29
hakemli makaleler Şule ÖZSOY
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
GİRİŞ
Çalışmamızın konusu, ABD hukukunda düşünceyi açıklama hakkı ve
bu hakka ilişkin ülkede uygulanan standartlardır. Bu amaçla, Federal Ana-
yasası’nın “İfade Hakkını” düzenleyen ek 1. maddesi ve Amerikan Yüksek
Mahkemesi’nin (Supreme Court) içtihadı ve uygulamaları ile geliştirdiği
prensipler, tarihi süreç içinde incelenmiştir.
İfade hakkının özü ve sınırlarının belirlenmesi, çatışan çeşitli hakların
da dengelenmesini gerektiren karmaşık, yasal bir süreçtir. Bu süreç içinde
konuşmacı, dinleyiciler ve devletin çeşitli menfaatleri, ifadenin türüne
ve ortaya konuş biçimine bağlı olarak, karmaşık bir şekilde karşı karşıya
gelebilir. Hukuk, bu çatışma ortamında bir menfaati tercih ederek hakkın
korunma alanını belirleyip, diğerlerini ise kısmen veya tamamen bu alanın
dışında bırakabilir. Burada yapılan, çatışan menfaatlerin birbirine karşı tar-
tılması ve ağır gelen yasal menfaatin hukuk düzenini şekillendiren hakim
anlayış ve değerler ışığında belirlenmesidir.
Makalemizde, Amerikan hukukunda düşünceyi açıklama özgürlüğü-
nün özü, sınırları ve Yüksek Mahkeme’ce çatışan hukuki menfaatleri den-
gelemekte kullanılan ölçütler Amerikan siyasasında tercih edilen değerler
ışığında incelenmektedir.
ABD hukuku, düşünceyi açıklama özgürlüğünü şekillendirip uygu-
lamaya koyarken, Anayasası’nın koruduğu değerler ışığında makul ve
ölçülü bir dengeyi (rotionality and proportionality) tutturmayı amaçla-
mıştır.
1
Bu denge, zaman içerisinde Yüksek Mahkeme’ce yazılan hukuk
AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
HUKUKUNDA DÜŞÜNCEYİ AÇIKLAMA
HAKKINA İLİŞKİN STANDARTLAR
Dr. Şule ÖZSOY*
* PhD. University of Essex. Yardımcı Doçent Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Anayasa Hukuku Anabilim Dalı.
1
Bu iki prensip Türk hukukundaki ölçülülük prensibine denk düşer ve ABD Anayasal
Yargısı’nın en temel araçlarından olarak kabul edilirler. Bkz., David Beatty, Consti-
tutional Law in Theory and Practice, University of Toronto Press, Canada, 1995, s.
106-113.
30
Şule ÖZSOY hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
yoluyla, değişen toplumla birlikte değişerek ifade edilmiştir. Bu nedenle,
McCarty dönemi ve 11 Eylül olayları gibi siyasi toplumsal arka planın da
düşünceyi açıklama özgürlüğünün kullanımına etkilerine yeri geldikçe
değinilmiştir.
I. ABD ANAYASASI’NDA DÜŞÜNCEYİ AÇIKLAMA HAKKI
Federal bir hukuk sistemine sahip olan ülkede, düşünceyi açıklama
hakkı, 1787 tarihli Amerikan Anayasası’na 1791 tarihinde eklenen ek
1.madde ile düzenlenmiştir:
“Kongre, düşünceyi açıklama özgürlüğünü, basın özgürlüğünü, halkın barışçıl
şekilde toplanma ve sorunlarını hükümete dilekçe yoluyla iletme hakkını ihlal eden
kanunlar yapamaz”.
Anayasa’nın lafzı dikkate alındığında, madde yalnızca Kongre’nin
yaptığı federal yasaları kapsar gibi gözükse de; 1925 Gitlow v. New York
2
kararında, Yüksek Mahkeme eyaletleri, idare ve yürütmeyi de Federal Ana-
yasası’nın hak ve özgürlükleri güvence altına alan maddeleri ile bağlı kabul
etmiştir. Böylece, ek 1. madde, Amerikan vatandaşlarının ifade hakkının
dışardan gelebilecek her türlü (devletten veya kişilerden) müdahaleye karşı
korunacağını ifade eder, şekilde anlaşılmıştır.
Garanti altına alınmış bu alanın kapsamını belirleme işi de, yine Yük-
sek Mahkeme’ce yerine getirilmiştir. Anayasa’nın sözü, mutlak bir şekilde
düşünceyi açıklama özgürlüğüne müdahale eden kanun yapılamayacağını
belirtse de, Yüksek Mahkeme bu hakkı, mutlak bir hak olarak tanımlama-
mıştır. Ancak Anayasa’nın açık şekilde istisnaya yer vermeyişi de, Yüksek
Mahkemeyi, sınırlamaları ikna edici teori ve savlar üreterek değerlendirme
yoluna sevk etmiştir.
Yüksek Mahkeme’nin düşünceyi açıklama hakkını tanımlamak için
kullandığı teoriler öncelikle, korunan değere vurgu yaparak, bahsedilen
hakkın neden Anayasa ile garanti altına alınması gerektiğini açıklarlar. Bu
değerlendirmeler, aynı zamanda ifadenin ne zaman sınırlanabilir olduğunu
belirlemede kullanılırlar.
Bahsettiğimiz teorilerden ilki, “Truth-Hakikat” teorisidir. Bu teorinin
çeşitli versiyonları bulunmakla beraber, orijinal fikir, İngiliz düşünürler
Milton (Areopagitica) ve John Stuart Mill (Özgürlük Üzerine) tarafından
ortaya atılmış ve tartışılmıştır.
3
Daha sonraları Amerikan Yüksek Mahkeme
2
Gitlow v. New York, 268 US, 652 (1925).
3
Eric Barendt, Freedom of Speech, Clarendon Press, Oxford, 1996, s. 8.
31
hakemli makaleler Şule ÖZSOY
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
yargıçları, bu iki yazardan da esinlenerek teorinin Amerikan versiyonu
olarak kabul edilen ve fikirlerin serbest piyasası (marketplace of ideas)
olarak adlandırılan teoriyi geliştirmişlerdir. İlkin Adams v. US kararında
Yargıç Holmes tarafından savunulan
4
teori, dayanağını, hakikate ancak
düşüncenin serbestçe ifade edildiği ve birbiri ile rekabet ettiği özgür bir
ortamda ulaşılabileceği savından almaktadır. Devletin bu sürece müdahale
etmesinin toplumların gelişimini önemli ölçüde engellediği kabul edilmek-
tedir. Eğer devlet, ifadenin serbest dolaşımını engellerse, toplumun doğ-
rulara ulaşmasını de engellemiş olacaktır. Bu teori ile düşünceyi açıklama
özgürlüğünün, yüksek bir toplumsal değer olan doğruya ulaşabilme ve
gelişme amacını koruduğu kabul edilmektedir.
Mill’e göre; bir fikri, yanlış olduğunu düşünerek sınırlamak, kısmen de
olsa, doğru olma ihtimali olan fikirlerin de yasaklanması sonucunu doğurur.
Ayrıca, her hangi bir fikrin yanlış olduğunu ve sınırlanması gerektiğini
savunanların yanılmazlığını, yanlıştan muaf olduğunu gösteren bir ölçüt
de mevcut değildir.
5
Daha açık bir deyişle, doğruyu ararken herkes yanıla-
bilir. Öyleyse, yanılmaz bir şekilde bir fikrin yanlışlığını göstermek ve buna
dayanarak da o fikri yasaklamak mümkün değildir. 1951 tarihli Dennis v.
US kararında yargıç Frankfurther, benzer bir yorum yapmaktadır.
6
Yargıç Frankfurther; uygarlık tarihine bakıldığında, devletlerce resmen
doğruluğuna inanılan pek çok kavramın, zamanla yerini başka doğrulara
bıraktığının görüleceğini söylemektedir. Bu sebepledir ki; karşı konulan,
meydan okunan düşünceler ne kadar yerleşik olursa olsun, insan oğlunun
doğruyu arayışına devletler müdahale edememelidir.
7
Felsefi olarak bu anlayışın eleştirisini yapmak mümkündür. Örneğin;
keşfedilecek bir doğru veya hakikatin bulunup bulunmadığı, oldukça
tartışılan bir konu olmuştur. Böyle bir hakikatin varlığı kabul edilse bile;
serbest düşünce açıklamalarının, bu hakikatin keşfine katkısının ne ölçüde
olduğu belirsizdir.
8
Bunun yanı sıra, bugün artık bazı düşüncelerin yanlış
olduğu ispatlanabilmektedir; örneğin; dünyanın düz olmadığı bir fikir ise,
uzaydan çekilen fotoğraflar bu fikrin yanlışlığını ispatlayabilmektedir. Do-
layısı ile, hakikat argümanı, her türlü düşünce açıklamasının korunmasını
4
Adams v .US, 250 US 616, 630, 631 (1919).
5
J. S. Mill, On Liberty and Other Essays, Oxford University Press, Oxford, 1991, s. 22.
6
Sionaidh Douglas-Scott, “The Hatefulness of Protected Speech: A Comparison of the
American and the European Appproaches”, William & Marry Bill of Rights Journal,
Vol. 7 (2) 1999, s. 334.
7
Dennis v. US, 341 US, 494, 550 (1951).
8
Bkz., Kent Greenawalt, “Free Speech Justifications”, Columbia Law Review, Vol. 89,
1989, s. 131-137.
32
Şule ÖZSOY hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
savunmakta uygulanamamaktadır. Hakikatin keşfi argümanına yönelik
felsefi eleştiriler ve değerlendirmeler, mahkeme kararlarında kullanılan
gerekçelerin, geçerliliğini de sorgulanır hale getirdiğinden, önemlidir.
Uygulamada ise bu argüman, ister yargıç Holmes tarafından ifade
edilen “doğru, zaman içinde, diğer düşüncelerle rekabet ederek ortaya çıkar”
biçiminde; isterse de, Frankfurther tarafından ifade edilen “insan oğlunun
doğruyu arama çabalarına müdahale edilmemesi” biçiminde formüle edilsin, her
türlü ifade açıklamasına uygulanabilir ölçütler yaratmakta yetersizdir. Her
ne kadar, ifadenin içeriğine yönelik sınırlamaları reddetmek için kuvvetli
bir silah sağlasa da, yalnızca bazı fikir açıklamalarını, siyasi düşünceleri
etkin koruma kapsamına alabilmektedir. Her hangi bir fikri açıklamak ve
savunmak amacını taşımayan ifadeleri ise, pornografi ya da ticari ifadeler
gibi, koruma kalkanı dışında bırakmaktadır.
Son yıllarda, Amerikan literatürü ve uygulaması tarafından tercih
edilen yaklaşım ise, hakikatin keşfi değil, “otonomi ve demokrasi” argüman-
larıdır.
9
Otonomi argümanı; bireylerin, devletin müdahale alanının dışında ka-
lan ve yalnızca kendi kontrollerinde otonom alanları olduğu savına dayanır.
Burada ifade açıklamaları, özlenen bir sosyal faydaya katkısından ziyade,
bireyin muhtar alanı içinde kabul edildiğinden koruma görür. Her türlü
düşünceyi ifade etme ve ulaşma hakkı, liberal bir çerçeve içinde korunur.
Bireyler, kendi düşüncelerini geliştirmede, arzu ettikleri fikirleri duyma ve
söylemede özgür olmalıdırlar. Özgürlük, kendi içerisinde başka bir faydaya
katkısına bakılmaksızın korunan ve arzu edilen bir değerdir.
Demokrasi ise, özgür bireylerin ortak bir karar alma sistematiği içeri-
sinde yönetime ve kararlara katıldığı, bir anlamda kendilerini yönettikleri
bir siyasi sistemdir. Düşüncenin serbestçe ifadesi ve duyulması, burada
yönetime sağlıklı katılım için son derece önemlidir. Uygulamada ise, özel-
likle siyasi düşünce açıklamaları ile basın yayın özgürlüğü korunurken,
demokrasi argümanından faydalanılmaktadır.
10
Bu iki teorik yaklaşım arasındaki temel fark, özgürlüğe getirilen sınır-
lamaların meşru sınırındadır. Demokrasi argümanı, demokrasiyi ortadan
kaldırma gücüne sahip politik örgütlenme ve düşünce açıklamalarının
hükümetlerce önlenmesini de meşru zarar olarak algılarken, otonomi ar-
gümanı, sınırlamayı geleneksel olarak insanların fiziksel bütünlüğüne ya da
9
Bu argümanların anlam ve kapsamları için bkz., Frederick Schauer, Free Speech, A
Philosophical Enquiry, London, 1982, s. 67-85.
10
Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin bu yaklaşımı sergilediği en bilinen örneklerden
biri için, bkz., New York Times v. Sullivan, 376 US, 254, 282 (1964).
33
hakemli makaleler Şule ÖZSOY
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
mallarına yönelik zararların önlenmesi amacıyla kullanmaktadır. Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Refah Partisi Davası
11
demokrasi argümanı-
nın uygulamasına ve Amerikan Yüksek Mahkemesi, Brandenburg v. Ohio
davası da otonomi argümanın pratik uygulamalarına örnektir.
12
Irkçı ya da cinsiyetçi ayrımcılık ifadelerinin yarattığı moral zararlar,
otonomi argümanının bu şekildeki dar zarar tanımı dışında kalır. Buna
karşılık, günümüz demokratik toplumlarında, toplumsal barış, korunan
bir kamu menfaati olarak artan oranda ağırlığını hissettirmektedir.
13
Son yıllarda eşitlik de, korunması gereken bir hak ve aynı zamanda
tercih edilmesi gereken bir değer olarak belirmiş ve otonomi kavramına
yeni bir boyut getirmiştir. Toplumda, ırkçı ve cinsiyetçi düşünce açıklama-
larını sınırlamayı meşru kılabilecek bu yaklaşım, toplum içerisinde eşitliği
korumayı amaçlayarak, fiziksel zararlar dışında kalan manevi zararlara
müdahale edilmesini de kişinin otonom alanı dışında anlamaktadır.
14
Ça-
tışan haklar kuramı ise, bahsedilen ırkçı ve cinsiyetçi ifadelerin sınırlandı-
rılmasını, liberal teori çerçevesinde meşru gösterebilecek yegane argüman
olarak savunulmaktadır.
15
Bu anlayışın uygulamadaki örnekleri ise ABD
hukukundan ziyade Kıta-Avrupa’sı uygulanmasında görülmektedir.
16
Yüksek Mahkeme’nin içtihatlarını, bu argümanlardan yalnızca birine
dayanarak açıklamak mümkün değilse de, özgürlüğünün felsefi meşruiye-
tine ilişkin teoriler, pratikte bahsedilen özgürlüğün bir hak olarak kullanım
alanının belirlenmesinde etki göstermekte ve sınırlama ölçütlerinin çıkış
noktalarının anlaşılmasına yardımcı olmaktadır.
II. DÜŞÜNCEYİ AÇIKLAMA HAKKININ KULLANIM ALANI
I. Bölüme başlarken ifade ettiğimiz gibi, Yüksek Mahkeme yargıçları,
Anayasa’da sınırlama sebepleri açıkça belirtilmeyen düşünceyi açıklama
11
Refah Partisi ve Diğerleri Türkiye’ye Karşı Davası, 31 Temmuz 2001, Başvuru No:
41340/98; 41342/98; 41343/98; 41344/98.
12
Brandenburg v. Ohio, 395 US 444, 447 (1968).
13
Nitekim demokrasi argümanının ağırlıklı olarak kendini hissettirdiği Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi içtihadında ırkçı ya da cinsiyetçi ifadeler koruma görememek-
tedir. Bkz., Douglas-Scott, a.g.e., s. 329-330.
14
Bahsettiğimiz bu hak çatışması temelli yaklaşımları en çok feminist ve ırkçılık karşıtı
yazarlarda görüyoruz. Örnek; bkz., Catharine A. MacKinnon, “Pornography, Civil
Rights and Speech”, Harvard Civil Rights-Civil Liberties Law Review, vol.20, 1985, s. 8;
Rae Langton, “Speech Acts and Unspeakable Acts”, Philosophy and Public Affairs, vol
22(4), 1993, s. 297-298.
15
Ronal Dworkin, “Two Concepts of Liberty”, Isiah Berlin, A Celebration, ed. Edna and
Avishai Margalit, Londra, 1991, s. 103-108.
16
Douglas-Scott, a.g.e., s. 343.
34
Şule ÖZSOY hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
özgürlüğüne, birtakım sınırlamalar kabul ettikleri kararlarında, korunan
hukuki faydanın tespitinde, düşünceyi açıklama özgürlüğünü teorik olarak
açıklayan felsefi görüşlerden etkilenmişlerdir. Ancak, kararlarının değer-
lendirmesini bu yaklaşımlarla sınırlamak yeterli olmayacaktır. Eksiksiz
bir değerlendirme için kullanılan diğer tekniklere ve ölçütlere de bakmak
gerekmektedir.
ABD Yüksek Mahkeme yargıçları, düşünceyi açıklama özgürlüğünü
değerlendirdikleri kararlarında, tıpkı diğer anayasal haklar için olduğu
gibi, makul ve ölçülü olma testlerini kullanmaktadır. Çatışan menfaatler
böylelikle tespit edilmekte, ayrıştırılarak anayasal sistem içinde dengelen-
mektedir.
ABD hukukunda makul ve ölçülü olma ölçütünün anlamı şudur: Devlet
bir hakkı sınırlarken, bu hakka ağır basan bir amacın, ya da önemli bir kamu
menfaatinin varlığını gösterebilmelidir. Bunun yanı sıra, seçilen yöntem,
korunması arzu edilen menfaate hizmet etmeye uygun olmalı ve bu sonuca
ulaşmak için gerekli olandan fazla bir sınırlama getirmemiş olmalıdır.
17
Liberal otonomi argümanının bir yansıması olarak, ifadenin içeriğine
yönelik önceden tespit edilecek her türlü sınırlamalar (Content-Based),
1969 Brendenbourg v. Ohio
18
kararından bu yana reddedilmekte, bakıl-
makta olan davada çatışan menfaatlerin tespit edilmesi ve dengelenmesi
işleminde düşünceyi açıklayanın, bu açıklamayı dinleyenlerin kimliği ve
açıklanan düşüncenin türü, bir unsur olarak yerini almaktadır. Daha açık bir
deyişle; ifade edenin kimliği, ulaştığı kitlenin özellikleri ve ifadenin politik,
sanatsal, pornografik, ticari olup olmadığı, hukuki değerlendirmelerde etki
yapan unsurlar olarak tespit edilmektedir. Aynı şekilde, ifadenin nerede,
ne zaman, nasıl yayıldığı da, çatışan hukuki menfaat ve değerleri doğru
tespit edip, dengelemede dikkate alınan unsurlardır. Bütün bu unsurların
topluca değerlendirilmesi, sınırlamanın makul ve ölçülü olup olmadığını
göstermektedir.
Bu değerlendirmeler yapılırken özgürlüklere, mevcut durumda ağır
basan hukuki menfaatin neler olabileceği, ya da olamayacağı hukuk düze-
ninin kabul gören değer yargıları ile doğrudan bağlantılıdır.
Amerikan Yüksek Mahkemesi de, değişik zaman dilimlerinde, toplum-
da ağır basan değer yargılarının da etkisi ile, bahsettiğimiz bu teknikleri kul-
lanmış ve düşünce açıklamalarını sınırlamada çeşitli ölçütler üretmiştir.
17
Beatty, a.g.e., s. 107.
18
Brandenburg v. Ohio, 395 US, 444, 447 (1968).
35
hakemli makaleler Şule ÖZSOY
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
III. AÇIK MEVCUT TEHLİKE ÖLÇÜTÜ
Amerikan Yüksek Mahkemesi önüne, düşünceyi açıklama özgürlüğüne
ilişkin ilk meseleler I. Dünya Savaşı yıllarında gelmeye başlamıştır.
19
Dü-
şünce özgürlüğüne yönelen ilk ciddi müdahale, 1798 tarihli “İsyana Teşvik
Yasası” ile ortaya çıkmış
20
olmasına rağmen, bu Yasa, Yüksek Mahkeme’ce
incelenme şansını bulamamıştır.
Düşünceyi açıklama özgürlüğünün kullanımına ilişkin standartları
belirleme yolunda ilk önemli inceleme, 1919 tarihli Schenck v. US
21
kararı
ile gerçekleştirilmiştir. Bu davada, düşüncelerin serbest piyasası argüma-
nının yaratıcısı olan Yargıç Holmes “açık ve mevcut tehlike” ölçütünü ilk
defa yazmıştır. Adı geçen kararda, Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin elli
yılı aşkın bir süre içinde geliştirerek bugünkü haline getirdiği “açık mevcut
tehlike” ölçütü, ABD hukukunda ilk kez uygulanmıştır.
Bu davadaki ilk basit halinde, açık mevcut tehlike kriteri ile sınırlama
konusu olabilecek ifadeler şöyle belirlenmişti: Kongrenin önleme yetkisine
sahip olduğu esaslı zararları meydana getirebilecek ifadeler.
22
Kongrenin
önleme yetkisine sahip olduğu “zararları doğurması hayli muhtemel” ifadeler
sınırlanabilmekteydi.
Schenck kararının önemi, savunduğu ana fikirde saklıdır. Düşünce
açıklamaları, ifade ettikleri fikrin beğenilmemesi, hoş karşılanmaması
sebebiyle yasaklanamamalıdır. Sınırlama, ancak suça teşvik ve tahrik ha-
linde, geçerli bir zararın önlenmesi amacıyla yapılabilmelidir. Sınırlanan
özgürlük ile, bu yolla korunmaya çalışılan diğer hukuki menfaat arasındaki
orantılı dengenin bozulmaması hedeflenir. Bu da, ancak gerçek bir zarar
tehlikesinin varlığı halinde mümkün olabilmektedir.
Ancak, 1919’daki ilk ifadesinden sonra, çok basit gibi görünmesine
rağmen bu ölçütün tam anlamıyla yargıçlarca benimsenmesi ve bugünkü
anlamıyla uygulanması için elli yıl daha beklemek gerekmiştir. Bu elli yıl
süresince, ABD’de özgürlükleri savunan kesimler, ifadenin ancak şiddet
19
Craig R. Ducat, Harold W. Chase, Constitutional Interpretation; Rights of Individual,
fifth edition, West Publishing Company, St. Paul, 1992, s. 903.
20
Bkz., IBID., 903. Bu Yasa ile, insanlar arasında, hükümete, kongre ve başkana karşı
nefret duyguları yaymak veya hakaret etmek amacı taşıyan, yalan, ya da skandala
yol açıcı ifadelerin basımı yasaklanmıştı. Yasa’nın uygulaması fazla uzun sürmemiş,
mahkum olan on kişi, daha sonra Başkan Jefforson tarafından affedilmiştir. Kongre
bu kişilere tazminat ödenmesini de kararlaştırmıştır.
21
Schenck v. US, 249, US, 47 (1919).
22
Sheldon L. Leader, “Free Speech and the Advocacy of Illegal Action in Law and
Political Theory”, Columbia Law Review, vol. 82 (3), April 1982, s. 417.
36
Şule ÖZSOY hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
veya buna benzer ölçülebilir bir zarara yönelik, ciddi bir tehlikenin varlığı
halinde sınırlanabilmesini savunmuştur.
23
1919 Schenck kararını takip eden yıllarda, ekonomik menfaatlerin
korunmasının, kişisel haklardan daha popüler bir uğraş olması sebebi ile,
Yüksek Mahkeme, açık mevcut tehlikeyi, sınırlamayı sınırlandırıcı bir ölçüt
olmaktan çok, bir sonucu açıklarken, şemsiye bir kavram olarak kullanmış-
tır.
24
1925 tarihli Gitlow kararında ise mahkemenin muhafazakar çoğunluğu,
yargıç Holmes’ın muhalefetine rağmen “zararlı eğilim” kriterini uygulamaya
koymuşlardır.
25
İki yıl sonra, Whitney v. California
26
kararında da gene aynı
kriteri uygulamıştır. Burada bakılan, artık konuşmanın önlenmeye çalışılan
zararı yaratma olasılığının yakınlığı-uzaklığı ve çatışan menfaatler arasında
orantılı bir denge değildir. Önlenmeye çalışılan eylemlere, ifadenin zayıf
da olsa bir katkı sağlama eğilimi göstermesi, sınırlama için yeterli görül-
mekteydi. Ölçülülük testi, uygulanma alanını kaybederek yerini sınırlı bir
rasyonalite (makul olma) testine bırakmıştır. Makul bir insan tarafından,
yapılan sınırlamanın amacı uygun bulunuyorsa, bu yeterli idi.
1940’lı yıllarda, yüksek mahkemeye yeni liberal yargıçlar atanması
sonucu, açık mevcut tehlike kriteri yeniden güçlenerek, özgürlüklerinin,
öncelikle koruma görmesi gerektiğini vurgulayan kararlarda kullanılmaya
başlanmıştır.
27
Ancak, düşünceyi açıklama özgürlüğünü korumaya yönelik
bu tutum, Yüksek Mahkeme açık mevcut tehlikenin uygulaması konusunda
fikir birliğine sahip olmadığından, kuvvetlenerek devam edememiştir.
1950’li yıllarda McCarthyism döneminin başlaması ile, açık mevcut
tehlike ölçütünden bariz bir kopuş yaşanmış ve rejime muhalif düşünce
açıklamaları ve sahipleri, en çok ihtiyaç duydukları bir dönemde, Yüksek
Mahkeme’ce korunmasız bırakılmışlardır. 1951 tarihinde verilen Dennis
v. US kararı
28
ile, Komünist Parti’nin on bir lideri, hükümeti devirmek
için organizasyon teşekkül etmek ve bunun propagandasını yapmaktan
suçlu bulunmuştur. Bu kararda, gerçekte karara konu olan on bir kişinin,
bu yönde bir eylemi olmaması dikkate alınmamış, tamamen komünist
düşüncenin, devrim yoluyla hükümetin devrilmesini gerektirdiği üzerine
odaklanılmıştır.
23
Malcolm M. Feeley, Samuel Krislov, Constitutional Law, second edition, USA, 1990,
s. 461.
24
Ducat and Chase, a.g.e., s. 903, 904.
25
Gitlow v. New York 268 US, 652 (1925).
26
Whitney v. California 274 US, 357 (1927).
27
Thomas v. Collins, 323 US, 516 (1945), Terminello v. Chicago, 337 US, 1 (1949).
28
Dennis v. US, 341 US, 494 (1951).
37
hakemli makaleler Şule ÖZSOY
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Gene bu yıllarda, devlet memurlarının devlete bağlılık yemini etme-
leri ve bu yeminde komünist parti üyesi olmadıklarını da belirtmeleri zo-
runluluğu, Anayasa’ya aykırı bulunmamıştır.
29
Gene aynı şekilde, devlet
memurlarının, başsavcılığın listesinde yer alan zararlı organizasyonlara
üye olmaları yasaklanmıştır. Yüksek Mahkeme, 1952 tarihli Adler v. Board
of Education kararında,
30
öğretmenlerin komünist parti üyeliği, işlerine
son verilebilme gerekçesi olarak anayasaya uygun bulunurken, şahsen
eylemlerde bulunulmasalar da, memuriyet görevi kötüye kullanılmasa
da bu organizasyonlara üyelik, cezalandırma sebebi olmuştur. Bu durum
1960’ların sonu, 70’lerin başına kadar devam etmiştir.
Dennis kararından altı yıl sonra, Yüksek Mahkeme ilk dönüş sinyalle-
rini vermiştir. Yates v. US kararında, sadece bir partiye üye olmanın mah-
kumiyet için yeterli sebep olamayacağını; bunun ek 1. madde ile korunan
ifade hakkını ihlal ettiğini tespit etmiştir. 1967 tarihli Keyishian v. Board
Regents kararı
31
ile de, devlet memurları bakımından kamu çalışanlarının
devlete bağlılık yemini etme zorunlulukları ve salt komünist parti üyesi
olmalarının, işlerine son verilme nedeni olması Anayasa’ya aykırı bulun-
muştur.
Yates kararından on iki yıl sonra, 1969 tarihli Brandenburg v. Ohio
kararı ile Yüksek Mahkeme, halen uygulamakta olduğu “açık ve mevcut
tehlike” ölçütünü yazmıştır. Bu kararda, kuvvet ve şiddet kullanımını ahlaki
ve felsefi olarak savunmanın hatta bunun gerekliliğini müdafaa etmenin
tek başına ifadeye müdahale etmeyi meşru kılmadığı, ancak “bir grup in-
sanı böyle bir harekete hazırlama, kışkırtma” halinde müdahale edilebileceği
belirtilmiştir. Burada bahsedilen kışkırtma, “hukuka aykırı bir hareketi oluş-
turmaya veya oluşumunu kışkırtmaya yönelmiş ve amaçlanan sonucu yaratması
olası olan” bir eylemdir.
32
Bu ölçütün, iki hukuki amacı mevcuttur. İlki,
belli bir zaman diliminde bir eylem, hukuken yasaklansa dahi bu eylemin
gerekli ya da arzu edilebilir olup olmadığını tartışmak serbest olmalıdır.
İkincisi ise, insanları derhal etki doğuracak şekilde, bir takım yasa dışı
eylemlere katılmaya sevk etmenin, bu katılımı oluşturma şansı olduğu
ölçüde yasaklanabileceğidir.
33
Brandenburg kararında izlerini gördüğümüz ölçülülük anlayışı, Yük-
sek Mahkeme kararlarında ilk defa 1968 tarihinde O’Brien v. US kararında
uygulanmıştır. Buna göre, ifade hakkına yönelik sınırlamaların anayasallığı,
dört ayaklı bir kriterle tespit edilmektedir;
29
Garner v. Los Angeles Board, 341 US, 716 (1951).
30
Adler v. Board od Education, 342 US, 485 (1952).
31
Keyishian v. Board Regents 385 US, 589 (1967).
32
Brandenburg v. Ohio, 395 US, 444, 447-8, (1969).
33
Leader, a.g.e., s. 414.
38
Şule ÖZSOY hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
a. Hakka yönelik müdahale yetkili bir organca yapılmalıdır,
b. Sınırlama, önemli yahut elzem bir kamu menfaatini korumak, ya da
ona hizmet etmek amacını taşımalıdır,
c. İdarenin ya da yasa koyucunun sınırlama ile korumayı umduğu
menfaat, düşünce özgürlüğünün bastırılması olmamalıdır,
d. Sınırlama, korunması amaçlanan hukuki menfaatin gerektiği ölçüde
olmalı, daha fazla bir alana müdahale etmemelidir.
34
O’Brien kararı ile ortaya konan ölçülülük anlayışı ve açık mevcut tehlike
kriteri, konusuna bakılarak düşüncenin cezalandırılmasını ya da bastırıl-
masını önlerken, düşünce açıklaması yoluyla oluşabilecek kimi zararları
da önlemeyi amaçlamaktadır. Bu kararla Anayasa’nın ek 1. maddesine
uygunluk bakımından, ifadenin konusunu temel alan sınırlandırmalar
(Content-Based) ile ifadenin zararlı etkilerini temel alan sınırlandırmalar
(Content-Neutral) arasında farklı bir yaklaşım kabul edilmiştir. Politik, sa-
natsal, bilimsel ve edebi ifadeler toplumsal değere sahip, yüksek koruma
gerektiren ifadeler olarak kabul edilmiştir. Bu ifadelerin konusunu “açık
mevcut tehlike kriterine” aykırı şekilde sınırlayan düzenlemeler Anayasa Ek 1.
maddeye aykırı olacaktır. O’Brien kriterleri ise ifadenin zararlı etkilerini temel
alan (Content-Neutral) sınırlamalara uygulanacaktır. Bu sınırlamalar, genel-
likle sembolik ifadelerle (kart yakma, bayrak yakma gibi), kamusal alanlarda
yapılacak konuşmaların zaman, yer ve şeklini konu alan düzenlemelerdir.
Böylelikle ifade sahibinin politik, sanatsal, bilimsel ve edebi alanlarda
dilediği düşünceyi açıklama özgürlüğüne oldukça sağlam bir koruma
alanı sağlanmıştır. Öte yandan, bu kriterler ışığında ırkçı ya da cinsiyetçi
ifadelere yönelik sınırlamalar da Anayasa ek 1. maddeye aykırı kabul edile-
bilmektedir. Önlenmeye çalışılan zarar soyut hale geldikçe, özgürlüğe ağır
basabilecek meşru bir kamu menfaati olarak kabul görmesi zorlaşmaktadır.
Nitekim pek çok olayda, ırkçı ifade açıklamaları Anayasa ek 1’e dayanılarak
korunmuştur.
35
Zira bu tip yasalar doğrudan ifadenin konusuna sınırlama
getirmektedirler.
Bunun en önemli örnekleri, Federal Yargıtay (the Court of Appeal) 7.
dairesince verilen 1978 tarihli Collin ve 1992 tarihli Yüksek Mahkeme’nin
RAV kararlarıdır.
36
34
US v. O’Brian., 391 US, 367, 377 (1968).
35
Bunun istisnaları da vardır. ABD Yüksek Mahkemesi Beauharnais v. Illinois, 343 US,
250 (1952) kararında ırkçı söz ve yazıları basıp dağıtanları cezalandırmayı öngören
bir yasayı Anayasa’ya uygun bulmuştur. Fakat sonraki yıllarda açık mevcut tehlike
kriterine tam bir dönüş yaparak ırkçı söylemleri ve Hollocoust inkarcılarını da AY
ek. 1. maddenin korunması kapsamına almıştır.
36
The Court of Appeal for the Seventh Circuit, 578 F. 2nd 1197 (1978); RAV v. City of
St. Paul. 505 US, 377 (1992).
39
hakemli makaleler Şule ÖZSOY
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Collin kararında, ırkçı ve dinci düşünceleri yayan materyalleri yasakla-
yan bir düzenleme, ifadenin konusunu hedef aldığı için Anayasa’ya aykırı
bulunmuştur. Yüksek Mahkeme 1992’de R .A. V. kararında aynı yaklaşımı
tekrarlamıştır. Robert Allen Viktoria isimli kişi, tamamı beyazlardan oluşan
bölgeye taşınan siyah bir aileyi korkutma amaçlı olarak, siyah ailenin evi-
nin civarında ırkçı örgüt Klu Klux Klan’ın sembolü yanan haçı taşımaktan
mahkum edilmiştir. Yanan haç, gamalı Nazi haçları gibi insanlar arasında
cinsiyet, ırk, renk, din ve inanca dayalı olarak öfke, tedirginlik ve kızgınlık
yaratacak sembollerin kamuya açık şekilde teşhirini yasaklayan ve Robert
Allen Viktoria’nın mahkumiyetine dayanak teşkil eden yasanın Anayasa’ya
aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Dava sonucunda, Yüksek Mahkeme, ifade-
nin konusu esas alınarak düşünceyi açıklama hakkına sınırlama getirildiği
gerekçesiyle, söz konusu yasayı AY ek. 1. maddeye aykırı bulunmuştur.
37
Sözü edilen davalarda Amerikan Yüksek Mahkemesi tarafından be-
nimsenen yaklaşım, açık mevcut tehlike ölçütü ışığında ölçülebilmesi zor
olan, toplumsal barışa ve eşitliğe yönelik bir takım zararların meşru hedefler
olarak tanınmasındaki zorluğu gösterir. Bununla beraber son yıllarda bu
yaklaşımda bir takım değişmeler kaydedilmektedir. 2003 tarihli Virginia v.
Black
38
davasında Yüksek Mahkeme insanların gözünü korkutmak amacıyla
yanan haç teşhirini suç haline getiren yasayı Anayasa’ya uygun bulmuştur.
Bu davada Yüksek Mahkeme, söz konusu yasal düzenlemenin düşüncenin
konusuna sınırlama getirdiğini kabul etmekle beraber; Amerikan tarihinde
kölelik ve ırk ayrımı ile ilgili yaşanan acı olayları çağrıştıran sembollerin
göz korkutma amaçlı olarak kullanımını, toplumsal barışa karşı gerçek
tehdit “true threat” olarak kabul etmiş ve getirilen yasaklamayı Anayasa’ya
uygun bulmuştur.
IV. DÜŞÜNCEYİ AÇIKLAMAMA ÖZGÜRLÜĞÜ VE
EK 1. MADDE KAPSAMINDA YÜKSEK MAHKEMECE
KULLANILAN DİĞER ÖLÇÜTLER
Açık mevcut tehlike, önemli bir yer tutmakla beraber, ABD hukukunda
düşünceyi açıklama özgürlüğünü korumaya (ya da sınırlamaya) yönelik
tek hukuki ölçüt değildir. Yüksek Mahkeme ek 1. maddenin uygulama
alanını belirlerken başka kriterler de uygulamaktadır.
Yüksek Mahkeme, değişik türdeki ifadelerin kendine özgü problemler
yarattığını ve çatışır durumda bulundukları menfaatlerle değişik şekillerde
dengelenebileceğini kabul etmektedir.
39
Böylece toplantı, gösteri yürüyüşle-
37
RAV v. City of St. Paul. 505 US, 377, 381 (1992).
38
Virginia v. Black, 538 US, 343 (2003).
39
Joseph Burstyn Inc. v. Wilson, 343 US, 495 (1952).
40
Şule ÖZSOY hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
rine ya da semboller yoluyla düşünce açıklamalarına farklı hukuki ölçütler
uygulanmaktadır. Gene aynı şekilde, ticari ifadeler de farklı bir rejime tabi
kılınmıştır.
Ancak “özgürlüğün kural, sınırlamanın istisna olması” kuralı, genel
prensip olarak uygulanmaya devam edilmektedir. El ilanı, broşür ve buna
benzer yollarla yayılmaya çalışılan ifadelerin sadece içeriğine dayalı sınır-
lama kriterleri, Anayasa’ya aykırı olmaya devam etmektedir. Bu hallerde
hakkın kullanımı, ancak çevre kirliliği, gürültünün önlenmesi ve benzer
kamu düzeninden doğan menfaatlerin korunması amacıyla mümkün ola-
bilmektedir.
40
Bunun haricinde uygulanan bir diğer ilke de, saf ifadeler ile eylemle
ifade etme hallerinin (speech plus) birbirinden ayrılmasıdır. İfadenin keli-
melerle açıklanması halleri, düşüncenin eylemlerle belirtilmesine göre daha
sıkı bir korumaya tabi tutulmuştur. Buna göre de gösteri yürüyüşlerine
ilişkin koruma standardı daha düşük bırakılabilmektedir.
41
Bunun yanı sıra, çeşitli sembollerin giysiler üzerinde taşınması ya da
kamuya açık şekilde teşhir edilmesi yoluyla da düşüncenin açıklanabileceği
kabul edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Örneğin; Nazi üniformalarının
giyilmesi, gamalı haçların taşınması bir tür siyasi düşünce açıklaması
olarak kabul edilmiş ve korunmuştur.
42
Toplumun çoğunluğunca kabul
edilen değerlere ters düşen sembollerin taşınması korunmaktadır. Aynı
şekilde, toplumun çoğunluğunca kabul edilen değerlerin sembollerine
yönelik eylemler de politik düşünce açıklaması sayılarak korunmaktadır.
Örneğin; “bayrak yakma” eylemi bu şekilde değerlendirilip korunmaktadır.
43
Ancak, zarar verilen semboller kamu düzenine ilişkin işlevler görüyorsa,
durum farklı olmaktadır. Örneğin; resmi dokümanların, kimlik kartlarının
yakılması, sistem içinde önemli aksaklıklara neden olacağından, koruma
kapsamı dışında bırakılmaktadırlar.
44
Burada yapılan; açıklanan düşüncenin
içeriğinden soyutlanmış bir zarar-fayda analizidir.
Bu bağlamda; Yüksek Mahkeme’nin ideolojik sınırlamaları reddeden
tutumunun bir diğer önemli örneği de, “negatif düşünceyi açıklama özgürlü-
ğü” doktrinidir. Bu doktrini sessiz kalma, bir görüşe katılmama hakkının
korunması olarak da adlandırabiliriz. Buna ilişkin ilk problemler “bayrak
selamlama” davalarında ortaya çıkmıştır.
45
Bu davalar, bazı eyaletlerde okul-
40
Schneider v. State, 308 US, 147 (1939); Martin v. Struthers, 319 US, 141 (1943).
41
Cox v. Lousiana, 379 US 536 (1965).
42
Skokie v. Nat. Socialist Party , 373 US, NE, 2d. 21 (1978).
43
Spence v. Washington 418 US, 405 (1974).
44
US v. O’Brian, 391 US, 367 (1968).
45
West Virginia State Board of Education v. Barnette 319 US 624, 642 (1943); Minersville
School District v. Gobitis, 310 US, 586 (1940).
41
hakemli makaleler Şule ÖZSOY
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
larda öğrencilere uygulanan bayrak selamlama ve bayrağa sadakatlerini
bildirme zorunluluğuna karşı açılmıştır. Yüksek Mahkeme, bu zorunlu-
luğu ek 1’de getirilen anayasal güvencelere aykırı bulmuştur. Kamunun
çoğunluğunca benimsenen davranış biçimini benimsememe özgürlüğü,
düşünceyi açıklama özgürlüğünün negatif çekirdeğini oluşturur. Özgür-
lüğün özünü, kişilerin istememeleri halinde, bir düşünceyi yaymaya ya da
kabul etmeye zorlanamamaları oluşturmaktadır. Kimi hallerde bu negatif
çekirdek, cevap hakkını kullanmak isteyenlere karşı gazete editörlerinin
direnmelerine gerekçe olmuş,
46
kimi zaman da işçilerin, sendikalara verilen
zorunlu aidatları ödemekten kaçınmalarına gerekçe gösterilmiştir.
47
Bu “negatif özgürlüğün” somutlaştığı hallerden biri de, Yehova şahitle-
rince New Hampshire otoritelerine karşı açılan Wooley v. Maynard
48
dava-
sıdır. Bu eyalette, bütün ticari olmayan araç plakalarına “ya özgür yaşa, ya
da öl” yazılması zorunluluğu getirilmişti. Yüksek Mahkeme, devletin resmi
ideolojisinin bu şekilde zorunlu olarak sergilenmesinin, Anayasa ile garanti
altına alınmış olan “inanmadığı şeyi söylememe özgürlüğünü” ihlal ettiğine
hükmetmiştir. Burada, açık mevcut tehlike ölçütünün kullanılabileceği belli
düşüncenin savunulması veya yayılmasına ilişkin bir sorun değil, resmi
ideolojiyi benimsememe özgürlüğü söz konusudur.
Açık mevcut tehlike ölçütü ile halledilmesi mümkün olmayan dü-
şünceyi açıklama özgürlüğü sorunlarından bir diğeri de, ticari ifadelerin
ne derece AY ek 1 korumasından faydalanacağına ilişkin olandır. Son
zamanlara kadar, ticari bilgiler ve reklamlar ek 1. madde kapsamında de-
ğerlendirilmemiştir. Ancak, tüketicinin bazı ticari bilgilere ulaşma hakkı
çerçevesinde, bu yaklaşım değişime uğramıştır. Ulaşılan ticari bilginin
kamuca ihtiyaç duyulabilecek, arzu edilen bir bilgi olması durumunda,
siyasi düşünce açıklamaları kadar olmasa da, belirli bir korumadan yarar-
lanacağı kabul edilmektedir.
49
Önemli nokta; ticari promosyonlar ile bilgi
arasında ayırıma gidilmesi; ilkinin, tıpkı doğru olmayan reklamlar gibi
koruma görememesidir.
Ek 1. madde kapsamında düşünceyi açıklama hakkının özel bir görü-
nümü olarak korunan bir diğer özgürlük de, basın özgürlüğüdür. Basının,
demokratik hayattaki önemi doğrultusunda korunmasının da, ayrıcalıklı
olması gerektiği kabul edilmektedir. Amerikan hukukunda, basını yıldıra-
cak ya da dolaylı baskı altında bırakacak her türlü müdahalenin önlenmesi
46
Miami Herald Publishing Co. v. Tornillo, 418 US, 241 (1974).
47
NAACP v. Alabama, 357 US, 449, 466 (1958).
48
Wooley v. Maynard, 430 US, 705 (1977).
49
Bkz., Bigelow v. Virginia, 421 US, 809 (1975) kürtaj kliniği reklamının korunması;
Virginia State Board of Pharmacy v. Virginia Citizens’ Consumer Council, 425 US,
748 (1976).
42
Şule ÖZSOY hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
prensibi benimsenmiştir. Kamuyu ilgilendiren konuların, gene kamuya
açık şekilde ve tüm yönleriyle tartışılabilmesi, demokrasilerde elzem kabul
edilen, oldukça önemli bir özgürlüktür. Yüksek Mahkeme, basının dör-
düncü bir kuvvet olarak demokrasilerdeki işlevini yerine getirebilmesini,
kamu yetkilerinin şeffaf, halkın denetimine açık kullanılmasını sağlamayı
hedeflemiştir. Bu hedefi en net şekilde ifade eden karar da, “New York Times
v. Sullivan”
50
kararıdır. Kamu gücünü kullanan bir kimse ile ilgili yapılan
haber ve yorumlarda verilen bilgilerin doğru olmaması, basına (ağır tazmi-
natlar verdirilmesine kadar varabilecek) tek başına bir takım müeyyideler
uygulanmasını meşru kılamayacaktır. Bu gibi hallerde basına müeyyide
uygulanabilmesi, ancak bilgi yanlışlığının kasten yapılmış olması; yani bil-
ginin yanlış olduğunu bilmek, ya da doğruluğu konusunda hiç bir kaygı
taşımadan, bu hususu kusurlu şekilde ihmal etmek şartına bağlıdır.
51
Ayrıca, basına verilen kamu menfaatini kollama görevi gereği, ispat
yükü de davayı açan tarafa yüklenmiştir. Basının, iddialarının dayanağını
gösterme yükümlülüğü yoktur. Davayı açan tarafın, basının kötü niyetini,
ya da ağır ihmalini ispatlaması gerekmektedir.
Yüksek Mahkeme, bu standardı sadece kamu gücünü kullanan gö-
revliler ve haklarında çıkan yazılara basın yoluyla cevap verme imkanına
sahip, kamuya mal olmuş kişiler bakımından uygulamaktadır.
Son yıllarda Mahkeme, kimlerin kamuya mal olmuş kişi sayılması ge-
rektiğine karar verirken, Hutchinson v. Proxmire (1979) davası ile yarattığı
ölçütü kullanmaktadır. “Kamuya mal olmuş kişiler”, aktif olarak medya haberi
yaratmakta rol alan kimselerdir. Bu kişilere, kasten zarar verme amacı, ya
da kusurlu bir ihmalin varlığı ispatlanmadığı müddetçe, cevap hakkı veya
tazminat gibi hallerin oluşması Ek 1. maddeye göre mümkün değildir.
Sıradan insanlar içinse, bu durum mesleğin normal gerekleri ile sınırlan-
dırılmıştır. Yalan ve yanlış haberlerde basın görevlileri, basın mesleğinin
bilinen kurallarına göre yapması gereken araştırmayı yapmaması, sorum-
luluk doğmasına neden olabilmektedir. Bu şekilde Yüksek Mahkeme, güç
50
New York Times v. Sullivan, 376 US, 254 (1964).
51
İspat yüküne ilişkin bu düzenleme AİHS düzeni ile önemli farklılık gösterir. Avru-
pa düzenine göre ispat yükü basının üzerinde kalmaya devam etmektedir. Basın,
iddialarının temelini göstermek, haberini standart bir özeni göstererek hazırladığını
ispatlamak zorundadır. Ancak bu durum politikacılara yönelik eleştiri ve değer yar-
gısı içeren ifadelerin koruma kapsamında olması haline bir engel teşkil etmez. Bkz.,
Lingens v Austria, Judgement of 8 July 1986, Series A 103; Oberlischlik v Austria,
Judgement of 23 May 1991, Series A 204. Ayrıca Avrupa düzeninde basının, kamu
çalışanlarına yönelik haberlerinden dolayı cezai müeyyideye tabi tutulması ancak,
öncelikle iddialarını ispatlama şansı tanınması halinde mümkündür. Bkz., Sürek II
v. Turkey, Judgement of 8 July 1999, app. No: 24122/94
43
hakemli makaleler Şule ÖZSOY
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
ilişkilerini ve kamunun haber alma hakkını gözeterek, kamuya mal olmuş
kişiler ile sıradan insanlar arasında makul bir ayrım yaratmıştır.
Basına ve kamuya mal olmuş kişilere uygulanan bu ölçütler kadar,
günümüz toplumunu ilgilendiren bir konu da internettir. Amerikan huku-
kunda, bu konuda hakim yaklaşım; medyanın diğer kesimlerine uygulanan
kuralların internette de uygulanması, konulan materyalin içeriğine değil,
zararlı sonuçlarına yönelik sınırlama kriterleri uygulanması ve hizmet sağ-
layıcıların yayınlanan materyalden dolayı sorumlu tutulamaması ilkeleri
çerçevesinde açıklanabilir.
52
Nitekim, Yüksek Mahkeme’de, Smith v. Ca-
lifornia
53
davasında, nasıl bir kitapevi sahibi sattığı kitapların içeriğinden
sorumlu tutulamazsa, internet hizmet sağlayıcılarının da prensip olarak
konulan materyalden sorumlu tutulamayacağı belirtilmiştir.
Böylece, Yüksek Mahkeme’nin açık yakın tehlike ölçütü dışına çıkarak,
başka değerlendirme kriterleri tercih ettiği halleri genel olarak ve kısaca
inceledik. Ancak, anlattığımız bu standartlar, özellikle 11 Eylül olayları
sonrası ABD’de başlayan olağanüstü dönem uygulamaları ve uygulanan
terörle mücadele yasaları çerçevesinde önemli sapmalara uğramıştır. Bu
nedenle terörle mücadele yasalarının düşünceyi açıklama özgürlüğüne
etkilerine ayrıca göz atmakta fayda bulunmaktadır.
V. AMERİKAN TERÖRLE MÜCADELE DÜZENLEMELERİNİN
DÜŞÜNCEYİ AÇIKLAMA ÖZGÜRLÜĞÜNE ETKİLERİ
Amerika’nın terörle mücadelede bugünkü hukuksal alt yapısının ilk
temelleri, 1996 yılında çıkarılan “Terörle Mücadele ve Etkin Ölüm Cezası
Yasası”
54
ile atılmıştır. Bu yasa, 1993’de Dünya Ticaret Merkezi’ndeki ve
1995’de Oklohoma’daki saldırılar ertesinde ve artan uluslararası terör
tehdidi karşısında alınması gerekli iç tedbirler kapsamında, Amerikan
Hükümeti’nin isteği üzerine çıkarılmıştır. Amerikan Yüksek Mahkemesi
içtihatları ile belirginleşen ifade hakkına ilişkin standartlara, ilk müda-
haleler 1996 tarihli yasayla yapılmaya başlanmıştır. Şöyle ki; hükümetin
terörist kuruluş listesinde yer alan guruplara her türlü destekte bulunmak
(m. 300-303), amaca bakılmaksızın bu kuruluşların faaliyetlerine katılmak,
faaliyetler yasal olsa bile, yasaklanmıştır. Bu durum, Yates kararından
55
52
Edwin Baker, “First Amendment and the Internet: Will Free Speech Principles Apply
to the Media Apply Here ?”, St. John’s Journal of Legal Commentary, vol. 11, 1996, s.
718-719.
53
Smith v. California, 361 US, 147 (1959).
54
Antiterrorism and Effective Death Penalty Act of 1996, Pub. L. No: 104-132, 110 Stat. 1214
(1996).
55
Yates v. United States, 354 US, 298.
44
Şule ÖZSOY hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
beri geçerli olan, “bir gruba salt üyeliğin veya fikirlerine katılmanın düşünceyi
açıklama hakkını sınırlamak için yeterli olmadığı” kuralına aykırılık teşkil et-
mektedir. Hemen belirtmek gerekir ki, burada bahsedilen terörist guruplar,
Amerikan hükümeti tarafından Amerika’nın güvenliğini tehdit ettiği dü-
şünülen her türlü gruptur ve Amerika’nın ekonomik çıkarları da, bu geniş
milli güvenlik tanımına dahildir. Tanımın genişliği, insancıl yardımlarda
bulunan grupları da suçlu hale getirebilme potansiyeline sahiptir.
1996 tarihli yasadaki diğer hakları da kapsayan geniş tedbirlere rağmen,
11 Eylül olaylarının yaşanması önlenememiştir. 11 Eylül 2001’deki saldırılar
ertesinde ise; iç hukukta mevcut yasal düzenlemelerin, terörü durdurmada
yetersiz kaldığı düşünülerek, kamuoyunda fazlaca tartışılmadan, Kasım
2001’de, “Vatanseverlik Yasası”
56
olarak anılan kanun yürürlüğe konulmuş-
tur. Bu Yasa’yla, bağımsız düzenlemelerin yanı sıra, çeşitli kanunlara terörle
mücadele amaçlı eklemeler yapılmış, 1996 tarihli terörle mücadele yasası
ile anayasal haklara getirilen sınırlamaların derecesi artırılmıştır.
Vatanseverlik Yasası, haklara getirdiği sınırlamalar kadar, iç terörizmi
geniş, belirsiz şekilde tanımlaması sebebiyle de Amerikan hukuk ve insan
hakları çevrelerinde eleştirilere maruz kalmıştır.
57
Getirilen bu tanıma göre
iç terörizm; (a) ABD ceza yasalarını ya da bir başka ülkenin ceza yasalarını
ihlal eder şekilde insan hayatını tehlikeye sokan, (b) sivil halkı korkutmayı
veya üzerinde baskı kurmayı amaçlayan, (c) zor ve tehdit yolları kullana-
rak hükümet politikalarının oluşumuna etki etmeye yönelmiş, (d) adam
kaçırma, adam öldürme ve kitlesel imha yolları kullanarak hükümetlere
etki etme amacı taşıyan hareketlerdir.
Bu tanım, hükümet uygulamalarına etki etme, ya da hükümet üzerinde
baskı oluşturma amacı taşıyan gösteri ve yürüyüşleri düzenleyenleri de
terörist sayabilecek belirsizlik ve genişliktedir.
Vatanseverlik Yasası ayrıca, 1996 tarihli yasanın açtığı yoldan giderek,
805 ve 806. maddeleri kapsamında, Amerikan hükümetince terörist sayılan
gruplara yapılacak her türlü yardım, ya da suç oluşturmasalar bile faaliyet-
lerine katılımı da terörizme destek saymakta ve yasaklamaktadır.
Ayrıca bu Yasa (m. 411) kapsamında, Amerikan Hükümeti’nce terörist
organizasyon olarak kabul edilen gruplara üyelik, faaliyetlerine (yasak ol-
masalar bile) katılmak, mali yardımda bulunmak, veya yardım toplamak
56
Uniting and Strengthening America by Providing Appropriate Tools Required to
Intercept and Obstruct Terrorism (USA Patriot Act of 2001), Pub. L. No: 107-56, 214(a)
(2), 115 Stat. 272 (2001).
57
Emanuel Gross, “The Influence of Terrorist Attacks on Human Rights in the United
States: The Aftermath of September 11, 2001”, North Carolina Journal Int’l L. & Com.
Reg., vol. 28, 2002, s. 4-5.
45
hakemli makaleler Şule ÖZSOY
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
da terörist faaliyet olarak algılanmaktadır. Bu tip eylemlere karıştığı iddia
edilen yabancılar tutuklanarak ülke dışına çıkarılabilmektedir. Burada top-
lanan paranın, ya da sağlanan desteğin terörist bir amaca hizmet ettiğini
bilmediğini, ya da bilecek konumda olmadığını ispat yükü, sınır dışı edi-
lecek yabancının üzerinde olmaktadır.
58
Getirilen düzenlemeleri somutlaş-
tırmak amacıyla bir Amerikalı yazar şu örneği veriyor; vatandaş olmayan,
ama yasal oturma izni olan bir Filistinli, İsrail’i protesto etmek ve Arafat’a
destek olmak amacıyla kongre önünde bir kısım insanlara bildiri dağıtsa ve
para toplasa; birlikte faaliyette bulunduğu insanlar da, ABD Hükümeti’nce
terörist örgüt sayılan Filistin’in kurtuluşu için halk cephesi üyesi olsalar,
terörist aktiviteye dahil olmak, destelemek ve yardım etmekten sınır dışı
edilebilecektir.
59
Filistinli, birlikte protesto eyleminde bulunduğu insanların,
adı geçen örgüte üye olduklarını veya toplanan paranın nereye gittiğini
bilmediğini, bilebilecek durumda olmadığını, yani bir anlamda masumi-
yetini ispat yükümü ile karşı karşıyadır; bunu başaramadığı takdirde çok
ciddi müeyyidelerle karşılaşacaktır.
Bunun yanı sıra, hakkında sınır dışı davası süren göçmen ve yaban-
cılara uygulanmak üzere, 11 Eylül’ü takiben 21 Eylül 2001’de Göçmen
Mahkemeleri Baş Yargıcı Creppy tarafından bir genelge yayınlanmıştır.
Buna göre, “özel yarar” bulunan hallerde yargılamalar, basına, kamuya ve
bu kişilerin yakınlarına kapatılabilmektedir.
60
Özel yarar bulunması hali,
terörle savaş kapsamında şüpheli bulunan yabancıların sınır dışı edilmesi
davalarında söz konusu olmaktadır. Creppy Genelgesi’nin Anayasa’ya
uygunluğu sorunu, iki ayrı davada Federal Temyiz Mahkemesi’nin iki
ayrı dairesinde incelenmiş, farklı sonuçlara ulaşılmıştır. 6. Daire, duruş-
maların basına kapalı yapılmasını Anayasa Ek 1.’deki basının haber alma
ve verme özgürlüğüne aykırı bulunurken,
61
3. Daire Anayasa’ya aykırılık
sorunu görmemektedir. Mevcut olaydaki zarar tehlikesi gösterilmeksizin
duruşmaların kamuya kapatması, yabancıların adil yargılanma hakkı ve
basın özgürlüğü üzerinde ciddi tereddütler yaratmaktadır. Bu konudaki
hukuki belirsizlik devam etmektedir.
Amerikan siyasasında 11 Eylül sonrası yaşanan korku ortamı, hukukta
zarar tehlikesi konusunda var olan mevcut kıstasların uygulama alanını
etkilemiş görünmektedir. Nitekim, mevcut şartlar altında açık mevcut
58
8 USC, § 1182 (a), (3), (B), (iv), (IV), (cc).
59
Aubrey Glover, “Terrorism: Aliens’ Freedom of Speech and Association Under Attack
in the United States,” Duq. L. Rev. vol. 41, 2003, s. 379-380.
60
Shunta Latrice Vincent, “An Alternative to the Blanket Closure of ‘Special Interest’
Deportation Hearings: Balancing the Press’s Right to Access and the Government’s
National Security Interests”, Ala. L. Rew, vol. 55, 2004, s. 409-410.
61
Detroit Free Press v. Ashcroft 303 F. 3rd 681, (6th Cir. 2002).
46
Şule ÖZSOY hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
tehlike kriterinin uygulama alanı kalmadığının iddia edilebileceği kimi
Amerikalı hukukçular tarafından söylenmekle beraber, zarar tehlikesi açık
olmayan tehditler karşısında hakların sınırlanması, Amerikan doktrininde
pek taraftar bulmamaktadır.
62
Vatanseverlik Yasası, özellikle yabancılar bakımından, toplu ve bireysel
düşünceyi açıklama hakkını sınırlamanın, ancak somut bir zarar tehlikesi-
nin varlığı halinde, istisnai ve ölçülü olarak mümkün olması prensiplerine
uymamaktadır.
SONUÇ
Amerikan Anayasası, şimdiye kadar hayata geçirilen liberal anayasa-
lar içerisinde, düşünceyi açıklama özgürlüğüne en çok kıymet verenlerin
başında sayıla gelmiştir. Anayasa, her türlü düşüncenin serbestçe tartışılıp
ileri sürülebildiği ve ancak açık bir zarar tehlikesinin mevcudiyetinin ortaya
konulduğu hallerde sınırlanabildiği bir siyasal düzeni tesis etmeyi amaçla-
mıştır. Amerikan Anayasası, bu amacında bir çok liberal ülke anayasasına
ilham kaynağı olacak şekilde başarılı olmuş sayılmalıdır.
Düşünceyi açıklama hakkı, siyasal düzlemde oldukça kuvvetli şekilde
korunmaktadır. Bu koruma kalkanı, ifadenin çeşitli araçlarla ve değişik
şekillerde yayılmasını da kapsar şekilde anlaşılmaktadır. Hakkın koruma
alanı, yalnız siyasal düşünce açıklamaları için değil; sanatsal, geçerli bir
kamu yararının görüldüğü hallerde, ticari ifadeler ve hatta hiç bir sanat ve
düşünce değeri taşımayan ifadeler (pornografi gibi) için de geçerli kabul
edilmiştir.
Bununla beraber, toplumda kimi kollektif tehditlerin varlığının önemli
ölçüde hissedilmesi, anayasanın liberal hedeflerinden sapmalara olanak
tanımaktadır. Yasama ve yürütme organları, özgürlükleri, kriz dönemle-
rinde gerekli bir kalkan gibi değil de, kötüye kullanılan zararlı bir engel
olarak sunabilmekte ve yargı da toplumdaki yaygın korkuya teslim ola-
bilmektedir.
II. Dünya Savaşı’nda Japon asıllı tüm Amerikalıların toplama kamp-
larına kapatılması, McCarty dönemindeki abartılı anti-komünist tedbirler
ve 11 Eylül sonrası düzenlemeler, yukarıda tarif ettiğimiz durumun Ame-
rikan tarihindeki tezahürleri olarak kabul edilmektedir.
63
Görülmüştür ki;
62
Gross, a.g.e., s. 24.
63
Jacob R. Lilly, “National Security At What Price?: A Look Into Civil Liberty Concerns
In The Information Age Under The USA Patriot Act Of 2001 And A Proposed Cons-
titutional Test For Future Legislation”, Cornell J. L. & Pub. Pol’y, vol. 12, 2003, s. 447.
47
hakemli makaleler Şule ÖZSOY
TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
bu gibi dönemlerde toplum, sonradan oldukça abartılı olduğu düşünülen
şekillerde, hayati bir zarar tehlikesinin varlığına inanmaktadır. Çoğu za-
man, varlığına soyut halde inanılan bu tehdide karşı hükümetlerin getirdiği
tedbirler ise, ölçülülük testinden başarı ile geçememektedir. En kötüsü ise;
hakların, korunmasına en çok ihtiyaç duyulan anlarda, soyut zarar tehlike-
sinin sorgulanmaz varlığı nedeni ile, etkisizleştirilmesi olmaktadır.
11 Eylül sonrası yıllar, bu halin Amerikan Anayasal tarihindeki en son
tezahürü olarak, açık mevcut tehlike kriterinin, en azından yasal düzlemde,
sekteye uğradığı yıllar olarak anımsanacaktır.
Bununla beraber, bu dönemler uzun süreli olmamakta, liberal bir karşı
dalga ile kesilmektedir. Nitekim, yakın zamanda ABD Yüksek Mahkemesi,
verdiği bir kararda, hukuk devletinin ve yargı denetiminin önemini vurgu-
layarak, terörle savaşta anayasal hakların bir kenara itilemeyeceğini belirt-
miştir.
64
Bu karar, terörle savaşta hakları ve hukuk devletini bir mani olarak
gören anlayışın koruma bulmayacağı yönünde umutlar vermekte ve yeni
bir liberal karşı dalganın oluşum halinde olduğunu düşündürtmektedir.
64
Rasul v. Bush (03-334), Geniş bilgi ve tepkiler için bkz., American Civil Liberties
Union web sitesi, http://www.aclu.org/ court/ court.cfm?ID=16029&c=261 (en son
13 Temmuz 2004’te ziyaret edildi).