Nevzat ALKAN makaleler
230TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
GİRİŞ
İkisi geçici olmak üzere, toplam 126 maddeden oluşan 5275 sayılı, Ceza
ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin (TBMM) 13.12.2004 günlü oturumunda görüşülmüş ve Ada-
let Ana Komisyonu’ndan gelen şekli ile aynen kabul edilerek, 15.12.2004
günü onay için Cumhurbaşkanlığı Makamı’na gönderilmiştir. Cumhur-
başkanı’nca 28.12.2004 tarihine kadar incelenen ve neticesinde onaylanan
kanun bu tarihte başbakanlığa gönderilmiş ve 29.12.2004 gün, 25685 sayılı
Resmi Gazete’de yayınlanarak kanunlaşmıştır. Kanun’un Geçici 1. maddesi
istisna olmak üzere tümü, daha öncesinde kanunlaşmış olan 26.09.2004
kabul tarih, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 04.12.2004 kabul tarih, 5271
sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile birlikte 01.04.2005 tarihinde yürürlüğe
girecektir.
Elbette söz konusu Kanun genel olarak değerlendirildiğinde yürür-
lükten kaldıracağı 13.07.1965 gün, 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkındaki
Kanun’a nazaran daha güncel, ceza infaz mantığına daha uygun ve daha ge-
lişmiş düzenlemeler içermektedir. Ancak yine de Kanun’un eksik tarafı, pek
çok kesim tarafından da dile getirilmekte olduğu gibi, çok hızlı bir biçimde
kanun haline getirilmiş olması ve içeriğinde barındırdığı düzenlemeler ile
ilgili olarak konuyla ilgili çeşitli profesyonel meslek uygulayıcılarından
etkin bir biçimde ve yeterince yararlanma yoluna gidilmemiş olmasıdır.
Nitekim bu tür eleştirilerde bulunanlar arasında muhalefet milletvekilleri
önde olmak üzere çok sayıda milletvekili, çeşitli sivil toplum örgütleri, çok
sayıda meslek kuruluşu, hukuk akademisyenleri, barolar ve hatta bazı yargı
mensupları da bulunmaktadır. Kanun’un meclisten bu denli hızla geçme-
sini sağlayan vekiller ise haklı olarak Kanun’un, Avrupa Birliği’ne Uyum
5275 SAYILI
CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN
İNFAZI HAKKINDA KANUN’UN
ADLİ TIP YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ
Doç. Dr. Nevzat ALKAN
*
*
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Adli Tıp Ana Bilim Dalı öğretim üyesi.
makaleler Nevzat ALKAN
231TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Çalışmaları çerçevesinde mutlak çıkartılması şartı bulunan yasalardan bir
tanesi olduğunu ve o nedenle zaman kaybetmeye tahammülün olmadığı
fikrini vurgulamışlardır.
Gerçekten de tasarının kanunlaşma süresine baktığımızda, toplam
126 maddelik yasanın Meclis Ana Komisyonu ve Alt Komisyonu’nda -ki
görüşülmesinin toplam 9 günde tamamlandığını- (Alt Komisyon değerlen-
dirmesi toplam 1,5 gün), mecliste görüşülme süresinin 1 gün olduğunu,
nihayetinde Tasarı’nın Başbakanlık’tan TBMM’ye gönderilişi, Komisyon’da
ve Genel Kurul’da görüşülmesi ve Cumhurbaşkanı’na gönderilmesinin
toplam 16 gün olduğunu görmekteyiz. Elbette birincil görevi kanun yap-
mak olan ve hem iktidar, hem de muhalefet milletvekillerine sahip bir
parlamentoda temel yasalardan birisi sayılan böyle bir yasanın bu denli
süratle ve yapılan önerilerden hiç birisinin kanun metnine etki etmediği
bir biçimde çıkartılması, dünya gelişmelerinde söz sahibi olduğunu iddia
eden bir ülkeye uygun bir hareket tarzı değildir.
Bu makalede, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun
ile ilgili olarak Adli Tıp yönünden değerlendirmelerde bulunulacaktır.
Benzer bir biçimde, bu makaleyi izleyen iki makalede de önce Yeni Ceza
Muhakemesi Kanunu, sonrasında ise Yeni Türk Ceza Kanunu hakkında
Adli Tıp yönünden değerlendirmelerde bulunulması planlanmaktadır.
5275 SAYILI CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI
HAKKINDA KANUN’ UN ADLİ TIBBI İLGİLENDİREN
MADDELERİ
29.12.2004 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan bu Kanun’un, genel ge-
rekçesi incelendiğinde, dört temel görev ve fonksiyonu yerine getirmesinin
planlandığı görülmektedir. Bunlar, hükümlülerin kurumda muhafazası
ve kaçmalarının önlenmesi, kurumda düzenin sağlanması, hükümlülerin
iyileştirilmesi ve sosyalleştirilmesi ve hükümlüye uygulanacak tüm işlem
ve yaptırımların hukuka uygun olması. Elbette adli tıp bilimi, hem tıp ile,
hem de hukuk ile ilişkili bir çalışma alanı olduğundan, söz konusu kanunun
pek çok maddesi ile ilgili yapabileceği yorumlar söz konusudur. Ancak bu
makalede yine de genel olarak kanunun direk adli tıbbı ve uygulamalarını
ilgilendiren maddeleri ve madde sırası da izlenerek değerlendirmesi usulü
tatbik edilecektir (1-4).
İlgili kanun toplam 126 maddeden müteşekkil olup, adli tıp ile ilgisi
olan ilk maddesi 9. maddesidir. Bu madde de; Yüksek Güvenlikli Kapalı
Nevzat ALKAN makaleler
232TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Ceza İnfaz Kurumları’ndan bahsedilmekte ve bu tür kurumlarda hüküm-
lülerin 1 veya 3 kişilik odalarda barındırılacaklarından bahsedilmektedir.
Bu madde gerek meclis görüşmelerinde, gerekse de sonrasında ki kamuoyu
değerlendirmelerinde “hükümlülerin bu koşullarda yalnızlığa itilecekleri, bu
durumun da hükümlünün ruh ve beden sağlığında olumsuz tesirleri bulunacağı.”
yönünden yoğun eleştiri almıştır. Gerçekten de kişilerin yalnız başlarına
uzun zaman geçirip, diğer insanlar ile ilişkili olmamaları önemli rahatsız-
lıkları da beraberinde getirebilen bir durumdur. Ancak bu tür uygulama-
lar, çağdaş ceza infaz kurumlarında da genel kabul gören bir yaklaşımdır.
Üstelik bu tür infaz kurumları her mahkum için öngörülmemekte olup,
özellik taşıyan bazı suçların mahkumları için öngörülmektedir. Bu konuda
en önemli değerlendirme noktası; Ceza infaz kurumlarının bu biçimde bir
yapılanmasının olduğunun toplum tarafından bilinmesi, o toplum içeri-
sinde suç işleme eğilimi olanlar üzerinde caydırıcı bir etki yapacak, suçtan
zarar görenlerin ya da mağdur yakınlarının da öç alma duygusunu tatmin
edebilmesi açısından da uygun olacaktır. Gerçekten de uzun yıllardan bu
yana cezaevi koşullarının yıpratıcı olduğu ve hükümlülerini bu biçimde
barındırdığı bilinmekte olan İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD)
gibi ülkelerde, her ne kadar suç tipleri ve şiddetleri tüyler ürperten bir
biçimde olabilse de, genel anlamda suç istatistikleri alt seviyelerdedir.
Örneğin; İngiltere’nin başkenti ve oldukça da kozmopolit ve de kalabalık
olan Londra’da 2004 yılında işlenmiş adam öldürme suçu sayısı 216, 2003
yılında ise 195’dir (5). Mahkumların bu biçimde yalnız kalmaları ile ilgili,
tıbbi bilimsel dergilerde çeşitli makaleler yayınlanmış, gerçekten de ceza-
evlerinde uzun süreden beri ve günün önemli bölümünde yalnız yaşayan
insanlarda çeşitli organik ve psikiyatrik bozuklukların oluşabileceği, ancak
bu durumun toplum üzerinde yaratacağı cezaevi korkusuna dayanarak
kişileri suç işlemekten caydırabileceği, bunun da toplumsal huzur ve gü-
veni arttırmasından ötürü kabul edilebileceği belirtilmiştir. Yine gelişmiş
ülkelerde yalnızlığın sebep olduğu olumsuz durumları önlemeyebilmede
konuyla ilgili özel eğitim programlarından geçirilmiş psikiyatristlerin,
psikologların ve adli hemşirelerin de desteğinden yoğun bir biçimde ya-
rarlanılmaktadır (6-8).
Kanun’un 11. maddesinde çocuk kapalı ceza infaz kurumlarından bah-
sedilmektedir. Ülkemizin de taraf olduğu Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre
18 yaşını bitirmemiş herkes çocuktur. 11. maddenin 2. fıkrasında yer alan;
“On iki-on sekiz yaş grubu çocuklar, cinsiyetleri ve fiziki gelişim durumları göz
önüne alınarak bu kurumların ayrı ayrı bölümlerinde barındırılırlar.” düzenle-
mesi, bedeni ve ruhi gelişimi çok hızlı ve hassas olan bu yaş grubundaki
çocuklar arasında istismar ve kötü muamelelerin en aza indirebilmesi
yönünden yerinde bir düzenlemedir.
makaleler Nevzat ALKAN
233TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
12. maddede on sekiz yaşını bitirmiş olup da, yirmi bir yaşını doldur-
mamış hükümlüler için düzenlenecek Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumla-
rından bahsedilmektedir. Bu biçimdeki bir düzenlemede bu yaş grubundaki
enerji, hareketlilik ve arayış göz önüne alındığında yerinde bir düzenleme
olup, madde gerekçesinde “Bu hüküm uygulanırken cinsiyet farklılığı göz
önüne alınır.” şeklindeki ifadeye dikkat edilmeli idi. Bu yaş grubundaki
kişiler, aileden bağımsız bir biçimde sürdürülecek olan hayatın henüz en
başlarındaki kişiler olup, cezanın tamamlanmasından sonra çok uzun bir
süre (Ülkemizde erkeklerde ortalama hayat süresi 67, bayanlarda 71 yıl-
dır.) toplum içerisinde hayatını sürdürmesi beklenen kişilerdir. Ülkemizde
olduğu gibi kadın-erkek ilişkilerinin problemli ve zorlu olduğu ülkelerde,
kadın-erkek infaz bölümleri ayrılmış, ancak ortak kullanım alanları olan ve
bahçeleri müşterek ya da günün belirli zamanlarında kadın ve erkeklerin
bir araya gelebildiği mekanları bulunan infaz kurumlarının oluşturulma-
sı, ceza infazının felsefesini oluşturan “hükümlünün serbest kaldıktan sonra,
suçtan arınmış ve sosyal hayata intibak edebilir hale gelmiş olması.” gayesinin
gerçekleşebilmesi yönünden olumlu gelişmeler sağlayacaktır. Bu hususa
Kanun’da yapılacak tadillerde dikkat edilmesinde fayda vardır.
15. maddede çocuk eğitim evlerinden bahsedilmektedir. Bu şekildeki
bir düzenleme, bu yaş grubundaki bireylerin özellikleri dikkate alındığında
olumludur.
16. madde, üzerinde dikkatle durulması gereken bir madde olup, “Ha-
pis Cezasının İnfazının, Hastalık Nedeni ile Ertelenmesi”ni düzenlemiştir. Bu
düzenlemenin 1. fıkrasında; “Akıl hastalığına tutulan hükümlünün cezasının
infazı geriye bırakılır ve hükümlü iyileşinceye kadar Türk Ceza Kanunu’nun (TCK)
57. maddesinde belirtilen sağlık kurumunda koruma ve tedavi altına alınır. Sağlık
kurumunda geçen süreler cezaevinde geçmiş sayılır.” ifadesi yer almaktadır.
Yeni TCK’nın 57. maddesinde de Yüksek Güvenlikli Sağlık Kurumları’ndan
bahsedilmektedir. Bu düzenlemenin bir kısmı, daha önceki TCK’da 46.
madde düzenlemesi şeklinde yer almakta olup, son dönemlerde söz
konusu madde ile ilgili ortaya çıkan olumsuz haberler ve olgu örnekleri
kamuoyu vicdanını yaralamıştır (9-10). Yine aynı maddenin 2. fıkrasında;
“Diğer hastalıklarda cezanın infazına, resmi sağlık kuruluşlarının mahkumlara
ayrılan bölümlerinde devam olunur. Ancak bu durumda bile hapis cezasının infazı,
mahkumun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa mahkumun cezasının infazı
iyileşinceye kadar geri bırakılır.” şeklinde bir düzenleme mevcuttur. Bu madde
de asıl problemli kısım 3. fıkrada düzenlenmiştir. O fıkrada da; “Yukarıdaki
fıkralarda belirtilen geri bırakma kararı, Adli Tıp Kurumu’nca düzenlenen ya da
Adalet Bakanlığı’nca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca
düzenlenip, Adli Tıp Kurumu’nca onaylanan rapor üzerine, infazın yapıldığı yer
Nevzat ALKAN makaleler
234TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Cumhuriyet Başsavcılığı’nca verilir. Mahkumun sağlık durumu, geri bırakma kara-
rını veren Cumhuriyet Başsavcılığı’nca veya onun istemi üzerine, bulunduğu veya
tedavisinin yapıldığı yer Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, sağlık raporunda belirtilen
sürelere, bir süre bulunmadığı takdirde üçer aylık dönemlere göre bu fıkrada yazılı
usule uygun olarak incelettirilir. İnceleme sonuçlarına göre geri bırakma kararını
veren Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, geri bırakmanın devam edip etmeyeceğine
karar verilir. Bu fıkrada yazılı yükümlülüklere aykırı hareket edilmesi halinde geri
bırakma kararı, kararı veren Cumhuriyet Başsavcılığı’nca kaldırılır.” şeklindeki
ifadede yer alan ve konuyla ilgili karar verici son otoriteyi Adli Tıp Kurumu
şeklinde düzenleyen ifade hatalı bir düzenlemeye işaret etmektedir. Şimdi
konuyla ilgili biraz daha derinlemesine bir değerlendirme yapalım;
Adli Tıp Kurumu, Adalet Bakanlığı’na bağlı bir bilirkişi yapılanmasıdır.
Kuruluş tarihi incelendiğinde Cumhuriyet ile yaşıt bir kurumdur. Elbette
Adli Tıp Kurumu, Cumhuriyet tarihinde önemli görevler yapmış, ülke
gündemini meşgul eden pek çok olayda cesurca mütalaalar verebilmiş ve
bir kurum kültürü oluşmuş, köklü bir yapıdır. Ancak maalesef bu yapı
Adli Tıp alanında çalışmaya başladığım Eylül 1993 tarihinden bu yana 5
hükümet döneminde yönetici değiştirmiş ve her değişim ile birlikte ku-
rumun idari ve bilimsel yapısında köklü değişiklikler ve hatta tahribatlar
yaşamıştır (11). Halihazırda Adli Tıp Kurumu Başkanı ve üyeleri, Adalet
Bakanı’nın teklifi, Başbakan’ın onayı ve Cumhurbaşkanı’nın uygun bulması
ile atanmakta, yani direkt, yürütme organı olan hükümete bağlı olarak, yani
siyasi otoriteye bağlı olarak görev yapmaktadır. Her ne kadar sık olarak
örnekleri görülmemiş olsa da, Adli Tıp Kurumu’nun Adalet Bakanı tarafın-
dan sempati ile karşılanmayacak bir raporu sunması durumunda, Kurum
Başkanı’nın değiştirilmesini mutlak şekilde engelleyecek bir mekanizma söz
konusu değildir (12). Söz konusu maddede ki “Adli Tıp Kurumu’nca rapor
verilmesi veya bu kurumca raporun onaylanması.” biçiminde ki bu düzenleme
kanımca eski başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın ceza infaz tehirinden
faydalanması ile ilgili olarak öngörülmüş olabilir. Bahse konu olayda basın-
da yer alan haberlerden anlaşıldığı kadarı ile muayene, değerlendirme ve
raporun verilmesi Sağlık Bakanlığı’na bağlı Ankara Numune Hastanesi’nce
ve sadece 1 gün içerisinde tamamlanmış, alınan bu rapor da davayla ilgili
savcılık tarafından yeterli görülerek Adli Tıp Kurumu’ndan görüş alınması
yoluna gidilmemiştir (1315). Bir senelik infaz ertelemesi süresinin bitimini
müteakip anılan kişi bu kez Adli Tıp Kurumu’nca muayene edilmiş ve ilave
olarak 3 ay daha infazın ertelenmesinin uygun olduğu kararına varılmıştır.
Rutin uygulamaları ve kişilere infaz tehiri verilmesi kriterlerini bilen bir
akademisyen olarak, şahsın eski bir başbakan ve kamuoyunca da yakından
takip edilen bir kişi olması sebebi ile bu kararla birlikte dikkatlerin bir kez
daha Adli Tıp Kurumu’na çevrilmesine sebep olmuştur (13-15).
makaleler Nevzat ALKAN
235TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Bu maddenin 3. fıkrası ile ilgili asıl vurgulanması gereken nokta;
Kanun’un başka hiç bir yerinde Adli Tıp Kurumu’ndan rapor ya da onay
alınması zorunluluğunun getirilmemiş olmasıdır. Bu maddede bu biçimde
bir zorunluluk getirilmesi, diğer bilirkişilik görevi ifa eden üniversite tıp
fakülteleri adli tıp anabilim dallarının ve devlet hastanelerinde görevli adli
tıp uzmanlarının fiili anlamda atıl kalmasına neden olmaktadır. Gelişmiş
batı ülkeleri ile ülkemiz arasında adli tıp alanında en önemli ayrımı teşkil
eden unsur; o ülkelerde bu tür kurumlar arası rekabetin fazla, dolayısı ile
bilimsel gelişme ve ilerlemelerin de iddialı olmasıdır. Ancak ülkemizde pek
çok eski kanunda ve pek çok Yargıtay içtihatında yer aldığı biçimde ve yeni
çıkartılan 2004 tarihli bu kanunda da; Adli Tıp Kurumu’na ayrıcalıklı görev
ve onay yetkisi verilmesi, üniversitelerde adli tıp alanına yapılan insan ve
malzeme yatırımının az olmasına, bu da sonuç olarak ülkemiz adli tıp uy-
gulamalarının batı ülkelerinin gerisinde olmasına sebep olmaktadır (16).
Yine 16. maddenin 4. fıkrasında yer verilen; “Hapis cezasının infazı,
gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadınlar
hakkında geri bırakılır. Çocuk ölmüş veya anasından başka birine verilmiş olursa,
doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur.” şeklindeki düzenleme,
yerinde bir düzenlemedir.
18. madde; “Akıl Hastalığı Dışında Ruhsal Rahatsızlığı Olan Hükümlülerin
Cezalarının İnfazı” başlığıyla düzenlenmiştir ve söz konusu maddede; “(1)
Hapsedilme ve diğer nedenlerden kaynaklanan akıl hastalığı dışında ruhsal rahat-
sızlıkları bulunup da, ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinde tutulmaları gerekli
görülmeyerek infaz kurumlarına geri gönderilenlerin cezaları, belirlenen infaz
kurumlarının mahsus bölümlerinde infaz edilir. (2) Birinci fıkrada belirtilenlerin
cezalarının infazı için belirlenen infaz kurumlarının ihtiyaç duyduğu uzman ve
diğer tıp görevlileri, Sağlık Bakanlığı’nca karşılanır.” şeklindeki düzenlemede
öngörülen sağlık profesyonellerinin temininin Sağlık Bakanlığı’na bırakıl-
ması geçici bir çözüm olarak düşünülmeli, asıl olması gerekenin bu tür
profesyonelleri Adalet Bakanlığı’nın istihdam etmesinin şart olduğudur.
Ceza infazının bitiminde mahkumların toplumla uyum içinde ve topluma
yararlı bir fert olabilmeleri için, mahkumların cezaevinde geçirdikleri süre
boyunca psikolog, psikiyatrist, sosyal hizmet uzmanı ve konu ile ilgili özel
olarak yetiştirilmiş adli hemşirelerle olabildiğince yoğun bir biçimde ve
sürekli irtibat içerisinde bulunmaları gerekmektedir. Bu da elbette en kolay
bir biçimde, bu tür profesyonelleri Adalet Bakanlığı’nın istihdam etmesi, bu
profesyonelleri mahkum rehabilitasyonu ile ilgili olarak yoğun bir hizmet
içi eğitime tabi tutması ve mahkumlardaki gelişim ve değişimlerin günü
gününe ve yakından değerlendirilmesi ile mümkün olabilecektir. Yine
aynı maddenin gerekçesinde; “Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 57. maddesiyle
Nevzat ALKAN makaleler
236TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
akıl hastalığı olan kişilerin yüksek güvenlikli sağlık kuruluşlarında tedavisi öngö-
rülmektedir. Uygulamada ceza infaz kurumlarında bulunan mahkumlardan akıl
hastalığına tutulanlar Sağlık Bakanlığı’na ait ruh ve sinir hastalıkları hastanelerine
gönderilmektedir. Ancak bu hastaneler mahkumları bir süre sonra iyileşmiş olma-
ları ileri sürülerek ceza infaz kurumlarına geri göndermektedirler. Diğer taraftan
ceza infaz kurumlarında akıl hastası olmayıp da psikolojik, sinirsel veya depresif
rahatsızlıkları bulunan mahkumlar da bulunmaktadır. Gerek bu mahkumlar, ge-
rekse de akıl hastanelerince geri gönderilen mahkumlar uygulamada Ruh ve Sinir
Hastalıkları Hastaneleri bulunan Samsun, Bakırköy, Adana, Manisa ve Elazığ
kapalı cezaevlerinde barındırılmaktadırlar.” şeklindeki ifade ile yukarıda be-
lirttiğimiz görüşleri haklı çıkartır açıklamalardır.
21. maddenin 3. fıkrasında yer alan; “Tanıya yönelik olarak hükümlülerin
parmak ve avuç içi izleri alınır, fotoğrafları çekilir, kan grupları, vücutlarının dış
özellikleri ve ölçüleri belirlenir. Kayıt altına alınan söz konusu bilgiler hükümlünün
kişisel dosyasında veya elektronik ortamda saklanır. Bu bilgiler, kanunun zorunlu
kıldığı haller dışında hiçbir kurum ve kişiye verilemez.” şeklindeki düzenleme
ve madde gerekçesinde belirtilen “Hükümlünün tanısının yapılması yaşamsal
önem taşıdığından ve yerine bir başkasının kuruma sokulması da olası bulunduğun-
dan, parmak ve avuç içi izleri alınacaktır. Ayrıca fotoğrafı çekilecek, kan grupları,
bedensel dış özellikleri ve ölçüleri alınıp kaydedilecektir. Hükümlü için bir kişisel
dosya tutulacak ve (f) paragrafında belirtilen bilgiler buraya kaydedilecektir. Kayıt
altına alınan bilgiler hükümlünün kişisel dosyasında ve/veya elektronik ortamda
saklanacaktır. Bu bilgiler gizli olacak ve kanunun izin verdiği hallerde resmi
kurumlara verilebilecektir. Bilgilerin yok edilmesine, ilgilinin cezasının tümünü
çekmesinden sonra, başvuru üzerine mahkemece karar verilebilecektir.” şeklin-
deki ifadeler ilginçtir. Bu maddede özellikle öne çıkan bazı incelemelerin
(kan analizleri, parmak izleri vs.) adli bilimler uygulamasında tasnif edici
özellikleri hayli fazla olup, kanunu hazırlayan kişiler, suç işleyenden farklı
kişilerin ceza infaz kurumlarına girmesini engellemek için titiz bir düzen-
leme yapmışlardır. Ancak bu maddede de öne çıkan “gizliliğin sağlanması”
konusu, üzerinde dikkat ve titizlikle durulması gereken bir konudur.
Hükümlülerin gözlem ve sınıflandırılması’nı düzenleyen 23. maddede
ise özetle; “Hükümlülerin kişisel özellikleri, bedensel, akli ve sağlık durumları, suç
işlemeden önceki yaşamları, sosyal çevre ve ilişkileri, sanat ve meslek faaliyetleri,
ahlaki eğilimleri, suça bakış açıları, hükümlülük süreleri ve suç türleri belirlenir
ve durumlarına uygun infaz kurumlarına ayrılırlar. Bu sayılan hususlara göre
saptanacak infaz ve iyileştirme rejimini belirleyebilmek için gözlem ve sınıflandırm-
a merkezlerinin kurulacağı, onlar yok ise kapalı ceza infaz kurumlarının bu hizmete
ayrılan bölümlerinden yararlanılacağı.” belirtilmektedir. Bu merkezler için de
mümkün olduğunca; “Kriminoloji, penoloji, davranış bilimleri, adalet psikolojisi
makaleler Nevzat ALKAN
237TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
veya ceza hukuku alanında bilgi ve deneyime sahip yöneticiler, psikiyatri uzma-
nı, hekim, adli tıp uzmanı, psikolog, pedagog, çocuk gelişimcisi, sosyal çalışmacı,
psikolojik danışman, rehberlik uzmanı ve öğretmen gibi uzman görevlilerin istih-
dam edileceği.” öngörülmüştür. İstihdam edilmesi öngörülen bu görevliler
arasında sayılan adli tıp uzmanı ve psikiyatri uzmanı zaten hekim olup,
kanun metninde geçen hekim lafından, pratisyen hekimler (özel bir alanda
uzmanlıkları bulunmayan tıp fakültesi mezunları) kastediliyor olmalıdır.
Türkiye’nin en önemli yapısından birisi olan, 550 üyeli ve üstelik 50 ka-
dar milletvekili de hekim olan TBMM’de, kanun metni görüşülürken bu
biçimde basit bir terminoloji hatasının hiç dikkat çekmemesi ve meclis
tutanaklarında da konuyla ilgili bir düzeltme ya da itiraz içeren ifadeye
rastlanmaması, TBMM’nin ne denli dikkatsiz bir şekilde Yasama görevini
yerine getirdiğini göstermesi açısından dikkat çekicidir (1-2).
Yine aynı maddenin başka bir kısmında kanun metni ve gerekçenin
ilgili bölümleri bir araya getirildiğinde ortaya çıkan; “Hükümlülerin gözlem-
leri, gözlem sırasında ki hata payını en aza indirgeyebilmek için ve hükümlülerin
etkilerden arındırılarak incelenebilmelerini olanaklı kılmak üzere tek kişilik odalarda
yapılır. Yine Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis ve Müebbet Hapis cezalarına veya iki
yıldan fazla süreli hapis cezasına mahkum olanlar haklarında uygulanacak rejimi
ve gönderilmeleri gereken infaz kurumunu ve bu maksatla kişisel ve sosyal özellik-
lerini belirlemek için gözleme tabi tutulurlar. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu
ile uyum sağlaması yönünden gözlem süresi altmış günle sınırlı tutulmuştur.”
şeklindeki ifade de yer alan 60 günlük gözlem süresi gerçekten de uzun
bir süre olarak bırakılmıştır. Adli Tıp Kurumu’nda psikiyatri hastalarının
tanısının tam olarak ortaya konulabildiği gözlem işleminde süre 21 gün
olarak belirlenmişken, nihayetinde kaba bir mahkum tasnifi yapacak bu
işlemde öngörülen 60 günlük süre çok uzundur. Bu sürenin en fazla 10 iş
günü olarak belirlenmesi (bazı uzun tatil dönemlerini de göz önüne aldı-
ğımızda) uygun olurdu.
26. madde de yer alan; “Cezayı Çekme, Güvenlik ve İyileştirme Programı-
na Uyma” başlığında ki düzenlemenin 2. fıkrasında; “Hükümlü, ceza infaz
kurumunun güvenlik ve iyileştirme programlarına tam bir uyum göstermekle
yükümlüdür. Her ne amaçla olursa olsun, bilerek kendi yaşamlarını ve bedensel bü-
tünlüklerini tehlikeye düşürecek eylemlere girişmeleri, cezanın yerine getirilmesine
katlanma yükümlülüğünün ihlali sayılır.” şeklindeki düzenlemede ve madde
gerekçesinde; “Bilindiği üzere, suç nedeni ile devlet ve birey arasında oluşan
ilişkinin her iki tarafa yüklediği mükellefiyetler ve sahip kıldığı haklar vardır. Ölüm
orucuna girişen veya bu hususta teşvik ve tahrikte bulunan kişiler hükümlünün
suçun cezasına maruz kalmak ve cezayı çekmek yükümlülüğüne uymalı, devletin
cezayı çektirme işlevini yerine getirmesine engel olmamalı ve bu hususta her türlü
Nevzat ALKAN makaleler
238TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
direnişten kaçınmakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğü ihlal eden direnişçiler, dev-
letin hukuka aykırı direnişleri, zorunlu olduğunda kuvvet de kullanarak giderme
hakkı mevcuttur. Ölüm oruçları gibi teşebbüslerin, cezanın yerine getirilmesine
katlanma yükümlülüğünün ihlali sayılacağı belirtilmekte, dolayısıyla bu kişiler
ve Tahrikçiler Kanunu ve disiplin hükümlerini ihlal etmiş olurlar ve yaptırımlara
tabi tutulurlar.” şeklindeki düzenleme ve yine 27. madde gerekçesindeki
“hükümlü sağlığını koruyacaktır” şeklindeki düzenlemenin hukuk çevrele-
rinde epey bir tartışma yaratacağı kanaatindeyim.
48. maddenin 3. fıkrasının (c) bendinde; “Hücreye koyma cezasına ilişkin
disiplin cezalarının infazından önce ve infazı sırasında hükümlü, hekim tarafından
muayene edilir. İlgilinin bu cezaya katlanamayacağı anlaşılırsa cezanın infazı
sonraya bırakılır veya hekiminin belirleyeceği aralıklarla infaz edilir. Koşullu salı-
verilme tarihine kadar hükümlünün iyileşemeyeceğinin tam teşekküllü devlet veya
üniversite hastanesi sağlık kurulu raporu ile saptanması halinde hücreye koyma
cezası infaz edilmez; yerine ziyaretçi kabulünden yoksun bırakma cezası iki katı
süreyle uygulanır. Raporlar infaz dosyasına konulur.” şeklindeki düzenleme-
de önce ki maddenin zıddına ve yerinde bir düzenleme olarak (belki de
uygulama güçlüğünden ötürü) Adli Tıp Kurumu rapor ya da onayı şartı
getirilmeyip, diğer sağlık kuruluşlarının da yetkili kılınması olumlu bir
durumdur. Yine Kanun’un diğer bazı maddelerinde de Adli Tıp Kurumu
raporu zorunluluğu getirilmemesi pratik uygulama için olumlu, diğer sağlık
kuruluşlarının da bilimsel yönden sorumluluk alması ve dolayısıyla bilimsel
gelişimin önünün açılması yönünden faydalıdır.
Kanun’un 57. maddesinin 4. fıkrasında yer alan; “Hükümlü, acil hal-
ler dışında özel sağlık kuruluşlarında tedavi edilemez” şeklindeki düzenleme
AKP hükümetinin son dönem uygulamaları ile çelişki göstermektedir. Bu
şekildeki bir düzenlemenin sebebinin her ne kadar madde gerekçesinde
belirtilmemiş olsa da, güvenlik gerekçesi, olduğunu düşünmekteyim.
Ancak yine de madde gerekçesinde “Tedavi hakkının kötüye kullanımını
engelleyebilmek için” şeklinde yer alan açıklama, devletin hayatlarını ve
sağlıklarını güvence altına almış olduğu mahkumlara karşı bir haksızlık
olarak değerlendirilmelidir.
Kanaatimce önümüzdeki dönemde ve özellikle de kanun yürürlüğe
girdikten sonra tıp ve hukuk çevrelerinde en yoğun tartışma yaratacak
madde 82. maddedir. Bu madde; “Hükümlünün Kendisine Verilen Yiyecek
ve İçecekleri Reddetmesi” başlığında düzenlenmiştir ve özellikle açlık grevi
ve ölüm orucunda bulunanlar ile sağlık sorunu olan hükümlüler hakkın-
da hangi hallerde zora başvurulabileceği ve bu hükümlülerin kendilerine
verilen yiyecek ve içecekleri sürekli olarak reddetmeleri halinde alınacak
makaleler Nevzat ALKAN
239TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
tedbirler ve yapılacak çalışmaları düzenlemektedir. Söz konusu maddenin 1.
fıkrasında; “Hükümlüler, hangi nedenle olursa olsun, kendilerine verilen yiyecek
ve içecekleri sürekli olarak reddettikleri takdirde, bu hareketlerinin kötü sonuçları
ile bırakacağı bedensel ve ruhsal hasarlar konusunda ceza infaz kurumu hekimince
bilgilendirilirler. Psiko-sosyal hizmet birimince de bu hareketlerinden vazgeçmeleri
yolunda çalışmalar yapılır ve sonuç alınamaması halinde, beslenmelerine kurum
hekimince belirlenen rejime göre uygun ortamda başlanır.”, 2. fıkrasında; “Beslen-
meyi reddederek açlık grevi veya ölüm orucunda bulunan hükümlülerden, birinci
fıkra gereğince alınan tedbirlere ve yapılan çalışmalara rağmen hayatı tehlikeye
girdiği veya bilincinin bozulduğu hekim tarafından belirlenenler hakkında, is-
teklerine bakılmaksızın kurumda, olanak bulunmadığı takdirde derhal hastaneye
kaldırılmak suretiyle muayene ve teşhise yönelik tıbbi araştırma, tedavi ve beslenme
gibi tedbirler, sağlık ve hayatları için tehlike oluşturmamak şartıyla uygulanır.”, 3.
fıkrasında; “Yukarıda belirtilen haller dışında, bir sağlık sorunu olup da muayene
ve tedaviyi reddeden hükümlülerin sağlık veya hayatlarının ciddi tehlike içinde
olması veya ceza infaz kurumunda bulunanların sağlık veya hayatları için tehlike
oluşturan bir durumun varlığı halinde de ikinci fıkra hükümleri uygulanır.” ve 4.
fıkrasında; “Bu maddede öngörülen tedbirler, kurum hekiminin tavsiye ve yöne-
timi altında uygulanır. Ancak, kurum hekiminin zamanında müdahale edememesi
veya gecikmesi hükümlü için hayati tehlike doğurabilecek ise, bu tedbirlere ikinci
fıkrada belirtilen şartlar aranmaksızın başvurulur.” şeklinde bir düzenleme
mevcuttur. Madde gerekçesinde ise; “Bu düzenleme ile başta Anayasa’nın 17.
maddesi olmak üzere, uluslararası sözleşme ve bildirgelere, Avrupa İnsan Hakları
Komisyonu kararlarına ve karşılaştırmalı hukuka uygun olarak; yaşama, maddi
ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının korunmasının amaçlandığı”
belirtilmektedir.
Konuyu değişik yönlerden incelediğimizde; açlık grevleri ve ölüm
oruçları geçmişte ülkemiz gündemini uzunca bir süre, yoğun olarak işgal
etmiş ve halen de zaman zaman meşgul etmektedir. Açlık grevi, kişilerin
bazı olay ve durumları protesto etmede kullandığı bir vasıta olup, ölüm
orucu ise yavaş tatbik edilen intihar olayıdır. Elbette normal hayatta her-
kes yemek yememekte özgürdür, ancak olay devleti bir protesto niteliğine
kavuştuğunda, devlet de uluslararası ortamda ki uğrayacağı prestij kaybını
ve muhatap olacağı eleştirileri ortadan kaldırmak için vatandaşlarının bu
biçimdeki eylemlerine müdahale edecektir. Ayrıca kişilerin sağlık içinde
yaşam hakkı uluslararası her tür belge ve düzenlemeye göre en temel hak-
lardan olup, devletin de bu konuda müdahil olması doğaldır. Bu kanuni
düzenlemede de konu, açlık grevi ve tedaviyi red yönünden disiplin cezası
kapsamında değerlendirilmekte, ancak hayatı tehlikeye sokan durumlar ve
ölüm orucu yönünden ise müdahale kapsamında ele alınmaktadır. Konu,
hekimleri temsil eden Türk Tabipleri Birliği’nce de geniş anlamda üzerinde
Nevzat ALKAN makaleler
240TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
tartışılmış ve konunun tıp etiği, sağlık ve hukuk yönlerinden değerlendiril-
mesi yapılmıştır. Yine konuyla ilgili gerek yerli, gerek yabancı çok sayıda
bilim insanı, yerli ve yabancı çok sayıda tıbbi dergide çeşitli çalışmalar
yayınlamış ve görüşlerini açıklamışlardır. Gerçekten de konunun dünya
kamuoyunda da geniş bir şekilde yer bulduğu ve araştırma konusu yapıl-
dığı bilinmektedir (17-23).
Kanun’la ilgili son olarak “İzinler” bölümünde özel bir düzenleme
yapılmamış olan; “Cinsel ihtiyaçlar” konusu Kanun’un noksan yönüdür.
Pek çok hususta ayrıntılı düzenleme bulunan, yürürlükten kaldıracağı
mevzuatta pek çok tüzük ve yönetmelik düzenlemesini, suçta ve cezada
kanunilik ilkesi gereğince bu Kanun içerisine çekmiş düzenlemede; “Eşiyle
cinsel ilişki hakkı.”, “Mahkumların cinsel ihtiyaçlarını giderme hakları.” vs. ko-
nularda düzenleme yapılmamış olması bir eksikliktir. Konuya uluslararası
platformlarda da yer verilmemiş olması bizim kanun düzenlememizde yer
verilmemesini gerektirmez. Kanun yaparken hep başka ülkelerden alan
değil, belki de dünyaya örnek olabilecek düzenlemeler yapabiliriz.
SONUÇ
Sonuç itibari ile; 01.04.2005 tarihinde yürürlüğe girecek ve ceza ile ilgili
kanunlardan birisi olan Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında
Kanun, adli tıp açısından değerlendirildiğinde genel anlamda çağdaş ve
güncel düzenlemeler içeren, ülkemizde bugüne dek ortaya çıkan sıkıntı-
ları ortadan kaldırabilecek gibi görünen bir kanuni düzenlemedir. Ancak
Kanun’un yine de eksik ve hatalı yönleri mevcuttur. Durum böyle olunca
bu eksik ve hatalı yönlerin Kanun yürürlüğe girmeden revize edilmesi ve
bundan sonra yapılacak kanun çalışmalarında, kanun içindeki düzenle-
meler ile ilgili söyleyecek sözü bulunan meslek alanlarından temsilciler ile
irtibata geçilmesi, ülkemiz için daha olumlu ve faydalı bir durum olacaktır.
Uzun yıllardan bu yana yenilenememiş bir kanunun yenilenmesinde emeği
geçenlere teşekkürler.
makaleler Nevzat ALKAN
241TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
KAYNAKLAR
1. 5275 Sayılı, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun Metni.
2. 5275 Sayılı, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun Gö-
rüşmeleri ile İlgili Meclis Tutanakları.
3. 5275 Sayılı, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile
İlgili Başbakanlık Kanunlar Genel Müdürlüğü’ nün 30.11.2004 günlü Genel
Gerekçe ve Madde Gerekçeleri Raporu.
4. 5275 Sayılı, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile
İlgili 09.12.2004 günlü TBMM Adalet Komisyonu Raporu.
5. http://www.met.police.uk/crimefigures/ Erişim Tarihi: 04.02.2005.
6. Rokach, A., Criminal offense type and the causes of loneliness. J Psychol. 2001;
135: 277-91.
7. Marshall, WL., Current status of North American assessment and treatment
programs for sexual offenders. J Interpers Violence, 1999; 14: 221-239.
8. Rokach, A, - Cripps, JE., Incarcerated men and the perceived sources of their
loneliness. Int J Offender Ther Comp Criminol, 1999; 43: 78-89.
9. http://www.milliyet.com.tr Çivici katil ölene kadar hastanede.
10. www.zaman.com.tr Çivici katil yakayı ele verdi.
11. Alkan, N., “Yurdumuzda Adli Tıbbın Durumu, Sorunları ve çözüm Öne-
rileri”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 2004; 50: 179-88.
12. 2659 Sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu.
13. www.cnnturk.com.tr Erbakan’ın cezasına yine erteleme.
14. www.ntvmsnbc.com Erbakan’ın cezasına ikinci erteleme.
15. www.sabah.com.tr Adli Tıp’tan Hoca’ya jest.
16. Alkan N., “Adli Bilimler Alanında Ülkemizde Faaliyet Gösteren Sivil
Toplum Örgütleri ile Gelişmiş Batı Ülkelerindeki Benzerlerinin Karşılaş-
tırılması”, Adli Bilimler Dergisi. 2004; 3(1).
17. http://www.tbb.org.tr/aclik_grevleri/ Erişim Tarihi: 04.02.2005.
Nevzat ALKAN makaleler
242TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
18. Arda, B., How should physicians approach a hunger strike? Bull Med Ethics.
2002; 181: 13-8.
19. Beynon, J., Hunger strike in Turkish Prisons, Lancet. 1996; 348: 737.
20. Kök, A. N.,- Tunalı İ., “Açlığın Adli Tıp Yönünden Değerlendirilmesi”,
Adli Tıp Dergisi, 1992; 8; 85-91.
21. Altun, G, - Akansu, B, - Altun, B. U., - Azmak, D, - Yiılmaz, A., Deaths due
to hunger strike: Post-mortem findings, Forensic Sci Int. 2004; 146: 35-8.
22. Şahin, H. A., - Gurvit, I. H, - Bilgiç, B., - Hanagasi, H. A., - Emre, M., The-
rapeutic effects of an acetylcholinesterase inhibitor (Donepezil) on memory in
Wernicke-Korsakoff’s Disease. Clin Neuropharmacol 2002; 25: 16-20.
23. Oge, A. E., - Boyaciyan, A., - Gokmen, E., - Kinay, D., - Sahin, H, - Yazici,
N., Neuromuscular consequences of prolonged hunger strike: An electrophysio-
logical study. Clin Neurophysiol 2000; 111: 2064-70.
İletişim Bilgileri:
Doç. Dr. Nevzat Alkan
İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi,
Adli Tıp Anabilim Dalı
34390 Çapa/İstanbul
Tel.: (532) 276 7425
E-posta: alkannn@tnn.net