makaleler Bilal KÖSEOĞLU
307TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
I. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi
Uluslararası Sözleşmesi’nin (CEDAW)
Aile Hukukumuza ve Uygulamaya Yansıması
Türkiye Cumhuriyeti tarafından 3232 sayılı kanunla onaylanan
ve iç hukuk metni haline gelen sözleşme kadınların insan haklarına
dair hükümler içermekte ve kadın erkek eşitliğinin sağlanması yönün-
de üye devletlere yükümlülükler getirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti
sözleşmeye taraf olmakla sözleşme hükümleri artık kanun hükmün-
dedir.
Adı geçen sözleşmeye ilişkin İhtiyari Protokol’ün onaylanması da
2002 tarih ve 4770 sayılı kanunla kabul edilmiştir. Protokol kadınlara
karşı ayrımcılık incelemelerin “Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi
Komitesi” tarafından yapılacağı başvuru yolunun açık olduğunu dü-
zenlenmektedir. İş bu komite yargılama yetkisi olmayan bir komitedir.
Bu itibarla tazminat vb. incelemeler ve yargılarda bulunamamaktadır.
Çekince konulamayan protokolün hükümlerine göre başvurular ince-
lenip üye ülkelerin sözleşme yükümlülüklerini ihlal edip etmediğini
kararlaştırma yetkisi komiteye tanınmaktadır.
Gerek İhtiyarı Protokol ve gerekse sözleşmenin Maddi Hüküm-
leri, Mevzuat Çerçeve Örneği, Komitenin Genel ve Özel tavsiyeleri
sözleşmenin uygulanmasına yönelik olan ve üye devletler tarafından
gözetilmesi gereken Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlen-
AİLENİN ŞİDDETTEN KORUNMASI
Bilal KÖSEOĞLU
*
*
Antalya Aile Mahkemesi Hakimi.
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
308TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
mesine Dair sözleşme ile ilgili ana metinlerdir. Dolayısıyla sözleşmeyi
tamamlayan metinlerdir. Sözleşme hükümleri ve ihtiyari protokol ar-
tık iç hukuk metni olduğuna göre kadın haklarına ilişkin çekişmelerde
uygulamacıların bahsedilen belgelere göre hareket etmek, hüküm kur-
mak, sorun çözmek yükümlülüklerinin bulunduğunu söyleyebiliriz.
Nitekim bu sözleşmeden ilham alan pek çok düzenleme Aile Hukuku-
muzda yer almıştır.
1
A. Temel Yükümlülükler
• Sözleşme 3. maddeye göre siyasi sosyal, ekonomik ve kültürel
alanlarda her türlü hak ve özgürlüğün kullanılmasında erkek kadın
eşitliğinin sağlanması,
• 4. maddeye göre erkek kadın eşitliğini sağlamak için geçici ve
özel önlemlerin alınması,
• 5. maddeye göre bir cinsin üstünlüğü esasını benimseyen gele-
neksel ya da hukuki uygulamalar ve ön yargıların ortadan kaldırılma-
sına yönelik sosyal ve kültürel davranış kalıpların geliştirilmesi,
• 6. maddeye göre kadın ticaretinin her şekli ile önlenmesi (cinsel
istismar),
• 7. maddeye göre siyasi haklarda eşitlik kamu politikalarında ha-
zırlanma ve uygulamasında eşitlik, sivil toplum kurumlarına katılma-
da eşitlik,
• 9. madde göre kamuyu uluslararası alanda temsilde eşitlik, ço-
cukların tabiatı konusunda ve vatandaşlığın kazandırılmasında, de-
ğiştirilmesinde ve vatandaşlığın korunmasında eşitlik,
• 10. maddeye göre eğitimde tam bir eşitlik ve kadınlarda ki oku-
ma yazma düşüklüğü oranının yükseltilmesine ilişkin programlar ge-
liştirmek, kadınlara yönelik özel eğitim programları geliştirilmesi,
1
Havutcu, A., Evlilik Birliğinin Temsili, Ankara 2006 s. 32; Güven K., “4320 sayılı “Ai-
lenin Korunmasına Dair Kanun”un Getirdiği Hukuki Tedbirler”, Gazi Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Dergisi 1998/1-2, http://www.hukuk.gazi.edu.tr/dergi/cilt_2-
sayi_1-2.pdf, Akıncı Ş., Medeni Kanunda da Kadın ve Aile, http://www.hukuk.
gazi.edu.tr/dergi/cilt_8-sayi_1-2.pdf. Hatemi, Aile Hukuku I, İstanbul 2005, s.90.,
Baydur/Erdem, Kadına Yönelik Evlilik İçi Şiddetin Hukuki Boyutları, Türkiye Baro-
lar Birliği Dergisi S. 65, s. 90.
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
309TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
• 11. maddeye göre kadın ve erkeklere eşit istihdam sağlamak ve
kadın olmaktan ileri gelen iş kaybı sosyal güvencelerin önlenmesine
ilişkin her türlü tedbirin alınması,
• 12. maddeye göre sağlık ve sosyal güvencelerden yararlanmada
tam bir eşitlik,
• 13, 14. maddeye göre her türlü sağlık ve sosyal güvenlik prog-
ramında kadınların doğrudan yararlanmasını sağlayacak tedbirlerin
alınması, kırsal kesimde kadınlara ilişkin yararlanma yollarını ivedilik
ile açılması,
• 15. maddeye göre yargılamada sıfat itibariyle tam eşitlik sözleş-
me ve mülk edinmede tam eşitlik, ikametgah seçiminde tam eşitlik,
miras kazanmada tam eşitlik sağlanması,
• 16. maddeye göre aile hukukunda tam eşitlik sağlanması yü-
kümlülükleridir.
B. Sözleşmenin Aile Hukukuna Dair Hükümleri ve
Uygulaması (Madde 16)
Taraf devletlerin kadınlara karşı evlilik ve benzeri aile ilişkileri
içinde ayrımların önlenmesi için kadınlara aşağıdaki hakların sağlan-
ması yükümlülükleri bulunmaktadır.
a. Evlenmede erkeklerle kadınlara eşit haklar sağlanması,
b. Eş seçiminde tam bir irade ve bu şekilde evlenme hakkı,
c. Evlilik süresince ve evliliğin son bulmasında eşit hak ve sorum-
luluklar,
d. Çocuklar ile ilgili konularda medeni durumlarına bakılmaksı-
zın ana ve babaya eşit hak ve sorumluluklar (çocukların menfaati en
önde olacak şekilde),
e. Çocuk sahibi olmada yetiştirmede, çocuk sayılı ve doğumuna
kadar ortak karar alma,
Ceza Hukuku yönünden bkz. Baydur/Erdem 93 vd.
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
310TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
f. Çocuk Hakları Sözleşmesi hükümleri saklı kalmak kaydıyla ve-
layet, vesayet, kayyım, evlat edinme vb. müesseselerde eşit hak ve so-
rumluluklar,
g. Aile adı meslek ve iş seçiminde karı ve koca için eşit kişisel hak-
lar,
h. Bedelli veya bedelsiz mal edinme, işletme, yönetme yararlanma
ve harcamadan eşit haklar,
i. Çocuğun erken yaşta nişanlanması veya evlenmesi, gibi durum-
larda evlenmeye yaşının belirlenip resmi sicile kaydının tutulması için
gerekli tedbirlerin alınması.
a. Evlenmede Eşitlik
MK 124’e göre erkek ve kadın onyedi yaşını tamamlamakla evlen-
me hakkına kavuşmaktadır.
Görüldüğü gibi evlenme yaşının düzen-
lenmesinde tam bir eşitlik söz konusudur.
Bu evlenme yaşı MK tasarısında yirmi yaş iken kanunlaşma aşa-
masında onyedi olarak benimsendi. Kanaatimce mevcut durum hiç
de adil ve ideal bir evlenme yaşı değildir. Çünkü evlenme öncelikle
ekonomik bağımsızlığı gerektirir. Bu her iki eş açısından geçerlidir.
Ekonomik bağımsızlık demek ise bir gelire ve sürekli gelir getiren
bir iş-meslek sahibi olmak demektir. Bir meslek sahibi olmak için ise
eğitim-öğrenim süresinin yaşanması-geçirilmesi demektir. Ülkemiz-
de günümüz şartlarında üniversite mezunu olanlar için iş bulma yaşı
otuzlu yaşlara ulaşmaktadır. Üniversite mezunu olmayanlar için ise
öğrenimin sona ermesi ve işe başlama, mesleğin her yönüyle ekono-
mik bağımsızlık seviyesine ulaşması her halükarda yirmili yaşlarda
olmaktadır. Bu durumda onyedi yaşından sonra hemen evlenenler uy-
gulamada genellikle rastlandığı gibi ailelerine ekonomik anlamda ba-
ğımlı kalmaktadırlar. Bir ailenin ekonomik olarak başka ailelere bağlı
olması demek her zaman mali-sosyal açıdan çatlamaların yaşanması-
nın mukadder olması demektir. Bu açıdan evlenme yaşının tasarıdaki
gibi yirmi yaş olması gerekirdi.
Baktır, S., Aile Mahkemeleri, Ankara 2003 s.90.
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
311TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
Uygulamada olağanüstü evlenme yaşını kullanmak için “evlenme-
ye izin” isteyen taraf hep kız tarafı olmaktadır. Bu aileler kırsal köken-
lidir. Evlenecek kız bir meslek sahibi değildir ve genellikle evleneceği
erkek asgari ücret düzeyinde gelire sahiptir. Kaldı ki bu gelirler genel-
likle “sürekli ve sabit gelir getiren bir iş”ten kaynaklanmamaktadır. Di-
ğer ifadeyle olağanüstü yolla evlendirilen bu “çocuklar” ilk ekonomik
krizde boşanmak için mahkemeye geleceklerdir. Bu tür evliliklerde kız
çocukları başka bir ifadeyle karın tokluğu için evlenmeyi kabul etmek-
tedirler. Bu amaçla gerçeklenen bir evlilik ilk krizde çatladığına göre
sonuç kadınlar açısından “sözleşme” 16/1-a’ya göre tam anlamıyla bir
kadın hakları ihlali olmaktadır.
Erken evlenmesine izin verilen kızlar Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne
göre çocuktur. Zira onaltı yaşını henüz tamamlamışlardır. MK m. 124
ile aslında Aile Mahkemeleri çocukların evlenmesine karar vermekte-
dir. Bu durumda MK m. 124 ile Çocuk Hakları Sözleşmesi hükümleri
karşı karşıya geldiğinden “yasal olarak Çocuk Haklarını İhlal” ettiğimiz
açıktır.
b. Tam Rıza ile Evlilik
Yukarıda açıkladığımız gibi ekonomik olarak bağımsız olmayan
kız çocukları veya yetişkinlerin evlenme kararları bağımsız sayılamaz.
Karın tokluğu için evlenen kadınların özgür bir şekilde eş seçtiğini be-
nimsemek imkanı yoktur. Bugün başkalarının kararıyla evlenen kız
çocuklarının sayısı çok fazladır. Bunun yanında boşanmak için gelen
kadınların önemli bir kısmı eşinin bazı yönlerini evlilik öncesi bilme-
den evlendiğini sonradan bazı yönlerini öğrendiğini bildirmektedir.
Bunda örnek olarak diğer cins tarafında ekonomik veya cinsel anlam-
da sömürülmek istenen kadınların düştüğü durumu sayabiliriz. Kızla-
rın eş adayları hakkında yeterince aydınlanmadan evlenmesi sebebiy-
le tam bir kadın hakları ihlali yaşanmaktadır. Evlenmeye yönlendiren
her türlü kandırma kadınların insan hakkı ihlalini oluşturmaktadır.
Medeniyetin belli bir zirveye ulaştığı bu yaşadığımız dönemde
bile hala kız kaçırma–tecavüz edilerek evlenmeye zorlama olayları ya-
şanmaktadır. Bu tür durumlarda elbette rıza dışı evlilik söz konusu-
dur. Bu tür evlilikler sözleşmeye açıkça aykırıdır. MK m. 145-155 ile bu
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
312TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
tür “tam rıza olmaksızın” gerçekleşen evlilikler mutlak ve nispi butlan
yollarıyla sona erdirilmesini düzenlemektedir.
c. Evlilikte ve Evliliğin Sona Ermesinde
Eşit Hak ve Yükümlülükler
Yeni MK eşlerin mutlak eşitliğini benimsemektedir. Ancak bu eşit-
lik aslında haklar açısından geçerlidir. Eşlerin birbirine karşı hak iddi-
alarında mutlak eşitlik geçerlidir. Aynı durum eşlerin yükümlülükleri
açısından geçerli değildir. MK m. 185 ve 186 ile zımni bir ayrım söz
konusudur. Eşler mutluluğu birlikte sağlamak, çocukları birlikte yetiş-
tirmek, konutu birlikte seçmek, beraber yaşamak zorundadırlar… Ev-
lilik birliğinin giderlerine ise güçleri oranında “emek” ve “malvarlıkları”
ile katılırlar. Bu demektir ki bağımsız geliri olmayan eş birlik giderle-
rine emeği ile katılacak ve onun için mali anlamda parasıyla birliğin
masrafına katılmak mutlak yükümlülüğü yoktur. O halde yükümlü-
lükler açısından eşlerin eşitliği mutlak değildir. Bu anlamda metin ola-
rak değerlendirdiğimizde sözleşme metninde eşitlik konusunun daha
teknik ve düzenli biçimde yazıldığını söylemeliyiz.
Sözleşmenin bu hükmünün uygulamada nasıl yaşandığı ve kadın
haklarının ihlal edilip edilmediğinin tartışmasına gelince, en önemli
sorunun eşlerin nafaka sorunu olduğunu görmekteyiz. Kadınların bil-
gilenme seviyesi yükseldikçe konut sorunlarının da yargıya daha fazla
yansımakta olduğunu söyleyebiliriz (MK m. 194-195).
1. Nafaka
a. İştirak Nafakasında
Evlilik dışı doğan çocuklar için de iştirak nafakasına hükmedilme-
lidir (MK m. 332, 333).
Öztan, B., Aile Hukuku, 2004 s. 500 vd, Akıntürk, T., Aile Hukuku (6.Bası) s. 307.
“…Kural olarak velayet hakkı kendisine verilmeyen eşin, çocuğun bakım ve eğitim gider-
lerine “gücü” oranında katkıda bulunması gerekir (TMK m. 182). Bununla birlikte çocu-
ğun bakımı, eğitimi ve korunması için gerekli giderlerin ana ve baba tarafından müşterek
karşılanması da ilke olarak kabul edilmiştir (TMK m. 327). Dolayısıyla iştirak nafakasının;
çocuğun yaşı, eğitim durumu, günün ekonomik koşullarındaki paranın alım gücü ile genel
ihtiyaçlarına uygun olarak ana babanın mali durumları gözetilmek suretiyle takdiri gere-
kir…” (2.HD 11.07.2006 2006/8095 2006/9575).
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
313TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
Ancak MK hükümlerinde evlilik dışı doğan çocuğun geçmişe dö-
nük nafakalarının ödetilmesine dönük bir düzenleme bulunmamakta-
dır. Gerek nafaka hükümleri ve gerekse MK m. 332 ve uygulamamız
nafakaya dava tarihinden itibaren hükmedileceği yönündedir. Bu ko-
nuda Yargıtay tarafından bir içtihat geliştirilmeli ve geçmişe dönük
iştirak nafakası “yetiştirme parası” anlamında tazminat olarak ödetile-
bilmelidir.
5
Bu konuda Alman hukuku örnek alınmalıdır.
İştirak nafakası konusunda hem hukuk uygulaması hem de ço-
cuklara karşı sorumluluk açısından son derece geri bir noktada oldu-
ğumuz kabul edilmelidir.
Taraflar açısından örnek verecek olursak nafaka borçlusuna ken-
disinin sigara masrafı kadar bile iştirak nafakasına hükmedilmemekte-
dir. Oysa Dusseldorf Nafaka Tablosuna benzer bir tablo oluşturulma-
lıdır. Bu tablonun getirdiği temel ilkeler nafaka borçlusunun meslek
ve geliri ile çocuğun yaşına göre asgari nafaka miktarları belirlenmek-
tedir. Ve nafaka yükümlüsünün nafakayı ödemek için gerektiğinde ek
gelir sağlayacak işler bulması zorunluluğu olduğu benimsenmektedir.
Buna göre 2000€ geliri olan bir kişi 300€ iştirak nafakası ile yükümlü
tutulabilmektedir.
S
Kanaatimce asgari ücretle çalışan bir nafaka yükümlüsünün iki ço-
cuğu olduğunda eş ve iki çocuğuna gelirinin en az yarısını harcamak
yükümlülüğü bulunmalıdır ki bu miktar bile çocuk hakları bakımın-
dan kabul edilemez bir miktar olmaktadır. Ancak eşlerin müşterek ço-
cuklar yönünden mutlak eşitliği gereği boşandıktan sonra hemen veya
belirli bir süre sonra diğer eşin de gelir getiren işe başlaması ve iştirak
nafakasının bir kısmının karşılanması yükümlülüğünün ona bırakıl-
ması teşvik edilebilir (AMK m. 7).
b. Tedbir Nafakasında
Böyle bir hesap ve takdir yöntemi MK m. 169 uygulamasında ve
MK m. 197 uygulamasında da geçerli olmalıdır. Özellikle ayrı yaşama-
5
Alman Hukukunda evlilik dışı çocukların geçmişe dönük nafaka almaları müm-
kün kılınmıştır. Bkz. Schloms, H., Alman Hukukunda Çocukların Nafaka Hakkına
Özellikle Adli Memurlara Yüklenen Görevler Bakımından Genel Bir Bakış (Çev.
H.S. Ozanoğlu) AÜHF Dergisi 2001/1 s. 158.
S
Schloms 156.
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
314TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
yı tercih eden nafaka yükümlüsü eşler karşı MK m. 197 ile yükümlü-
lükleri hatırlatılıp sulh süreci de geliştirilebilir.
Her tür nafaka belirlenmesinde eş ve çocukların ev kirası, elektrik,
su, iletişim giderleri, ulaşım giderleri, eğitim, sağlık, giyim giderleri,
belli dönemlerde öncelikli olmak üzere kırtasiye giderleri, sinema,
park vb. giderler kalem kalem tespit edilerek toplanmalıdır. Nafaka
miktarı bu şekilde belirlenmelidir. Oysa uygulamada bu şekilde bir
nafaka miktarı tespitine rastlanmamaktadır. Bu da daha çok kadınla-
rın aleyhine sonuçlar doğurmaktadır.
c. Yoksulluk Nafakasında
Yoksulluk nafakasının Türk Aile Hukukunda yeri çok önemlidir.
Bu itibarla hukukumuzdan kaldırılması düşünülmemelidir. Ahlaki
karakteriyle daha hassas uygulanmak zorundadır. Boşanma sonrasın-
da eşlerden birinin evlilik dönemine göre birdenbire yoksulluk içinde
yaşaması toplum vicdanında yara açar. Boşanma ve sonuçlarının top-
lum vicdanında etkilerini azaltmak için kanun koyucu boşanma son-
rası için bazı tedbirlere başvurmuştur. Yoksulluk nafakası bunlardan
biridir (MK m. 175).
Uygulamada yoksulluk şartının gerçekleşip gerçekleşmediğinin
tespitinde birlikten bahsedilemez. Ayrıca yoksulluğun gerçekleştiği
kabul edilse de nafaka miktarının tespitinde her mahkeme farklı mik-
tar ve ödeme usulü uygulamaktadır. Bu durumda boşanmanın sonuç-
ları açısından kadınların insan haklarına aykırı durumlarla karşılaşıla-
bilmektedir.
Yoksulluğun gerçekleşmemesi şartları incelenirken nafaka alacak-
lısının öncelikle gelir getiren bir iş-mesleğinin bulunup bulunmadığı-
aranmalıdır. Bundan sağlanan gelir “süreklilik” niteliğinde olmalıdır.
“…Davacı vekilinin 25.07.2006 tarihli oturumda ki beyanı ve toplanan delillere göre davacı
kadının çalıştığı sürekli ve düzenli bir gelirinin bulunduğu anlaşılmış ve Türk Medeni Ka
nun’un 175. maddesi koşulları gerçekleşmemiştir. Davacının yoksulluk nafakası isteminin
reddi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir…” (2. HD 12/03/2007
2006/15774 2007/3883), “…Davacının mevsimlik işçi olarak zaman zaman çalıştığı, ha-
len işsiz olduğu belirlendiği ve boşanmaya yol açan olaylarda kusurun daha az olduğu,
boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği anlaşıldığı halde ( TMK m. 175) yoksulluk nafaka-
sı isteğinin reddi doğru görülmemiştir...” (2. HD 27.10.2003 2003/13101 2003/14292),
“…tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumlarına, günün ekonomik koşullarındaki
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
315TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
Karın tokluğuna (ayrılık döneminde) aldığı eğitime uymadığı halde
asgari ücretle bir yerde çalışmaya başlamak yoksulluğa düşmeyi orta-
dan kaldırmaz. Bu ancak aynı işi belirli süreyle yapması halinde bel-
li bir zaman sonra yoksulluk sona erebileceğinden nafakanın süreyle
sınırlanmasını sağlayabilir. Ayrıca özellikle kadınların bu gibi arızi
olarak çalıştıkları işlerin “kadın” cinsi açısından sürdürülebilir bir iş
olup olmadığı da incelenmek zorundadır. Oysa uygulamada bunlar
incelenmemektedir.
Diğer taraftan yoksulluk nafakasının genel olarak irat biçiminde
ödenmesine karar verildiğini görmekteyiz. Bunun pek sakıncası bu-
lunmamaktadır.
Öncelikle irat biçiminde ödeme için süre sınırlaması söz konusu
edilmemektedir. Boşanan bir kişinin örneğin 30 yaşındaki bir erkeğin
ölünceye kadar diğer eşe nafaka ödemesi bu nafaka borçlusunun yeni
evliliğinde yeni eşiyle geçimsizliğine yol açmaktadır. Zira fiili ve hu-
kuki olarak eski eş ile bağlantı devam etmektedir.
İkinci olarak bir kişi hukuki bağları-sorumluluğu sona erdiyse
ömür boyu başkasına ödeme yapmasının bir mantığı da yoktur. Uy-
gulanabilir bir yöntemle belli bir yaş altında olan tarafların ilişkisinin
hukuki olarak sona erdirilmesi gerekmektedir.
Bu durumda örneğin yeni bir iş-meslek edinme ihtimali ortadan
kalkan elli yaş ve üzeri nafaka alacaklısına irat şeklinde nafaka ödene-
bilecekken yeni iş ve meslek edinebilecek yaşlardaki nafaka alacaklı-
larına defaten-peşin nafaka ödenmesine karar verilmelidir. Hem peşin
meblağ nafaka alacaklısı tarafından yatırım yoluyla değerlendirile-
bilir, hem bu yolla eşin ödeme nedeniyle nafaka miktarında indirim
yapılarak nafaka borçlusu yönünden de bir külfet indirimi-kolaylığı
sağlanmış olur.
paranın alım gücüne ve özellikle iştirak nafakasının niteliğine göre mahkemece saptanan
iştirak nafakası miktarı fazla olup, TMK’nın 4. maddesinde vurgulanan “hakkaniyet” ilke-
sine uygun değilse de bu hususun düzeltilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirme-
diğinden bu yöne ilişen temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün birinci paragrafındaki işti-
rak nafakasına ilişkin olan “150.000.000” rakamı yerine “138.000.000” yazılmak suretiyle
hükmün düzeltilmesine ve hükmün düzeltilmiş bu şekliyle Onanmasına…” (2. HD 3. HD
18.04.2005 2005/4256- 2005/4282).
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
316TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
Defaten ödemelerde ayrıca yoksulluğun ortadan kalkabileceği dö-
nem de öngörülerek nafaka miktarı tespit edilebilir.
U
Bu her iki taraf
için de adaletli ve hakkaniyete uygun olur. Örneğin yoksulluk nafakası
alacaklısı 30 yaşındadır. Daha önce bir işte çalışmış ve sosyal güvenlik
kurumuna prim yatırılmıştır. Bu eş bir süre sonra tekrar bu işi yapabi-
lecektir. Ancak müşterek çocuğun velayeti kendisini bırakılmış olup,
çocuğun tek başına okula-çarşıya vb. yerlere gidebileceği 10-12 yaşına
kadar annesi tarafından bakılıp gözetilmesi gerekmekte ve bu kadar
yıl annenin işe başlayamayacağı açıktır. Bu süre on yıl olarak düşünül-
meli ve eğer 120 YTL tedbir nafakası düzenlenmişse bunu yoksulluk
nafakası olarak devam ettirmelidir. Bu halde 120x12=1.440 YTL yıllık
nafaka üzerinden 1.440x10=14.400 YTL yoksulluk nafakası eder. Peşin
indirimi takdir edilecek olursa asgari 10.000 YTL yoksulluk nafakası
ödenerek tarafların ilişkisi sona erdirilmelidir.
Yoksulluk nafakası konusunda son olarak şu konuyu da eleştir-
meliyiz. Bilindiği gibi yoksulluk nafakası irat şeklinde ödeniyor olmak
kaydıyla bazı şartların gerçekleşmesi halinde nafaka alacaklısı aley-
hine kaldırılabilmektedir (sona erdirilebilmektedir). Kanaatimce bu
durum tam bir kadın hakları ihlalidir. Zira yargılama sonucu nafaka
alacaklısı kadın bu meblağı almaya hak kazanmış ve bu yöndeki karar
kesinleşmişti. Dolayısıyla nafaka alacaklısı açısından kesinleşmiş bir
kazanılmış haktan söz etmekteyiz. MK m. 176 ile öngörülen bazı istis-
na durumlarda bu hak kesinleşmiş ve kazanılmış niteliğine bakılmak-
sızın sona erdirilmektedir. Temel hukuk-hakkaniyet mantığı açısından
bakıldığında bu geri alım durumu hiç de adil olmayıp bir kadın hakla-
rı ihlalidir. Zira yoksulluk nafakası alacaklısı kadın ne sebeple olursa
olsun kesinleşmiş bir hakkını kaybetmektedir.
Ancak bu sorun bizim savunduğumuz ve uyguladığımız “defaten
ödeme” yöntemiyle önlenebilmektedir. Diğer ifade ile bu kadın hakları
ihlalinin önlenebilmesi için istisna durumlar dışında defaten ödeme
yöntemi uygulanmak zorunluluğu bulunmaktadır.
9
U
“…yoksulluk nafakasının toptan ödenmesinin hakimin takdirinde olmasına (TMK m.
176/1) göre yerinde bulunmayan temyiz isteğini reddiyle usul ve kanuna uygun olan hük-
mün Onanmasına…” (2. HD 28/02/2007 2006/16408 2007/2942).
9
Bugüne kadarki uygulamamız bu yönde olup belki binlerle ifade edilebilecek
uygulamamızda Yargıtay tarafından hiçbir defaten ödeme kararımız bozulma-
mıştır. Dolayısıyla Yargıtay uygulamasının bütün yerel mahkemelerce benim-
semesi düşüncesindeyiz.
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
317TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
2. Maddi Tazminat
Uygulama itibarıyla maddi tazminatın somut verilere dayalı ola-
rak hala hesaplanmıyor olması adaletsiz bir sonuçtur. Özel Hukuk
alanımızda zarar hesabı somut verilere dayanmaktadır. Oysa Boşan-
ma Hukukunda bu noktaya gelinememiştir. Takdiren varılan değerler
hesap temelleri olmaksızın doğrudan verilen ve onanan değerlerdir.
Örneğin destekten yoksun kalma tazminatı gibi tazminat hesabına gi-
dilmemektedir. Oysa boşanmakla eş diğerinin desteğini kaybetmekte-
dir.
10
Eşin desteğini tazminat olarak alabilmesi için hukuk sistemimiz
diğer eşin ölmesini öngörüyor değildir. Bu durumda ayrıntılı bir he-
sap yapılmalıdır.
Ayrıntılı hesabın kalemleri neler olabilir? Basit bir örnekle incele-
yelim.
Kadın ev işlerine bakmakta ve kocasının gelirinden mutfak, sağlık,
giyim, sosyal harcamalar vb. ile ayda 250 YTL değerinde yararlanmak-
tadır. Boşanınca bundan mahrum olacaktır… Bu miktarın yıllık mikta-
rı bulunarak evliliğin ortalama yaşa göre kalan kısmıyla çarpıldığında
bir tazminat miktarı bulunur. Yılda 2500-3000 ve evliliğin kalan kısmı
20 yıl olsun diyelim, 20x2500=50 bin YTL gibi bir miktar olur. Tazmi-
nat alacaklısının az kusuru halinde BK 44 gereği hakim bu miktarı tak-
diren düşürecektir. Peşin ödeme halinde ve davalının mali durumuna
göre de ayrı bir indirim miktarı tespit edilebilir. Bu da kanuna uygun
olur.
Boşanınca yeni ev tutacaksa yeni eşya alacaktır ve ev kiralayacak-
tır. Bir kalem olmak üzere bu hesaplanmalıdır.
Aile aynı zamanda ekonomik birliktir. Boşanmasaydı tazminat
alacaklısının eşiyle bir evi olacaktı ve artık tasarruf edemeyecektir, yarı
pay oranında evi de olmayacaktır. Edinilecek evin yarı değeri eşin ya-
şayacağı yer olmakla tazminat kalemi olarak hesaplanmalıdır. Bunda
diğer eşin geliri de esas alınmalıdır.
Miras kaybı net olarak hesaplanmalıdır.
10
Eke, A.H., Nafaka-Tazminat-Miras-Destek Tazminatı ve Sosyal Güvenlik Hakla-
rının Mukayesesi, Hukuk ve Demokrasi Dergisi, S. 10 s. 20; Akıntürk, 286, Dural/
Öğüz/Gümüş, Aile Hukuku, 2005 s. 149.
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
318TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
İki çocuğa 10 yıl boyunca bakmıştır. Asgari ücret düzeyinden taz-
minat hesaplanmalıdır. Çocuk bakımı yüzünden sosyal güvenlik öde-
mesi yapamamıştır. Bu kalem tespit edilmelidir.
Bulunan bu kalemler toplanıp eşlerin kusur durumu ve tazminat
borçlusunun mali durumuna göre ödenebilir bir tazminat miktarı tak-
dir ve tespit edilmelidir. Tazminatın borçlu tarafından peşin ödene-
bilirliği şart değildir. Bunun aksine anlayış zayıf eş aleyhine sonuçlar
doğurmaktadır.
Uygulamada Aile Mahkemeleri arasında tazminat veya nafaka
miktarları konusunda uygulama birliğinden söz etmek mümkün ol-
madığı, sorumluluk hukuku kurallarından son derece uzak kararlarla
karşılaşılmaktadır. Asıl olan “uygun tazminat”ın hiç değilse birbirine
yakın miktarlarda hükmedilmesidir. Aksi takdirde her mahkemeye ve
hakime göre tazminatlarla karşılaşılabilmektedir. Örneğin A şehrinde
üç adet Aile Mahkemesi bulunmaktadır. 1. Mahkeme aynı gelir düze-
yine yakın eşler için 2.500 (iki bin beş yüz) YTL maddi (veya manevi)
tazminata, 2. Mahkeme 40.000 YTL maddi (veya manevi) tazminata,
3. Mahkeme 120.000 YTL maddi (veya manevi) tazminata hükmet-
mektedir. Bu durumda aynı yerde yaşayan ve sosyal konumu ve gelir
düzeyleri aynı ya da yakın olan davacı/davalılar arasında sonuç mik-
tar yönünden büyük eşitsizlikler doğmaktadır. Oysa adalet mümkün
mertebe yeknesaklığı sağlamalıdır. Böyle bir örnekte her mahkemenin
kararı ayrı ayrı onanmaktadır veya 2.500 YTL hükmedilen karar bo-
zulmuş olsa da yeniden yapılan yargılamada artırım örneğin 25.000
YTL’ye yükseltilmemektedir. İkinci temyiz sonucunda genel olarak
miktar onanmaktadır. Oysa aynı tazminat alacaklısının davası o yer-
deki 3. mahkemede görülmüş olsa idi alacağı miktar belki de 100.000
YTL idi.
Uygulamada görülen bu adaletsizliğin bir şekilde giderilmesi ge-
rekmektedir. Bu belki Yargıtay İçtihatlarıyla tazminat hesaplarının ka-
lem kalem dökümünün yapılması öngörülerek ya da gelir düzeylerine
göre hazırlanacak bir tablo ile ivedi olarak sağlanabilir. Aksi takdirde
yargılama sonucunda genellikle kadınlar aleyhine uygulamalar de-
vam edecektir.
Bu sorunun çözümü tazminat tabloları oluşturularak da sağlana-
bilir. Yine Yargıtay öncülüğünde bir tablo sistemine kademeli olarak
geçilebilir. Örneğin tazminat borçlusu ve alacaklısının gelirlerine göre
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
319TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
geliri olan-olmayan ayrımı yapıldıktan sonra belli miktarlardaki gelir-
ler belli gruplara ayrılabilir. Her grup için ödenecek tazminat miktarı
öngörülebilir. Böylece kanunun hakime verdiği “uygun tazminat”
11
be-
lirleme takdir yetkisinin her hakim-mahkeme tarafından uçuk farklar-
la uygulanması önlenip tarafların somut durumlarına uyan yeknesak
tazminat oranları belirlenebilir.
Maddi tazminat konusunda MK yasaklamamasına rağmen aynı
ödeme hiç uygulanmamaktadır.
12
Oysa böyle bir uygulama özellikle
kadınlar açısından son derece yararlı olacaktır. Örneğin eşya tespitleri
ile varlığı ve değeri tespit edilen eşya kadın tarafın eşyası olmamak
kaydıyla ve kadının tazminat alacağına mahsuben kadına verilebilir.
Bu özellikle nakit sıkıntısı olan erkeğin borcundan düşüleceğinden
onun açısından yararlı olacaktır. Kadın açısından ise hem yeni ev eşya-
sı alıp masraf yapmak borcundan kurtulma ve hem de dolaylı olarak
alacağına kısa yoldan kavuşma imkanı demektir.
Böyle bir uygulama hakim tarafından MK 195 vd. hükümlere göre
ihtiyati tedbir kararının uygulandığı davalarda daha pratik olacaktır.
Zira bir tarafa tahsis edilen eşyanın yargılama sonunda onda bırakıl-
ması (borçluya ait idi ise), önceki ev ortamının mümkün mertebe de-
vamına katkı sağlayabilir.
3. Manevi Tazminat
Türk Hukuku Temyiz uygulamasında Aile Hukuku davalarının
görüldüğü Yargıtay 2. Hukuk Dairesi kişisel hakların korunmasında
son derece örnek uygulamalar içindedir. Ancak bir konuda dairenin
görüşünü ve uygulamasını yine kadınların insan hakları yönünden
eleştirmeliyiz. O da şu konudur.
2. HD’nin yerel mahkemelerce verilen ve boşanma ve kadının
maddi ve manevi tazminat alacaklarını düzenleyen bazı kararların
manevi tazminata ilişkin bölümünü “kadının kişisel haklarına saldırı
teşkil eden davranışların yeterince sabit olmadığı” gerekçesiyle bozduğu
görülmektedir. Uygulama bize göre bir ayrıntının gözden kaçmasıyla
ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki; Yüksek Daire’de MK m. 174 hükümleri-
11
Ceylan, E., Boşanmanın Hukuki Sonuçları, 2006 s. 76.
12
Öztan, s. 490, Yazar aynı ödemenin uygulanabileceğini, zira MK’nın belli bir ödeme
şekli öngörmediğini bildirmektedir.
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
320TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
nin BK m. 41 ve devamının aile hukukuna ilişkin özelleşmiş bir örneği
olduğunu kabul etmektedir. Ancak bu uygulama bazı aile hukuku nü-
anslarının haksız fiil kurumuna giydirilmesini gerektirmektedir. Örne-
ğin buradaki kişisel haklara ve kişiliğe saldırı kişinin “aile değerleri”ne
saldırıdır. Her saldırı mahiyetine göre farklı manevi tazminat miktar-
larının ödenmesini gerektirir. Sadakatsizlik ile veya şiddet uygulamak
ile güven sarsan davranışla boşanmalarda kusursuz ya da daha az ku-
surlu eş elbette farklı tazminat miktarlarına kavuşacaktır. Ancak her
halükarda manevi tazminat almak hakkı tanınmalıdır.
Oysa daire bazı hallerde manevi tazminat talebini reddetmektedir
(ki aynı davada maddi tazminat talebi kabul edildiği halde).
13
Burada
uygulanması gereken ölçüt şu olmak zorundadır. Kusuru olmadan ya
da az kusurlu olmasına rağmen kadının evliliği sona ermiş ise onun
aile değerlerine saldırı gerçekleşmiştir. Başka şart aranmamalıdır. Bo-
şanma haksız olarak kadının karşısına çıkan ve aslında manevi zararın
ta kendisi olan bir sonuçtur. Bu sonuca tazminata hükmedilmek zo-
runluluğu vardır ve ek şartlar aramak yasal değildir.
Evliliğini-yuvasını kaybeden bir kadının kişiliğine saldırının ger-
çekleştiği reddedilemeyecek bir gerçek olarak karşımızda durmakta-
dır. Böyle bir durumda kadının ruh halini-psikolojini insanoğlu ancak
bizzat yaşadığında anlayabilmektedir. Türk toplumunda “dul”laşan
kadının kişiliğine saldırının gerçekleştiği tartışmasız kabul edilmeli-
dir. Ve bize göre manevi tazminat kurallarının en önde ve öncelikli uy-
gulama ve geçerlilik alanı az kusurlu veya kusursuz olmasına rağmen
suçsuz yere ailesini kaybeden kadınlar olmamalıdır.
13
8 “…Toplanan delillerden davacı-davalı kocadan kaynaklana davalı – davacı kadının kişilik
haklarına saldırı teşkil eden maddi bir hadisenin varlığı kanıtlanmamış ve Türk Medeni
Kanunu’nun 174/2. maddesi koşulları oluşmamıştır. Kadının manevi tazminat isteminin
reddi gerekirken yazılı şekilde kara verilmesi doğru görülmemiştir.
Türk
Medeni Kanunu’nun 174/1. maddesi mevcut veya beklenen bir menfaati boşanma yü-
zünden haleldar olan kusursuz yada daha az kusurlu tarafın, kusurlu taraftan uygun bir
maddi tazminat isteyebileceğini, 186. maddesi, evi birlikte seçeceklerini, birliğin giderlerine
güçleri oranlarında emek ve mal varlıkları ile katılacaklarını öngörmüştür. Toplanan deli-
lerden boşanmaya sebep olan olaylarda maddi tazminat isteyen eşin diğerinden daha ziyade
kusurlu olmadığı anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu bu eş, en azından diğerinin maddi des-
teğini yitirmiştir. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile kusurları
ve hakkaniyet ilkesi (MK m. 4, BK m. 42 ve 44) dikkate alınarak davalı – davacı kadın
yararına uygun miktarda maddi tazminat verilmelidir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru
görülmemiştir...” (2. HD 31/05/2007 2006/20277 2007/9196).
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
321TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
II. Ailenin Korunması
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin
aile hukukumuza yansımış en somut örneği şüphesiz 4320 sayılı ka-
nundur. Bu bakımdan incelenmesi gerekmektedir.
Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ön-
lenmesi Sözleşmesi (CDEAW) 16. maddesi ile aile birliğinde kadın ve
erkek eşitliği esasına yönelik yükümlülükler yer almaktadır. Adı ge-
çen sözleşmeye ek belgelerden olan sözleşmenin maddi hükümleri, 19
no’lu Genel Tavsiye, 2 Şubat 1996 tarihli Birleşmiş Milletler Ekonomik
Sosyal Konsey’ce hazırlanan Aile İçi Şiddete İlişkin Çerçeve Mevzuat
Örneği gibi belgeler halen yürürlükte olan 4320 sayılı kanunun felsefi
temellerini oluşturmaktadır. Sözleşmenin maddi hükümlerine baktığı-
mız zaman madde 2/c–d bentlerinde kadın haklarının erkeklerle eşit
olarak himaye edilmesi ve bunun mahkemeler ve diğer kamu kuru-
luşları aracılığı ile kadınların her türlü ayrıma karşı aktif bir şekilde
himaye edilmesi devlet görevi olarak açıklanmaktadır.
Kadınlara karşı herhangi bir ayrımcı hareket yapılması ve uygu-
lanmasında kurumlar ve yetkililerin bu yükümlülüğe uyup uymadık-
larını denetlemek de yine devlet görevi olarak sayılmaktadır. Bunun
dışında mevzuat anlamında bu sözleşmeye aykırı hükümlerin ortadan
kaldırılması, kadın erkek eşitliğinin sağlanması amacıyla başvuru yol-
larının kurulması sözleşme tarafı olan devletlere yüklenmiş birer gö-
rev olmaktadır. Sözleşmenin maddi yükümlerinden olan 3 madde ile
ilgili olarak kadın hakları ile insan haklarının birbirinden ayrılmazlığı
vurgulanmaktadır.
19 no’lu Genel Tavsiye metinlerinde toplumsal cinsiyete daya-
lı şiddetin kadınların erkeklerle eşit temelde hak ve özgürlüklerden
yararlanma kabiliyetini ciddi şekilde yaraladığı belirtilmektedir. Gö-
rüldüğü üzere şiddet toplumsal anlamda ön planda duran erkek cinsi
tarafından daha geri planda duran kadın cinse karşı uygulanan bir ay-
rımcılıktır. Kadın Hakları Sözleşmesi 1. madde cinsiyete dayalı olarak
hak ve özgürlüklerden yararlanmanın açıkça ayrımcılık olduğu belir-
tilmektedir. Sözleşme’nin temeli bu olduğuna göre sözleşme, sadece
kadınlara karşı aile içindeki şiddete karşı değil kadınlara karşı bütün
kurumsal ve toplumsal şiddeti yasaklamaktadır.
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
322TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
Kadınların kalıplaşmış toplumsal ikincillik rolünü sona erdirmek
için yapılacak sosyal planlar bir tarafa bırakılırsa acil olarak kadınların
insan haklarının devletlerce çıkarılacak mevzuat ve mevzuatın uygu-
lanmasında gösterilecek hassasiyet ile şiddetle mücadelenin ivedilik
kazandırılması gerekmektedir. Dolayısıyla devletler Özel Tavsiye bö-
lümünde de belirtildiği gibi toplumsal cinsiyet temelli şiddetin bütün
biçimlerinin ortadan kaldırılması için tedbir almak zorundadırlar.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi kadınların haklardan
yararlanması ve toplumdaki ikincil rollerinden sıyrılıp kurtarılmaları
için devletlere düşen yükümlülüğü 28 no’lu genel yorumda da tekrar
etmektedir. Buna göre taraf devlet koruma tedbirleri almalı kadınların
etkin ve eşit şekilde güçlendirilmesini sağlamak için pozitif tedbirleri
almalıdır.
Bu arada komitenin 19 nolu genel yorumuna göre sözleşme kapsa-
mına giren aile kavramının standart bir tanımı olamayacağı benimsen-
mektedir. Komitenin önüne gelen bazı olaylarda Birleşmiş Milletler
Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 23. madde ölçütlerinin arandığı
görülmektedir. Buna göre 23. madde kapsamında aile tanımına etkinlik
kazandırılabilmesi için evli olmayan çiftler ve çocukları, tek ebeveyn
ve çocukları gibi durumlarda da aile kavramı ve olgusunun varlığı ka-
bul edilip kadınlara karşı eşit muamelenin sağlanması gerekmektedir.
Komite kadınların şiddet karşısında adli yardımdan ücretsiz ya-
rarlanması yönünde taraf devletlere yükümlülük yüklemektedir.
Bütün belgelerden çıkan sonuç şu olmaktadır ki kadına karşı şid-
det kadına karşı ayrımcılığın en önemli ve ilk akla gelen somut ör-
neğidir. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Devleti 4320 sayılı kanunu
mevzuatında yer vermiş ve uygulanmaktadır.
A. Sözleşmeye Göre Şiddet Nedir?
1995/85 sayılı insan hakları komisyonu kararı ve eki olan aile içi
şiddete ilişkin Mevzuat Çerçeve Örneğinde devlet birimlerinin kadına
karşı şiddetin önlenmesinde yükümlülükleri ayrıntılı olarak açıklan-
mıştır. Mevzuat örneği II/B’ye göre yasal düzenlemede karılar, birlik-
te yaşayan çiftler, eski karılar ve eşler, kız arkadaşlar, (aynı evde ya-
şamayan kız arkadaşlar da dahil olacak şekilde ), kadın akrabalar (kız
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
323TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
kardeş, kız çocuk, anneler) evde çalışan kadın hizmetliler, bir konutta
yaşamakta olmakla şiddetten koruma hakkını elde etmelidirler.
a. Şiddet Örnekleri
II/C ile aile içi şiddet örnekleri sayılmaktadır. Elbetteki tahdidi de-
ğildir. Bir aile üyesi tarafından gerçekleştirilen basit saldırı, ağır dayak
atmak, kaçırmak, tehdit, gözdağı, zorlama, üzerine yürüme, küçük
düşürücü sözlü taciz, zorla veya hukuka aykırı olarak haneye girme,
kundaklama, mülkün tahribi, cinsel şiddet, evlilik içi tecavüz, başlık
parasına bağlı şiddet, başlarıyla cinsel ilişkiye yönlendirme, zorlama,
teşvik, evde çalışan kadın hizmetlilere şiddet ve şiddete teşebbüs gibi
bir kadın üyeye yönelik fiziki saldırılar ve psikolojik saldırılar aile içi
şiddet örnekleri olarak sayılmaktadır.
14
Ailenin Korunmasına Dair Kanunun Uygulanması Hakkında Yö-
netmelik m. 4/e’ye göre şiddet, “aile bireyinin fiziksel, cinsel, ekonomik
veya psikolojik zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanması muhtemel
hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellen-
mesini de içeren, toplumsal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel,
psikolojik, sözel ve ekonomik her türlü davranışı” ifade etmektedir.
Çerçeve mevzuat örneğinde (2 Şubat 1996 tarihli, İnsan Hakları
Komisyonu 52. oturum) şikayet mekanizmaları yargı makamlarının
görevleri, konusunda nasıl düzenlemeler yapılması gerektiği de açık-
lanmıştır. Buna göre aile içi şiddete ilişkin şikayetlerde diğer şikayetle-
re göre polis – zabıta – kolluk kuvvetleri hiçbir şekilde başka soruştur-
malardan daha bir önemsizlik sergilememelidir.
Kolluk kuvvetinin öncelikli görevi doğrudan mağdur ile güven
ilişkisi kurup kendini resmi olarak tanıtıp mağduru güven içine almak
ve şüpheliyi ya göz altına almak yada evi terk etmeye ikna yoluyla
öncelikli olmak üzere bildirmek daha sonra mağduru yaralı veya darp
izi varise bir ulaşım aracı sağlayıp en yakın sağlık kuruluşuna intikal
ettirmek, eğer mağdur ikametgahı terk etmek istiyorsa uygun bir sı-
14
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 30.04.2002 tarihli tavsiye kararında cinsiyete
dayalı fiziksel, psikolojik içerikli cinsel zarar veya sıkıntı veren her türlü şiddet ey-
lemi veya şiddet tehdidi kadına yönelmiş şiddet olarak benimsenmiştir (Bkz. Bay-
dur/Erdem 91).
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
324TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
ğınma evi ve benzeri yere güven içinde ulaştırmak, mağdura müracaat
edebileceği yasal yolları hatırlatmaktır.
Bu anlamda, mahkemeden tek taraflı bir kısıtlama tedbiri alına-
bileceğini, failin kötü muamelede bulunmasının yasaklanabileceğini,
mağdurun mallarını koruma altına alınabileceğini, failin evden uzak-
laştırılabileceğini, resmi tatil günlerinde dahi bu korumadan yararla-
nabileceğini, avukat tutma zorunda olmadan bunların yapılabileceği-
ni, mağdura bildirir hükmedilecek herhangi bir koruma kararı da yine
kolluk tarafından faile bildirilir.
Özellikle şiddetin ortaya çıkma ihtimali olduğu durumlar veya
hali hazırda şiddet uygulamasının devam ettiği durumlar, ihbarcının
bir koruma kararına rağmen tekrar şiddete uğramak üzere olduğunu
belirtmesi, veya daha önce de aile içi şiddetin yaşandığını belirtmesi
hallerinde kolluk gücünün çok hızlı bir şekilde şiddetin gerçekleşti-
ği mekana gitmesi gerektiği benimsenmektedir. Kolluk şikayet- ihbar
aldıktan sonra taraflar veya çocukların ve görgü tanıklarının ayrı ayrı
odalarda görüşmelerini sağlamak, zabıt düzenlemek, şiddet mağdu-
runa haklarını hatırlatmak, raporu yazmak, en yakın sağlık merkezine
intikali sağlamak ve tıbbı raporu almak, güvenli bir yer yada sığınma
hakkını bulmak, fiilen koruma sağlamak şiddet ortamını sona erdir-
mek için failin evden uzaklaşmasını sağlamak ve tekrar bir saldırı ni-
yetini sezdiği anda faili tutuklamak gibi acil davranış şekilleri belirlen-
miştir.
Mağdur veya ihbar eden kişi olayı dolaylı yönden yargı yerlerine
de bildirebilir. Bu yargı yerleri failin ikamet ettiği, mağdurun ikamet
ettiği, şiddetin meydana geldiği yer yargı mercileri olabileceği gibi şid-
detten kaçan mağdurun geçici ikamet ettiği yer yargı Meircine’de vaka
intikal ettirilebilir.
Bunun dışında mağdur kendisinden yardım ettiği akraba, arkadaş
veya yardım sever vasıtasıyla olayı kolluk kuvvetlerine intikal ettirile-
bileceği gibi mağdurun sağlık kuruluşunda tedavisi sırasında da şika-
yet etme hakkı olup ilgili sağlık görevlisi söz konusu beyanı raporuna
yazıp ilgili yargı yerine iletecektir.
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
325TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
b. Şiddet Hakkında Rapor Hazırlanması
Aile mahkemeleri tarafından esas alınabilecek kolluk raporu içerik
itibariyle tahdidi olmamak kaydıyla tarafların cinsiyet meslek eğitim
düzeyleri ilişkileri sosyal konumları şiddetin ve şikayetin tarihi soruş-
turma tarihi, şiddetin çocuklar tarafından görülüp görülmediği, şidde-
tin kapsamı, kullanılan silah hakkında bilgi, kolluk tarafından yapılan
işlemler şiddeti doğuran sebepler, hakkında bilgiler içermektedir.
c. BM İHK Çerçeve Mevzuat Örneğine Göre
Yargı Makamlarının Ödevleri
Mağdurun başvurusu üzerine işin niteliği itibariyle tek taraflı ko-
ruma kararına hükmedilebilir. Şiddeti yasaklamak mağdurun malların
fail tarafından kullanılmasını engellemek gibi bir ihtiyati tedbir kararı
söz konusudur. Mağdurun yanı sıra diğer aile bireylerinin de koru-
ma altına alınması mümkün dür. Bu arada şiddeti ihbar eden tanık
– ihbarcı da koruma altına alınabilir. 24 saatlik süre içerisinde bir sos-
yal yardım uzamanı, bir akraba da failin şiddetin önlenmesi için yargı
merciine başvurabilir. Bu koruma kararı verilinceye kadar mağdurun
hayatına sağlığına ve mutluluğuna yönelmiş ciddi bir tehlikenin var
olması halinde söz konusudur. Burada açıkça gecikmesi sakınca do-
ğuran bir ortam ve bu ortamdan korumanın sağlanabilmesi için yargı
merciini harekete geçirecek kişiler belirlenmektedir.
d. Korumanın Konuları
Failin haneyi boşaltması
Çocuklara erişimin düzenlenmesi
Mağdurun iş yerine veya sıklıkla gittiği yerlerde ki temasını ya-
saklanması- düzenlenmesi
Mağdurun sağlık ödemeleri
Ortak malları tek taraflı muameleyle elden çıkarılmasının önlen-
mesi
Tedbire aykırılık halinde tutuklanabileceği
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
326TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
Koruma kararından bağımsız bir şekilde oluşan suçlara ilişkin so-
ruşturma yollarına mağdurun başvurabilmesi
Mağdurun boşanma, ayrılık, tazminat ve benzeri hukuk davaları-
nı açabileceği
gibi hususlar yer almalıdır.
e. Kimler Tedbir İsteyebilir
Mağdur, akraba, sosyal yardım uzmanı, mağdura yardım eden
kişi
Bu kişiler koruma tedbiri sona erdikten sonrada ek koruma tale-
binde bulunabilirler (kanaatimizce ek tedbiri sadece mağdur isteyebi-
lir).
Mahkemelerden beklenen odur ki şikayet ve koruma tedbirin ile-
tilmesinden itibaren 10 gün içinde duruşma yapmaları gerekmekte ve
hüküm kurmaları beklenmektedir.
Mahkeme;
Failin mağdur ve mağdurun bakmakta olduğu kişiler ve ona yar-
dımcı olanlara ve akrabalarına şiddet uygulanmasından yasaklama,
Hanenin mülkiyeti hakkında karar vermeksizin haneyi boşalttır-
mak,
Kirada oturuyorsa kiranın veya ipotek yükümlülüğünün fail ta-
rafından yüklenmesinin devamını ve müşterek yükümlülük altındaki
çocuklara ve kişilere nafaka ödemesini emretmek,
Araba ve benzeri diğer önemli eşyanın kullanımına fail tarafından
mağdura devrinin sağlanmasına ilişkin talimat vermek,
Çocuklarla şahsi ilişkiyi düzenlemek, mağdur ve çocukların işyeri
ve okul ve benzeri yerlere yaklaşıp yaklaşmamasını düzenlemek varsa
silahını teslim etmek, yoksa silah almaması, kullanmaması konusun-
da uyarmak, mağdur ve çocukların sağlık giderlerini psikolojik danış-
manlık masraflarını ve sığınma evi masrafları fail tarafından ödenme-
sini kararlaştırmak,
Tedbirlere aykırılık halinde tutuklanabileceğini ve aleyhinde ceza
davası açılabileceğini faile bildirmek,
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
327TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
Tarafların mahremiyetini korumak için duruşmayı gizli yapmak
gibi hususlar içeren koruma kararının çıkartılmasından itibaren 24
saat içinde korunmasına hükmedilen kişilerin bulunduğu yerdeki kol-
luk merkezine ulaştırmak,
Tedbirlere uyulup uyulmadığını kolluk tarafından takibini iste-
mek,
Koruma kararı için masraf gibi hususları düzenlemelidir.
Ayrıca koruma kararı alınmasında kötü niyetli hareket edilmesi
halinde masrafların davacı tarafa yüklenmesi de mümkündür.
f. Ceza Yargılamaları
Cumhuriyet Savcısının iddianamesinde şiddetin aile içi şiddeti
olduğunu belirtmesi, kovuşturma için mağdurun ifadesinin yeterli
olması, hükümde aile içi şiddet nedeni ile mahkumiyetin açıkça yazıl-
ması, dava süresince aile içi şiddet uygulayanın davacı ile temasının
engellenmesi, failin ilk eyleminde pişmanlık belirtmesi ve davacının
açıkça af etmesi karşısında failin mahkumiyetini ertelenmesi ve failin
psikolojik danışmanlık hizmeti almasına karar verilmesi, tekrar eden
eylemlerde cezanın ağırlaştırılarak uygulanması gibi kılavuz ilkeler
benimsenmiştir.
g. Hukuk Mahkemeleri
Ayrılık, boşanma ya da tazminat davalarında yargılama sırasında
koruma tedbiri alınabilir. Bu koruma tedbirleri hukuk yargılamasında
davanın yerine geçmez. Bu tür kararlar müteakip yargılama sürecinde
esaslı sayılan hususlardandır.
I. Hizmetlerin Sunulması
Aile içi şiddet mağdurlarıyla ve aileleriyle bütün görüşmelerin
gizli yapılması da sunulacak hizmetlerden sayılmıştır.
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
328TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
B. 4320 Sayılı Kanunun Niteliği ve Uygulaması
Bu kanun kadına yönelik baskılar ve aile içi şiddetin önlenmesi
amacıyla çıkarılmıştır. Kanunu dayanağı 20 Aralık 1993 tarihli “Kadın-
lara Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Bildirge” olup BM Genel Kurulunca
kabul edilmiştir. Bu bildirge ve bunu esas alan diğer bölgesel uygu-
lamalar ve İnsan Hakları uygulamaları kapsam itibarıyla aile içi olan
şiddet, toplum tarafından uygulanan (işyerinde sosyal ve eğitim ku-
rumlarında ve alanlarında karşılaşılan çeşitli taciz vs.) şiddet ve dev-
let takibi sırasında ortaya çıkan (gözaltında vs.) şiddet uygulamaları
konu edilmektedir.
15
1. Talep ve İhbar
Bu kanunun uygulanması için Aile Mahkemelerine aile içinde şid-
dete maruz kalan eş veya aile fertlerinden herhangi biri müracaatta
bulunabilir. 4320 sayılı kanunun Uygulanması Hakkında Yönetmelik
16
m. 5 ile konu ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Buna göre “aile bireyle-
rinden biri fiziksel, cinsel, ekonomik veya psikolojik zarar görmesiyle veya acı
çekmesiyle sonuçlanması muhtemel olan, bu tip hareketlerin tehdidini, baskıyı
ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, toplumsal veya özel alanda
meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözel ve ekonomik nitelikte şiddet
içeren davranışa maruz kalmaları hâlinde, şikâyet ve ihbar mercilerine müra-
caat etmek suretiyle tedbir talebinde bulunabilir” (Yönetmelik 5/1).
Bunun yanında aile içinde şiddete tanık olan üçüncü bir kişi de ih-
barda bulunabilir (Yönetmelik 5/3).
17
Üçüncü kişilerin bildirisi ancak
Cumhuriyet Savcılığına veya kolluk güçlerine olabilir. Yoksa mahke-
meye üçüncü kişi başvurarak mağdur lehine tedbir talebinde buluna-
maz. Üçüncü kişi genel kolluk kuvvetlerine veya Cumhuriyet Savcılı-
ğına ihbarda bulunabilir. Ayrıca aynı çatı altında yaşayan başka aile
bireyi varsa mahkemeden tedbir talebinde bulunabilir (m. 1).
15
Köseoğlu, B., Aile Mahkemelerinin İşleyişi, Ankara 2005, s. 279 vd.; Moroğlu, N., Kadı-
na Yönelik Şiddet ve Ailenin Korunmasına Dair Kanun, www.hukukçu.com/dosyalar
kadina_siddet.htm,Yazar kanunun uygulanmasına ilişkin istatistik bilgileri ve AB
ülkelerinde uygulamanın gelişmesi için ülkelere bütçe oluşturmaları yönündeki
kararlardan ayrıntılı olarak söz etmiştir.
16
Metinde “yönetmelik” olarak bahsedilecektir.
17
Moroğlu, 7.
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
329TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
Yönetmelik 5/2’ye göre şikayet ve ihbarın “…eşlerden biri veya ço-
cuklar veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden biri veya mahke-
mece ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan veya evli
olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan aile bireylerinden birisi tarafından…”
yapılabileceğini düzenlemektedir. Görüldüğü gibi fiili beraberliklerde
şiddete uğrayan taraf yönetmeli ile koruma dışında bırakılmaktadır.
Oysa bu artık İç Hukuk metni olan CEDAW hükümlerine ve sözleş-
menin amacına aykırıdır. Bunca yıllık deneyimlerimiz ve hakkaniyet
ve de sözleşme yükümlülüklerimiz dolayısıyla bize göre kız arkadaş-
ları veya imam nikahıyla yaşamakta olan ve şiddete uğradığını beyan
ve şikayet eden kadınlar da Aile Mahkemesinden koruma talebinde
bulunabilirler. Ancak bu tür talepler 4320 sayılı kanuna göre değil
doğrudan sözleşme hükümlerine dayanılarak koruma tedbirlerine
konu edilmelidirler. Zira her iki tür olayda kadının cinsel olarak sö-
mürülmesi ve buna karşılık kadının şiddete uğraması söz konusudur.
Sözleşme temel amaç olarak kadına karşı şiddeti ortadan kaldırmak
istemektedir. Bu nedenle imam nikahlı eşleri gelenekten kaynaklanan
“aile” olgusuna alıp kız arkadaşlığı durumunda şiddetin bu kanundan
doğan koruma kapsamına girmeyeceği yönünde ayrım yapılamaz.
18
Sayılan kişilerin başvurması ile soruşturma evrakının kolluk vası-
tasıyla Cumhuriyet Savcılığı’na iletilmesi halinde Savcılık kanalı ile de
mahkemeye gelebilir. Bu başvuru şeklinde tedbir talebi Cumhuriyet
Savcılığından gelmiş olmaktadır. Şiddetin gerçekleştiği yer Cumhuri-
yet Savcılığı olay evrakını ve tarafların evliliğine dair evrakı (nüfus
kaydı tablosu) ekli olmak üzere koruma talepnamesini aynı yer Aile
Mahkemesine gönderir (Yönetmelik m. 4, 5, 6).
2. Tedbirin Konusu
Kanun ve yönetmelik nitelik itibarıyla iki tür tedbir öngörmekte-
dir.
1- Eylemci eşin uyarılması: Hakim yazılı başvuru üzerine eylemci
eşe, eş ve çocuklara varsa öteki aile üyelerine karşı şiddet uygulama-
ması, onları korkutmaması yönünde uyarılarda bulunur (m. 1/II-a yö-
netmelik m. 6/2). Ayrıca eşyaya yönelik şiddete başvurmaması, alkollü
veya keyif veren maddeler almış vaziyette haneye gelmemesini, evde
18
Ayan, 301, Baydur/Ertem, 117.
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
330TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
bu tür maddeleri kullanmamasını da ihtar edebilir (m. 1/II-c,f). Gerek
eşyaya şiddet uygulamak gerekse keyif veren maddeler kullanmak ya
da kullanmış olarak eve gelmekteki amaç karşı tarafa korku, kaygı ve
endişe vermek amaçlıdır. Bu yüzden bu tür davranışlar tereddütsüz
olarak uyarmanın konusunu oluşturabilirler.
Gelişen teknolojik imkanlardan yararlanarak eylemci eşin aile fert-
lerini rahatsız etmemesi de uygulanabilecek ihtarlardandır (m. 1/II-d).
Bu yasaklamanın sınırları iyi çizilmelidir. Amaç eşler arası iletişimin
yasaklanması olmamalıdır. Zira böyle bir durum 4787 sayılı kanunun
m. 7 ile getirilen “sulhe teşvik” kurumuyla çelişir. Yasaklanması gere-
ken “taciz” niteliği taşıyacak hareketlerdir. Yönetmelikte bu sorunun
iyi yazılamadığını belirtmek zorundayız.
Bu ihtarlarda 4787 sayılı kanunun getirdiği hatırlatma ve davet
yükümlülüğü de unutulmamalıdır. Eylemci eşe ailenin Türk toplu-
munun temeli olduğu, ailenin şefkat ve merhamet ortamını gerektir-
diği, bunu tesis etmenin eşlere düşen yükümlülük olduğu, evliliğin
bir yönüyle şahsi fayda ve menfaatlerden fedakarlık mesleği olduğu,
aile bireylerinin barış ve huzur içinde olmalarının sosyal ve insani bir
gereklilik olduğu, mutlu ve huzurlu ailelerin huzurlu toplumları oluş-
turduğu bildirilmelidir. Dolayısıyla eşler arasında bir yandan 4787 sa-
yılı kanunun m. 7 hükümlerinin uygulanması (barıştırma) söz konusu
iken diğer taraftan 4320 sayılı kanun gereği bir eşin diğeriyle iletişimin
yasaklanması anlamına gelen koruma tedbirine hükmetmek önemli
bir çelişki olacaktır.
2- Kanunun doğrudan yaptırım uygulanmasına dair hükümleri de
bulunmaktadır. Bunlar; eylemci eşin müşterek haneden uzaklaştırıl-
ması, hanenin diğer eş ve/veya çocuklara belli bir süre ile sınırlı olmak
üzere tahsisinin kararlaştırılabilmesi ve yine mağdur tarafın çalışmak-
ta olduğu işyerlerine yaklaşmasının yasaklanması gibi tedbirlerdir (m.
1/II-b,e Yönetmelik m. 8).
19
Uygulamada açıkça yapılan bir hata söz konusudur. Eylemci-şid-
det meyilli eş için uygulanan tedbirlerden sadece “evden uzaklaştırma”
süreyle sınırlıdır. Eşin dövülmemesi, küfür ve hakaret edilmemesi,
tehdit edilmemesi, iletişim cihazlarıyla taciz edilmemesi gibi ihtar
yaptırımları süreyle sınırlı olamaz. Zira eşler birbirlerini her zaman
19
Ayan, 324.
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
331TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
saymak, sevmek, dayanışma içinde olmak ve birliğin mutluluğunu
birlikte sağlamak sorumlulukları vardır. O halde “evden uzaklaştırma”
dışında kalan ve eşlerin iyi geçinmelerine yönelik ihtarların süreli ol-
ması düşünülemez. Ne yazık ki, yönetmelik bu konuda da deneyimsiz
bir şekilde kaleme alınmıştır (Yönetmelik m. 14/1).
Diğer yaptırım, varsa eylemci eşin silahını zabıtaya yasak süresin-
ce teslim etmesinin sağlanmasıdır. Her somut olaya göre eylemcinin
eylemlerdeki psikolojik durumu gözlemlenip özellikle bu hükmün
uygulanmasına özen gösterilmelidir. Bu, daha eşin ilk başvurusunda
soruşturulmalıdır. Zira uygulamada eşi tarafından ateşli silahla vuru-
larak öldürülen eşler bulunmaktadır.
Silah, bulundurma ruhsatlı bir silah olabilir. Bu durumda silah ya-
saklama süresince ruhsat adresi ile uzaklaştırma adresi aynı ise kolluk
kuvvetlerine bırakılmalıdır. Bu uygulama cezai anlamda silah ruhsa-
tının iptali sonucunu doğurmaz. Ancak yasağa aykırılık halinde genel
Ceza Hukuku hükümlerine tabi olur.
Silah teslimi konusunda uygulamada hukuki uyuşmazlıklarla
karşılaşılabilmektedir. Ruhsatlı silahı olan bir kişi sadece şiddetten ya-
saklanmış ise evden uzaklaştırılması söz konusu değilse silahının za-
bıtaya teslimi söz konusu olmamalıdır. Yönetmelikte bu konu da dü-
zenlenmemiştir. Oysa uygulamada sıkça karşılaşılan bir durumdur.
Ancak uygulamada silah teslimi tedbirinin silahın nerede tutula-
cağı konusunda tereddütler bulunmakta idi. Yönetmelik m. 11 ile so-
run çözüme kavuşturulmuş olup silahın tedbir süresinin sonuna ka-
dar adli emanete alınması düzenlenmiştir. Ancak, 11. m. ile kastedilen
tedbirin “evden uzaklaştırma” tedbiri olduğunu tekrarlayalım.
Bu tedbirlerin dışında hakim, her somut olaya göre temel insan
hakları çerçevesinde kalmak şartıyla başka tedbirlere de hükmedebilir
(m. 1/I-son yarım cümle).
Eve veya işyerine yaklaşmama, ilgili eşin ev masraflarını veya eş ve
çocukların mali ihtiyaçlarını karşılama yükümlülüğünden kurtarmaz.
Mahkeme bu konuda da hüküm kurmalıdır. Nafaka konusunda talebe
gerek yoktur.
20
Evden belli bir süre uzaklaştırılan eş, eş ve çocuklar
20
Ayan, 331. yazar nafakanın ancak evden uzaklaştırma halinde uygulanabileceğini
belirtmektedir. Bu genel anlamda doğru olmakla beraber aynı evde tedbirin uy-
gulanması hallerinde de nafakanın aksatılmaması için hatırlatma bendi yazılabilir.
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
332TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
için tedbir nafakası ile yükümlü tutulmalıdır. Zira evden uzaklaşması-
na rağmen MK’nın 185 ve 186. maddelerinden doğan yükümlülükleri
devam etmektedir. Uygulamada başkaca sorunlarla karşılaşılmaması
için imkan dahilinde peşin ödenmek üzere tedbir nafakasına hükme-
dilebilmelidir. Kanunun açık hükmü karşısında bu konuda mahkeme
yetkili ve hatta görevlidir. Tedbir hükümlerinin kamu düzeninin par-
çası olduğunu hatırlatalım (Yönetmelik m. 16).
Nafaka ödenmesine ilişkin bir hüküm kurulduğunda nafakanın
tahsiline ilişkin sorun ile karşılaşılabilir. Nafaka ödenmesi münhası-
ran 4320 sayılı kanun uygulaması olmakla bir tedbir kararı ve hatta bir
ihtiyati tedbir kararı söz konusu olacaktır. İhtiyati tedbir kararlarının
uygulanmasında görevli tedbir uygulayıcısı açıkça yazılmalıdır. An-
cak bu kanundan doğan bir nafaka yükümlülüğünün yerine getiril-
mesi yine bu kanuna tabi olmalıdır. O halde evden uzaklaştırılan eşe
nafaka yükümlülüğü tebliğ edildiğinde nafaka ödeme yükümlülüğü-
nü koruma tedbirindeki gibi yerine getirmezse aynı kanunda yer alan
cezai sonuçla karşı karşıya kalır. Tıpkı uzaklaştırma kararına rağmen
eve girmesinde olduğu gibi. Yönetmelik 16/II ile uygulamaya kolaylık
sağlanmıştır. Buna göre nafakaya ilişkin hüküm mahkeme tarafından
İcra Dairesine re’sen gönderilecektir.
Uygulanacak tedbirler açısından kanun hükmü sınırlı durumlar
belirlemek yerine tedbirin bizatihi mahiyetini göz önüne alarak ben-
zeri durumları da koruma kapsamına almıştır. Uygulamada gitgide
sıklaşan bir durum vardır ki, bu duruma 4320 sayılı kanun hükümle-
rinin uygulanması gerekliliği uygulayıcıların gözünden kaçmaktadır.
O da velayet yetkisi olmayan eşin, tedbiren velayet sahibi olan veya
velayet kendine tevdi edilen eşten aldığı çocukları iade etmemesi ve/
veya kaçırması durumudur. Teslim edilmeyen veya kaçırılan çocuk ile
yetkili-görevli veli (velayet sahibi) yasal ve de anayasal anlamda tam
bir ailedir ve anayasa ve MK ve diğer Aile Hukuku mevzuatına göre
koruyucu hükümlerden yararlanır. Bunlardan biri elbette 4320 sayılı
kanundur. Teslim etmeyen veya kaçıran eş hukuka karşı hile-desise
kullanarak çocuğu teslim etmemektedir. Özellikle kaçırma eylemi bi-
zatihi şiddet unsuru taşıyan bir eylemdir. Ayrıca, teslim alınışı yasal
olduğu halde iade etmeme eylemi de çocuklara yönelik korku verme
Ancak dosya kapsamında iaşe konusunda sıkıntı yaşandığına dair bilgiler varsa
nafaka hükmü kurulması unutulmamalıdır.
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
333TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
içeriklidir. Her iki eylemin birinci mağduru doğrudan çocuktur. İkinci
mağdur ise yasal olarak velayetin sahibi olan eştir. Bu açıdan kaçırı-
lan veya teslim edilmeyen çocukların 4320 sayılı kanun kapsamında
bulunduğu yerde derhal teslim alınarak yetkili veliye teslimi yönün-
de koruma kararı verilmelidir. Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten bu
yana bu hukuki yolun işletilmemesi 4320 sayılı kanunun amacını bil-
memekten ibarettir. Bu kanun sadece halen evli olan eşler arasında-
ki şiddete veya boşanma davası devam eden eşlere uygulanacak bir
düzenleme değildir. Aileye karşı şiddetin şu veya bu aşamada ortaya
çıkması halinde 4320 sayılı kanun uygulanacaktır.
Kaldı ki uygulamada halen evli olan eşlerin birisi şiddete uğradı-
ğında polise müracaat ettiğinde polis tarafından “aile kavgasıdır, karı-
şamayız…” tepkisi ile karşılaşmaktadır. Oysa aile kavgası kolluk kuv-
vetlerinin derhal müdahalesini gerektirmektedir. Bu konuda Adalet
Bakanlığı genelgesi oldukça açıktır. Halen uygulamada şiddetin dur-
durulamaması sadece kayıtsızlıktandır.
21
3. Kanunun Uygulanmasında Karşılaşılan Sorunlar ve
İşletilmesi Gereken Usul
Bu kanun hükümlerinin bir eş için uygulanmış olması boşanma
davalarında o eş lehine kesin delil sayılır. Bu soruşturma dosyası özel-
likle boşanmanın sonuçları veya eşlerin uyarılması konusunda haki-
min takdirinde doğrudan etkili olacaktır. Bu açıdan 4320 sayılı kanu-
nun uygulanması nitelik arz etmektedir.
Toplumumuzun ve özellikle kadınlarımızın hukuk kültürü yük-
sek değildir. Bundan doğan sıkıntılar bulunmaktadır. Her taciz, şiddet
21
Adalet Bakanlığı’nca yayınlanan genelgenin ilgili bölümleri şu şekildedir. “…Ana-
yasa m. 41’e göre aile Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet
ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması…için gerekli tedbirleri
alır ve teşkilatı kurar… TCK 86/III-a bendinde “…kasten yaralama suçunun üstsoya, alt -
soya, eşe ve kardeşe karşı işlenmesi halinde şikayet aranmaksızın verilecek ceza yarı oranda
artırılır” hükmü yer almaktadır… Cumhuriyet Savcıları tarafından aile içi şiddete maruz
kalındığının öğrenilmesi halinde, bu konuda herhangi bir şikayet de gerekmediğinden der-
hal soruşturmaya geçilmesi, ayrıca koruma kararı alınması için ivedilikle Aile Mahkemesi
Hakimine bildirimde bulunulması, mahkeme tarafından tedbir içeren koruma kararı veril-
mesi durumunda kararın kanunun amacına uygun biçimde infazının sağlanması için kolluk
birimleri ile sıkı işbirliği kurulması, mahkemece verilen koruma kararlarına uymayanlar
hakkında kanuni işlemlerin yerine getirilmesi…”
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
334TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
veya huzur bozucu davranış resmiyet kazanmalıdır. Bu açıdan eyleme
maruz kalan eş kolluk kuvvetlerine başvurmalıdır. Kolluk kuvvetle-
rince yapılacak iş, önce delilleri sabitlemek olmalıdır. Bunlar rapor al-
dırılması, eylemcinin eyleminin durdurulması ve belgeye bağlanması,
eylemcide görülen alkollülük, taşkınlık vs. hallerin evraka yansıtıl-
ması, eylemci eşin sarf etmekte olduğu sözlerin ayrıntılı olarak zapta
bağlanması vs. olabilir. Polise intikal eden her aile içi şiddet olayında
Cumhuriyet Savcısı’nın haberdar edilmesi de ihmal edilmemelidir.
Polis-jandarmanın bu konuda ayrıca eğitilmesi de gerekmekte-
dir.
22
Yeni MK ve de Aile Mahkemeleri Kanun’u ailenin korunmasına
yönelik oldukça özellikli hükümler içermekte olup kolluk kuvvetleri-
nin de eğitilmesine gerek vardır. Öyle ki bu tedbirin tebliğ ve uygulan-
ması ve uygulamanın takip ve sonucu bildirmek kolluk görevlilerince
ifa edilecektir.
4787 sayılı kanun hükümlerinden olan uzmanların görevlendiril-
mesi konusunda zabıta kuvvetleri de eğitilmelidir. Her somut olayda
delillerin bağlanması aşamasında zabıta uzman görüşleri doğrultu-
sunda hareket etmelidir. Bu konuda zabıtaya yardımcı olmak açısın-
dan sosyal hizmetlerdeki görevliler nöbet sistemiyle çalıştırılmalıdır.
Daha olayın başlangıcında uzman görüşü doğrultusunda çalışmak
pek çok geçimsizliğin boşanma kertesine gelmesine engel olacaktır.
Bu yönde çalışmanın sağlanması için devletin ilgili birimleri arasında
bir protokol yapılabilir veya başbakanlıkça genelge çıkarılabilir. Bize
göre bu yapılmasa da yürürlükteki mevzuat zabıtanın uzmanlardan
yararlanmasına müsaittir. Her olayda mağdur eş de bu yönde zabıta-
dan açıkça talepte bulunabilir. Nasıl doktor raporu sağlanıyorsa diğer
uzmanlardan da rapor alınabilir. Bu açıdan özellikle vekilli başvurma-
ların yaygınlık kazandırılması gerekmektedir.
4. Tedbirin Uygulanması ve Sonuçları
Bu kanundan doğan bütün tedbir hükümleri müracaatçısına ba-
kılmaksızın Cumhuriyet Savcılığınca uygulanır (m. 2). Kolluk kuvvet-
leri, Cumhuriyet Savcılığından gelen tedbir hükümlerini uyguladığına
dair evrakı yine savcılık makamı kanalıyla hükmü veren mahkemeye
ulaştırmalıdır. Kararın ihlal edilip edilmediği kolluk kuvvetlerince
22
Bu konuda Moroğlu’nun eleştirilerine bakınız.
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
335TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
mağdur eşin talebi olmadan takip edilmelidir. Zira ihlal halinde ey-
lemci eş cezalandırılacaktır (m. 2/II-III).
Uygulamada tedbir kararının zamanaşımına uğradığı gerekçesiy-
le bazen uygulanmamakta olduğu görülmektedir. Bu durum aslında
kanun metninde yer alan en fazla altı ay süre ile uygulanması konu-
sunun yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Bu süre hakimin
evden uzaklaştırılmasına karar verebileceği azami süredir. Mesela,
mahkeme aile fertlerine şiddet uygulayan eşin evden yedi ay sürey-
le uzaklaştırılmasına karar veremez. Bu sebeple tedbirin uygulanması
açısından zamanaşımı söz konusu olmaz. Aksinin kabulü halinde, şid-
det uygulayan eşin tebliği adres değiştirerek geciktirebileceği ve cezai
sonuçlardan da kurtulabileceği unutulmamalıdır.
Tedbirin uygulama aşaması bakımından Yönetmelik bazı yenilik-
ler getirmektedir. Buna göre Cumhuriyet Savcılığında “Koruma Kara-
rı Defteri” tutulacaktır. İkinci olarak koruma kararı kolluğa savcılıkça
mağdur eliyle gönderilebilecek (Yönetmelik 15/III) ve savcılık tarafın-
dan mağdurun bulunduğu konutun haftada bir kez ziyaret edilmesi,
birinci derece yakınları ile iletişim kurulması, komşularının bilgisine
başvurulması, oturulan yerin muhtarından bilgi alınması, bulunduğu
konutun çevresinde araştırma yapılması sağlanacaktır.
5. 4320 Sayılı Kanunun
Aile Mahkemelerinde Uygulanma Şekli
Aile mahkemelerine bu kanuna dayalı olarak gelen talepler ya
Cumhuriyet Savcısının talebi ya da aile içi şiddete uğrayan eşin şahsi
başvurusu ile gelmektedir. Bu tür evrak harçsız bir incelemeye tabi
tutulmaktadır (Yönetmelik m. 17).
Cumhuriyet Savcısı talebiyle gelen evrak genellikle tekemmül et-
miş durumdadır. Buna dayanarak evrak içeriğine göre Aile Mahkeme-
si Hakimi 4320 sayılı kanunun öngördüğü bir veya birden fazla tedbire
veya MK da yer alan başka tedbirlere hükmedebilir.
23
Şahsi başvurular yoluyla gelen evrak genellikle sadece dilekçede-
ki iddialardan ibaret kalmakta olup bu tip taleplerde Aile Mahkemesi
23
Baktır, 104 vd.; Tutumlu, M. A., Teorik ve Pratik Boşanma Yargılaması Hukuku, Anka-
ra 2005, s. 1154.
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
336TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
Hakimi birtakım soruşturmaları yaptıktan sonra tedbire hükmetmeyi
tercih etmektedir. Zira iddia dışında evrakta delil bulunmamaktadır.
Bu konuda mahkemelerin eleştirilere uğradığı görülmektedir.
24
Oysa
şiddete uğrayan eşin hukuki yardıma kavuşması halinde bu sorun ta-
mamen ortadan kalkmaktadır. Bu konuda da özellikle büyük şehir-
lerde Baroların organizeli bir şekilde hukuki yardımı yaygınlaştırması
gerekir. Böylece 4320 sayılı kanun daha etkin kılınabilir.
4320 sayılı kanun aslen bir tedbir işi, diğer ifade ile acele mevad-
dandır. Yasama organı bu konuda uluslararası sözleşmelere uygun
şekilde amir hükümler getirmiştir. Acil işler hukuk mahkemelerinde
değişik işler defterine kaydedilip duruşma yapmadan tedbir kararına
konu olur. Yoksa bize göre 4320 sayılı kanundan doğan uyuşmazlık
veya şikayeti esasa alıp uzun bir duruşma gününe tabi tutmak sadece
taraflar arasında soğukluğu ve husumeti artırır. O halde delil bulun-
mayan, sadece müracaatçının iddialarını içeren taleplerde sadece uya-
rı yolu tercih edilebilir. Bu öteki tarafın aleyhine bir durum doğurmaz.
Ancak bazı ipuçları varsa itiraz yolu açık olmak üzere tedbir kararı da
verilebilir.
Nitekim Yargıtay 4320 sayılı kanundan doğan işlerin nihai bir iş
olmayıp tedbir uygulaması niteliğinde olduğunu, bu tedbirden son-
ra on gün içinde dava açılması gerekmediğini, özel bir uygulama ol-
duğunu, hakimin tayin ettiği sürenin tedbir süresi olduğunu, temyize
tabi olmayan bir işlem olduğunu benimsemektedir Bu sebepledir ki
bu işler ancak itiraz yoluna tabi olup itiraz üzerine duruşmalı olarak
incelenmelidir. Bu sonucu da ihtiyati tedbirlere itiraz yönteminden çı-
karmaktayız.
25
24
Moroğlu, 7,8.
25
Tercan, Erdal Türk Aile Mahkemeleri, AÜHF Dergisi 2003/3 s. 50., Dural/Öğüz/
Gümüş 4320 sayılı kanundan doğan kararların MK 195 ve devamı maddeleri ile
öngörülen tedbirlere ek nitelikte olduğunu benimseyerek temyize konu olabileceği
ileri sürmektedir.
2.
HD, 2002/14276 E., 2003/344 K. 04.10.2002 t. kararı: “Taraflar arasındaki davanın ya-
pılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösteri-
len hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü. “Mahkemelerden
verilen nihai kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabilir” (HUMK. m. 427). Şu halde
incelenen kararın niteliği ortaya konularak öncelikle kararın temyizinin kabil olup
olmadığının çözümlenmesi gerekmektedir. 4320 sayılı kanun ile aileyi koruyucu
tedbirlerin Sulh Hukuk Hakimi tarafından resen alınması hükme bağlanmıştır. Bu
kanunun amacı aile içi şiddeti durdurma, özellikle kadını ve çocukları koruma ol-
duğu sevk gerekçesinde açıklanmıştır. Hatta “Sulh Hukuk Mahkemesi mağdurların
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
337TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
4320 sayılı kanun hükümleri hakkında da şunları söylemeliyiz. Bu
tekrar şiddete uğrama ihtimalini göz önüne alarak başvurusunun hemen ardından tanık ya
da karşı tarafın dinlenmesine gerek olmadan bu kararı verebilecektir. Şiddete uğrayanların
mahkeme kararında 6 ayı geçmemek üzere tedbirin uygulama süresi belirtilecek ve tedbire
aykırı davranışta bulunulması halinde tutuklanacağı ve hürriyeti bağlayıcı cezaya mah-
kum edileceği kusurlu eşe ihtar olacaktır” açıklamaları yapılmıştır. Görüldüğü üzere
bu karar kusurlu eşin saldırılarına son verilmesinin kendisine ihtarından ibaret kısa
süreli bir tedbir niteliğindedir. Bu açıklamalar kararın nihai nitelikte olmadığını
sürekli sonuç doğurmayacağını göstermektedir. Öte yandan kanunun Türkiye Bü-
yük Millet Meclisi Adalet Komisyonu’nda müzakeresi sırasında 1/2. maddeye “Bu
karara karşı tefhim veya tebliğinden itibaren üç gün içinde aynı yer Asliye Hukuk Mah-
kemesine itiraz edebilir. Asliye Hukuk Mahkemesi itirazı üç gün içinde sonuçlandırır. Bu
karar kesindir. İtirazlar verilen tedbir kararının uygulanmasını tehir etmez” biçimindeki
eklemeye genel kurul müzakerelerinde karşı çıkılmış ve bu ekleme kanun metnin-
den çıkarılmıştır. Bu konunun müzakereleri sırasında konuşmacılar kanunun ön
gördüğü kararın tedbir niteliğinde olduğunu hemen uygulanarak aile içi şiddetin
bıçakla keser gibi kesilmesi ve ortadan kaldırılması gereğine işaretle “onun için Sulh
Hukuk Mahkemesi kararı kesin olmalıdır” demişlerdir. Bu görüşlere cevap veren ilgili
bakan “Adalet Komisyonunda yapılan değişiklik ve ilavelerin taslaktan çıkarılmasını talep
ediyoruz; Çünkü bunlar taslakta yer aldığı müddetçe, kanunun ruhuna aykırı olacaktır....
Kusurlu eşin genel hükme göre itiraz hakkı vardır; yani Sulh Hukuk Mahkemesine itiraz
edilebilir. Asliye Hukuk Mahkemesine itiraz hakkı sağlamak, kusurlu eşe ek bir itiraz hakkı
sağlamak anlamını taşımakta, zaten şiddet mağduru olan kadın ve çocukların bu süre zar-
fında daha çok mağdur olmalarına sebep olmaktadır” demiştir. Bu açıklamalardan sonra
tasarıya Adalet Komisyonu’nda yapılan itiraza ilişkin eklemeler çıkarılmış; kanun
bu hali ile kesinleşmiştir. Şu halde 4320 sayılı kanun uyarınca oluşturulan kararları,
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanun’un 105, 106, 107, ve 108. maddelerinde belir-
lenen prosedür uyarınca ittihaz olunan ve bu kanunun 109. maddesi uyarınca 10
gün içinde dava açılması şartıyla değil hakimin tayin ettiği süre ile geçerli ve tem-
yiz incelenmesine tabi bulunmayan geçici tedbir niteliğinde kabul etmek, kanunun
tedvin amacına uygun düşecektir. Temyiz isteğinin bu sebeplerle reddi gerekmiş-
tir. Sonuç: Açıklanan sebeplerle temyizi kabil olmayan karara karşı vaki temyiz is-
teğinin Reddine, temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine oyçokluğuyla karar
verildi.
Muhalefet
Şerhi
“4320
sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un amacı, aile içerisindeki bireylerin birbir-
lerine yönelik fiziki, sözel ve duygusal kötü davranışları önlemektir. Yasanın hükümet ge-
rekçesinde; Sulh Hukuk Hakimi’nin, mağdurun tekrar şiddete uğrama ihtimalini göz önüne
alarak başvurunun hemen ardından, tanık ya da karşı tarafın dinlenmesine gerek olmadan
kararını verebileceğini, şiddete uğrayanın mahkemede şiddete uğrama ihtimalini kanıtlama
yükümlülüğü altında da bulunmadığını belirtmiştir. Nitekim bu düşünce altında karara
karşı itiraza ilişkin Adalet Komisyonu’nda yapılan değişiklik meclis genel kurulunda kabul
görmemiş ve metinden çıkartılmıştır. Hakimin bu şekilde derhal (herhangi bir gecikmeye
meydan vermeden) tedbir alması sağlanmıştır.
Çoğunluk
gerekçesinde, Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasası’nın 105. maddesinin uygula-
nabileceğine işaret olunmuştur. Sözü edilen madde duruşma açılması ile ilgilidir. Duruş-
ma açılması demek, davanın taraflarına murafaa gününün bildirilmesi demektir. Murafaa
günü taraflara çıkartılacak davetiye ile bildirilir. Masraflarının da dava açandan alınması
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
338TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
kanun, ileride tartışacağımız 4721 sayılı MK’nın benimsediği müda-
hale sistemi hükümleri ve 4787 sayılı olan ve kısaca Aile Mahkemeleri
Kanunu dediğimiz kanun hükümleri ile bir bütün olup birbirini ta-
mamlar şekilde uygulanmak zorundadır. Örneğin, açılmış bir dava-
da yargılama sırasında da 4320 sayılı kanunun saydığı bazı tedbirle-
re hükmedilebilir. Ayrıca 4320 sayılı kanundan doğan bir başvuruda
da hakim başka tedbirlere hükmedebileceğinden MK veya 4787 sayılı
kanundaki tedbirlerden birine pekala hükmedebilir. Tek fark şudur
ki, 4320 sayılı kanun suigeneris bir tedbir sistemi düzenlemekte olup
duruşmasız ve acil tedbire temel teşkil etmektedir. Yine bu kanundan
doğan koruma talepleri açık hüküm karşısında hiçbir harca tabi değil-
dir.
4320 sayılı kanundan doğan bir talep üzerine Aile Mahkemesinin
hükmettiği tedbire itiraz yolunun bulunmadığını kabul etmek pek çok
zaman telafisi imkansız sonuçlar doğurabilir. Zira boşanma ortamında
eşler sağduyulu düşünemezler ve pek sıklıkla düşmanlık duyguları
ile hareket ederler. Bunun böyle olmadığının ispatı her zaman eş ya
da eşlere fırsat olarak tanınmalıdır. Bir dosya örneği olarak diyelim
zorunludur. Masrafların yatırılmaması talepten sarfınazar anlamına gelir (TK m. 5, Tebli-
gat Tüzüğü’nün 6. maddesi).
Yasanın
birinci maddesinde, başvurudan herhangi bir harç alınmayacağını vurgulamıştır.
Amacı başvuruda bulunan aile bireyine kolaylık sağlamaktır. Onu bir yük altına sokma-
maktadır. Murafaa açmak için gider istenilmesi caydırıcı unsur teşkil edecektir. Yasanın
esprisi ile bağdaşmayacaktır.
Yine
Tebligat Yasası’nın 9. ve Tüzüğün 8. ve 12. maddesi, tebligat evrakını gönderen mer-
ciinin gönderilen yerin uzaklığını, mevsim şartlarını nakil vasıtalarının durumunu nazara
alacağını, murafaa gününün tebligatın belediye hudutları içersinde yapılacaksa üç günden
köyde veya vilayetin diğer bir kazasında yapılacaksa on beş günden, diğer bir vilayet içinde
yapılacaksa bir aydan az olamayacağını vurgulamıştır. Tebligatın yurt dışında yapılması
durumunda sürenin daha da uzayacağı tartışmasızdır. Bu şekilde, aradan çok uzun zaman
geçtikten sonra alınan tedbirin, tedbir olma özelliği de ortadan kalkacaktır.
Hukuk
Usulü Muhakemeleri Yasası’nın 107. maddesi ise itirazla ilgilidir. İtiraz üzerine
duruşma açılması zorunludur. Yukarıda murafaa ile ilgili yapılan açıklamalar burada da
tekrarlanacaktır. Kanun koyucunun kapattığı bir yol, dolaylı olarak gündeme gelecektir.
Tedbir
kararı verilebilmesi için Sulh Hakimi’nin tam bir kanaate sahip olmasına da gerek
yoktur. Şiddete uğrama ihtimalini sezinlemesi yeterlidir.
Bu
açıklamalar karşısında hakimi evrak üzerinde, duruşma açmadan birinci maddede göste-
rilen tedbirlerden birini, bir kaçını yahut duruma uygun benzer önlemi almakla mükelleftir.
Verilecek karar yasanın amacına, ailenin durumuna, somut olayın özelliğine uygun, objek-
tif ve herkesçe kabul edilebilir olmalıdır. Kesindir. Açıklanan sebeple de değerli çoğunluğun
gerekçesine iştirak edilmemiştir.” Bkz. e-Akademi nisan 2003/Kararlar.
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
339TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
ki; davacı eş, davalı eş hakkında evden alkolizmden kaynaklanan ey-
lemlerden ötürü eşi tarafından kovulduğunu iddia etmiştir. Evrakta
rapor veya kolluk soruşturması yoktur. Sadece davacının iddialarına
göre tedbir uygulanmış ve davalı iki ay boyunca eve girmemekle ih-
tar edilmiştir. Karar davalıya Cumhuriyet Savcılığı havalesi ile kolluk
tarafından infazen tebliğ edilmiştir. Kararı alan davalı ağır bir şok için-
de mahkemeye başvurmuştur. Davalı itirazında aylardır işi sebebiyle
başka bir yerde bulunduğunu belgeleyen evrak eklemiş ve iddia edi-
len olay tarihinde reşit kızı da beraberinde olmak üzere konuttan ayrı
bir yerde olduğunu ve davacının bildirdiği olayların yaşanmadığını
belgelemiştir. Davalı, tatil için evine döndüğünü ve olan bitene anlam
veremediğini, bu sebeple savunma ve itirazının kabul edilerek eve
girme yasağının kaldırılmasını istemektedir. Mahkeme itiraz üzerine
dosyayı incelemekle taraflardan somut deliller sunan davalının itirazı-
nı haklı bulmaktadır.
Bu somut olayda olduğu gibi mahkeme, “bu kurumda itiraz yolu
yoktur” diyerek itirazı reddetse idi hakkaniyete uymayan bir kararla
intikam duygusu ile hareket eden bir eşin duygularına alet olacaktı.
Bu yüzden 4320 sayılı kanundan doğan uyuşmazlıklarda tedbir kararı-
na itiraz yolunun kapalı tutulması doğru bir uygulama olamaz.
26
26
Aynı görüşte Ayan, 305, dpn. 362; Baydur/Ertem 116,;2. HD 12.07.2004 2004/8367-
9372 “Mahkemelerden verilen nihai kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabilir” (HUMK.
m. 427). Şu halde incelenen kararın niteliği ortaya konularak öncelikle kararın temyizinin
kabil olup olmadığının çözümlenmesi gerekmektedir. 4320 sayılı kanun ile aileyi koruyucu
tedbirlerin Aile Mahkemesi Hakimi tarafından (47875 S.K: m. 9/1) resen alınması hükme
bağlanmıştır. Bu kanunun amacı aile içi şiddeti durdurma, özellikle kadını ve çocukları
koruma olduğu sevk gerekçesinde açıklanmıştır. Hatta “Aile Mahkemesi mağdurların tek-
rar şiddete uğrama ihtimalini göz önüne alarak başvurusunun hemen ardından tanık ya
da karşı tarafın dinlenmesine gerek olmadan bu kararı verebilecektir. Şiddete uğrayanların
mahkemede şiddete uğrama ihtimallerini kanıtlama yükümlülüğü de bulunmamaktadır.
Mahkeme kararında 6 ayı geçmemek üzere tedbirin uygulama süresi belirtilecek ve tedbire
aykırı davranışta bulunulması halinde tutuklanacağı ve hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum
edileceği kusurlu eşe ihtar olacaktır” açıklamaları yapılmıştır. Görüldüğü üzere bu karar
kusurlu eşin saldırılarına son verilmesinin kendisine ihtarından ibaret kısa süreli bir tedbir
niteliğindedir. Bu açıklamalar kararın nihai nitelikte olmadığını sürekli sonuç doğurma-
yacağını göstermektedir. Geçici tedbir niteliğinde olan bu kararın itiraza tabi olmadığı da
Kanunun Adalet Komisyonu’nda görüşülmesi sırasında kabul edilmiş, kanun bu hali ile
kesinleşmiştir. Şu halde 4320 sayılı kanun uyarınca oluşturulan kararları, Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunun 105, 106, 107, ve 108. maddelerinde belirlenen prosedür uyarınca
ittihaz olunan ve bu kanunun 109. maddesi uyarınca 10 gün içinde dava açılması şartıyla
değil hakimin tayin ettiği süre ile geçerli ve temyiz incelenmesine tabi bulunmayan geçici
Bilal KÖSEOĞLU makaleler
340TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
İkinci olarak, bu kanun gereğince hükmedilen tedbirlere aykırı-
lık halinde davalı ceza hukuku anlamında mahkum olabilmektedir.
Uygulamanın sonunda hapis cezasına çarptırılma yolu açık olan bir
tedbir türünde davalıya itiraz hakkı tanımamak, onu doğrudan hapis
cezasıyla yüz yüze bıraktığından ağır bir sonuç olmaktadır. Bu ceza
hukuku anlamında savunma hakkının baştan itibaren yok edilmesi
anlamına gelir. Bu sebeple 4320 sayılı kanundan tedbirlere karşı itiraz
yolu hep açık olmak zorundadır. Bu itibarla itiraz yolunu kapalı tutma
uygulamasından vazgeçilmelidir. Aksi halde İHS m. 6 ile düzenlenen
adil yargılanma hakkı ihlal edilmiş olur. Diğer ifade ile hukuk uygu-
larken Temel İnsan Hakları da korunmak zorundadır.
Sonuç
Şiddet açısından bakıldığında kadınların insan haklarının korun-
ması için mevzuatımız yeterince donatılmıştır. MK, AMK, ÇKK, SH-
ÇEK ve AŞKK gibi kanunlar her türlü tedbiri içermektedir. TC sözleş-
meye karşı mevzuat anlamında yükümlülüklerini yerine getirmiştir.
Ve 4320 sayılı kanun sözleşmeye uymanın somut düzenlemesidir. An-
cak sorun genelde görüldüğü gibi yargı organlarına intikal etmeme
şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Sözleşmenin 16. m. hükümlerinin uygulamamıza yansıması ise
yargı organları açısından değerlendirilmelidir. Belirttiğimiz ve özel-
likle mali haklara ilişkin çelişki ve ihlaller bizzat uygulamacı olarak
yaşadıklarımız ve tespit ettiklerimizdir. Kanaatimiz odur ki Türk Ka-
dını daha fazlasını hakketmektedir. Bu anlamda Aile Hukuku uygula-
mamızın saydığımız noktalarda uygulama olarak geliştirilmesi zorun-
luluğu vardır.
tedbir niteliğinde kabul etmek, kanunun tedvin amacına uygun düşecektir. Temyiz isteği-
nin bu sebeplerle reddi gerekmiştir.”
makaleler Bilal KÖSEOĞLU
341TBB Dergisi, Sayı 77, 2008
Kaynaklar
Akıncı, Ş., Medeni Kanunda da Kadın ve Aile, http://www.hukuk.
gazi.edu.tr/dergi/cilt_8-sayi_1-2.pdf.
Akıntürk, T., Aile Hukuku (6.Bası).
Baktır, S., Aile Mahkemeleri, Ankara 2003.
Baydur/Erdem, Kadına Yönelik Evlilik İçi Şiddetin Hukuki Boyutları,
Türkiye Barolar Birliği Dergisi 65.S.
Ceylan, E., Boşanmanın Hukuki Sonuçları 2006.
Dural/Öğüz/Gümüş Aile Hukuku 2005.
Eke, A.H., Nafaka-Tazminat-Miras-Destek, Tazminatı ve Sosyal Gü-
venlik Haklarının Mukayesesi, Hukuk ve Demokrasi Dergisi S.10.
Güven K., 4320 sayılı “Ailenin Korunmasına Dair Kanun”un Getirdiği
Hukuki Tedbirler, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 1998/1-
2, http://www.hukuk.gazi.edu.tr/dergi/cilt_2-sayi_1-2.pdf
Hatemi, H., Aile Hukuku I, İstanbul 2005.
Havutcu, A., Evlilik Birliğinin Temsili Ankara 2006.
Köseoğlu, B. Aile Mahkemelerinin İşleyişi Ankara 2005.
Moroğlu, N., Kadına Yönelik Şiddet ve Ailenin Korunmasına Dair Ka-
nun, www.hukukçu.com/dosyalarkadina_siddet.htm
Öztan, B., Aile Hukuku 2004.
Schloms, H Alman Hukukunda Çocukların Nafaka Hakkına Özellikle
Adli Memurlara Yüklenen Görevler Bakımından Genel Bir Bakış
(Çev. H.S. Ozanoğlu) AÜHFD 2001/1.
Tercan, Erdal, Türk Aile Mahkemeleri, AÜHFD 2003/3.
Tutumlu, M.A., Teorik ve Pratik Boşanma Yargılaması Hukuku An-
kara 2005.
Bilgi Üniversitesi Seminer notları
e-Akademi Nisan 2003/Kararlar.