var? Bu iki suçun ayırt edilmesinde failin kastına mı
bakılacak? Yani, eğer fail, mağduru aşağılamak, onur ve şerefini renci-
de etmek amacıyla gerçekleştirmişse hakaret suçu, kişiyi aşağılayarak
ruhsal yönden acı çektirmek ise, işkence suçunun varlığını mı kabul
Mustafa ÖZEN makaleler
100TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
edeceğiz. Bu ayrımı yapmak için, ilgili suçların işlenebilmesi için, özel
kastın varlığı gereklidir. Oysaki, 125. maddede düzenlenen hakaret su-
çunda böyle bir kast öngörülmemektedir. Acaba, hakaret suçu, işkence
suçunun bir unsuru olarakmı düzenlenmiştir. Bize göre burada, fikri
içtima kuralları uygulanmalıdır ve faile en ağır cezayı içeren suçtan
sorumluluk yüklenmelidir.
Aynı maddenin 3. fıkrasında, işkencenin, ‘cinsel yönden taciz şeklinde
gerçekleşmesi halinde’ cezanın arttırılacağı düzenlenmiştir. Cinsel yönden
taciz ifadesiyle ne kastedilmektedir. Bu çok belirsiz ve dolayısıyla kötü
sonuçlara yol açabilecek yorumlara müsaittir. 105. maddede, ‘bir kimse-
yi cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi’ ifadesi kullanılmıştır. Bu maddeye
bakıldığında, özel kastın varlığı aranmaktadır. Ancak sorun cinsel taciz
ifadesinden, ne anlaşılması gerektiğidir. Mesela, bir işyerinde bir kaç
kişinin özel olarak kurulan rüzgâr üreten aletle birkaç defa bir bayanın
eteklerini kaldırıp kendileri ile birlikte başkalarına da izletmeleri, nasıl
yorumlanacaktır. Bu bir cinsel saldırı mıdır yoksa işkence veya eziyet
midir?
Aynı maddenin 5. fıkrasında, işkence suçunun ihmali davranışla
işlenmesi cezada indirim nedeni sayılmayacağı düzenlenmiştir. Bu fıkra,
83. maddede düzenlenen, ‘kasten öldürme suçlarının ihmali davranışla
işlenmesi halinde cezadan indirim yapılacağı’ şeklindeki düzenlemeyle
çelişki göstermektedir. İlgili maddede, bu konuya ilişkin görüşlerimizi
açıkladığımız için, burada sadece, ihmali davranışların, suçların bir
işleniş biçimi olduğunu ve bu nedenle de icrai davranışlardan farkının
olmadığını ve sonuç olarak, bu maddede, bunun ayrıca düzenlenmesine
gerek olmadığını söylemek isteriz.
5. 99. maddede, ‘çocuk düşürtme, düşürme ve kısırlaştırma’ suçları dü-
zenlenmiştir. Anılan maddenin 2. fıkrasında, ‘tıbbi zorunluluk bulunmadı-
ğı halde, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadının
çocuğunu düşürten kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
Bu durumda, çocuğun düşürtülmesine rıza gösteren kadın hakkında, bir yıla
kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur’ ifadesi yer almaktadır. Bu
fıkrada açıkça görülüyor ki, çocuğunu düşürten anne, çocuğu düşürten
kişiye göre daha az ceza hatta adli para cezası ile cezalandırılabilecek
ve dolayısıyla hürriyeti bağlayıcı ceza bile almayabilecektir. Bu düzen-
lemenin mantığını anlamak oldukça güçtür. İlk olarak, böyle bir fiil
iştirak halinde işlenmiş ve müşterek faillik hükümleri kapsamında yer
makaleler Mustafa ÖZEN
101TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
almış ayılır. Bu nedenle her iki kişinin de aynı ceza ile cezalandırılması
gerekir. İkinci olarak, birinci ihtimali bir an göz ardı etsek bile, çocuğunu
düşürten kadının, çocuğu düşüren kişiye göre, daha fazla ceza alması
gerekir. Çünkü, annelik hissi gibi, şefkatin en yüksek noktasını ifade
eden bir manevi durumun, adeta yok edilerek, toplum için çok ciddi
tehlike arz edecek şekilde kendi evladını öldüren bir ruh halinin şefkate
tabi tutulması, indirim nedeni sayılması kabul edilemez. Bu nedenle,
her ikisininde cezası eşit olmalıdır. Ama mutlaka fark gözetilecekse,
anneye daha fazla ceza verilmelidir.
6. 101. maddede, kısırlaştırmanın suç olduğu hal düzenlenmiştir.
Anılan maddenin 1. fıkrasında, rıza olmadan bir erkek veya bayanı kı-
sırlaştıran kişinin cezalandırılacağı, 2. fıkrada ise, rıza olsa bile, kısırlaş-
tırma fiilini yapan kişi yetkili değilse cezalandırılacağı düzenlenmiştir.
Bu düzenlemeye göre, 1. fıkra gereğince, rıza yoksa, kısırlaştıran kişinin
yetkili olup olmadığı önemli değil o kişi cezalandırılacaktır. 2. fıkraya
göre, rıza olsa bile, eğer kısırlaştıran kişi yetkili değilse cezalandırıla-
caktır. Burada açık bir çelişki vardır. 1. fıkra gereğince yani, rızanın
bulunmadığı durumda, failin yetkili olup olmadığına bakılmayacak,
mesela, yetkili olan bir kişi kısırlaştırma fiilini gerçekleştirse bile suç
olacak, ama 2. fıkraya göre, rızanın olduğu yerde kişinin yetkili olup ol-
madığına bakılacaktır. Peki, rızanın olmadığı durumda korunan hukuki
yarar ile rızanın olduğu durumda korunan hukuki yarar arasında bir
fark var mıdır? Ayrım, neye göre yapılmıştır? Yetkili olmayan kişinin
kısırlaştırma yapması, yetkili olan kişinin kısırlaştırma fiilini gerçekleş-
tirmesi arasında hem kısırlaştırılan kişi açısından hem de toplum yararı
açısından bir fark var mıdır?
26. maddenin 2. fıkrasında, kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf
edeceği bir hak konusunda açıkladığı rıza çerçevesinde işlenen fiillerden
dolayı o fiili gerçekleştiren kişiye ceza verilmeyeceği düzenlenmiştir.
Bu düzenleme ışığında, zaten kendi içinde çelişki halinde olan bu mad-
de kaldırılmalıdır. Rızaya dayalı olması halinde kısırlaştırma fiili suç
olmaktan çıkartılmalıdır.
7. 102. maddede, cinsel saldırı suçu düzenlenmiştir. Bu maddenin
1. fıkrasında, ‘Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlal
eden kişi.’ ifadesi kullanılmıştır. Burada, cinsel davranış kelimesinden
ne anlaşılacağı, anlaşılması gerektiği açık değildir. Bir davranışın hangi
durumlarda cinsel, hangi durumlarda cinsel olmayan nitelikte oldu-
Mustafa ÖZEN makaleler
102TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
ğunu belirlemek için nasıl bir ölçü kullanılacaktır. Fiili gerçekleştiren
kişinin, cinsel dürtüleri nesnel bakış açısından farklı olabilir. Mesela,
cinsel yönden aşırı tahrike kapılma özelliğine sahip olan bir kişinin, bir
kadına zorla çorabını çıkartarak cinsel zevk alırsa, bu fiili cinsel davranış
olarak mı değerlendireceğiz. Aynı şekilde, cinsel duyguları zor tahrik
olan bir kişinin, bir kadını karşısında zorla soydurarak onun fiziksel
açıdan mükemmel bir vücuda sahip olup olmadığını incelemesini, cinsel
davranış olarak değerlendirmeyecek miyiz? Sanırım burada, nesnel bir
cinsellik fikrini temel almak gerekecektir. Ancak bunun da tespitinin
çok zor olduğunu belirtmek gerekir. Bize göre, kanun maddesine, ‘cin-
sel arzularını tatmin amacıyla’ ifadesinin eklenmesi gerekir. Yine kanun
maddesinden anlaşılmamakla beraber, buradaki cinsel davranıştan
anlaşılması gereken, cinsel ilişki boyutuna varmayan ve kişinin cinsel
dürtülerini karşılayan hareketlerdir. 765 sayılı Yasa’da tasaddi olarak
düzenlenen suç tipinin karşılığı şeklinde anlaşılmalıdır. Sarkıntılık
şeklinde de anlaşılmamalıdır. Çünkü, bu durum, 105. maddede, cinsel
taciz şeklinde düzenlenmiştir.
2. fıkrada, ‘Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle
işlenmesi durumunda...’ ifadesine yer verilmiştir. Bu fıkrada, vücuda
organ veya sair cisim sokulması, ifadesinden ne anlaşılacaktır. Organ
veya sair cismin ne maksatla sokulacağı açık değildir.
a. Bir kişi, bir kadının rızasına aykırı olarak cinsel organına kızlığını
bozmak için parmağını soksa.
b. Bir kişi, bir kadının rızasına aykırı olarak cinsel organına cinsel
dürtülerini tatmin etmek için parmağını soksa.
c. Bir erkek, bir kadının rızasına aykırı olarak cinsel organına cinsel
dürtülerini tatmin etmek için cinsel organını soksa.
d. Bir kişi, bir kadının rızasına aykırı olarak cinsel organına cinsel
dürtülerini tatmin etmek için plastik cisim soksa.
e. Bir kişi, bir kadının rızasına aykırı olarak cinsel organına acı
vermek için plastik cisim soksa.
Bu ihtimallerin hepsi, bu fıkra kapsamında mı değerlendirilecek.
Bize göre, bu fıkraya da yukarıda belirttiğimiz gibi, ‘cinsel arzularını
tatmin amacıyla’ ifadesinin eklenmesi gerekir.
makaleler Mustafa ÖZEN
103TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
Son olarak, 1. fıkrada olduğu gibi, bu fıkrada korunmak istenen
hukuki yarar, başka bir ifadeyle cezalandırılmak istenen fiilin ne olduğu
açık değildir. Maddenin ifade ediliş biçimine bakıldığında, cezalandırıl-
mak istenen fiilin, cinsel ilişki veya cinsel ilişkiye eş değerdeki hareketler
olduğu anlaşılabilir. Ancak, kanun koyucu, kanunilik ilkesi gereğince,
cezalandırmak istediği bir fiilin bütün unsurlarını, herkesin anlayabilece-
ği açıklıkta düzenlemelidir. Aksi durum, keyfiliğe yol açabilir. Nitekim
104. maddede, reşit olmayanlarla cinsel ilişkinin cezalandırılacağı açık
bir şekilde düzenlenerek, buradaki cezalandırılmak istenen fiil, net bir
şekilde ortaya konulmuştur.
4. fıkrada, cinsel saldırı suçu, mağdurun direncinin kırılmasını sağla-
yacak ölçünün üzerinde bir cebir kullanılması halinde, hem cinsel saldırı
hem de kasten yaralama suçunun işlenmiş sayılacağı düzenlenmiştir.
Bu madde, cinsel saldırı suçunda, basit yaralama suçu derecesine ka-
dar olan cebir kullanımını suçun bir unsuru, bu sınır aşıldığı zaman iki
suçun oluştuğunu kabul etmiştir.
5. fıkrada, cinsel saldırı suçu neticesinde, mağdurun beden ve ruh
sağlığının bozulması halinde, 10 yıldan az olmamak üzere hapis cezasını
gerektirdiği düzenlenmiştir. Fıkraya göre, cinsel saldırı sonucunda, mağ-
durun beden ve ruh sağlığının bozulması 4. fıkrada olduğu gibi, ayrıca
ayrı bir suçun varlığına vücut verip vermeyeceği belirtilmemiştir. Oysa,
burada da, 86. maddenin ifade ettiği gibi, sağlığın bozulması sonucunu
doğuracak bir neticeden bahsedilmektedir. Sonuç olarak, 5. fıkrada da,
cinsel saldırı neticesinde yaralama suçunun işlendiği açıktır. Ama, 4.
fıkrada olduğu gibi, iki farklı suçun olduğu kabul edilmemiş, ağırlatıcı
neden sayılmıştır. Böyle bir düzenlemenin sakıncası, cinsel saldırı fiili
neticesinde, mağdurun hayati tehlike geçirebileceği derecede ağır bir
tehlike geçirmesi halinde hâkime, 10 yıldan az olmamak üzere, yukarı
sınırı ne kadar olacağı belli olmayan ucu açık bir ceza verme takdir
hakkı tanınmış olmasıdır. Eğer iki suçun varlığı kabul edilmiş olaydı,
böyle bir sorun doğmazdı.
6. fıkrada, yine 5. fıkrada olduğu gibi, cinsel saldırı sonucu, mağdur
bitkisel hayata girer veya ölürse, kaç tane suçun oluşacağı düzenlenme-
miş, ne kadar ceza verileceği düzenlenmiştir. 4. fıkranın aksine, ortada
iki farklı suçun bulunmasına rağmen 5. fıkrada olduğu gibi, kaç tane
suçun işlenmiş sayılacağının değil de, sadece sonuç cezanın düzenlenmiş
olması, kanun koyucunun 5. ve 6. fıkralarda, fikri içtimai mi yoksa netice
Mustafa ÖZEN makaleler
104TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
sebebiyle ağırlaşmış bir suçun varlığınımı kabul ettiği düşünülecek?
Bize göre, 5. fıkrada, hem cinsel saldırı hem de duruma göre kasten
veya taksirle yaralama suçu şeklinde iki farklı suç vardır. Aynı şekilde,
6. fıkrada da, ölüm meydana gelirse, hem cinsel saldırı hem de duruma
göre kasten veya taksirle öldürme suçu şeklinde iki farklı suç vardır.
Şöyle ki, öldürücü olup olmadığını bilmediği AIDS virüsü taşıyan fail,
rızaya aykırı olarak cinsel ilişkiye girdiği mağdurun ölebileceğini düşün-
müş ama hareketlerinden vazgeçmemiş ve bunun sonucunda mağdur
ölmüşse, cinsel saldırı ve kasten öldürme suçu; AIDS virüsü taşıyan
fail, rızaya aykırı olarak cinsel ilişkiye girdiği mağdurun ölebileceğini
düşünmesi gerekirken düşünmemiş ve bunun üzerine mağdur ölmüşse,
cinsel saldırı ve taksirle ölümden sorumlu olacaktır.
8. 106. madde, tehdit suçu düzenlenmiştir. Bu madde, ‘Bir başkasını,
kendisinin veya yakının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik
bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar
hapis cezası ile cezalandırılır. Malvarlığı itibariyle büyük bir zarara uğrataca-
ğından veya sair kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikâyeti
üzerine, altı aya kadar hapis veya adli para cezasına hükmedilir’ şeklinde
düzenlenmiştir. Bu maddede, tehdit suçuna konu olan hukuki yaralar
arasında bir derecelendirme yapılmıştır. Buna göre, tehdit fiili, hayat,
vücut tamlığı veya cinsel dokunulmazlık hedef alınarak yapılırsa, fail;
malvarlığı hedef alınarak yapılan tehdit fiiline göre daha ağır ceza ile
cezalandırılacaktır. Yani, malvarlığı, cinsel dokunulmazlığa göre daha
az korunan bir hukuki değer olarak görülmüştür. Oysa, kanunun genel
yapısına ve kanuna hâkim olan felsefeye bakıldığında, cinsel suçlara
verilecek en alt ceza üç ay (md. 105), malvarlığı aleyhine ilişkin suçlarda,
(md. 151) en alt ceza dört ay olarak öngörülmüştür. Bu nedenle, tehdit
suçlarında korunan hukuki yarar bakımından, kanunun genel felsefesine
aykırı olacak şekilde, malvarlığı aleyhine işleneceğinden bahisle yapıla-
cak tehdit suçunun daha az cezayla cezalandırılacağının kabul edilmesi
yersizdir. Kaldı ki, böyle bir kabulün mantığını anlamak mümkün de
değildir. Zira, 148. maddede düzenlenen yağma suçunda, ‘Bir başkasını,
kendisinin veya yakının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik
bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle ya da malvarlığı itibariyle büyük bir
zarara uğratacağından bahisle tehdit eden veya cebir kullanarak, bir teslime veya
malın alınmasına karşı koymamaya mecbur kılan kişi, altı yıldan on yıla kadar
hapis cezası ile cezalandırılır’ hükmü getirilmiştir. Bu maddede açıkça,
makaleler Mustafa ÖZEN
105TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
yukarıda yaptığımız tespite uygun olarak, malvarlığı, diğer korunan
hukuki yararlarla eşit değerde görülmüştür.
Sonuç olarak, tehdit suçu, yağma suçunda olduğu gibi, malvarlığı
ile diğer korunan hukuki yararlar bakımından aynı değerde görülerek
tekrar düzenlenmelidir.
106. maddenin 3. fıkrasında, ‘Tehdit amacıyla kasten öldürme, kasten
yaralama veya malvarlığına zarar verme suçunun işlenmesi halinde, ayrıca bu
suçlardan dolayı ceza verilir’ ifadesi yer almaktadır. Burada tehdit suçu,
amaç suç, kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığına zarar
verme suçları, araç suçtur. Bu durumda, iki suç kabul edilmiştir. İlk suç;
tehdit suçu, ikinci suç; kasten öldürme, kasten yaralama veya malvarlığı-
na zarar verme suçlarından hangisi işlenmişse odur. Dolayısıyla gerçek
içtima kuralları uygulanacaktır. Ancak, 82. maddenin h bendinde, ‘bir
suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya işlenmesini kolaylaştırmak
ya da yakalanmamak amacıyla,’ öldürme fiili işlenirse, faile ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezasının verileceği düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye
göre, amaç suç, bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya
işlenmesini kolaylaştırmak ya da yakalanmamak araç suç, öldürmektir.
Ancak burada, 106. maddeni 3. fıkrasından farklı olarak, iki ayrı suçun
varlığı kabul edilmemekte, tek suçun varlığı kabul edilip cezaların en
ağırı olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmektedir.
Sonuç olarak, her iki düzenlemede de, araç suç, kasten öldürme,
kasten yaralama olmasına rağmen 106. maddeni 3. fıkrasında, iki farklı
suçun varlığı kabul edilip, cezaların toplanması kabul edilmekte, 82.
maddenin h bendinde, tek suçun varlığı kabul edilip cezaların en ağırı
olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmektedir. Burada bir
çelişki vardır.
9. 113. maddede, ‘Kamu kurumu veya kamu kurumu niteliğindeki mes-
lek kuruluşlarının faaliyetlerinin engellenmesi’ kenar başlığı altında, ‘Cebir
veya tehdit kullanarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla, kamu
kurumu faaliyetlerinin yürütülmesine engel olunması’nın suç olup 1
yıldan 3 yıla kadar hapis cezasını gerektirdiği düzenlenmiştir. Maddenin
kenar başlığı ile düzenleniş şekli birbirinden farklılık göstermektedir.
Gerçekten, kenar başlığa bakıldığında, ‘Kamu kurumu veya kamu kuru-
mu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerinin engellenmesi’nin suç
olacağı düzenlenmişken, maddeye bakıldığında, sadece, kamu kurumu
Mustafa ÖZEN makaleler
106TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
faaliyetlerinin yürütülmesinin engellenmesi suç olarak düzenlenmiş,
kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerinin engel-
lenmesi, suç olarak düzenlenmemiştir. Maddenin kenar başlığının aynen
maddede yer alması halinde bile, eksik bir düzenleme niteliğinde olan
bu hüküm, kenar başlığın daha da daraltılarak düzenlenmiş haliyle iyice
yetersiz hale gelmiştir. Çünkü, mesela, maddeye göre, kamu kurumu
niteliğindeki meslek kuruluşlarından olan derneklerden herhangi biri-
nin faaliyetinin cebir veya tehditle engellenmesi suç oluşturmayacaktır.
Aynı şekilde, kenar başlıkta bile düzenlenmeyen, özel eğitim kurumları
ve sağlık kuruluşlarının faaliyetlerinin cebir veya tehdit kullanarak ya
da hukuka aykırı başka bir davranışla, engellenmesi suç oluşturma-
yacaktır. Böyle bir sonuç, başta, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin
11. maddesi ile anayasanın 33. maddesinde düzenlenen dernek kurma
hakkına aykırılık teşkil etmektedir.
10. 125. maddede hakaret suçu, ‘Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını
rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek
suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına aldıran kişi, üç aydan iki yıla
kadar hapis cezasıyla cezalandırılır’ şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenle-
me ile 765 sayılı eski Ceza Kanunu’nun 482. maddesinde bağımsız bir
suç tipi olarak düzenlenen ‘sövme suçu’, hakaret suçunun bir unsuru
haline gelmiştir. 765 sayılı eski yasanın 480. maddesinde, hakaret suçu
bağımsız bir suç olarak düzenlenmiş olup cezası, üç aydan üç seneye
kadar hapis cezası, 482. maddede, sövme suçu ayrı bir suç tipi olarak
düzenlenmiş olup cezası, üç aya kadar hapis cezasını gerektirir şeklinde
düzenlenmişti. Yeni kanun 125. maddesi ile bu ayrımı kaldırmış, sövme
fiilini, hakaret suçunun bir unsuru haline getirerek, 480. maddedeki,
düzenleme ile aynı cezaya tabi tutmuştur. Burada önemli bir ayrım
kaldırılmıştır. Gerçekten, bir kimseye yönelik, somut bir fiil isnatının
yapılmasıyla, sadece soyut bir iddia niteliğindeki sözlerin mağdur üze-
rinde yapacağı olumsuz etki kesinlikle aynı olamaz. 125. madde, Ceza
Kanunu’nun ikinci kitabının birinci kısmının sekizinci bölümü başlığı
altında, ‘şerefe karşı suçlar’ kenar başlığı altında düzenlenmiştir. Yani
bu suç ile korunmak istenen hukuki yarar, kişinin toplumdaki onur ve
şerefinin korunmasıdır. Konuya bu açıdan bakılmalıdır. Bu nedenle,
mesela, bir kişi hakkında; belli bir gün, yer ve saat belirterek, fuhuş
yaptığı, hırsızlık yaptığı veya insan öldürdüğünün söylenmesi ile, o
kişinin; zinakar, hırsız veya katil olduğunun söylenmesi durumunda,
söz konusu kişinin toplum nazarında aynı seviyede rencide edildiğini
makaleler Mustafa ÖZEN
107TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
kabul etmek mümkün değildir. Ancak mevcut düzenlemeye bakıldığın-
da, maalesef biz bunu aynı seviyede görmekteyiz. Bu nedenle, mevcut
yasa, yürürlükten kaldırılan 765 sayılı yasada olduğu gibi, bu iki farklı
fiili birbirinden ayırarak farklı ceza öngörmelidir. Sövme fiilini, hakaret
suçunun bir unsuru haline getiren kanun koyucu, ne hikmetse, madde
gerekçesine bakıldığında, sövme suçundan bahsetmektedir. Bu da ayrı
bir çelişkidir.
125. maddenin 5. fıkrası, ‘Kurul halinde çalışan kamu görevlilerine gö-
revlerinden dolayı hakaret edilmesi halinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı
işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri
uygulanır’ şeklinde düzenlenmiştir. Zincirleme suçu düzenleyen, 43.
maddenin 2. fıkrasında, ‘Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille
işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükümleri uygulanır’ hükmünü getiri-
lerek, zincirleme suçun varlığı kabul edilmiştir. İlk önce, 125. maddenin
5. fıkrasına bakıldığında, kurul halinde çalışan kişilere karşı tek bir fiille
hakaret edilmesi halinde kurulu oluşturan üye sayısınca suçun varlığı
kabul edilmektedir. Ancak, bu fıkraya, 29.6.2005. tarih ve 5377 sayılı
değişiklik içeren Kanun’un 15. maddesi ile, ‘Ancak, bu durumda zincirleme
suça ilişkin madde hükümleri uygulanır’ hükmü getirilerek, aynı fıkrada
iki farklı ve birbiriyle çelişen durum meydana getirilmiştir. Değişiklik
getirilmeden önceki haliyle, bir fiille birden çok kişiden oluşan kurul
üyelerine karşı hakaret suçu işlendiği zaman, kurulu oluşturan üye
sayısınca suçun oluşacağı haklı olarak düzenlemişti. Fakat bu hüküm,
43. maddenin 2. fıkrasında yer alan ‘Aynı suçun birden fazla kişiye karşı
tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükümleri uygulanır.’ ifa-
desiyle çelişmekte idi. Aslında sorun, bu maddede iken ve dolayısıyla
bu maddenin değiştirilmesi gerekirken, doğru olarak düzenlenmiş olan
125. maddenin 5. fıkrasının ilk şekline, 29.6.2005. tarih ve 5377 sayılı
değişiklik içeren kanunun 15. maddesi ile, hatalı bir düzenleme olan, 43.
maddenin 2. fıkrası ile uyumu sağlamak için son bir cümle eklenmiştir.
43. maddenin 2. fıkrası niye hatalıdır? Bu fıkraya göre, mesela, birden
çok kişiye karşı; ‘hepiniz hırsızsınız, hepinizi dün gece saat 23’te Ahmet’in
evinden mücevher çalarken gördüm’ şeklindeki hakaret niteliği taşıyan bir
fiil gerçekleştirildiği zaman, kendilerine karşı bu fiilin söylendiği kişi
sayısınca değil, tek suç kabul edilecektir. Bu kabul, birden çok kişinin
her birinin kendine ait onur ve şerefinin olabileceğini kapalı olarak red-
detmektedir. Dolayısıyla, Ceza Kanunu’nun yapılış aşamasındaki temel
felsefesi olan kişi hak ve özgürlüğünü öne çıkaran ve dolayısıyla kişisel
Mustafa ÖZEN makaleler
108TBB Dergisi, Sayı 63, 2006
değerlere öncelik tanıyan felsefeye aykırıdır. Burada, adeta birden çok
kişi, bir kişi içinde eritilmiştir.
Sonuç olarak, 125. maddenin 5. fıkrasının ilk şekline geri dönülme-
li, 43. maddenin 2. fıkrası, hakarete maruz kalan kişi sayısınca suçun
oluşacağı şeklinde değiştirilmelidir.
11. 127. maddede, hakaret suçlarına ilişkin iddiaların ispatı düzen-
lenmektedir. Bu maddenin 1. fıkrası, ‘İsnat edilen ve suç oluşturan fiilin
ispat edilmiş olması halinde kişiye ceza verilmez. Bu suç nedeniyle hakaret
edilen hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı verilmesi halinde, isnat ispat
edilmiş ayılır’ şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye bakıldığında,
hakaret eden kişinin cezalandırılmaması için, hakaret edilen hakkında
kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı verilmesi gerekir. Mahkûmiyet ka-
rarı, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, sanık veya şüphelinin o
suçu işlediğine dair delillerin bulunmasına bağlıdır. Yani hâkim, önüne
gelen bir olay hakkında, % 99 kanaat ama %1 şüpheye sahip bulunsa
mahkûmiyet kararı veremeyecektir. Bu açıklama ışığında, bir hakaret
suçuna ilişkin olarak, hakaret edilen kişi hakkında, hâkim kanaatini
% 100 oluşturamadığı durumda, şüpheden sanık yararlanır = in dubio
pro reo = ilkesi gereğince, sanığı mahkûm edemeyecek, hakaret suçu-
nun faili, hakaret suçundan mahkûm edilecektir. Yani, şüpheden sanık
yararlanır = in dubio pro reo = ilkesi ters tepip, ilkenin aksine, hakaret
suçunun faili cezalandırılacaktır.
Sonuç olarak, şüpheden sanık yararlanır = in dubio pro reo = ilkesi,
bir olayda karşı karşıya geldiğinde, birinin lehine diğerinin aleyhine
sonuç doğuracaktır.