167
makaleler Hayrettin ÖKÇESİZ
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
I
“Pectus facit jurisconsultum (hukukçuyu cesareti gösterir)”.
1
Buradaki
bildirimde eksen olarak aldığım ilkenin müellifi Gustav Radbruch 1945
Eylülünde Rhein-Neckar-Zeitung’da yayımladığı ve “Beş Dakika Hukuk
Felsefesi” adını verdiği iki sayfalık bir credo metninde, “Üçüncü Dakika”da
şunları söylüyor;
2
“Yasalar adalet istencini bilinçli olarak yadsıyorsa, örneğin; İnsan Hakları’nı
sağlamakta keyfilik içeriyor ve yetersiz kalıyorsa, o zaman bu yasaların geçerliliği
yoktur, o zaman halk bunlara itaat borçlu değildir, o zaman hukukçular da ken-
dilerinde, bu yasaların hukukilik karakterinin bulunmadığını söylemek cesaretini
bulmalıdır.”
Hukukçunun eğitiminde “Cesaret”in; adalete cesaretin ve haksızlığa
karşı koymak cesaretinin onun kimliğinin ve kişiliğinin ana hattı olduğunu
söylemeliyim. Adalete cesaret hukukçunun kimliğinin ve kişiliğinin ana
hattı olacaksa, o bunun için gereken her şeyi kaybetmeye de manen hazır
olacaktır. Onun tinsel ve duyunçsal donanımı bu yüksek bilinci taşımaya
yeterli bir düzeyde bulunmalıdır. Her yurttaş için söyleyebileceğim bu
sözler, elbette bir yurttaş olarak, hukukçu için de söylenebilmelidir. Dik-
katlerimiz hukukçulara özellikle çevriliyor. Önde olmaları gereken yerde
arkada kalmamalarını diliyoruz!
Buradaki yaklaşımımı toplantı başlığındaki “hukukçunun eğitimi” ekse-
ninde biçimlendirmeye çalışacağım. Hukukçunun gerçek eğitiminin “hukuk
öğretimi” ile başarılabileceğini düşünüyorum. Hukuka hakim bir hukuk-
HUKUKÇU EĞİTİMİNDE BİR DENEK TAŞI
“RADBRUCH FORMÜLÜ”
Hayrettin ÖKÇESIZ
*
1
Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi.
1
Detlef Liebs, Lateinische Rechtsregeln und Rechtssprichwörter, Darmstadt 1982, s.153.
2
Gustav Radbruch, “Beş Dakika Hukuk Felsefesi”, by., Çağdaş Hukuk Felsefesi ve Hukuk
Kuramı İncelemeleri, (Haz., H. Ökçesiz), İstanbul 1997 s. 66 vd.
168
Hayrettin ÖKÇESİZ makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
çunun asla “eğitilemeyeceğini” de söylemeliyim. “Bilgelik” ve “gerçek”le bu
denli iç içe olan bir uğraş alanının öğrencisinin başka ne ile eğitilebileceğini
doğrusu sormak isterim. Şu halde “doğru” hukuku bilmenin ve öğretmenin
tüm gerekleri ve sonuçları hukukçunun eğitiminin de omurgasını oluştur-
maktadır.
II
Sandkühler’e göre,
3
Weimar Cumhuriyeti ve faşizmin başlangıcı dö-
nemleri ile bu deneyimlere dayalı olarak 1945 sonrasında hukuk, anayasa
ve devlet anlayışlarını temelde etkileyen iki ayrı hukuk felsefesi ortaya
çıkmıştır; Hans Kelsen’in “saf hukuk kuramı” ile Gustav Radbruch’un “hu-
kuk felsefesi”. Hans Kelsen’in pozitivist saf hukuk kuramı kendi deyimiyle
pozitif hukukun kuramıdır. Genel hukuk kuramıdır. Hukukun yalnızca ne
olduğunu ve nasıl olduğunu ortaya koymaya çalışır. Onun olması gereken
içeriğiyle ya da nasıl yapılması gerektiğiyle uğraşmaz. Onun kuramı Hukuk
Politikası değil, Hukuk Bilimi’dir. Saf hukuk kuramı hukuk bilimini yabancı
tüm unsurlardan arındırmayı amaçlar. Saf hukuk kuramı temellendirmesi
hukukun, ulusal devleti evcilleştiren bir evrensel meşruluk idesinde doruk
noktasına ulaşır. Bu ide merkezi bir dünya hukuk düzeninin örgütsel birliği
bakımından küçümsenmeyecek bir önkoşuldur. Buna karşın Radbruch için,
çağdaş toplumlarda boşluksuz ve herkes için açık seçik bir doğru davranış
normları sistemi artık kabul edilebilir bir şey değildir. Ama aynı zamanda
hukuksal olanın ne olduğu hakkında bir karara da ihtiyaç olacaktır; hiç
kimse neyin adil olduğunu saptayamıyorsa, o zaman birisi neyin hukuksal
olduğunu ortaya koymalıdır. Hukuksal pozitivizmi eleştirirken Radbruch,
devletin koyduğu normları değerlendirebilmek için hukuksal ölçütlere ve
hukukun değerlendirilebilmesi için de bir adalet ölçütüne ihtiyaç olduğu-
nu söyler. Her türlü içeriğin bir yasa normu olabileceğini söyleyen hukuk
anlayışı ile her yasa normunun bir asgari etik meşruluk kalitesini taşıması
gerektiğine ilişkin hukuk düşüncesi arasında burada ele almaya çalıştığım
ilginç bir “hukukçunun eğitimi sorunu”nun yattığı söylenebilir. Bana göre
bu bir sorun olmayıp, hukukçu eğitiminin denek taşıdır. Gustav Radbruch
“Yasal Haksızlık ve Yasa üstü Hukuk (Gesetzliches Unrecht und Übergesetzlic-
hes Recht)” adlı yazısında her yurttaşın ama hukukçunun da sınandığı bir
noktaya getirir tartışmayı ve şunları söyler;
4
3
Hans Jörg Sandkühler, Rechtsphilosophie im 20. Jahrhundert; Hans Kelsen und Gustav
Radbruch, by., Studiengang Philosophie der Universitaet Bremen, Kommentiertes
Vorlesungsverzeichnis WS 1999/2000, http://www.philosophie.uni-bremen.de/v99/
v99w-415.htm
4
Gustav Radbruch, Gesetzliches Unrecht und Übergesetzliches Recht, by., aynı yazar,
Rechtsphilosophie, hazırlayanlar: Erik Wolf, Hans-Peter Schneider, 8. baskı, Stuttgart
1973, s. 345 vd.
169
makaleler Hayrettin ÖKÇESİZ
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
“ ‘Yasa yasadır’ inancıyla pozitivizm gerçekte Alman hukukçularını, keyfi ve
suç işlercesine bir içeriğe sahip yasalara karşı savunmasız bırakmıştır. Bu bakımdan
pozitivizm yasaların geçerliğini temellendirecek bir özgüce asla sahip değildir. O,
bir yasanın, geçerliğini, kendini uygulatmak iktidarına sahip bulunmuş olmakla,
kanıtladığına inanmaktadır. Fakat iktidarla belki bir uymak zorunluluğu açıkla -
nabilir, ancak bir ‘olması gereken’, bir ‘geçerli olmak’ asla temellendirilemez. Bu,
daha çok yasanın özünde yerleşik bulunan bir değere dayanabilir. Elbette, her
pozitif yasa, kendi içeriğine bakılmaksızın, belirli bir değer taşımaktadır; Onun
varlığı, hiçbir yasa bulunmamasından daha iyidir, çünkü en azından bir hukuk
güvenliği sağlamaktadır. Ancak hukuk güvenliği, hukukun gerçekleştirmesi gere-
ken tek ve belirleyici değeri değildir. Hukuk güvenliği yanında daha çok, iki başka
değer daha yer almaktadır; amaca uygunluk ve adalet. Bu değerler hiyerarşisinde hukukun kamu yararı bakımından amaca uygunluğunu en son yere koymalıyız.
Hukuk asla ‘halka yararlı olan’ her şey demek değildir, aksine halka sonunda ancak, güvenliğini sağlayan ve adalete yönelik bir hukuk yararlı olabilir (...) Adalet ve
hukuk güvenliği arasındaki uzlaşmazlık, koyma ve güç yoluyla güvenceye alınmış
pozitif hukukun, içerik bakımından haksız ve amaca uygunsuz olsa dahi öncelik
taşımasıyla çözülebilir, meğer ki pozitif yasanın adaletle olan çelişkisi, ‘yanlış yasa’
olarak, adalet karşısında geri adım atmasını zorunlu kılacak derecede katlanılmaz bir
ölçüye varmış olsun. Yasal haksızlık durumları ile yanlış içeriğine rağmen geçerli
yasalar arasında kesin bir sınır çizmek olanaksızdır. Ancak bir yerde kesin bir sınır
çizilebilir; adaletin amaçlanmadığı, adaletin özünü niteleyen eşitliğin pozitif hukuk
yapılırken bilinçli olarak yadsındığı yerde yasa, yalnızca ‘yanlış hukuk’ değil, daha
çok her türlü hukuk olma doğasından yoksundur. Çünkü hukuk ve elbette pozitif
hukuk da, amaçları bakımından adalete hizmet etmekle belirlenmiş bir düzen ve
kural koyma olmaktan başka bir şey olarak tanımlanamaz.”
Filozof’un bu sözlerini derslerimde öğrencilerime tanıttıktan sonra,
kimi sınavlarda şu metni dağıtır ve aşağıdaki soruları, irdelemeleri için
sorardım;
“Alman Federal Mahkemesi ve Alman Federal Anayasa Mahkemesi birçok ilke
kararında ‘Radbruch formülü’ olarak anılan bir ölçütü benimsemiştir. Alman Fe-
deral Anayasa Mahkemesi’nin 14.2.1968 tarihli, vatandaşlık ile ilgili bir kararında
(Başka ülkelere sığınan Yahudilerin Alman Devleti yurttaşlığı ırksal nedenlerle
ellerinden alınmıştı) bu ilke şöyle ifade edilmiştir;
‘1. Nasyonel sosyalist hukuk kurallarının hukuk olarak geçerliliği, bunları
uygulamak ya da sonuçlarını tanımak isteyen yargıcın hukuk yerine bir haksızlık
hükmü vermiş olacağı derecesinde adaletin temel ilkelerine açık biçimde ters düşmesi
durumunda reddedilebilir. 2. İmparatorluk Vatandaşlık Yasası’nın 11.11.1941
tarihli (RGB 1 I, 772) on birinci kararnamesinde adaletle olan çelişki öylesine
katlanılamaz bir dereceye ulaşmıştır ki, bu kuralın başlangıçtan beri yok sayılması
170
Hayrettin ÖKÇESİZ makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
zorunludur. 3. hukukun kurucu temel ilkelerine açıkça ters düşen bir yasal hak-
sızlık uygulanmakla ve kendisine uyulmakla hukuk olmak özelliğini kazanmaz.’
(BVerfGE 23, 98; Ralf Dreier, Der Begriff des Rechts, by., aynı yazar, Recht - Staat
- Vernunft, Frankfurt / M 1991, s. lOO’den naklen)
Sorular:
1. Yukarıdaki durumda yargıç nasıl bir hukuk-metodolojik yol izlemiştir?
2. Türk Hukuk Sistemi’nde böyle bir kararın verilebilmesi mümkün müdür?
3. Yukarıdaki metinde, bir pozitif hukuk normunun hukuk olmak özelliğini yi-
tirdiği yargısına götüren koşul nedir? Bu koşulun aranması niçin zorunludur?”
Hukuk fakültesindeki öğrenimlerinin neredeyse sonuna gelmiş olan
bu öğrencilerim verdikleri yanıtlarında çoğunlukla kaygılı bir pozitivist
tutumu sergilerlerdi.
Oysa 1933 yılında toplama kampında aylar geçiren, savaş sonrası
Başsavcı olarak Nazi suçlarına karşı savaş açmış olan, ceza hukukunun
liberalleştirilmesi, suçluların yeniden sosyalleştirilmesi ve direnme hakkının
savunucusu bir hukukçu Fritz Bauer, daha öğrencisi iken kendisinden çok
etkilendiği Adalet Bakanı Radbruch’un bu sözlerini ve yargı içtihadının bu
yöndeki formülünü yarı yolda kalmış olmakla eleştirir.
5
Ona göre bir doğal
hukukun varlığını onaylayan kimse, doğal hukuku ihlal ettiklerinde insan-
ların bir haksızlığın bilincinde oldukları sonucunu çıkarmak zorundadır.
Doğal hukuka aykırı bir Nazi normunu uygulayan bir yargıç, hukuku kasıtlı
olarak saptırmış olur. 1998 yılında Alman Anayasa Mahkemesi ölçüsüz
biçimde yüksek cezalar vermiş olan bir Doğu Alman yargıcının hukuku
kötüye kullanma ile mahkumiyetini onaylamıştır. Sınır muhafızları dava-
larında bu haksız normlar karşısında -nulla poena- buyruğunun içerdiği
güven ilkesi dahi geçerlilik taşıyamamıştır. Bu davalarda Alman Federal
Mahkemesi açık biçimde Radbruch formülüne dayanmıştır.
Yargıçlarımızdan adet olduğu üzere sözde “kantçı” bir yaklaşımla kimi
zaman kamuya açık, kimi zaman kişisel söyleşilerde sıkça şu sözleri duyarız;
“Ben de karşıyım, ama yasa böyle emrediyor. Uygulamak zorundayım”. “Bağrıma
taş basarım, babam olsa asarım.” Onlar hukuka aykırı buldukları bir normu
eleştirmeyi, ama yasa koyucu tarafından yürürlükten kaldırılıncaya kadar
koşulsuz itaati meslek ve yurttaşlık görevi sayarlar. Bu kanıları nedeniyle
bir gün Doğu Alman ya da Nazi yargıçlarının durumuna düşmekten asla
kurtulamayacaklarını öngöremezler.
5
Ulrich Ernst, Das Recht vom Himmel Holen. Eine Auswahl aus Fritz Bauers Schriften,
by., Neue Zürcher Zeitung, http://www.amazon.de/exec/obidos/tg/stores/detail/
-/books/35933584217/reviews/ref=c
171
makaleler Hayrettin ÖKÇESİZ
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Yurttaşların haksız dahi olsalar yasalara itaat görevi varsa, yargıçların
da bu haksız yasalara karşı direnmek hakları ve görevleri vardır. Yargıçlar
bu haklarını kullanmazlar, bu görevlerini idrak edemezler ise, yurttaşlar
onların yerlerine geçerler. Yargıcın hukuk yaratmak işlevi işte burada, bu
eleştirel tutumda gerçek anlamını bulur. O kendisinde bu cesareti bulmalı,
bu sorumluluğu yüklenmelidir. Bunun için ise, tüm yurttaşlara güvencesini
vereceği şeyi, özgürlüğünü almalıdır. Nemo dat, quod non habet (kimse
kendisinde olmayan şeyi başkasına veremez).
6
Sorumluluk yükleyen ve özgürlük getiren bu cesaret Aydınlanma
Felsefesi’nin anahtar sloganı olan sapere aude’dir.
7
“Hukuk ve Ussallık”
adlı makalesinin son cümlesi olarak Kaufmann şu soruyu soruyor: Bura-
da tartışılan bütün bu rasyonelliğin ya da ussallığın özü nedir? Ardından
Kant’ın “Pragmatik Bakımdan Antropoloji” adlı eserinde saydığı şu ilkeleri
buna yanıt olarak veriyor:
“1. Bağımsız düşünmek,
2. Kendini (insanlarla iletişim içerisinde) her bir başka kimsenin yerine
koyarak düşünmek,
3. Daima kendisiyle, çelişmeksizin uyum içerisinde düşünmek.”
8
Bu ilkelere dayalı sapere aude -kendi aklını kullanma cesareti-, bu
yüzden yoğun ve sürekli bir araştırmayı ve tefekkürü de hukukçu için
zorunlu kılmaktadır. Kendi maişeti ya da müvekkilinin çıkarı için akıl
yürütmek hukukça düşünmek değildir. Özgür ve bağımsız düşünmenin
niteliği üzerine, ne yazık ki sahibini anımsayamadığım, şu sözü burada
iletmek isterim; “Bağımsız, özgür, gerçek düşünce, sahibini tehlikeye sokan
düşüncedir.” Hukukun hakikat ile olan ilişkisinde hukukçunun böyle bir
tehlikeye istekli olması gerekiyor.
III
Biraz önce, hukukçunun eğitiminin ancak ve yalnızca hukukun öğ-
retimi ile mümkün olduğunu söylemiştim. Buradan ilk yapmam gereken
çıkarsama, hukuk öğrencisini, hukuk düşüncesine aykırı ve yabancı eğitim
hedefleri ile yüklememektir. Hukukun adalete yöneldiğini söylediğimizde,
6
D. Liebs, a.g.y. s. 129.
7
Bkz., Immanuel Kant, “Aydınlanma Nedir?” Sorusuna Yanıt (1784), çev: Nejat Bozkurt,
by., I. Kant, Seçilmiş Yazılar, İstanbul 1984, s. 213.
8
Arthur Kaufmann, Recht und Rationalitaet. Gedanken beim Wiederlesen der Schriften von
Werner Maihofer, by., Rechtsstaat und Menschenwürde, FS für Werner Maihofer, haz.:
A. Kaufmann/E-J Mestmaecker/H. F. Zacher, Frankfurt/M 1988, s. 39.
172
Hayrettin ÖKÇESİZ makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
hukukçuya bunun dışında bir sosyal ve mesleki hedef atfedemeyiz. Şu
halde tüm hukukçu eğitimi, hukuk öğrencisine adalet üzerine bilmeyi ve
düşünmeyi, bildiği ve bulduğu adaleti kararlarında kusursuz yansıtabil-
meyi öğretmelidir.
Biraz önce uzunca bir alıntıda ilettiğim Radbruch Formülü’nü
9
tek-
rarlayarak, hukukçu eğitiminin bu anlamda çok önemli bir denek taşını
nitelemiş olalım.
“Adalet ve hukuk güvenliği arasındaki uzlaşmazlık; koyma ve güç yoluyla gü-
venceye alınmış pozitif hukukun, içerik bakımından haksız ve amaca uygunsuz olsa
dahi öncelik taşımasıyla çözülebilir, meğer ki pozitif yasanın adaletle olan çelişkisi;
‘yanlış yasa’ olarak, adalet karşısında geri adım atmasını zorunlu kılacak derecede
katlanılmaz bir ölçüye varmış olsun. Yasal haksızlık durumları ile yanlış içeriğine
rağmen geçerli yasalar arasında kesin bir sınır çizmek olanaksızdır. Ancak bir yerde
kesin bir sınır çizilebilir; adaletin amaçlanmadığı, adaletin özünü niteleyen eşitli -
ğin pozitif hukuk yapılırken bilinçli olarak yadsındığı yerde yasa, yalnızca ‘yanlış
hukuk’ değil, daha çok her türlü hukuk olma doğasından yoksundur. Çünkü hukuk
ve elbette pozitif hukuk da, amaçları bakımından adalete hizmet etmekle belirlenmiş
bir düzen ve kural koyma olmaktan başka bir şey olarak tanımlanamaz .”
Adaletin aslında daima istikrar getirdiğini, ama adaleti ağır biçimde
ihmal eden her istikrar düşüncesinin, kendisiyle sakınılmak istenen istik-
rarsızlıktan daha vahim bir istikrarsızlığa yol açabileceğini bir hukukçu
özellikle bugünün siyasal ortamında çok daha yoğun bir bilinçle görebil-
melidir.
10
Hukukçu eğitiminde öğrenciye kazandırılması gereken ilk hukuk
aydınlanması, meslek yaşamı boyunca hep karşılaşacağı, ama belki başka
türlü kolaylıkla göremeyeceği bu çelişki ile onun trajik bağlamı üzerine
tartışmaktır.
Burada daha fazla gecikmeden söylemeliyim ki, benim burada hukukçu
olarak merkeze yerleştirdiğim özne; başkaları, hatta “öteki”leri hakkında,
onların canları ve malları üzerinde sonuçlar doğurabilecek ve kamunun
kaba gücüyle yaptırım altına alınmış kararları veren hukukçulardır. Bu hu-
9
Burada ayrıntılarına giremediğim “Radbruch Formülü” için bkz.., Arthur Kaufmann,
Die Radbruchsche Formel vom gesetzlichen Unrecht und vom übergesetzlichen Recht in der
Diskussion um das im Namen der DDR begangene Unrecht, by., NJW, 1995, 81; Helmut
Lecheler, Unrecht in Gesetzesform? Gedanken zur “Radbruch’schen Formel”, Berlin New
York 1994; Knut Seidel, Rechtsphilosophische Aspekte der “Mauerschützen” -Prozesse,
Berlin 1999.
10
Anayasal bir buyruk olan (m. 67) “temsilde adalet”i küçümseyen bir “yönetimde
istikrar” miyopluğu ile malul bir seçim yasasının yaratacağı krizin hukuk ve siyaset
barışına vereceği ağır tahribatı bu bağlamda düşünebiliriz.
173
makaleler Hayrettin ÖKÇESİZ
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
kukçular için ben “Radbruch Formülü”nü bir denek taşı olarak görmekteyim.
Bu formül üzerine düşündüklerini bize açıklarken biraz önce betimlediğim
konumdaki bir hukukçu, kendi çapını ve ufkunu aşikar edecektir. Antik
Felsefe’nin dört büyük erdeminin (bilgelik, cesaret, ölçülülük, adalet) ve
ardından gelen yüzyıllarda eklemlenen diğer üç erdemin (sevgi, umut,
inanç)
11
tecessüm edeceği bir kuramsal ve kılgısal varoluş mecrasında o,
başarı ve başarısızlığını bize bu yolla gösterecektir.
IV
Kelsen’ci çizgide küreselleşen bir hukuk dünyasında hukuk üzerine
düşünmenin rafa kaldırıldığı, yeni bir yasa devletine sarmal bir dönüşün
yaşandığı bu yüzyılın başında, Fransız İhtilali’nden sonra gündeme gelen
biçimsel rasyonelliğin bugün yine aynı güçte bir insan hakları rüzgarından
sonra devlet ve hukuk yaşamımızı belirlemeye başladığını görüyorum.
Devlet ve hukuk yeniden kendi felsefesini bulmuş ve onu bu temelde
dogmalaştırarak yeni bir pozitivist raya sokmuştur. Hukuk felsefesinin
kalelerinden olan Almanya’da -Kimi Alman meslektaşlarımdan öğrendiğim
kadarıyla- hükümetlerin tasarrufa ilk olarak hukuk felsefesi kürsülerini lav
ederek başlamalarına, Atlantik’in öteki yakasından esen bu soğuk ve sert
rüzgarın cesaret verdiğini söylemeliyim.
“Sivil İtaatsizlik” adlı çalışmamın arka kapak sayfasına yayınevi, Henry
David Thoreau’nun şu sözlerini koymuştu;
12
“Haksız birtakım yasalar vardır. Onlara boyun eğmekle yetinelim mi, yoksa
onları değiştirmeye çalışalım, değişinceye kadar da boyun eğelim mi; yoksa hiç
beklemeden çiğneyelim mi onları? İnsanlar böylesi bir yönetim altında genel olarak
şöyle düşünüyor ve şöyle diyorlar; ’Çoğunluk yasaların değişmesine ikna oluncaya
kadar bekleyelim’. Yasa’ya karşı gelirsek, deva derdin kendisinden daha beter olur
diye düşünüyorlar.
Eğer haksızlık hükümet makinesinin zorunlu sürtünmesinden ayrılmaz bir
şeyse, varsın olsun. Zamanla pürüzü mürüzü kalmaz belki; ama makine muhakkak
aşınır gider. Eğer haksızlığın, (salt kendisi için) makarası, yayı, ipi ya da vinci
varsa, o zaman, devanın dertten daha iyi olup olmayacağını düşünebilirsiniz belki;
ama eğer bu, sizin başkasına yapılan haksızlığa alet olmanızı isteyecek yapıdaysa,
o zaman da, yasayı çiğneyin, derim size. Hayatınız makineyi durduracak bir karşı
sürtünme olsun. Benim dikkat etmem gereken şey, hiç değilse, kötülediğim bir
haksızlığa alet olmamaya bakmaktır.”
11
“Kardinaltugenden (cardinalis, temel erdemler), bkz. Philosophisches Wörterbuch, haz.,
Georgi Schischkoff, 20. Baskı, Stuttgart 1978.
12
Hayrettin Ökçesiz, Sivil İtaatsizlik, 3. baskı, 2001.
174
Hayrettin ÖKÇESİZ makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Sokrates’in iki bin beş yüz yıl öncesinden bize yaptığı savunması, “Sok-
rates tutumu” Melih Cevdet Anday’ın sözüyle uygarlığımızın temel taşı ise,
13
Thoreau ve niceleri üzerinden Radbruch’a ve bugün buraya kadar taşınan
bu kaygı, bu tutum ve inanç Konrad Lorenz’in büyük bir öngörü ile bize
ilettiği, uygarlaşmış insanlığın sekiz ölümcül günahından biri olan duygu
ve duyarlılık kaybının
14
bataklığında umarım kaybolup gitmez.
Hukuk güvenliği argümanında pozitivizm, yukarıda betimlediğim
hukukçuya Hobbes’çu bir korku zemininde anonimliğin sağladığı bir
rehaveti, ardından keyfilik ve küstahlıkla birlikte bir hesap sorulamazlığı
ve sorumsuzluğu getirmektedir. Bu onun aslında köleleştirilmesi demek
olmaktadır. Sokrates gibi savunan, Thoreau gibi soran ve Radbruch gibi
birleştiren bir tinsel ve duyunçsal donanımı hukukçunun kimlik ve kişilik
ölçütü almamızda nasıl bir sakınca olabilir?
Bu kısa sunuşumda, biraz sonra başlayacak olan ikinci oturumun ko-
nusu “Hukuk İlintili Yurttaşlık Eğitimi”ne, aynı zamanda bir yurttaş olarak
hukukçuya atfen söylediğim bu etos ve habitus içeriklerinin tamamlayıcı
bir katkı getireceğini düşünüyorum.
13
“Uygarlığımızın temelinde Sokrates’in Savunması (apologia) yatar”, Melih Cevdet
Anday, “Tarih Önünde”, by., Cumhuriyet, 13.11.1981 (Sami Selçuk, Sokrates, “Sa-
vunması” ve Çağcıl Hukuk, by., aynı yazar, Zorba Devletten Hukukun Üstünlüğüne,
Ankara 1988, s. 135’ten naklen).
14
Konrad Lorenz, Die acht Todsünden der zivilisierten Menschheit, Münih 1973, s. 39 vd.