Hasan DURSUN makaleler
374TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Tuzun kokması, yolsuzlukların anası veya yolsuzluğun yolsuz-
luğu şeklinde betimlenen adalet yolsuzlukları dünyadaki hukukçular
tarafından ancak son yıllarda inceleme konusu yapılmıştır. Adalet
yolsuzluklarının hukukçular tarafından son yıllarda inceleme konu-
su yapılmasını olağan olarak kabul etmek olanaklı değildir. Çünkü,
yolsuzluklar, kişilere, topluma ve devlete ait ekonomik, mali sosyal ve
kültürel çok önemli hakları ihlal etmekte, adalet yolsuzlukları ise söz
konusu ihlalin yanında, adaletin düzgün ve dürüst işlemesi gerektiği
şeklindeki devletin ve toplumun temelini oluşturan hukuki varlık veya
menfaati de tahrip etmektedir.
Hukukçular tarafından son yıllarda inceleme konusu yapılsa da,
ekonomistler uzunca bir zamandır beri dikkatlerini yasal ve yargı
sisteminin iyi işlemesinin, ekonomik etkinlik ve kalkınma üzerine et-
kileri konusuna odaklamışlardır. Adam Smith “Hukuk Üzerine Dersler”
(Lectures on Jurispendence) adlı kitabında “yasalardaki bozuklukların
ve yasaların uygulanması konusundaki belirsizliklerin ticaretin önündeki en
büyük engel oluşturduğunu” ifade etmiştir. Buscaglia ise adalet yolsuz-
luğunun; hukukun uygulanması ve yorumundaki öngörü ve istikrarı
bozarak ekonomik gelişmeye ağır bir darbe vuracağını ifade etmiştir
(Bkz., Buscaglia, s. 1).
Kamusal yolsuzluk konusunda ekonomistler farklı çıkarımlara
ulaşmışlardır. Rose-Ackerman (1997) yaygın yolsuzluğun; devlet
fonksiyonunun zayıf işlediğini belirten bir gösterge olduğunu ifade
ADLİ BİRİMLERDE GÖRÜLEN
YOLSUZLUKLAR VE ALINMASI GEREKEN
KARŞI ÖNLEMLER
Hasan DURSUN
*
*
Planlama uzmanı (Bu makalede ileri sürülen fikirler DPT’yi bağlamaz. Yazarın kişisel
görüşleridir).
makaleler Hasan DURSUN
375TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
etmiştir. Buscaglia (1997) özel veya kamu sektörü tarafından almaşık
olarak hizmet sunmanın olanaklı olmadığı durumların, kötü yönetişim
uygulamaları ile birleşerek resmi yolsuzluğun kökleşmesine yol açacağı
fikrini benimsemiştir. Bir çok yazar, yolsuzluğun ekonomik analizin-
de kilometre taşı niteliği taşıyan çok önemli araştırmalar yapmıştır.
Örneğin; Becker ve Stigler (1974), Klitgaard (1991) tarafından yapılan
çalışmalarda; düşük ücretlerin ve zayıf denetim düzeneklerinin yolsuz-
luğun temeli kaynağını oluşturduğu sonucuna varılmıştır. Söz konusu
yazarlara göre rüşvet türüyle oluşan resmi yolsuzluk, ceza beklentisini
ve böylelikle cezaların caydırıcılığı işlevini azaltır. Bu bağlamda, söz
konusu yazarlar; güvenlik güçlerinin maaşlarının artmasının ve/veya
özel güvenlik güçlerine performansları karşılığı ödeme yapılmasının
hukukun uygulanmasında kaliteyi artıracağı fikrini savunmuşlardır
(Bkz., Buscaglia, s. 1).
Bir kısım yazarlar ise örneğin; Rose-Ackerman (1978), Macrae (1982),
Shleifer ve Vishny (1993), Maoro (1995) ve Buscaglia ve diğerleri (2000)
yukarıda anlatılan yolsuzluğun kurumsal analizine karşı çıkarak yol-
suzluğa farklı bir açıdan yaklaşmışlardır. Bu yazarlara göre yolsuzluk;
devlet ile piyasa arasında oluşan davranışsal bir olgu veya Buscaglia
ve diğerlerinin (2000) ifadesine göre yolsuzluk, kamu sektöründe iyi
yönetişimin fonksiyonel bir yapıda olmadığını gösteren bir bulgudur.
Davranışsal veya kurumsal olarak yapılan bütün analizlerde ekonomik
modeller; kişi ve firmaların, yakalanma ve mahkum olma olasılığı ile
yolsuzluğun cezasının ağırlığını dikkate aldığını varsayar. Kuşkusuz
tüm bu çalışmalarda etik değerler önemli bir paya sahip bulunmakta
ve “suç işleme eğiliminin” kişinin ahlaki temeline bağlı bulunduğu kabul
edilmektedir. Bununla birlikte, tüm ekonomik modeller; az veya çok,
yolsuzluğu teşvik eden faktörlere kişilerin tepki verdiği ilkesini kabul
eder. Yolsuzluğun tüm ekonomik analizlerinde benimsenen başka bir
husus; yolsuz faaliyetlerin boyutunun değişebilmesi (artması yönünde)
için, suçun cezası da dikkate alınarak suçtan beklenen marjinal faydanın,
yasal işlerden elde edilecek marjinal getiriden daha fazla olması, bir baş-
ka deyişle, suçun marjinal faydasının daima suçun marjinal maliyetinin
üzerinde bulunması gerekir (Bkz., Buscaglia, s. 1).
Bir kısım ekonomistler ise yolsuzluğun piyasa üzerine etkilerini
incelemişlerdir. Örneğin; Andvig (1991) tarafından yapılan bir çalış-
mada; yolsuzluğun, piyasalara belirsizlik getirerek piyasa ve gizli fiyat
Hasan DURSUN makaleler
376TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
mekanizmalarını bozduğu ortaya konulmuştur. Acemoğlu ve Verdier
(2000) tarafından yapılan bir başka çalışmada ise yolsuzluğun piyasa
zayıflıklarına yol açtığı ortaya konulmuştur (Bkz., Buscaglia, s. 1).
Adli yolsuzluklar konusunda yapılacak analizlerde gözden uzak
tutulmaması gereken bir nokta da; organize suç gerçeğidir. Bir kısım
yazarlar tarafından yapılan inceleme ve araştırmalarda, Örneğin; Leiken
(1996), Marselli ve Vannini (1997) ve Langseth (2000) kamusal yolsuz-
lukların, siyasi ve sosyal istikrara zarar vererek uluslararası güvenliğe
önemli bir tehdit oluşturan organize suç faaliyetlerinin artmasına yol
açan temel etmenlerden birisi olduğu ortaya konulmuştur. Günümüzde
organize suç grupları; uyuşturucu, nükleer, kimyasal ve biyolojik madde
kaçakçılığı, insan kaçakçılığı, uluslararası nitelikteki karapara aklama
ve diğer kaçakçılık faaliyetleriyle ülkelerin ekonomik ve sosyal istikra-
rını bozmakta, uluslararası güvenliği önemli ölçüde tehlikeye maruz
bırakmaktadır (Bkz., Buscaglia, s. 1).
Yolsuzluk ile organize suç arasında ayrılmaz bir bağıntı bulundu-
ğundan ve organize suç grupları, adli birimlerdeki görevlileri yolsuz-
luğa bulaştırmadan faaliyetlerini yürütemeyeceğinden; organize suçu
bertaraf etmeye yönelik önlemler alınmadan, adli yolsuzluklarla etkin
mücadele edilebilmesi mümkün değildir. Bundan da öte, Cressey’e
göre; mafya tipi çoğu organize suç organizasyonlarının teşkilat şema-
sında gizli bir şekilde “yolsuzluğa bulaştıran” ve “yolsuzluğa bulaşmış”
kadroları bulunmaktadır. Yolsuzluğa bulaştıran kadrosunda bulunan
kimse organize suç aile üyelerinin güvenliğini sağlama ile tutuklanma,
soruşturma ve cezalandırmadan bağışıklığını temin etmek üzere polis ve
kamu görevlilerine rüşvet vermekte, onları satın almakta, yıldırmakta,
onlarla müzakerelerde bulunmakta ve onları kandırmaktadır. Mafya
tipi suç organizasyonlarının organizasyon şemalarında gizli bir şekilde
belirlenen “yolsuzluğa bulaştıran” görevi, “yolsuzluğa bulaşmış” görevi gibi
enformel bir pozisyondur ve bu görev, organize suç ailesindeki eleman,
şef, patron yardımcısı, hatta patron tarafından yerine getirilebilmektedir
(Cressey, s. 36- 37).
Yolsuzluğa bulaştıran kimse konusunda Cressey şunları söyle-
mektedir: “Ayrıksı durumlarda yolsuzluğa bulaştıran görevini sadece bir
kişi yapmaktadır. Daha da ayrıksı durumlarda ise, en fazla iki organize suç
grubu için bir tane yolsuzluğa bulaştıran görevini yapan kimse bulunmaktadır.
Yolsuzluğa bulaştıran, bağlı olduğu organize suç grubunun belli bir coğrafi
makaleler Hasan DURSUN
377TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
bölgedeki yolsuzluk faaliyetlerini yürütmektedir. Bununla birlikte, yaygın
olarak, bir organize suç grubunda birden fazla yolsuzluğa bulaştıran kimse
bulunabilmektedir. Örneğin; bu kimselerden bazıları polis veya il genel meclisi
gibi devletin bazı kurumlarını yolsuzluğa bulaştırma işiyle uğraşmakta, diğer
birisi, Tekel idaresi gibi başka kamu kurumu görevlilerinin etik değerlerini za-
yıflatarak onları kandırmaya uğraşmakta, başka birisi ise hakim, savcı ve diğer
adalet personelini yolsuzluğa bulaştırarak işlerini kolay yürütebilme peşinde
koşabilmektedir. Kişinin hangi kamu kurumunda tanıdığı olmasına göre yol-
suzluğa bulaştıran kimselerin rolleri değişebilmektedir. Bazı durumlarda ise
bir ‘baş yolsuzluğa bulaştıran’kimse bulunmakta ve bu kimse diğer yolsuzluğa
bulaştıran kimselerin faaliyetlerine eşgüdüm sağlamaktadır. Yolsuzluğa bulaş-
tıran görevine atanan kimselerin görev süresi yaşam boyu olmamakla birlikte
oldukça uzun bir süreyi kapsamaktadır” (Bkz., Cressey, s. 37)
Organize suç gruplarında yalnızca yolsuzluğa bulaştıran pozisyo-
nu bulunmamakta, bunun yanında, yolsuzluğa bulaşmış pozisyonu da
bulunmaktadır. Cressey’in doyumsuz anlatımına göre; organize suç
grupları, en az yolsuzluğa bulaştıran pozisyonunun sayısına eş olarak
“yolsuzluğa bulaşmış” kadrolarına da sahip bulunmaktadır. Yolsuzluğa
bulaşmış görevine atanan kimse, atandığı organize suç grubunun üye-
si konumunda bulunmamakta, sadece o ailenin iş bölümü açısından
önem kazanmaktadır. Bazı durumlarda ise organize suç ailesi, kendine
“yolsuzluğa bulaşmış” kadrosuyla kişi almamakta, yolsuzluğa bulaştıran
kişi veya kişilerin yardımıyla bazı kişi veya kişileri çeşitli kamu kurum-
larına yerleştirmektedir. Bu tip kişilerin sahibi, kendisini işe yerleştiren
organize suç ailesidir (Fazla bilgi için bkz., Cressey, s. 37).
Bu incelemede; adli birimlerde (güvenlik teşkilatı, mahkeme ve
ceza infaz kurumları) görülen yolsuzlukların türleri incelenecek, daha
sonra ise adli birimlerde görülen yolsuzlukları en aza indirebilmek için
alınması gereken genel önlemler ile her bir adli birim temelinde alınması
gereken önlemler üzerinde durulacaktır.
I. ADLİ BİRİMLERDE GÖRÜLEN YOLSUZLUKLAR
Bu çalışmada adli birim kavramı bilinçli bir şekilde kullanılmıştır.
Bazı kişiler, adli birim kavramından yalnızca mahkemeleri anlamakta-
dır. Halbuki mahkeme; adli birimlerin sadece bir türüdür ve ancak yargı
organı kavramıyla koşut olarak kullanılmalıdır. Adli birim kavramı,
Hasan DURSUN makaleler
378TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
yargı organı kavramından daha geniştir. Adli birimleri sadece mahke-
meler oluşturmamakta, mahkemeler yanında güvenlik teşkilatı ve ceza
infaz kurumları da oluşturmaktadır. Bu kısımda; güvenlik kuvvetleri,
mahkeme ve ceza infaz kurumlarında görülen yolsuzluklar sırasıyla
incelenecektir.
a. Güvenlik Kuvvetlerinde Görülen Yolsuzluklar
Güvenlik güçlerinde görülen yolsuzluk olaylarını iki tür olarak
incelemek gerekir. Bunlar; organize suç gruplarının güvenlik güçlerini
yolsuzluğa bulaştırması ve güvenlik güçlerinde görülen yönetsel yol-
suzluklardır.
Kimi yazarlara göre organize suç gruplarını, sokak çetelerinden
ayıran husus; organize suç gruplarının faaliyetlerini etkin bir şekilde
yürütebilmek için kamu görevlileri ve/veya siyasilerle bağlantı içerisin-
de bulunmaları ve onları yolsuzluğa bulaştırmalarıdır (Bu konuda fazla
bilgi için bkz. Dursun, Organize Suça ..., s. 12 vd). Bu açıdan, güvenlik
güçlerini yolsuzluğa bulaştırmadan, organize suç gruplarının faaliyet-
lerinin etkin bir şekilde yürütülebilmesi olanaklı değildir. Güvenlik
gücünün, ceza yasalarının uygulanmasında takdir hakkının bulunma-
sını fırsat bilen organize suç şebekeleri; güvenlik güçlerini, yolsuzluğa
bulaştırılacak temel kamu görevlisi grubu olarak görmektedir. Güvenlik
güçlerinin, kanunları uygulama sırasındaki geniş yetkilerini bilen or-
ganize suç şebekeleri; kendilerine belirli bazı kanunların hükümlerinin
uygulanmaması için güvenlik gücüne büyük miktarda rüşvet vermek-
ten en küçük bir çekince göstermemektedir. Rüşvet karşılığı kanunu
ihlal edenlerin yakalanmaması veya sorguya alınmaması; organize suç
gruplarının güvenlik güçlerini yolsuzluğa bulaştırmasının sadece bir
çeşididir (Bkz., Wrobleski ve Hess, s. 396).
Goldstein; organize suç grupları tarafından güvenlik kuvvetlerinin
yolsuza bulaştırılabileceği halleri şu şekilde sıralamaktadır:
• Güvenlik gücü tarafından soruşturmanın üzerinin örtülmesi,
• Güvenlik kuvvetinin suçun işleneceği yere bilinçli olarak gitme-
mesi,
• Güvenlik kuvvetinin suçun faili hakkında, daha az cezayı gerek-
tirecek şekilde tutanak düzenlemesi,
makaleler Hasan DURSUN
379TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
• Suçun failiyle güvenlik gücünün, failin mahkemedeki soruştur-
ma ve kovuşturmada ne şekilde ifade vereceği konusunda anlaşma
yapması,
• Ruhsat veya izin verilmesi güvenlik kuvvetinin incelemesine veya
uygun görmesine bağlı olan hallerde, güvenlik kuvvetinin kasıtlı olarak
ilgili makama gerçeğe aykırı rapor vermesi,
• Güvenlik kuvveti tarafından, daha önce suç işlemiş bulunan orga-
nize suç grubu elemanlarının sabıka veya emniyet kayıtlarının gerçeğe
aykırı olarak değiştirilmesidir (Bkz., Wrobleski ve Hess, s. 396).
Organize suç gruplarının güvenlik gücünü yolsuzluğa bulaştırdığı
durumlarda, bütün güvenlik teşkilatı daha az etkin bir konuma gelecek
ve dürüst güvenlik mensupları, teşkilat içerinde kime güveneceklerini
kestiremeyeceklerdir. Ayrıca, güvenlik gücünün örneğin polisin yol-
suzluğa bulaşması, halkın polise olan güveninin sarsılmasına da yol
açacaktır. Güvenlik gücünün yolsuzluğa bulaşması; güvenlik elemanı-
nın profesyonelliğine, disiplinine ve etkinliğine de önemli ölçüde tehdit
oluşturmaktadır (Bkz., Wrobleski ve Hess, s. 385, 396).
Güvenlik güçlerinde görülen ikinci tür yolsuzluk türü; yönetsel yol-
suzluklardır. Güvenlik güçleri tarafından yapılan yönetsel yolsuzluklar,
organize suç gruplarının güvenlik güçlerini yolsuzluğa bulaştırmasın-
dan daha eski ve sürgit bir şekilde kendisini baş gösteren bir sorundur
(Karş. Wrobleski ve Hess, s. 570).
Güvenlik gücü yolsuzluğu, daha doğru bir deyişle güvenlik gücü-
nün yönetsel yolsuzluğu; Goldstein tarafından, güvenlik mensubunun;
kendisi veya üçüncü bir şahıs yararına görevini kötüye kullanması ola-
rak tanımlanmıştır. Bu tanıma göre güvenlik mensubunun yönetsel yol-
suzluğundan bahsedilebilmesi için iki koşulun eş anlı olarak bulunması
gerekmektedir. Bunlar; a) görevin kötüye kullanılması, b) kişisel kazanç
elde edilmesidir. Örneğin; arama izniyle eve giren güvenlik gücünün,
(polisin) girdiği evden hırsızlık yapması güvenlik gücünün yönetsel
yolsuzluğunu oluşturur; çünkü, bu durumda hem bir görev yapılmakta
hem de kişisel kazanç elde edilmektedir. Buna karşın, güvenlik gücünün
hukuka aykırı olarak arama yapması veya yargısız infazda bulunması,
kişisel kazanç elde edilmesi koşulunu sağlayamadığı için güvenlik gü-
cünün yönetsel yolsuzluğunu oluşturmaz (Fazla bilgi ve karşılaştırma
için bkz., Wrobleski ve Hess, s. 570 vd).
Hasan DURSUN makaleler
380TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Walker’e göre, güvenlik mensubunun yönetsel yolsuzluğuna karşı
etkin bir mücadele verilebilmesi için söz konusu yolsuzluğun çeşitlerini,
niçin bulunduğunu ve nasıl kontrol edileceğini iyi bilmek gerekir. Wal-
ker; karşılıksız bir öğle yemeği veya indirim kabul eden polis görevlisi ile
nakit para kabul eden hatta nakit para verilmesini teşvik eden güvenlik
mensubunun yaptığı yolsuzluk arasında büyük farkın bulunduğunu
ifade etmektedir. Yazara göre, nakit para isteyen bir polis görevlisinin
durumu ile kendi mıntıkasında görev yaptığı için suçun azaldığını
düşünen veya kendisine hizmet verdiği veya koruduğu için minnet
duygusu duyan bir lokanta sahibinin, polise öğle yemeği ısmarlaması
arasında büyük farklar vardır. Nitekim uygulamada da, Amerikanın
bir çok eyaletleri; polise yapılan küçük ısmarlamaları yolsuzluk olarak
kabul etmemektedir (Bkz., Wrobleski ve Hess, s. 570).
Amerika Birleşik Devletleri’nde genel olarak yapılan işten duyulan
memnuniyet gereği polise indirim yapılması veya bir şey ısmarlanması
ciddi bir yolsuzluk olarak kabul edilmemesine rağmen, polise nakit
para ödenmesi çok ciddi bir yolsuzluk olarak değerlendirilmektedir.
Ayrıca; Birleşik Devletlerin Knapp Komisyonu tarafından 1973 yılında
yayımlanan bir raporda “çimen yiyicileri” ile “et yiyicileri” arasında ayrım
yapmıştır. Çimen yiyicilerinden (otlayıcı) kastedilen husus; kendisine
önerilen ısmarlamayı edilgen bir şekilde kabul eden güvenlik mensup-
larıdır. Buna karşın et yiyicilerinden (yiyici) kastedilen husus ise etken
olarak, kendisine ödeme yapılmasını isteyen güvenlik mensuplarıdır
(Bkz., Wrobleski ve Hess, s. 570, 571).
Amerika Birleşik Devletleri’nde görülen (Türkiye’de olduğu gibi)
daha ciddi ve açık bir başka polis yönetsel yolsuzluk çeşidi; rüşvet karşı-
lığında göz altına alma veya para cezası uygulamaktan kaçınma halidir.
Bu çeşit yönetsel yolsuzluk çeşidiyle özellikle hız sınırına uyulmaması
durumunda karşılaşılmaktadır. Hız sınırına uymadığı için durdurulan
kimi şahıslar; polisin istediği sürücü belgesinin içerisine beş veya on
dolar gibi küçük meblağları koymakta, kimi polisler ise söz konusu
parayı cebine atarak ilgiliye para cezası vermekten kaçınmaktadır. Bazı
durumlarda ise polis doğrudan para talep etmek yerine; hız yapan kişi-
den, polis yararına olan bir davetiye biletinin alınmasını talep etmektedir
(Bkz., Wrobleski ve Hess, s. 571).
Amerika Birleşik Devletleri’nde görülen bir diğer ciddi ve açık bir
polis yönetsel yolsuzluk çeşidi; polisin görevi gereği elde ettiği mal veya
makaleler Hasan DURSUN
381TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
parayı aşırmasıdır. Daley (1978) adlı yazar; bazı New York polisinin ele
geçirdiği ve boyutu binlerce dolar olan uyuşturucu madde ve paraları
kendi aralarında üleşerek aşırdıklarını iddia etmektedir. Yazar; bazı
durumlarda ise emanete alınan eşyaların polisler tarafından emanet
odasından alındığını ve söz konusu eşyaların akıbetlerinin sır olduğunu
ileri sürmüştür (Wrobleski ve Hess, s. 571).
Güvenlik mensuplarının etik kuralları ve değerleri ile güvenlik
mensubunun kültür dünyası arasında bir ikilem bulunmaktadır. Bu
ikilemin somut görünümlerinden biri güvenlik mensubu yolsuzluğu-
dur (Wrobleski ve Hess, s. 572). Bu konuda, Pollock-Byrne (1989) adlı
yazarlar şunları söylemektedir:
“Polis; kural olarak, toplumun kötü yüzünü temsil eden kimselerle uğraşır.
Toplumun kötü yüzünü yalnızca uyuşturucu bağımlıları, soyguncu ve hırsızlar
oluşturmaz; bunun yanında, ahlaksız veya yolsuz orta sınıf insanları da oluş-
turur. Özellikle siyasetçiler, hakimler, savcılar, yöneticiler tarafından sürgit bir
şekilde yalana-dolana, aldatmaya ve hırsızlığa başvurulması, toplumda derin
bir nefret duygusu oluşturur ve bu durum en kuvvetli etik kuralları bile tehdit
eder” (Bkz., Wrobleski ve Hess, s. 572, 573)
Murpy ve Moran (1981) adlı yazarlar; polisin yaptığı yolsuzluğu
meşru göstermek amacıyla kılıf olarak kullandığı bazı mazeretlere yer
vermektedir. Bu mazeretler:
“Halk her polisin hırsız olduğunu düşünür, o halde dürüst olmanın bir
anlamı yoktur.
Para hazır beklemektedir. Ben almazsam başka birisi alacaktır.
Ben hakkım olan parayı almaktayım. Eğer devlet bana yeterli maaş verirse
o zaman rüşvet almam.
Rüşveti kullanacağın iyi yerler bulunmaktadır. Örneğin; çocuğumu ameli-
yat ettireceğim, onun okul masraflarını karşılayacağım, ona bir bisiklet alacağım
veya onun dişini yaptıracağım. Polisin diğer meslektaşlarından rüşvet alması
yönünde sürekli telkine maruz kalması, polisin yaptığı ahlaksız işlerin diğer
polisler tarafından onaylanması, polisin doğru veya yanlış yaptığı hakkında
herhangi bir ölçütün olmaması veya ölçütün belirsiz olması durumlarında,
polisin neden yolsuz davranışlarda bulunduğu değil, neden polisin yolsuz dav-
ranışlarının daha çok olmadığı sorusunun yöneltilmesi daha yerinde olacaktır”
(Bkz., Wrobleski ve Hess, s. 571-573).
Hasan DURSUN makaleler
382TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
b. Mahkemelerde Görülen Yolsuzluklar
Mahkeme yolsuzluğu daha doğru bir deyişle yargı yolsuzluğu;
yargısal hizmet verilirken uyulması gereken usul ve esasların, yargı
personeli tarafından özel çıkarlar karşılığında göz ardı edilmesidir.
Mahkemelerde çok değişik çeşitte yolsuzluklar görülebilmesine rağmen
söz konusu yolsuzluklar, temel olarak iki türe indirgenebilir. Bunlar; a)
yönetsel yolsuzluk b) işlevsel yolsuzluktur (Bkz., Buscaglia, s. 3).
Mahkeme idari personelinin özel çıkarları için resmi veya enformel
idari süreçleri ihlal ettiği zaman görülen yolsuzluklar; yargı organla-
rının yönetsel yolsuzluğu olarak adlandırılır. Davanın taraflarının;
davayı hızlandırmak veya geciktirmek veya davanın kendi istedikleri
yargıca gitmesini sağlamak için mahkemenin idari personeline rüşvet
vermesi, yine, yargı hizmeti alanların dosyada bulunan kanıt ve rapor-
ları değiştirebilmek veya dava dosyasının normalden farklı bir şekilde
işlem görmesini sağlamak için mahkeme personeline rüşvet vermesi
yargı organlarında görülen yönetsel yolsuzluğa örnek olarak verilebilir.
Mahkemelerde görülen yönetsel yolsuzluklar; çıkar karşılığında yapı-
lan yönetsel ve usule yönelik düzensizlik ve uygunsuzluklar olarak da
adlandırılabilir (Bkz., Buscaglia, s. 3).
Yargı organlarında görülen ikinci tür yolsuzluk çeşidi ise işlevsel
yolsuzluktur. İşlevsel yolsuzluk; genellikle siyasi ve/veya ekonomik
çıkarların tehlike altında bulunduğu büyük yolsuzluk planlarının bir
parçasını teşkil eder. Siyasal güdülerle alınmış mahkeme kararları ve/
veya yargıçların yolsuz karar vererek ekonomik çıkarlar elde etmesi veya
mesleğinde yükselmesi yargı organlarında görülen işlevsel yolsuzluğa
örnek olarak verilebilir. Mahkemelerde görülen işlevsel yolsuzluklar;
çıkar karşılığında yapılan ve yargısal kararları etkileyen temel düzen-
sizlikler olarak da adlandırılabilir (Bkz., Buscaglia, s. 3).
Yargı organlarının yolsuzluğu konusunda bir hususun akıldan
çıkarılmaması gerekir. Bir ülkede yargı organlarında sadece işlevsel
veya yönetsel yolsuzluğa rastlanılmamaktadır. Yargı organlarının
işlevsel yolsuzluğunun bulunduğu hâllerde, yönetsel yolsuzluğa da
rastlanılmakta; yönetsel yolsuzluğun bulunduğu hâllerde ise işlevsel
yolsuzluk durumuyla karşılaşılmaktadır. Esasen yönetsel yolsuzluk ile
işlevsel yolsuzluk hâlleri kimi durumlarda tek yumurta ikizi gibi birbi-
makaleler Hasan DURSUN
383TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
rinden açık bir şekilde ayrılamamaktadır. Yargı organlarında görülen
söz konusu iki tür yolsuzluk arasında birbirine geçişler görülmektedir.
Bundan da öte, yargı organlarında yönetsel yolsuzluğun bulunması
işlevsel yolsuzluk için uygun bir zemin oluşturmakta, bunun tersi de
geçerli olarak; işlevsel yolsuzluk da, yönetsel yolsuzluğun büyümesi
için uygun bir ortam oluşturmaktadır (Bkz., Buscaglia, s. 3).
c. Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevlerinde Görülen Yolsuzluklar
Türkiye’de ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde yaygın bir
şekilde yolsuzluk olaylarına rastlanılmaktadır. Ceza infaz kurumları
ve tutukevlerinde görülen yolsuzluk olaylarını da iki açıdan incele-
mek gerekir. Bunlardan ilki, işlevsel yolsuzluk denilen, organize suç
grupları elemanlarının ceza infaz kurumu ve tutukevleri yönetimi ile
personelini yolsuzluğa bulaştırması olgusudur. Suç organizasyonları;
organizasyon içerisinde önemli pozisyonda bulunan kişileri cezaevine
düşse bile, ceza ve tutukevi yönetimi ve personelini yolsuzluğa bulaş-
tırabilerek söz konusu adamlarına, ceza ve tutukevinde konforlu bir
yaşam sağlattırmaktadır.
Suç organizasyonları; bunun yanında, ceza ve tutukevi yönetimi ve
personelini yolsuzluğa bulaştırabilerek, organize suç faaliyetlerini ceza
ve tutukevinden de yürütebilmektedir. Gerçekten de, özellikle organize
suç gruplarının lideri konumunda bulunan kimseler, ceza ve tutukevi
yönetimi ve personelini yolsuzluğa bulaştırabilerek, suç faaliyetlerini,
ceza ve tutukevinden verdiği talimat ve emirle yürütebilmektedir. Böyle
bir durumun görüldüğü hâllerde, suç organizasyonlarının faaliyetlerin-
de en küçük bir aksama görülmemektedir. Çünkü, organize suç grup-
larının liderleri faaliyetlerini farklı bir mekanda! (ceza ve tutukevinde)
yürütmektedir. Bu durumun ise, ceza ve infazdan beklenen amacı boşa
çıkaracağı açıktır.
Ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde görülen ikinci tür yolsuzluk-
lar; yönetsel yolsuzluklardır. Kuşkusuz yönetsel yolsuzluklar ile işlevsel
yolsuzluklar arasında birbirine geçişler görülse de, ceza ve tutukevlerinde
görülen yönetsel yolsuzlukların bir takım somut görünümleri bulunmak-
tadır. Söz konusu somut görünümlere; koğuş ağalığı, ceza ve tutukevle-
rine yasak maddeler ile uyuşturucu ve alkol sokulması, gizli haberleşme,
hükümlünün fazla para taşıması ve firar örnek olarak gösterilebilir.
Hasan DURSUN makaleler
384TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Koğuş ağalığı; bir hükümlü veya tutuklunun ekonomik güç veya zor
kullanarak bulunduğu koğuşta, bölümde veya tüm cezaevinde hükümlü
ve/veya tutukluları baskı altına alabilmesi, sindirmesi, gerektiğinde
kişisel çıkarı için suç işletebilmesidir (Sevimli, s. 28).
Ceza ve tutukevi görevlileri yolsuzluğa bulaştırılmadan koğuş ağa-
lığının kurulması mümkün değildir. Sevimli’nin belirttiği üzere ağalar,
egemenliklerinin devamı için cezaevi yönetimi içinden adam sağlama
yoluna giderler ve rüşvet vererek bazı memurları kullanırlar. Yazara
göre; geçmiş deneylerden her kademedeki memur ve yöneticinin çıkar
karşılığında koğuş ve cezaevi ağalarına yardım ettikleri, onların kur-
dukları çıkar şebekleri içinde yer aldıkları görülmüştür. Bu memurlar,
ağanın haberleşme, uyuşturucu ve silah temini, kuryelik, bazı mahpuslar
hakkında komplo kurulması gibi işlerinde yardımcı olmaktadır (Fazla
bilgi için bkz., Sevimli, s. 28 vd).
Ceza ve tutukevlerinde görülen diğer bir yönetsel yolsuzluk türü;
ceza ve tutukevine dışarıdan silah sokulmasıdır. Cezaevi yönetimi ta-
rafından hükümlü ve/veya tutukluların güvenliğinin sağlanamadığı
cezaevlerinde fertler kendi güvenliklerini korumak veya fiziki güçlerini
artırarak başka mahpuslar üzerinde egemenlik kurumak için silah bu-
lundururlar. Silah, cezaevinde gücün simgesi olarak görülür. Bu nedenle
asayişi bozuk olan cezaevlerinde mahpuslar, cezaevinin kısıtlı olanakları
ile yapılan silahlarla yetinmeyip, rüşvet ve iltimas gibi yöntemlerle dışa-
rıdan daha etkili silahlar getirme yolunu da ihmal etmezler. Son yıllarda
cezaevlerinde yapılan aramalarda bol miktarlarda ve yüksek kalibreli
silahlar ele geçirilmiştir. Bunun yanı sıra, her türden bıçak, sustalı bıçak,
saldırma, kama, muşta gibi orijinal saldırı aletleri de bulunmuştur. Bir
genel arama sırasında memur yemekhanesindeki su fıçısının içinde çok
sayıda tabanca ve merminin ele geçirilmesi, bunların daha çok her ka-
deme memurlar tarafından, çıkar karşılığında cezaevlerine sokulduğu
iddiasını güçlendirmektedir (Sevimli, s. 92).
Ceza ve tutukevlerinde görülen başka bir yönetsel yolsuzluk türü;
ceza ve tutukevi görevlilerinin kandırılarak, yolsuzluğa bulaştırılarak
ceza ve tutukevine uyuşturucu madde (esrar, afyon, morfin, eroin,
kokain ve hap) ve alkol sokulmasıdır. Tutuklu ve hükümlüler tara-
fından alkol ve uyuşturucuya karşı büyük bir istem bulunmaktadır.
Sevimli’nin isabetli bir şekilde belirttiği üzere; ceza infaz kurumları ve
tutukevlerinde bulunan hükümlü ve tutuklular; özgürlüklerinin kaybı,
makaleler Hasan DURSUN
385TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
gelecek endişesi, dışarıdaki yakınları hakkında duydukları kaygılar,
kişisel sorunları gibi nedenlerden dolayı büyük psikolojik baskı altında
bulunurlar. Tretman çalışmalarının yetersizliği halinde, bu kişiler, so-
runlarını unutmak, geçmişten gelen alışkanlıklarını sürdürmek amacı
ile uyuşturucu ve alkole gereksinim duyarlar (Sevimli, s. 92).
Ceza ve tutukevlerinde görülen başka bir yönetsel yolsuzluk türü;
ceza ve tutukevi firarlarıdır. Sevimli’ye göre, günümüzde ceza ve tutu-
kevi firarları bireysel olmaktan çıkmış, organize bir nitelik kazanmıştır.
Yazara göre hükümlü ve/veya tutuklular, firar faaliyetine girişmeden
önce, gerek ceza infaz kurumları içinden gerekse dışından bazı kimse-
lerle bağlantı kurmak ve yardım almak durumundadır. Yazar, özellikle
tünel kazılarak yapılan firar faaliyetlerinde ceza ve tutukevi görevlileri-
nin yolsuzluğa bulaştığının açık olduğunu; çünkü, tünel kazmanın toplu
çalışma ve koordinasyonu gerektiren uzun süreçli bir eylem olduğunu
ifade etmektedir. Yazara göre, bu uzun süreç ve eleman girişine rağ-
men tünel girişimlerinin fark edilmemesi, ceza ve tutukevi yönetiminin
yolsuzluğa bulaştığının bir göstergesidir (Fazla bilgi için bkz., Sevimli,
s. 68, 69 ve 75).
Ceza ve tutukevlerinde görülen başka bir yönetsel yolsuzluk türü;
iletişim araçlarının ceza ve tutukevlerine gizlice sokulması ve gizli ha-
berleşmedir. Sevimli’ye göre, hükümlü ve tutukluların kontrolsüz bir
şekilde gerek kendi aralarında gerekse dışarı ile haberleşmeleri ceza ve
tutukevlerinin güvenliğini tehdit etmektedir. Yazar’a göre, geçmiş yıllarda
ceza ve tutukevlerinde görülen birçok firar, isyan, öldürme vb. olaylar
dışarıdan verilen talimatlarla gerçekleştirilmiştir. Yazar, cezaevi içinden
yönlendirilen ve dışarıda gerçekleştirilen bir takım terör olaylarının da
saptandığını, özellikle terör suçlarından dolayı tutuklu ve hükümlüler
açısından iç ve dış haberleşmenin yaşamsal bir önem taşıdığını ifade
etmektedir. Sevimli, haberleşme cihazlarındaki hızlı gelişmelerin ceza-
evlerine de yansıdığını ve son yıllarda büyük il cezaevlerinde yapılan
aramalarda bol miktarda cep telefonu el geçirildiğini ifade etmektedir.
Bunun yanında, Yazar’a göre, terör suçlarından tutuklu ve hükümlülerin,
cezaevi demirbaşına kayıtlı fotokopi, teksir, faks, telefon gibi aletlerden
yasa dışı haberleşmek için yararlanmalarına da tanık olunmuştur (Bkz.
Sevimli, s. 100). Kanımca, hükümlü ve tutukluların iletişim araçlarını
ceza ve tutukevlerine gizlice sokması ve gizli haberleşme yapmaları, ceza
ve tutukevi yönetimi ve personelinin yolsuzluğa bulaştığının somut bir
göstergesidir.
Hasan DURSUN makaleler
386TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Bu incelemede son olarak belirtilecek bir başka ceza infaz kurum-
ları yönetsel yolsuzluk türü; hükümlü ve tutukluların üzerlerinde izin
verilen miktardan daha fazla para bulunmasıdır. Hükümlü ve tutuk-
luların bir hafta süresince üzerinde bulundurabilecekleri para miktarı
her yıl Adalet Bakanlığı’nca belirlenerek cezaevi yönetimlerine duyu-
rulmaktadır. Belirlenen miktar genellikle hükümlü ve tutuklunun bir
haftalık en az harcamalarına yetecek kadar bir miktardır. Sevimli’ye
göre, hükümlü ve tutukluların bir hafta süresince üzerinde bulundu-
rabilecekleri para miktarının belirlenmesindeki erek, ekonomik olarak
güçlü olan hükümlü ve/veya tutukluların diğer hükümlü ve/veya tu-
tuklular üzerinde egemenlik kurmalarını önlemek, kumar, uyuşturucu,
rüşvet vb. birtakım olayların önüne geçebilmektir. Ancak, Yazar’a göre,
özellikle büyük kentlerdeki cezaevlerinde fazla para girişinin önlendiği
söylenemez (Sevimli, s. 103, 104). Kanımca, hükümlü ve tutukluların
üzerlerinde izin verilen miktardan daha fazla para bulunması, ceza ve
tutukevi yönetimi ve personelinin yolsuzluğa bulaştığının bir başka
somut göstergesidir.
II. ADLİ BİRİMLERDE GÖRÜLEN
YOLSUZLUKLARI ÖNLEMEK İÇİN
ALINMASI GEREKEN KARŞI ÖNLEMLER
Bu kısımda adli birimlerde görülen yolsuzlukları en alt düzeye
getirebilmek için alınması gereken genel önlemler ile güvenlik güçleri,
mahkeme ve ceza infaz kurumları temelinde alınması gereken önlemler
üzerinde durulacaktır.
2.1. Genel Önlemler
a. Adli Birimlere Alınacak İnsan Kaynağı Yetiştirilme Sisteminde
Köklü Değişikliğe Gidilmesi
Adli organlarda görülen yolsuzluk olaylarını en alt düzeye indire-
bilmek için polis, yardımcı adalet personeli ve ceza infaz ile tutukevi
görevlileri kadrolarına alınacak eleman alımı sisteminin bütünüyle yeni
baştan düzenlenmesi gerekir. Bu amaçla, her şeyden önce polis yetiştir-
me sisteminin bütünüyle yeni baştan düzenlenmesi gerekir. Türkiye’de
mevcut durumda polis, kural olarak, lise eğitiminin bitirilmesinden son-
makaleler Hasan DURSUN
387TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
ra, iki yıl polis meslek yüksekokullarında eğitime tabi tutularak yetiş-
tirilmektedir. Kanımca, söz konusu iki yıllık eğitim süresi, polisin iyi
bir şekilde yetiştirilmesi için yeterli bir süre değildir. Hukuku özellikle
ceza ve ceza muhakemesi hukukunu uygulamak konumunda bulunan
polisin en az bir yargıç kadar ceza ve ceza muhakemesi bilgisine sahip
olması gerekir. Bir polis adayının, iki yıllık polis meslek yüksekokulunda
eğitim görerek iyi bir hukuk özellikle ceza ve ceza muhakemesi hukuk
bilgisine sahip olması olanaklı gözükmemektedir. Polis yetiştirilmesi
konusunda Amerika Birleşik Devletleri örnek alınarak ancak üniversite
mezunlarının polis olabilmesi esasının kabul edilmesi gerekir. Yine,
Amerika Birleşik Devletleri örnek alınarak bir kimsenin polis olabil-
mesi için lise eğitiminden sonra dört yıllık “Hukuk Uygulama ve Adalet
Yönetimi” fakültelerinden mezun olması koşulu aranması gerekir. Üni-
versiteler bünyesinde “Hukuk Uygulama ve Adalet Yönetimi” fakülteleri
kurularak, ancak anılan fakültelerin “Hukuk Uygulama” bölümünü bi-
tirenlerin polis olabilmesi koşulu getirilmelidir. Bu çerçevede, mevcut
polis meslek yüksekokullarının da polis staj merkezlerine dönüştürü-
lerek polis adaylarına uygulamalı eğitimin verilmesi gerekir.
Adli organlardaki yolsuzluk olaylarını en az seviyeye indirebilmek
için alınması gereken bir başka önlem; adliye memurluğu kadrolarına
alınacak elemanların yetiştirilmesi sisteminde köklü bir değişikli-
ğe gidilmesidir. Mevcut durumda, mahkemelere atanan yazı işleri
müdürleri, zabıt katipleri ve mübaşirlerin atanmasında genel eğitim
yeterli görülmekte, yargı yönetimi konusunda eğitim alma koşulu aran-
mamaktadır. Yargı yönetimi konusunda eğitim alınmadan yazı işleri
müdürlüğü, zabıt katipliği ve mübaşir gibi kadrolara atama yapılması
doğru değildir. Çünkü söz konusu kadrolar, yargının dürüst ve düzgün
işlemesi açısından anahtar bir konumda bulunmaktadır. Mahkemlerin
yönetsel olarak dürüst ve düzgün işlemesi, konu hakkında yüksek tah-
sil yapmış elemanlar yoluyla daha kolay bir şekilde sağlanabilir. Bu
açıdan kurulmasını önerdiğimiz hukuk uygulama ve adalet yönetimi
fakültelerinde “Yargı Yönetimi” bölümü kurulmalı, ancak söz konusu
bölümü bitirenlerin yazı işleri müdürü, zabıt katibi ve mübaşir olması
esası benimsenmelidir.
Adli organlardaki yolsuzluk olaylarını en az seviyeye indirebilmek
için alınması gereken bir diğer önlem; ceza infaz kurumları ve tutu-
kevi kadrolarına alınacak elemanların yetiştirilmesi sisteminde köklü
Hasan DURSUN makaleler
388TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
bir değişikliğe gidilmesidir. Mevcut durumda, ceza infaz kurumları
ve tutukevlerine atanan cezaevi müdürü, ikinci müdür, memur, infaz
koruma memuru ve baş memurlarının atanmasında genel eğitim ye-
terli görülmekte, ceza ve tutukevi yönetimi konusunda eğitim alma
koşulu aranmamaktadır. Ceza ve tutukevi yönetimi konusunda eğitim
alınmadan cezaevi müdürlüğü, ikinci müdür, memur, infaz koruma
memurluğu ve baş memurluğ gibi kadrolara atama yapılması doğru
değildir. Çünkü söz konusu kadrolar, ceza ve tutukevinin dürüst ve
düzgün işlemesi açısından kilit bir konumda bulunmaktadır. Ceza ve
tutukevinin dürüst ve düzgün işlemesi, konu hakkında yüksek tahsil
yapmış elemanlar yoluyla daha kolay bir şekilde sağlanabilir. Bu açıdan,
ceza ve tutukevi yönetiminin ayrı bir disiplin dalı olduğu da dikkate
alınarak, kurulmasını önerdiğimiz hukuk uygulama ve adalet yönetimi
fakültelerinde “Ceza ve Tutukevi Yönetimi” bölümü kurulmalı, ancak söz
konusu bölümü bitirenlerin cezaevi müdürü, ikinci müdür, memur,
infaz koruma memuru ve baş memuru olması esası benimsenmelidir.
Ayrıca, yakın bir zamanda uygulamaya konulması beklenen denetimli
serbestlik kurumu da cezaların infazının bir parçasını oluşturduğundan,
denetimli serbestlik görevlilerinin atanmasında da, Hukuk Uygulama ve
Adalet Yönetimi fakültelerinin “Ceza ve Tutukevi Yönetimi” bölümünün
bitirilmesi koşulu aranmalıdır.
Adli organlardaki yolsuzluk olaylarını en az seviyeye indirebilmek
için alınması gereken son bir önlem; icra ve iflas dairesi kadrolarına
alınacak elemanların yetiştirilmesi sisteminde köklü bir değişikliğe
gidilmesidir. Mevcut durumda, icra ve iflas dairelerine atanan icra ve
iflas müdürü, müdür yardımcısı ve icra ve iflas memurlarının atanma-
sında genel eğitim yeterli görülmekte, icra ve iflas yönetimi konusunda
eğitim alma koşulu aranmamaktadır. İcra ve iflas yönetimi konusunda
eğitim alınmadan icra ve iflas müdürü, müdür yardımcısı ile icra ve iflas
memurluğu gibi kadrolara atama yapılması doğru değildir. Çünkü söz
konusu kadrolar, icra ve iflas dairesinin dürüst ve düzgün işlemesi açı-
sından temel bir konumda bulunmaktadır. İcra ve iflas dairesinin dürüst
ve düzgün işlemesi, konu hakkında yüksek tahsil yapmış elemanlar
yoluyla daha kolay bir şekilde sağlanabilir. Bu açıdan, mevcut adalet
yüksekokulları kaldırılarak, kurulmasını önerdiğimiz hukuk uygulama
ve adalet yönetimi fakültelerinde “İcra ve İflas Yönetimi” bölümü kurul-
malı, ancak söz konusu bölümü bitirenlerin icra ve iflas müdürü, müdür
yardımcısı ile icra ve iflas memuru olması esası benimsenmelidir.
makaleler Hasan DURSUN
389TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Ayrıca, adli organların dürüst ve düzgün işlemesinin temel dayanağı
olmak üzere, kurulmasını önerdiğimiz hukuk uygulama ve adalet yöneti-
mi fakültelerinin hukuk uygulama bölümlerinde polis etiği, yargı ile icra
ve iflas yönetimi bölümlerinde yargı etiği, ceza ve tutukevi yönetimi bö-
lümlerinde ceza ve tutukevi görevlileri etiği programlarına yer verilmeli,
böylelikle söz konusu kamu görevine atanacaklarda adalet yolsuzluğuna
karşı bir bilinç oluşturulmalıdır. Kamu görevlilerinde, adli yolsuzluklara
karşı bir bilinç oluşturulmadan, adalet yolsuzluklarına karşı verilecek bir
savaşımın başarılı olabilmesi olanaklı gözükmemektedir.
b. Adli Birimlerde Çalışan Personelin Ücret Seviyesinin
Yoksulluk Sınırına Yükseltilmesi
Günümüzde, adli birimlerde çalışan ezici çoğunluktaki personelin
aldığı ücret, bir sefalet ücreti niteliğindedir. Daha somut bir deyişle,
birinci sınıfa ayrılmış hakim ve savcı ile birinci sınıf hakim ve savcı
dışındaki bütün adli personelin aldığı ücret yoksulluk sınırının altında
bulunmakta, hatta bir kısım adalet personelinin (zabıt katibi, infaz ko-
ruma memuru vb) aldığı maaş açlık sınırı civarında bulunmaktadır.
TÜRK-İŞ’ in hesaplamalarına göre Mayıs 2005 tarihi itibariyle dört
kişilik bir ailenin açlık sınırı aylık 528 YTL, yoksulluk sınırı ise l603
YTL’dir (http://www. turkis.org.tr/icerik/aclikmayis05.doc.). Adli
birimlerde çalışan personelin ezici çoğunluğu aldığı maaş itibariyle
yoksulluk sınırının altında bulunduğu için, adli birimlerde yolsuzluğu
önlemek için alınan önlemler etkin olamamaktadır. Kamu görevlisinin
az ücret aldığı hallerde, van Duyne’nin isabetli olarak belirttiği üzere,
kamu görevlisi; kirasını, faturalarını, kredi kartlarını nasıl ödeyeceğini
düşünerek sürgit bir şekilde zihnini meşgul edecek, yapacağı yolsuzluk
için “Devletin vermediği hakkımı alıyorum” şeklinde uygun! bir mazeret
üretebilecektir. Kamu görevlisinin aldığı maaşın temel gereksinimleri
karşılamaya yetmediği durumlarda, van Duyne’nin ifadesiyle, görev-
linin yolsuzluğa bulaşmış olması değil, nasıl dürüst kaldığı şaşırtıcıdır
(Fazla bilgi için bkz., van Duyne, s. 53).
Adli birimlerde görülen yolsuzluklarla etkin mücadele verebilmek
için kanımca, adli birimlerde çalışan personelin maaşı hızlı bir şekilde
yoksulluk sınırının üzerine çekilmelidir. Bazıları, kamu kaynaklarının
kıtlığı ve bütçe dengesi gerekçeleriyle adli birimlerde çalışan kamu
Hasan DURSUN makaleler
390TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
görevlilerin maaşlarının süratli bir şekilde yoksulluk sınırının üstüne
çekilmesinin olanaklı olmadığını ileri sürmektedir. Kanımca bu görü-
şün dayandığı iki gerekçe de hatalıdır. Öncelikle Türkiye’de kamusal
kaynakların kıt olduğu gerekçesi doğru değildir. Çünkü, Türkiye’nin
yeraltı ve yerüstü büyük bir doğal kaynak gizilgücü bulunmasına
rağmen, söz konusu doğal kaynak gizilgücünden yeterli bir şekilde
yararlanılamamaktadır. Eğer, Türkiye’nin gizilgüç doğal kaynakları
yeterli bir şekilde değerlendirebilirse, adli görevlilerin ücretlerinin
yoksulluk sınırının üzerine çıkartılması oldukça kolay bir hale gele-
cektir. Türkiye’nin doğal kaynak gizilgücünün yeterli ölçüde harekete
geçirilememesinin faturası, kamu görevlilerine, daha dar anlamda adli
görevlilere yükletilemez.
İkinci olarak kamu görevlilerinin ücretlerinin yükseltilmesine büt-
çe olanaklarının izin vermediği gerekçesi ise mevcut bütçe gerçekliği
değil olması gereken bütçe açısından doğru değildir. Türkiye’de 1980’li
yıllardan itibaren “vergi alma, borç al” ilkesiyle hareket edilerek, Türki-
ye; ağır bir iç ve dış borç batağına saplatılmış, 1980 yılında yaklaşık 1
milyar $ olan dış borç (o dönemde iç borç yoktu), 2005 yılı Haziran başı
itibariyle (döviz olarak borçlanılmayan iç borç kısmını da, 1 Haziran
2005 itibariyle geçerli olan ABD dolar kuruna çevirerek) kamunun iç ve
dış borç stoku toplamı olarak yaklaşık 265 milyar $ civarına ulaşmıştır.
Türkiye, günümüzde her yıl bütçe büyüklüğünün yaklaşık %40’ını iç
ve dış borç stokunun faizini ödemeye ayırmaktadır. Kamu personeli
harcamalarına ise yıllık olarak bütçe büyüklüğünün yaklaşık %20’si
ayrılmaktadır. Eğer Türkiye, 1980’li yıllardan itibaren ağır bir iç ve dış
borç yüküne sürükletilmeseydi bırakınız adli görevlileri, bütün kamu
görevlilerinin maaşı yoksulluk sınırının üzerine kolaylıkla çıkartılabilir-
di. Çünkü, bütün kamu görevlilerine yoksulluk sınırının üzerine maaş
verilseydi, tahminen yıllık olarak bütçe büyüklüğünün ancak %40’ı har-
canabilirdi. İlginç olan husus, kamu görevlilerinin maaşının yoksulluk
sınırının üstüne çekilmesine itiraz edenlerin, aynı duyarlılığı yüksek
miktarlarda iç ve dış borç stoku faizi ödenmesine göstermemesidir.
Türkiye’de adli görevliler dahil kamu görevlilerine yoksulluk sını-
rı üzerinde maaş verilmemesinin önündeki bir başka engel, kanımca,
kamuda Toplam Kalite Yönetimi İlkesi’nin (TKY) uygulanmayarak,
kamusal kaynakların gizli ve açık savurganlık yoluyla heba edilmesi-
dir. Gizli savurganlık, kurumun günlük faaliyetleri ile yakın bir ilişki
makaleler Hasan DURSUN
391TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
içerisinde bulunduğundan, hizmet sunan kamu kurumlarının günlük
işletim maliyetlerinin %30, %40’ına ulaşabilmektedir. TKY, açık ve gizli
savurganlığı belirlemeye ve onların azaltılması veya ortadan kaldırıl-
masına büyük katkı sağlar (Bu konularda geniş bilgi için bkz. Dursun,
Toplam Kalite Yönetimi ..., s. 55 vd).
Türk kamu yönetiminde açık savurganlık da görülmekte, dola-
yısıyla bu durum kamu kaynaklarının yerinde ve verimli bir şekilde
kullanılmasını engellemektedir. Kamuda yapılan açık savurganlığa çok
sayıda örnek bulunabilir. Örneğin; 1980’li yıllardan itibaren görülen
liberalleşme, 1990’lı yıllardan itibaren görülen küreselleşme akımları
sonucu ülkeler arasında genel fiyat seviyesinde fazla bir farklılık kalma-
masına rağmen yurt dışına sürekli görevle atanan kamu görevlilerinin
ücretleri Türkiye’de görev yapan kamu görevlilerine göre aşırı şişkindir.
ABD veya Japonya’ya atanan bir büyükelçi ayda 8-10.000$ arası aylık
alabilmektedir. Türkiye’nin yurt dışına sürekli görev yapmak üzere
atadığı kamu görevlilerine yaptığı harcama, yıllık olarak, yaklaşık 300
milyon $’ı bulmaktadır ki bu miktarın, makul kabul edilemeyecek ölçüde
yüksek olduğu açıktır. Diğer yandan, ikinci görev olarak kamu iktisadi
teşebbüsleri yönetim kurulu başkan veya üyeliğine atanan bir kamu
görevlisi 15 Ocak 2005 tarihi itibariyle yaklaşık 1100 YTL aylık ek ücret
almaktadır ki, alınan bu ücretin ne kadar haksız, adaletsiz ve çağ dışı
olduğu ortadadır. Çağcıl bir kamu yönetimi anlayışı; kamu görevlisine
sadece bir tane aylık verilmesini esasını benimser. Yine kamu iktisadi
teşebbüsleri (KİT) yönetim kurulu başkan ve üyeliğine atananlar; o
teşebbüsün zarar etmesi durumunda zararına katlanmadığı halde, kâr
etmesi halinde kârdan pay alması, kamuda yapılan savurganlığın bir
başka açık göstergesidir. Özel hukukta bile zarara katlanılmayıp sadece
kâra katılmayı içeren sözleşmeler (aslan payı sözleşmeleri), hukukun
temel ilkelerine aykırı olduğundan geçersiz kabul edilir. Sözleşme ser-
bestliğinin temel olduğu özel hukukta aslan payı sözleşmeleri geçersiz
kabul edilirken, sözleşme özgürlüğünün kural olarak olmadığı idare
hukukunda, KİT’lerin yönetim kurulu başkan ve üyelerine sadece kâr-
dan pay verilmesi, tam bir garabet örneğidir.
Kamuda yapılan açık savurganlık hâllerine daha başka çok sayıda
örnek bulmak olanaklıdır. Örneğin, en yüksek devlet memuru sayılan
Başbakanlık Müsteşarının maaşını hiç bir şekilde geçmemesi gerektiği
halde, A Milli Futbol Takımı mevcut Teknik Direktörü’ne, Başbakanlık
Hasan DURSUN makaleler
392TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Müsteşarı’nın aldığı aylığın yaklaşık yirmi katı olan 110 bin YTL aylık
verileceğinin yazılı basında yer alması, uluslararası yarışmalarda dere-
ceye giren sporculara üç bin Cumhuriyet altınına ulaşan miktarda ödül
verilmesi, kamuda yapılan açık savurganlığın başka somut görünümle-
ridir. Yine, günümüzde kural olarak, genel müdür, bağımsız düzenleyici
kurul üyeliği ve daha üst düzey görevlere yapılan atamalarda ya eş
dost kayırmacılığı (kronizm) ya akraba kayırmacılığı (nepotizm) ya da
siyasal kayırmacılık (patronaj) rol oynamaktadır. Aynı fakülteyi bitirmiş
ve mesleğe beraber başlamış kamu görevlisinden birisi öznel niteliği
sonucu genel müdür, bağımsız düzenleyici kurul üyesi veya daha üst
düzey göreve atanırsa; öznel niteliği bulunmadığı için atanamayan di-
ğer meslektaşından yaklaşık olarak çalışırken 2000 YTL, emekliliğinde
1000 YTL fazla aylık alır ki, bu fazlalığın sağ duyulu herkesi rahatsız
edeceği ortadadır.
Ayrıca, Rekabet Kurumu dışında diğer bağımsız düzenleyici ku-
rumların kurulması bir başka açık kamusal savurganlık durumudur.
Çünkü, bu kuruluşların yaptığı görevlerin önemli bir kısmı zaten ilgili
Bakanlıklar tarafından yerine getirilmektedir. Örneğin Enerji Piyasası
Düzenleme Kurumu’nun yaptığı işlerin büyük çoğunluğunda aynı
zamanda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görevli ve yetkili, Kamu
İhale Kurumu’nun işlerinde ise Bayındırlık ve İskan Bakanlığı görevli ve
yetkilidir. Söz konusu düzenleyici kuruluşların ilgili piyasada rekabeti
oluşturmak amacıyla kurulduğu iddiaları da gerçekçi değildir. Eğer ilgili
piyasada örneğin enerji piyasasında rekabet oluşturulmak isteniyorsa
bu görev Rekabet Kurumu’na verilmelidir. Bu açıdan Rekabet Kurumu
dışındaki diğer tüm bağımsız düzenleyici kurumların kurulması açık
bir savurganlık halidir. Bundan başka, Rekabet Kurulu Başkanı ve üye-
silerine; en yüksek devlet memuru sayılan Başbakanlık Müsteşarı’nın
iki katına kadar aylık verilebilmesinin öngörülmesi (7.12.1994 tarih ve
4054 sayılı Kanun’un 37. maddesi) ve Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı
olarak söz kurumda çalışan personele, konaklama gideri hariç, diğer
kamu kurumlarında çalışan personelin günlük harcırahının 1.5 katının
harcırah olarak verilmesi, kamuda görülen açık savurganlığın bir başka
somut göstergesidir. Yine karar alma mercii konumunda bulundukları
için Rekabet Kurulu Başkan ve üyelerinin geçici görevle yurt içi veya
dışına gitmeleri, Harcırah Kanunu ile yasaklanması gerekirken, bunun
yapılmaması, kamuda görülen bir başka açık savurganlık hâlidir.
makaleler Hasan DURSUN
393TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Kısaca, kamuda açık savurganlık hâli olarak örnek verilen ve ve-
rilmeyen diğer açık savurganlık durumları ile gizli savurganlık hâlleri
ortadan kaldırılabilirse adli görevlilerinin maaşlarını yoksulluk sınırına
doğru yükseltme yönünde fazla güçlüklerle karşılaşılmayacaktır. Adli
görevlilerin maaşları, en az olarak yoksulluk sınırına yükseltilebilirse
adli birimlerde yolsuzluklarla daha etkin bir şekilde mücadele veril-
miş olacak, yolsuzluğa bulaşan kamu görevlisinin en küçük bir haklı
gerekçesi olamayacağı için yolsuzluk fiillerinin üzerine kararlılıkla
gidilebilecektir.
c. Organize Suça Karşı Etkin Mücadele Verilmesi
Organize suç grupları, adli görevlileri yolsuzluğa bulaştırmadan
faaliyetlerini etkin bir şekilde yürütemez. Bu açıdan, adli birimlerde
karşılaşılan yolsuzlukları önlemek için alınması gereken temel önlem;
organize suça karşı etkin bir mücadele verilmesidir. Oldukça karmaşık
ve girift bir yapıya sahip olan organize suça karşı etkin mücadele ve-
rilmesi için sadece hukuki önlemlerle yetinilmemeli, sosyal, ekonomik,
mali, kültürel ve güvenlik önlemlerini de içeren çok boyutlu önlemler
alınmalıdır.
Türkiye’de organize suça (mafya tipi suç organizasyonlarına) kar-
şı temel olarak sadece yasal önlem alınması yoluna gidilmekte, diğer
önlemler ise göz ardı edilmektedir. Alınan yasal önlemler ise çağcıl
gelişmelerin gerisinde bulunmaktadır. Gerçekten de, 26.9. 2004 tarih
ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “suç işlemek amacıyla örgüt kur-
ma” başlıklı 220. maddesinde organize suç konusunda şu hükme yer
verilmektedir:
“Kanun’un suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yöne-
tenler; örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından
amaç suçları işlemeye elverişli olması hâlinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç
kişi olması gerekir.
Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza
yarı oranında artırılır.
Hasan DURSUN makaleler
394TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan
dolayı da cezaya hükmolunur.
Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan
dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.
Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte
üye olmak suçundan cezalandırılır.
Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek
ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır.
Örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi
halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.”
Türk Ceza Kanunu’nun etkin pişmanlık başlıklı 221. maddesinde
ise aşağıdaki hükme yer verilmektedir.
“Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu nedeniyle soruşturmaya başlan-
madan ve örgütün amacı doğrultusunda suç işlenmeden önce, örgütü dağıtan
veya verdiği bilgilerle örgütün dağılmasını sağlayan kurucu ve yöneticiler
hakkında cezaya hükmolunmaz.
Örgüt üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işle-
nişine iştirak etmeksizin, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara
bildirmesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.
Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak et-
meksizin yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını
veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi halinde,
hakkında cezaya hükmolunmaz.
Suç işlemek amacıyla örgüt kuran, yöneten veya örgüte üye olan kişinin,
gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen
suçlarla ilgili bilgi vermesi halinde, hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya
örgüte üye olmak suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Kişinin bu bilgileri
yakalandıktan sonra vermesi halinde, hakkında bu suçtan dolayı verilecek cezada
üçte birden dörtte üçe kadar indirim yapılır.
Etkin pişmanlıktan yaralanan kişiler hakkında bir yıl süreyle denetimli
serbestlik tedbirine hükmolunur. Denetimli serbestlik tedbirinin süresi üç yıla
kadar uzatılabilir.”
makaleler Hasan DURSUN
395TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
5237 sayılı Kanun’un 220. maddesinin 1. fıkrasında; organize su-
çun unsurları oldukça belirsiz bir şekilde ve organize suçun oluşumu
için gerekli olan ölçütler belirtilmeden tanımlanmıştır. Bu durum, her
şeyden önce ceza normu yapma tekniğine uygun düşmemektedir. Bu
çerçevede, suçun organize sayılabilmesi için suç organizasyonunun ne
kadar bir süre için kurulduğu, amacının ne olduğu gibi bir takım öl-
çütlerin olması gerekir ki, bu ölçütlere 220. maddede yer verilmemesi
büyük bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır. Daha somut bir deyişle;
suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçunun oluşabilmesi için örgütün
tek bir suç işlemek amacıyla değil, birden çok işlemek amacıyla kurul-
ması (bir tek suç işlemek amacıyla birliktelik oluşturulması durumunda
ilgililerin cezai sorumluluğu iştirak hükümlerine tabi tutulmalıdır) ve
örgütün amacının güç ve/veya kazanç sağlama olması gerekir. Nitekim
Avrupa Komisyonu, suç organizasyonunun süresi ve amacını dikkate
alarak organize suçu zorunlu ve seçimlik ölçütlere göre tanımlamıştır
(Bu konuda fazla bilgi için bkz., Dursun, Ekonomik Suçlar ..., s. 241 vd).
Ayrıca, organize suçun amacı kazanç ve/veya güç elde etmek olarak
tanımlanmazsa çıkar amaçlı suç örgütü ile terör örgütü arasında ayrım
yapmak da olanaksız bir hale gelir. Bilindiği üzere bir terör örgütünün
amacı yasa dışı siyasal bir hedefe ulaşmaktır. 220. maddenin terör ör-
gütleri ile çıkar amaçlı suç organizasyonlarını beraberce düzenlediği de
ileri edilemez. Çünkü, terör suçları konusunda yürürlükte olan 12.4.1991
tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun uygulanması gerekir.
Bu çerçevede, özellikle Avrupa Konseyi’nin organize suç için aradığı
zorunlu ölçütlerden yararlanılarak yeni bir mafya tipi organize suç
tanımı yapılmasına mutlak bir gereksinim bulunmaktadır.
Ayrıca; 220. maddenin 1. fıkrasında, kanunun suç saydığı fiilleri
işlemek amacıyla örgüt kuran veya yönetenlerin; ancak örgütün yapısı,
sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları
işlemeye elverişli olması hâlinde cezalandırılacaklarının belirtilmesi ise
vahim bir hata olmuştur. Çünkü, her organize suç olayında örgütü kuran
veya yönetenlere ceza tayin edebilmek için yargıç; örgütün amaç suçları
işlemeye elverişli olup olmadığını saptayabilmek için örgütün yapısı,
üye sayısı ve araç ve gerecini inceleyecektir ki, söz konusu incelemenin
yargıca yükleyeceği külfet ortadadır. Maddede böyle bir hükme yer
verilerek çıkar amaçlı suç örgütü kurucu veya yöneticilerini mahkum
etmek neredeyse olanaksız bir hale gelmiştir.
Hasan DURSUN makaleler
396TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Yine, 220. maddenin 1. fıkrasında; başlangıçta yasal olarak kurulmuş
bulunan bir oluşumun sonradan çıkar amaçlı suç örgütüne dönüşmesi
veya çıkar amaçlı suç örgütünün yasal bir kılıf altında faaliyet göstermesi
halinde ne şekilde hareket edileceğine dair bir hükme rastlanılmaması
da büyük bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır. Kanımca, çıkar amaç-
lı suç örgütü kurulması hâli, nasıl ki, kişilere, topluma ve devlete ait
hukuki varlık veya menfaatleri ihlal ediyorsa, başlangıçta yasal olarak
kurulmuş bulunan bir oluşumun sonradan çıkar amaçlı suç örgütüne
dönüşmesi veya çıkar amaçlı suç örgütünün yasal bir kılıf altında faa-
liyet göstermesi hâli de, aynı hukuki varlık veya menfaatleri ihlal eder.
Bu açıdan, bu tip durumların da çıkar amaçlı suç örgütü hükümlerine
tabi tutulması kaçınılmaz bir gerekliliktir.
Türk Ceza Kanunu’nun 220.maddesinin 3. fıkrasında; örgütün
silahlı olması halinde, örgüt kurma, yönetme veya üyelik suçlarından
dolayı verilecek cezanın yarı oranında artırılacağı ifade edilmektedir.
Kanımca, öngörülen cezai artırımın haklı bir nedeni yoktur. Çünkü,
Abadinsky’nin de isabetli bir şekilde belirttiği üzere, organize suçu diğer
suçlardan ayıran en önemli özellik, organize suç gruplarının kolaylıkla
şiddete başvurması ve şiddete başvurmanın grupça geçerli bir yöntem
olarak kabul edilmesidir. Yazara göre, organize suç grubunun sahip
olduğu şiddete başvuru yetisi, grubun ayakta kalabilmesi ve amacına
ulaşabilmesini sağlayan en önemli unsurdur (Organize suçun özellikleri
hakkında fazla bilgi için bkz., Abadinsky, s. 5-8). Bu çerçevede, ama-
cına ulaşabilmesi için şiddete başvuran ve şiddete başvururken de en
gelişmiş silahları kullanmaktan çekinmeyen organize suç gruplarına,
ayrıca silahlı olması hâlinde, cezai artırım uygulanması doğru değildir.
Çünkü organize suç grupları, niteliği gereği silahlıdır. Bu açıdan cezai
artırım uygulanması yerine, çıkar amaçlı suç örgütü kurma, yönetme
veya üyelik suçlarına, en başından itibaren daha fazla cezai yaptırımların
öngörülmesi yerinde olacaktır.
Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 5. fıkrasında; örgüt yöneti-
cilerinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı
ayrıca fail olarak cezalandırılacağı ifade edilmektedir. Örgüt yönetici-
lerinin, örgütün işlediği suçlardan dolayı cezalandırılması ilke olarak
yerinde olmakla birlikte, yapılan düzenleme kısmen eksik ve hatalıdır.
Sadece örgüt yöneticilerinin değil, örgütün diğer üyelerinin de, örgütün
faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlardan dolayı iştirak hükümleri uy-
makaleler Hasan DURSUN
397TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
gulanarak cezalandırılması gerekir. Yine, örgüt yöneticilerinin işlenen
suçlardan dolayı fail olarak cezalandırılması hatalıdır. Örgüt faaliyeti
çerçevesinde işlenen suçlarda, örgüt yöneticileri suçun faili olmadığın-
dan fail olarak cezalandırılması yerine iştirak hükümlerine göre cezalan-
dırılması gerekir. Daha doğru bir deyişle, örgüt faaliyeti çerçevesinde
işlenen suçlardan dolayı bütün örgüt mensupları cezalandırılırken
iştirak hükümlerine başvurulması gerekir. Çünkü bu gibi durumlarda
çağcıl hukuklar, sorumluluğun temelini iştirak olarak belirlemişlerdir.
Ancak sorumluluğun temeli iştirak olarak belirlense dahi, suçun işlen-
mesine katılmayan örgüt mensuplarını Türk Ceza Kanunu hükümleri
çerçevesinde cezalandırabilmek olanaklı değildir. Çünkü, Türk Ceza
Kanunu’nun suça iştiraki düzenleyen 37- 41. maddelerinde, iştirak;
asli ve yardımcı iştirak olarak düzenlendiğinden suçun işlenmesine
katılmayan organize suç grubu mensuplarını cezalandırabilmek kolay
değildir. Örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı
tüm örgüt mensuplarını cezalandırmayı olanaklı kılmak için Amerika
Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi iştirak hâlleri; tekerlek, zincir ve
teşebbüs iştiraki olarak yeniden düzenlenmeli ve özellikle teşebbüs
iştiraki hükümleri uygulanarak suçun işlenmesine katılmayan örgüt
mensuplarının cezalandırılması yoluna gidilmesi gerekir (Bu konularda
fazla bilgi için bkz., Dursun, Yargı Organlarının ..., s. 152 vd).
Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasında; örgüte üye
olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişinin, ayrıca örgüte üye ol-
mak suçundan cezalandırılacağı ifade edilmektedir. Bu hüküm, organize
suç gruplarının niteliği dikkate alınmadan konulmuş bir hükümdür. Bir
organize suç grubu kendisine üye alırken, üye alacağı kişiden referans
istemekte ve o suç grubunun gerektirdiği belli bazı yeteneklere sahip
olması veya suçta uzmanlaşması koşulunu aramaktadır. Yine, gizilgüç
olarak, üye olacak kimsenin cinayet işleyecek veya işletecek bir kapa-
sitede bulunması koşulu aranır (Fazla bilgi için bkz., Dursun, Organize
Suça ..., s. 47 vd). Bir organize suç grubuna üye olmak oldukça zor bir
süreci gerektirdiği ve organize suç grupları, grubuna üye alırken oldukça
seçici davrandığı için örgüte üye olmayanların ayrıca örgüte üyelikten de
cezalandırılması adalete ve hakkaniyete uygun bir anlayış değildir.
Yine, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 7. fıkrasında; örgüt
içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve
isteyerek yardım eden kişinin, örgüt üyesi olarak cezalandırılacağı
Hasan DURSUN makaleler
398TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
ifade edilmektedir. Bu hüküm, örgüt içerisinde hiyerarşik bir yapının
bulunduğu varsayımıyla hareket ederek, organize suçu bürokratik bir
model olarak düşünmektedir. Halbuki günümüzde organize suç, daha
çok, grup odaklı modellerden; patron-işçi, yerel etnik, esnek iletişim,
küresel tekelci tehdit ve birden çok öğe modelleri ile ekonomik model-
lerle açıklanmaya çalışılmaktadır. Organize suç hakkında hüküm konu-
lurken söz konusu modellerden yararlanılmaması, büyük bir eksiklik
olmuştur (Organize suçun modelleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz.,
Dursun, H., Organize Suça ..., s. 43-80). Ayrıca, bu hüküm Türk organize
suç gruplarının yapısı ve niteliği bakımından da doğru değildir. Çünkü,
Türk organize suç grupları, günümüzde; hiyerarşik olarak değil, esnek
ve yatay bir organizasyon ağıyla çalışmakta ve hücre sistemini benimse-
mektedir (Fazla bilgi için bkz., Dursun, Ekonomik Suçlar ..., s. 237 vd).
Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin son fıkrasında; örgütün
veya amacının propagandasını yapan kişinin, bir yıldan üç yıla kadar
hapis cezası ile cezalandırılacağı ve bu suçun basın ve yayın yolu ile
işlenmesi hâlinde verilecek cezanın yarı oranında artırılacağı ifade
edilmektedir. Bu hüküm; mafya tipi suç organizasyonları bakımından
anlamsız, uygulama yetisi yok denecek kadar az ve basın özgürlüğü-
ne ağır ölçüde zarar vericidir. Bir kere, bir suç organizasyonun sonul
amacı kazanç ve/veya güç elde etmek olduğundan örgütün amacının
propagandasının yapılması; bilineni ilan etmek demektir. Diğer yan-
dan örgütün veya amacının propagandasının yapılmasına ceza tayin
edilmesi hükmünün uygulama yetisi de oldukça azdır. Çünkü mafya
tipi suç organizasyonlarının temel kuralı gizlilik içinde çalışmalarıdır.
Terör örgütlerinin aksine mafya tipi suç organizasyonları; varlıkları
veya faaliyetlerini hiç bir şekilde üçüncü kişilere anlatmazlar. Ayrıca,
söz konusu propaganda suçunun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâ-
linde verilecek cezanın artırılması da hatalı bir düzenlemedir. Çünkü,
propagandanın sözlük anlamı; herhangi bir düşünceyi yaymak amacı
ile sözlü veya yazılı yapılan etki; belirli bir düşüncenin toplum içinde
yayılmasını ve yerleşmesini sağlamak amacıyla bu görüşün yayılması,
birden çok kişinin bilgisine ulaştırılması ve onlar üzerinde etkili olun-
ması (Bkz., Hukuk Sözlüğü, Yılmaz, E., s. 744) demek olduğundan, basın
ve yayın yoluyla işlenecek fiiller zaten niteliği gereği birden çok kişinin
bilgisine ulaştırılarak onlar üzerinde etki doğurur. Bu açıdan cezai ar-
tırımın, mantıki bir dayanağı bulunmamaktadır.
makaleler Hasan DURSUN
399TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Diğer yandan, etkin pişmanlıkla ilgili Türk Ceza Kanunu’nun 221.
maddesi de organize suçun yapısına ve niteliğine aykırı düşen bir takım
hükümler taşımaktadır. Bunlardan ilki, 2. fıkrada ifade edilen; örgüt
üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine
iştirak etmeksizin, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara
bildirmesi hâlinde hakkında ceza verilmeyeceğini bildiren hükümdür.
Yukarıda belirtildiği üzere, bir organize suç grubuna üye olmak olduk-
ça zor bir süreci gerektirmekte ve organize suç grupları, grubuna üye
alırken oldukça seçici davranmaktadır. Grup lehine bir veya bir kaç suç
işlemeden bir kimsenin organize suç grubuna üye olması olanaklı değil-
dir. Bu açıdan, örgüt üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi
bir suçun işlenişine iştirak etmemesi olanaklı değildir.
221. maddenin 3. fıkrasında; örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi
bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin yakalanan örgüt üyesinin, piş-
manlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanma-
sını sağlamaya elverişli bilgi vermesi hâlinde hakkında cezaya hüküm
olunmayacağının belirtilmesi de hatalı olmuştur. Daha önce belirtildiği
üzere bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin yakalanan bir örgüt üyesinin
bulunması olanaklı değildir. Ayrıca, örgüt üyesinin, pişmanlık duya-
rak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya
elverişli bilgi vermesi halinde, hakkında ceza tayin edilmeyeceğinin
ifade edilmesi de doğru bir düzenleme değildir. Örgüt üyesine cezai
bağışıklık hakkının tanınması için, örgüt üyesinin verdiği bilginin doğru
ve yaşamsal derecede önem taşıması ve bilginin başka yerlerden elde
edilmesi olanağının bulunmaması gerekir. Örgüt üyesinin verdiği bilgi,
örgütün dağılmasına veya mensuplarının yakalanmasına elverişli olsa
bile başka yerlerden elde edilecek türden ise, itirafçı örgüt üyesine cezai
bağışıklık hakkının tanınması doğru değildir. Ayrıca, bu fıkrada, sadece
örgüt üyelerine cezai bağışıklık hakkı tanınmakta, örgüt yöneticilerine
cezai bağışıklık hakkı tanınmamaktadır. Çoğu durumlarda, suç orga-
nizasyonunu çökertecek bilgi ancak o organizasyonun yöneticilerinden
sağlanabileceğinden, doğru ve yaşamsal derecede önem taşıyan bilgi
veren ve verdiği bilginin başka yerlerden elde edilmesi olanağı bu-
lunmayan örgüt yöneticilerine de cezai bağışıklık düzeneğinin kabul
edilmesi uygun düşer (Fazla bilgi için bkz., Dursun, Organize Suça ...,
s. 103 vd).
Hasan DURSUN makaleler
400TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Ayrıca, 221.maddenin 4. fıkrasında ifade edilen; suç işlemek ama-
cıyla örgüt kuran, yöneten veya örgüte üye olan kişinin, gönüllü olarak
teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili
bilgi vermesi halinde, hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte
üye olmak suçundan dolayı ceza verilmemesi şeklindeki düzenleme
hatalı olmuştur. Daha önce de belirtildiği üzere, örgütü kuran, yöneten
veya örgüte üye olan kimseye cezai bağışıklık hakkının tanınabilmesi
için ilgili kişinin doğru ve yaşamsal derecede önem taşıyan bilgi vermesi
ve verdiği bilginin başka yerlerden elde edilmesi olanağının bulunma-
ması gerekir. Diğer yandan, fıkrada, örgütün yapısı ve işlenen suçlar
hakkında bilgi verilmesi halinde ilgiliye örgüt kurmak, yönetmek veya
üye olmak suçlarından ceza verilmeyeceği belirtilmektedir ki, yapılan
düzenlemenin isabetsizliği ortadadır. Bu tip durumlarda ilgili hakkın-
da cezai muafiyet tanınabilmesi için, ilgilinin verdiği bilginin doğru
olması veya önemli bir bölümünün doğru olması ve verilen bilginin
doğruluğunu test edecek bir düzeneğin bulunması gerekir. Fıkrada bu
hususlara yer verilmemesi büyük bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır.
Ayrıca, bu fıkrada, kişinin bu bilgileri yakalandıktan sonra vermesi hâ-
linde hakkında bu suçtan dolayı verilecek cezada üçte birden dörtte üçe
kadar indirim yapılacağı şeklindeki düzenleme de isabetli olmamıştır.
Bir organize suç grubunun sahip olduğu kurallardan birisi, belki de en
önemlisi, suç organizasyonunun faaliyetleri ve lider kadrosu hakkında
organize suç grubu mensuplarının, resmi makamlara en küçük bir bilgi
vermemesidir. Resmi makamlara en küçük bir bilgi veren organize suç
grubu elemanı muhbir olarak adlandırılmakta ve bağlı olduğu grup
tarafından öldürülmekte veya öldürülmeye çalışılmaktadır. Bu açıdan,
itirafçıdan, cezai bağışıklık yerine, ceza indirimi yoluyla suç organizas-
yonu hakkında bilgi alınabileceğini öngörmek gerçeklere uygun düş-
meyecek, eski bir deyişle “abesle iştigal etmek” demek olacaktır (Fazla
bilgi için bkz., Dursun, Organize Suça ..., s. 104 vd).
Son olarak, 221. maddenin son fıkrasında ifade edilen; etkin piş-
manlıktan yararlanan kişiler hakkında bir yıl süreyle denetimli serbestlik
tedbirine hükmolunacağı ve denetimli serbestlik tedbiri süresinin üç
yıla kadar uzatılabileceğini belirten düzenleme de isabetli olmamıştır.
Denetimli serbestlik, Türk Ceza Kanunu’nun hapis cezasının ertelenmesi
başlığı altında 51. maddede düzenlenmiştir. 221. maddede itirafçıya
kimi durumlarda tam bir cezai bağışıklık sağlanacağı belirtilmesine
rağmen, bu fıkra ile denetimli serbestlik tedbirine hüküm verileceğinin
makaleler Hasan DURSUN
401TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
belirtilmesi, maddenin kendi içerisinde bir çelişkisidir. Çünkü, itirafçı
hakkında, bir istisna dışında, 221. maddede hapis cezası öngörülme-
mektedir ki, onun hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulansın.
İtirafçı kişiyi, mensubu bulunduğu suç organizasyonunun intikamından
korumak için “itirafçıyı koruma programına almak” ve koruma düzeneğini
bir program dahilinde yürütmek gerekir. Yine organize suç grupları,
itirafçının kim olduklarını bildikleri durumlarda genellikle caydırma
amacıyla itirafçının masum eş ve çocuklarına saldırdıklarından anılan
kişilerin eş ve çocuklarını koruyucu düzenlemelere yer verilmemesi de
büyük bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır (Bu konularda fazla bilgi
için bkz., Dursun, Organize Suça ..., s. 97 vd).
d. Güvenlik Politikasında Köklü Bir Değişikliğe Gidilmesi
Gerek organize suç gruplarının adli birimlerde çalışan görevlileri
yolsuzluğa bulaştırmasını, gerekse adli birimlerin yönetsel yolsuzluğunu
en alt bir düzeye indirebilmek açısından güvenlik politikası bakımından
yapılması gereken temel değişiklik; polisin yolsuzlukları ortaya çıkara-
bilmek için aktif bir tutum takınmasıdır. Türkiye’de güvenlik politikaları
bakımından izlenen temel politika; pasif politikadır. Bir başka deyişle
polis; kural olarak, suçlar konusunda ancak bir ihbar veya şikayet olun-
ca harekete geçmektedir. Halbuki gerek organize suç gruplarının adli
birimlerde çalışan görevlileri yolsuzluğa bulaştırmasında, gerekse adli
birimlerin yönetsel yolsuzluğu hâlinde kimi durumda doğrudan mağdur
bulunmamakta, kimi hâlde ise işlenen suçlar çok failli suçlar niteliğinde
bulunmakta dolayısıyla polise intikal ettirilmemektedir. Doğrudan mağ-
durun bulunduğu kimi hâllerde de; olay, yine, polise bildirilmemektedir.
Bunun temel nedeni kanımca ya mağdurun korkması veya böyle bir alış-
kanlığının olmamasıdır. Çünkü, Türk toplumu, genel olarak; suçları ihbar
etmenin kötü bir şey olduğu veya olaya bulaşmamasının! daha doğru
olacağı fikrinden hareketle suçları, polise ihbar etmemektedir. Bu yüzden
Türkiye’de bir çok suç olayları, özel olarak adli görevlilerin yolsuzluk
olayları karanlıkta kalabilmektedir. Gerek organize suç gruplarının adli
görevlileri yolsuzluğa bulaştırması, gerekse adli birimlerin yolsuzluk
olaylarının karanlıkta kalmaması için polis aktif bir güvenlik politikası
izlemeli, hukuk sınırları çerçevesinde ve kişisel özgürlüklere aşırı zarar
vermeden gerektiği durumlarda kıyafet değişikliği ve şok baskın gibi
yöntemlerle adli görevlilerin yolsuzluk olaylarına karşı aktif bir tutum
takınması gerekir.
Hasan DURSUN makaleler
402TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
e. Adli Birimlerin Çağcıl Araç ve Gereçlerle Donatılması ve
Adli Hizmetlere Bütçeden Yeterli Pay Ayrılması
Gerek organize suç gruplarının adli birimlerde çalışan görevlileri
yolsuzluğa bulaştırmasını, gerekse adli birimlerin yönetsel yolsuzluğu-
nu en alt bir düzeye indirebilmek açısından alınması gereken bir başka
önlem; adli birimleri, gereksinim duyulan her türlü çağcıl araç ve ge-
reçlerle donatmak ve adli hizmet gören kurum ve kuruluşlara bütçeden
yeterli pay vermektir. Günümüzde adli birimler, bırakınız çağcıl araç
ve gereçlerden istifade etmeyi, temel gereksinimlerini bile karşılamakta
zorlanmaktadır. Örneğin; karakol, mahkeme ve cezaevlerinin çoğu fiziki
ve teknik alt yapı eksikliği taşımakta, hatta temel veya günlük işlerin
yürütülmesinde bile büyük sorunlarla karşı karşıya kalınmaktadır. Bu
durum, organize suç gruplarının adli birimleri yolsuzluğa bulaştırabil-
mesine ve adli birimlerde yönetsel yolsuzluk yapılabilmesine uygun
zemin hazırlamaktadır.
Organize suç gruplarının adli birimleri yolsuzluğa bulaştırabilmesi
ve adli birimlerde yönetsel yolsuzluk yapılabilmesine uygun zemin ha-
zırlayan diğer bir husus; bütçeden adli hizmetlere gerekli ve yeterli ölçü-
de mali kaynak tahsisinin yapılmamasıdır. Türkiye’de, 1990’lı yıllardan
itibaren bütçeden adalet hizmetlerine ayrılan pay (2003-2004 yıllarında
%1 civarında olmak üzere) genellikle bütçenin %1’inin altındadır. Eko-
nomik olarak gelişmiş ülkelerde bütçeden adalet hizmetlerine ayrılan
pay, yıllık olarak %2 ila %5 civarında olmasına rağmen, Türkiye’de
adalet hizmetlerine ayrılan payın, bütçenin %1’inin altında bulunması
oldukça düşündürücüdür.
Gerek organize suç gruplarının adli birimleri yolsuzluğa bulaştır-
ması ve gerekse adli birimlerde yönetsel yolsuzluk yapılmasını en az
bir seviyeye indirebilmek açısından adalet hizmetlerine bütçeden ye-
terli pay ayrılarak adli birimlerin bilgisayar ve diğer bilişim teknolojisi
araçları ile her türlü çağcıl araç ve gereçlerle donatılması gerekir. Bu
yapılırsa, organize suç grupları, adli birimlere bağış ve yardım yapma
cüretinde bulunmayabilecek, arşivden dosyanın çıkartılması için mü-
başire rüşvet verilmeyebilecektir. Çünkü dosya ile ilgili bütün bilgiler,
bilgisayarda tutulmuş olacaktır. Adli birimlerde yolsuzluğu etkin bir
şekilde önleyebilmek açısından, adli birimlere yeterli mali kaynak tahsisi
yapılarak söz konusu birimlerin çağcıl araç ve gereçlerle donatılması
yaşamsal bir önem taşımaktadır.
makaleler Hasan DURSUN
403TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
f. İç veya Dış Islıkçıların (Whistleblower) Korunması
Adli organlarda yolsuzluk olaylarını en aza indirebilmek için alın-
ması gereken diğer bir önlem; kurum içi veya üçüncü kişi ıslıkçıların
korunmasıdır. Gerçekten de, diğer bir çok suçun aksine, yolsuzluk
suçlarından şikayet edecek açık bir mağduru bulmak oldukça zordur.
Yolsuzluğa bulaşanlar genellkile bu suçu işleyerek bir çıkar elde etmek-
te ve suçu gizlemede menfaati bulunmaktadır. Uygulamada, rüşvet
ödemesini gösteren somut bir belge bulmak oldukça zor olduğundan,
çoğu yolsuzluk olayları cezasız kalmaktadır (Jayawickrama, Pope ve
Stolpe, s. 24).
Bu açıdan yolsuzluk olaylarında, olayın gerçekleştiği birimlerde ça-
lışan görevliler ve üçüncü kişilerin bilgilerinin çok büyük önemi bulun-
duğundan; söz konusu kişilerin yolsuzluk olaylarını ihbar etmelerinin
özendirilmesi gerekir. İhbar iyi niyete dayalı olarak yapıldığı müddetçe,
ihbarı yapanların hukuki açıdan korunmaları gerekir. Bundan da öte,
yolsuzluk olaylarını caydırıcı veya ortaya çıkarıcı bir etki sağlayabilmek
için yolsuzluk olaylarını, toplumun değişik kesimlerindeki kişilerin
takma isimlerle bile ihbar etmesi olgusuna önem verilmeli, bu amaçla,
bir alo yolsuzluk hattı oluşturulmalıdır. Hatta, muhbirlerin kimliğinin
gizli kalmasını ve güvenliğini daha ileri bir derecede sağlamak için
alo yolsuzluk hattını, üçüncü bir kişinin işletmesi seçeneği de dikkatle
incelenmelidir (Sinha, s. 120).
Yolsuzlukla mücadele organının, muhbirlerden aldığı bilgi ve şika-
yete karşı ilk tepkisi, söz konusu organa yapılan bilgi akışını oldukça
etkilemektedir. Eğer yolsuzlukla mücadele organı, muhbir tarafından
yapılan ihbara “önemsiz bir iddia” gözüyle bakarsa, muhbir, söz konusu
organa kaşı güvenini veya ihbar güdüsünü kaybedebilmekte ve gele-
cekteki daha önemli olayları organa bildirmekten vazgeçebilmektedir.
Yolsuzluk olaylarında, genel olarak açık bir mağdurun bulunmaması
ve olayın halk tarafından duyulmasının ters bir etki doğuracağı kanısı,
yolsuzluğa bulaşanların, yolsuzluk olgusunu, yolsuzlukla mücadele
organına bildirmelerini oldukça ender bir hale getirmektedir (Sinha,
s. 120).
Özgür bir basın ve bilgiye serbestçe erişim, yasa ve politikalar; yol-
suz davranışları bildirme ve rapor etmeyi özendirmelidir. Diğer yandan,
yolsuzlukla ilgili haber yapan yazılı ve görsel basına kamusal reklamlar
Hasan DURSUN makaleler
404TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
verilmemesi ve iftira ile ilgili kanunları kötüye kullanarak uygulanması-
na başvurup basın arasında ayrımcılık yapılması, yolsuzluk olaylarının
bildirimi üzerinde caydırıcı bir etki doğurmaktadır (Sinha, s. 120).
Adli birimlerde görülen yolsuzluk olaylarını en az bir seviyeye
indirebilmek için birim içi veya dışı ıslıkçıları koruyacak bir düzeneğin
kurulması yaşamsal derecede önem taşımaktadır.
g. Tanıkların ve Kamu Görevlilerinin Korunması
Adli görevlilerin karıştığı yolsuzluk davalarında, özellikle organize
suç gruplarıyla ilişki kuran adli görevliler aleyhine açılan davalarda
tanıklık yapmak son derece güçtür. Böyle durumlarda olayı görenler,
organize suç gruplarının intikamlarından korktukları için kolay kolay
tanıklık yapamamaktadırlar. Adli görevlilerin organize suçla ilişkisini
ortaya çıkartabilmek açısından tanıkları, (olayı gören kamu görevlisi veya
üçüncü şahıs) organize suç gruplarının intikamından koruyucu önlem-
lerin alınması mutlak bir gereksinimdir. Ayrıca, adli birimlerde görülen
yönetsel yolsuzluklarla etkin bir şekilde mücadele edebilmek açısından
tanıklığı cazip hale getirecek önlemlerin alınması da gerekir.
Adli görevlilerin yolsuzluk olaylarını etkin bir şekilde ortaya çı-
karabilmek ve önlemek açısından bu davalarda görev yapacak tanık
ve kamu görevlilerini bir program çerçevesinde korumak şarttır. Daha
somut bir deyişle tanık ve görevlilerin korunmasının bir program çer-
çevesinde oluşturulması ve programı yönetecek merciin belirtilmesi,
amaca daha fazla hizmet eder. Yine organize suç grupları tanık ve gö-
revlilerin kim olduklarını bildikleri durumlarda genellikle caydırıcı bir
etki doğurabilmek için tanık ve görevlilerin masum eş ve çocuklarına
saldırdıklarından anılan kişilerin eş ve çocuklarını koruyucu düzenle-
melere de yer verilmesi gerekir.
Ayrıca, adli görevlilerin karıştığı yolsuzluk olaylarında tanık mah-
kemede ifade verirken, yüzünü belli etmeyecek tarzda tanığın maske
giyebilmesine olanak sağlanmalıdır. Tanığın mahkemede ifade verirken
yüzünü gizleyici tarzda kıyafet giyinmesi, tanığın kimliğinin ortaya
çıkmasını önleyerek, tanığı, organize suç gruplarının intikamından etkin
bir şekilde koruyabilecektir.
makaleler Hasan DURSUN
405TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Son olarak korunma altına alınmış bir tanığın bu konumundan ya-
rarlanarak suç işlemesini önleme yönünde önlemlere de yer verilmesi
gerekir. Ayrıca, koruma altına alınmış bulunan bir tanığın suç işlediği
hallerde kendisine bahşedilen korumadan vazgeçileceği de açıklığa
kavuşturulmalıdır (Tanıkların korunması konusunda fazla bilgi için
bkz., Dursun, Organize Suça ..., s. 96 vd).
h. Etik Kuralların Oluşturulması
Adli birimlerde görülen yolsuzluk olaylarını en az seviyeye indi-
rebilmek için alınması gereken son bir genel önlem; polisin, avukatın,
yargıcın, mahkeme personelinin ve cezaevi ile tutukevi görevlilerinin
uymaları gereken etik kurallara yer veren ayrı ayrı yasaların çıkartılma-
sıdır. Her ne kadar 25.5.2004 tarih ve 5176 sayılı Kamu Görevlileri Etik
Kurulu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun ile kamu görevlilerinin etik davranış ilkelerini belirlemek ve
uygulamayı gözetmek üzere Başbakanlık bünyesinde Kamu Görevlileri
Etik Kurulu oluşturulmuşsa da söz konusu yasanın yeterli olduğu ve
adli görevlilerin yolsuzluk olaylarını en aza indireceği düşünülmemek-
tedir. Çünkü, Yasa’da, adli görevlilerin uymaları gereken etik ilkelere
ayrıntılı bir şekilde yer verilmemiş ve etik kuralların ihlali bir yaptırı-
ma bağlanmamıştır. Ayrıca, yargı mensupları da söz konusu yasanın
kapsamına alınmamıştır. Esasen adli görevlilerin uymaları gereken etik
ilkeler, genel yasadan ayrı olarak kendi özel yasasıyla düzenlenmeli
ve dürüstlükle ilgili etik ilkelerin tek bir kez ihlali halinde bile adli
görevlinin görevine son verilmelidir. Çünkü, adli görevlinin bir kez
dürüstlükle ilgili etik kuralı ihlal etmesi bile bir lekedir ve en küçük bir
lekenin bozacağı tek kurum adalettir (Genel nitelikteki kamu görevlileri
etik kurallarının nasıl düzenlenmesi gerektiği konusunda ayrıntılı bilgi
için bkz., Dursun, Kamu Görevlilerinin Etik Kuralları, s. 247-266).
Adli görevlilerin yolsuzluk olaylarını en az bir seviyeye indirebil-
mek açısından her şeyden önce Polis Etik Kuralları Yasası çıkartılmalıdır.
Söz konusu yasada polisin; halkla, şüpheliyle, mahkemeyle, kurum ve
kuruluşlarla ilişkilerinde uyması gereken dürüstlükle ilgili etik ilkelere
yer verilmeli, söz konusu etik ilkelerin bir kez ihlali halinde bile polisin
görevine son verileceği hususu açıkça belirtilmelidir.
Hasan DURSUN makaleler
406TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Adli görevlilerin yolsuzluk olaylarını en az bir seviyeye indirebil-
mek açısından çıkartılması gereken ikinci etik yasa; Avukatların Etik
İlkeleri Yasası olmalıdır. Kuşkusuz, avukatların uymaları gereken bir
takım etik ilkelere 19.3.1969 tarih ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda
ve Türkiye Barolar Birliği’nce 1971 yılında kabul edilen meslek kural-
ları ile yer verilmiştir. Ancak yargının asli bir unsuru olan avukatın
mesleğinin onur ve haysiyetini koruyabilmesi için uyması gereken
etik ilkelere yer veren ayrı bir yasanın çıkartılması yerinde olacaktır.
Çünkü, savunma hizmetlerinde etkin bir şekilde dürüstlük ve düz-
günlük sağlanabilmesi için avukatların uymaları gereken etik ilkelerin
toplu ve ayrı bir mevzuatta gösterilmesi zorunludur. Avukatların Etik
İlkeleri Yasası çıkartılırken dikkat edilmesi gereken nokta; söz konusu
etik ilkelere sadece serbest avukatların değil, aşağıda daha ayrıntılı
olarak anlatılacak olan savcılığın yerine kurulmasını önerdiğimiz id-
dia avukatlarının da “silahların eşitliği” ilkesi gereği uymak zorunda
olmaları esasının kabul edilmesidir. Avukatların Mesleki Etik İlkeleri
Yasası çıkartılırken avukatların mesleklerinin gerektirdiği dürüstlükle
ilgili kurallara yer verilmeli, dürüstlükle ilgili etik ilkelerin tek bir kez
ihlali halinde bile avukatın görevine son verilmelidir. Çünkü 1136 sayılı
Avukatlık Kanunu’nun 1. maddesinin 2. fıkrası gereği yargının kurucu
unsuru olan avukatın, dürüstlükle ilgili etik kuralı bir kez ihlal etmesi
bile yargıyı kirletir. Serbest avukatların uymaları gereken etik kuralları
uygulama görevi barolara, iddia avukatlarının uymaları gereken etik
kuralları uygulama görevi ise yine aşağıda anlatılacak olan İddia Avu-
katları Kurumu’na verilmelidir.
Adli görevlilerin yolsuzluk olaylarını en az bir seviyeye indirebil-
mek açısından çıkartılması gereken üçüncü etik yasa; Yargıçların Etik
İlkeleri Yasası olmalıdır. Gerçi, 24. 2. 1983 tarih ve 2802 sayılı Hakimler
ve Savcılar Kanunu’nun kimi maddelerinde yargıçların uymaları gere-
ken bir takım etik ilkelere yer verilmişse de, yapılan düzenleme iki açı-
dan yetersizdir. Bir kere, Hakimler ve Savcılar Kanunu’nda yargıçların
uymaları gereken etik ilkeler; kısmi ve eksik bir şekilde yer verilmiştir.
İkincisi, söz konusu yasada etik kuralların ihlali hâlinde yargıçlara, diğer
kamu görevlilerine öngörülen uyarma, aylıktan kesme, kınama, kademe
ilerlemesini durdurma, derece yükselmesini durdurma, yer değiştir-
me ve meslekten çıkarma gibi çeşitli disiplin cezaları öngörülmüştür.
Halbuki özellikle dürüstlükle ilgili etik kuralları ihlal eden, hatta ihlal
görüntüsü veren yargıca sadece meslekten çıkarma cezası verilmelidir.
makaleler Hasan DURSUN
407TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Dürüstlükle ilgili etik kuralları ihlal eden, hatta ihlal görüntüsü veren
yargıç kadar adaleti lekeleyen dolayısıyla kişileri, toplumu ve devleti
bozan ve çürüten başka bir kimse düşünülemez.
Bu açıdan yargıda etkin bir şekilde dürüstlüğü sağlamada önemli
bir kilometre taşı oluşturacağı düşünülen Yargıçların Etik İlkeleri Ya-
sası’na mutlak bir gereksinim bulunmaktadır. Yargıçlara yönelik etik
yasası çıkartılırken; 2003/43 sayılı Birleşmiş Milletler Bangalor Yargı
Etiği İlkeleri; [R (94) 12] sayılı Hakimlerin Rolü, Etkinliği ve Bağımsızlığı
Konusunda Avrupa Konseyi Üye Devlet Bakanlar Komitesi Tavsiye
Kararı ve Birleşmiş Milletler’in 1985 tarihli Yargı Bağımsızlığının Temel
İlkeleri’nden yararlanılmalıdır.
Yargıçların etik ilkelere etik bir şekilde uyumunu sağlamak için
mevcut düzenek de değiştirilmelidir. Mevcut sistemde, 2802 sayılı
Kanun’da gösterilen disiplin kurallarını ihlal ettiği öne sürülen yar-
gıç, Adalet Bakanlığı müfettişlerince soruşturulmakta ve soruşturma
tamamlandıktan sonra dosya, gereği için Hakimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu’na sunularak, söz konusu Kurul tarafından yargıca disiplin
cezası verilmektedir. Yargıcın gerek Adalet Bakanlığı müfettişlerince
soruşturulması, gerekse Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda
Adalet Bakanı ve Müsteşarı’na yer verilmesi; yargıç bağımsızlığı il-
kesine aykırı olduğu gibi yargıç tarafsızlığı ilkesine de aykırıdır. Yine
bir yönetsel organ olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun ka-
rarlarının yargı denetimi dışında bırakılması ise vahim bir hata olup,
hukuk devleti ilkesine aykırıdır. Ancak, yargıç hakkında verilen disiplin
cezasının yargı organının denetimine sokulması ise çeşitli sakıncaları
beraberinde taşıyacağından, yargıca verilen disiplin cezasını verecek
merciin değiştirilmesi daha yerinde olacaktır.
Bu çerçevede; yargıç bağımsızlığı ile tarafsızlığı ilkelerine uygun
olarak yargıçların etik ilkelere etkin bir şekilde uyumunu sağlamak
için farklı bir düzenek oluşturulmalıdır. Bu amaçla, her şeyden önce
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Yargıçlar Yüksek Kurulu’na dö-
nüştürülmeli, Kurulda Adalet Bakanı ve Müsteşarına yer verilmemeli,
Kurula her yıl yeterli ölçüde bütçe tahsisatı yapılarak, Kurulun yönetsel
açıdan özerk bir yapıya kavuşturulması gerekir. Bu yapısal düzenleme-
lerden sonra, dürüstlükle ilgili etik kuralları ihlal ettiği öne sürülen veya
böyle bir görüntü veren yargıcı, Yargıçlar Yüksek Kurulu’nun görevlen-
direceği denetçiler soruşturmalı, iddialar doğru çıkarsa ilgili yargıcın
Hasan DURSUN makaleler
408TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
meslekten çıkarılması için durum Adalet Bakanlığı’na bildirilmelidir.
Adalet Bakanlığı ise, durumu Başbakanlığa intikal ettirmeli, Başbakanlık
ise ilgili yargıcın meslekten çıkarılması için tezkere ile birlikte konuyu
Türkiye Büyük Millet Meclisine iletmelidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi
Genel Kurulu’nda ise oylama yapılarak ilgili yargıcın meslekten çıkar-
tılıp çıkartılmayacağına karar verilmelidir. TBMM ilgilinin meslekten
çıkartılmasına karar verirse, söz konusu karar yargı denetimine tabi
olmayacaktır. Çünkü Anayasa’da gösterilen ayrıksı durumlar dışında
TBMM kararları yargı denetimine tabi değildir. Yargıcın meslekten
çıkartılmasına dair TBMM kararının yargı denetimine tabi olmaması;
hukuk devleti ilkesine de aykırılık taşımaz, çünkü hukuk devleti ilkesi
sadece yürütmenin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi
olmasını gerektirir. Yargıcın meslekten çıkartılmasına dair kararın
TBMM tarafından verilmesi anayasal sistematiğe de uygun olacaktır.
Zira, Anayasa’nın 9. maddesi gereği yargı yetkisi; Türk Milleti adına
bağımsız mahkemelerce kullanılır. TBMM kararıyla ilgili yargıcın mes-
lekten atılması, yargı yetkisinin, Türk Milleti adına o yargıç tarafından
kullanılamayacağı anlamını taşır.
Adli görevlilerin yolsuzluk olaylarını en az bir seviyeye indirebil-
mek açısından çıkartılması gereken dördüncü etik yasa; Yargı Görevlileri
Etik İlkeleri Yasası olmalıdır. Söz konusu yasada yazı işleri müdürü,
zabıt katibi, mübaşir, icra-iflas müdürü ve memurlarının iş sahibi, avukat
ve yargıçla ilişkilerinde uyması gereken dürüstlükle ilgili etik ilkelere
yer verilmeli, söz konusu etik ilkelerin bir kez ihlali halinde bile yargı
görevlisinin görevine son verileceği hususu açıkça belirtilmelidir.
Adli görevlilerin yolsuzluk olaylarını en az bir seviyeye indirebil-
mek açısından çıkartılması gereken son etik yasa; Ceza ve Tutukevi
Personeli Etik İlkeleri Yasası olmalıdır. Bu Yasa’yla, ceza ve tutukevi
personelinin mahkum ve tutuklu, ziyaretçi, avukat ve mahkemeyle iliş-
kilerinde uyması gereken dürüstlükle ilgili etik ilkelere yer verilmeli,
söz konusu etik ilkelerin bir kez ihlali halinde bile ceza ve tutukevi
görevlisinin görevine son verileceği hususu açıkça belirtilmelidir.
Adli görevlilerin etik ilkeleri konusunda son bir hususun belirtilmesi
yerinde olacaktır. Adli görevlilerin uymaları gereken etik kurallar statik
olmayıp dinamiktir. Yeni gelişmelerle eşanlı olarak adli görevlilerin
uymaları gereken etik kurallarda sürgit bir yenilik yapılmalı, yenilikler
konusunda adli görevliler, hizmet içi eğitime tabi tutulmalıdır. Adli
makaleler Hasan DURSUN
409TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
görevlilerin uymaları gereken etik kuralların içeriği halka duyurulmalı
ve böylece halk, adli görevlilerin davranışlarını değerlendireceği bir
ölçüte sahip olmalıdır. Bunun yanında, yeni atanan veya mevcut adli
görevlilere, etik sözleşmesi imzalattırılmalı; sözleşmeye, dürüstlükle
ilgili etik kuralları ihlal eden adli görevlinin istifa etmesi gerektiği veya
mesleğinden atılacağı esası konulmalıdır (Karş. Langseth, s. 68).
2.2. Adli Birimler Temelinde Alınması Gereken Önlemler
a. Güvenlik Güçleri Temelinde
Türkiye’de iç güvenlik güçlerini; polis, jandarma, sahil güvenlik ve
tartışmalı olmakla birlikte geçici köy korucuları oluşturmaktadır. Güven-
lik güçleri temelinde yolsuzluklarla etkin mücadele açısından alınması
gereken ilk önlem; sadece polisin güvenlik gücünü oluşturması, daha
doğru bir deyişle, sınır güvenliğinin asker tarafından sağlanması dışında,
Türkiye’nin her kısmında sadece polisin güvenlik yetkisine sahip olması
esasının getirilmesi gerekir. Mevcut sistemde, il ve ilçelerdeki mülki sınır
kavramı esas alınarak mülki sınırlar içinde polis, mülki sınırlar dışında
ise jandarma güvenlik fonksiyonuna sahip bulunmaktadır. Halbuki Türk
Silahlı Kuvvetleri’nin bir unsurunu oluşturan jandarmanın kural olarak
iç güvenlik ve adli hizmetleri görmemesi gerekir. Türk Silahlı Kuvvetle-
ri’nin, bu arada jandarmanın temel fonksiyonu savunma hizmetini yerine
getirmektir. Güvenlik ve savunma hizmetlerinin gerek gayesi gerekse
teknikleri birbirinden önemli ölçüde farklılık gösterdiğinden, kural olarak
kolluk görevini, güvenlik fonksiyonu görmek üzere yetiştirilen polisin
yerine getirmesi gerekir. Ayrıca, bir kısım coğrafi alanda polisin diğer
bir kısım alanda ise jandarmanın kolluk yetkisine sahip olması güvenlik
güçleri temelinde yapılan yolsuzlukla mücadele çalışmalarını olumsuz
olarak etkilemektedir. Çünkü, kimi durumlarda, polis veya jandarmadan
hangisinin yolsuzluğa bulaştığını belirlemek kolay olmamaktadır. Eğer
güvenlik gücünü sadece polis oluşturursa, kimin yolsuzluğa bulaştığını
saptamak oldukça kolay bir hale gelebilecektir. Diğer yandan, yolsuzluğa
karşı etkin mücadele verilmesinin temelini; saydamlık ve hukukun üs-
tünlüğü ilkesinin bütünüyle yaşama geçirilmesi oluşturur (van Duyne, s.
54-57). Halbuki, jandarma görevlilerini, bağımsız organlarca etkin bir şe-
kilde denetlemek olanağı az olduğundan, jandarmada saydamlık ilkesini
yaşama geçirebilmek kolay değildir. Tüm bu nedenlerle kolluk yetkisinin
kural olarak bütünüyle polise bırakılması yerinde olacaktır.
Hasan DURSUN makaleler
410TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Yolsuzluk olaylarıyla etkili mücadele vermek açısından güvenlik
güçleri temelinde alınması gereken bir diğer önlem; polisin sahil güvenlik
biriminin oluşturulmasıdır. 9.7.1982 tarih ve 2692 sayılı Sahil Güvenlik
Komutanlığı Kanunu ile Türkiye’nin sahillerinin, karasuları ile iç sula-
rının, liman ve körfezlerinin korunması, güvenliğinin sağlanması, de-
nizlerde; Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın gelen sorumluluğu dışında
kalan hak ve yetkilerin kullanılması, deniz yoluyla yapılan kaçakçılığın
önlenmesi, izlenmesi ve suçlular hakkında gerekli işlemleri yapılması
konusunda görev ve yetkili Sahil Kuvvet Komutanlığı kurulmuştur.
Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın görevli ve yetkili olduğu hususlar; tipik
olarak güvenlik fonksiyonuna dahil olduğundan ve çağcıl gelişmelere
de uyum sağlamak açısından Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın görev
ve yetkilerinin polise devredilmesi gerekir. Ayrıca, sahil güvenlik de
jandarma gibi askeri birim olduğundan, yukarıda jandarmanın güvenlik
görevinin polise devredilmesi açısından ileri sürülen tüm gerekçeler,
sahil güvenlik açısından da geçerlidir.
Yolsuzluk olaylarıyla etkili mücadele vermek açısından güvenlik
güçleri temelinde alınması gereken bir başka önlem; geçici köy koru-
culuğu uygulamasının kaldırılmasıdır. 442 sayılı Köy Kanunu’nun 74.
maddesi; Bakanlar Kurulu’nca tespit edilen illerde, olağanüstü hal ila-
nını gerektiren sebeplere ve şiddet olaylarına ait ciddi belirtilerin köyde
ve çevresinde ortaya çıkması veya köylünün canına ve malına tecavüz
hareketlerinin her ne suretle olursa olsun artması halinde, valinin tek-
lifi ve İçişleri Bakanı’nın onayı ile yeteri kadar “geçici köy korucusu”nun
görevlendirilebileceği belirtilmektedir. Bu hükme dayanarak bilhassa
olağanüstü hal bölgelerinde binlerce geçici köy korucusu tutulmuştur.
Geçici köy koruyuculuğu uygulaması, güvenlik güçleri temelinde yol-
suzlukla etkin mücadeleyi derinden bir şekilde olumsuz olarak etkile-
mektedir. Çünkü geçici köy korucuları; profesyonel anlamda güvenlik
hizmetlerini görmek üzere yetiştirilmediğinden ve onlara yolsuzluğa
karşı bir bilinç aşılanamadığından kolaylıkla yolsuzluğa bulaşabilirler.
Ayrıca, onları yolsuzluktan etkin bir şekilde alıkoyacak düzeneklerin
oluşturulması da kolay değildir.
Geçici köy koruculuğu uygulaması; güvenlik güçleri temelinde
yolsuzlukları önlemek amacıyla yapılan mücadeleyi zafiyete uğrattığı
gibi Anayasa’ya da aykırıdır. Anayasa’nın 128. maddesinin 1. fıkrasında;
Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel
makaleler Hasan DURSUN
411TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetle-
rinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin, memurlar ve diğer kamu
görevlileri eliyle yürütüleceği ifade edilmiştir. Güvenlik hizmetleri;
devletin yürütmekle zorunlu bulunduğu en temel kamu hizmetini teş-
kil etmektedir. Kamu hizmeti; topluma sunulan, sürekli ve kesintisiz
biçimde işlemesi zorunlu, toplumun genel ve ortak gereksinimlerini
karşılamak amacıyla kamusal yetki ve usuller kullanılarak yürütülür.
Kamu hizmetinin yürütülmesi, kamu gücünün kullanılmasını gerektir-
diği için ancak kamu görevlisi sıfatını taşıyan kimseler kamu hizmeti
görebilir. Kamu görevlileri, kamu hizmetinin gerektirdiği asli ve sürekli
görevlerde önceden belirlenen nesnel kurallara göre idareye bağlı ola-
rak çalışan, kendilerine kadro tahsis edilen, bütçeden ödeme yapılan
memurlar ile diğer kamu görevlilerini kapsar. Bu açıdan hiç bir şekilde
kamu görevlisi tanımı ve kuramına uymayan geçici köy koruyucuları-
nın en temel kamu hizmeti olan güvenlik (kolluk) hizmetini görmesi,
Anayasa’nın gerek sözüne gerekse özüne aykırıdır (Benzer düşünce ve
fazla bilgi için bkz., Günday, s. 256).
Sınır güvenliğini sağlama dışında güvenlik fonksiyonunu sadece
polisin yerine getireceği esası benimsendikten ve bu esasa göre polisin
teşkilat yapısında çağcıl düzenlemeler yapıldıktan sonra, polis yolsuz-
luğunu etkin bir şekilde önlemek için uygun bir denetleme düzeneği
kurulmalıdır. Denetim düzeneği oluşturulurken; polisin kendisini hu-
kuk olarak görmesinden ziyade, polisin; hukuka uygun olarak halka
hizmet etmesini sağlayacak bir esas kabul edilmelidir. Buna ek olarak,
yolsuzluğu daha başlangıcında saptamak ve bastırmak için çeşitli dü-
zenekler de oluşturulmalıdır. Düzenek olarak, Washington DC Polis
Vakfı tarafından geliştirilen Risk Analizi Yönetim Sistemi (RAMS II)
ve Bütünleşmiş Kalite Servis Göstergesi (QSI) şeklindeki erken uyarı
sistemlerinden yararlanılabilir. Söz konusu sistemler, görevini ciddi
şekilde kötüye kullanabilecek polisleri daha önceden belirlemekte ve
onlara yardım eli uzatılmasını sağlamaktadır (Williams, s. 97).
b. Mahkeme Temelinde
Mahkeme temelindeki yolsuzluklara karşı etkin bir mücadele veri-
lebilmesi amacıyla alınması gereken ilk önlem; savcılığın kaldırılarak,
serbest avukat ile eşit konumda bulunacak iddia avukatını kurmaktır.
Günümüzde Cumhuriyet Savcısı; serbest avukattan farklı olarak yargıç-
Hasan DURSUN makaleler
412TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
larla aynı kapıdan mahkemeye girip çıkmakta, yargıçlarla aynı seviyede
ve onlara yakın olarak oturmakta, bazı duruşma salonlarında, savcı,
serbest avukatın sahip olamadığı mahkeme zabıtlarını izleme olanağına
sahip olmaktadır. Bu durum yolsuzluklarla en etkili mücadele yönte-
mi olan hukukun üstünlüğü ilkesine aykırılık taşımaktadır. Hukukun
üstünlüğü ilkesi, silahların eşitliği olarak adlandırılabilecek savunma
avukatı ile iddia avukatının eşit konum ve rollere sahip olmasını veya
öyle bir görüntü verilmesini gerektirir. Savcılık kurumu mevcut olduğu
müddetçe Türkiye’de silahların eşitliği ilkesini yaşama geçirebilmek
kolay değildir.
Yine, mevcut yapıda, polisin İçişleri Bakanlığı’na, Cumhuriyet
Savcısı’nın da Adalet Bakanlığı’na bağlı olarak görev yapması ve suç
soruşturmalarında polis ile Cumhuriyet Savcısı’nın birlikte çalışması
yerine ayrı ayrı çalışması, yolsuzluğu gizilgüç olarak artırıcı bir ortam
oluşturmaktadır. Ayrıca, kimi durumlarda yolsuzluğu savcı veya
polisten hangisinin yaptığını belirleyebilmek olanaklı değildir. Ceza
soruşturma ve kovuşturmalarında tek yetkili polis olursa gerek polisin
gerekse iddia avukatının yolsuzluklarını saptamak oldukça kolay bir
hale gelecektir. Yine yürürlükteki sistem gereği savcı ve yargıç idari
yönden Adalet Bakanlığı’na bağlıdır. İddia eden ile karar verenin aynı
makama (Adalet Bakanlığı’na) bağlanması, kamu yönetimi ilkelerine
de aykırıdır. Çağcıl kamu yönetimi anlayışı; iddia eden ile karar veren
organın aynı makama bağlanmasına izin vermez. Bu çerçevede; savcılı-
ğın bünyesinde taşıdığı olumsuzluklardan kurtulmak için Cumhuriyet
Savcılığı iddia avukatlığına dönüştürülmeli ve iddia avukatı ile polis
aynı Bakanlığa (İçişleri Bakanlığı’na) bağlanmalıdır. İddia avukatı ve
polisin İçişleri Bakanlığı’na bağlandığı durumda, polisin görev ve sicil
olarak kime bağlanması gerektiği tartışmaları da bitecektir.
Mahkeme temelindeki yolsuzluklara karşı etkin bir mücadele
verilebilmesi amacıyla alınması gereken bir başka önlem; yargıçların
yargılanabilmesi için aranan izin şartının kaldırılmasıdır. 24.2.1983
tarih ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 82. maddesine
göre, yargıçların görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçları,
sıfat ve görevleri gereğine uymayan tutum ve davranışları nedeniyle
haklarında inceleme ve soruşturma yapılmasının Adalet Bakanlığı’nın
iznine tabi olduğu belirtilmiştir. Yine söz konusu Kanun’un 98. mad-
desinde; Adalet Bakanlığı merkez kuruluşundaki, birinci sınıf hakim
makaleler Hasan DURSUN
413TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
ve savcıların, disiplin cezası, soruşturma ve kovuşturma bakımından
Yargıtay üyeleri hakkındaki hükümlere tabi olduğu, ancak soruşturma
açılmasının Adalet Bakanı’nın istemine bağlı olduğu ifade edilmiştir.
Çeşitli kereler belirtildiği üzere yolsuzluklara karşı en etkili yasal yön-
tem; saydamlık ve hukukun üstünlüğü ilkeleri çerçevesinde, söz konusu
ilkelere aykırılık taşıyan mevzuatın ortadan kaldırılmasıdır. Görev suçu
bile olsa, bir yargıcın yargılanabilmesi için izin şartının öngörülmesi hiç
kimsenin sorumsuz olamayacağı şeklindeki hukukun üstünlüğü ilkesine
aykırılık taşır ve yargısal yolsuzluklarla mücadeleyi zafiyete uğratır.
Mahkeme temelindeki yolsuzluklara karşı etkin bir mücadele ve-
rilebilmesi amacıyla alınması gereken bir diğer önlem; yargıçlara yö-
nelik olarak yapılan her türlü ihbar ve şikayetin dikkate alınmasıdır.
2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 97. maddesinde; yargıç
hakkındaki ihbar ve şikayetin soruşturmayı gerektiren belli bir konuyu
içermez veya gerçek kimlik ve doğru adres gösterilerek yapılmazsa
işleme konulamayacağı ifade edilmektedir. Yukarıda belirtildiği üzere,
kimi durumlarda korkma veya başka nedenlerden dolayı kişiler yaptığı
ihbar ve şikayetlerde kimliğini veya adresini gizleyebilir. Kimlik veya
doğru adres bilgilerini taşımayan ihbar ve şikayetlerin dikkate alın-
maması, ilgili yargıcın yolsuzluk yapmadığını göstermeyebildiği gibi
yapılan ihbar veya şikayetin önemsiz olduğunu da göstermeyebilir.
Bu açıdan, yargısal yolsuzluklarla etkili bir mücadele verilmesi için;
yargıç hakkında maddi veya hukuki bir olgu bildiren her türlü ihbar
ve şikayetlerin (imzasız veya hayali isimle de olsa) dikkate alınması
mutlak bir gereksinimdir.
Mahkeme temelindeki yolsuzluklarla etkin mücadele edilmesi ama-
cıyla alınması gereken bir başka önlem, yargıçların yargılanabilmesi
için öngörülen yargılama birliği prensibine getirilen ayrıksı durumla-
rın kaldırılmasıdır. 24.2.1983 tarih ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar
Kanunu’nun 82, 85, 87, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96. maddelerinde ve
4.2.1983 tarih ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 46. maddesi ile diğer
kanunlarda (Örneğin; 832 sayılı Sayıştay Kanunu 96. madde) yargıçların
görevden doğan veya görevi sırasında işledikleri suçlar ile kişisel suçla-
rının soruşturma ve kovuşturulmasında yargılama birliği prensibinden
ayrı özel bir takım usuller öngörülmektedir.
Yargılama birliği prensibi, elinde kuvvet bulunduranların kendile-
rine ayrı mahkeme istemelerine ve böylece içeriği aynı olan uyuşmaz-
Hasan DURSUN makaleler
414TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
lıkların bir kısmının adliye içi, bir kısmının adliye-dışı yargılama ma-
kamlarında çözülmesine engeldir. Örneğin; bir fiilin suç olup olmadığı,
faile ceza verilmesi gerekip gerekmediği gibi sorunların çözümünde
hem adliye içi- hem de adliye dışı yargılama makamları yetkili olursa
yargılama birliğinden uzaklaşılmış olunur (Kunter, s. 148).
Görev suçu veya kişisel suç olsun yargıcın işlediği ileri sürülen
suçunun kovuşturma ve soruşturulmasında özel bir takım usul öngö-
rülmesi; kanımca yargılama birliği ilkesine aykırıdır ve kaldırılması
gerekir. Ayrıca, yargıcın işlediği ileri sürülen suçunun soruşturulması
ve kovuşturulmasının özel usule tabi tutulması, yargısal yolsuzluk-
larla mücadeleyi de zafiyete uğratır. Yolsuzluğa karşı en etkili yasal
yöntem olan hukukun üstünlüğü prensibi; herkesin (yargıçlar dahil)
Ceza Muhakemesi Kanunu’nda öngörülen genel usul kurallarına tabi
olmasını gerektirir. Yargıcın işlediği öne sürülen suçlarının kovuştur-
ma ve soruşturmalarının; özel bir takım usul kurallarına ve adliye dışı
makamların inisiyatifine tabi tutulması; sanık yargıcın söz konusu
makamlar tarafından kayrıldığı iddiasını gündeme getirebilmekte ve
böylece hukukun üstünlüğü ilkesine uyulmadığı görüntüsü verilmek-
tedir. Bu çerçevede, adli yolsuzluklarla mücadelede büyük bir zafiyet
doğuran ve yargılama birliği ilkesine aykırı bir nitelik taşıdığı açık olan
yargıç suçlarını özel soruşturma ve kovuşturma usullerine tabi tutan
düzenlemelerin kaldırılması yerinde olacaktır.
Ancak, yargıcın işlediği öne sürülen görev veya kişisel suçlarında
yargılama birliğine ayrıksı durumların kaldırılması; yargıç suçlarında
özel yetki kuralı konulmasına engel değildir. Yetki kuralları sanığa te-
minat sağlama amacına yönelmediğinden (Bu konularda fazla bilgi için
bkz., Kunter, s. 400 vd) yargıç suçlarında yetkili mahkeme, genel yetki
kurallarından farklı olarak düzenlenmelidir. Yargıcın görev veya kişisel
suçlarında, görev yaptığı yargı çevresinde yargılanması, sanık yargıcın
diğer meslektaşları tarafından kayrılması iddialarını gündeme getire-
ceğinden, bu suçlarda yetkili mahkemenin yargıcın görev yaptığı yargı
çevresine en yakın mahkeme olarak belirlenmesi yerinde olacaktır.
Mahkeme temelindeki yolsuzluklarla etkin mücadele edilmesi ama-
cıyla alınması gereken bir başka önlem, yargılama usulü kurallarının
basit, yalın ve sade bir şekle dönüştürülmesidir. Buscaglia (1998) adlı
yazar tarafından yapılan bir çalışmada; mahkemelerde uygulanan usul
makaleler Hasan DURSUN
415TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
kurallarının karmaşıklığı ile yargı yolsuzluğu arasında açık bir ilişki
bulunduğu ortaya konulmuştur (An Economic and Jurimetric Analysis
of Official Corruption ..., s. 7).
Bu açıdan hukuk, ceza ve icra-iflas usulünü sade, basit ve yalın
bir hale getirmek gerekir. Hukuk usulünü basit, yalın ve sade bir hâle
getirmek için tüm özel yargılama usullerinin (sözlü yargılama, seri
yargılama, basit yargılama usulü vb) kaldırılması gerektiği gibi başka
kanunlarda (örneğin Türk Medeni Kanununda) yer alan hukuk yargı-
lama usullerinin de kaldırılması gerekir. Bir tane Hukuk Yargılaması
Kanunu kabul edilmeli, usule ilişkin hükümlere başka kanunlarda yer
verilmemelidir.
Ceza usulünü basit, sade ve yalın bir hâle koymak için “kamu da-
vasının resmiliği” ilkesine aykırı olan şikayet, kamu davasına katılma,
uzlaşma usulü gibi özel yargılama usullerinin 4.12.2004 tarih ve 5271
sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan çıkartılması gerektiği gibi (özel
yargılama usullerinin kaldırılması konusunda ayrıntılı bilgi için bkz.,
Erem, s. 575) ceza muhakemesi usulünü gereksiz yere karmaşık bir hale
koyan suçüstü suçlarının yargılanması usulü (3005 sayılı Meşhut Suç-
ların Muhakeme Usulü Kanunu) (3005 sayılı Kanunu’nun kaldırılması
hakkında ayrıntılı bilgi için bkz., Tosun, s. 432 vd) ve diğer kanunlarda
(Örneğin; 4208 sayılı Karapara Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’nda)
yer alan ceza yargılama usullerinin kaldırılması gerekir. Bir tane Ceza
Yargılaması Kanunu kabul edilmeli, usule ilişkin hükümlere başka
kanunlarda yer verilmemelidir.
İcra ve İflas Kanunu’nda öngörülen usuller, özellikle süreler ol-
dukça karmaşık bir şekilde düzenlenmiştir. Bir başka deyişle, İcra ve
İflas Kanunu’nda takibin tarafları, (alacaklı-borçlu) üçüncü kişiler veya
cebri icra organları için öngörülen süreler çok değişik uzunlukta öngö-
rülmüş olup, bu husus özellikle takibin tarafları veya üçüncü kişiler
için bu sürelerin hepsini bilmelerini ve dolayısıyla yapılacak işlemi
süresinde yapabilmelerini zorlaştırmakta ve pek çok uyuşmazlık, bu
sürelerin kaçırılmasından doğmaktadır. Halbuki bu sürelerin tek süre
olarak kabul edilmesi, Kanun’un ilgililer tarafından daha kolay, daha
çabuk, daha az uyuşmazlıklara neden olabilecek şekilde uygulanmasını
sağlayacaktır. İcra ve iflas takiplerinde basitlik ve sadeliği sağlayabil-
mek için ödeme emrine itiraz, şikayet süreleri ile borcu ödeme ile mal
Hasan DURSUN makaleler
416TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
beyanında bulunma sürelerinin yedi gün olarak düzenlenmesi (Uyar,
s. 255) hatta Av. Güngör Yener’in isabetli olarak belirttiği üzere İcra
ve İflas Kanunu’nda yer alan üç ila on günlük tüm sürelerin yedi gün
olarak birleştirilmesi yerinde olacaktır (Bu konuda fazla bilgi için bkz.,
Uyar, s. 255, bilhassa dpn. 9).
Mahkeme temelindeki yolsuzluklarla etkin mücadele edilmesi ama-
cıyla alınması gereken bir diğer önlem, tüm yargısal harçlar ile icra-iflas
harçlarında ve tebligat masraflarının hesaplanmasında kesirli rakamla-
rın dikkate alınmamasıdır. Daha doğru bir deyişle, tebligat masrafları
ile nisbi ve maktu yargısal harcın ödenmesi sırasında 50 YK’tan aşağı
kesirli rakamlar dikkate alınmamalı, 50 YK’tan yukarı rakamlar ise 1
YTL’sına yükseltilerek ilgiliden tahsili yoluna gidilmelidir. Kesirlerin
dikkate alınması yüzünden bozuk para olmaması veya başka gerekçe-
lerle çoğu durumlarda ilgililer hesaplanan miktardan daha fazla para
ödemek durumunda kalmakta, bu durum ise, adli görevlilerin yiyicilik
ithamına maruz kalmalarına yol açmaktadır.
Yargısal yolsuzluklarla etkin mücadele edilmesi amacıyla alınması
gereken son önlem; hukuk veya ceza davalarında seçilecek bilirkişilerin
listeden seçilmesi esasını benimsemektir. Günümüzde yargı yolsuzluğu-
nun bir kısmını, bilirkişiler tarafından yapılan yolsuzluklar oluşturmak-
tadır. 4.12.2004 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 64.
maddesiyle bilirkişilerin kural olarak; il adli yargı adalet komisyonları
tarafından her yıl düzenlenen bir listede yer alan gerçek veya tüzel
kişiler tarafından seçileceği esasının benimsenmesi; listelerde konu-
nun uzmanlarının ve dürüst kimselerin yer alacağını ümit ederek ceza
davalarındaki bilirkişiliğe kanımca bir çekidüzen getirecek ve bilirkişi
yolsuzluğunun önlenmesinde önemli bir rol oynayacaktır. Ancak 64.
maddenin 2. fıkrasında listelere girmeyen kişilerin de bilirkişi olarak
atanabileceğinin öngörülmesi liste usulünden haksız bir şekilde ayrılma
anlamını taşıdığından, kanımca, isabetsiz olmuştur. Hukuk, veya ceza
davalarında görülen bilirkişi yolsuzluklarını en az bir seviyeye indirebil-
mek açısından tüm bilirkişilerin listeden seçilmesi esasının getirilmesi,
hukuk davalarındaki bilirkişi seçiminde, mahkemenin bütünüyle serbest
olduğu mevcut sistemin terk edilmesi gerekir.
makaleler Hasan DURSUN
417TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
c. Ceza ve Tutukevleri Temelinde
Ceza ve tutukevleri temelinde yolsuzluklarla etkin mücadele açı-
sından alınması gereken ilk önlem; koğuş veya F tipi cezaevlerinde
uygulanan üç kişilik oda sisteminden vazgeçilmesidir. Koğuş veya üç
kişilik oda sistemi; ceza ve tutukevlerinde yaşanan yönetsel ve işlevsel
yolsuzlukların yeşermesi ve büyümesi için oldukça uygun bir zemin
hazırlamaktadır. Ceza ve tutukevlerinde yaşanan yolsuzluklarla etkin
bir mücadele vermek açısından koğuş veya üç kişilik oda sisteminden,
gündüz çalışma, gece ise tek kişilik odada kalmaya dayalı oda sistemi-
ne geçilmesi gerekir. Koğuş veya üç kişilik oda sistemi; en temel insan
haklarından olan özel hayatın gizliliği kuralını da ihlal etmektedir.
Özel hayatın gizliliği kuralı gereğince mahkuma verilecek oda mutla-
ka tek kişilik olmalıdır. Koğuş veya üç kişilik oda sistemi; mahkumlar
tarafından ortak bir suç alt kültürü oluşturulmasına neden olmakta ve
mahkumların cezaevi yönetimi ve görevlilerini kolaylıkla yolsuzluğa
bulaştırabilmelerine yol açmaktadır (Karş. Dursun, Cezaların İnfazının
..., s. 743, 744).
Ceza ve tutukevleri temelinde yolsuzluklarla etkin mücadele
açısından alınması gereken bir başka önlem; ceza ve tutukevlerinin
dış korumasının infaz koruma memurlarına bırakılmasıdır. Mevcut
sistemde ceza ve tutukevlerinin iç korumasını infaz koruma memur-
ları, dış korumasını jandarma sağladığından, kimi durumlarda ceza
ve tutukevlerinde görülen yolsuzlukları infaz koruma memuru veya
jandarmadan hangisinin yaptığını saptamak olanaklı olmamaktadır.
Eğer ceza ve tutukevlerinin iç ve dış korumasını sadece infaz koruma
memuru yaparsa kimin yolsuzluğa bulaştığını saptamak oldukça kolay
bir hale gelecektir. Bu açıdan ceza ve tutukevlerinin dış korumasının
jandarmadan alınması yerinde olacaktır.
Ceza ve tutukevleri temelinde yolsuzluklarla etkin mücadele açı-
sından alınması gereken bir diğer önlem; tutuklu ve mahkumların hak
ve ödevlerini açık bir şekilde gösteren yasanın çıkartılmasıdır. Türki-
ye’de tutuklu ve mahkumların haklarını açık bir şekilde gösteren yasal
düzenlemenin bulunmaması, gerek organize suç gruplarının ceza ve
tutukevi yönetimi veya görevlilerini yolsuzluğa bulaştırması gerekse
ceza ve tutukevlerindeki yönetsel yolsuzluklar için oldukça uygun bir
ortam doğurmaktadır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin belirle-
Hasan DURSUN makaleler
418TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
diği “Tutuklular ve Mahkumlara Uygulanacak Asgari Kurallar”, Birleşmiş
Milletler Standartları ve Amerikan Federal Yüksek Mahkemesi’nin
içtihatları ışığında tutuklu ve hükümlülerin haklarının açık bir şekilde
yasa ile düzenlenmesi cezaevinde görülen bir çok yolsuzlukların önlen-
mesi bakımından oldukça fayda sağlayacaktır (Karş. Dursun, Cezaların
İnfazının ..., s. 742).
Ceza ve tutukevleri bağlamında yolsuzluklarla etkin mücadele açı-
sından alınması gereken son bir önlem; tutuklu ve mahkumların ayrı
ayrı yerlere konulmasıdır. Daha 1764 yılında Beccaria “Suç ve Ceza” adlı
kitabında hükümlü ve tutukluların bir araya konulmasının; tutukluyu
daha mahkeme kararı olmadan mahkum hüviyetine sokmak demek
olduğu gerekçesiyle haklı olarak şiddetli bir şekilde eleştirmesine rağ-
men, Türkiye’de, 21. yy’da bile yer yokluğu gerekçesiyle hükümlü ve
tutukluların bir araya konulması anlaşılabilir bir tutum değildir. Ayrı-
ca, hükümlü ve tutukların bir arada bulunması; cezaevi yönetimi veya
görevlilerini nasıl yolsuzluğa bulaştıracağı konusunda; mahkumların,
tutuklulara bilinç aşılamasına yol açabilir. Bu gerekçelerle, hükümlü ve
tutukluların mutlaka ayrı ayrı yerlere konulması gerekir (Karş. Dursun,
Cezaların İnfazının ..., s. 743).
SONUÇ
Türkiye’de adli birimlerde görülen yolsuzluk sorununun hukuki,
siyasi, sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutları bulunmakta, ancak çok
yönlü bu konunun henüz bilimsel yöntemlerle yeterince araştırılma-
mış, bilimsel verilere dayalı elde yeterli veri bulunamamıştır. Yargıda
yolsuzluk konusunda bu zamana kadar yapılan en kapsamlı araştırma
Ökçesiz tarafından yapılan ve 1999 yılında yayımlanan İstanbul Baro-
su Çevresi Adli Yargıda Yolsuzluk Araştırması’dır. Bu Araştırma’da,
İstanbul Barosu’na kayıtlı ve mesleğinde beş yılı doldurmuş altı yüz
altmış altı avukattan gelen yanıtlara dayalı olarak adli yargıda yolsuzluk
konusu incelenmiştir. Gelen yanıtların %94, 9’una göre adli yargıda yol-
suzluğun var olduğu ifade edilmiştir. Yine bu araştırmada adli yargıda
yolsuzluğun sıklık derecesi olarak, ilk sırada karakollar, ikinci sırada
icra daireleri, üçüncü sırada savcılık ve mahkeme kalemleri, dördüncü
sırada bilirkişiler ve son olarak da yargıç ve savcılar yer almıştır (Fazla
bilgi için bkz., Ökçesiz, s. 36 vd).
makaleler Hasan DURSUN
419TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Ancak, Ökçesiz tarafından yapılan adli yargıda yolsuzluk araş-
tırması eksik ve metodolojik açıdan hatalıdır. Eksiktir, çünkü sadece
İstanbul bölgesindeki adli birimlerde görülen yolsuzluk olayları in-
celenmiş, Türkiye’nin diğer bölgelerindeki adli birimler bünyesinde
görülen yolsuzluk algısı ölçülememiştir. Diğer yandan, söz konusu ça-
lışma metodolojik açıdan da hatalıdır; çünkü, sadece avukatların adli
yolsuzluk algısı ölçülmeye çalışılmıştır. Metodolojik açıdan sağlam bir
adalet yolsuzluğu araştırması yapılabilmesi için avukatların yanında,
adli görevliler (polis, ceza infaz memuru vb) ve yargıç ile adli birimlere
işi düşmüş iş sahiplerinin (davanın tarafları, mahkum, şüpheli ve sanık
vb) örnekleme yoluyla seçilerek onların adli birimlerdeki yolsuzluluk
algılama düzeyleri incelenmelidir.
Adli birimlerde ne türlü bir yolsuzluk araştırması yapılırsa yapılsın
bir husus unutulmamalıdır. Yolsuzluk olayları doğası gereği gizli ol-
duğundan, adli birimlerde veya başka herhangi bir sektörde (örneğin;
sağlık sektöründe) yapılan yolsuzlukların gerçek miktarını tam olarak
ölçmek olanaklı değildir. Bununla birlikte, adli birimlerle ilişkisi bulu-
nan kimseler (avukat, adli birim personeli ve adli birim kullanıcıları)
ana kütle olarak kabul edilip, bunlardan örnekleme yapılarak söz ko-
nusu kimselerin adli birimlerdeki yolsuzlukları algılama seviyelerine
bakılarak, adli birim yolsuzluğu hakkında bir fikir edinilebilir. Adalet
yolsuzluğu hakkında fikir edinmenin bir yöntemi; adli birimlerin
verdiği hizmetlere olan arz ve talep dikkate alınarak; örnekleme yo-
lulyla seçilen avukat, adli birim personeli ve adli birim kullanıcıları ile
yüzyüze görüşme yapılması ve onların algılama düzeyleri ölçülerek,
adli birimlerdeki yönetsel ve işlevsel yolsuzluğun boyutun algılama
seviyesinin ölçülmesidir. Söz konusu üç grup kişilerle yapılan görüşme-
lerde onlara adli birimlerde görülen usulsüzlük ve yolsuzluklara ilgili
sorular sorulmalı ve verilen yanıtlar karşılaştırılarak adli birimlerdeki
yolsuzlukların algılanması boyutu hesaplanmalıdır. Yüz yüze yapılan
görüşmede sorulacak sorular öyle bir şekilde düzenlenmelidir ki; gerek
organize suç gruplarının adli birimleri yolsuzluğa bulaştırması, gerekse
adli birimlerdeki yönetsel yolsuzluğun algılama boyutunun göreceli
sıklığı (relative frequency) hesaplanabilir olmalıdır. Eğer adli birimler-
deki yolsuzluğun algılama düzeyi iyi hesaplanabilirse; yolsuzluğa karşı
politika ve siyasa geliştirmek oldukça kolaylaşacaktır. (Fazla bilgi ve
karşılaştırma için bkz., Buscaglia, s. 3).
Hasan DURSUN makaleler
420TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
Ökçesiz tarafından yapılan yolsuzluk araştırması her ne kadar
eksik ve metodolojik açıdan hatalı olsa da; Türkiye’de adli birimlerde
yaygın bir şekilde yolsuzluk olaylarının yaşandığı yönünde bir algı
olduğu gerçeği yadsınamaz. Kanımca; yargıda yaygın olarak yolsuz-
luk yapıldığı algısı nedeniyle; Türk halkının önemli bir kısmı yargıya
olan güvenini yitirmiş veya yargısal hizmetlerden hoşnutsuz kalmıştır.
Nitekim TÜSİAD tarafından Aralık 2002 tarihinde yayımlanan Kamu
Reformu Araştırması; yurttaşların büyük kısmının kamu kurumlarına
(bu arada adalet birimlerine) güven duymadığı veya hizmetlerinden
memnun olmadığını ortaya koymuştur.
Adalet hizmetlerinde yolsuzluk yapılmasının oldukça tehlikeli
sonuçları bulunmaktadır. Bu sonuçlardan birisi sosyal etkinliğin elde
edilememesidir. Örneğin; Buscaglia (1997) tarafından haklı olarak ileri
sürüldüğü gibi toplumun kesimleri adli görevlilere rüşvet vermeye eği-
limli olsa da özellikle ekonomik olarak az gelişmiş ülkelerde onların
büyük kısmının rüşvet ödemeye güçleri yetmez. Yazar, bu durumun
toplumun sosyal sistemi üzerinde uzun erimli olarak “etkinlik” sorununu
doğuracağı fikrini savunmuştur. Bir ülkede yolsuzluğun yaygın olma-
sı, Yazar’a göre, rüşvet ödemeye eğilimli olmayan veya rüşvet ödeme
gücü bulunmayan toplumun büyük kesiminin, yargı hizmeti gibi tam
anlamıyla kamu malı sayılan bir hizmetinden mahrum kalmasına yol
açacak ve böylelikle sosyal sistemin etkinliği üzerinde olumsuz etki
doğacaktır (Fazla bilgi için bkz., Buscaglia, s. 19).
Bundan da öte, sistematik olarak yaygın yolsuzluğun bulunması
sonucu kamusal kaynaklar yerinde ve verimli olarak özgülenemeyecek;
bu durum, toplumun büyük çoğunluğunun, fertlerin eşit muameleye
tabi tutulmadığı şeklindeki algısıyla birleşerek, toplum katmanları
arasındaki sosyal etkileşimi tahrip edecektir. Adli birimlerde yaygın
yolsuzluk olması halinde, daha da beteri; yurttaşların bir kısmı ya hak-
sızlığa boyun eğerek meşru yollardan hak aramaktan vazgeçecek ya da
uyuşmazlıklarını çözdürebilmek için almaşık yasa dışı yollara (örneğin;
organize suç gruplarına) başvuracaktır (Fazla bilgi ve karşılaştırma için
bkz., Buscaglia, s. 19).
Devletin ve toplumun temelini de çürüten ve kemiren adalet yol-
suzlukları ile amansız bir mücadele verilmelidir. Söz konusu mücade-
lenin etkinliğini sağlayabilmek için adalet yolsuzluklarına sıfır hoşgörü
makaleler Hasan DURSUN
421TBB Dergisi, Sayı 61, 2005
anlayışı ile yaklaşılmalı, küçük veya büyük olsun yapılan her türlü adli
yolsuzluklara en küçük bir müsamaha gösterilmemelidir. Çünkü en
küçük bir lekenin bile adaleti bozacağı unutulmamalıdır. Adalet yolsuz-
lukları doğası gereği gizli olduğundan kuşkusuz adli birimlerde görülen
yolsuzluk olaylarını bütünüyle ortadan kaldırmak olanaklı değildir.
Ancak, yapılan mücadeleyle, adalet yolsuzluklarının olmadığı yönünde
toplumda bir algılama seviyesinin elde edilebileceği unutulmamalıdır.
Bu algı seviyesinin elde edilmesi bile büyük başarıdır. Çünkü adalet
yolsuzluğu olduğu yönünde toplumda fısıltı ve dedikodunun bulun-
ması bile toplumu ve devleti çürütmeye yeter. Demokrasinin, hukukun
üstünlüğünün, insan haklarının, ticaretin, rekabetin, istihdamın, piya-
sanın, temiz devlet ve topluma ulaşılmasının önünde en büyük engeli
oluşturan adalet yolsuzlukları ile can siparane bir mücadele verilme-
lidir. Aksi takdirde, tam demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti ile
sağlam ve dürüst bir ekonomik, sosyal ve kültürel yaşama kavuşmak
Türk yurttaşları için bir hayal olmaktan öteye geçmeyecektir.