aihm yargı yılı açış konuşması Luzius WILDHABER
27TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
Sayın Başkanlar, ekselansları, sevgili dostlar, bayanlar, baylar,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yılı açılışı dolayısıyla
gerçekleştirilen geleneksel toplantımızda size ev sahipliği yapmak,
benim için her zamanki gibi büyük bir zevktir. Aralarında yaklaşık elli
Yüksek Mahkeme ve Anayasa Mahkemesi başkan ve yargıcının da yer
aldığı çok sayıda konuk, bu akşam bizi varlıklarıyla onurlandırdılar.
Bunlardan özellikle seçkin onur konuğumuz, Türk Anayasa Mahkemesi
Başkanı Tülay Tuğcu’yu ve bu öğleden sonraki seminerin üç raportö-
rünü, Litvanya Anayasa Mahkemesi Başkanı Egidijus Kūris’i, Alman
Anayasa Mahkemesi Başkanı Hans-Jürgen Papier’i ve İngiltere ve Galler
Temyiz Mahkemesi’nden Lord Justice
1
Sedley’i selamlamak ve kendi-
lerine, toplantımıza yaptıkları katkılardan ötürü içten teşekkürlerimizi
sunmak isterim.
Bu akşam aramızda, tümünün adını anmamı olanaksız kılacak
derecede çok sayıda seçkin konuk bulunuyor. Ama lütfen, ev sahibi
kentimizin Belediye Başkanı Keller’in aramızda bulunması nedeniyle
duyduğumuz mutluluğu belirtmeme izin veriniz. Kişisel olarak, ailemizi
temsilen kızım Anne’in burada bulunmasından duyduğum memnuni-
yeti de ifade etmeliyim.
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
BAŞKANI LUZIUS WILDHABER’İN
YARGI YILI AÇIŞ KONUŞMASI
Çeviren: Burak ÇELİK
*
*
Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi araştırma görevlisi, Türkiye Barolar Birliği
İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Yürütme Kurulu üyesi.
1
Luzius Wildhaber’in, İngilizce yaptığı bu konuşmanın Fransızca metninde kimi İngi-
lizce terimlerin aynen bırakıldığı, İngilizce metnindeyse kimi Fransızca terimlere yer
verildiği görülmektedir. Bu nedenle Türkçe çeviride de bu terimler aynen korunacak,
gerekirse ilgili terimlerin Türkçe karşılıkları dipnotlarda verilecektir. Lord Justice
(Yargıç Lord), İngiltere’de Temyiz Mahkemesi üyelerinin taşıdıkları sandır.
Luzius WILDHABER aihm yargı yılı açış konuşması
28TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
Akil Kişiler heyetinin iki üyesini, Profesör Rona Aybay’ı ve Başkan
Veniamin Yakalev’i de ayrıca selamlamak isterim.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi düzeneğine (mekanizmasına) bü-
tünüyle yargısal bir nitelik kazandıran 11. Protokol’ün 1998’de yürürlü-
ğe girmesinden bu yana ki süreç gözden geçirildiğinde, Mahkeme’nin
ağırlığının ve öneminin aratarak sürdüğü görülmektedir. Mayıs 2005’te
Varşova’da toplanan Avrupa Konseyi Doruğu’nda da belirttiğim gibi,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, yalnızca bir Avrupa kurumu
olmanın çok daha ötesinde bir anlamı vardır; o bir simgedir. O, hukuk
ve adaleti kaynaştırır. Uluslararası istikrar, barış ve refahın sürekliliğini
güvence altına almak için, olabildiğince yansız ve nesnel bir biçimde,
temel hakları, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü korumaya çalışır.
Ambrogio Lorenzetti’nin 665 yıl önce Siena Belediye Sarayı’nda tasvir
ettiği türde bir iyi yönetişim örneği yaratmaya çabalar. Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi, insan haklarının uluslararası alanda korunması ko-
nusunda en etkili sistemi geliştirmiştir. 1948 BM İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi’ni hukuksal açıdan bağlayıcı bir yolla tamamlamaya yönelik
en başarılı deneme olarak, uluslararası hukuk mirasının bir parçasıdır.
Dünyanın, insan haklarının ulusal ya da uluslararası alanda koruma-
sının bir gerçeklikten çok bir dilek olarak kaldığı yerleri için parlak bir
örnektir. Hem bir simgedir hem de totaliter yönetim karşısında demok-
rasinin zaferi için bir katalizör işlevine sahiptir. Demokrasinin ve hukuk
devletinin sınırları aşabileceğinin, daha doğrusu aşması gerektiğinin,
en büyük kanıtıdır.
Biz yargıçlar için bu Mahkeme’de bulunmak bir ayrıcalıktır. İş yükü
sorunumuz olabilir; ama bize ulaşan çığ gibi başvuru, Mahkeme’nin
bütün Avrupalıların zihinlerinde ve yüreklerinde kazandığı önemi
yansıtmaktadır. Bağımsız bir mahkemenin ne olduğu konusundaki
anlayış eksikliği nedeniyle kimi çevrelerle karşı karşıya kalabiliriz;
ama savlarımızın ilkelere dönüştükçe üstün geleceğine inanıyoruz. Kimi
kararlar nedeniyle eleştirebiliriz; ama bu son derece meşru ve bizim de
kararlarımızda tanımladığımız, aynı zamanda bir parçası da olduğumuz
çoğulcu demokraside aslında kaçınılmazdır. Tahmin edileceği gibi, işi-
mizin kişiyi geliştirici ve zenginleştirici bir niteliği vardır.
Kimi zaman insan yeni kokular ve yeni renkler keşfettiği çiçeklerle
dolu bir bahçede gezindiği izlenimine kapılır. Biz de benzer bir duyguyu
heyecanlı, kimi zaman kişiyi coşturan, kimi zaman ciddi sorumluluklar
aihm yargı yılı açış konuşması Luzius WILDHABER
29TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
yükleyen güç bir işi, Avrupa çapında insan haklarını gerçeğe dönüştür-
me işini yaparken yaşıyoruz. İnsan hakları bir bütün olduğundan, özün-
de işimiz, demokrasinin ilkeleri, hukukun üstünlüğü, azınlık hakları gibi
temel kavramları, modern, demokratik bir toplumda insan haklarının
içeriğini tanımladığımız gündelik kararlarımızla somutlaştırmaktır.
İlk yıllarımızda, siyasal güdülerle çifte standartlı kararlar verdiği-
miz, sözgelimi yeni üye olmuş devletlerle ilgili kararlarda daha hoşgö-
rülü olduğumuz yönünde eleştiriler aldık. Anımsıyor musunuz? Oysa
hiçbir zaman çifte standart söz konusu olmamıştır. Mahkeme, Rekvényi/
Macaristan davası gibi davalarda, geçiş dönemindeki bir demokrasinin
güçlendirilmesi ya da Refah Partisi/Türkiye davasında olduğu gibi,
demokrasinin özünün, onun kötüye kullanılmasına karşı korunması
yönünde bir anlayış göstermiştir. Bununla birlikte, bu davalarda, de-
mokrasinin ve hukukun üstünlüğünün desteklenip güçlendirilmesi ve
bunların kendilerine yönelik tehditlere karşı korunması gerektiğinin
ifade edilmesinden başka bir şey yapılmamıştır.
Mahkeme içtihadının “leitmotiv”i, Sözleşme’nin yorumu çerçeve-
sinde sürdürülmektedir. Bir yandan Salmouni/Fransa, Matthews/
Birleşik Krallık, Lusting-Prean ve Beckett/Birleşik Krallık, Immobiliare
Safi/İtalya, Thlimmenos/Yunanistan, Rotaru/Romanya, Brumǎrescu
Romanya, Kulda/Polonya, Kudła v. Poland, Kıbrıs/Türkiye, Christi-
ne Goodwin/Birleşik Krallık, Stafford/Birleşik Krallık, Sovtransavto
Holding/Ukrayna, Kalashnikov/Rusya, Öcalan/Türkiye, Maestri/
İtalya, Assanidze/Gürcistan, Broniowski/Polonya, Nachova/
Bulgaristan, Hirst/Birleşik Krallık ya da Rasmussen ve Sozersen/
Danimarka ve daha sayabileceğim birçok kararda görülebileceği gibi
öncülümüz olan kurumlarca başlatılan Sözleşme’nin dinamik yorumu
anlayışı izlenmektedir. Kuşkusuz, içtihat aynı zamanda dinlenemez-
lik (inadmissibility/irrecevabilité) kararları ya da ihlal bulunmayan
kararlarla da gelişmektedir. Yukarıda andığım Rehvényi ve Refah
Partisi kararlarından başka, bu konuda örnek olarak Gratzinger ve
Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti, Streletz, Kessler ve Krenz/Almanya
(“Mauerschützenfälle”), Al-Adsani/Birleşik Krallık, Z./Birleşik Krallık,
Banković/NATO üyesi 17 devlet, Şahin/Türkiye ya da Jahn/Almanya
ve yine Von Maltzan/Almanya kararlarını verebilirim. Söylemek iste-
diğim, Mahkeme’mizin insan hakları korumasının gelişimi konusunda
ulusal mahkemelere rehberlik etmeyi sürdürdüğüdür. Bununla birlikte,
Luzius WILDHABER aihm yargı yılı açış konuşması
30TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
Mahkeme geçmiş içtihadı yalnızca zorlayıcı nedenlerin, kendisini, Söz-
leşme’nin yorumunu toplumsal değerlerdeki ya da günümüz koşulla-
rındaki değişikliklere uyarlamaya itmediği durumlarda benimsemiştir.
Öte yandan Mahkeme geçmiş içtihadı yalnızca tek bir devlete ilişkin
yargılar konusunda izlememekte; aynı zamanda bütün üye devletlerde
asgari Avrupa standardının gözlenmesi gerektiğini de kabul etmektedir.
Gerçekten, geçmiş öğretinin ilkesel olarak uyumlu bir biçimde izlen-
mesi yasal güvenlik, Sözleşme konusundaki içtihat hukukunun uygun
biçimde gelişmesi, yasa önünde eşitlik, hukukun üstünlüğü ve erkler
ayrılığı bakımlarından yararlıdır.
Görevimizi bu biçimde tanımlayarak, Anayasa Mahkemesi benzeri
bir Avrupa Mahkemesi yargıcının işlevi konusunda da belli şeyleri kabul
etmiş oluyorum. Mahkememiz bir ölçüde hukuk yaratan bir yapıdır.
Başka türlü nasıl nasıl olabilir ki? Aksi halde, Montesquieu gibi, yargıcı
yalnızca “yasanın dili” olarak görürdük. İşkence yasağı, silahların eşitli-
ği, anlatım özgürlüğü ya da özel yaşamın ve aile yaşamının korunması
gibi Sözleşme güvencelerine biçim vermek nasıl olanaklı olabilir? Bu
tür güvenceler, geleceğe açık, değişen koşullar ışığında açıklanacak ve
geliştirilecek programatik (izlencesel) formüller içerir. Yargıcın görevi
konusundaki kişisel görüşüm, yargıcın, bir mahkeme önüne gelen da-
valardaki olguların esiniyle, yolunu aşamalı, hatta neredeyse deneysel
bir biçimde bulması gerektiği yönündedir. Görüldüğü gibi ben, kutsal
olarak sunulan ve spekülatif varsayımlara ya da ideolojilere dayanan
kapalı kuramsal sistemlere inanmıyorum. Bu tür açıklamalar, toplum-
ların, uluslararası ilişkilerin ve bireylerin gelişimindeki karmaşıklık
ve zıtlıkları göz ardı ederler. Bununla birlikte, gerek iç hukuk gerekse
uluslararası hukukta, hukuk geliştirilirken değer yargılarından kurtul-
manın güçlüğü kabul edilmelidir. Bu özellikle anayasalcılık, demokrasi
ve hukukun üstünlüğü kavramları üzerine inşa edilen ve par excellence
2
değer yargısını oluşturan insan hakları konusunda böyledir.
Bir “Gouvernement de Juges”ü
3
savunmadığını izninizle belirteyim.
Bir davada, olguların hiçbir biçimde elvermediği ölçüde geniş yanıt-
lar vermek, yargı yetkisiyle yasama ve yürütme yetkilerini birbirine
karıştırmaktır; mahkemelerin işlevi bu olamaz, olmamalıdır. Alman
Anayasa Mahkemesi’nin önceki başkanı Jutta Limbach’ın şu sözlerine
2
En üstün derecedeki.
3
Yargıçlar hükümeti.
aihm yargı yılı açış konuşması Luzius WILDHABER
31TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
katılıyorum: “Mahkeme, anayasal koşullar çıtasını ne denli yükseltirse yasama
organının hareket yetisini ve siyasal yaratıcılığını o denli sınırlar.”
Mahkemeler, iktidarın araçları değillerdir. Ünlü “Federalist Paper-
s”da, Amerikan Anayasası’nın büyük kuramcısı Alexander Hamilton,
hükümetin kılıcı, yasamanın para kesesini tuttuğunu, mahkemelerin
kendileri için ellerinde tuttukları tek şeyinse bağımsızlıkları olduğunu
yazıyordu. Bu bağımsızlık, bize hükümetler içinde dürüstlük ve adaleti
izleme ve koruma olanağı tanıyan konumumuzu veren şeydir.
Almanya’da görenek hukuku konusundaki en eski belge olan ve
geçmişi 1220-1235 yıllarına dek uzanan “Sachsenspiegel”, yargıcın nasıl
olması gerektiği konusunda şunları söylemektedir: “Her yargıçta dört
erdem bulunmalıdır. Birincisi, adalet, ikincisi bilgelik, üçüncüsü cesaret ve
dördüncüsü ölçülülük.” Bu tanımın, yargıcı ve onun işlevini tanımlama
konusunda hala önemli bir araç olduğunu söylemeliyim. Püritenlerin
şu düsturu da yargıçlar için esin kaynağı olabilir: “Doğru olanı yap ve
kimseden korkma.” Şunu da eklemek isterim: Uluslararası insan hakları
yargıçları da gerçekte, doğru olanı yapmalı ve kimseden korkmama-
lıdırlar. Aynı zamanda, içinde yaşadıkları bağlam ve hizmet ettikleri
amacı da göz önünde bulundurmalıdırlar. İnsan hakları, ortak sorum-
luluğumuzdur. En başta ulusal yasama organlarının, hükümetlerin,
mahkemelerin ve daha genel anlamda sivil toplumun insan haklarına
saygı göstermesi gerekir. Mahkememiz yalnızca anılan kurumların bunu
yapmaması durumunda devreye girmektedir. Burada tanımladığım ve
savunduğum ikincillik (subsidiarity/subsidiarité), yararcı-gerekçi bir
anlayışın çok daha ötesindedir. Bu aynı zamanda demokratik süreçleri
(tabii bunların gerçekten demokratik olmaları koşuluyla) savunmaktır.
Eminim ki, “kitaplardaki insan hakları hukuku”nu yalnızca “mahkemedeki
insan hakları hukuku”na değil, “uygulamadaki insan hakları hukuku”na ve
ümit edelim ki tüm üye devletlerde gerçeğe dönüştürmenin en iyi yolu
budur.
Şimdi, izninizle, Mahkeme’nin 2005 yılında karara bağladığı ve ey-
lem ve düşüncelerimizin merkezinde neyin yer aldığını bir kez daha
ortaya koyan kimi davalara değinmek istiyorum.
Leyla Şahin/Türkiye kararı, demokratik toplum konusunda gerçek
bir kuram geliştirmeye yönelik olduğu söylenebilecek ender pilot karar-
lardandır. Bu dava, türban taktığı için üniversiteye girmesi reddedilen
Luzius WILDHABER aihm yargı yılı açış konuşması
32TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
bir Türk öğrenciyle ilgiliydi. Davanın esası hakkında, Büyük Daire, Dör-
düncü Daire’nin ve Türk Anayasa Mahkemesi’nin, din özgürlüğünün
ihlal edilmesinin söz konusu olmadığı yönündeki geçmiş kararlarını
teyit etti. Çoğulculuk ve hoşgörünün tüm demokratik toplumların
temel ilkelerinden olduğunu yineledikten sonra Büyük Daire, kamu
makamlarının, başkalarının hak ve özgürlüklerini, kamu düzenini, iç
barışı ve gerçek dinsel çoğulculuğu koruması gereğini de göz önüne
almak zorunda olduğunu ve bu gereğin, demokratik toplumun devamı
için yaşamsal önemi bulunduğunu da belirtti. Çoğulculuk, başkaları-
nın haklarına saygı ve özellikle kadın-erkeğin yasa önünde eşitliği gibi
değerlerin öğretildiği ve uygulamaya geçirildiği bir bağlamda, ilgili
makamların, kurumlarının laik yapısını korumak istemelerini ve türban
da dahil dinsel giysilere izin verilmesini bu tür değerlere karşıt olarak
algılamalarını anlaşılabilir buldu.
Sözleşme’nin tanıdığı haklardan yararlanma konusunda ayrımcılık
yasağını düzenleyen 14. madde konusunda da yeni gelişmeler söz ko-
nusudur. Nachova/Bulgaristan davasında Büyük Daire, bu maddeyi
yaşam hakkını düzenleyen 2. madde ile birlikte ele alarak uygulayan
ilk Mahkeme birimi oldu. Davaya konu olay, askerî bir harekâtta, çin-
gene kökenli iki genç kaçağın, kendilerini arama ve bulma emri almış
olan askerî polis tarafından vurulup öldürülmesiydi. Kurbanların aile
bireyleri olan başvurucular, bu kişilerin ölümlerinde, başka etmenlerin
yanında, ırkçı bir yapıdan kaynaklanan önyargıların ve düşmanca tu-
tumların da rolü olduğunu ileri sürdüler. Davanın esasına ilişkin olarak
Mahkeme, söz konusu kişilerin ırkçılık sonucu öldürülmüş olduklarının
saptanamadığı sonucuna vardı. Bununla birlikte, ulusal makamların,
yürüttükleri soruşturma kapsamında, ırkçı güdülerin bu kişilerin
ölümünde rol oynayıp oynamadığını araştırmaları ve eğer böyleyse
sorumluları cezalandırmaları gerektiğine hükmetti.
Sözleşme’nin 5 ve 6. maddelerine yön veren kimi temel ilkeleri
yinelemenin yanında Öcalan/Türkiye davası, Mahkeme’ye iki önemli
konuyu ele alma olanağı verdi. Ölüm cezasıyla ilgili olarak, mahkeme 3.
madde bağlamında dürüst (adil) olmayan bir yargılama süreci sonunda
ilgili kişiye ölüm cezası verilmesinin, onun, yanlış olarak, idam edileceği
korkusuna kapılmasına neden olacağı sonucuna vardı. Cezanın infazının
gerçek bir olasılık olarak belirdiği koşullarda, ölüm cezasının sonucu ola-
rak ortaya çıkan, geleceğe ilişkin korku ve belirsizliğin 3. maddeyi ihlal
aihm yargı yılı açış konuşması Luzius WILDHABER
33TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
edeceğini belirtti. 6. maddenin sonuçlarına ilişkin olarak ise Mahkeme,
bireyin davadaki gibi, Sözleşme’nin öngördüğü bağımsızlık ve yansız-
lık koşullarını sağlamayan bir mahkeme tarafından mahkum edilmesi
durumunda, istem üzerine yargılamanın yenilenmesinin, ilke olarak,
ihlalin giderilmesinin uygun bir yolu olduğu kararına vardı. Bununla
birlikte, bir devletin, yükümlülüklerini yerine getirmesi için bulması
gereken özgül başvuru yollarının (special remedial measures/mesures
de réparation spécifiques) her bir davanın koşulları bakımından ayrı
ayrı değerlendirilmesi ve Mahkeme’nin o davada verdiği karar ışığında
belirlenmesi gerektiğini belirtti.
Mamatkulov ve Askarov/Türkiye davasında Mahkeme, uluslarara-
sı hukukta geçici önlemlere ilişkin yeni gelişmeler ışığında Cruz Varas
içtihadını yineledi. Uluslararası Adalet Divanı, Amerikalararası İnsan
Hakları Mahkemesi ya da Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi
gibi uluslararası yargı yerlerinin yakın tarihli kararlarına da başvurarak,
şu değerlendirmeyi yaptı: “Bir taraf devletin geçici önlemlere uymamasının,
Mahkeme’yi, başvurucunun şikayetini etkili bir biçimde incelemekten alıkoyar,
bu kişinin hakkından etkili biçimde yararlanmasını engeller ve bu nedenle de
34. maddeyi ihlal eder nitelikte olduğu kabul edilmelidir.”
Son olarak, Boshorus/İrlanda davasında Mahkeme, Sözleşme ve
Topluluk hukuku arasındaki ilişki konusunu aydınlatmaya yönelik ve
çokça beklenen bir katkı yaptı. Avrupa Topluluğu hukukunca sağlanan
temel hak korumasının, belirgin bir yetersizlik durumu dışında, Sözleş-
me sistemince sağlanan korumaya “eşdeğer” kabul edilebileceğine karar
verdi. Sonuç olarak, bir devletin yalnızca Avrupa Birliği üyeliğinden
doğan yasal yükümlülüklerini yerine getirmesinin Sözleşme’den ayrıl-
dığı anlamına gelmediğini kabul etti.
Broniowski/Polonya davasında verilen, kayıttan düşürülme
(striking-out/radiation) kararı, Mahkeme’nin ilk kez Haziran 2004’te
uygulamaya koyduğu “pilot” davalar yöntemi konusunda ulaşılan
memnuniyet verici bir sonucu simgeliyordu. Bu davada, İkinci Dünya
Savaşı’nın ardından uluslararası sınırların değiştirilmesi nedeniyle
yapılan kamulaştırmadan doğan alacağını elde edemeyen bir kişinin
başvurusu söz konusuydu. İşin esassına girerek verdiği kararda Mah-
keme, mülkiyet hakkının ihlal edildiğini saptadı, hakkaniyete uygun
bir giderim (just satisfaction/satisfaction équitable) sorununa bir kayıt
koyarak, ilgili devleti başvurucunun davasına ilişkin olarak getireceği
Luzius WILDHABER aihm yargı yılı açış konuşması
34TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
özgül çözüm yanında, Broniowski’nin durumunda olan yaklaşık 80 bin
olası başvurucunun durumlarına ilişkin genel önlemler de almaya davet
etti. Karara süratle uyan ve yapıcı tutumuyla sorunun dostça çözümünü
(friendly settlement/accord aimable) ve Mahkeme’nin davayı düşürme-
sine olanaklı kılan Polonya Hükümeti’ne takdirlerimi sunuyorum.
Konuşmamın üçüncü bölümünde Sözleşme sisteminin düzeltimi
(reformu) konusuna değineceğim. Bu konu, Mahkeme’nin önümüzdeki
yıllarda ve on yıllarda, Avrupa kurumsal çerçevesinin bugünü ve yarı-
nındaki can alıcı ve biricik işlevini sürdürebilmesi için gerekli önlemler
hakkında düşünmede ısrarlı olmamızı gerektirmektedir.
Mahkememiz, yani 11. Protokol ile kurulan “yeni Mahkeme”, çoğu,
işin esasına girilmesini gerektiren karmaşık davaları kapsayan 7000
kadar başvuruyu devralarak 1998’de göreve başladı. 2000 yılının orta-
larından itibaren Mahkeme, iş yükünün denetlenemez duruma gelmesi
tehlikesine dikkat çekti. Olası düzeltim yolları hakkında düşünülmesi
için özel bir gün düzenledi. Sözleşme’nin 50. yıldönümü nedeniyle top-
lanan Roma Konferansı’nın ardından Bakanların Temsilcileri,
4
“Mahke-
me’nin etkililiğini güvence altına almak ve gerekirse düzeltim önerileri sunmak”
üzere bir Değerlendirme Kurulu kurdu.
Bu kurulun Eylül 2001’de sunduğu öneriler ve dava sayısındaki
aman vermez artış, 14. Protokol’ün hazırlanmasına yol açtı. Mahkeme,
Eylül 2003’te bu konuya ilişkin görüşlerini içeren bir metin sundu; belirli
bir eleme sistemi ve yineleyen davalar için pilot karar yöntemini önerdi.
Bu önerilerin hiçbiri benimsenmedi; yalnız pilot karar yöntemi, Bakan-
lar Komitesi’nin (2004)3 numaralı kararı ile desteklendi ve Mahkeme
tarafından Broniowski/Polonya kararında başarıyla uygulandı.
14. Protokol, yargısal düzenle ilgili dört temel yenilik getirmektedir:
açıkça dinlenemez (clearly inadmissible/manifestement irrecevable) ni-
telikte bulunan başvurular hakkında tek yargıç düzeneği; “Mahkeme’nin
yerleşik içtihadının bulunduğu konularda” yedi yargıçlı Daire’ler yerine üç
yargıçlı Komiteler’e geniş yetkiler tanınması; dinlenebilirlikle işin esassı-
nın birlikte incelenmesi ve yeni bir dinlenebilirlik ölçütü olarak “önemli
derecede zarar görme” (significant disadvantage/préjudice important) ko-
4
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ni oluşturan bakanların temsilcilerinin oluştur-
duğu kurul.
aihm yargı yılı açış konuşması Luzius WILDHABER
35TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
şulunun getirilmesi. Mahkeme, tüm taraf devletlerin 14. Protokol’ü en
kısa zamanda onaylamasını talep etmektedir; kendisi de bu Protokol’ü
yürürlüğe girer girmez uygulamaya hazır duruma gelecektir.
Biri iç denetçi, biri de Britanyalı dış denetçi tarafından 2004 yılında
tamamlanan kapsamlı iki çalışma, Mahkeme’nin iç işleyişinin durumuna
ilişkin bütüncül bir tablo çiziyordu. Özetle, iç denetçinin, dış denetçi
tarafından da benimsenen hesabına göre, Mahkeme’nin geçmişten kalan
iş yükü bir kenara bırakılsa bile, yeni gelen tüm başvuruların altından
kalkabilmesi için mevcut 530 görevlinin yanında 660 yeni çalışana daha
gereksinmesi olacaktı.
Bu iki denetçi raporunun yanında İngiltere’nin önceki Lord Chief
Justice’ı, Lord Woolf of Barnes, Mahkeme’nin çalışma yöntemine iliş-
kin bir metin hazırladı. İzninizle Lord Woolf’un raporundan bir alıntı
yapacağım:
“Mahkeme kapsamlı denetimlere ve çalışmalara konu oldu; ancak bir
‘denetim yorgunluğu’ olasılığına karşın, biz karşılaştığımız herkesin, açık,
konuksever ve yardıma hazır olduğunu gördük. Birçok durumda, moral bo-
zukluğuna ve kayıtsızlığa yol açan bitmek tükenmek bilmez iş yükü karşısında,
çalışanların kendilerini işlerine adamaları, olumlu ve son derece etkin tutumları
bizi şaşkına çevirdi. Mahkeme’deki hukukçuların ve yargıçların tümü, işlerine
sıkıca bağlı, durmaksızın yenilik ve gelişme arar, yeni çalışma yöntemlerini
dener durumdalar. Kanaatim odur ki, Mahkeme, aşırı ve bunaltıcı iş yüküne
karşın onlar sayesinde ayakta durmaktadır.”
Gördüğümüz gibi, çeşitli raporlarda Mahkeme’nin hakkı fazlasıyla
teslim edilmiştir. Biz şimdi, bize tamamen yeten asıl işimize yoğun-
laşmak istiyoruz. Geçen yıl, 2005’te, Mahkeme’ye yaklaşık 45 bin 500
başvuru yapıldı. 2005 sonunda hâlâ büyük bir oranını geçmişten kalan
işlerin oluşturduğu 81 bin dava görülüyordu. Bu rakamların önemini ilk
kavrayan biziz. Ancak buradaki asıl mucize, geçmişten gelen iş yüküne
ilişkin rakamların o kadar da fazla olmamasıdır. Bu, Mahkeme’nin –yani
burada tümüne gerçekten fazlasıyla hak ettikleri takdirlerimi sunmam
gereken yargıçların ve yazı işlerinin– sürekli ve yorulmak bilmez çabası,
mevcut yargılama ve çalışma yöntemlerini kolaylaştırması, yeniden ele
alması ve yalınlaştırması sayesinde olmuştur.
Luzius WILDHABER aihm yargı yılı açış konuşması
36TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
Mahkeme, kendisini ve yöntemlerini sürekli geliştirmektedir. Bunun
en güncel sonucu, 2005’te 1105 karar vermiş olmasıdır ki, bu 2004 yılıyla
karşılaştırıldığında yaklaşık % 54’lük bir artış demektir.
Kendimizi, çalışma ve yargılama yöntemlerimizi gözden geçirmeyi
elbette sürdüreceğiz. Böylece, Lord Woolf’un birçoğu şimdiden uygulan-
maya başlanmış ya da uygulanması öngörülmüş önerilerine de gereken
karşılığı vermiş olacağız. Bu arada memnuniyetle vurgulamalıyım ki,
Genel Sekreter, bu önerilerden, kendi desteğiyle uygulamaya konacak
olanların bir an önce benimsenmesi için hazır olduğunu belirtmiştir.
Avrupa Konseyi üyesi devletlere ve onların burada, Strasbourg’daki
temsilcilerine de Mahkeme’nin 2006 bütçeini onaylayarak verdikleri
akçal (malî) destekten ötürü teşekkür etmeliyim. Elbette Mahkeme
yılda 75 yeni çalışan alınmasını olanaklı kılacak üç yıllık bir izlencenin
(programın) benimsenmesini yeğlerdi. Ancak üye devletler, güç akçal
koşullara karşın, 46 çalışan alınmasını kabul ettiler. Lord Woolf’un,
daha önceki bir öneri dolayısıyla zaten gündemde bulunan bir konu
hakkındaki tavsiyesini, yani geçmişten kalan davalarla ilgilenecek
özel bir sekreterlik kurulmasını gerçekleşebilir kılacak bu özel çabayı
saygıyla karşılıyoruz.
Mayıs 2005’teki Varşova Doruğu’nun ardından atanan on bir Akil
Kişi, Avrupa Toplulukları Adalet Divanı’nın başkanlığını uzun süre
yürütmüş bulunan Gil Carlos Rodrigues Iglesias’ın başkanlığında
çalışmaya başlamıştır. Bu topluluğun üyelerinin üstün yetenekleri ve
niteliklerini de göz önünde bulundurduğumuzda, onlardan gelecek
önerileri büyük bir umutla bekliyoruz. Görüşlerine gereken değerin
verilmesini ve önerilerinin hemen uygulamaya konmasını diliyoruz.
Bayanlar ve Baylar,
Söylediklerimden anlaşılabileceği gibi, başkanlık görevi, birlikte
çalıştığımız, çalışmanın ve üstesinden gelmeyi başardığımız işlerin
zevkini birlikte tattığımız arkadaşlarım sayesinde, benim için son de-
rece zenginleştirici bir deneyim olmuştur. Bununla birlikte, kendisine
bütünüyle bağımsız ve yargısal bir kurum niteliği kazandıran 11. Pro-
tokol’ün sözü ve özü karşısında, Mahkeme’nin, kendi kurumsal işleyi-
şini düzenleme konusunda karşı karşıya kaldığı sorunları anlamakta
ve kabul etmekte güçlük çekiyorum. Bu sorunlar, Sözleşme sisteminin
daha etken duruma getirilmesi konusu üzerinde duran Akil Kişiler’in
aihm yargı yılı açış konuşması Luzius WILDHABER
37TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
çalışmaları kapsamında da belki ele alınacaktır. Ancak ben de burada
bunlara değinmek isterim. Bu konuda üç temel sorun bulunuyor:
İlki, Mahkeme’nin bütçesi ile ilgilidir. Bütçemizin, Avrupa Konseyi
bütçesinin bir parçasını oluşturması, özünde karşı çıkılacak bir konu
değildir. Bununla birlikte, Mahkeme’nin bütçesi, doğrudan doğruya
Mahkeme’den kaynaklanan istemler ve açıklamalar temelinde oylanma-
lıdır. Dahası, Mahkeme, oylanan bütçeyi özerk bir biçimde yönetmelidir.
Bu konuda gereken düzenlemeler kolayca ve hızla yapılabilir ve bunlar
etkenliği de artırır.
İkinci konu, Mahkeme çalışanlarının atanmasıyla ilgilidir. Diğer
bütün uluslararası mahkemeler, ya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde
olduğu gibi belli bir hukuksal kurala ya da Birleşmiş Milletler’de Ad
Hoc Uluslararası Ceza Mahkemeleri için veya Amerikan Devletleri Ör-
gütü’nde Amerikalararası İnsan Hakları Mahkemesi için söz konusu
olduğu gibi, ilgili genel sekreterle yapılan belli bir uluslararası antlaşma-
ya dayanarak, kendi çalışanlarının atanması, görevde yükseltilmesi ve
bunlara disiplin yaptırımları uygulanması konusunda yetki sahibidirler.
Mahkeme’nin İçtüzük hükümlerine ilişkin düzenlemeler hazırlamakla
yetkili kurulu (Rules Committee/ le Comité permenant du règlement
de la Cour), bu tür bir işlevsel bağımsızlığı güvence altına alacak kimi
öneriler hazırladı. Ne var ki bu önerilere, Avrupa Konseyi’nin çalışan-
larına ilişkin düzenlemeler gerekçe gösterilerek karşı çıkılmaktadır.
Ancak söz konusu bu düzenlemeler, Avrupa Konseyi Stasüsü’ne da-
yanmaktadır, ki bu da Sözleşme’den daha önceki tarihli bir metindir.
Avrupa Konseyi çalışanlarına ilişkin düzenlemelerin, çok daha önce
Sözleşme’yle uyumlu duruma getirilmeleri ve özellikle 11. Protokol’ün,
Sözleşme’nin 25. maddesini, “Mahkeme’nin, görev ve kuruluşu Mahkeme
İçtüzüğü’nde belirlenen bir yazı işleri bulunur.” biçiminde düzenlemesinin
ardından ilgili değişikliklerin yapılması gerekirdi. Bunun ciddi bir gider
doğurmayacağını ve yargı bağımsızlığı ilkesinin yanında, iyi yönetim ve
basit sağduyunun da, uygulamada yazı işleri çalışanları üzerinde yetke
(otorite) sahibi olan bir organın, onların atanmaları, yükseltilmeleri ve
gerekiyorsa bunlara disiplin yaptırımları uygulanması bakımından da
yetkili kılınmasını gerektirdiğini de izninizle eklemek isterim.
Üçüncü konu, yargıçların bir emeklilik düzeninden ve sosyal
güvenlikten tamamen yoksun olmalarıdır. Avrupa Konseyi, geçen yıl
bu hususu incelerken, sorunun merkezinde yer alan ilke konusunu
Luzius WILDHABER aihm yargı yılı açış konuşması
38TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
bütünüyle es geçti. Şu andaki durum, bir hukuk devletindeki yargı
bağımsızlığı anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Aynı zamanda Avrupa
Konseyi’nin kendi Sosyal Şart’ına da aykırıdır. Avrupa Konseyi’nin
söz konusu ilke sorununa eğilmesinin ve bundan doğan sorumluluğu
üzerine almasının tam zamanıdır.
Bayanlar ve Baylar,
İzninizle, Avrupa Konseyi üyesi devletlerden birinin, geçenlerde
bana bir nezaket ziyaretinde bulunan büyükelçisinin söylediklerinden
bir alıntı yaparak bitireceğim. Bu büyükelçi, konuşmamızın bir yerinde
şöyle dedi: “Sayın Başkan, bu Mahkeme, adaletin en temel ve açık ifadesidir.”
ve ekledi: “Herkesçe erişilebilir adaletin simgesidir.” Mahkeme’nin işlevinin
ve iki temel bileşeninin özü, bundan daha iyi özetlenemezdi: adalet
ve erişilebilirlik. Büyük olasılıkla, bizim de işlevimizi tanımlamak için
başvuracağımız terimler bunlar olacaktır: Hukukun ve adaletin tanın-
ması için erişilebilir olmak; böylece daha özgür ve adil bir toplumun
kuruluşuna katkıda bulunmak.