133
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
GİRİŞ
Yargılama sistemi içerisinde üstlenmiş olduğu işlevin ciddiyetine ve
ağırlığına rağmen, bilirkişilik kurumu, uygulamada sıkça amacı aşan biçim-
de kullanılmakta; bu durum da sürekli yakınmalara sebebiyet vermektedir.
Öte yandan, bilirkişilerin, görevlerini her zaman büyük bir titizlikle ve özen
içerisinde yerine getirdikleri de söylenemez. Bu bağlamda da, zaman zaman
deyiş yerinde ise, bir başıboşluğun egemen olduğu görülmektedir.
Bilirkişiliğin kötüye kullanımı ile yozlaştırılmasının önüne geçilebilme-
si için, her şeyden önce, onun çeşitli veçheleri itibariyle sorumluluğunun
açık ve kesin bir biçimde ortaya konulması şarttır; bu yapılamadığı sürece,
bilirkişilik kurumuna, deyiş yerinde ise bir “çeki düzen” verilebilmesi de,
mümkün değildir.
A. Bilirkişinin Hukuki Sorumluluğu
I. Mukayeseli Hukukta Durum
1. Alman Hukukunda
Alman Medeni Kanunu’nun 839a paragrafında, bilirkişilerin hukuki
sorumluluğunu öngören özel bir yasal düzenleme bulunmaktadır. Sözü
edilen yasal düzenlemenin getirilmesinden önce, Alman hukukunda
bilirkişinin hukuki sorumluluğu konusunda, çeşitli görüşler ileri sürül-
müştür.
BİLİRKİŞİNİN SORUMLULUĞU
Prof. Dr. Süha TANRIVER
*
*
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Usul ve İcra-İflas Hukuku Anabilim
Dalı öğretim üyesi.
134
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Bu konuda ileri sürülen ve doktrinde de egemen olan görüşe göre,
1
bilirkişi ile kendisini görevlendiren hakim arasında kamu hukuku ka-
rakterli bir bağ mevcut olsa da, bilirkişinin faaliyetinin kararın alınması
sürecinden önceki bir döneme ilişkin bulunması hasebiyle, onun yargısal
bir göreve katıldığından yani kamu görevi yaptığından söz edilemez;
faaliyetinin ürünü olarak ortaya çıkan oy ya da görüş, tıpkı tanık beyanı
gibi sadece bir ispat aracı işlevini yerine getirir. Öte yandan, sadece bi-
lirkişi, devlete karşı bir yükümlülük altına girmiştir; devlet ise, ona karşı
herhangi bir yükümlülük üstlenmemiştir, dolayısıyla bu bağlamda da
yaklaşıldığında, onun bir kamu görevi yaptığı ve işlevinin bu boyutu iti-
bariyle de hakime benzediği, hakimin yardımcısı olduğu iddia edilemez.
İşaret edilen bu tespit çerçevesinde, bilirkişinin hukuki sorumluluğunun
tayininde, memur ve diğer kamu görevlilerinin üçüncü kişilere verdikleri
zararlardan dolayı devletin mali sorumluluğunu öngören Alman Medeni
Kanunu’nun 839. paragrafının 2. fıkrasında öngörülen düzenlemenin baz
alınmasından söz edilemez.
2
Yine, bilirkişi ile taraflar arasında akdi nite-
likli herhangi bir bağ da yoktur; dolayısıyla tarafların kötü ifa hükümleri
çerçevesinde bilirkişiden herhangi bir talepte bulunmaları da mümkün
değildir; yani bilirkişinin hukuki sorumluluğunun belirlenmesinde akdin
müspet ihlali kurumuna da dayanılamaz.
3
İşaret edilen bu tespitler karşı-
sında, bilirkişinin gerek raporunun hazırlanması evresinde icra ettiği fiil-
ler gerekse kusurlu iradesinin ürünü olan gerçeğe aykırı raporu ile dava
ilgililerine verdiği zararlardan ötürü hukuken sorumlu tutulmasında,
Medeni Kanun’un 823. paragrafında yer alan ve haksız fiil sorumluluğu-
nu öngören kuralın esas alınması gerekir.
4
Bilirkişi, gerek rapora hazırlık evresinde yapmış olduğu faaliyetler,
gerçekleştirmiş olduğu incelemeler sebebiyle gerekse kastının veya ihma-
1
Klein, M., Die Rechtstellung und der Haftung des im Zivilprozesses bestellten Sachverstaen-
digen, Diss., Wiesbaden 1994, s. 50; Damrau, J., Münchener Kommentar zur Zivilprozes-
sordnung, Zweiter Band, Teilband 2, Tübingen 1989, s. 12; Damm, R., Die zivilrechtliche
Haftung des gerichtlichen Sachverstaendigen (JuS., 1976/6, s. 359-363), s. 362; Arndt, H.,
Die Haftung des gerichtlichen Sachverstaendigen (DRiZ., 1973/8, s. 272-273) s. 272.
2
”Damrau, s. 213; Damm, s. 362; Arndt, s. 272; Leipold, s. 12; Jauernig, O., Zivilprozess-
recht 24. völlig neubearbeitete Auflage, München 1993, s. 202; Zöller, R./Greger, R.,
Zivilprozessordnung mit Gerichtsverfassungsgesetz und den Einführungsgesetzen, mit
internationalem Zivilprozessrecht, Kostenanmerkungen, 18. neubearbeitete Auflage, Köln
1993, s. 1013.
3
Damrau, s. 213; Arndt, s. 272; Damm, s. 360; Zöller/Greger, 1013.
4
Damrau, s. 213; Arndt, s. 272; Friederichs, H., Zur Haftung des gerichtlichen Sachvers-
taendigen (DRiZ., 1973/4, s.113-114), s.113; Damm, s. 363; Jauernig, s. 202; Hopt, K.,
Schadenersatz aus unberechtiger Verfahrensleitung, München 1986, s. 290; Schilken, E.,
Zivilprozessrecht, 2. überarbeitete und ergaenzte Auflage, Köln, Berlin, Bonn, München
1995, s. 305; Zöller/Greger, s. 1013-1014.
135
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
linin (özellikle, ağır ihmalinin) yani kusurlu iradesinin ürünü olan gerçe-
ğe aykırı raporuyla, ilgililerin yaşama hakkı, vücut bütünlüğü, mülkiyet
hakkı gibi mutlak haklarına zarar vermiş veya hapis cezasına mahkûm
edilmesi suretiyle özgürlüğünün sınırlandırılmasına neden olmuşsa,
onlara karşı, Medeni Kanun’un 823. paragrafının birinci fıkrasına göre
hukuken sorumlu olur; sözü edilen düzenlemenin son derece açık metni
uyarınca, o, bu bağlamda kastının yanı sıra ihmalinin de her derecesinden
mesul durumdadır.
5
Bilirkişinin eylemi, Ceza Kanunu’nun 153, 156 ve
163. maddelerinde öngörülmüş olan suçlara vücut verir bir nitelik taşı-
yorsa, sözü edilen normlar, koruma normu (Schutzgesetz) konumunda
bulunduğu için, gerçeğe aykırı rapor sebebiyle zarara uğrayan ilgililer,
Medeni Kanun’un 823. paragrafının 2. fıkrası uyarınca, bilirkişiden tazmi-
nat talep edebilirler.
6
Yine, bu bilirkişinin eylemi, Ceza Kanunu’nun öngördüğü anlamda
suç olmasa bile, Medeni Usul Kanunu’nun 410. paragrafında yer alan ve
bilirkişinin tarafsız ve objektif bir biçimde rapor hazırlamakla görevli
olduğunu (yani, doğruyu beyan görevi) öngören norm, usulün amacına
yani gerçeğe ulaşmaya aracılık eden bir norm konumunda bulunduğu
için, başlı başına (müstakil) bir koruma normu sayılır. Dolayısıyla, bunun
kusurlu olarak ihlali de, ilgililerin, Medeni Kanun’un 823. paragrafının
ikinci fıkrasına dayanarak, bilirkişinin hukuki sorumluluğunu işletmesi-
ne olanak verir
7
. Bunların dışında, bilirkişi, mahkemeye ibraz ettiği apa-
çık (bariz) bir iffetsizlik ürünü olan gerçeğe aykırı raporu ile taraflardan
birinin aleyhine (zararına) fiili-maddi durumla örtüşmeyen (doğruluktan
uzak) kesinleşmiş bir hükmün alınmasına sebebiyet vermişse, uğranılan
zararın tazmini için, bu kez Medeni Kanun’un 826. paragrafına (bizdeki,
BK. m. 41, II’ye) dayanılmak suretiyle ona yönelinebilir.
8
Bir başka görüşe göre ise, bilirkişi ile kendisini görevlendiren mahke-
me arasında özel bir hukuki bağ mevcuttur; onun hukuki sorumluluğu da
bu özel hukuki bağdan kaynaklanan akit benzeri bir sorumluluk olarak
nitelendirmek gerekir.
9
5
Damm, s. 363.
6
Damrau, s. 213.
7
Hopt, s. 289-290; Blomeyer, J., Zur zivilrechtlichen Haftung des gerichtlichen Sachvers-
taendigen (ZRP., 1974/5, s.214-221), s. 217; Jessnitzer, K., Die zivilrechtliche Haftung für
Pflichtverletzungen von gerichtlichen Sachverstaendigen (JVBI., 1972/8, s.177-180) s. 177.
8
Jessnitzer, s. 177; Damrau, s. 213.
9
Eickmeier, J., Die Haftung des gerichtlichen Sachverstaendigen für Vermögenschaden,
Köln, Berlin, Bonn, München, 1992, s. 161 vd.
136
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Doktrindeki diğer görüşe göre ise,
10
bilirkişilik görevi bir kamu gö-
revidir; bilirkişinin zarar verici eylemi ile yargı işlevi (kamu hizmeti)
arasında çok yakın bir ilişki mevcuttur. Bilirkişi, sahip olduğu özel ve
teknik bilgileri maddi vakıalara uygulayıp sonuç çıkarma ya da bu bil-
gilere dayalı olarak vakıa tespiti yapma işlevini yerine getirmek suretiyle
karar almaya yönelik prosedürde etkin rol oynamakta, hakime ait işlerin
bir kısmını ifa etmekte, bu boyutu itibariyle kamu görevi icra eden haki-
me benzer bir hukuki konumda bulunmaktadır. Ayrıca, bilirkişi, sadece
devlete karşı değil; devlet de bilirkişiye karşı bir yükümlülük üstlenmiş
durumdadır. İşaret edilen bu gerekçeler karşısında, bilirkişinin hukuki
sorumluluğunun tayininde de, memur ve diğer kamu görevlilerinin fiil-
lerinden kaynaklanan zararlardan dolayı Devletin mali sorumluluğunu
öngören hukuki düzenlemeye işlerlik kazandırılmalıdır (§ 839, II).
Alman Temyiz Mahkemesi ise, bilirkişinin, devlet kudretini kul-
lanarak kamu görevini icra eden bir kişi konumunda bulunmaması
nedeniyle, hukuki sorumluluğunun tayininde, devletin kamu görevlile-
rinin fiillerinden kaynaklanan zararlardan dolayı mali sorumluluğunu
öngören hükümlerin (Alman Anayasası § 34; Alman Medeni Kanunu
§ 839, II) uygulama alanı bulamayacağı;
11
hatalı bilirkişi raporlarından
dolayı bilirkişinin hukuki sorumluluğunun belirlenmesinde haksız fiil
sorumluluğuna ilişkin kuralın (§ 823, I) esas alınması gerektiği, yeminsiz
verilen hatalı bilirkişi raporları dolayısıyla ilgililerin mutlak hakkı ihlal
edilmiş olsa bile, sözü edilen rapor eğer bir ihmalin ürünü ise, bilirkişinin
hukuki sorumluluğu yoluna gidilemeyeceği ve yine yeminsiz bilirkişiler
bakımından tazminat talebi bağlamında, bir koruma normu olarak Alman
Medeni Usul Kanunu’nun 410. paragrafında yer alan ve doğruyu beyan
(gerçeği söyleme) ödevini öngören normun, yalnızca bilirkişilere yemin
verdirilmesi koşuluyla işlerlik kazanabilecek bir norm olması hasebiyle,
Alman Medeni Kanunu’nun 823. paragrafının ikinci fıkrasına da daya-
nılamayacağı görüşündedir.
12
Bu durumda, Alman Temyiz Mahkemesi
uygulaması açısından, hatalı bilirkişi raporlarından kaynaklanan zarar-
10
Bartling, H., Die Haftung für fehlerhafte Gutachten der beauftragten Sachverstaendigen
im Spannungfeld von Deliktsrecht und Staatshaftungsrecht, Diss., Göttingen 1982, s. 185;
Jessnitzer de, bilirkişinin raporunun hazırlanmasına yönelik incelemeleri sırasında bi-
risine zarar vermesi halinde, bu eylemin, bilirkişinin mahkemenin yardımcısı sıfatıyla
bizatihi keşif icrası suretiyle vakıaları açıklığa kavuşturmakla yetkilendirilmesiyle (§
404, IV) ilişkili bulunması kaydıyla, kamu görevinin yerine getirilmesine yönelik bir
eylem olarak algılanacağını ve hukuki sorumluluk bağlamında da Medeni Kanun’un
839. paragrafının ikinci fıkrasında öngörülen kuralın uygulanması gerekeceğini sa-
vunmaktadır (s. 179).
11
BGHZ, 59, s. 3 (NJW, 1973, s. 554).
12
BGHZ, 62, s. 54 (NJW, 1974, s. 312); BGHZ, s. 313.
137
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
lardan dolayı, yeminli bilirkişiler hem kasıtları hem de ihmallerinden
(özellikle, ağır ihmallerinden), yeminsiz bilirkişiler ise; sadece kasıtla-
rından dolayı sorumlu tutulabilecekler.
13
Buna karşılık, ağır ihmalleri-
nin varlığı halinde dahi artık sorumluluklarından söz edilemeyecektir.
Alman Federal Anayasa Mahkemesi, anayasa şikayeti yolu ile kendisine
başvurulması üzerine, Temyiz Mahkemesi’nin yeminsiz bilirkişilerin ha-
talı (gerçeğe aykırı) raporlarıyla ilgililere vermiş oldukları zarardan ötürü,
ancak kastlarının varlığı halinde sorumlu tutulabilecekleri yönündeki çö-
zümlemesinin, bilirkişinin gerçeğe aykırı rapor verme eyleminin, Alman
Medeni Kanunu’nun 823. paragrafının 1. fıkrasının kapsamına giren bir
durumu yaratması halinde, sözü edilen düzenlemenin, son derece açık ve
herhangi bir ayrım gözetmeyen kısaca “Herkes-sorumludur” (Jedermann-
Haftung) şeklinde formüle edilen metni uyarınca, bilirkişiler bakımından
da yemin verdirilmiş olup olmaması hususu gözetilmeden uygulanma
kabiliyeti kazanacağını ve kişiliğin korunmasını gerekçe göstererek,
sağlıklı ve doğru bir çözümleme sayılamayacağına işaret etmiş ve yemin
verdirilmemiş olsa bile, bilirkişinin hatalı raporu ile ilgililerin mutlak hak-
larının ihlaline sebebiyet vermesi durumunda, sözü edilen rapor, özellikle
onun ağır ihmalinin ürünü ise, zararın tazmini bağlamında, Alman Me-
deni Kanunu’nun 823. paragrafının 1. fıkrasında öngörülen düzenlemeye
işlerlik kazandırılmasının hem Anayasa’nın hem de sözü edilen yasal dü-
zenlemenin özüne daha uygun düşen bir davranış teşkil edeceğinin altını
çizme gereğini duymuştur.
14
Alman kanun koyucusu, Tazminat Hukukunda Değişiklik Yapılma-
sına Dair Kanun’un 2. maddesinin 5. fıkrasıyla Alman Medeni Kanunu’na
839a maddesini eklemiş ve bu suretle bilirkişinin hukuki sorumluluğu
konusundaki iradesini ve tercihini açıkça ortaya koymuştur. Sözü edilen
yasal düzenlemeye göre, bilirkişi, kasten veya ağır ihmal suretiyle gerçeğe
aykırı rapor vermiş; bu rapor hükme dayanak yapılmış ve bundan bir za-
rar doğmuşsa, ortaya çıkan bu zararı tazmin etmekle ödevlidir.
13
Buna gerekçe olarak, hukuki güvenlik kavramının, bir mahkeme kararının, yeminsiz
ve hatalı bilirkişi raporu nedeniyle değiştirilmesini engelleyeceği; aksine bir düşün-
cenin kabulünün, her mahkeme kararının değiştirilmesini temin için bir dizi dava
açılmasına sebebiyet vereceği hususu gösterilmektedir. Yine, bu bağlamda, bilirkişile-
rin, hakimlerin yardımcıları konumunda bulunmaları nedeniyle, raporlarının içeriği
açısından her türlü etki ve baskılardan uzak kalmalarının, bağımsızlıklarının temini
için, geniş kapsamlı bir sorumluluk yüküyle karşı karşıya bırakılmamaları gerektiği;
yardımcı sıfatıyla mahkemelerce çağrılıp yeminsiz dinlenmeleri halinde de, kastları
dışında, hakimler gibi her türlü sorumluluktan beri kılınmalarının zorunluluk arz
ettiği kaydedilmektedir (Bkz., bu konuda bilgi için Eickmeier, s. 100 vd.).
14
BverfGE., (NJW, 1979, s. 305).
138
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Her şeyden önce, bu yasal düzenlemeyle, doktrin ve yargı uygulama-
sındaki hakim eğilime uygun olarak bilirkişilerin yargısal süreç içerisinde
bir kamu görevi yapmadıkları, dolayısıyla gerçeğe aykırı rapor vermiş ve
bunun hükme esas alınmış olmasından kaynaklanan zararlardan ötürü,
devletin mali sorumluluğunu öngören Alman Medeni Kanunu’nun 839.
paragrafının 2. fıkrasında yer alan düzenlemeye dayanılamayacağı açıkça
tescil edilmiştir. Yine, aynı yasal düzenleme, bilirkişi ile taraflar arasında
akdi nitelikli herhangi bir bağın kurulmadığına, dolayısıyla gerçeğe aykı-
rı rapor verilmiş ve bunun hükme esas alınmış olmasından kaynaklanan
zararlardan dolayı kötü ifa hükümlerinin işletilemeyeceğine de işaret
etmekte; yani akdin müspet ihlali kurumunun da, bilirkişinin hukuki so-
rumluluğunun tayininde esas alınamayacağı konusundaki iradeyi açıkça
ortaya koymaktadır. Görüldüğü üzere, Alman Medeni Kanunu’nun 839a
paragrafında yer alan ve bilirkişilerin hukuki sorumluluğuna ilişkin açık
bir düzenleme içeren kural, niteliği itibariyle bir kusur sorumluluğu ön-
görmektedir; yani sorumluluğun kurucu unsuru kusurdur. Ancak, anılan
yasa kuralı, bilirkişinin gerçeğe aykırı raporu vermiş bulunmasından kay-
naklanan zarardan doğan sorumluluğu bağlamında, kusurun kapsamını,
kast ve ağır ihmal halleri ile sınırlamış, hafif ihmali ise; tümüyle gözardı
etmiştir. Öte yandan, bilirkişinin hukuki sorumluluğunun doğabilmesi
için, onun kasten ya da ağır ihmal suretiyle gerçeğe aykırı rapor vermiş
olması tek başına yetmez, verilmiş bu rapor hükme dayanak yapılmış
bulunma ve bundan da bir zarar doğmuş olmalıdır. Bu durumda, Alman
Medeni Kanunu’nun 839. paragrafının 1. fıkrası çerçevesinde, bilirkişinin
hukuken sorumlu tutulabilmesi için varlığı gereken şartlar şunlardır:
15
1. Bilirkişi, mahkeme tarafından görevlendirilmiş olmalıdır.
2. Bilirkişi, kasten yahut ağır ihmal suretiyle gerçeğe aykırı bir rapor
vermiş bulunmalıdır.
3. Bu rapor hükme dayanak yapılmış ve bundan bir zarar doğmuş
bulunmalı, yani gerçeğe aykırı rapor verilmesi ile meydana gelen zarar
arasında bir illiyet bağı olmalıdır.
Zarar gören ilgili, zararın tazminini talep edebilmek için, bu şartların
tamamının gerçekleştiğini ispat etmek zorundadır.
16
Ayrıca sözü edilen yasal düzenleme, ikinci fıkrasında, zarara maruz
kalanın, kasten ya da ağır ihmal suretiyle, zararın doğumunu engelleyebi-
lecek, onu bertaraf edecek hukuki olanakları kullanmaktan (bunları tüket-
15
Rosenberg, L./Schwab, K. H./Gottwald, P., Zivilprozessrecht, 16.neubearbeitete Auflage,
München 2004, s. 846.
16
Rosenberg/Schwab/Gottwald, s. 846.
139
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
mekten) kaçınmış olmasını, tazmin yükümlülüğünü ortadan kaldıran bir
hal olarak nitelendirmiştir. Bunu ispat yükü ise, bilirkişiye aittir.
17
Burada
vurgulanması gereken bir diğer husus ise, Alman Medeni Kanunu’nun 839a
paragrafında öngörülen bilirkişinin hukuki sorumluluğu ile ilgili düzenle-
menin işlerlik kazanabilmesi açısından, bilirkişiye yemin verdirilmiş olup
olmaması olgusunun herhangi bir önem taşımadığıdır.
18
Özetle, bu çerçevede, bilirkişilerin gerçeğe aykırı rapor vermiş bulun-
masından kaynaklanan zararlardan doğan hukuki sorumluluklarını öngö-
ren yasal düzenlemenin, hafif ihmalin ürünü olan zararlardan kaynaklanan
sorumluluk hali hariç, Türk-İsviçre hukuk sisteminde kabul edilen haksız
fiil sorumluluğu ile büyük ölçüde paralellik arz ettiği ve bu yeni yasal dü-
zenlemenin, Alman hukukunda haksız fiil sorumluluğunun (Alman Medeni
Kanunu § 823, I, II) kurucu unsurlarının, bizdekinden daha farklı bir şekilde
tespit edilmiş bulunmasından ötürü varlık kazandığı söylenebilir.
Bu kapsamda, son olarak, Alman Medeni Kanunu’nun 839a paragrafı-
nın, bilirkişinin, raporun hazırlanmasından önceki evrede, rapora hazırlık
bağlamında gerçekleştirmiş olduğu tasarruflarının ürünü olan zararlardan
(örneğin vücut bütünlüğünün ihlalinden kaynaklanan hukuki sorumluluğu
konusunda, herhangi bir düzenleme içermediğinin, bu boyutu itibariyle
bir eksiklik arz ettiğinin altının çizilmesinde de büyük yarar vardır. Bu
eksiklik ise, Alman Medeni Kanunu’nun haksız fiil sorumluluğu ile ilgili
823, I paragrafının bilirkişiler hakkında da uygulanması suretiyle doldu-
rulabilir.
19
2. Avusturya Hukukunda
Avusturya hukukunda, bilirkişinin hukuki sorumluluğu bağlamında,
konuyla ilgili özel düzenleme öngören ve zararın tazmini ile ilgili hükümler
arasında yer alan Avusturya Medeni Kanunu’nun 1299. paragrafında yer
alan kural, uygulanma alanı bulur. Bu hukuk sisteminde de, bilirkişiler
yargının bir organı ve dolayısıyla kamu görevlisi olarak görülmediği için,
bilirkişinin kusurlu iradesinin ürünü olan gerçeğe aykırı raporun verilmiş
bulunmasından kaynaklanan zararların tazmini için, devletin mali sorum-
luluğunu öngören yasal düzenlemenin işletilmesine olanak verilmemiştir.
20
İşaret edilen durumun yegane istisnasını, kanun uyarınca rapor tanzim
etmekle resmen görevlendirilmiş olan kuruluşların (mercilerin) kusurları ile
vermiş oldukları raporlardan kaynaklanan zararların tazmini oluşturur.
17
Rosenberg/Schwab/Gottwald, s. 846.
18
Rosenberg/Schwab/Gottwald, s. 846.
19
Rosenberg/Schwab/Gottwald, s. 847.
20
Fasching, H.: Zivilprozessrecht, Lehr- und Handbuch, 2.Auflage, Wien 1990, s. 517.
140
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Bilirkişinin kusurlu iradesinin ürünü olan gerçeğe aykırı rapor, hükme
dayanak yapılmış; bu hüküm kesinleşmiş ve yargılamanın yenilenmesi yo-
luyla da artık ortadan kaldırılması olanağı kalmamışsa, sözü edilen halden
ötürü zarar görmüş olan kimse, uğramış olduğu bu zararın tazmini için,
bilirkişiye karşı sorumluluk davası açabilir.
21
3. İsviçre Hukukunda
İsviçre hukukunda da bilirkişilerin hukuki sorumluluğu konusunda,
muhtelif görüşler ileri sürülmüştür:
Bir görüşe göre, bilirkişi hatalı raporu nedeniyle taraflara ve üçüncü
kişilere vermiş olduğu zararlardan ötürü haksız fiil hükümlerine göre
sorumlu tutulabilir.
22
Diğer bir görüşe göre ise, bilirkişinin hukuki sorumluluğunun tayi-
ninde, resmi (amtlich) işlevleri ile mesleki (gewerblich) işlevleri arasında
bir ayrım yapılması gerekir.
23
Bilirkişinin resmi işlevlerinden maksat, bilirkişinin raporun hazırlan-
masından önceki evrede ve rapora hazırlık bağlamında, aslında, hakim
tarafından yerine getirilmesi gereken, hakimce yapılmış olan görevlendirme
çerçevesinde, onun yerine kamu kudretini kullanmak suretiyle gerçekleş-
tirmiş olduğu keşif, tarafları ve tanıkları sorgulama, malzeme ve teknik
aletleri inceleme, organik ve psikolojik muayene, senet ve belgeleri tetkik
etme gibi faaliyetlerdir.
24
Bilirkişilerin, resmi görevlerinin ifası sırasında
gerçekleştirmiş oldukları bu gibi eylemleri dolayısıyla vermiş oldukları
zararlardan ötürü, kamu görevini ifa eden bir görevli konumunda bulunma-
ları ve bizatihi mahkemenin yerine geçip onun üstlenmiş olduğu kamusal
bir faaliyeti icra ediyor olmaları hasebiyle, İsviçre Borçlar Kanunu’nun 61.
paragrafı uyarınca devlet sorumlu tutulmalıdır.
25
Buna karşılık, bilirkişinin mesleki işlevlerinden ise, herhangi bir kamu-
sal yetkinin kullanımına gerek kalmadan gerçekleştirmiş olduğu faaliyetleri
21
Fasching, s. 517.
22
Vogel’in görüşü naklen (Alangoya, Y., İsviçre Hukukunda Bilirkişilik, Mukayeseli Hukukta
Bilirkişilik ve Sorunları, Yargıtay’ın 125. Yıl Yayını, Ankara 1992, s. 32-44), s. 43; Leuch/
Marbach/Kellerhals da, bilirkişinin görevini gereği gibi yerine getirmemesi veya
sürüncemede bırakması hallerinde, hukuki sorumluluğunun tayininde, haksız fiil hü-
kümlerinin baz alınması gerektiği kanısındadırlar (Leuch, G./Marbach,O./Kellerhals,
F., Die Zivilprozessordnung für den Kanton Bern, Vierte Auflage, Bern 1995, s. 574).
23
Klopfer, R., Die Haftung des Zeugen und des gerichtlichen Sachverständigen im Zivil-und
Strafprozess von Bund und Kanton Zürich, Zürich 1977, s. 15.
24
Klopfer s. 18.
25
Klopfer s. 18-19.
141
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
anlaşılmalı ve bu bağlamda sadece iletilecek olan tecrübe kurallarını veya bu
kuralların yardımı ile vakıa tespitini ya da vakıalardan çıkartılan sonuçları
içerecek olan rapor verme de mütalaa edilmelidir.
26
Bilirkişilerin mesleki
işlevlerinin yerine getirilmesine yönelik faaliyetlerinden yani hatalı rapor
vermiş olmalarından kaynaklanan zararların tazmininde de İsviçre Borçlar
Kanunu’nun haksız fiil ile ilgili hükümleri (Art. 41 vd.) esas alınmalıdır.
27
II. Türk Hukukunda Durum
1. Genel Olarak
Bilirkişilerin hukuki sorumluluğu hususunda, mevzuatımızda her-
hangi bir düzenleme yer almamaktadır. Bu konuda, doktrinde, muhtelif
görüşler ileri sürülmüştür:
Doktrindeki egemen görüşe göre, bilirkişilerin hukuki sorumluluğunun
tayininde Borçlar Kanunu’nun haksız fiil sorumluluğu ile ilgili 41. maddesi
hükmü baz alınmalıdır.
28
Sözü edilen görüş taraftarları, kendi içerisinde
iki gruba ayrılmaktadırlar.
Bu görüş taraftarlarından bir kısmı, özellikle bilirkişinin gerçeğe aykırı
(hatalı) rapor düzenleyip vermiş olmalarından kaynaklanan zararlardan
ötürü haksız fiil hükümlerine göre tazminatla sorumlu tutulmalarının,
gerçeğe aykırı rapor tanzimi işini kasten (bilerek) yapmış olmaları haliyle
sınırlı bulunduğunu (HUMK m. 445/5); ihmal suretiyle gerçeğe aykırı
(hatalı) rapor düzenlemişlerse haksız fiil hükümlerine göre sorumlu tutu-
26
Klopfer s. 18-19.
27
Klopfer s. 18.
28
Kuru, B., Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.III, 6. bası., İstanbul 2001, s. 2797; Deryal, Y.,
Türk Hukukunda Bilirkişilik ve Bilirkişi Raporu Örnekleri, İstanbul 2001, s. 70; Yılmaz
E., Uygulamada Bilirkişilik ve Bilirkişilik Raporları (Mali Hukuk, 1996/62, s. 12-31), s. 30;
Şengün, K. O., Bilirkişinin Sorumluluğu ve Sonuçları (AD, 1967/7, s. 456-463) s. 458;
Bakıcı, S., Ceza Adaletinde “Bilirkişi” (II. Bilirkişi Eğitim Semineri, TÜRMOB Yayınları,
Ankara, s. 79-125) s. 116. “Davacı, dava dışı A’nın kendi aleyhine evvelce açtığı ke -
sinleşen taşınmaza el atmanın önlenmesi davasında bilirkişilik yapan davalıların,
uyuşmazlık konusu taşınmazın, o davanın davacısı olan A’nın tapusunun sınırı
içerisinde kaldığını bildirdiklerini, halbuki, davalıların bu yeri iyi bilmeyip kasten
gerçeğe aykırı bilirkişilik yaptıklarını böylece 3. 500 lira değerindeki taşınmazının
elinden çıkmasına davalıların (bilirkişilerin) sebebiyet verdiklerini, davalıların bu
kötü eylemlerinin davalılardan A’nın noter önünde verdiği ikrar senedi ve diğer
davalı B’nin mahkemeye verdiği dava konusu yere ilişkin bilgisinin olmadığını be-
lirten dilekçesiyle anlaşıldığını ileri sürerek muhakemenin iadesi yoluna gidebilmek
için bu zararın davalılardan alınmasını istemiştir ... bu davadan davacının zararının
varlığı ve dava edilen iki bilirkişinin durumu ve gerçeği bilmeden düşünce bildir-
diklerini ikrar etmiş bulunmaları yeterli değildir. Ayrıca gerçekten önceki davada
142
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
lamayacaklarını savunmakta ve buna gerekçe olarak da, aksi bir tutumun
benimsenmesi halinde, bilirkişilerin çok geniş kapsamlı bir sorumluluk
yükü altında bırakılacaklarını, bunun da hakimin yardımcısı konumunda
bulunmaları niteliği ile bağdaştırılamayacağını ileri sürmektedirler.
29
Bilirkişinin hukuki sorumluluğunun haksız fiil hükümlerine göre be-
lirlenmesini savunan görüş taraftarlarından bir kısmı da, onların sadece
kastlarının değil; bunun yanı sıra ağır ihmalleri ile gerçeğe aykırı bir biçimde
vermiş oldukları raporlardan kaynaklanan zararlardan ötürü de haksız
fiil hükümlerine göre sorumlu tutulmasını, hafif ihmalin ise; bu bağlam-
da tümüyle göz ardı edilmesi gerektiğini
30
ileri sürmekteler ve bu tür bir
çözümlemenin, bilirkişilerin hakimin yardımcısı olmaları sebebiyle tıpkı
hakimler gibi kasıt ve ağır ihmali halleri ile sınırlı olarak tazminle yükümlü
bulunmalarını öngören kuralla da (HUMK m. 573) büyük ölçüde paralellik
arz edeceğini, bağdaşacağını kaydetmektedirler.
31
Bilirkişi ile kendisini görevlendiren adli makam arasında kamu karak-
terli bir bağ bulunduğu, onun yargılama süreci içinde üstlenmiş olduğu
işlevin icrası sırasında resmi bir görevli ve hakimin yardımcısı olma nite-
liklerini taşıdığı hususları birlikte gözetildiğinde, hukuki sorumluluğun
tayininde özel hukuk temellerine bağlı kalınması ve bu bağlamda haksız
fiil sorumluluğunun esas alınması, sağlıklı ve doğru bir yaklaşım biçimi
olmaz.
uyuşmazlık konusu olan yer parçasının sınırının tapusu içinde olduğu veya onun ayni
hakkının üstün tutulması gerektiğini dahi ispatlaması şarttır. Bu ispatlanmadıkça ve
ayrıca ispatlanmış olsa bile bu iki bilirkişi o şekilde düşünce bildirmemiş olsalardı,
A aleyhine karar verilmeyeceği ispatlanmadıkça bu iki davalı bilirkişinin eylemi ile
zarar arasında BK’nın 41. maddesinin uygulanmasını gerektiren neden sonuç bağı-
nın bulunduğunun kabulü mümkün değildir” (4. HD., 2.3.1967, 10923/1820, ABD.,
4. HD/2, s. 130-132). “Bilirkişiye karşı açılan dava BK’nın 41 ve sonraki maddeleri
hükümlerine uygun bir tazminat davasıdır ve BK m. 60’daki zamanaşımına tabidir...”
(4. HD., 26.1.1959 günlü karar; Kuru, s. 2799-2800).
29
Kuru, s. 2797.
30
Yılmaz s. 30; Deryal s. 70; Akyol Ş., Hukuk Usulünde Bilirkişilerle İlgili Bazı Problem-
ler (Mukayeseli Hukukta Bilirkişilik ve Sorunları, Yargıtay’ın 125. Yıl Yayını, Ankara
1992, s. 57-76), s. 76; Pekcanıtez, H./Atalay, O./Özekes, M., Medeni Usul Hukuku, 2.
B., Ankara 2002, s. 432. Yıldırım, M. K., Bilirkişi Delilinin Mukayeseli Hukuk ve Türk
Hukukundaki Durumu (75.Yaş Günü İçin Prof. Dr. Baki Kuru Armağanı, Ankara 2004,
s. 833-841), s. 838-839. Özellikle bilirkişi raporundaki yanlışlık, eksiklik ve gerçeğe
aykırılık kendisini açıklandığı ve bu eksiklilikleri ve yanlışlıkları düzeltmesi için
ek rapor talep edildiği halde; bütün bunları gözardı ederek yanlışında ısrar edecek
olursa ağır ihmal ve hatta kastı nedeniyle hukuki sorumluluğu yoluna gidilmelidir
(Yılmaz s. 30; Akyol s. 75).
31
Şengül, s. 458. Olması gereken hukuk bağlamında, hakimlerin hukuki sorumluluğuna
ilişkin düzenlemenin de (HUMK. m. 573 vd.), Anayasa’nın 129. maddesinin 5. fıkra-
143
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Bu konu ile ilgili olarak ileri sürülen bir başka görüşe göre ise, bilirkişi
ile kendisini görevlendiren mahkeme arasında bir vekalet sözleşmesi mev-
cuttur; dolayısıyla bilirkişinin hukuki sorumluluğunun tayininde vekilin
sorumluluğu ile ilgili kurallar esas alınmalıdır (BK. m. 390, m. 320).
32
Kanımızca, bilirkişiyle, ne taraflar arasında ne de kendisini görevlen-
diren mahkeme arasında akdi bir bağ mevcuttur; hatta, bilirkişiyle sözü
edilen mahkeme arasında kamu hukuku karakterli bir ilişkinin bulunduğu,
tartışmasız bir biçimde genel kabul görmüştür. Dolayısıyla bu tür bir hukuki
nitelendirmeden sonra, onun hukuki sorumluluğunun tayininde, akdi so-
rumluluk temeline dayalı bir çözümleme olan vekalet akdi hükümlerinden
(BK m. 390, m. 321) hareket edilmesi de mümkün değildir.
Doktrindeki diğer görüşe göre, bilirkişilerin hukuki sorumlulukları-
nın hangi esaslara göre tayin edileceğinin saptanmasında, ikili bir ayrım
gözetilmeli; bu çerçevede, bilirkişilerin, raporun hazırlanmasından önceki
evrede, rapora hazırlık bağlamında, kamu kudretini kullanmak suretiyle
gerçekleştirmiş oldukları (keşif ve tetkikat sırasındaki) tasarruflarından
yani idari nitelikteki faaliyetlerinden kaynaklanan zararların tazmini için,
Adalet Bakanlığı’na karşı idari yargı yerinde tam yargı davası açılması
yoluna gidilmeli; gerçeğe aykırı bir biçimde düzenleyip vermiş oldukları
raporlardan kaynaklanan zararların tazmininin temini için ise haksız fiil
hükümlerine (BK. m. 41 vd.) yönelinmelidir.
33
Bilirkişiye, resmi görevli ile hakimin yardımcısı olma niteliklerinin atfe-
dilmesi ve onunla kendisini görevlendiren makam arasında kamu hukuku
karakterli bir bağın bulunduğunun kabulünden sonra, hatalı raporlarından
kaynaklanan zararların tazmini bağlamında, özel hukuk temeline bağlı
kalınmak suretiyle haksız fiil hükümlerine dayanarak bir çözüm üretilmeye
çalışılması, sağlıklı ve doğru bir yaklaşım biçimi olmaz.
2. Görüşümüz
a. Genel Olarak
Kanımızca, bilirkişilerin hukuki sorumluluğunun hangi esaslara göre
belirleneceğinin tayininde, onların sözü edilen görevinin icrası sırasında
kamu kudreti (kamusal yetkilerini) kullanmak suretiyle gerçekleştirmiş
sında öngörülen kurala uygun hale getirilmesi gerektiği doktrinde savunulmaktadır
(Bkz., Aydınalp, S, Hakimlerin Hukuki Sorumluluğu, Ankara 1997, s. 273-274).
32
Belgesay, M. R., Hukuk ve Ceza Usulü Muhakemesinde Deliller, İstanbul 1940, s. 119.
33
Tanverdi, M., Medeni Usul Hukukunda Bilirkişilik, İstanbul 1991 (Yayınlanmamış
Doktora Tezi), s. 223.
144
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
bulunduğu tümüyle adli-idari nitelik taşıyan tasarruflarından kaynaklanan
zararların tazmini ile gerçeğe aykırı rapor vermiş olmalarından kaynakla-
nan zararların tazmini arasında, ikili bir ayrım yapılması gerekir.
B. Bilirkişinin, Raporunu Hazırlamasından Önceki Evrede Rapora
Hazırlık Bağlamında Gerçekleştirmiş Olduğu Tasarruflardan
Kaynaklanan Zararlardan Doğan Hukuki Sorumluluğu
Bilirkişilerin, çoğunlukla tecrübe kuralları yardımıyla vakıa tespitini
ya da tecrübe kurallarını vakıalara uygulayarak varmış olduğu sonuçları
içerecek olan raporlarının hazırlanmasından önceki evrede, kamusal bir
yetkiye dayalı olarak, kendilerine tevdii edilmiş olan malzemeler (sanat
eserleri, teknik araçlar ve belgeler) ya da gözlem, müşahede, kan alma ve
benzeri eylemleri nedeniyle inceleme adı altında bizatihi kişiler üzerinde
tasarrufta bulunması mümkündür.
34
Bilirkişinin sözü edilen tasarrufları
esnasında kendisine tevdii edilmiş olan malzemeyi (örneğin, orijinalliğini
tespit bağlamında kendisine tevdii edilmiş olan tabloyu, kıymet takdiri ya
da niteliğinin tayini için kendisine verilmiş bulunan vazo ya da heykelleri),
bir zarara uğratması veya tıbbi inceleme evresinde kişilerin beden tamlıkla-
rını, ruh bütünlüklerini veya sağlıklarını tehlikeye düşürmesi
35
her zaman
olasıdır (muhtemeldir).
36
Sözü edilen zarar verici eylemler, kamu görevi
niteliği taşıdığı tartışmasız kabul edilen adli bir görevin ifası bağlamında,
adli organın istemi doğrultusunda ve onun görevlendirmesi dolayısıyla
kamusal bir yetkiye dayanılmak suretiyle gerçekleştirildikleri için adli-idari
eylem niteliği taşırlar ve idare, bu eylemlerden kaynaklanan zararları hiz-
met kusurunun varlığı nedeniyle (AY. m. 125, son f.) tazminle yükümlü
tutulmalı; bu durumda Adalet Bakanlığı’na karşı idari yargı yerinde, ilgili-
lerce tam yargı davası açılması yoluna gidilmelidir. Eğer, bilirkişi Adli Tıp
Kurumu gibi resmi bir bilirkişi ise, onun memurlarının vermiş oldukları
zararların tazmini açısından bu yola müracaat edilebileceğinde hiçbir kuşku
duymamak gerekir.
34
Tanverdi s. 218.
35
Bu çerçevede örnek olarak, bilirkişinin babalık tayinine yönelik inceleme sebebiyle kan
alımı evresinde göstermiş olduğu dikkatsizlik ve özensizlik sonucu, kanı alınan kişiye
sarılık veya diğer bir bulaşıcı hastalığı bulaştırması gösterilebilir (Tanverdi s. 218).
36
Tanverdi s. 218.
145
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
C. Bilirkişinin Gerçeğe Aykırı Rapor Vermiş Olmasından
Kaynaklanan Zararlardan Doğan Hukuki Sorumluluğu
aa. Genel Olarak
Bilirkişilerin gerçeğe aykırı rapor vermiş olmalarından kaynaklanan
zararların tazmininin hangi esaslara göre gerçekleştirileceği tayin edilir-
ken, onların yargının işleyişinde üstlenmiş oldukları görevin niteliği ile
bu görevin icrası sırasında bulundukları hukuki statüyü (taşımış olduğu
hukuki kimliği) dikkate alıp buna göre bir sonuca varmak, daha doğru ve
daha sağlıklı bir yaklaşım biçimi olur.
Bilirkişiler, klasik kamu hizmetleri arasında yer aldığı tartışmasız ka-
bul edilen adli hizmetlerin ifasına ya da işleyişine katkı sağlamaya yönelik
olarak görev yaparlar yani bir kamu görevi icra ederler.
37
Anayasa’nın 128. maddesinde ise, kamu görevlerinin, memurlar ile
diğer kamu görevlileri aracılığı ile yerine getirileceği hükme bağlanmıştır.
Bu düzenleme karşısında, bilirkişilik görevi de bir kamu görevi olduğuna
göre, bilirkişilerin, bir “memur” mu; yoksa “diğer bir kamu görevlisi” mi konu-
munda bulundukları sorunu ortaya çıkar. Bu konuda doğru ve sağlıklı bir
yargıya varılabilmesi için, kısaca anayasal bir ayrımın ürünü olan “memur”
ve “diğer kamu görevlileri” kavramları üzerinde durulması gerekir.
Memur kavramının, kesin bir tanımının yapılması son derece güçtür.
Bunun temel nedeni, muhtelif ülkelerin kanun koyucularının, memuru,
kendi ülkelerindeki politik, sosyal ve teknik ihtiyaçları göz önünde tutarak
tanımlamakta olmasıdır.
38
Hatta bir ülkenin muhtelif kanunlarında bile,
memurun farklı şekillerde tanımlandığı ve zaman zaman “bu kanunun uy-
gulanmasında şunlar memur sayılır” şeklinde düzenlemelere yer verildiği gö-
rülmektedir. Belirtilen bu nedenlerden ötürü, bütün zamanlar ve mekanlar
açısından genel geçerliliğe sahip bir memur tanımının yapılması mümkün
değildir.
39
Ancak genel çerçevede, bir memurun varlığından söz edilebilme-
si için, şu iki unsurun bir arada bulunması gerektiği söylenebilir. Bunlar;
ortada bir kamu hizmetinin bulunması ve kamu hizmetinin gerektirdiği
asli ve sürekli görevleri ifa eden kişinin, sürekli bir biçimde idari kadro ve
idari hiyerarşi içerisinde yer almasıdır.
40
Anayasa’da sözü edilen “diğer kamu
37
Bu konuda ayrıntılı bilgi için, bkz., Tanrıver, S., Bilirkişinin Hukuki Statüsü, Yüküm-
lülükleri, Yetkileri ve Sorumluluğu, Ankara 2002, s. 33-38.
38
Onar, S. S., İdare Hukukunun Umumi Esasları, C. II, 3. B., İstanbul 1966, s. 1074; Kanlıgöz,
C., 1982 Anayasası!na Göre Kamu Görevlisi Kavramının Kapsamı ve Anlamı, (AÜHFD.,
1993/1-4, s. 169-196), s. 187.
39
Onar s. 1074.
40
Onar s. 1075; Güran, S., Anayasa Mahkemesinin 1982 Anayasası Döneminde Personel
Hukukuna Bakışı (Anayasa Yargısı IV, Ankara 1987, s. 39-66), s. 53; Şekercioğlu, M.,
Ceza Hukukunda Memur Kavramı, İstanbul 1974, s. 11.
146
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
görevlileri” kavramının içeriği, henüz tam olarak belirginlik kazanmamıştır,
bu kavram hala soyut bir kavram konumundadır. Kamu görevlilerinin
öncelikle ve kural olarak memurlar aracılığıyla yerine getirileceği gerekçesi
ile, memur kavramını belirlemek için kullanılan ölçütler çerçevesinde diğer
kamu görevlileri kavramının kapsamının (içeriğinin) tespit edilmeye çalı-
şılması,
41
memur kavramı ile kamu görevlileri kavramının özdeşleştirilmesi
sonucunu doğurur ki; bu büyük bir yanılgı olur. Zira, memur kavramı ile
diğer kamu görevlileri kavramı özdeş kavramlar değildir. Kamu görevlisi
kavramı, memur kavramını da içeren
42
ve kapsam itibariyle ondan daha
da geniş olan bir kavramdır.
43
Bu durum gözetildiğinde, memur kavramını
belirlemede kullanılan ölçütlerin, kamu görevlisi kavramının kapsamının
tayininde kullanılamayacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Zira, memurlar,
kamu görevlilerinin küçük bir bölümünü teşkil ederler.
Kamu görevlisi kavramının unsurları genel çerçevede şu şekilde sı-
ralanabilir:
44
a. Kamu görevinde çalışıp da memur ve işçilerin dışında kalan perso-
nelden olma,
b. Devlete kamu hukuku ilişkisi ile bağlı bulunma.
Mahkemece, Adli Tıp Kurumu gibi resmi bir bilirkişi atanmışsa, sözü
edilen görevi icra edecek kurum çalışanı, zaten hem anayasa hukuku hem
de idare hukuku anlamında memur konumundadır. Çünkü, resmi bilirkişi
olarak görevlendirilen kurum çalışanı, bir kamu görevi icra eden, idarenin
daimi ve sabit kadroları ile bürokratik-hiyerarşik yapısı içinde çalışan asli
eleman konumundadır. Buna karşılık, bilirkişi olarak resmi herhangi bir
kimliği bulunmayan kişiler, yani özel kişiler görevlendirilmiş ise, bunlar
ne idare hukuku ne de anayasa hukuku anlamında memur sayılabilirler;
ancak bu kişiler de adli hizmetlerin bir parçasını oluşturan ve onunla bü-
tünleşmiş bir konumda bulunan kamu görevi yapmaktadırlar. Sözü edilen
nitelikteki bilirkişilerin (resmi olmayan bilirkişilerin) görevlendirilmeleri
ile birlikte, kendilerini görevlendiren mahkeme ile bunlar arasında özel
41
Güran, S., Anayasa’nın 128. ve 129. Maddeleri Yönünden Kamu Görevlileri, Bakanların
Durumu (Anayasa Yargısı, Ankara 1984, s. 191-200), s. 199. Bu bağlamda bir belirle-
me yapılacak olursa, Anayasa’nın 128. maddesinin birinci fıkrasında sözü edilen
diğer kamu görevlilerinin, ancak “idare ile bir kamu hukuku ilişkisi içinde bulunan
ve hizmetin asli elemanı sayılabilecek bir görevde çalışanlar” olduğu söylenebilir
(Güran, Kamu Görevlileri s. 199; Güran s. 46 dn. 17).
42
Karatepe, Ş., İdare Hukuku, İzmir 1988, s. 133.
43
Karatepe s. 135-136.
44
AMK., 19.4.1988 tarihli karar (RG., 23.8.1988, sa.19908, s.52).
147
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
(kendine özgü) bir kamu hukuku ilişkisi kurulur.
45
Bilirkişilerin görev-
lendiriliş biçiminin, görev ve yetkilerinin bir özel hukuk sözleşmesinden
kaynaklanmayıp; genel çerçevede de olsa kanun hükümleriyle belirlenmiş
olması, görevlendirilmelerinin adli bir organın kamusal tasarrufu ile ger-
çekleştirilmesi, bazı hallerde bu görevi kabulle zorunlu tutulmaları (CMUK
m. 68, I/II; HUMK m. 278, I); özellikle ceza yargısı bağlamında yeminle
yükümlü bulunmaları (CMUK m. 72, I); objektiflik ve tarafsızlık ilkeleri
çerçevesinde faaliyet göstermeleri, bu kapsamda hakimler hakkındaki se-
beplere dayanarak reddedilebilmeleri (CMUK m. 67, I; HUMK m. 277); aynı
gerekçelerle kendilerini reddedebilmeleri ve tanıklıktan çekinmeye ilişkin
nedenlere dayanarak görevden çekinebilmeleri (HUMK m. 238, II; CMUK
m. 69, I), görevin ifasını sağlamaya yönelik olarak haklarında özel disiplin
hükümleri öngörülmüş bulunması (CMUK. m. 70; m.63; HUMK. m. 278,
III, m. 253); ihzaren celp edilebilme ve tutuklanabilme olanaklarının varlığı;
bazı kamusal yetkilerle donatılmış bulunmaları (CMUK m. 73; HUMK. m.
279); etki altına alınmalarını temin bağlamında yapılmış olan eylem ve dav-
ranışların bir tutuklama nedeni sayılmış olması (CMUK m. 104, I/2); Türk
Ceza Kanunu anlamında memur konumunda bulunmaları
46
ve adli sistem
içerisinde üstlenmiş oldukları görevin bir kamu görevi niteliği taşıması, bu
özel kamu hukuku ilişkisinin göstergelerini (delillerini) oluşturur. Bu açıdan
yaklaşıldığında, bilirkişinin kamu görevi yapan bir kamu görevlisi, genel
çerçevede resmi kimliği bulunan görevli olduğu söylenebilir.
bb. Hukuki Sorumluluklarının Belirlenmesi
Anayasa’nın 40. maddesinin 2 ve 3. fıkralarında, kişinin, resmi görevli-
ler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zararların kanuna göre
devletçe tazmin edileceği, devletin sorumlu durumda bulunan ilgili görev-
liye rücu hakkının saklı olacağı; 129. maddenin 5. fıkrasında da, memurlar
ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan
doğan tazminat davalarının kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun
gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak ancak idare aleyhine açılabileceği
belirtilmiştir. Yine Anayasa’nın 177. maddesinin (e) bendinde ise, “Anaya-
sa’nın halkoylaması sonucu kabulünün ilaniyle birlikte yürürlüğe girecek hüküm-
leri mevcut ve kurulacak kurum, kuruluş ve kurullar için yeniden kanun yapılması
45
Jauernig, O., Zivilprozessrecht, 24. völlig neubedrbeitete Auflage, München 1993, s. 202;
Damm, R., Die zivilrechtliche Haftung des gerichtlichen Sachverständigen (JuS., 1976/6, s.
359-363), s. 359; Hopt, K., Schadenerstaz aus unberechtiger Verfahrenseinleitung, Münc-
hen 1968, s. 286; Leuch/Marbach/Kellerhals s. 523; Tanrıver, s. 43-44. Aynı durum,
adli bir organ Cumhuriyet Savcısı tarafından bilirkişi görevlendirilmesi halinde de
(CMUK m. 66, II) geçerlilik taşır.
46
Bkz., aşa s. 14 vd.
148
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
veya mevcut kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyorsa, bunlara ilişkin işlemler
için mevcut kanunların Anayasaya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan
Anayasa hükümleri Anayasa’nın 11. maddesi gereğince uygulanır” kuralı yer
almaktadır. Bu düzenlemeyle, Anayasa’nın getirdiği yeni hükümlerin ve
kurumların hayata geçirilmesi için, yeni kanunların yapılması veya mevcut
kanunların değiştirilmesi gerekiyorsa, bu kanuni düzenlemeler yapılıncaya
kadar, ilgili Anayasa hükümlerinin doğrudan doğruya uygulanabilirliği
kabul edilmiş bulunmaktadır.
47
Bilirkişilerin hukuki sorumluluğu ile ilgili
olarak mevzuatta herhangi bir yasal düzenleme yer almadığına göre, bu
durumda, Anayasa’nın 177. maddesinin (e) bendi uyarınca, bir kamu gö-
revi yürüten kamu görevlisi konumunda bulunan bilirkişilerin kusurlu
olarak gerçeğe aykırı rapor vermiş olmalarından kaynaklanan zararlardan
dolayı hukuki sorumluluklarının belirlenmesinde de, Anayasa’nın kamu
görevlilerinin hukuki sorumluluğunu öngören 129. maddesinin 5. fıkrası
hükmüyle 40. maddesinin 2. fıkrası hükmü doğrudan doğruya uygula-
nacaktır.
48
Bu iki anayasal düzenleme birbiri ile çatışmamakta, aksine bir
uyum içerisinde bulunmaktadır. Zira, her iki düzenleme de, memur ve diğer
kamu görevlilerinin daha geniş bir ifadeyle resmi görevlilerin, görevlerini
ifa ederken ya da yetkilerini kullanırken kusurlu davranışları ile verdikleri
zararlardan dolayı devletin birinci derecede sorumluluğunu öngörmekte-
dir. Bu durumda, Anayasa’nın 129. maddesinin 5. fıkrası anlamında kamu
görevlisi; 40. maddesinin 2. fıkrası anlamında ise resmi görevli durumunda
bulunan bilirkişinin, kusurlu olarak gerçeğe aykırı rapor vermiş olmasından
kaynaklanan zararlardan dolayı devlet birinci derecede sorumlu olacak,
ancak; onun da kusurlu bilirkişiye rücu hakkı saklı bulunacaktır.
Anayasa’nın 40. maddesinin 2. fıkrasında ve 129. maddesinin 5. fık-
rasında, hakkında düzenleme öngörülen devletin sorumluluğu, niteliği
itibariyle bir kusur sorumluluğu yani dar anlamda haksız fiil sorumlulu-
ğudur.
49
Bu durum, Anayasa’nın 129. maddesinin 5. fıkrasındaki “işledikleri
47
Gören, Z., Temel Hakların Özel Hukuk Düzenine Etkisi, Temel Hakların Yatay (Üçüncü
Kişilere) Etkisi, (Özel Hukuk ve Anayasa Mahkemesi Kararları Sempozyumu I, Ankara
2001, s. 3-33), s. 30-31; Gören, Z., Temel Hak Genel Teorisi, İzmir 1993, s.75; Özbudun,
E., Türk Anayasa Hukuku, 2. B. Ankara 1989, s. 39; Tanör, B./Yüzbaşıoğlu, N., 1982
Anayasası’na Göre Türk Anayasa Hukuku, İstanbul 2001, s. 118; Teziç, E., Anayasa Hu-
kuku, İstanbul 1998, s.192.
48
Bilirkişi olarak görevlendirilen Adli Tıp Kurumu gibi bir resmi bilirkişi ise onun
çalışanının kusurlu olarak gerçeğe aykırı rapor tanzim etmesinden kaynaklanan
zararlardan ilgililere, memur olması sebebiyle, devlet zaten Anayasa’nın 129. mad-
desinin 5. fıkrası ve 40. maddesinin 2. fıkrası uyarınca hukuken sorumlu olacaktır.
49
Eren, F., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C. II, 3. B. Ankara 1989, s. 178. Yani, burada
devletin birinci derecede sorumlu olabilmesi için, memur veya kamu görevlisinin
görevini ifası sırasında üçüncü kişilere zarar veren eyleminin veya işleminin bir
haksız fiil niteliği taşıması gerekir.
149
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
kusurlardan doğan tazminat davaları” ve 40. maddesinin 2. fıkrasındaki “vaki
haksız işlemler sonucu uğradığı zarar devletçe tazmin edilir” ibarelerinden açıkça
anlaşılmaktadır. Buradaki sorumluluğun klasik (dar anlamda) haksız fiil
sorumluluğundan farklılaşmasını sağlayan olgu, zarara öncelikli olarak
katlanacak kişinin kusurlu tutum ve davranışları ile zarara sebebiyet ve-
renin kendisinin değil, devlet olmasıdır.
50
Devletin, bilirkişilerin, gerçeğe aykırı rapor vermiş olmalarından kay-
naklanan zararlardan sorumlu tutulabilmesi için varlığı gereken koşullar,
haksız fiil sorumluluğunun unsurları da (BK m. 41) dikkate alınmak sure-
tiyle şu şekilde sıralanabilir:
1. Bilirkişi, gerçeğe aykırı bir biçimde rapor düzenleyip vermiş bu-
lunmalıdır.
2. Gerçeğe aykırı rapor düzenlenmesi olgusu, bilirkişinin kastının ya
da ihmalinin (özellikle, ağır ihmalinin) ürünü olmalıdır.
3. Bilirkişinin kusurlu olarak gerçeğe aykırı rapor düzenleyip vermiş
bulunmasından dolayı bir zarar doğmuş bulunmalıdır.
4. Kusurlu olarak gerçeğe aykırı rapor düzenlenip verilmesiyle meyda-
na gelen zarar arasında, uygun bir illiyet bağı bulunmalıdır. Bu durumda,
bilirkişinin, kusurlu iradesinin ürünü olan gerçeğe aykırı raporu, o davada,
örneğin ikinci bir bilirkişi raporu alındığı için hükme dayanak yapılmamış
ya da bu gerçeğe aykırı rapor olmasaydı bile, dava, yine, davayı kaybeden
taraf aleyhine sonuçlanacak idiyse, artık gerçeğe aykırı bilirkişi raporu ile
meydana gelen zarar arasında uygun bir illiyet bağının bulunduğundan
söz edilemeyeceği için, devletin tazmin sorumluluğunun doğması müm-
kün olmayacaktır.
51
Yine, zarara maruz kalanın kasten yahut ağır ihmal
suretiyle, zararın doğumunu engelleyecek yahut bertaraf edebilecek hu-
kuki olanakları kullanmaktan, bunları tüketmekten kaçınmış bulunması
da, tazmin yükümlülüğü bağlamında, illiyet bağını kesen bir hal olarak
kabul edilmelidir. Bunun ispat yükü de, sorumluluk davasının davalısı
konumunda bulunan devlete ait olmalıdır.
Anayasa’nın 40. maddesinin 2. fıkrasında ve 129. maddesinin 5. fıkra-
sında hakkında düzenleme öngörülen devletin sorumluluğu, hukuki niteliği
itibariyle bir kusur sorumluluğu yani dar anlamda haksız fiil sorumluluğu
(BK. m. 41) olup; haksız fiiller alanında da esas görevli yargı yerleri konu-
munda adliye mahkemeleri bulunduğuna göre, bilirkişilerin gerçeğe aykırı
rapor düzenleyip vermiş olmalarından kaynaklanan zararlardan dolayı
50
Eren, s. 178.
51
Kuru, s. 2797.
150
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
devlet aleyhine açılacak tazminat davalarına da, adliye (hukuk) mahke-
melerinde bakılmalıdır. Yine, devlet (idare), bilirkişinin kusurlu olarak
gerçeğe aykırı rapor düzenleyip vermiş olmasından kaynaklanan zararı,
açılan tazminat davası sonucunda davacıya, yani zarar görene ödemek
zorunda kalırsa, bu davranışı ile zarara sebebiyet vermiş olan bilirkişiye
rücu edebilir (AY m. 129, II); açılacak olan rücu davasında da, adliye (hukuk
mahkemelerinde bakılmalıdır.
Ayrıca, bilirkişinin kasten gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun (ra-
por verdiğinin) bir ceza mahkemesi hükmü ile sabit olması, yargılamanın
yenilenmesi sebebi sayılmıştır (HUMK. m. 445/5).
C. Bilirkişinin Disipliner Sorumluluğu
52
Bilirkişilerle ilgili olarak disipliner yaptırım öngören hükümler, hukuk
yargısı bağlamında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda, ceza yargısı
bağlamında da Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda yer almaktadır.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 278. maddesinin 3. fıkrasın-
da, bilirkişi olarak davete icabet yükümlülüğü olup da mahkemeye gel-
mekten veya davete icabet edip de, bilirkişilik görevini ifadan kaçınanlar
hakkında, tanıklığa ilişkin hükümlerin (m. 253) uygulanacağı açıkça belir-
tilmiştir. Bu çerçevede, bilirkişiliği kabul yükümlülüğü bulunup da geçerli
bir sebep olmaksızın yapılan davete icabet etmemiş olan ya da icabet edip
de bilirkişilik görevini ifadan kaçınmış olan bilirkişi, para cezasına çarptırı-
lır; yargılamanın ertelenmesine neden olmuşsa, ertelemeden kaynaklanan
yargılama giderlerini ödemeye de mahkûm edilebilir. Ayrıca, bu bilirkişinin
ihzaren celp edilmesi de mümkündür. Yine, Ceza Muhakemeleri Usulü
Kanunu’nun 70. maddesinde de, oy ve görüş bildirmekle yani bilirkişilik
yapmakla yükümlü olan bilirkişinin, davete icabet etmemesi ya da icabet
edip mahkemeye gelip yeminden veya oy ve görüşünü açıklamaktan kaçın-
ması halinde, tanıklığa ilişkin hükümlerin (CMUK m. 63) işlerlik kazanacağı
yani sözü edilen davranışları sergileyen bilirkişinin, bu tutumundan doğan
giderler ile para cezasını ödemeye mahkûm edileceği; beyanda bulunmaya
ya da yemini eda etmeye zorlama amacıyla sınırlı olarak, azami altı ayı
geçmemek üzere hapisle tazyik olunabileceği belirtilmiştir.
Bu düzenlemelere paralellik arzeden kurallar, Alman ve Avusturya
medeni kanunlarında da yer almaktadır.
Alman Medeni Usul Kanunu’nun 409. paragrafı uyarınca, bilirkişi da-
vete icabet etmez ya da vermek zorunda olduğu raporunu tevdii etmez veya
52
Tanrıver s. 113-115.
151
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
iadesi gereken belgeleri iadeden kaçınırsa, bu eylemlerinden kaynaklanan
zararları ödemeye mahkûm edilir; para cezasına çarptırılır; itaatsizlikler
yinelenecek olursa, para cezasının tutarı artırılır.
Yine, Avusturya Medeni Usul Kanunu’nun 354. paragrafının 1. fıkrası
uyarınca, rapor düzenlemek üzere atanmış olan bilirkişi, raporunu makul
mazeret (geçerli neden) göstermeden tevdii etmekten kaçınır (yani, raporu
hiç tevdii etmez) ya da tayin edilen süreden daha sonra raporunu verir
yahutta delillerin ikame edileceği oturuma usulüne uygun bir biçimde
davet edilmiş olmasına rağmen davete icabet etmezse, tevdiden kaçınma,
icabet etmeme ya da geç tevdiden kaynaklanmış olan masrafları tazminle
mahkemece yükümlü tutulur. Bunun dışında, bilirkişiye, ayrıca mahkemece
disiplin cezası (Ordnungstrafe) verilebilir ya da bilirkişi kasten raporunu
tevdiden kaçınmışsa, bununla ilgili olarak öngörülmüş bulunan özel cezaya
da (Mutwillenstrafe) çarptırılabilir.
Bilirkişiyi görevlendiren mahkeme, disipliner bağlamda, bilirkişinin,
üstlenmiş olduğu resmi görevle çelişir nitelik taşıyan bir takım tutum ve
davranışlar sergilemesi halinde ona, eyleminin ağırlığını ve niteliğini gö-
zeterek, bilirkişi ücretinin takdiri konusunda kendisine tanınmış bulunan
yetkiye dayanarak ücret kesintisi uygulayabileceği gibi; ücretin tamamının
ödenmemesine de karar verebilir.
53
Yine, sözü edilen makamın, bilirkişiye,
görevini yerine getirirken daha dikkatli davranması gerektiği; aksi takdirde,
hakkında ücret kesintisi yapılması ya da ücretin bütünüyle ödenmemesi iş-
leminin uygulanacağını öngören uyarılarda bulunması da mümkündür.
Bilirkişi olarak görevlendirilen kimse, aynı zamanda devlet memuru
ya da kamu kurumu niteliğindeki bir meslek kuruluşunun mensubu ise,
onun bilirkişilik görevinin yürütümü sırasında yapmış olduğu görevinin
gerekleriyle bağdaşmayan tutum ve davranışları, aynı zamanda Devlet
Memurları Kanunu’nun disiplin ile ilgili hükümlerinin (DMK m. 125) ya
da asıl mensubu bulunduğu mesleğin genel geçerliliğe sahip davranış
normlarının veya disipliner yaptırım öngören iç düzenlemelerinin ihlali
niteliğini taşıyorsa, ilgili mercii bundan haberdar edilmek suretiyle oradan
da disiplin cezası alması sağlanabilir.
Olması gereken hukuk açısından, bilirkişilik yapacak kimselerin ta-
mamının, üst bir hukuki yapılanmanın çatısı altında toplanması suretiyle,
bilirkişiliğin kurumsallaşması sağlanacak olursa, hem davranış normlarının
standardalizasyonu hem de bilirkişilere uygulanacak disipliner yaptırım-
ların sicillerinin de tutulması suretiyle etkinliğinin artırılması; disipliner
denetimin kolaylaştırılması ve durumlarının rahatlıkla izlenmesi gerçek-
53
Kuru, s. 2794.
152
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
leştirilmiş olur. Bilirkişiliğin, etik kurallarının oluşturulması, bilirkişilerin
denetimi ve gerçekte ehil olan kişilerin bilirkişilik yapmasının sağlanması
açısından, bu alanda da kamu kurumu niteliğindeki bir meslek kuruluşuna
ihtiyaç bulunduğu, bu yapılanmanın “Bilirkişi Odaları” ve “Bilirkişi Odaları
Birliği” şeklinde gerçekleştirilmesinin uygun olacağı görüşü, doktrinde de
dile getirilmektedir.
54
Nitekim, Adalet Bakanlığı bu tür bir yapılanmayı
öngören kanun taslağı da hazırlamış durumdadır. İşlevleri itibariyle ha-
kemlerden farklı olarak, salt bilirkişilik alanıyla sınırlı kalmak kaydıyla,
“Bilirkişi Odaları” ile üst kuruluş olarak “Bilirkişi Odaları Birliği”nin oluş-
turulmasının, bilirkişiliğin kurumsallaştırılmasının gerçekleştirilmesi ve
yozlaştırılmasının önlenmesinin sağlanması açısından son derece yararlı
olacağı hususu da, doktrinde ifade edilmiştir.
55
Bilirkişiliğin bir meslek sayılmayıp; mesleğin modülasyonu (kipi) oldu-
ğu gözetilecek olursa, ancak meslekler için işlerlik kazanabilecek bir hukuki
yapılanma modeli olan Oda ve Odalar Birliği şeklindeki bir yapılanmanın
bilirkişilik kurumuna uygun düşmeyeceği aşikar biçimde ortadadır.
56
Çünkü, Oda ve Odalar Birliği kurumları, ancak meslekler bakımından
uygulanma alanı bulabilecek olan yapılanma modelleridir. Bilirkişilik
ise, her şeyden önce, bir “meslek” olarak nitelendirilemez. Meslekten söz
edilebilmesi için, özel bir bilgiye ihtiyaç gösteren, öğrenilen bir sanatın, az
veya çok sürekli bir biçimde icra ediliyor olması gerekir. Bilirkişilik ise, bu
nitelikleri taşımamaktadır; tamamen arızi veya tesadüfi olarak icra olunan
bir faaliyet konumundadır; sürekli bir biçimde icra olunmaz. Öte yandan,
özel ve teknik bilgiyi gerektiren konularda oy ya da görüş bildirme ile
sınırlı bir faaliyet, bir meslek olmaktan ziyade, mesleki verilerin somut
planda dile getirilmesi; mesleğin bir yansıma biçimi olarak algılanabilir.
Bu durumda, bilirkişi etiğinin oluşturulması, bilirkişilerin denetimi ve ger-
çekte, her bağlamda ehil olan kişilerin bilirkişilik yapmasının sağlanması
açısından, ihtiyaç duyulan koordinasyon ve korelasyon kurumu olarak, ha-
lihazırda mahkemelerimiz bünyesinde yer alan Adalet Komisyonlarından
yararlanılması düşünülebilir. Bu bağlamda, Adalet Komisyonları, meslek
odaları ve onların üst kuruluşlarıyla ilişki kurmak suretiyle, mahkemelerde
bilirkişilik yapacak olanların bir listesini oluşturmalı; her yıl sözü edilen
54
Karayalçın, Y., “Bilirkişi ve Hakem Odaları Birliği” İstanbul’da Milletlerarası Tahkim
Merkezi Kurulması Hakkında Adalet Bakanlığı Tarafından Hazırlanan Kanun Taslakları,
Ankara 2001, s. 30-31; Yılmaz, E., aynı eser, s. 16-17.
55
Bkz., Yılmaz, E., Bilirkişiliğin Kurumsallaştırılması Hakkında Bir Kanun Taslağı (Bilirkişilik
Sempozyumu, 9-10 Kasım 2001, Ankara 2001, s. 538-550), s. 549-550.
56
Aynı yönde, bkz., Kalpsüz, T., “Bilirkişi ve Hakem Odaları Birliği” İstanbul’da Mil-
letlerarası Tahkim Merkezi Kurulması Hakkında Adalet Bakanlığı Tarafından Hazırlanan
Kanun Taslakları, Ankara 2001, s.12-14.
153
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
kuruluşlarla iletişim kurmak suretiyle, bu bilirkişilik listelerini güncelle-
me yoluna gitmeli ve bu listelerin bir örneğini kendi bölgesinde bulunan
tüm mahkemelere gönderme yoluna gitmelidir. Bu suretle, mahkemelerin,
bilirkişi seçimi evresinde karşılaşabileceği güçlükler önemli ölçüde aşıl-
mış olur. Öte yandan, Adalet Komisyonlarına, atanmış olan bilirkişilerin,
görevlerinin gerekleriyle bağdaşmayan tutum ve davranışlar sergilemesi
halinde, mahkemelerin bildirimi üzerine, gerekli disipliner işlemi yapması
için konuyu bilirkişinin kayıtlı olduğu meslek kuruluşlarına intikal ettirme
görevi verilmeli ve ayrıca eylemin ağırlık derecesini de gözeterek, bilirkişi
olarak görev yapan kişinin isminin listeden çıkartılmasına karar verebilme-
sine de olanak tanınmalıdır. Bu durumdan diğer Adalet Komisyonlarının
haberdar edilmesi de, ilgili Adalet Komisyonu’na bir görev olarak yük-
lenmelidir. Böylelikle, bilirkişi olarak görev yapacak kimsenin mensubu
bulunduğu mesleğin etik kurallarına uygun davranması ve bir anlamda
disipline edilmesi de belli ölçüde sağlanmış olur.
D. Bilirkişinin Cezai Sorumluluğu
I. Bilirkişinin Türk Ceza Kanunu Anlamında
Memur Olup Olmadığı Sorunu
Türk Ceza Kanunu anlamında memur kavramından ne anlaşılması
gerektiği, sözü edilen Kanun’un 279. maddesinde belirtilmiştir. Bu dü-
zenlemeye göre;
“Ceza Kanunu’nun tatbikatında;
1. Devamlı veya muvakkat surette teşrii, idari veya adli bir amme vazifesi
gören devlet ve her türlü amme müesseseleri memur veya müstahdemleri;
2. Devamlı veya muvakkat, ücretsiz veya ücretli, ihtiyari veya mecburi olarak
teşrii, idari veya adli bir amme vazifesi gören kimseler memur sayılır.
Ceza Kanunu tatbikatında amme hizmeti görmekle muvazzaf olanlar:
1. Devamlı veya muvakkat surette bir amme hizmeti gören devlet veya diğer
amme müesseselerinin memur ve müstahdemleri;
2. Devamlı veya muvakkat ücretli veya ücretsiz, ihtiyari veya mecburi surette
bir amme hizmeti gören diğer kimselerdir”.
Sözü edilen maddenin 1. fıkrasında Ceza Kanunu’nun uygulanması
yönünden kimlerin “memur” sayılacağı; 2. fıkrasında ise kimlerin, “amme
hizmeti görmekle muvazzaf kimse” sayılacağı belirtilmektedir. Böylece, kanun,
memurlar ile amme hizmeti görmekle muvazzaf kimseleri birbirinden ayır-
makta; bu ayrımda ölçü olarak da bunların gördükleri işlevin (ifa ettikleri
154
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
faaliyetin) niteliğini esas almaktadır.
57
Bu durumda, yaptığı faaliyet kamu
görevi olarak nitelenenler “memur”, buna karşılık yaptığı faaliyet kamu
hizmeti olarak nitelenenler ise, “amme hizmeti görmekle muvazzaf kimse”
sayılacaktır.
58
Ceza Kanunu’nun 279. maddesindeki her iki kategori de, iki alt gruba
ayrılmaktadır. Gerçekten, her iki fıkranın birinci bentlerinde, devlet veya
kamu kurumu ile istihdam ilişkisi bulunan “memur”lardan veya “amme
hizmeti görmekle muvazzaf olan kimse”lerden söz edilmektedir. Her iki fıkranın
ikinci bentlerinde yer alan “amme vazifesi gören diğer kimseler” ve “amme hiz-
meti gören diğer kimseler” şeklindeki ibareler ile, devlet ve herhangi bir kamu
kurumu ile istihdam ilişkisi bulunmayan “memur”lara ve “amme hizmeti
görmekle muvazzaf kimse”lere işaret edilmektedir.
59
Buna göre, bir kimsenin
“memur” veya “amme hizmeti görmekle muvazzaf kimse” sayılabilmesi, onun
sübjektif durumuyla yani istihdam ilişkisi içerisinde olup olmamasıyla il-
gili değildir; bir “kamu görevi” veya bir “kamu hizmeti” gören herkes, Ceza
Kanunu yönünden “memur” veya “amme hizmeti görmekle muvazzaf olan
kimse” sayılmaktadır.
60
Gerek Adli Tıp görevlileri gibi resmi bilirkişiler gerekse resmi olmayan
bilirkişiler, adli bir kamu görevi yapmaktadırlar;
61
resmi bilirkişiler, devlet
ile ya da bir kamu kurumu ile zaten istihdam ilişkisi içerisindedirler, resmi
olmayanların ise; atanması ile birlikte devlet ile aralarında kamu hukuku
temeline dayalı olarak özel (kendine özgü) bir bağ kurulmuş olur. Türk Ceza
Kanunu’nun 282 ve 290. maddelerinde öngörülmüş bulunan düzenlemeler,
bu bağın en önemli kanıtlarıdır. Bu bağlamda, resmi bilirkişiler, Türk Ceza
Kanunu’nun 279. maddesinin 1. fıkrasının 1. bendi, resmi olmayanlar ise;
aynı Kanun maddesinin aynı fıkrasının ikinci bendi uyarınca, Ceza Kanu-
nu anlamında memur sayılırlar; çünkü her iki düzenlemenin öngördüğü
koşulları tümüyle bünyelerinde barındırmaktadırlar.
Hem doktrin hem de yargı uygulamasında, bilirkişilerin, Türk Ceza
Kanunu’nun 279. maddesi anlamında memur oldukları hususu genel kabul
görmektedir.
62
57
Erman, S., Ceza Tatbikat ve Takibatında Memur (SBFD., 1947 (3-4, s. 235-276), s. 242;
Toroslu, N., Ceza Hukuku, Ankara 1990, s. 236.
58
Erman, s. 242; Toroslu, s. 236.
59
Toroslu, s. 236.
60
Erman, s. 242-243; Toroslu, s. 236.
61
Çetin, E., Açıklamalı-İçtihatlı Ceza Hukukunda ve Özel Yasalarda Memurlar ve Diğer Kamu
Görevlilerinin Yargılanma Usulü ve Memur Suçları, Ankara 2000, s. 13.
62
Erman, s. 266; Şekercioğlu, s. 23-24; Malkoç, İ., Son Değişikliklerle Açıklamalı-İçtihadlı
Türk Ceza Kanunu, Ankara 2000, s. 592; Çetin, s. 5. “…. kamu yararı belirli bir kamu
faaliyetinin seri bir şekilde ifa edilmesini gerekli kılar ve bu durumda sözü edilen
155
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan yeni Ceza Kanunu 6.
maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde, yürürlükteki Ceza Kanunu’nun 279.
maddesindeki gibi kategorik ayrımlara gidilmeden, “memur” kavramı yeri-
ne onu da içeren üst bir kavram olan “kamu görevlisi” kavramını baz almış
ve bu kavram tanımlanmıştır. Sözü edilen yasal düzenlemeye göre, Türk
Ceza Kanunu anlamında kamu görevlisinden maksat, kamusal faaliyetin
yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette, sü-
rekli, süreli veya geçici olarak katılan kişidir. Ayrıca, yeni Ceza Kanunu’nda,
kamu görevlisi dışında, kategorik bir kavram olarak yargı görevlisi kavramı
da tanımlanmıştır. Yargı görevlisinden maksat ise, yüksek mahkemeler ve
adli, idari ve askeri mahkemeler üye ve hakimleri de Cumhuriyet Savcısı
ve avukatlardır (Yeni TCK m. 6, I/d).
Yeni Türk Ceza Kanunu, bir kişinin kamu görevlisi sayılabilmesi için,
yegane ölçüt olarak, gördüğü işin bir kamusal faaliyet niteliği taşımasını
esas almıştır. Kamu görevlisi sayılabilme açısından, kamusal faaliyetin
yürütülmesine katılan kişilerin, maaş, ücret vesaire bir maddi karşılık alıp
almamalarını yahut bu işi sürekli, süreli veya geçici olarak yapıyor olma-
larının herhangi bir önemi yoktur.
Bu kavramsal tanımlamalar çerçevesinde, bilirkişiler, yargı görevlisi
olarak nitelendirilemezler. Ancak, onlar Türk Ceza Kanunu kapsamında
kamu görevlisi olarak nitelendirilebilirler. Nitekim, bu hususa, Kanun’un
6. maddesinin gerekçesinde “… kişi, bilirkişilik, tercümanlık ve tanıklık faa-
liyetinin icrası kapsamında bir kamu görevlisidir …” denmek suretiyle açıkça
işaret edilmiştir.
fonksiyonun herhangi bir vatandaş tarafından icra edilmesi adeta bir zaruret halini
alır. Bazı hallerde ise, maslahata uygunluk düşünceleri dolayısıyla özel şahıslara
belirli bir fonksiyon görmeleri veya fonksiyonun ifasına iştirak eylemeleri icap eder.
Fakat özel bir vatandaşın amme fonksiyonunu ifa etmesi veya ifasına iştirak etmesi
onun her zaman memur sayılacağına delalet etmez. Bir kimsenin memur sayılabil-
mesi içinde bazı şartların gerçekleşmiş olması gerekir. İlk şartta, özel kişinin böyle bir
faaliyette bulunmasını “Bir kanun hükmünün açıkça uygun bulması veya müsaade
etmiş olması”dır. Diğer bir şart da “ Devletle hukuki tasarruf veya fiile iştirak eden
şahıs arasında hususi bir amme hukuku münasebeti ve rabıtasının bulunmasıdır”.
Şu halde zaruret veya kamu yararı icabı herhangi bir amme vazifesinin bir vatandaş
tarafından ifasına bir kanun müsaade etmiş veya uygun bulunmuş ve vatandaş da bu
fonksiyonu devlette hususi bir amme hukuku münasebeti kurup hukuki bir tasarruf
veya fiilde bulunarak veya iştirak ederek ifa etmiş ise memur sayılır. Bu şartlardan
birisi eksik ise, örneğin, muhbir ve meşhut suç dahilinde muvakkat yakalamada
bulunan vatandaşın durumu gibi, o kimse memur sayılamaz. Yukarıda belirttiğimiz
şartlara uygun olarak amme vazifesi gören özel kişilere örnek olarak, şahit, bilirkişi
ve tercümanlardır. Bu kimseler, hakim tarafından verilen hükme iştirak ettikleri ve
buna da kanunen mecbur oldukları (TCK m. 282) ve bunlar re’sen davet olunmaları
suretiyle de sözü geçen şahıslarla devlet arasında mevzu bahis özel rabıta kuruldu-
156
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Bilirkişilerin, Ceza Kanunu anlamında memur (yeni yasal deyişle,
kamu görevlisi) sayılması, her şeyden önce onlara yöneltilecek olan fiili
taarruzların ve yapılacak olan hakaretlerin önlenmesinde önemli ölçüde
etkili olacaktır. Yine, kanunda, bu bağlamda, resmi kimliği dolayısıyla
bilirkişiyi etki altına almaya yönelik davranışlara tutuklama nedenleri
arasında yer verilmiştir (TCK m. 104, I/2).
Ayrıca, bilirkişi, Ceza Kanunu anlamında memur (kamu görevlisi)
konumunda bulunduğuna göre, memurların (kamu görevlilerinin) işle-
yebileceği suçları yani mahsus suçları da işleyebilir. Bu bağlamda, bilirkişi,
rüşvet ve irtikap suçlarının (TCK m. 211, m. 209; yeni TCK m. 252; m. 250)
faili olabilir. Yine, bilirkişi, üstlenmiş olduğu bilirkişilik görevinin yürü-
tümü sırasında taşıdığı resmi sıfatın gereği ve görevi sebebiyle kendisine
tevdii edilmiş olan ya da tesadüfen öğrenmiş bulunduğu resmi sırları ifşa
edecek olursa, onun sözü edilen bu eylemi, Türk Ceza Kanunu’nun 229.
maddesinde (Yeni TCK m. 258) öngörülen suçu oluşturur. Bilirkişinin,
sergilemiş olduğu tutum ve davranışlar, koşulları oluşmuşsa, Türk Ceza
Kanunu’nun 230. maddesinde (Yeni TCK m. 257, II) öngörülen görevi ihmal
suçuna da vücut verebilir.
63
Bilirkişi olarak atanan kişi, kanunen bilirkişilik
yapma zorunluluğu bulunan kimselerden olup (CMUK m. 68, I, II; HUMK
m. 278, II), müteaddit olarak gelmemenin sonuçlarını öngören ihtarı da
içerecek şekilde usûlüne uygun bir biçimde mahkemeye davet edilmesine
rağmen gelmemiş ya da bilirkişiliği kabul zorunluluğu olmayanlar da dahil
bilirkişi olarak görevlendirilen kimse yapılan davete icabet etmiş, bilirki-
şilik yapmak üzere mahkemeye (HUMK m. 281, II ve III; CMUK m. 75, II)
gelmiş, bu görevi kabul etmiş; fakat hiçbir sebep göstermeksizin bilirkişilik
görevini ifadan kaçınmışsa
64
yani kanunda yazılı süreler çoktan geçmiş ol-
ğundan, Ceza Kanunu’’un 279. maddesi anlamında ve “diğer kimseler””tabiri içine
dahil memurlardır (CGK, 25.11.1985, 4101595, Savaş, V./Mollamahmutoğlu, S., Türk
Ceza Kanunu’nun Yorumu, C. II, 3.B., Ankara 1998, s. 2796).
63
Öztürk, B./Erdem, M. R. /Özbek, V. Ö., Ceza Muhakemesi Hukuku Temel Bilgiler, An-
kara 2001, s. 179. Yeni Ceza Kanunu’nda, görevin gereklerinin yerine getirilmesinde
ihmal veya gecikme gösterilmesi olarak tanımlanan ve eski Türk Ceza Kanunu’nun
230. ncu maddesinde yer alan görevi ihmal suçu, kavramsal çerçevede kaldırılmış
ve bu durum da yeni Kanun’un 257. maddesinde görevi kötüye kullanma suçunun
kapsamı içerisinde mütalaa edilmiştir (m. 257, II). Bu hususa, madde gerekçesinde,
yeni Kanun’da, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan keyfi muamele, görevi
kötüye kullanma ve görevi ihmal suçları ayrımından vazgeçilmiş, şeklinde açıkça
işaret edilmiştir.
64
Bilirkişilik görevini ifa için mahkemeye gelen davete icabet eden kimse asılsız bir
sebep ileri sürmek sebebiyle bu görevini yerine getirmekten kaçınır yani sözlü ya da
yazılı olarak açıklama yapmazsa (raporunu vermezse) o, bu eylem ile görevi ihmal
suçunu öngören norma (TCK m. 230) nazaran daha özel bir norm konumunda bu-
lunan asılsız bir sebep ileri sürerek bilirkişilik görevini ifadan imtina suçunu (TCK
m. 282) işlemiş olur.
157
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
masına rağmen raporunu vermemişse;
65
onun sergilemiş olduğu bu tutum
ve davranışları, Türk Ceza Kanunu’nun 230. maddesinde (Yeni TCK m.
257) öngörülen suçu oluşturur. Ancak, ikinci halde de sözü edilen suçun
oluşabilmesi için, bilirkişinin, mahkemece raporu vermemenin sonuçlarını
da içerecek biçimde uyarılmış olması aranmalıdır. Her ne kadar, Hukuk
Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 278. maddesinin 3. fıkrasında, bilirki-
şilerin mahkemeye gelmekten veya gelip de bilirkişilik görevini ifadan
kaçınmaları halinde, tanıklığa ilişkin hükümlerin uygulanacağı; bu bağlam-
da bilirkişilerin para cezasına, talikten mütevellit masraflara da mahkûm
edilebilecekleri ve ihzaren celp edilecekleri belirtilmiş ve buna paralel bir
düzenlemeye de Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 70. ve bu madde
delaletiyle aynı Kanun’un 46. maddesinde yer verilmişse de, sözü edilen
hükümler disiplin hükümleri konumunda bulunup, bir fiil aynı zamanda
hem disiplin ceza hukuku hem de genel ceza hukuku bakımlarından ayrı
ayrı suç oluşturabileceğinden, bilirkişinin yukarıda kendisine işaret edilmiş
olan eylemi, ceza hukuku yönünden özel bir düzenleme öngören Türk Ceza
Kanunu’nun 282. maddesinde belirtilen suça vücut vermeyeceği için, ona
nazaran daha genel bir norm niteliği taşıyan ve Türk Ceza Kanunu’nun
230. maddesinde (Yeni TCK m. 257’de) yer alan suçunu kapsamına giren
bir fiil olarak algılanmak gerekecektir.
Bilirkişi, taraflardan birisince vaat olunan para veya herhangi bir çıkar
karşılığında adliye huzurunda gerçek dışı rapor vermiş veya oy ve görüş
açıklamışsa, sözü edilen eylem hem rüşvet suçuna (TCK m. 211; yeni TCK
m. 252) hem de gerçeğe aykırı rapor verme suçuna (TCK m. 290; yeni TCK
m. 276, I) vücut verir ve bu durumda, sanık bilirkişiye, her iki suçtan ötürü
65
“Asliye hukuk mahkemesince bilirkişi olarak dinlenen belediye fen memurunun
iki kez yazı ile uyarılmasına karşın, raporunu vermeme biçiminde beliren eylemi
nedeniyle TCK’nın 230. maddesi ile cezalandırılmasına ilişkin olan yerel mahkeme
kararı (tebliğ namesindeki bozma düşüncesine aykırı olarak) 4. Ceza Dairesi’nin
11.10.1992 tarih ve 6383/6881 sayılı kararı ile onanmıştır” (Çetin, s. 13 dn 21). “
Oluşa göre, bilirkişi sanığın, rapor ve dosyayı bir yılı aşkın sürede vermemekten
ibaret eylemenin görevi savsama suçunu oluşturduğu gözetilmeden, TCK’nın 240.
maddesine hüküm kurulması …Dikili Asliye Hukuk Mahkemesi!nin 1992/87 esas
sayılı dosyasında 9.9.1993, 1993/67 esas sayılı dosyasında 23.9.1993 tarihlerinde
yapılan keşiflerde bilirkişi olarak görev yapan sanığın belirlenen sürede rapor ve
dosyaları vermediği dairemizin 4806 ve 5065 sayılı dosyalarının incelenmesinden
anlaşılmasına göre, aralarında kişisel ve eylemsel bağ nedeniyle iki dava birileşti-
rilerek, aynı suçu işleme kararı ile davranıp davranmadığı ve olayda TCY’nin 230
ve 80. maddelerinin uygulama yeri bulunup bulunmadığının tartışılarak hüküm
kurulması gerekirken her eylemin bağımsız suçu sayılması, yasaya aykırıdır….” (4.
CD., 25.06.1996, 5068/5912; Günay, E., Uygulamada Hakim, Savcı, Avukatlar ve Diğer
Adli Personelin İşledikleri Suçlar ve Soruşturmalar, Ankara 1997, s. 264).
158
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
ayrı ayrı ceza verilir ve bu cezalar gerçek içtima kurallarına göre içtima
ettirilir (TCK m. 78).
66
II. Bilirkişilikle İlgili Olarak Türk Ceza Kanunu’nda
Öngörülmüş Bulunan Özel Bazı Suçlar
1. Asılsız Bir Sebep İleri Sürmek Suretiyle Bilirkişilik İçin
Yapılmış Olan Davete İcabet Etmemek veya Bilirkişilik
Görevini İfadan Kaçınmak Suçu (TCK. m. 282)
Türk Ceza Kanunu’nun 282. maddesinde, usulüne uygun olarak
adli makamlarca davet edilmiş bulunan bilirkişinin, asılsız bir sebep ileri
sürmek suretiyle davete icabet mecburiyetinden vareste tutulmuş olması
veya icabet etmekle beraber asılsız bir sebep ileri sürmek suretiyle bilirki-
şilik görevini ifadan kaçınmış bulunması, bir suç sayılmıştır. Sözü edilen
fiillerin suç olarak öngörülmesi ile, genel çerçevede adli faaliyetin kesinti-
siz bir biçimde ve aksatılmadan işleyişinin sağlanması amaçlanmıştır.
67
Bu suçun failini, yani aktif süjesini, ancak bilirkişiliği kabul zorunlu-
luğu bulunan kimseler oluşturabilir; böyle bir zorunluluğu bulunmayan
kimseler bakımından, Türk Ceza Kanunu’nun 282. maddesinde suç olarak
öngörülen durumun gerçekleşmesi mümkün değildir.
68
Kanımızca, bilir-
kişilik yapma zorunluluğu bulunmasa bile, bir kimse, bilirkişilik görevini
kabul edip mahkemeye gelmiş, dava dosyası kendine tevdii edilmişse, ar-
tık onun görevini ifadan asılsız bir sebep ileri sürmek suretiyle kaçınması
halinde de, Türk Ceza Kanunu’nun 282. maddesinde öngörülmüş olan
düzenleme işlerlik kazanır.
Her şeyden önce, bilirkişi olarak görevlendirilmek istenen kimsenin,
bu görevin ifası için, yargı yetkisine sahip adliye makamları
69
tarafından
usulüne uygun olarak davet edilmiş bulunması gerekir.
70
Türk Ceza Kanunu’nun 282. maddesinde öngörülen suçun maddi
unsuru, adli makamlarca usulüne uygun bir biçimde bilirkişi olarak da-
66
Şengün, s. 462.
67
Yarsuvat, A., Türk Ceza Kanunu’nun 282. Maddesi Üzerine Bir İnceleme (AD., 1969/2,
s. 95-106), s.96.
68
Erem, F., Adliye Aleyhinde Cürümler, Ankara 1955, s. 6; Erem, F., Türk Ceza Kanunu
Şerhi Özel Hükümler, C. II, Ankara 1993, s. 1502. Aynı yönde bkz. Yarsuvat, s. 104.
69
Adliye makamları kavramının kapsamı içerisine, adliye mahkemelerinin yanısıra,
Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi, askeri ve idari yargı yerleri ile savcılık da
dahildir (Erem, Şerh, s. 1502; Erem, Adliye, s. 4; Yarsuvat, s. 101). Şüphesiz ki; burada
sözü edilen adli makamlar, Türk adli makamlarıdır. Yabancı adli makamlar kapsam
dışı tutulmuştur (Yarsuvat, s. 101).
70
Erem, Adliye s. 3; Erem, Şerh, s. 1502; Yarsuvat, s. 101.
159
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
vet edilmiş bulunan kimsenin “asılsız bir sebep ileri sürmek suretiyle icabet
mecburiyetinden vareste tutulmuş” veya “icabet etmekle beraber asılsız bir se-
bep ileri sürmek suretiyle bilirkişilik görevinden kaçınmış” olmasıdır.
71
Davet
usulüne uygun bir biçimde yapılmamışsa, ileri sürülen mazeret asılsız
bulunsa bile, mevcut olmayan bir görevden kaçınılmış olacağı için, bu
durum Türk Ceza Kanunu’nun 282. maddesinde öngörülen suça vücut
vermez.
72
Asılsız bir sebep ileri sürmekten maksat, gerçeğe aykırı maze-
ret beyanıdır; bu beyan, yazılı veya sözlü olarak yapılabilir.
73
Doğruluk
derecesi şüpheli bir nitelik taşısa bile, bir kanun hükmünün yorumundan
hareketle bir mazeret ileri sürülmesi, asılsız bir sebep sayılamaz.
74
Bilirkişi
asılsız bu sebebi ileri sürmekle kalmayıp; bu sebebin doğruluğunu ortaya
koymak amacıyla sahte bir belge (örneğin, hatıra binaen veya çıkar karşı-
lığı elde edilmiş bir doktor raporu) ibraz etmiş; adli makam da sözü edilen
belgeye (yani doktor raporuna) itimat ederek bilirkişi olarak atanan kim-
seyi görevden muaf tutmuşsa, bu durumda onun, hem Türk Ceza Kanu-
nu’nun 282. maddesi hem de aynı Kanun’un 354. maddesi uyarınca, ayrı
ayrı cezalandırılması ve bu cezaların gerçek içtima kurallarına göre içtima
ettirilmesi gerekir.
75
Bilirkişinin yalnızca davete icabet etmemiş olması ya
da bilirkişilik görevini ifadan kaçınmış bulunması, tek başına Türk Ceza
Kanunu’nun 282. maddesindeki suçun oluşumu için yetmez.
76
Sözü edilen suçun manevi unsurunu, genel kasıt oluşturur; bilirkişi-
nin hareketi bilerek ve isteyerek yapmış olması yeterlidir. Saik ve amaç,
bu bağlamda her hangi bir önem taşımaz; yani özel kasıt aranmamıştır.
77
71
Erem, Adliye, s. 5; Erem, Şerh, s. 1503; Yarsuvat, s. 106. “TCK’nın 282. maddesinde
düzenlenen kanunen yapılması gereken görevden kaçınma suçunun oluşması için
aşağıdaki koşulların gerçekleşmesi gerekir:
a. Fail; tanık, bilirkişi veya tercüman olmalı,
b. Yargı yetkisini kullanan adli, idari veya askeri yargı makamları tarafından
davet edilmeli,
c. Fail usulüne uygun şekilde çağrılmalı,
d. Fail gerçeği yansıtmayan uydurma sebepler ileri sürerek kendisini çağıran adli
makama gelmekten vareste tutulmasını talep etmiş olmalı,
e. Veya fail davete uyarak adli makama geldiği halde asılsız sebep ileri sürerek
adli görevi yapmaktan kaçınmalı,
f. Fail gerçeğe aykırı sebepleri bilerek ve isteyerek ileri sürmelidir.
Bu açıklamaların ışığında olayımıza baktığımızda; sanık asliye hukuk mahkeme-
sinin çağrısına uyarak bilirkişi sıfatıyla keşfe katılmış ve raporunu verilen sürede
sunamamıştır. Verdiği mazeret dilekçesinde ileri sürdüğü sebeplerin asılsız olduğu
kanıtlanmamıştır. Sanık mazeret olarak ileri sürdüğü yurtdışına çıktığını gösterir
pasaport fotokopisini ibraz etmemiştir. Bu nedenle sanığın asılsız sebep ileri sürerek
bilirkişilik görevinden kaçındığı kanıtlanamadığından TCK’nın 282. maddesinde
yer alan suçun unsurları olayda gerçekleşmemiştir…” (CGK, 6.11.1989, 2.275/332;
Yaşar, O., İçtihatlı Türk Ceza Kanunu, Ankara 2001, s. 639-640). “TCK’nın 282/1.
maddesindeki suçun oluşabilmesi için, bilirkişi olan sanığın raporu vermemesinin
160
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Türk Ceza Kanunu’nun 282. maddesinde öngörülen bu suçu işleyen
bilirkişiye, altı aya kadar hapis, muayyen bir miktar ağır para cezası ve
ayrıca hükmedilen hapis cezasının tutarı ölçüsünde meslek ve sanatına
tatil cezası verilir. Bilirkişi hakkında, sadece para cezasına hükmedilmiş-
se, artık meslek ve sanatın tatili cezasının uygulanmasına olanak kalmaz.
78
Çünkü, anılan yasal düzenlemede, hapis cezasına mahkûmiyet halinde
kanuni sonuç olarak meslek ve sanatın tatili cezasının işlerlik kazanabile-
ceği açıkça belirtilmiştir.
79
Ayrıca, faile ceza tayininde, failin pişmanlığı-
nın herhangi bir önemi yoktur.
80
Yürürlükteki Türk Ceza Kanunu’nun 282. maddesinde öngörülmüş
olan bu suç, 1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan yeni Türk Ceza
Kanunu’nda yer almamaktadır. Sözü edilen suç, spesifik bir eylemi öngö-
rüp, artık bu spesifik eyleme de yeni Türk Ceza Kanunu’nda yer verilme-
diğine göre, 1 Nisan 2005 tarihinden sonra, asılsız bir sebep ileri sürmek
suretiyle, bilirkişilik için yapılmış olan davete icabet etmemek veya icabet
edip de bilirkişilik görevini ifadan kaçınmış bulunma halinde, bilirkişi
hakkında, ancak bir kamu görevlisi niteliğini taşıması sebebiyle, olsa olsa
genel norm konumunda bulunan, görevi kötüye kullanma suçu ile ilgili
yasal düzenleme (m. 257) işlerlik kazanabilecektir.
2. Gerçeğe Aykırı Bildirimde Bulunma
(Rapor Verme) Suçu (TCK. m. 290)
Türk Ceza Kanunu’nun 290. maddesinde, bilirkişinin, adli makamlara
gerçeğe aykırı rapor düzenleyip tevdii etmiş veya bu makamlar huzurun-
da bilirkişi sıfatıyla gerçek dışı sözlü beyanlarda bulunmuş olması, bir
suç olarak öngörülmüş ve böylelikle bilirkişinin doğruyu beyan (gerçeği
asılsız bir sebebe dayanması gerektiği cihetle, davete icabet ettiği halde, mücerret
rapor vermekten affını istemesinin bu maddedeki suçu oluşturmayacağı…” (2. CD.,
22.10.1985, 6156/8305, Savaş/Mollamahmutoğlu, s. 2847).
72
Yarsuvat, s. 102.
73
Yarsuvat, s. 103; Erem, Şerh, s. 1503; Erem, Adliye, s. 5.
74
Yarsuvat, s. 103.
75
Erem, Adliye, s. 5; Erem, Şerh, s. 1503; Yarsuvat ise burada gerçek içtimanın değil, fikri
içtimanın olacağını Türk Ceza Kanunu’nun 354/1-3 maddesinde öngörülün suçla 282.
nci maddesinin kaynaştığı tek bir fiile sözü edilen kanunun iki ayrı hükmünün ihlal
edildiğini; burada sahte rapor kullanılması suretiyle asılsız sebep ileri sürülmesinin
gerçekleştirildiği kanısını taşımaktadır (Yarsuvat, s. 103).
76
Yarsuvat s. 103; Erem-Şerh s. 1503; Erem-Adliye s. 5.
77
Erem, Şerh, s. 1503; Yarsuvat, s. 105.
78
Erem, Adliye, s. 78; Yarsuvat, s. 106.
79
Yarsuvat, s. 106.
80
Yarsuvat, s. 105.
161
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
söyleme) ödevi güvence altına alınmak istenmiştir.
81
Gerçekten sözü edilen
kanun hükmü uyarınca, “... adliye huzuruna davet olunarak hakikata mûgayir
rey ve malûmat veren ehlihibre…, yalan yere tanıklık edenlere özgü cezalarla
cezalandırılır”; yani, Türk Ceza Kanunu’nun 286 ve 289. maddeleri bilir-
kişilere de uygulanır”.
82
Bu suç da, adliyeye karşı işlenen suçlar arasında
yer almaktadır.
Bilirkişinin gerçeğe aykırı bildirimde bulunma veya rapor verme
eylemini, usulüne uygun olarak kendisini bilirkişi sıfatıyla davet etmeye
ve bu sıfatla dinlemeye yetkili olan bir adli makam huzurunda kanunun
değişiyle “ehlihibre istimaına selahiyattar bir memur veya heyet huzurunda”
işlemiş olması gerekir.
Suçun maddi unsurunu, bilirkişinin gerçek dışı bildirimde (hilafı ha-
kikat beyanda veya mütalaada) bulunması oluşturur. Gerçeğe aykırı bildi-
rimde bulunmaktan maksat, doğru olmayanı, doğruymuş gibi göstermek
veya doğru olanı, yanlış aksettirmektedir.
83
Failin cezalandırılabilmesi,
bilirkişinin hükme etkili olması şartına bağlı değildir; bu durum hukuk
davaları açısından da geçerlilik taşır.
84
Bilirkişilerce, gerçeğe aykırı biçimde raporun düzenlenip mahkemeye
verilmesinden sonraki evrede, kamu davasının imkansızlığı anlaşılacak
olursa, sözü edilen rapor verme eylemi, Türk Ceza Kanunu’nun 290.
maddesinde öngörülen suça vücut vermez.
85
Çünkü, gerçeğe aykırı bildi-
rimde bulunma, adli faaliyeti tümüyle yanlış yöne sevk edeceği için suç
sayılmıştır; adliyenin dava açmaya esasen yetkili olmadığı hallerde, onun
yanıltıldığından zaten söz edilemez.
86
Türk Ceza Kanunu’nun 290. maddesinde öngörülen suç, bilirkişinin
gerçeğe aykırı bildirimde bulunduğu anda yani gerçeğe aykırı raporunu
81
Şengün, s. 461; Tanrıver, s. 49.
82
Şengün, s. 461; “Hukuk davasına konu inşaat üzerine keşif yapılıp uzman bilirkişilere
inceletilerek, katılanın iddia ettiğinin araştırılmasının sanık tarafından düzenlenen
raporun gerçeğe uygun olup olmadığının saptanması ve sonucu göre eylemin
TCY’nin 290. maddesine girip girmediğinin tartışılması gerekirken eksik soruşturma
ve gerekçeyle karar verilmesi …” (4. CD., 1.6.1999, 4641/5302, Taşdemir/Özkepir s.
658); “… sınırları belirli taşınmazdaki ağaç miktarını gerçeğe aykırı olarak az gösteren
bilirkişinin eyleminin TCY’nin 290. maddesine uyduğunun gözetilmemesi, yasaya
aykırı olup eylem TCY’nin 230. maddesine uygun değildir” (4. CD., 3.4.1991, 182/
2025; Günay, s. 265).
83
Erem, Adliye, s. 32; Erem, F., Yalan Şahadet, Hakikate Aykırı Bilirkişilik ve Tercümanlık
(AÜHFD., 1954/3-4, s. 42-59), s. 46; Şengün, s. 462.
84
Erem, Adliye, s. 31; Şengün, s. 462.
85
Erem, Adliye, s. 32; Erem, Yalan Şahadet, s. 46.
86
Erem, Adliye, s. 32; Erem-Yalan Şahadet s. 46.
162
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
merciine ibraz ettiği anda tamamlanmış olur; sözü edilen suçun tekemmülü
için adliyeye veya bir kimseye zarar verilmiş olması şart değildir.
87
Gerçek
dışı bildirimin, sanığın lehine veya aleyhine bir durum yaratmasının da,
bu bağlamda her hangi bir önemi yoktur.
88
Sonuçlarını bilerek ve isteyerek gerçeğe aykırı bildirimde bulunma
veya rapor verme Türk Ceza Kanunu’nun 290. maddesinde öngörülmüş
olan suçun manevi unsurunu oluşturur; saikin bu bağlamda hiç bir önemi
bulunmamaktadır.
89
Dikkatsizlik veya ihmal yüzünden yani taksirli ola-
rak beyanda bulunma halleri kastın kapsamı dışında kalır.
90
Bu durumda,
bilirkişinin kendi bilgi ve değerlendirmesine göre bildireceği oy veya
görüşün hatalı bir nitelik taşıyor olması, kastının bulunmaması halinde,
anılan suçun oluşumuna vücut vermeyecektir. Sözü edilen suçun oluşumu
bakımından, bilirkişinin yeminli veya yeminsiz dinlenmiş ya da beyanda
bulunmuş olması arasında kanunda herhangi bir ayrım gözetilmemiştir;
ancak ceza yargısı bağlamında bilirkişinin yeminsiz dinlenmiş olması ve
görüş beyan etmesi bir hafifletici neden sayılmıştır (TCK m. 281, IV).
91
Yine, gerçeğe aykırı bildirimde bulunan bilirkişi, çağrılması gerekmeyen
veya çekinmeye hakkı bulunan kimselerden olduğu halde, mahkemece
kendilerine çekinebilecekleri ihtarı yapılmamışsa, ceza verilemez (TCK
m. 288, I/2). Bunun dışında, gerçeğe aykırı bildirimde bulunan bilirkişi,
hükmün bildirilmesinden önce beyanından dönerek gerçeği açıklamış;
yani faal nedamet vukuu bulmuşsa, somut durumun özelliklerine göre,
cezası indirilebileceği gibi tamamen de kaldırılabilir (TCK m. 289). Faal
nedametin cezayı tümüyle kaldırıcı etkisi ceza davalarıyla sınırlıdır. Buna
karşılık, hukuk davalarında ise faal nedamet, ilişkin bulunduğu dava so-
nucunda verilen hükmün bildirilmesine kadar geçen zaman kesiti içinde
vuku bulmak kaydıyla, cezayı kaldırmaz sadece azaltır.
92
Gerçeğe aykırı bildirimde bulunulması ya da rapor verilmesi, üç
seneden fazla hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir cürümün tahkikat
ve yargılaması sırasında vuku bulmuşsa, bilirkişiye verilen ceza artırılır;
ona verilecek cezanın alt sınırı üç yıl üst sınırı ise on yıl ağır hapistir. Eğer
gerçek dışı bilirkişi raporu, sanığa müebbet hapis cezası verilmesine neden
olmuşsa, sözü edilen eylemi gerçekleştiren bilirkişiye verilecek ceza on
beş yıldan az olamaz, hükme esas alınmış bulunan gerçeğe aykırı bilirkişi
raporu nedeniyle sanık ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış-
87
Erem, Adliye, s. 33; Erem, Yalan Şahadet, s. 47; Şengün, s. 462.
88
Şengün, s. 462.
89
Erem, Yalan Şahadet, s. 48; Erem, Adliye, s. 34-35; Şengün, s. 462.
90
Şengün, s. 462.
91
Şengün, s. 462.
92
Şengün, s. 462.
163
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
sa, gerçeğe aykırı bildirimde bulunmuş veya rapor vermiş olan bilirkişiye,
ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis cezası verilir (TCK m.290;
m. 286, II, III).
Sözü edilen şiddet sebebi, doğası gereği, yalnızca ceza davalarına
münhasırdır; bu tür davalarda da, kabahatler ile üç seneden az hürriyeti
bağlayıcı cezayı gerektiren cürümler bakımından şiddet sebebi işlerlik
kazanamaz.
1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan yeni Türk Ceza Kanu-
nu’nun 276. maddesinin 1. fıkrasında, bilirkişinin gerçeğe aykırı bildirimde
bulunması, halihazırdaki Türk Ceza Kanunu’nun 290. maddesinde yer alan
düzenlemeyle paralellik gösterecek şekilde bir suç olarak öngörülmüştür.
Yeni Ceza Kanunu’nun 276. maddesinin 1. fıkrasına göre, yargı mercileri
veya suçtan dolayı kanunen soruşturma yapmak veya yemin altında tanık
dinlemek yetkisine sahip bulunan kişi ve kurul tarafından görevlendirilen
bilirkişinin, gerçeğe aykırı mütalaada bulunması halinde, bir yıldan üç
yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. Suçun
kanuni unsurları (maddi ve manevi unsurunun) bağlamında, bu yeni dü-
zenleme ile eski düzenlemenin büyük ölçüde örtüştüğü de söylenebilir.
Yeni düzenlemede, hali hazırdaki düzenlemede yer alan “ehlihibre istimaına
selahiyattar memur veya heyet” ibaresine, doktrinde bu bağlamda yapılan
eleştirilere uygun olarak açıklık getirilmiştir. Buna göre, bilirkişinin, ken-
disini görevlendiren yargı mercilerinin yanı sıra suçtan dolayı soruşturma
yapmak veya yemin altında tanık dinleme yetkisine sahip kişi ya da kurul
huzurunda gerçek dışı oy ve görüş bildiriminde bulunması halinde de,
Kanun’un 276. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen suç vücut bulacaktır.
Yeni yasal düzenleme ile, ceza bağlamında, halihazırdaki kanundakinden
farklı olarak yalan tanıklık ve yalan yere yemin etmek suçlarıyla herhangi
bir ilişki kurulmadan, değişkenlikten uzak bir biçimde alt sınırı bir yıl; üst
sınırı ise üç yıl olan tek tip ceza verileceği esası benimsenmiştir.
Bunların dışında, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na göre, bilir-
kişinin, hükme etkili olacak surette mahkum aleyhine ya da sanık veya
mahkum lehine kasıt veya ihmal ile gerçeğe aykırı olarak rapor vermesi
veya görüş bildirmesi, bir yargılamanın yenilenmesi sebebi sayılmıştır
(CMUK m. 327/2, 330/2).
Halihazırdaki Ceza Kanunu, ayrıca, yalancı bilirkişi tedarikini de,
müstakil bir suç saymıştır (TCK m. 291). Yine, müdafiin kabul ettiği bir
davada, bilirkişinin sahabetini (korumasını) istihsal etmek veya ona müka-
fat eylemek bahanesiyle müvekkilinden para ve sair eşya alması da suçtur
(TCK m. 295).
164
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Sözü edilen suçlar, Yeni Ceza Kanunu’nda yer almamaktadır. Yeni Ceza
Kanunu’na göre, bir olayla ilgili olarak başlatılan soruşturma veya kovuş-
turma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar, bilirkişileri etkilemek amacıyla
alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunmak suçtur; suç teşkil eden eylemi
işleyen kişiye de, 6 aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir. Sözü edilen
suçun basın veya yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek olan ceza, yarı
oranında artırılır (Yeni TCK m. 288). “Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs”
başlığı altında düzenlenen bu suçun, halihazırdaki Kanun’un 291 ve 295.
maddelerinde öngörülen suçları karşıladığı söylenemez. Ayrıca, bilirkişi
ile adil yargılanma arasında doğrudan bir ilişki de mevcut değildir.
Burada, son olarak, 5020 sayılı Bankalar Kanunu ile Bazı Kanunlarda
Değişiklik yapılmasına Dair Kanun’un 1 ve 2. maddeleriyle, Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu’nun 286., Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun ise 76.
maddesine, genel norm şeklinde bir eklemede bulunmak suretiyle ihdas
edilmiş olan suç türü üzerinde durmakta yarar vardır. Anılan yasal düzen-
leme, “Mahkemeye sunulan bilirkişi raporunun maddi olgu ve fiili gerçeklerle bağ-
daşmadığı yönünde kuvvetli emare ve şüphelerin bulunduğu kanaatine ulaşıldığı
takdirde, bu bilirkişiler hakkında diğer kanunlardaki hukuki ve cezai sorumluluklar
saklı kalmak şartıyla 19.04.1990 tarihli ve 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulu-
nulması Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu hükümleri uyarınca işlem
yapılmak üzere dava dosyasının tasdikli bir örneği yetkili Cumhuriyet Savcılığı’na
gönderilir” şeklindedir. Bu norm, genel bir normdur ve sözü edilen normun
uygulama alanını bankalarla, ilgili olarak mahkemelere sunulmuş bulunan
bilirkişi raporları ile sınırlandırmaya da imkan yoktur. Şöyle ki; anılan
norm ile ihdas edilen suçun işlerlik kazanacağı alan, sadece bankalarla
ilgili bilirkişi raporları ile sınırlı kalsaydı, ya bu hususa sözü edilen düzen-
lemede, bankalarla ilgili olduğuna dair bir kayıt düşülmek suretiyle açıkça
işaret edilirdi; yahutta usul kanunlarına değil de; Bankalar Kanunu’na bir
ilavede bulunulmak suretiyle bu irade açıkça ortaya konulurdu. Nitekim,
madde gerekçesinde de, kendisine işaret edilen ceza normunun genel bir
ceza normu niteliği taşıdığına; uygulama alanının yalnızca bankalarla ilgili
olarak mahkemeye sunulan bilirkişi raporlarıyla sınırlı kalmadığına açıkça
temas edilmiştir.
93
93
5020 sayılı Kanun’un 1 ve 2. maddelerinin, madde gerekçeleri aynen şöyledir: “Mad-
deyle, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 286. maddesine fıkra eklenerek,
mahkemeye sunulan bilirkişi raporunun maddi olgu ve fiili gerçeklerle bağdaşmadığı
yönünde kuvvetli emare ve şüphelerin bulunduğu kanaatine ulaşıldığı takdirde, bu
bilirkişiler hakkında diğer kanunlardaki hukuki ve cezai sorumluluklar saklı kalmak
şartıyla, 19.4.1990 tarihli ve 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve
Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu hükümleri uyarınca işlem yapılmak üzere dava
dosyasının tasdikli bir örneğinin yetkili Cumhuriyet savcılığına gönderilmesi öngö-
165
makaleler Suha TANRIVER
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Mahkemeye sunulan bilirkişi raporunun maddi olgu ve fiili gerçeklerle
bağdaşmaması suçu, nitelik itibarıyla, halihazırdaki Türk Ceza Kanunu’nun
290. maddesinde yer alan gerçeğe aykırı oy ve görüş bildirme (rapor tanzim
etme) suçunun, farklı bir dille tanımlanmasından başka bir şey değildir.
Bu durumda, 5020 sayılı Kanun’da yer alan düzenlemeden sonra, ceza
hukukunun evrensel ilkeleri arasında yer alan, “Aynı fiilden ötürü, bir kimse
ancak bir kez yargılanabilir ve hakkında bir kez hüküm verilebilir” (cezalandırıla-
bilir), şeklinde ifade edilen “ne bis idem” kuralı ihlal edilmiştir. Çünkü, esas
itibarıyla, gerçeğe aykırı oy ve görüş bildirme biçiminde beliren eylemden
dolayı, bilirkişi hakkında hem Türk Ceza Kanunu’nun 290. maddesi uya-
rınca hem de 3628 sayılı Kanun hükümleri uyarınca işlem yapılması söz
konusu olabilecektir.
Bu belirtilen durum dışında, 5020 sayılı Kanun ile yaratılan ve bilir-
kişinin raporunun maddi olgu ve fiili gerçeklerle bağdaşmadığı şeklinde
tanımlanan suç, ceza hukukunun temel ilkeleri arasında yer alan “belirli-
lik”, “açıklık” ve “kesinlik” ilkelerini gerçekleştirmekten yoksun bulunduğu
için, bilirkişi güvenliğini tehdit eder bir nitelik taşımaktadır. Çünkü, rapor
aleyhine olan kişinin, her zaman, raporun, maddi olgu ve fiili gerçeklerle
bağdaşmadığı şeklinde bir iddiada bulunmak suretiyle, bilirkişinin, rapor
tanziminden önceki evreye kadar malvarlığında husule gelmiş olan artış-
ların sorgulanmasını ve bilirkişinin bu artışı izah etme ve gerekçelendirme
yükümü ile karşı karşıya bırakılmasını sağlaması her zaman mümkündür.
3628 sayılı Kanun’un 4. maddesine göre, kanuna veya ahlaka uygun olarak
sağlandığı ispat edilmeyen mallar veya ilgilinin sosyal yaşantısı bakımından
geliriyle uygun olduğu kabul edilemeyecek harcamalar şeklinde ortaya
çıkan artışlar, bu Kanun’un uygulamasında haksız mal edinme sayılır; 5.
maddesine göre de, ilgiliye üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile muayyen
bir miktar ağır para cezası verilir ve ayrıca edindiği bu mallar müsadere
edilir (m. 14); ilgili, ömür boyu kamu hizmetinden yasaklanma cezasına da
çarptırılır (m. 15). Bu durumda, 5020 sayılı Kanun’da tanımlanan isnatla
karşı karşıya kalan bir bilirkişi, rapor tanzimine kadar olan evrede mal-
varlığında bir takım artışlar husule gelmiş ve bu artışların gerekçelerini
ortaya koyamamışsa, hakkında 3628 sayılı Kanun’un 13, 14 ve 15. maddeleri
uyarınca işlem yapılır. Öte yandan, bilirkişiyi görevlendiren adli organ, gö-
revlendirme yazısında, çoğu kere bilirkişinin görev alanının sınırları açık ve
kesin bir dille çizmediği, bir başka ifade ile hangi maddi vakıalar hakkında
rülmek suretiyle, kamuoyunda da yüksek sesle dile getirilen ve rahatsızlık duyulan
bilirkişi yolsuzluğu ve kirlenmesinin önüne geçilmesi amaçlanmış, çözümü teknik ve
ayrıntılı bilimsel inceleme ve bilgiyi gerektiren konuların çözümünde yargılamaya
yardımcı olan bilirkişi faaliyetlerinin maddi olgu ve fiili gerçeklere uygun olarak
tarafsız ve objektif olarak yürütülmesi teminat altına alınmıştır”.
166
Suha TANRIVER makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
bilirkişinin oy ve görüşüne başvurulduğunu açıkça ortaya koymayıp; “iddia
ve müdafaa çerçevesinde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına”, şeklinde genel
bir ifadeye yer vermekle yetindiği için; bilirkişilerin, düzenlenen raporun
maddi olgu ve fiili gerçeklerle bağdaşmadığı yönünde bir isnatla karşı
karşıya kalması ve haklarında 3628 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde
işlem yapılması her zaman söz konusu olabilir.
Sonuç olarak, 5020 sayılı Kanunla yaratılmış olan suç, bilirkişilik ku-
rumuna büyük bir darbe vurmuş; iyi niyetli, dürüst ve konusunda gerçek-
ten uzman olan kişileri de, bilirkişilik yapamaz bir hale getirmiştir. İşaret
edilen bu gerekçelerle, 5020 sayılı Kanun’la yaratılmış olan suçun bir an
önce kaldırılması; bu bağlamda yeterince bir emniyet sübabı olma işlevini
yerine getiren Türk Ceza Kanunu’nun 290. maddesindeki (Yeni TCK m.
276) düzenleme ile yetinilmesi, bilirkişilik kurumunun geleceği açısından
daha isabetli ve tutarlı bir davranış biçimi olur. Çünkü, 5020 sayılı Ka-
nun’da yaratılmış olan suç, bilirkişilik kurumunun kötüye kullanılmasının
önlenmesinin sağlanması amacını aşmış ve bu kurumun önemli ölçüde
işlevselliğini kaybetmesine sebebiyet vermiştir.