makaleler Güney DİNÇ
283TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
I. İNSAN HAKLARI HUKUKU VE DENGE
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Ek Protokoller çevresinde oluşan
hukukun belirgin özelliği, kamu otoritesinin üstünlüğünü pekiştiren ayrı-
calıklı hukuk anlayışından uzaklaşarak bireysel hakların önem kazandığı
özgürlükçü bir kamu düzenine yöneliştir. Hukukun “baskın taraf” egemen-
liği yerine “denge” anlayışını öne çıkarması, oldukça yeni ve son derece
heyecan verici bir gelişmedir.
Sözleşme’de, “silahların eşitliği” sözcüklerinden oluşan bir tanım yer
almamaktadır. Adil yargılanma koşullarını düzenleyen 6. maddenin 1.
bendindeki “... hakkaniyete uygun ...” yargılama kavramı, Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin yorumları sonucunda “silahların eşitliği” ilkesinin
hukuksal temelini oluşturmuştur.
Mahkeme kararları, bu iki sözcüğe yargısal işlemlerin niteliklerini
açıklayan çok çeşitli anlamlar yüklemiş bulunuyor.
Yargılamada “eşitlik” denildiği zaman, ilk anımsanan çekişmeli yar-
gılama oluyor. Çekişmeli yargılama ancak, karşıtların birlikteliği ile ger-
çekleşebiliyor. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. bendine göre karşıtlar, ceza
yargılamasında kendisine bir suç yüklenilen kişi ile, onu suçlayan kamu
görevlisi ya da suçtan etkilenen bir başka kişi oluyor. “Medeni ve hukuki
uyuşmazlıklar”ın karşıtları ise, davacılar ve davalılar. Bu karşıtlardan birisi
hiç varolmaz veya davanın yanı konumunda bulunmazsa, kamu adına
yürütülen işlem bir mahkemece sonuçlandırılsa dahi, orada çekişmeli
yargılamanın varlığından söz edilemez.
AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NE
GÖRE SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ
Güney DİNÇ
*
*
İzmir Barosu üyesi.
Güney DİNÇ makaleler
284TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Silahların eşitliği deyimi, yargılamanın niteliğini de belirliyor. Silahlar
savaş araçlarıdır. Yargılama ise, bireysel ve kitlesel savaşları önlemeyi amaç-
lıyor. Çelişkili gibi görülebilen bu anlatım, yanların, yargılama sürecindeki
etkinliklerini vurguluyor. Çoğu zaman, çetin bir yarışmanın yürütüldüğü
çekişmeli yargılamada, yanların sunum ve yönlendirmelerinin önemi üze-
rinde duruluyor. Yerine göre, uslu sanık, anlayışlı avukat, özverili davacı
görünümleri mahkemeler önünde bilinçli tutumlar olarak sergilenebilir.
Ancak onlardan, savunma hak ve olanaklarından ödün vererek karşıtlarıyla
ya da mahkeme ile işbirliği içerisine girmeleri beklenemez. Yanlar, açık ve
kesin biçimde kendi istemleri ile mahkeme önündeki etkinliklerinin bir
bölümünü uygulamama kararlılığı içerisine girmedikleri sürece, savunma
hakları kısıtlanamaz.
Bu anlayış yargılama sürecinde mahkemelerin konumunu da belirliyor.
Yanları etkisiz bırakan geleneksel yargılama yöntemleri, yargıçları mahke-
melerin sahipleri durumuna getirmiştir. Mahkemelerde yargıçların elinde
toplanan yönetim ve karar egemenliği, giderek önyargılı yaklaşımların da
kaynağı olmuştur. Osmanlı’dan günümüze yansıyan, “mahkeme kadıya mülk
değildir”, özdeyişi, kolaycılığa kaçan bencil yargılama alışkanlıklarının bir
eleştirisidir.
Silahların eşitliği kuramı, yanların etkinliğini arttırarak mahkemeleri
daha bir yansız ve bağımsız konuma yönlendirmiştir. Kamu adına yürü-
tülen yargılamanın adil, verilecek kararların doğru olabilmesi için, yargı
organı önünde sahip oldukları hak ve yükümlülükler açısından yanlar
arasında tam bir eşitliğin kurulması ve bu dengenin bütün yargılama aşa-
malarında sürdürülmesi gerekir.
II. SİLAHLARIN EŞİTLĞİ
AİHS, 6. maddede adları anılan hak ve güvenceler açısından olduğu gibi,
genelde de adil yargılanma olgusunu eşitlik kavramı üzerine oturtmuştur. 1.
bentte sözü edilen “... kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından ... makul
bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve aleni surette ...” yargılanmak, uyuşmazlı-
ğın tüm yanları için geçerli olan ortak kuraldır. Eşitlik, bu düzenlemelerin
doğasında vardır. 3. bentte yer alan kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği
ve nedeni konusunda en kısa zamanda anladığı dilde ayrıntılı biçimde bil-
gilendirilmek, savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara
sahip olmak, savunman edinmek, eğer akçalı olanakları yeterli gelmiyorsa
ücreti kamu eliyle ödenen bir savunmanın yardımından yararlanmak, iddia
tanıklarını sorgulamak, kendi tanıklarını da aynı koşullarda mahkemeye
getirip dinlenilmesini sağlamak, duruşmada kullanılan dili anlamıyorsa, üc-
makaleler Güney DİNÇ
285TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
retsiz bir çevirmenin yardımından yararlanmak, yargılanan sanıkların hak
ve olanaklarını, onları suçlayan organ veya kişilerle aynı konuma getirip
eşitliği gerçekleştirmek için öngörülen yöntemlerdir. Sözleşme’de tek tek
sayılan bu hakların dışındaki diğer konularda da yargılama dengelerinin
kurulması, AİHM’nin silahların eşitliği doğrultusunda geliştirdiği ilkesel
kararlarla sürdürülmektedir. Kamu güvenliği, kamu yararı ile bireysel hak ve
güvenceler arasındaki denge, mahkeme kararlarında, “eşitlik” , “karşılıklılık”
, “orantılılık” gibi sözcüklerle anlatılmaktadır.
Mahkeme’ye göre genel ve geniş kapsamlı bir kavram olan “hakkaniye-
t”in en önemli gereği, taraflar arasında “silahların eşitliği”, diğer bir deyimle,
mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülükler açısından taraflar ara-
sında tam bir eşitliğin sağlanması ve bu dengenin bütün yargılama boyunca
korunmasıdır. (Del court/Belçika 1970, Monnel ve Morris/İngiltere 1987,
Ekbatani/İsveç 1988) Amaç, sav ve savunma arasında hakkaniyete uygun,
adil bir dengenin gerçekleştirilmesi olunca, silahların eşitliği kavramı, her
somut olayda, uyuşmazlığın niteliğine göre değişimler göstermektedir. Ör-
neğin; yargılama işlemleri arasında yer alan kanıt ve karşı kanıtların sunulup
tartışılması, ilgilinin yargıç önüne çıkarılma istemi, dava dosyasının özgürce
incelenip gerekli görülecek belgelerden örnekler alabilme olanağı, bilirkişi
raporlarının yanlara gönderilmesi ve yargılama sürecindeki bir kamusal or-
gandan da gelse, yargıçların kararını etkilemeyi amaçlayan her türlü görüş
ve açıklama konusunda bilgilendirilip bunları yanıtlama olanağının taraflara
tanınması silahların eşitliği kapsamında değerlendirilen uygulamalardır.
III. CEZA MUHAKEMELERİ USULÜ KANUNU’NA GÖRE
SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ
Kamu adına suç yönelten organ ile suçlanan kişinin gerek ön soruş-
turma gerekse mahkeme önündeki yargılama aşamalarında CMUK’a göre
sahip oldukları hak ve yetkilerin karşılaştırılması, yasal açıdan silahların
eşitliği ilkesinin ne oranda önemsendiğini ortaya koyacaktır. Hukuksal
belgelerdeki hakların işlerliği ise, uygulamadaki sonuçlarına göre değer-
lendirilecektir.
1. Başsavcılık Tebliğnamesi
Türkiye’de ve Avrupa’da başsavcılık tebliğnamelerinin AİHM kararları
ile geçirdiği evrim, Avrupa Konseyi’ne üye bütün ülkelerin ulusal hukuk-
larını etkilemiştir. Bu konuda yürütülen hukuksal tartışmalar, silahların
Güney DİNÇ makaleler
286TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
eşitliği kuramının daha iyi anlaşılarak, benzer alanlarda da uygulanıp çe-
şitlenmesine katkıda bulunmuştur. Önce Türkiye’deki gelişmelere kısaca
değineceğiz.
a. Türkiye’deki İşleyiş
Ceza mahkemelerinde kimi zaman yargıçlar ve savcıların, aynı kürsüyü
paylaşmanın alışkanlıklarından da yararlanarak birlikte hareket ettiklerini
izlemekteyiz. Sonuçlanma aşamasına gelen davalarda duruşma salonunun
boşaltılarak, yargıç ve savcının biraz sonra açıklanacak olan kararın ayrın-
tılarını birlikte tartıştıkları görülebilmektedir. Bu tür uygulamalar, özellikle
avukatları tedirgin eder. Yargılama sürecinden dışlandıkları ve savunma
çabalarının boşa gittiği inancına kapılırlar.
Yargıtay’daki yerleşik uygulama, savunmanın etkinliği açısından daha
da önemli sakıncalar içermektedir. Ceza davalarının Yargıtay’daki incelen-
mesi sırasında duruşmaların nasıl yapılacağı, CMUK’un 319. maddesinde
aşağıda yazılı olduğu biçimde düzenlenmiştir.
“Yargıtay’da duruşma raportör tarafından işin açıklaması ile başlar. Bu
azanın duruşmadan önce raporunu tanzim ve imza ile dosyaya koymuş olması
lazımdır.
Raportör üyenin açıklamasını müteakip Cumhuriyet Başsavcısı, sanık ve
müdafi iddialarını beyan ve bunları izah için söz alırlar. Bunlar arasında temyizi
talep etmiş olan taraf önce dinlenir. Son söz sanığındır.”
CMUK’da, duruşma açılmayan durumlarda Yargıtay incelemesinin
hangi koşullarda yürütüleceği, sanıklarla nasıl ve ne tür iletişim kurulacağı
konularında herhangi bir düzenleme yer almamıştır.
Yargıtay’da duruşma yapılmayan davalarda, sanıkların gelişmeleri
izleme olanağı bulunmamaktadır. Yargısal işlemlerin belli bir takvimi
yoktur. Temyiz edilen dava dosyasının, tebliğnamenin hazırlanması için
Başsavcılıkta ne kadar süre bekleyeceği, karar için Mahkeme’ye ne zaman
gönderileceği, hangi oturumda temyiz isteminin karara bağlanacağı, ilgi-
lilerce izlenip bilinememektedir.
Aşağıda açıklayacağımız AİHM’nin M. Göç/Türkiye kararının uygu-
lanması amacıyla 11 Ocak 2003 günlü ve 4778 sayılı Yasa’nın 2. maddesiyle
CMUK’da gerçekleştirilen değişime kadar, sanıklar ve avukatları, genel-
likle Yargıtay incelemesi tamamlanıp, dava dosyasının yerel mahkemeye
makaleler Güney DİNÇ
287TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
gönderilmesinden sonra, Başsavcılık Tebliğnamesi’nin içeriğini öğrenebil-
mekteydiler. Ancak bu aşamadan sonra savunma adına yapabilecekleri
fazla bir şey kalmıyordu.
b. Avrupa İnsan Hakları Yargısı’ndan Örnekler
Savcılığın ceza davalarındaki konumu, Avrupa İnsan Hakları Mahke-
mesi’nde ilk kez 1970 yılında Delcourt-Belçika davasında tartışıldı. Yerel
mahkemede çeşitli cezalara çarptırılan Emile Delcourt adındaki sanığın
1965 yılında Belçika Yargıtayı’ndaki duruşmasında Başsavcı, tüm temyiz
istemlerinin reddi ve mahkumiyet kararının onanması doğrultusunda görüş
bildirmişti. Avukatının gelmediği duruşmada Delcourt, kendi savunmasını
yapmak zorunda kalmıştı.
Duruşmadan sonra karar vermek üzere başka bir salona geçen yar-
gıçların arasında Başsavcı da bulunuyordu. Belçika’da 1815 yılından beri
yürürlükte olan bir Kraliyet Kararnamesi’ne göre; Başsavcı, oy hakkı ol-
maksızın Yargıtay yargıçlarının karar öncesindeki tartışmalarına katılıp
görüşlerini açıklayabiliyordu. Bu duruşmadan iki yıl sonra, 10 Ekim 1967’de
yürürlüğe giren Yeni Ceza Yargılama Yasası’nın 1109. maddesinde de aynı
işleyiş sürdürülmüştü.
İç hukuk yollarının tükenmesinden sonra Delcourt, Başsavcı’nın Yar-
gıtay’daki tartışmalara katılıp görüş bildirmesinin savunma hakkına ve
özellikle “silahların eşitliği” ilkesine aykırı düştüğü gerekçesiyle Avrupa
İnsan Hakları Komisyonu’na başvurdu. Başsavcı’nın Yargıtay’a verdiği
görüşlerden bilgisi olmadığını, son sözün kendisine tanınmadığını ileri
sürerek AİHS’nin 6. maddesinin 1. bendinde güvence altına alınan adil
yargılanma hakkının çiğnendiğine karar verilmesini istedi.
Komisyon’un kabul edilirlik kararının ardından Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi, uyuşmazlığı sonuçlandıran 17 Ocak 1970 günlü ve 11 sayılı
kararını verdi.
AİHM’nin yorumuna göre; “Yargıtay Başsavcılığı, kovuşturma yapma-
dığı, dava açmadığı, davacı niteliğine sahip olmadığı için, mahkeme önünde taraf
olarak kabul edilemez. Yargıtay Başsavcılığı ile alt mahkemelerdeki savcılıklar,
birbirinden farklı kurumlardır. Ancak yasalara ve uygulamaya bakıldığında, bu
farklı işleyişin kolayca ayrımına varılamamaktadır. Görünümü nedeniyle kimi
sanıkların Başsavcılığı kendilerinin karşıtı gibi algılamaları ve özellikle Yargı-
tay’ın kapalı oturumundaki tartışmalara katıldığını izleyince, böylesi kuşkulara
kapılmaları doğaldır.
Güney DİNÇ makaleler
288TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Bu yapılanmaya yüzeysel olarak bakıldığında ‘adaletin özde yerine getirilmesi
yeterli değildir, görüntüde de adalet yerine getirilmelidir’ biçimindeki özdeyişe
uyulmadığı sonucuna varılabilir. Ancak bu durum, tartışılan olayda adil yargı-
lanma hakkının çiğnendiği anlamına gelmemektedir.
Yargıtay Başsavcılığı bağımsız bir kurum olduğundan, Başsavcılık’tan bir
savcının Yargıtay müzakeresinde yer alması, Yargıtay’ın bağımsızlığını ve yan-
sızlığını olumsuz yönde etkilemez.
Yargıtay Başsavcılığı tarafından duruşmanın sonucunda sunulan tebliğname-
nin önceden taraflara verilmemesi, başsavcılık görevinin özelliği ile açıklanabilir.
Sözleşme’nin 6. maddesi, Belçika’nın en yüksek mahkemesine bağlı olan, ona
yardım ve danışmanlık görevi yapan bağımsız bir kurumun tümüyle hukuksal
nitelikteki görüşlerine sanık tarafından yanıt verilmesini anımsatma yoluyla bile
gerekli kılmamaktadır.”
Böylece Emile Delcourt’un çok haklı nedenlere dayanan başvurusu,
şaşırtıcı gerekçelerle reddedilmiş oluyordu.
Eğer bu anlayış günümüzde de geçerliliğini sürdürseydi, Strasbourg
yargısı güvenilirliğini ve yaratıcılığını büyük ölçüde yitirebilirdi. Delcourt/
Belçika kararını izleyen gelişmeler, çağdaş hukukun, feodalizm kalıntısı
durağan kurumlarla birlikte yürütülemeyeceğini belgelemesi bakımından
önem taşıyor AİHM, yanlış kararından aşamalı bir biçimde dönerek, doğru
ilkelere yönelmekte gecikmedi.
AİHM, 2 Mart 1978 günü sonuçlanan Monnel ve Morris/İngiltere
davasında ise konuyu eşit temsil olgusu kapsamında değerlendirdi ve
aşağıdaki kararı verdi; “Üst mahkemeye yapılan başvuru üzerine yürütülen
kısa yargılama sürecinde iddia makamı da yer almadığından, bu yargılamada
başvurucunun veya avukatının bulunmaması nedeniyle silahlarda eşitlik ilkesi
bakımından adil yargılanma hakkı ihlal edilmemiştir.”
Bu süreç içinde, Pakelli/Almanya davası önemli bir başlangıç oluş-
turuyor. Almanya’da işçi olarak çalışırken, bir suç nedeniyle tutuklanıp
yargılanan Lütfi Pakelli’ye yerel mahkemedeki ceza davası sırasında adli
yardım yoluyla avukat atanmıştı. Verilen hapis cezası kadar tutuklu kalan
Pakelli, kararın kesinleşmesini beklemeden Türkiye’ye döndü.
Pakelli’nin Yargıtay’daki duruşma için, giderleri devletçe karşılanmak
üzere avukat istemi ise, Alman Ceza Yargılama Yasası’nın 350. maddesinin
2 ve 3. bentlerine dayanılarak; tutuksuz sanığa Yargıtay’daki duruşma için
avukat görevlendirme zorunluluğu bulunmadığı gerekçesiyle reddedildi.
makaleler Güney DİNÇ
289TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Alman Anayasa Mahkemesi’ne kadar taşınan bu uyuşmazlıkta Pakelli’nin,
savunmasını yapmak üzere Yargıtay’daki duruşmaya katılabileceği gibi,
dilerse, giderlerini kendi ödeyeceği bir avukatın yardımından da yarar-
lanabileceği, Türkiye’de yaşamasının ise, yasal koşulları değiştirecek bir
neden olmadığı görüşüne varıldı. Avukatının ve kendisinin bulunmadığı
duruşmadan sonra Yargıtay, Pakelli’nin cezasını onadı.
AİHM’nin 25 Nisan 1983 tarihinde sonuçlanan Pakelli/Almanya kara-
rında, araştırmamızı doğrudan ilgilendiren aşağıdaki gerekçeler yer aldı:
“Bu dava, Federal Mahkeme’nin duruşma açılmasına gereksinim duyduğu
ender uyuşmazlıklardan birisidir. Temyiz edilen ceza davalarının ancak yüzde
onunda duruşmalı inceleme yapılmaktadır. Pakelli’nin temyiz gerekçelerinin ka-
bul edilebilir nitelikte görülmesi, Federal Mahkeme’yi sözel yargılama yöntemini
benimsemeye zorlamıştır.
Federal Mahkeme eğer duruşma kararı vermeseydi, savcılık yazılı açıklama
sunmakla yetinecek, bunun bir örneği de sanığa iletilecekti. Böylece sanık, temyiz
aşamasında savcılığın görüşlerini öğrenip yanıtlama olanağını bulacaktı. Sözel
yargılama yönteminin benimsendiği bu davada, başvurucuya savcının duruş-
mada açıkladığı savlarını inceleyip, tartışmak fırsatının verilmesi gerekiyordu.
Federal Mahkeme’nin duruşma açmasına karşın, sanığa savunman atanmaması,
davanın sonucunu etkileyebilecek nitelikte önemli bir eksikliktir. Yargıtay ince-
lemesi duruşma yapılmaksızın dosya üzerinden yürütülseydi, yanlar arasındaki
eşitlik bozulmayacağından, dava, belki de başvurucunun istemleri doğrultusunda
sonuçlanabilirdi.”
AİHM, Yargıtay’daki sözel yargılama aşamasında Pakelli’ye ücreti
devletçe karşılanacak bir avukatın atanmamasının Sözleşme’nin 6. mad-
desinin 3/c bendine aykırı düştüğüne karar verdi. Bu sonuç nedeniyle,
olayın bir kez de 6. maddenin 1. bendi kapsamında değerlendirilmesine
gerek görülmedi.
Pakelli/Almanya kararı, Yargıtay’da duruşmasız yürütülen yargılama-
larda Başsavcılık tebliğnamesinin sanığa gönderilip yanıtlama olanağının
tanınması gereğini ortaya koyduğu gibi, duruşmalı incelemelerde sanık ve
avukatının son karar öncesinde tebliğnameyi tartışıp yanıtlama hakkına
sahip bulunduklarını benimsemiş oluyordu.
Brandstetter/Avusturya Davası’nın 28.8.1991 günlü kararında da
AİHM, çekişmeli yargılamanın, iddia ve savunmanın diğer tarafın verdi-
ği görüşler ve gösterdikleri kanıtlar hakkında yorum ve açıklama belirt-
me olanağına sahip bulunmaları gerektiğinden, iç hukukta çeşitli biçimde
Güney DİNÇ makaleler
290TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
kullandırılabilecek bu imkandan, dava konusu olayda iddia makamının
verdiği mütalaayı başvurucunun bilememesi nedeniyle çekişmeli yargılama
bakımından adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini kararlaştırdı.
AİHM 22 Haziran 1993 günlü Borgers/Belçika kararında tebliğname
konusunu, adil yargılanma hakkının temelinde bulunan “silahların eşitli-
ği” ve “çekişmeli yargı” ilkeleri kapsamında değerlendirdi. Yargılamada “...
görüntüye yüklenen önem ve halkın adil yargılanma güvencelerine karşı artan
duyarlığı ışığında başvurucuya, kamu adına görev yapan savcılığın mütalaasını
yanıtlama olanağının sağlanmamasını”, Sözleşme’nin 6/1. maddesinin ihlali
olarak niteledi.
Kararın gerekçesine, “özellikle Başsavcı’nın Yargıtay yargıçlarının karar
vermeden önceki müzakerelerine katılmasının savunma ile iddia arasındaki eşit-
sizliği arttırması nedeniyle silahlarda eşitlik ilkesi bakımından adil yargılanma
hakkının ihlali olduğu...” belirtildi.
Böylece, Delcourt/Belçika kararının sakıncaları, yine Belçika uygula-
malarından kaynaklanan bir uyuşmazlık nedeniyle büyük ölçüde gideril-
miş oluyordu. Aynı konudaki son iki örnek de Türkiye’den geldi. Avrupa
İnsan Hakları Komisyonu, İncal/Türkiye davasının 25 Şubat 1997 günlü
ve 22678/93 sayılı sonuç raporunda, yerel mahkemece verilen hapis ceza-
sının Yargıtay’da duruşma açılmaksızın onanmasına ilişkin Türkiye’deki
yerleşik uygulamayı değerlendirdi. Komisyon raporunda; “... kural olarak
ceza ve hukuk davalarındaki yanların, yargıçların verecekleri kararları etkilemek
amacıyla bağımsız bir organ tarafından bile olsa, yargıca sunulan tüm kanıt ve
görüşleri öğrenmek ve bunları tartışmak olanağına sahip bulunmaları ...” gerektiği
belirtildi. “Yargıtay’daki davalarda geçerli olan yargılama yöntemleri (CMUK),
Başsavcılık tebliğnamesinin onama ya da bozmaya yönelik etkinliği de göz önünde
tutularak, çekişmeli bir yargının varlığından söz edebilmek için, ilgiliye yargılama
bitmeden önce yanıtlama hakkının tanınması gerektiği ...” üzerinde duruldu.
“Başvuru konusu olayda ise, yerel mahkemenin mahkumiyet kararının onanmasını
isteyen Başsavcılık Tebliğnamesi’ne karşı sanığa savunmalarını sunma fırsatının
verilmemesi, Sözleşme’nin 6/1. maddesi ile güvence altında tutulan ve adil yargı-
lanmanın temel öğelerinden olan karşıt konumdakilerin eşit koşullarda çekişmesi
ilkesine aykırı düştüğü” yargısına varıldı. Strasbourg Yargısı’nın önceki ya-
pılanmasına göre son kararı vermek durumunda bulunan AİHM ise, aynı
başvuru nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yapılanmasını ve TCK
312/2. maddesine dayanılan mahkumiyet kararını Sözleşme ihlali olarak
nitelendiğinden, diğer bir çok başvuruda yaptığı gibi, bu saptamalarla
yetinerek, ayrıca “Yargıtay’da izlenen yöntemsel süreçle ilgili ...” istemlerin
karara bağlanmasına gerek görmedi.
makaleler Güney DİNÇ
291TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
AİHM’nin bu konudaki son değerlendirmeleri de, Mehmet Göç/
Türkiye kararında yer aldı. Ulusal yargı önündeki uyuşmazlık 466 sa-
yılı Kanundışı Yakalanan ve Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi
Hakkındaki Yasa’ya dayanıyordu. 466 sayılı Yasa’nın 4. maddesine göre,
“Mahkeme, Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı görüşü üzerine, duruşma yapmaksızın
kararını” veriyor. Yargıtay aşamasında ise, CMUK’un genel kuralları uy-
gulandığından, dosya üzerinden yürütülen incelemede, son söz Yargıtay
Başsavcılığı’nın oluyor. Yasa’nın öngördüğü özel düzenlemeye göre, tazmi-
nat istemini içeren bir uyuşmazlık, adli ya da idari yargıya bırakılmaksızın
ceza mahkemelerince incelenip karara bağlanıyor. Başvuru konusu olayda,
yakınmacı ve Hazine, karşılıklı ve birbirlerinden habersiz olarak, Ağır Ceza
Mahkemesi’nin kararını temyiz ediyorlar. Temyiz dilekçeleri karşı taraflara
gönderilmediği gibi, Yargıtay Ceza Dairesi, Başsavcılığı’nın onama istemli
tebliğnamesi doğrultusunda, her iki yanın temyiz istemlerini reddederek
yerel mahkeme kararının onanmasına karar veriyor. AİHM’nin 9 Kasım
2000 günlü ve 36590/97 sayılı Göç/Türkiye kararında, bu işleyiş özetle şöyle
değerlendirildi; “Mahkeme, Başsavcı’nın tebliğname içeriğinin dikkate alınıp
başvurucuya tebliğnameye karşı farklı bir görüş sunma olanağının sağlanmamasını,
hak ihlali olarak değerlendirmiştir. Hızlı bir süreç içerisinde çabuk sonuçlandırıl-
ması amaçlanan davalarda, ulusal yargılama düzeninin bağımsız bir üyesince ileri
sürülmüş bile olsa (örneğin; Cumhuriyet Başsavcısı gibi) adil yargılanma hakkı,
ilkesel olarak hukuk ya da ceza yargılamasının yanlarına, sunulan tüm görüşler ve
gösterilen tüm kanıtlar hakkında bilgi sahibi olma ve yorumda bulunma olanağı-
nın verilmesini amaçlamaktadır.” Başvurucunun temyiz itirazlarının reddini
isteyen “Cumhuriyet Başsavcısı’nın Hazine’nin de temyiz isteklerinin reddi
yolunda öneride bulunduğu bir gerçektir. Bu yansız yaklaşım, yerel mahkemece
belirlenen tazminatı yetersiz bulan başvurucunun davasının Yargıtay aşamasın-
da devam etmekte olduğu bir sırada, yanların silahlarının eşitlenmesi sonucunu
getirmiştir. Aslında başvurucunun ulusal mahkemeler önünde duruşma hakkına
sahip olmadığı dikkate alınacak olursa, bu tür bir mütalaanın kendisine iletilmesi,
adil yargılanmanın doğal gereğidir. Açıklanan nedenlerle başvurucu, Yargıtay
önündeki yargılamada, başarı olanaklarını zayıflatacak her tür sunumdan bilgi
edinmek hakkına sahiptir. Bu nedenlerle Cumhuriyet Başsavcısı’nın Yargıtay’a
sunduğu tebliğnamesinin başvurucuya tebliğ edilmemesi, Sözleşme’nin 6/1. mad-
desinin ihlalidir.” Tebliğname konusunda ihlali saptayan AİHM 4. Daire,
466 sayılı Yasa’ya göre tazminat istemlerinin yüz yüze ve sözel yargılama
yapılmaksızın dosya üzerinden sonuçlandırılmasının Sözleşme’nin 6. mad-
desine aykırı düştüğüne ilişkin başvurucu istemleri konusunda bir karar
verilmesine gerek görmedi. 4. Daire’nin Kararı, Sözleşme’nin 73. maddesi
doğrultusunda incelenmeye değer bulunan tarafların itirazlarının bir kara-
ra bağlanması için Büyük Kurul önüne getirildi. Büyük Kurul, duruşmalı
Güney DİNÇ makaleler
292TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
yapılan incelemeden sonra, 11.7.2002 günü açıkladığı kararında, 466 sayılı
Yasa’nın duruşma yasağı koymasını, temyiz edilen davalarda başsavcılık
tebliğnamesinin taraflara tebliğ olunmamasını oyçokluğu ile Sözleşme’nin
6. maddesine aykırı buldu. AİHM Büyük Kurul Kararı, Türkiye için oldu-
ğu gibi, Avrupa Hukuku açısından da yenilik sayılabilecek bazı önemli
saptama ve değerlendirmeler içeriyordu. Şöyle ki;
• Ulusal düzenlemelere göre Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüp tem-
yiz incelemesi Yargıtay Ceza Dairesi’nce sonuçlandırılan haksız tutuklama
tazminatı davası, özü bakımından Sözleşme’nin 6/1. maddesinde tanım-
lanan “medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili niza”dır. Yani parasal içerikli bir
hukuk uyuşmazlığıdır.
• Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay olayda yöntem kuralları olarak
CMUK’u uygulamışlardır. Davalı TC Hükümeti, ceza mahkemelerinde
yürütülen bu davanın temyiz dilekçesinde, başvurucunun HUMK’a göre
duruşma isteminde bulunmamasını iç hukukun uygulanışı açısından bir
eksiklik olarak ileri sürmüştür. Büyük Kurul ise, her iki yasaya göre de
başvurucunun duruşma isteminin yerine getirilmesinin anılan yasalarla
yasaklanması nedeniyle oluşan hukuksal olanaksızlığın üzerinde durarak
Sözleşme ihlalini saptamıştır.
• Her iki yanın da karşılıklı olarak bozma istemiyle temyiz ettikleri
bir karar nedeniyle Yargıtay Başsavcılığı’nın onama istemli tebliğnamesi,
iki yandan hiçbirinin görüşünü destekler nitelikte bulunmuyordu. Ancak
onama istemi sonuçta başvurucunun beklentilerine aykırı düşen bir ta-
lepti. Sözleşme’nin kamu gücüne karşı bireyleri korumaya yönelen genel
amaçları doğrultusunda, başvurucuya tebliğnameyi yanıtlama olanağı
sağlanmaması, Sözleşme’ye aykırılık olarak nitelendi.
• Türkiye’deki işleyişe göre Yargıtay’daki çalışma takviminin be-
lirsizliği nedeniyle İzmir’de bulunan başvurucunun 600 km. yolu aşıp
zaman zaman Ankara’ya gitse bile, Tebliğname’ye ulaşmasının çoğu kez
olanaksızlığı ile birlikte, henüz elektronik posta ve benzeri yöntemlerin
bulunmaması nedeniyle, davalı hükümetin bu doğrultudaki savunmaları
yerinde bulunmadı. Türkiye’nin bireysel başvuru yolunu açmasından sonra
AİHK’nın raporları ve AİHM kararları doğrultusunda Ceza Muhakemeleri
Usulü Kanunu’nda 1992 yılından itibaren önemli değişimler gerçekleştiril-
di. Yakalama, gözaltına alma, tutuklama yöntem, koşul ve süreleri büyük
ölçüde Sözleşme’nin 5. maddesiyle uyumlu durumlara getirildi. Suçlanan
kişiye savunman atanması, yasak sorgulama yöntemlerinin belirlenmesi,
savunmanın hak ve yetkilerinin genişletilmesi gibi konularda, Sözleşme’nin
6. maddesindeki hak ve güvenceler büyük ölçüde ulusal hukuka yansıtıldı.
makaleler Güney DİNÇ
293TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Silahların eşitliği konusunda ise, yukarıda da belirttiğimiz M. Göç davası
kararının ulusal hukuka uyarlanması amacıyla 11.1.2003 günü yürürlüğe
giren 4778 sayılı Yasa ile CMUK’un 316. maddesine, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’nca düzenlenen tebliğnamenin “taraflara” tebliğ edileceğine
ilişkin bir tümce eklendi. Ancak bu kısa anlatım, uygulamada bazı karışık-
lıklara neden oldu. CMUK’un 316. maddesi 27.3.2003’te yürürlüğe giren
4829 sayılı Yasa ile bir kez daha değiştirilerek, Tebliğname’nin “... aleyhlerine
sonuç doğurabilecek görüş içermesi” durumunda, sanığa, davaya katılana,
kişisel davacıya ve bu kişilerin savunmalarına gönderileceği belirtilerek
açıklığa kavuşturuldu. Tebliğname’nin davanın yanlarına gönderilmesi,
yalnız ilgilileri bilgilendirmekle sınırlı bulunmuyor. Amaç, yargılama sü-
recinde karşıt konumdaki yanlara tartışma ve birbirlerini yanıtlama ola-
nağının sağlanması CMUK’un 316/3. maddesi, tebliğnameyi yanıtlama
süresinin tebliğden itibaren yedi gün olduğunu belirtmekle bu konuyu da
açıklamaya kavuşturmuş oluyor.
2. Hazırlık Soruşturması
Hazırlık soruşturması, Cumhuriyet Savcıları’nın mutlak egemenliği
altında geçmektedir. Bir suç duyumu alması üzerine C. Savcısı’nın yapacağı
işlemler, CMUK’un 153 ve 154. maddelerinde ayrıntılı olarak belirtilmiştir.
Savcıların bu yetkilerini kullanırlarken, 54. maddeye göre tanıkların birbirle-
riyle ve sanıkla yüzleşmelerini önlemeleri, 59. maddeye göre tanıkları yemin
vererek sorgulamaları (sonraki aşamalarda aynı tanığın tekrar dinlenmesi
durumunda yemin verilmesine bile gerek bulunmuyor), 66. maddeye
göre bilirkişi seçip soruşturma konusu suçla ilgili inceleme yaptırıp rapor
almaları, 90. maddeye göre acele durumlarda arama ve elkoyma kararı
verip bu kararları uygulatmaları, 92. maddeye göre telgraf, mektup gibi
iletişim bilgi ve belgelerine aynı koşullarda el koymaları, genellikle sanığın
ve avukatının yokluğunda kararlaştırılıp uygulanan işlemler olmaktadır.
CMUK’un 162. maddesinde yer alan “Bir keşif veya muayenenin yapılması
sırasında sanık, mağdur ve müdafiler hazır bulunabilir.” biçimindeki düzenleme-
nin, Cumhuriyet Savcısı’nın ve zabıtanın acele işlerdeki yetkileri nedeniyle
hazırlık soruşturması aşamasındaki işleyişi her zaman tartışma konusu
olabilecektir. Çok sık ve parça parça değiştirilen yasanın büyük ölçüde
bütünlüğü bozulduğundan, maddeler arasında uyum sağlamak oldukça
güçleşmiştir. Bu koşullarda, 155. maddedeki, “Cumhuriyet Savcısı ancak
hakim tarafından yapılabilecek olan bir tahkik muamelesine luzum görürse, talep-
lerini bu muamelenin cereyan edeceği mahallin sulh hakimine bildirir.” yolundaki
düzenleme de, silahlarda eşitliğin sağlanmasına yeterli gelmeyecektir. Son
Güney DİNÇ makaleler
294TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
soruşturma sırasında değerlendirilecek olan en önemli kanıtların, sanığın
ve avukatının katılımına olanak sağlanmayan yöntemlerle toplanması, bu
sakıncaların sonraki yargılama aşamalarında da giderilememesi silahların
eşitliği yönünden üzerinde durulması gereken sorunlardı
3. Son Soruşturma
Hazırlık soruşturması sırasında sanığın ve avukatının yokluğunda
sağlanmış olabilen tanık anlatımları, bilirkişi raporları, el konulan belge
ve araçlar gibi kanıtlarla olay bir biçimde çözüm aşamasına getirilmemişse,
CMUK’un duruşmalı yargılama için öngördüğü yöntemler, büyük ölçüde
silahların eşitliği ilkesine uygun görünmektedir. CMUK’un 213. maddesine
göre mahkeme başkanının reddetmesine karşın, sanığın, gösterdiği tanık ve
bilirkişileri mahkeme aracılığı ile duruşmaya çağırmaya ya da getirdiğinde
dinletmeye yetkili bulunması, son derece demokratik bir düzenlemedir.
Mahkeme kaleminde görevli memurlar, daha önce Başkan’ın dinlenilme-
mesine karar verdiği tanıkları, sanığın ve avukatının istemi üzerine yazılı
bildirim göndererek duruşmaya çağırmakla yükümlü bulunuyorlar. Yasa,
mahkeme başkanına sanığın bu istemini uygulamamak gibi bir hak ve yet-
ki tanımıyor. Tanıkların ve bilirkişinin savcı ve sanık tarafından karşılıklı
olarak doğrudan sorgulanmalarını öngören 232. madde, yukarıda değin-
diğimiz 213. madde ile birlikte AİHS’nin 6/3 (d) maddesindeki adil yargı-
lanma güvenceleri ile tam bir uyum içerisinde bulunuyor. Buna karşılık,
31. maddedeki, “Davaya duruşma esnasındaki kararlar iki taraf dinlendikten ve
duruşma haricindeki kararlar Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı veya şifahi mütalaası
alındıktan sonra verilir” 302. maddedeki, “Kanunda yazılı olan haller müstesna
olmak üzere itiraz hakkında duruşma yapılmaksızın karar verilir. Şu kadar ki
icabında C. Savcısı dinlenir.” Biçimindeki düzenlemeler son sözün savcılara
bırakılması nedeniyle silahların eşitliği ilkesiyle bağdaşmayan yorumlara
açık bulunmaktadır.
4. Uygulamanın Değerlendirilmesi
CMUK, insan hakları açısından çok fazla eleştirilmesi gereken bir
yasa değildir. İleriye dönük yorumlarla, temel insan haklarına uyumlu
bir işleyişe kavuşturulabilecek düzenlemeler içermektedir. Ancak uygu-
lamayı izlediğimiz zaman, aynı görüşleri sürdüremiyoruz. Ulusal yasanın
sözüne uygun düşen yukarıdaki açıklamalarımız, sanki bir başka ülkenin
yasasından söz ediyormuşuz gibi anlamsız görülebilir. Yasalarla uygulama
makaleler Güney DİNÇ
295TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
arasında özümsenmesi olanaksız bir yabancılaşma oluşmuştur. AİHS’nin
öngördüğü güvencelere koşut olarak sanığa, tanıklarını doğrudan mah-
kemeye getirip çapraz sorgulama olanağı sağlayan CMUK’un 213 ve 232.
maddeleri, mahkemelerce adeta yok sayılmıştır. Temel hak ve özgürlükler
demokratik ülkelerde genellikle yargı kararları ile çeşitlenip geliştirilmiş-
tir. Türkiye’de ise bu süreç tersine işlemiştir. Yasada varolan haklar bile
yeterince uygulanma olanağı bulamamıştır. Giderek doğrular unutulmuş,
yanlışlar kural olmuştur. Yargılama adaletinin duruşma tutanağındaki dü-
zene göre sınanması ise, bu olumsuzluğun başlıca nedenleri arasındadır.
Yukarıda da değindiğimiz gibi CMUK’un bir süreden beri AİHM karar-
ları doğrultusunda düzeltilip yenilenmesi,geleceğe yönelik yeni bir tasarı
hazırlanması, doğrudan yasal düzenlemelerden ileri gelebilecek sözleşme
ihlallerini önlemeyi amaçlamaktadır. Yargı’nın da sorunların aşılmasında
aynı doğrultuda özen ve çaba göstermesi gerekmektedir.
IV. HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU’NA
GÖRE SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ
1. Genel Yaklaşım
Yüz yüze ve sözel yargılama yöntemlerinin geçerli olduğu hukuk
sistemlerinde silahların eşitliği kuramı büyük sorunlarla karşılaşılmadan
uygulamaya konulabilmektedir. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu da
bu açılardan uygun düzenlemeler içermektedir. Yargılama sürecinde mah-
kemeleri devinime geçiren birinci etken, davacılar olmaktadır. İlk atağın
davacıdan gelmesine karşın, HUMK’un 72. maddesine göre “Hakim, iki
taraftan birinin talebi olmaksızın re’sen bir davayı tetkik ve halledemez.” Böylece
davanın açılışından sonra, davalı yan da, yargılamanın sürekliliği bakımın-
dan davacıya paydaş konuma getirilmekte, 185. madde ile de karşılıklılık
sağlanmaktadır. Her iki yanın dinlenilme hakkı ise, 73. maddede silahların
eşitliği kuramına koşut olarak güvence altında bulundurulmaktadır. 73.
maddeye göre, “Kanunun gösterdiği istisnalar haricinde hakim, her iki tarafı
istisna veyahut iddia ve müdafaalarını beyan etmeleri için kanuni şekillere tevfikan
davet etmedikçe hükmünü veremez.” Bu maddenin uygulamadaki yansıması
olarak yürütülen sözel yargılama aşamalarında iki oturum arasındaki
gelişmeler yanların bilgilerine sunulmakta, karşılıklı tartışma olanakları
açık tutulmaktadır. Duruşmalı yargılama doğru ve hakkaniyete uygun bi-
çimde uygulandığı zaman, silahların eşitliği kuramının gerçekleştirilmesi
açısından en uygun koşulları içeren bir yöntem olmaktadır. Dava dilekçesi
ve bunu izleyen karşılıklı yanıtlar, sürelerde eşitlik, kanıtların bildirilmesi
gibi konularda yanlar arasında ayrıcalıklı uygulamalara yol açabilecek dü-
Güney DİNÇ makaleler
296TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
zenlemelere HUMK’da rastlanılmamaktadır. HUMK’un 213. maddesine
göre “tahkikat”, 222. maddeye göre “hadise”, 230. maddeye göre “isticvap”
yanların katılımları ile çözümlenen yargılama aşamalarıdır. Yasa’nın 279.
maddesindeki, bilirkişi, “diğer taraf hazır olmaksızın iki taraftan birini isticvap
edemez ve bu cihet bilirkişiye evvel emirde ihbar olunur.” biçimindeki buyuru-
cu kuralı, silahların eşitliği ilkesine verilen önemin bir göstergesi olarak
yorumlayabiliriz.
2. Uygulamada Silahların Eşitliği
CMUK’da olduğu gibi, HUMK da, AİHS’den yarım yüzyıl önce be-
nimsenip uygulamaya konulan hukuk kurallarından esinlenerek ulusal
hukukumuza katılan yasalardır. Genel çatılarında önemli değişiklikler
yapılmamıştır. HUMK’un tümünü konumuz açısından değerlendirecek
değiliz. Buna gerek de bulunmuyor. Yasa’nın genel yönünü belirlemeye
yardımcı olacak bazı kilometre taşlarını vurgulamakla yetindik. Görülüyor
ki HUMK, yanların dinlenilme hakkı ile birlikte sav ve savunmalarının
değerlendirilmesinde silahların eşitliğini ve bu olgunun yargılamanın tüm
aşamalarında sürdürülmesini gerçekleştirecek bir yargılama düzenine açık
bulunmaktadır. Elde böyle bir yasanın bulunması, yargılama hukuku açı-
sından son derece önemli bir olanaktır. Ancak salt yasal düzenlemeler, si-
lahların eşitliğini gerçekleştirmeye yeterli değildir. AİHM’nin Sözleşme’den
esinlenerek karar gerekçelerinde çok sık yinelediği bir deyim bulunuyor:
“Demokratik bir toplumun gerekleri”. Başvuruları bu süzgeçten geçirdiği za-
man, benzer ve birbirine yakın olaylarda farklı kararlar verdiği de görülebi-
liyor. Mahkeme, zorunlu olmadıkça nicel değerlerle çok fazla uğraşmıyor.
İnsan hakları ihlalleriyle çelişmediği sürece ulusal yargılama yöntemlerini
zorlama eğiliminde de bulunmuyor. Örneğin bilinen konutunda bulunma-
dığı için ilan yoluyla tebligat yapılan kişinin, kullandığı otomobille ezdiği
kedinin ölümü nedeniyle sahibine giderim ödemek zorunda kalmasını
Sözleşme’ye uygun bulabilir. Ulusal hukuka göre, konutu araştırılmış,
bildirim gönderilmiş, bulunamayınca başkaca bir yöntem kalmadığından
gazetedeki duyuru ile tebligat gerçekleşmiş sayılabilir.
Ancak yurtdışında uzun bir tatil geçirmeye giden çok varlıklı kişinin
yokluğunda eşi ya da çocuğu tarafından ulusal hukuka göre geçerli sayı-
lan tebliğler ve nedenlerle tüm malvarlığının elinden alınmasını öngören
kesinleşmiş yargı kararını da, “demokratik bir toplumun gereklerine” aykırı
bulabilir. Mahkeme, bu olayda nitelikle birlikte nicel ve daha önemlisi özel
koşulların da gözetilmesi gerektiğini vurgulayarak, gereken özeni göster-
meyen ulusal yargı kararının “orantısızlık” nedeniyle Sözleşme’ye aykırı
makaleler Güney DİNÇ
297TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
düştüğünü saptayabilir. Mahkeme’nin olası yaklaşımını sunabilmek için
yukarıda verdiğimiz iki örnek de gerçek dışıdır. Ancak her olayı, kendi
koşulları içerisinde değerlendiren Mahkeme’nin bu tutumu bir çelişki bi-
çiminde algılanmamalıdır. HUMK’un 149. maddesine göre ulusal yargıcın
aldığı “gizlilik” kararının, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. bendindeki gizlilik
nedenlerine uygun düşmesi gerekir. Yargıcın, 150. maddeye dayanarak
yanların sözlerini kesmesi, kısıtlaması, yargılamaya katılımlarını engel-
lemesi, silahların eşitliği, orantılılık ve demokratik toplumların gerekleri
ölçütlerinde sınanacak uygulamalar olacaktır. 150. maddeye göre duruşma
salonundaki kişilerin tutuklanıp, yargılama sonucunda cezalandırılmaları,
Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. bendindeki mahkemelerin tarafsızlığı, 2.
bentteki bireylerin suçsuzluk karinesi ve 3. bendindeki savunma olanak-
larından yararlandırılma güvencelerine aykırı düşecektir. 151. maddeye
göre, yanların sözlerini kendi anlatımları ile tutanağa yazdıramamaları,
tanıkların dinlenilmesinde 266 ve 267. maddelere göre, yanların yönel-
tecekleri soruları yargıcın benimseyip benimsememesi ve 268. maddeye
göre, yanlara tanıkları doğrudan sorgulama olanağını tanımaması, davanın
sonucu üzerindeki etkileri gözetilerek silahların eşitliği kuramına ya da
doğrudan 6. maddedeki adil yargılanma güvencelerine aykırı bulunabilir.
Silahların eşitliği ile bağdaşmayan kurgular, gelecekte yararlanılmak üzere
davanın yanlarınca birer tuzak olarak ta mahkemenin önüne getirilebilir.
Savunma ve hak arama sürecinde eşitliğin ortadan kaldırılması eğer ulusal
yasalardan ileri gelen bir sorun değilse, mahkemelerin ve yargıçların açık
vermemek için bu konulara özen göstermeleri, kararları ile yanlar arasın-
daki dengeleri gözetmeleri gerekmektedir.
V. İDARİ YARGI’DA SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ
1. İdari Davaların Niteliği
AİHM adil yargılanma güvence ve ölçütlerini sağlamaları koşulu ile,
ulusal mahkemelerdeki görev bölümünü çok fazla önemsememektedir.
Sözleşme’nin korunması altındaki bir hakkın, adli ya da idari yargının
görevine girmesi, yargılanma yöntem ve güvenceleri açısından farklı uy-
gulamalara gerekçe gösterilemez. Belirleyici olan uyuşmazlığın konusunu
oluşturan haktır.
Sözleşme, tüm hak ve özgürlükleri korumamaktadır. Kamu hizmetine
girme, devlet memurluğu ve koşulları, disiplin suçları, yabancıların ülkeye
girişleri ve sınır dışı edilmeleri, genel olarak sözleşme kapsamında değer-
lendirilmeyen uygulamalardır.
Güney DİNÇ makaleler
298TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Buna karşılık, “medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili nizalar” deyimi, idari
yargının da görev alanına giren bir çok uyuşmazlığı kapsamaktadır. Özel-
likle 1 Numaralı Protokol’ün 1. maddesinde tanımlanan mülkiyet hakkı,
yargı kararları ile çok geniş bir uygulama alanı bularak, tüm parasal hakları
içeren bir yaygınlığa ulaşmıştır:
Kiracılar derneği ödentisi (Langborger/İsveç 1989), içki ruhsatı (Tre
Traktörer AB/İsveç 1989) şirket hisse senetleri (Bramelid ve Malmström/
İsveç 1979), patent hakları (Smith Kline ve French Laboratories/Hollanda
1990), çarpışan gemilerle bağlantılı hasar tazminatı (Pressos Compania Na-
veira SA/Belçika 1995), sinemanın müşterileri (Latridis/Yunanistan 1999),
mülkiyeti kanıtlanamayan Van Gogh tablosuna zilyetlik (Beyeler/İtalya
2000), avukat stajyerinin ücretsiz çalıştırılması (Van Der Mussak/Belçika
1983), imar planları ile getirilen geçici veya uzun süreli yapılaşma yasakları
(Sporrong ve Lönnroth/İsveç 1982), (Allan Jakobsen/İsveç 1989), doğal sit
kapsamına alınan taşınmaza getirilen kullanım sınırlamaları (Derlemaas/
Hollanda 1991), benzin istasyonu işletme ruhsatı (Benthem/Hollanda
1985), mahkemece bir kitabın zor alımına karar verilmesi (Handyside/
İngiltere 1976), kaçak altın sikkelerin zoralımı (Agosi/İngiltere 1986),
kilise vergisi (Darby/İsveç 1990), itfaiye hizmetine katılım vergisi (Karl-
heinz Schmidt/Almanya 1994), taşınmaz kiralarına devletin müdahalesi
(Mellacher ve diğerleri/Avusturya 1989), uçak ve gemi sanayinin milli-
leştirilmesi (Lithgow ve diğerleri/İngiltere 1986), Meslek odalarına üye
olma zorunluluğu getirilmesi Van Marle/Hollanda 1986), kamulaştırma
işlemleri (Erkner ve Hofauer/Avusturya 1987) ve (Poiss/Avusturya 1987),
özel yasa ile kişisel taşınmazlara kamulaştırma yapılmadan bedelsiz el ko-
nulması (Papamichaloupoulas/Yunanistan 1991), 1974 Kıbrıs müdahalesi
nedeniyle taşınmazlarından yararlanamayan kişinin tazminat istemleri
(Loizidou/Türkiye 1995, 1996, 1998), yüksek enflasyona karşın kamulaş-
tırma bedellerinin geç ödenmesi (Akkuş/Türkiye 1997), (Aka/Türkiye
1998), hükümet güçlerinin konutları yakması (Selçuk ve Asker/Türkiye
1998), tesçil edilmiş marka (Anheuser-Busch/Portekiz 2003), emekli aylık-
ları (Müller/Avusturya 1997), haksız tutuklanan kişinin devletten tazminat
istemi (Mehmet Göç/Türkiye 2002) medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili
nizalar ve mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilen uygulamalardan
bazılarıdır.
Yukarıdaki örnekler, benzer türde daha pek çok davanın, mülkiyet
hakkı ile ilişkilendirilerek, “medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili niza ...” kav-
ramı içerisinde yorumlanabileceğini göstermektedir. Bu davaların hangi
mahkemelerde incelenip karara bağlanacakları konusu da AİHS açısından
önemli değildir. Önemli olan, uyuşmazlığın yanlarının, adil yargılanma
makaleler Güney DİNÇ
299TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
güvencelerinden yararlandırılmalarıdır. Bu açıdan Danıştay’da ve İdare
Mahkemeleri’nde görülen davaların çok büyük bir bölümü, doğrudan doğ-
ruya “medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili” uyuşmazlıklardan oluşmakta ve
Sözleşme’nin 6. maddesinin güvencesi altında bulunmaktadır.
2. Yargısal Süreç
AİHM’nin silahların eşitliği konusundaki ilk kararları ağırlıklı olarak
ceza yargılamasıyla ilgilidir. Gelen başvuruların yönlendirmesi nedeniyle
1993 yılından itibaren hukuk davalarında ve idari uyuşmazlıklarda da
silahların eşitliği ilkesi uygulama alanı buldu.
• Dombo Beheer/B. V./Hollanda, 1993 (Bir banka ile müşterisi arasın-
da, ticari krediler nedeniyle oluşan uyuşmazlık,
• Bendemoun/Fransa, 1994 (Sanat ürünlerinin alım satımıyla uğra-
başvurucuya gümrük ve vergi dairelerince salınan vergi ve para cezaları
nedeniyle idare mahkemesine açtığı davada, konuyla ilgili belgelere ula-
şamadığı savları),
• Vande Hurk/Hollanda, 1994 (Avrupa Birliği kararları nedeniyle süt
üretim kotaları daraltılan üretim çiftliği sahibinin idari organlara yaptığı
itiraz ve başvuruların reddedilmesi),
• Hentrich/Fransa, 1994 (Kamu kurumundan koşullu olarak satın
alınan tarım alanının bedeline ilişkin uyuşmazlık),
• Stran Greek Rafineres ve Stratis Andreadis/Yunanistan, 1994 (Yunan
Askeri Cunta yöneticileri ile bir petrol rafinerisi inşa etmek için anlaşma-
ya varan başvurucuların, sonuçlandırılamayan bu girişim için, yaptıkları
çalışma ve harcamalar nedeniyle demokrasiye dönüşten sonra, açtıkları
tazminat davası),
• Schouten ve Meldrum/Hollanda, 1994 (Fizik Tedavi Merkezi işleten
başvurucuların, çalıştırdıkları fizyoterapistlerin sigorta primlerini ödeme-
meleri nedeniyle oluşan idari uyuşmazlık)
Yukarıda yalnız konularına ve adlarına değinmekle yetindiğimiz bu
davalar, Sözleşme’nin 6/1. maddesindeki “medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili
uyuşmazlıklar”dan oluşmaktadır. Davaların diğer bir ortak yönü de, AİHM
kararlarında 1 Numaralı Ek Protokol’ün 1. maddesine göre, mülkiyet hakkı
kapsamında değerlendirilmeleridir. Bu ve benzeri türdeki davaların önemli
bir bölümü, Türkiye’de idari yargının görev alanına girmektedir.
Güney DİNÇ makaleler
300TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
3. İdari Yargı’da Silahların Eşitliği Konusunda
Çözülmesi Gereken Sorunlar
Bir davada, dosyaya sunulan ve sonucu etkileme olanağı bulunan tüm
kanıtlara ulaşmak, bunları değerlendirip görüşlerini yargı yerine sunmak,
davanın taraflarının “silahların eşitliği” ilkesi çerçevesinde Sözleşme ile koru-
nan haklarıdır. Ulusal yargılama sürecinde yer alan bağımsız bir organdan
da gelse, mahkemece verilecek kararı etkilemeyi amaçlayan her görüş ve
istem, davanın yanlarına bildirilmeli, onlara bu istemleri yanıtlayıp yar-
gıçlar önünde tartışma olanağı sağlanmalıdır. Özellikle duruşma açılmak-
sızın yürütülen davalarda, silahların eşitliği ilkesinin uygulanması, daha
karmaşık sorunlara neden olabilmektedir. Bu ölçüler içinde, Türkiye’deki
idari yargının işleyişinde, aşağıda değineceğimiz sakıncaların giderilmesi
önem taşımaktadır
a. İdari Davaların Açılışı
İdari davalarda silahların eşitliği ilkesine aykırılıklar, davaların açılışı
ile birlikte başlamaktadır. 2577 sayılı Yasa’nın “İdari Davaların Açılması”
başlıklı 3. maddesinin 3. bendinde, “Dava konusu kararın ve belgelerin asılları
veya örnekleri dava dilekçesine eklenir. Dilekçeler ile bunlara ekli evrakın örnekleri
karşı taraf sayısından bir fazla olur.” Böylece, davacı kanıtları, yasa ile öngö-
rüldüğü için, davanın açılışıyla birlikte davalı idareye gönderilmektedir. Bu
kurala aykırılık durumunda 15. madde uyarınca dava dilekçesinin reddine
karar verilmektedir. Davalı idarenin yanıtlama koşulları ise, Yasa’nın 16.
maddesinde düzenlenmiştir. Davalının mahkemeye sundukları belgelerin
birer örneğini davacıya gönderme yükümlülüğü bulunmamaktadır. 2577
sayılı Yasa’nın 16. maddesine 4001 sayılı Yasa ile eklenen 5. bende göre,
“Davalara ilişkin işlem dosyalarının aslı veya onaylı örneği idarenin savunması
ile birlikte ilgili mahkeme başkanlığına gönderilir.” İşlem dosyalarının çok fazla
belgeden oluşabileceği düşünülürse, bu dosyaların da davacıya iletilmemesi
bir oranda haklı görülebilir. Ancak idareler en azından işlem dosyalarının
içeriğini özetleyen “dizi pusulası” ile, mahkemeye sundukları dosyalar ko-
nusunda davacıyı bilgilendirmelidirler.
İdarelerin, birinci yanıtlarının ekinde işlem dosyalarını mahkemeye
göndermemelerinin ise, yasada hiçbir yaptırımı bulunmamaktadır. Davacı-
nın dava dilekçesi iptal edilirken, davalı idarelere mahkemece tekrar tekrar
yazıldığı halde istenen belgeleri göndermemesi nedeniyle kendiliğinden
işleyen bir hak kaybı yöntemi belirlenmemesi önemli bir eksiktir.
makaleler Güney DİNÇ
301TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
b. Mahkemelerin Kendiliğinden Kanıt Toplaması
2577 sayılı Yasa’nın 20. maddesinin 1. bendine göre, “Danıştay ile İda-
re ve Vergi Mahkemeleri, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit incelemeleri
kendiliklerinden yapabilir. Mahkemeler, belirlenen süre içinde lüzum gördükleri
evrakın gönderilmesini ve her turlu bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer
yerlerden isteyebilirler.”
20. maddenin öngördüğü işleyiş, gereksinim duyulan bilgi ve belgele-
rin genellikle davanın yanlarına da birer örneği gönderilen ara kararları ile
istenilmesi biçiminde gerçekleşmektedir. Yanlar, mahkemenin sorularını
ve yanıt için tanınan süreyi kendilerine ulaşan ara kararından öğrendikleri
için, araştırmanın sonuçlarından dava dosyasını inceleyerek bilgi edine-
bilmektedirler.
Ancak zaman zaman idare mahkemeleri, hatta Danıştay daireleri ive-
dilik gerektiren araştırmalar için ara kararının tebliğine gerek duymaksızın,
istemlerini bir soru yazısı ile ilgili yerlere iletebilmektedir. Gelen yanıt ayrıca
yanlara bildirilmemektedir. Bu işleyiş sonucunda elde edilen kanıtların
daha sonra verilecek karara dayanak yapılması durumunda, silahların
eşitliği ilkesine uyulmadığı kolaylıkla ileri sürülebilecektir.
2575 sayılı Yasa’nın 49/1. maddesinde de benzer bir yöntem öngörül-
müştür. Yargı yerleri kendiliğinden kanıt toplayabilirler. Ancak bu kanıt-
ların davanın yanlarına iletilmesi, onlara, bunları tartışıp değerlendirme
olanağının sağlanması gerekmektedir.
c. Danıştay Savcısının Görüş ve Kanıt Sunması
Danıştay’da ilk ve son derece mahkemesi olarak görülen davalarda
2575 sayılı Yasa’nın 60/2. maddesi uyarınca, Danıştay Başsavcısı, incelediği
dava dosyaları hakkındaki “görüşleri”ni, mahkemeye bildirmektedir.
Aynı Yasa’nın 61/1. maddesinde de, başsavcının görevlendirmesi doğ-
rultusunda, savcıların dava dosyaları hakkındaki görüşlerini mahkemeye
sunmaları öngörülmüştür.
Danıştay savcılarının raporları, gerek davaların nesnel koşulları, ge-
rekse hukuksal değerlendirmeleri açısından son derece özenli araştırma
ürünü olmaktadırlar. Sonuçta savcılar, temyiz isteminin ya da davanın
kabulü veya reddi doğrultusunda görüş açıklıyor, istemde bulunuyorlar. Bu
görüşlerin, yargıçları etkilememesi olanaksızdır. Danıştay Savcılığı, kamu
adına mahkemeleri etkilemek amacıyla oluşturulmuş bir kurumdur.
Güney DİNÇ makaleler
302TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Danıştay’daki incelemenin 2577 sayılı Yasa’nın 18/4. maddesinde ön-
görülen sözel ve yüz yüze yargılama düzeni içerisinde yürütülmesi, yanlara
savcılık görüşünü yanıtlama olanağı vereceği için silahların eşitliği ilkesine
aykırılık bir oranda giderilebilmektedir.
Ancak, duruşmasız yargılamada, savcının, 2575 sayılı Yasa’nın 61/1.
maddesine göre kendiliğinden derlediği bilgi ve kanıtları da ekleyerek
mahkemeye sunduğu görüşlerinin davanın yanlarınca öğrenilip tartı-
şılmasına olanak verilmeden yargılamanın sonuçlandırılması, Mehmet
Göç/Türkiye kararının gerekçelerine göre, silahların eşitliği ilkesinin açık
ihlalini oluşturacaktır.
d. Danıştay Savcısı’nın Danıştay’daki Duruşmaya Katılması
2577 sayılı Yasa’nın 18/4. maddesinde, Danıştay’da yanların katıla-
cakları davalarda, savcının da bulunması zorunlu kılınmıştır. 2575 sayılı
Yasa’nın 61/3. maddesinde ise, yargı yerleri önünde gerek görüldüğünde,
Danıştay savcılarının görüşlerini sözlü olarak açıklayacakları yazılıdır. Böy-
lece davanın yanlarının katılmadıkları karar toplantılarında, savcının da
yer alması, düşüncelerini sözlü olarak açıklaması öngörülmüştür.
Bu işleyiş, Mehmet Göç/Türkiye Davası ile birlikte, Borgers/Belçika
(1993) kararında yer alan gerekçeler nedeniyle silahların eşitliği ilkesinin
açık ihlali sonucunu vermektedir.
e. Danıştay Tetkik Hakimleri’nin “Talep”de Bulunmaları
2575 sayılı Yasa’nın 62. maddesinde Tetkik Hakimleri’nin görev ve
yetkileri tanımlanmıştır. Tetkik Hakimi, Mahkeme’nin yardımcısı mı? Yoksa
davanın taraflarından birisi mi?
62. maddenin 1. bendindeki “... kendilerine havale edilen işleri inceleyerek
daire veya görevli kurula gerekli açıklamaları yapmak”, mahkemeye yardım
amacına yönelik bir tür raportörlük olmaktadır.
Ancak tümcenin devamındaki, “Kendi düşünce ve görüşlerini sözlü ve
yazılı olarak bildirirler”, biçimindeki anlatım Tetkik Hakimleri’nin konumunu
değiştirmekte, çok farklı yerlere götürmektedir.
Nitekim duruşmalarda, tetkik yargıçları, raporlarını okumakta, duruş-
masız sonuçlanan davalardaki istem ve görüşleri de, gerekçeleri ile birlikte
makaleler Güney DİNÇ
303TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
kararlara yazılmaktadır. Yaptıkları iş, raportörlüğün boyutlarını aşmakta-
dır. Bu işleyiş, Tetkik Hakimleri’ne görev yaptıkları daireden bağımsız ve
kendi değerlendirmeleri doğrultusunda çalışan bir konum kazandırmıştır.
Tetkik Hakimleri’nin dosyaları incelemekteki etkinlikleri Danıştay’da da-
vaları olan yanlar ve kurumlar açısından önemli güvenceler oluşturabilir.
Ancak sonuçta onlar da, savcılar gibi, davanın ya da temyiz isteminin ka-
bulü veya reddi doğrultusunda görüş açıklıyor istemde bulunuyorlar.
Böylece tetkik hakimleri de karar verecek mahkeme önünde taraf
konumuna düşüyorlar. Diğer görevlerini bir yana bırakırsak, davalardaki
yerleri bakımından Danıştay savcıları ile aynı kurumsal işlevleri üstleni-
yorlar. Örneğin; yerel İdare Mahkemesi’nde tek bir birime karşı dava açan
kişi, dosya Danıştay’a gönderildiğinde, mütalaaların içeriğine göre bir anda
karşısında üç davalı bulabilmektedir. Hiç kuşkusuz bu işleyiş de silahların
eşitliği ilkesine aykırıdır. Ya tetkik hakimlerinin istemde bulunmalarına
son verilmeli, ya da bu istemler uygun bir süre tanınarak, karar öncesinde
yanıtlanmak üzere taraflara gönderilmelidir.
f. İdari Yargı’da Tanık Dinlenmemesi
İdare mahkemeleri ve Danıştay’da tanık dinlenmemektedir. Bu uygula-
manın hukuksal dayanağı bulunmamaktadır. 2577 sayılı Yasa’nın HUMK’a
yollamalarda bulunduğu 31. maddesinde tanıklıktan söz edilmemesi ka-
nımca yeterli bir gerekçe oluşturmamaktadır. AİHS’nin 6. maddesinin
3/d bendinde, suçlama altındaki her sanığın, “... iddia tanıklarını sorguya
çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar
altında çağırılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek ...” hakkına sahip
olduğu belirtilmektedir. Mahkeme, tanık konusunu, iki ana başlık altında
değerlendirmektedir; “Tanıkları Dinleme Hakkı” ve “Tanıkları Sorgulama
Hakkı” Eğer tanıkların dinletilmesinde başarı sağlanamıyorsa, onlara soru
yöneltme olanağı da kendiliğinden ortadan kalkmaktadır. Sözleşme’nin
6. maddesinin 3. bendi, “Sanık” güvencelerini kapsamaktadır. Böylece ta-
nıklarla ilgili düzenlemenin ceza davalarıyla sınırlı kaldığı, diğer davalara
yönelik olarak genişletilemeyeceği izlenimi doğmaktadır.
Ancak Mahkeme’nin silahların eşitliği ilkesinden yola çıkarak 1993
yılında sonuçlandırdığı Dombo Beheer B. V./Hollanda kararı, bu kuşkuları
sonuçlandırmıştır. AİHM’ye göre; “Her davada adil yargılamanın gereklerinin
yerine getirilip getirilmediğini takdir etmek, ulusal mahkemelerin görevidir.
Sözleşmeci devletlerin hukuk davalarında ‘adil yargılanma konusunda ceza
davalarına göre daha geniş bir takdir yetkisi olmasına karşın, davanın tarafları
Güney DİNÇ makaleler
304TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
arasında ‘adil denge’nin gereği olarak ‘silahların eşitliği’ ilkesi, her iki tarafa da,
diğer taraf karşısında zayıf durumda kalmaması için kendi görüş ve kanıtlarını
sunma olanağını tanımaktadır. Olayda davalı bankanın tanığı dinlenmişken baş-
vurucunun birinci elden bilgi sunacak tanığının dinlenilmemesi, silahların eşitliği
ilkesi bakımından adil yargılanma hakkının ihlalidir.”
İdari yargı kendisi tanık dinlemediği halde, işlem dosyasındaki da-
valı idarenin ajanları eliyle saptanan tanık anlatımlarına dayanarak karar
verebilmektedir. Soruşturmayı açtıran kişi veya organın görevlendirdiği
muhakkik, soruşturmacı adı verilen kamu personeli, teftiş kurulu üyesi
müfettişler, soruşturulan kişiyi sorumluluk altında bırakabilen pek çok
tanığı yemin vererek dinlemektedirler. Soruşturulanın tanık dinletme is-
temini ise, tutanaklara bile geçirmemektedirler. İşlem dosyasındaki tanık
anlatımlarının karar üzerinde etkili olduğu durumlarda, davacının tanık
dinletme isteminin kabul edilmemesi “Silahların Eşitliği” ilkesine temelden
aykırı düşecektir.
Türkiye’nin idari yargılama yöntemlerinin saptanmasında, Fransız
Danıştayı’nın önemli etkileri olmuştur. Oysa günümüzde, Fransız Danış-
tayı da içtihat değişikliği yaparak idari davalarda tanık dinleme yolunu
açmıştır. Yargılama yasalarının değişmesini beklemeden Türkiye’de de
aynı yöntemle bu sakıncayı giderme olanağı vardır.
4. İdari Yargılama Yöntemlerine İlişkin Öneriler
Dosyaya sunulan kararı etkileyebilecek tüm bilgilere ulaşmak, bağımsız
bir kamu organından da gelse yargıçları yönlendirmeyi amaçlayan önerileri
yanıtlama olanağına sahip olmak, idari yargıda görülen “... medeni hak ve
yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklarda ...” tarafların ve özellikle davacıların,
Sözleşme’nin 6/1. maddesinin güvencesi altında bulunan hakları arasında
yer almaktadır.
Konuya bu açıdan bakıldığında, Danıştay’da ilk ve son derece mah-
kemesi olarak duruşmasız incelenen davalarda 2575 sayılı Yasa’nın 60/1,
61/1 ve 3. maddeleri uyarınca Danıştay Başsavcısı’nın ve savcıların mah-
kemeye sundukları istemlerinin, 62/1. maddeye göre Tetkik Hakimleri’nin
görüşlerinin, yanıtlayabilmeleri için uygun bir süre belirlenerek taraflara
gönderilmemesi, Sözleşme’nin 6/1 maddesindeki güvencelerle bağdaş-
mamaktadır.
2575 sayılı Yasa’nın 61/2. maddesine göre Danıştay savcısının ken-
diliğinden edindiği kanıtları mahkemeye sunması durumunda, davanın
makaleler Güney DİNÇ
305TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
yanlarına gönderilip yanıtlama olanağı verilmeden bu kanıtların karara
dayanak yapılması yasal açıdan önlenmelidir.
2575 sayılı Yasa’nın 61/3. maddesine göre Danıştay savcısının mah-
keme ve kurullar önünde dinlenilmesine gerek görüldüğü durumlarda,
bu olanak davanın yanlarına da tanınmalıdır. İdari yargı yasal temeli bu-
lunmayan tanık dinlememe konusundaki direngenliğine son vermelidir.
İdari yargılama yasaları, mahkemelerin kendiliğinden kanıt toplamalarını
olanaklı kılmaktadır. Bu doğaldır, ancak mahkemelerce elde edilen kanıtla-
rın davanın yanlarınca bilinip tartışılmadan kararlara dayanarak yapılması,
adil yargılanma ilkesine aykırıdır. 2575 sayılı Yasa’nın 61/2, 49/1 ve 2577
sayılı Yasa’nın 20/1. maddeleri uyarınca mahkemelerce getirtilen bilgi ve
belgelerin davanın yanlarınca değerlendirilmesi sağlanmadan mahkemeler-
ce kanıt olarak kabulü, “yargılamada silahların eşitliği” ilkesine ve yukarıda
özetlediğimiz AİHM’nin örnek kararlarına uygun düşmemektedir. 2575
ve 2577 sayılı Yasalar’ın değiştirilmesi amacıyla hazırlanmakta olan yeni
tasarılarda bu sakıncaların da giderilmesi gerektiği görüşündeyiz.
VI. SON SÖZ
Hukuk kurallarının yapılmasında ve uygulanmasında mutlak den-
genin sağlanması gibi aşırı iyimser bir beklenti içerisinde bulunmuyoruz.
Çeşitli ekonomik ve siyasal etkenlerin toplumun bütününde olduğu gibi,
yargıda da dengeleri bozup sarsıntılar yaratabildiğini biliyoruz. Yapılması
gereken, doğru amaçların konulması ve çalışmaların bu doğrultuda sürdü-
rülmesidir. Savunma ve hak arama sürecinde silahların eşitliği kuramına
yöneliş, hukukun temelinde her zaman varolan denge arayışlarının güncel
bir görünümüdür. Bu ilkenin hukuk uygulayıcılarınca özümsenmesi, yar-
gılamanın daha güvenli yürütülmesine katkıda bulunacaktır. 21. yüzyılda
yeni sorunlarla karşılaşıyoruz. Yürürlükteki yapılanma, adaleti ne oranda
gerçekleştiriyor? Yargı, gerçeği saptayıp doğru kararlar verebiliyor mu?
Yargılama işlevinin bu yönü elbetteki çok önemli. Ancak adaletin özde
gerçekleşmesi artık insanlara yeterli gelmiyor. Bireyler ve toplum, adaletin
görüntüde de gerçekleştiğini görmek istiyorlar. Bu beklenti öylesine belir-
leyici oluyor ki, kapalı kapıların ardında yetenekli yargıçların kimsenin söz
istemesine gerek bırakmadan verdikleri en adil kararlar bile, toplum içinde
inandırıcı ve adaletli bulunmuyor. Giderek, görüntüde gerçekleştirilemeyen
adaletin, özde de sağlanamayacağına inanılıyor.
Günümüzün değişen hukuk anlayışı içerinde, silahların eşitliği ilke-
sinin eksiksiz uygulanması yoluyla yargısal dengelerin kurulması, adale-
tin özde ve görüntüde gerçekleşmesi açısından büyük önem taşıyor. TC
Güney DİNÇ makaleler
306TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Anayasası’nın 90. maddesine 7.5.2004 günlü 5170 sayılı Yasa ile eklenen
“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası
anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek
uyuşmazlıklarla milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınır.” kuralı, hukuk-
çulara uluslarüstü insan hakları yasalarına doğrudan yöneliş açısından
hukuk yaşamımızda daha önce hiç bir dönemde varolmayan çok önemli
bir dayanak sağlıyor.
Not: Bu çalışmada sözü edilen AİHM Kararları’nın Türkçe çevirileri
için aşağıda adları belirtilen kitaplardan yararlanılmıştır. Bazı kararlar da
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi’nce yayınlanan dönemsel bül-
tenlerden özetlenerek alınmıştır.
KAYNAKLAR
A. Feyyaz Gölcüklü – A. Şeref Gözübüyük, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve
Uygulaması, 3. Bası, Turhan Kitapevi, Ankara, 2002.
Güney Dinç, “AİHS ve Mülkiyet Hakkı”, TBB Dergisi, S. 51 Mart-Nisan, 2004
Ankara.
Monica Carss - Frisk, Mülkiyet Hakkı, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Genel
Müdürlüğü, Strasbourg 2001.
Nuala Mole - Catharina Harby, Adil Yargılanma Hakkı, Avrupa Konseyi İnsan
Hakları Genel Müdürlüğü, Strasbourg 2001.
Osman Doğru, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatlar, Adalet Bakanlığı,
Ankara 2003.
Osman Doğru - Atilla Nalbant, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ve Türkiye Karar
Özetleri, İstanbul Barosu Yayını, 2001.
Osman Doğru, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlar Rehberi, (1960-1994)
İstanbul Barosu, 1999.
Osman Doğru, İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, C. 3, İstanbul Barosu, 2000.
Osman Doğru, İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, C. 2, İstanbul Barosu, 1998.
Osman Doğru, İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, C. 1, İstanbul Barosu, 1998.
Güney Dinç, İnsan Haklarına Uzanmak, Say Yayınları, İstanbul 1986.
Polis Akademisi AİHM Kararları Dergisi, Ankara 2002.