TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 165
makaleler Güney DİNÇ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
KARARLARINA GÖRE
AVUKATLA SAVUNMA HAKKI
Av. Güney DİNÇ
*
I . YARGILAMA ADALETİ VE SAVUNMA SEÇENEKLERİ
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde yer alan adil yar-
gılanma güvenceleri, uyuşmazlıkların türlerine göre farklılıklar göstermek-
tedir. 1. bentte hukuk ve ceza davaları birlikte ele alınmıştır. “Medeni hak
ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklar” tanımı içinde değerlendirilen hukuk
davalarında, davacı ya da davalı konumunda bulunmalarına bakılmaksızın
uyuşmazlığın yanları, öngörülen yargılama güvencelerinden yararlandı-
rılmaktadırlar.
Ceza hukukuna ilişkin düzenlemeler ise, oldukça farklıdır. Sözleşme’nin
öngördüğü koruma yöntemleri, “bir suç isnadı altında bulunan kişilere”, yani
sanıklara yöneliktir. Ceza soruşturma ve davalarında, davacılar ve davaya
katılanlar, salt sanıklara özgü güvencelerin dışında bırakılmışlardır.
Sözleşme’nin tümüne egemen olan bu anlayış zaman zaman eleşti-
rilmekte, insan hakları yöntem ve kurumlarının suç işleyenleri koruyarak
toplumsal güvenliği sarstığı ileri sürülebilmektedir. Gerçekten Sözleşme,
kamu gücüne karşı bireylerin korunmasını amaçlıyor. İnsanlık tarihinin
geçirdiği evrelerin de ortaya koyduğu gibi kişi güvenliğinin sağlanma-
sı, demokratik toplumların başlıca varlık nedenidir. “Sözleşme açısından
demokratik toplumlarda adaletin hakkaniyete uygun olarak yerine getirilmesi
yükümlülüğünün son derece belirleyici bir yeri bulunmaktadır. Bu önemi nede-
niyle, 6. maddenin 1. bendinin kısıtlayıcı bir biçimde yorumlanması, Sözleşme’nin
amaç ve ilkelerine uygun düşmeyecektir.” (Delcourt/Belçika, 1970) Ülkelerin
yönetim erklerinin çok uluslu ekonomik kuruluşların denetimine girdiği
küreselleşme sürecinde, kamu gücünün adalet ölçütlerine uygun kullanımı
daha bir güçleşmektedir.
*
İzmir Barosu üyesi, İzmir Barosu önceki başkanlarından.
166 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
Gecikmeli de olsa Türkiye’nin de aralarına katıldığı hukuk devleti öl-
çütlerinde ileri aşamalara yönelen ülkelerde, kişi güvenliği açısından önemli
kazanımlar sağlanmaktadır. Ancak bütün bu gelişmeler, kişi varlığının ye-
terince korunduğu anlamına gelmiyor. Hukuksal yapıdaki yetersizlikler,
hiç beklenilmeyen bir zamanda bireyleri, üstesinden gelemeyecekleri suç-
lamaların odağında bırakabiliyor. Savunma hakkı, toplumsal konumları,
ekonomik düzeyleri ne olursa olsun, herkes için çok büyük önem taşıyor.
Sözleşme’nin 6. maddesinin “Her sanık ezcümle”, sözcükleriyle başlayan
3. bendinin (c) başlıklı paragrafında, savunma hakkının uygulama yöntem
ve koşulları belirleniyor.
Sözleşme’ye göre, kendisine bir suçlama yöneltilen kişi: “Kendi ken-
disini müdafaa etmek veya kendi seçeceği bir müdafiin veya eğer bir müdafi tayin
için mali imkanlardan mahrum bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa,
mahkeme tarafından tayin edilecek bir avukatın meccani yardımından istifade
etmek hakkına sahiptir.”
“Sanık” sözcüğü, yalnız ceza mahkemelerinde yargılananlarla sınırlı
tutulmuyor. Kişinin bir suç isnadı altında bulunması, sorgulanmaya çağ-
rılması, gözaltına alınması, tutuklanması, savunma olanaklarından yarar-
landırılmasını gerektiren nedenler olarak benimseniyor. Kısaca diyebiliriz
ki Sözleşme, savunmanın suçlama ile birlikte başlatılmasını öngörüyor.
AİHS’nin 6. maddesi çok geniş bir uygulama alanı buldu. Maddede
geçen her sözcük, her kavram, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin çok
sayıdaki ilksel kararlarına dayanak oluşturdu. Mahkeme, ulusal uygulama-
ları değerlendirirken, özel hukuk alanındaki düzenlemelerde, üye devletlere
daha geniş bir takdir hakkı tanımaktadır. Suçlama altındaki kişilerin savun-
ma olanakları konusunda ise, uluslar üstü koruma daha katı bir denetim
sergilemektedir. Çalışmamızda, Sözleşme’nin 6/3 (c) bendine koşut olarak,
mahkemenin savunma hakkının kullanımı ve uygulanış koşullarına ilişkin
değerlendirmelerine yer verilecektir.
l. Kişinin Kendisini Doğrudan Savunması
Savunma hakkının öznesi, suçlanan kişidir. Sanığın, savunman yar-
dımına gerek duymaksızın doğrudan doğruya kendisini savunabilmesi,
onun en doğal hakkıdır.
Kişinin, savunma seçeneklerini değerlendirebilmesi için, öncelikle
kendisine yönelik suçlamanın varlığını, hakkında bir ceza davası açıldığı-
nı bilmesi gerekir. Sanığın, yargılamanın içeriği ve duruşma günü konu-
larında bilgilendirilmesi, davayı görecek olan mahkemenin sorumluluğu
altındadır.
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 167
makaleler Güney DİNÇ
AİHM, savunma hakkının yerel mahkemelerce etkili bir biçimde kul-
landırılıp kullandırılmadığını denetlemektedir. Örneğin; İtalya’da tutuklu
olarak yargılanan bir sanık, kanıt yetersizliği gerekçesiyle yerel mahkemece
aklanıp salıverilmişti. Yargıtay bu kararı bozdu. Yeniden başlayan yargı-
lamaya sanığın katılmadığı görüldü. Duruşmaya gelen avukatı, sanığın
Hollanda’da işlediği başka bir suç nedeniyle tutuklandığı için, İtalya’daki
davada bulunamadığını bildirdi. Avukatının katıldığı dava, özrünü bel-
geleyemeyen sanığın yokluğunda yirmi dört yıl hapis cezasına mahkumi-
yeti ile sonuçlandı. Avukat, sanığın Hollanda’da olduğuna ilişkin belgeyi,
ancak davanın karara bağlanmasından kısa bir süre sonra mahkemeye
verebildi.
AİHM, başvurucunun yokluğunda yargılanıp mahkum edildiği bu
olayda, İtalyan Mahkemesi’nin tutumunun, adil yargılanma hakkının
demokratik bir toplumdaki önemiyle açıkça çeliştiği ve orantısız olduğu
görüşüne vardı. Sözleşme’nin 6. maddesiyle güvence altına alınan hakları
etkili bir biçimde kullandırmakla yükümlü bulunan devletin, mahkemeye
gelmeme nedenini belgeyle kanıtlayamayan davacıyı yokluğunda yargı-
layıp mahkum etmesini, kendisinden beklenen özenle bağdaşır nitelikte
bulunmadı, “sanığın bizzat savunma olanağından yoksun bırakılması” nedeniyle
Sözleşme’nin ihlal edildiğine karar verdi. (F. C. B. /İtalya, 1991)
Bir başka olayda kendisi de avukat olan ve birlikte çalıştıkları meslekta-
şını öldürmekle suçlanan sanık, çeşitli aşamalardan geçen dava sonucunda
jüri tarafından suçlu bulunmuş, Ağır Ceza Mahkemesi’nce, infazın akıl
hastalarına ayrılan bir kurumda gerçekleşmesi koşuluyla yirmi yıl hapis
cezasına mahkum edilmişti. Kararı temyiz eden sanığın Yüksek Mahke-
me’deki duruşmaya katılma istemi kabul edilmedi. Mahkemece atanan
avukatının izlediği yargılama sonucunda Yüksek Mahkeme, “mali yolsuz-
lukları nedeniyle ortağını öldüren sanığı” suçlu buldu ve cezasını arttırarak,
genel cezaevlerinde uygulanmak üzere yaşam boyu hapse mahkum etti.
AİHM, Sözleşme’nin 6. maddesinin, üst mahkemedeki yargılamanın
her koşulda duruşmalı olarak yüz yüze yürütülmesini zorunlu kılmadığını,
Yargıtay’daki duruşmada sanığın avukatı tarafından temsil edilmesi nede-
niyle yargılamanın yokluğunda yürütülmesini kendisini bizzat savunma
hakkı bakımından Sözleşme’ye aykırı bulmadı. Ancak başvurucunun,
cezaya itirazı üzerine, hapis cezasının yirmi yıldan yaşam boyu hapse dö-
nüştürülmesi, infazın bir tedavi kuruluşunda sürdürülmesi yerine genel
cezaevinde uygulanması sanık açısından yaşamsal düzeyde büyük önem
taşıdığından, sanığın suç sırasındaki ehliyetinin, suç işleme kastının değer-
lendirildiği bu aşamada Yüksek Mahkeme’nin bu olasılıkları da gözeterek,
duruşmaya çıkarılması için talepte bulunmasa bile, başvurucunun, avuka-
168 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
tının yanında duruşmaya katılmasına olanak sağlanmamasını, kendisini
bizzat savunma hakkı bakımından, adil yargılanma ilkelerine aykırı buldu
(Kremzow/Avusturya, 1993).
Sanığın, özellikle tanıkların dinlendiği, nesnel kanıtların tartışıldığı
duruşmalara katılımı önem taşımaktadır. İstinaf yoluyla yürütülen yargı-
lamanın davanın baştan görülmesini, tarafların ve tanıkların yeniden din-
lenilmesini gerektirdiği durumlarda, sanık da, etkili bir biçimde bu süreç
içerisinde yer alabilmelidir. Yargılamanın türüne göre, Yüksek Mahkeme
önünde de duygu ve tepkilerinin yargıçlarca incelenmesinin önem taşıdı-
ğı koşullarda, sanığa, kendini doğrudan savunma olanağı sağlanmaması,
Sözleşme ihlali olarak değerlendirildi.
Sanık, duruşmaya katılmak için üzerine düşenleri yerine getirmeyerek
bu hakkından vazgeçebilir. Ancak davayı gören mahkeme, sanığın gerçek
arzusunu ve duruşmalarda bulunmama kararlılığını araştırıp kesin bir
biçimde saptamalıdır. Vazgeçmenin kuşkuya yer vermeyecek kadar kesin
ve açık olması, kamu yararına aykırı düşmemesi gerekir (Colozza/İtalya,
1986).
Yalnız hukuksal konuların ve sonuçlarının tartışıldığı üst mahkeme-
lerdeki duruşmalara sanığın katılımı zorunluluk taşımamaktadır. Ancak
yukarıda da belirtildiği gibi, olayın özel koşulları nedeniyle, suç sırasındaki
kişiliğine ve akli durumuna göre suç nedeninin araştırıldığı aşamalarda,
sanığa, üst mahkemedeki yargılamada, avukatının yanında duruşmaya
çıkma ve kendisini savunma olanağının verilmemesi, Sözleşme’yle bağ-
daşmaz bulunmaktadır.
2. Sanığın, Kendi Seçtiği Avukat Eliyle Savunmasını Yürütmesi
Ceza yargılaması, birbirini bütünleyen başlıca iki işlevden oluşmak-
tadır. Birinci aşama olan nesnel çözümde, suçlama konusu olayların ve
kişilerin bu olaylar içerisindeki konumlarının aydınlatılması gerekmekte-
dir. Suç, nesnel ve toplumsal bir olaydır. Sanığın suç olgusuna yaklaşımı
ise özneldir.
Yargılamanın ikinci aşaması, gerçekleştiği benimsenen olayların
hukuksal sonuçlarının değerlendirilmesidir. Bu aşamada hukuk bilgi ve
deneyimi öne çıkmaktadır.
Sanığın suçlama karşısındaki öznel konumuyla birlikte hukuk bilgisinin
yetersizliği nedeniyle, demokratik toplumların güvenliği için son derece
önem taşıyan savunma hakkının salt kişisel çabalarla yürütülemeyeceği
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 169
makaleler Güney DİNÇ
görülmüştür. Sanığın mahkeme önünde avukat yardımıyla savunulması,
toplumsal bir zorunluluk olarak doğmuştur.
Olağan işleyiş, yargılanan kişinin ücretini ödeyerek kendisine bir avu-
kat atamasıdır. Böyle durumlarda sanık, avukatını seçme hakkına sahip
olacaktır.
Sanığın bir avukat edinmemesi ya da yetki tanıdığı avukatın görevini
yapmaması durumunda, koşulları oluşmuşsa kamusal koruma gündeme
gelebilmektedir.
Sanığın seçtiği avukat ile, mahkemece görevlendirilen avukatın çalışma
koşulları arasında önemli bir fark bulunmamaktadır. Bu açıdan AİHM’nin
avukat edinme hakkıyla ilgili kararları iç içe geçebilmektedir. Temel amaç,
kişinin savunmasız bırakılmamasıdır. Ancak sanığın görevlendirdiği bir
avukat varsa, kamu gücü bu seçime saygılı olmak durumundadır. Kendi
avukatını seçen sanık, onun çalışmasını izlemek, gerektiğinde bu konu-
lardaki uyuşmazlıkları çözecek ulusal organlara yakınmalarını bildirmek
durumundadır
İtalya’da görülen bir ceza davasının sanığı, üst mahkemedeki duruşma
öncesinde bir başka suçtan tutuklanarak cezaevine konulmuştu. Tutuklu
sanığa ve avukatına mahkemece duruşma günü bildirilmedi.
Sanığın cezaevinde tutuklu bulunduğunu bilmeyen üst mahkeme,
yargılamanın sanığın ve avukatının yokluğunda sürdürülmesinin hukuka
aykırı olacağını düşündü. Bu sakıncanın giderilmesi amacıyla, üst mah-
keme duruşma öncesinde hemen sanığa bir avukat atadı. Yeni avukatın
katılımıyla gerçekleşen duruşmadan sonra üst mahkeme sanığın cezasını
ağırlaştıran bir karar verdi.
AİHM bu olayda, sanığın seçtiği avukatına duruşma gününün bildi-
rilmemesini ve etkili bir savunma yapmayan yeni avukatla yargılamanın
sonuçlandırılmasını “avukatla savunma hakkının ihlali” olarak niteledi
(Goddi/İtalya, 1984). Bu kararla birlikte, mahkemece görevlendirilen avu-
katın başarı düzeyi, AİHM’nin denetim alanına çekilmiş oluyordu.
Fransa’da ortak yaşamlarından doğan çocuklarını Türkiye’ye götüren
sanığın mahkeme kararına rağmen çocukları geri vermemesi üzerine eşinin
istemiyle hakkında ceza davası açıldı. Yargılamadan ayrık tutulma istemi
mahkemece de uygun görülen ve kendi seçtiği iki avukat eliyle savunu-
lan sanığın, yargılama sonucunda bir yıl hapis cezasına çarptırılmasına ve
tutuklanmasına karar verildi.
Sanık avukatları ve savcı, bu karara karşı üst mahkemeye başvurdu-
lar. Üst mahkemedeki duruşmaya sanık gelmedi. Avukatları, savunmayı
170 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
kendilerinin yürüteceklerini ve bu nedenle yargılamanın sanığın yoklu-
ğunda sürdürülmesini istediler. Üst mahkeme bu istemi yerinde bulmadı
ve duruşmaya katılması için bir kez daha sanığa davetiye çıkardı. Sanığın
belirlenen günde de duruşmaya gelmemekte direnmesi üzerine, avukatları
eliyle temsil olanağını da tanımayarak itirazının reddine ve yerel mahkeme
kararının onanmasına karar verdi.
Sanığın Yargıtay’a yaptığı başvuruda, “...hakkında tutuklama kararı
bulunan ve duruşmaya gelmeyen kişinin avukatı eliyle temsil edilemeyeceği,”
gerekçesiyle reddedildi.
Bu olayda Fransız Mahkemeleri’nin savunma hakkını bir tür baskı aracı
gibi kullandıkları görülmektedir. Sanık iki seçenekten birini benimsemek
zorunda bırakılmıştır. Ya avukatları eliyle de olsa, savunma yapabilmek için
Fransa’ya gelecek ve böylece tutuklama kararı uygulamaya konulacak, ya
da tutuklanmamak için duruşmaya katılmayacak, ancak bunun karşılığında
savunma olanaklarından büsbütün yoksun bırakılacak.
AİHM, adil yargılanma hakkının önemli bir boyutu olan yargılamada
temsil olanağının, sanığın kendisini daha sonra dinleyecek mahkeme tara-
fından nesnel ve hukuksal konular üzerinde yeniden karar verilebilmesi
koşuluyla, ilk derece mahkemesinde yokluğunda yargılanmasının kural
olarak Sözleşme’ye aykırı düşmediğini belirtti. Mahkeme, savunma hakkın-
dan feragati iki ölçütle ilişkilendirdi. Koşulsuz olması ve sanık haklarının
güvence altında bulundurulması durumunda, savunmadan feragatin kabul
olunabileceğini belirtti. Dava konusu olayda ise, başvurucunun birinci ve
ikinci düzeydeki yargılamalara katılmayacağını, ancak avukatla temsil edil-
mek istediğini açıkça bildirmesi karşısında, duruşmada bulunmamasının
temel bir hak olan avukatla temsil olanağını ortadan kaldırmadığı benim-
sendi. Bir ceza davasına, sanığın katılımı gerçeğin aydınlanması açısından
büyük önem taşımakla birlikte, duruşmaya gelmeyen sanığa avukatı eliyle
hukuksal temsil olanağının verilmemesi, savunma hakkının demokratik
toplumlardaki önemi ve hukukun üstünlüğü ilkesi karşısında orantısız
bulunduğundan, avukatla savunma hakkı yönünden adil yargılanma
hakkının ihlal edildiğine karar verdi (Poitrimol/Fransa, 1993).
Hollanda’da benzer bir olayda, başka bir suçtan mahkum edildiği
para cezasını ödeyemediği için tutuklanıp cezaevine gönderilme olasılığı
bulunan sanık, işlediği ikinci bir suç nedeniyle açılan ceza davasının du-
ruşmasına katılmadı. Mahkeme, yokluğunda yargıladığı sanığın atılı suçu
işlediği görüşüyle cezalandırılmasına karar verdi.
Sanık, bu karara karşı avukatı aracılığıyla itiraz etti. Üst mahkemedeki
duruşmalara katılan avukat, önceki para cezası nedeniyle tutuklanmaktan
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 171
makaleler Güney DİNÇ
korktuğu için gelemeyen sanığı kendisinin savunacağını bildirdi. Üst mah-
keme, yürürlükteki yöntem kurallarına dayanarak duruşmaya gelmeyen
sanığı avukatının temsil etmesine ve savunma yapmasına izin vermedi.
Kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay, üst mahkemenin duruşma
tutanağında sanığın gelmeyeceğini bildiren avukatının savunma yapmak
için herhangi bir talebinin bulunmadığının da yazılı olması nedeniyle iti-
razlarını reddetti.
AİHM “...geçerli bir özrü olmasa bile duruşmaya gelmeyen sanığın avukatı
aracılığıyla savunma yapmaktan yoksun bırakılamayacağını...” belirtti. Duruş-
maya gelen avukatın, sanık adına savunma yapmak istediğini mahkemeye
bildirmediği yolundaki hükümetin görüşlerini tartışırken, şu değerlendir-
melerde bulundu: “...suç isnadı altında bırakılan herkesin bir avukatın yardımın-
dan yararlanma hakkı vardır... Hollanda hukukunda olduğu gibi üst mahkemedeki
yargılamaya katılmayan sanığın, yokluğunda verilen karara itiraz olanağının ta-
nınmadığı durumlarda, bu ilke daha büyük önem taşımaktadır. Avukatla savunma
hakkının kuramsal olmaktan çıkarılıp pratikte uygulanabilir ve etkili olabilmesi
için, söz konusu hakkın gereksiz biçimsel koşullarla sınırlandırılmaması gerekir.
Yargılama adaletini gerçekleştirmek mahkemelerin görevidir. Sanığın katılmadığı
duruşmaya onu savunmak amacıyla gelen avukatına savunma olanağının veril-
memesi, avukatla savunma hakkı bakımından adil yargılanma hakkının ihlalidir.”
(Lala/Hollanda, 1994)
Hollanda da suç işleme kastı olmaksızın eroin satmaktan yargılanıp
mahkum edilen Moritanya’lı sanık, cezası kesinleşmeden sınır dışı edilince,
üst mahkemedeki duruşmalara katılamadı. Sanık adına gelen avukatın,
müvekkilinin gelememe nedenini açıklayıp savunma yapmak istediğini
bildirmesine karşın, kendisine bu olanak tanınmadı. Mahkeme izin ver-
mediği için sanık avukatı tanıklara soru soramadı, savunma yapamadı.
Karar sanık aleyhine bozuldu. İkinci kez yinelenen yargılamada, avukata
vekaletnamesi olmadığı için söz hakkı tanınmadı. Sonuçta cezası arttırılan
sanık, ülkeye kasten uyuşturucu sokmaktan mahkum edildi.
AİHM bu olayda da Lala/Hollanda davasındaki gerekçelerle avukatla
savunma hakkı bakımından adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar
verdi. (Pelladoah/Hollanda, 1994)
Yargıca hakaret ettiği suçlaması ile ceza mahkemesinde yedi yıl dört
ay yargılandıktan sonra suçsuz olduğu anlaşılıp aklanan sanığın başvu-
rusu nedeniyle AİHM, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini
kararlaştırdı. Bu kararda ayrıca davanın Yargıtay’da görülmesi sırasında
avukatla temsil edilme hakkının tanınmış olmasına karşın başvurucuya
bu hakkın kullandırılmaması avukatla savunma hakkının ihlali olarak
değerlendirildi. (Alimana/İtalya, 1991)
172 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
3. Sanığa Devlet Eliyle Avukat Atanması
Sözleşme’nin 6. maddesinin 3 (c) bendinde düzenlenen bir diğer ola-
sılık ise, akçalı olanakları avukat edinmeye elvermeyen sanığın, “...adaletin
selameti gerektiriyor ise, mahkeme tarafından tayin edilecek bir avukatın meccani
(ücretsiz) yardımından…” yararlandırılmasıdır.
Sözcüklerin açılımına göre, sanığın bu haktan yararlandırılması için,
birbirini bütünleyen üç koşulun birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
• Sanığın, kendi atadığı bir avukatı olmayacaktır.
• Avukat edinmek için ödemesi gereken akçalı olanaklardan yoksun
bulunacaktır.
• Yargılama adaletinin gerçekleşmesi için, sanığın bir avukatın ücretsiz
yardımından yararlandırılması gerekecektir.
Zaman içerisinde gelişen uygulamalarda, AİHM’nin özellikle üçüncü
koşulu öne çıkardığını görmekteyiz. Kişinin ücretini ödeyerek avukat edin-
diği durumlarda bile, olayın koşullarına göre yeni avukat atanması istemi
haklı görülebilmektedir. Sanığın akçalı olanaklarının yetersizliği, mutlak
yoksulluk olarak algılanmamaktadır. Yargılandığı dava için geçerli olan
avukatlık ücretinin ödenmesi kendisinin ve ailesinin yaşam koşullarında
önemli gerilemelere neden olacaksa, bu durum ekonomik yetersizlik olarak
değerlendirilebilmektedir.
Sanığın akçalı olanakları konusunda çok ayrıntılı incelemeye girmeyen
mahkeme, avukat eliyle yürütülen savunmanın önemi üzerinde yoğunlaş-
maktadır.
Maddede geçen “adaletin selameti” sözcükleri, doğru ve dürüst yargı-
lama anlamına gelmektedir. Yargılamanın ulusal ve uluslar üstü ölçütlere
uygun yürütülmesi, sonuçta dengeli bir karar verilmesi, sanığın avukat
eliyle savunma olanağından yoksun bırakılmasına haklılık kazandırma-
yacaktır. Adaletli bir yargılamanın varlığı, ancak avukatın etkin katılımı
ile sağlanabilir. Konuya bu açıdan yaklaşan mahkeme, avukatla savunma
hakkından açık ve kesin olarak feragat etmeyen sanığa, doğru yargılama-
nın gereği olarak, ücreti kamu tarafından ödenen bir avukatın atanmasını
zorunlu görmektedir. Bütün bu koşulları bir araya getirdiğimiz zaman,
Sözleşme’nin 6-3 (c) maddesindeki düzenlemeyi, “sanığı avukatsız bırakmama
yükümlülüğü” olarak ta adlandırmak olanaklıdır.
Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerde, karakol mahkemeleri, yerel mah-
kemeler, birinci derece mahkemeler, üst mahkemeler (İstinaf), Yargıtay
gibi yargı birimlerinin aşamalandırılmaları farklılıklar gösterebilmektedir.
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 173
makaleler Güney DİNÇ
Disiplin kurulları, şartla tahliye komisyonları gibi, yargısal içerikli kararlar
veren kurum ve kuruluşlar bulunmaktadır. Sözleşme’nin “mahkeme” tanı-
mına giren bütün bu birimlerde, davanın kanıtlarının sunulduğu, tanık-
ların dinlendiği veya elde edilen nesnel bulguların hukuksal sonuçlarının
tartışıldığı yüz yüze yargılamanın her aşamasında, avukatla savunulma
hakkının kullandırılması gerekmektedir. Devletlerin bu yükümlülüğü, adil
yargılanma hakkının zorunlu bir koşuludur (Champbell ve Fell/İngiltere,
1984).
Devlet adına avukat görevlendirme yükümlülüğü, Türkiye’de de
olduğu gibi, genellikle barolar eliyle yürütülmektedir. Mahkeme önünde
sanığın avukatla savunma hakkının gerçekleştirilmesi ise, Sözleşme’ye göre
davaya bakan mahkemenin sorumluluğu altındadır.
Ücretsiz hukuk yardımından yararlanan kişilerin, birlikte çalışacakla-
rı avukatları konusundaki seçimleri olanaklar ölçüsünde ilgili organlarca
göz önünde bulundurulacaktır. Ancak bu hak mutlak değildir. Adil yar-
gılamanın gereği olarak yeterli nedenlerin varlığı durumunda, kamusal
organlarca sanığın isteğine aykırı düşen avukat atamaları da yapılabi-
lecektir. Bu tür görevlendirmeler Sözleşme’ye aykırı bulunmamaktadır
(Croissant/Almanya, 1992).
Bir tesisatçının yanında çalışırken uyuşturucu madde kullanmaktan
yargılanan sanığın birinci derece mahkemesinde ve Yargıtay’daki yargı-
lanması sırasında kendisine ücreti devletçe ödenecek bir avukatın atanması
istemi her iki aşamada da reddedilmiştir. Yargılama sonucunda altı ay
hapis cezasına mahkum edilen sanığın cezası ertelenmiştir. Yargıtay kararı
onamıştır.
AİHM’ye göre, “...ceza mahkemesinde yargılanan sanığın bazı koşullarda
ücretsiz hukuk yardımı alması, adil yargılanma kavramının bir gereğidir. (c)
bendindeki ücretsiz hukuk yardımından yararlanmanın birinci koşulu, sanığın
avukata ödeme yapma olanağının bulunmaması, ikincisi, adaletin yararının avu-
katla savunmayı gerektirmesidir. Olayda, başvurucunun avukata ödeme yapacak
ekonomik koşullardan yoksun bulunduğuna itiraz edilmemiştir.
Konunun, adaletin yararı açısından değerlendirilmesinde ise, öncelikle sanığa
atılı suçun önemi ve alabileceği cezanın ağırlığı, ikinci olarak davanın hukuksal açı-
dan karmaşıklığı, üçüncü etken olarak da sanığın kişisel durumu ele alınmalıdır.
Olayda uyuşturucu kaçakçılığı suçlaması altında bulundurulan sanığa üç yıla
kadar hapis cezası verilme olasılığının bulunması, ücretsiz hukuk yardımından
yararlandırılmasını gerektirmektedir. Davadaki olaylar açısından özel zorluklar
bulunmamakla birlikte, daha önce benzer suçlardan mahkum edilen sanığın dene-
me süresi içerisinde yeni bir suç işlemesi nedeniyle farklı yaptırım ve önlemlerle
174 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
karşılaşma olasılığının bulunması, avukat eliyle savunmanın önemini arttırmak-
tadır. Başvurucunun yabancı kökenli oluşu, yoksul bir çevreden gelmesi, ciddi bir
mesleki eğitim almaması, çok kabarık bir suç dosyasının bulunması, 1975–1983
yılları arasında her gün uyuşturucu kullanması gibi kişisel özellikleri nedeniyle,
yargılama aşamalarında kendisini savunabilecek durumda bulunmamaktadır. Bu
koşullarda sanığın önce sorgu yargıcı, ardından ceza mahkemesi önünde avukat-
sız bırakılması nedeniyle oluşan sözleşme ihlali, bu aşamaları izleyen Yargıtay
ve Federal Mahkeme önünde de giderilememiştir. Böylece ücretsiz avukat yar-
dımı sağlanmaması nedeniyle, sanığın savunma hakkı ihlal edilmiş olmaktadır.”
(Quaranta/İsviçre, 1991).
Kamu adına görevlendirilecek avukatın Goddi/İtalya kararındaki gibi
mesleki deneyiminin öne çıktığı durumlar da olabilmektedir. “...Sanığın
yargılandığı davaya uygun düşen savları sunabilecek düzeyde hukuk bilgisinin
bulunmadığı gözetilerek, ancak deneyimli bir avukatın böyle bir davayı üstlenip
gereken hazırlıkları yapması durumunda adil yargılanma koşulları gerçekleşmiş
olacağından,…” sanığa Yargıtay aşamasında avukat atanmaması, sözleşme
ihlali olarak değerlendirildi (Pham Hoang/Fransa 1992).
Sanığın ilk derece mahkemesinde avukat eliyle savunulması, yargı-
lamanın sonraki aşamalarında avukatsız bırakılmasına haklılık kazandır-
mayacaktır.
Federal Almanya’da yaşadığı sırada ikinci kez narkotik suçu işlemekten
yargılanan TC uyruklu Lütfi Pakelli’ye savunmasını yürütmek amacıyla
yerel ceza mahkemesince bir avukat atanmıştı. İki yıl üç ay hapis cezasına
mahkum edilen Pakelli, salıverildikten sonra Türkiye’ye dönmüştü. Kararı
temyiz eden sanık avukatı, ücretsiz yardım olanağının Yargıtay aşamasında
da sürdürülmesini istedi. Sırasıyla Federal Savcılık, Yargıtay 1. Ceza Dai-
resi Başkanı ve Alman Anayasa Mahkemesi “...tutuksuz sanığa Yargıtay’daki
duruşması sırasında avukat görevlendirme zorunluluğu bulunmaması, sanığın
duruşmaya katılmasına bir engel olmadığı gibi, isterse kendisini, ücretini ödeye-
ceği bir avukat eliyle temsil ettirebileceği, Türkiye’de yaşamakta oluşunun yasal
koşulları değiştirmediği...” gerekçeleriyle ücretsiz avukat istemini reddettiler.
Yargıtay 1. Ceza Dairesi, sanığın ve avukatının yokluğunda gerçekleşen
duruşma sonucunda , Başsavcılık talepleri doğrultusunda Pakelli’nin mah-
kumiyet kararını onadı.
AİHM’ye göre, “...bu dava, Federal Mahkeme’nin duruşma açılmasına gerek-
sinim duyduğu ender uyuşmazlıklardan birisidir. Temyiz edilen ceza davalarının
ancak yüzde onunda duruşma açılmaktadır. Pakelli’nin temyiz nedenlerinin önemi,
Federal Mahkeme’yi sözel yargılama yöntemini benimsemeye zorlamıştır. Nitekim
Federal Savcılık sanığın temyiz dilekçesinde ileri sürülen savları daha başlangıçta
hukuksal dayanaktan yoksun görmemiş, araştırmaya değer bulmuştur. Bu durum
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 175
makaleler Güney DİNÇ
dava konusu, olayda duruşmanın önem taşıdığını ortaya koymaktadır. Adaletli bir
yargılamanın gerçekleştirilebilmesi için, duruşma sırasında suçlama ile savunma-
nın eşit koşullarda ve birlikte temsil edilmeleri gerekmektedir.
Sanık, on dokuz noktada topladığı temyiz itirazlarının tümünü yöntemsel
yanlışlıklara dayandırmıştır. Federal Mahkeme sanığın savunmalarını birer birer
incelemiş ve yerinde görmediği eleştirileri gerekçelerini de açıklayarak reddetmiştir.
Ancak bu duruşmada sanık avukatı da yer alıp tartışma açılabilse idi, dilekçesinde
ileri sürdüğü savları geliştirip ayrıntılara inerek başvurusunun gerekçelerini sözlü
olarak açıklama olanağına kavuşabilecekti. Örneğin; raportör yargıcın değerlen-
dirmeleri hakkındaki yorum ve yanıtlarını sunabilecekti…”
AİHM, sanığın temyiz gerekçelerinin özellikle yöntemsel konularda
yoğunlaştığını gözeterek, hukuk tekniğinin ayrıntılarına inilmesini ge-
rektiren böyle bir savunmanın ancak uzmanlar eliyle yürütülebileceğini
belirttikten sonra, “sanığın duruşmada hazır olmasının, avukatının yokluğu ile
oluşan boşlukları kapatmaya yeterli gelmeyeceğini...” vurguladı.
Avukatla temsil olanağını silahların eşitliği ilkesi açısından da değer-
lendiren Mahkeme, “Federal Mahkeme’nin duruşma açmasına karşın sanığa
savunma avukatı atanmamasını davanın sonucunu etkileyen önemli bir eksiklik...”
olarak niteledi ve olayda, Sözleşmenin 6/3 (c) maddesinin ihlal edildiğine
karar verdi. (Pakelli/Almanya, 1983)
Kamusal organlar, üst mahkemeden olumlu sonuç alınamayacağı
görüşü ile ücretsiz hukuk yardımını sonlandırabilirler mi? Bu konuda
İngiltere’deki uygulamalardan kaynaklanan ve birbirini bütünleyen üç
örnek bulunuyor.
İlk derece yargılamada ücretsiz avukat sağlanan sanık, yalancı tanıklık
yaptığı gerekçesi ile beş yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu cezaya karşı üst
mahkemeye yaptığı itirazında, “başarı olasılığı bulunmadığı...” görüşü ile
adli yardımdan yararlandırılmadı. Üst mahkemedeki duruşmaya avukatsız
katılan sanığın itirazları reddedildi.
AİHM, “...adil yargılanma koşullarının davanın bütünlüğü içerisinde ele
alınması gerektiğini…” belirterek, “üst mahkemede veya Yargıtay da adli yardım
isteminin reddi durumunda, İngiliz hukukunda ulusal mahkemelerin bu konuyu
yeniden değerlendirmelerini sağlayacak yöntemlerin bulunmamasını Sözleşme
ihlaline neden olan...” önemli bir eksiklik olarak niteledi. (Granger/İngil-
tere, 1990)
Birinci derece yargılamada mahkum olan sanıklara ücretsiz hukuk yar-
dımının sürdürülebilmesi için, İskoç Adli Yardım Kurulu, üst mahkemeye
yapılacak itirazların başarı olasılığı konusunda, sanık avukatlarından görüş
176 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
istemektedir. Kurul, itiraz sonucunda başarı sağlanacağına ilişkin yasal
nedenlerin varlığına inandırılamamışsa, ücretsiz avukat verilmemektedir.
1994 yılında karara bağladığı iki ayrı olayda AİHM, bu işleyişi değerlendir-
di: “AİHM’nin görevi, sözleşmeci devletlerin itiraz yöntemlerinde 6. maddenin
öngördüğü koşullara uyumu sağlamak için ulusal organların alacakları önlemlerin
neler olduğunu belirlemek değildir. Mahkeme, ulusal uygulamaların Sözleşme’nin
6. maddesine uygun olup olmadığını değerlendirmek durumundadır. Ağır bir ce-
zaya mahkum edilen başvurucuya en yüksek itiraz organı önündeki savunmasında
hukuk yardımı sağlanmayarak yalnız bırakılması, 6. maddeye uygun düşmemekte-
dir. Yargılamanın niteliği ve tüksek mahkemenin üstün yetkileri karşısında avukat
desteğinden yoksun bırakılan sanığın hukuksal konulardaki yetersizliği nedeniyle,
olayda, adaletli bir yargılama gerçekleştirilememiştir.” ( Bonar/İngiltere, 1994)
ve (Maxwell/İngiltere 1994).
Görülüyor ki, her üç kararda da AİHM, ön süzgeçten geçirilen ve
olumsuz sonuçlanacağı görüşü ağırlık kazanan olaylarda da, üst mahke-
meye yapılacak başvurularda hukuksal yardım verilmeyerek sanıkların
yalnız bırakılmalarını Sözleşme’ye aykırı bulmaktadır.
Yargılama sürecinde sanığa sağlanan çevirmen ve avukat yardımları
nedeniyle devletçe yapılan ödemelerin, daha sonra suçlu bulunup cezası
kesinleşen hükümlüden diğer yargılama giderleri ile birlikte geri alınıp
alınmayacağı konusu, AİHM’yi uzun yıllar uğraştırmıştır.
Sözleşme’nin 6. maddesinin 3/e bendine göre: “Her sanık... Duruşmada
kullanılan dili anlamadığı takdirde, bir tercümanın yardımından para ödemeksizin
yararlanmak hakkına sahiptir.”
Bu tür uyuşmazlıklar, özellikle çok sayıda yabancı işçi çalıştıran F. Al-
manya’da yoğunlaşmıştı. Tek bir dava için önemsiz gibi görünen çevirmen
giderleri, hukuk yardımı sigortası sağlayan şirketler için büyük ödemelere
neden olduğundan konu AİHM’ye kadar götürülmüştü.
Sigorta şirketlerinin görüşlerine koşut olarak Alman mahkemeleri de
Sözleşme’nin 6/3 (e) bendinin, sanıkların çevirmen ücretini peşin ödeme
yükümlülüğünü ortadan kaldırdığı, sonradan suçlu bulunanların yargı-
lama giderleri arasında yer alan çevirmen ücretlerini ödemeleri gerektiği
yolunda kararlar veriyorlardı.
AİHM, (Luedicke, Belkacem ve Koç/Almanya, 1980 ve Öztürk/
Almanya, 1984) davaları sonucunda, yargılama sırasında veya mahkumi-
yet kararının kesinleşmesi nedeniyle, çevirmen giderlerinin hiçbir koşulda
sanıklardan alınamayacağını kararlaştırdı. Aksi yöndeki uygulamaların,
adil yargılanma güvenceleri ile birlikte, Sözleşme’nin 14. maddesindeki
“eşitlik” ilkesine de aykırı düştüğünü vurguladı.
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 177
makaleler Güney DİNÇ
Ücretsiz hukuk yardımı konusunda ise, mahkeme, farklı bir yorum
geliştirdi. Kızıl Tugaylar adlı terör örgütü üyelerinin savunmanlığını yü-
rütürken, örgütsel suçlara da karıştığı ileri sürülen sanık, ücretleri devletçe
ödenen üç avukat tarafından savunuldu. Yargılama sonucunda iki buçuk
yıl hapis ve dört yıl avukatlıktan men cezalarına çarptırılan sanığın, mah-
kemece atanan avukatların ücretlerini de geri ödemesi kararlaştırıldı.
Bu konuda AİHM, 6. maddenin 3. fıkrasının (c) bendindeki ücretsiz
hukuk yardımının yalnız sanığın avukata ödeme yapabilecek yeterli ola-
naklarının bulunmadığı koşullarda uygulanabileceğini, Alman hukuku
açısından yargılama sırasında böyle bir sorun çıkmadığına göre, sanığın
mahkum edilmesinden sonra yargılama giderleri arasında hukuk yardımı
vermek amacıyla görevlendirilen avukatların ücretleri ile de yükümlü kı-
lınmasının Sözleşme’ye aykırılık oluşturmadığına karar verdi (Croissant/
Almanya. 1992).
II. SAVUNMAN SORUMLULUĞU’NUN KAMUSAL DENETİMİ
Sanığın avukatsız bırakılmaması temel ilke olarak benimsenince,
uygulamada bu işlevin ne oranda gerçekleştiği de önem kazanmakta-
dır. Sanığın avukat gereksinimini, soruşturma ve yargılama süreçlerinin
bütünlüğü içerisinde değerlendirmek gerekiyor. “Adil yargılanma ilkeleri
başlangıçtaki yanlış uygulamalar nedeniyle ciddi biçimde göz ardı edilmişse, yar-
gılama öncesi evreler de Sözleşmenin 6. maddesi kapsamında değerlendirilecektir.”
(Imbrioscia/İsviçre, 1993 )
Mahkemeler ulusal yasalarla ayrıca ilişkilendirilmemişlerse, bir sanığın
avukat gereksinimini, ancak dava önlerine geldiği zaman öğrenebilirler.
Yargılama öncesi aşamalarda sanığın işkence görmesi, haksız yakalanıp
gözaltına alınması gibi, avukatsız bırakılması da davanın bütününü Söz-
leşme’ye aykırı duruma düşürebilmektedir. Bu nedenle devletler, sanığa
ilk suçlamanın yöneltildiği aşamadan başlayarak avukat görevlendirme
yöntemlerini oluşturmakla yükümlüdürler.
Savunmasız sanığa bir avukat atanması ile sorun çözülmüş olma-
maktadır. Avukatın görevini etkili bir biçimde yürütüp yürütmediğinin
de değerlendirilmesi gerekmektedir.
İtalya’da, dolandırıcılık ve karşılıksız çek suçlarından yargılanan sanık,
mahkemede kendi seçtiği avukatı eliyle temsil edilmişti. Mahkeme, sanığı
suçlu buldu ve cezalandırılmasına karar verdi. Kararı temyiz eden sanık,
kendisine ücretsiz hukuk yardımı sağlanmasını istedi. Yargıtay Ceza Dairesi
Başkanı tarafından görevlendirilen avukat sanıkla görüşmeye gitmediği
178 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
gibi, tatil dönüşü öğrendiği bu atamayı işlerinin çokluğu nedeniyle kabul
edemeyeceğini bir mektupla bildirdi. Sanığın uyarısı üzerine avukat, Yar-
gıtay Ceza Dairesi Başkanı’na da dilekçe vererek, sağlık koşullarının elve-
rişsizliği nedeniyle, sanığın savunmasını üstlenemeyeceğini duyurdu.
Sanık, Yargıtay’a yaptığı çeşitli başvurularda görevi kabul etmeyen
avukat hakkında ceza ve disiplin soruşturmaları açılmasıyla birlikte ken-
disine başka bir savunman verilmesini istemesine karşın, olumlu bir sonuç
alamadı.
Yargıtay Ceza Dairesi Başkanı’na göre, görevlendirdiği avukat Yargı-
tay’daki duruşmaya girmek zorunda idi. Bu konuda yapabileceği başkaca
bir işlem yoktu. Ulusal yasalara göre atanan avukat görevini yapmazsa,
sanık, tazminat davası açabilir, hatta soruşturma talebinde de bulunabilirdi.
Böylesine sonuçsuz yazışmaların ardından gelen duruşmaya, atanan avukat
katılmadı. Yargıtay, bazı suçların zamanaşımı nedeniyle düşmesini karar-
laştırdığı duruşmada, sanığın diğer bütün temyiz itirazlarını reddetti.
AİHM’ye “...göre, Sözleşme, hakları teorik veya hayali olarak değil, fakat pra-
tik ve etkili bir biçimde güvence altına almayı amaçlamıştır. Bu durum, demokratik
bir toplumda öncelikli olarak yer verilen adil yargılanma hakkının kapsamındaki
savunma hakları bakımından özellikle geçerlidir... Sözleşme’nin 6/3, (c) bendi ‘ata-
ma’ dan değil, ‘yardım’ dan söz etmektedir. Yalnızca avukat atanması yardımı
etkili kılmaya yeterli değildir. Adli yardım amacıyla atanan avukat ölebilir veya
ağır hastalanabilir, bu süre içerisinde görev yapması yasaklanabilir veya kendisi
görevden kaçınabilir. Kamu organlarına bilgi verilmesi durumunda bu kurumlar
ya avukatı değiştirmeli ya da görevini yerine getirmeye zorlamalıdır... Olayda
başvurucu hiç bir koşulda atanan avukatın yardımından yararlanamamıştır. Daha
işin başında, avukat, başvurucu için çalışmayacağını bildirmiştir... Mahkemeye
göre başvurucu Yargıtay önünde etkili bir hukuk yardımı alamamış, Yargıtay Daire
Başkanı’nın avukat görevlendirme işlemi, ölü bir karar olarak kalmıştır.”
AİHM, davalı hükümetin savunma gerekçeleri arasında yer alan sanı-
ğın temyiz nedenlerinin tutarsızlıklarla yüklü olduğu, Yargıtay’ın dosyayı
özenle incelediği, atanan avukatın görevini eksiksiz olarak yerine getirseydi
bile sonucun değişmeyeceği bu nedenlerle sanığın avukatsız kalmaktan
doğan bir zararının olmadığı yolundaki savunmalarını değerlendirdikten
sonra, olayda bir zararın varlığının kanıtlanması gerekmediğini vurguladı.
“Mahkemeye göre başvurucu durumu düzeltmek için ısrarla uğraşmıştır. Yakın-
malarını ve atanmış avukatın ilgisizliğini, kendisini savunmamaktaki kararlılığını
Yargıtay’a bildirmiştir. Kabul edilmelidir ki, hukuk yardımından atanmış avukatın
her tür kusuru için devlet sorumlu görülemez. Ancak olayın özel koşulları içinde
başvurucunun bu hakkını etkili bir biçimde kullanması için gereken önlemleri almak
yetkili İtalyan organlarına düşen bir görevdir.” (Artico/İtalya, 1980)
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 179
makaleler Güney DİNÇ
Mahkeme , her olayı kendi özel koşulları içerisinde değerlendirmekte-
dir. Adil yargılanmanın bir bütünlük içerisinde gerçekleşmesi için, sanığın
avukatların ve ilgili devletlerin üzerlerine düşen yükümlülüklerini yerine
getirmelerini beklemektedir.
AİHM, benzer olaylar üzerine verdiği diğer kararlarında da “...hukuksal
yardım amacıyla bir avukatın atanmasının yeterli olmadığını…” belirtmekle bir-
likte, bu avukatın görevini savsaklaması durumunda, yetkili kamu birimle-
rinin uygun biçimde bilgilendirilip bilgilendirmediğini araştırmaktadır.
“Avukatlık mesleğinin bağımsızlığı nedeniyle devletin müdahalesi, ancak
atanmış avukatın müvekkilini etkili bir biçimde temsil etmediğinin görülmesi veya
bu durumun yeterince yetkililerin bilgisine sunulması durumunda olanaklıdır.”
(Kamasinski/Avusturya, 1989)
Sözleşme’nin 6/3 (c) bendinde yer alan avukat aracılığıyla savunma
hakkının uygulamadaki ayrıntıları ve kullanım biçimleri Sözleşme’de belir-
tilmediğinden, bu konu ilgili devletlere bırakılmıştır. “…Başvurucu başlan-
gıçta gerekli hukuksal yardımı almamış olsa bile, devletler, adli yardımdan atanan ya
da sanıkların seçtiği avukatlarla aralarında çıkabilecek her türlü sorundan doğrudan
sorumlu tutulamayacağı gibi, avukatlık mesleğinin bağımsızlığı gereği savunmanın
tutumu öncelikle başvurucu ile avukatı arasındaki bir konu olmaktadır...” Söz-
leşmeci devletin, atanan avukatın etkili bir savunma yapmadığının açıkça
görülmemesi durumunda olaya müdahalesi beklenemeyeceğinden çok kısa
süren ilk dönemde avukat B. G.’nin hareketsiz kalışından başvurucunun
şikayette bulunmaması nedeniyle olaya kamusal organların katılamaması
doğal karşılanmalıdır. Avukat B. G.’nin istifa etmesi üzerine hemen yeni bir
avukat atanması, yeni avukatın dosyayı inceleyip sanıkla görüşmesinden
sonra önceki sorgulama nedeniyle savcıya itiraz etmemesi ve bu aşamada
gerçekleştirilen üç sorgulamanın ilk ikisine yeni avukatın da katılmaması
karşısında, avukatla savunma hakkı yönünden adil yargılanma hakkının
ihlal edilmediğine karar verildi. (Imbrioscia/İsviçre, 1993)
AİHM, yargılamanın akışından kaynaklanmayan ancak önceden gö-
rülebilen engellerin aşılabilmesi için tarafların üzerlerine düşen önlemleri
almalarını istemektedir. Örneğin; duruşmanın yapılacağı günü çok önce
öğrenen avukatın, kişisel özrünün çıkması durumunda, yargılamanın er-
telenmesini istemek yerine davanın sürekliliğini etkilemeyecek yasal seçe-
nekleri uygulamaya koyması beklenmektedir. Sanık ve avukatının kendi
kusurlu davranışlarından ileri gelen olumsuzluklar nedeniyle, devletler
sorumlu tutulmamaktadır.
İtalya’da yerel ceza mahkemesinde hapis cezasına mahkum edilen
tutuksuz sanığın avukatı kararı temyiz etti. Dosyanın Yargıtay’a ulaştığı
Yazı İşleri Müdürü’nün 26.3.1985 günlü yazısı ile avukata bildirildi.
180 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
Yargıtay’daki duruşmanın 6 Aralık’ta yapılacağı 2 Ekim günü avukata
tebliğ edildi.
Sanık vekili Yargıtay’a 25 Kasım’da ulaşan 18 Kasım günlü dilekçe-
sinde, bir operasyon geçirdiğini, kendisine 30 gün dinlenme verildiğini
belirterek, 6 Aralık’ta yapılacak duruşmanın ertelenmesini istedi. Yargı-
tay bu istemi reddederek, sanığın ve avukatının yokluğunda gerçekleşen
duruşmadan sonra, yerel mahkemenin iki buçuk aylık hapis cezasının
onanmasını kararlaştırdı.
AİHM, Yargıtay’da yapılacak duruşmada avukatla temsil edilmenin
önemini vurgulamakla birlikte, başvurucunun avukatının 6 Aralık’taki
duruşmaya katılamayacağı önceden belli olduğu ve iç hukuktaki duruş-
manın ertelenmesi ile ilgili kuralları bildiği halde önlem almaması, kendi
yerine duruşmaya başka bir avukatı gönderme olanağı varken bunu yap-
maması, ayrıca başka bir avukat eliyle Yargıtay’a dilekçe sunma yolunu da
kullanmaması karşısında, başvurucunun kendi seçtiği avukatının kusurlu
uygulamaları nedeniyle davalı devletin sorumlu tutulamayacağını karar-
laştırdı (Tripoli/İtalya. 1994).
Çok sayıda şiddete dayalı cinsel suç işlediği savı ile jürili ilk derece
mahkemesi önünde yargılanan tutuklu sanık, altı gün süren duruşmalar
boyunca bir cam bölme içerisinde bulunduruldu. Sanığın savunmasını ceza
davalarında deneyimli on yıllık bir avukat yürütüyordu.
Duruşmada henüz on beş yaşındaki suç mağduru bayanın dinlenmesi
sırasında yargıç, söylediklerini daha iyi duymak için, kendisine ve jüriye
yaklaşmasını istedi.
Sanık, atılı suçu işlediği yargısıyla mahkum olunca, tek yargıçlı üst
mahkemeye itiraz etti. Gerekçe olarak ilk derece mahkemede yargılandığı
salonun akustiğinin bozuk olduğunu, cam bölme içerisinde söylenenleri
duymadığını ileri sürdü.
Sanığın tanık gösterdiği koruma görevlisi de, sanığın kendisi aracılığı
ile en az üç kez avukatını yanına çağırdığını ve konuşulanları duymadığını
ona bildirdiğini söyledi. Sanık, üzerine söylenenleri duymadığını yazıp
camın arkasından koruma görevlisine gösterdiği bir kağıdı da kanıt olarak
dosyaya sundu.
Bu savlar, ulusal mahkemelerce kabul edilmedi. Sanığa verilen ceza
kesinleşti.
AİHM adil yargılanmanın bir gereği olarak sanığın kendisiyle ilgili
dava içerisinde söylenenleri işitip anlamasının, onun en doğal hakkı oldu-
ğunu belirtti. Ancak bu olayda başvurucu ve onu temsil eden avukatı, dava
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 181
makaleler Güney DİNÇ
mahkemesi önünde altı gün süren duruşmalar boyunca duyma sorununu
yargıca iletmediler. Sanığın koruma memuruna yönelttiği yakınmalar, anı-
lan kişinin yargılama sürecinde görevinin olmaması nedeniyle bir anlam
taşımıyordu. Sanık avukatı ise, yargılamayla ilgili bir taktik izlediği için bu
konuda susmayı yeğlemişti. Sanığın da, avukatının tutumuna katılmadığı
konusunda herhangi bir belirti yoktu.
Mahkeme, avukatlığın bağımsızlığı açısından değerlendirdiği olayda,
sanığın avukatına yönelik açık bir suçlaması yoksa, devletlerin bu konuya
karışamayacaklarını vurguladı. Eğer sanık doğrudan veya avukatı aracılığı
ile yerel mahkemeye duyma sorununu iletse idi, mahkemenin buna bir
çözüm getirmesi gerekirdi. Avukatının da bu konuda susarak olaya bir
taktik sorunu açısından yaklaşması nedeniyle, sanıkla avukatı arasındaki
ilişkilerden devletlerin sorumlu tutulamayacağı görüşüyle adil yargılanma
açısından Sözleşme’nin ihlal edilmediğine karar verildi. (Stanford/İngiltere,
1994)
AİHM, karşılıksız hukuksal yardımın gereği olarak kamu adına atanan
avukatların bu görevlerini ne oranda gerçekleştirdiklerinin davayı yürüten
mahkemelerce izlenmesini öngörmektedir. Yerine göre bu avukatların sa-
vunmalarını “yetersiz”, “deneyimsiz”, “etkisiz” sözcükleriyle de nitelemekte-
dir. Mahkemenin bu tutumunun nedeni, Sözleşme’nin adil yargılanmanın
gerçekleşmesi için zorunlu saydığı koşulların üye ülkelerce eksiksiz yerine
getirilmesidir. Korumanın tam olması için, adli yardım amacıyla görevlen-
dirilen avukatların nitelikleri, mesleki deneyimleri, objektif ölçütlere göre
olabildiğince doğru belirlenmelidir.
Sanıkların kendi istemleri doğrultusunda seçtikleri avukatları hakkında
ise, daha gevşek bir denetim izlemektedir. Çok kısa özetlerini sunmakla
yetindiğimiz yukarıdaki kararlarda görüldüğü gibi, sanığın, ulusal organlar
önünde, kendi seçtiği avukatına yönelik suçlama ve yakınmaları olmamışsa,
ilgili devletleri sorumlu tutmama eğilimini açıkça ortaya koymaktadır. Bu
tutum, Sözleşme’nin amaç ve yöntemlerine de uygun düşmektedir. Kişilerin
kendi seçtikleri avukatları ile bir sorunları olursa, yakınmalarını öncelikle
ulusal yapılanmaların öngördüğü süreçlerden geçirmelidirler.
Mahkemenin bu yaklaşımının bir başka nedeni de, avukatlık mesle-
ğinin bağımsızlığını korumak, zorunlu olmadıkça devletlerin bu alana el
atmasını önlemektir.
182 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
III. SAVUNMANIN YETKİ VE GÜVENCELERİNİN
SÖZLEŞMEYE GÖRE KORUNMASI
AİHS’nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma güvencelerinin
temel özneleri, hiç kuşku yok ki yargılanan kişilerdir. Örneğin; 1. bentte
sözü edilen mahkemenin niteliğine, yargılamanın süresine, yüz güzelli-
ğine ve açıklığına ilişkin düzenlemeler, 2. bentteki suçsuzluk karinesi,
savunmanların temsil ettikleri kişiler adına istemlerini dayandıracakları
hukuksal kaynaklardır. Ancak gerek 6. maddede gerekse Sözleşme’nin
diğer maddelerinde belirtilen bazı hak ve yetkiler vardır ki, bunlar, temsil
ettikleri kişilerle ilişkilendirilmeleri gerekmeksizin, avukatlık mesleğinin
olmazsa olmaz koşulları arasında yer almışlardır. Örneğin; 6. maddenin 1.
bendindeki “hakkaniyet” sözcüğünden üretilen “silahların eşitliği” kuramı,
3. bentteki, “suçlamanın niteliği ve nedenlerinden en kısa zamanda bilgilendiril-
mek”, “savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak”,
“iddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek”, “savunma tanıklarının da iddia
tanıklarıyla aynı koşullar altında çağrılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını
istemek”, bu yetkilerden başlıcalarıdır. Konunun bu yönünü özellikle vurgu-
lamakla birlikte, AİHM’nin avukatlık uygulamalarını doğrudan kapsayan
kararları üzerinde duracağız. Kararların önemli bir bölümü savunma hakkı
ile bağlantı kurularak Sözleşme’nin 8. maddesini de yorumlamaktadır.
AİHS’nin 8. maddesinin birinci bendine göre : “Herkes özel ve aile ha-
yatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.”
Aynı maddenin 2. bendinde sayılan bazı durumlarda “...demokratik bir
toplumda, zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla...” bir
takım kısıtlamalar konulabileceği belirtilmektedir.
Avukatla sanık arasındaki ilişki özel yaşam konularından kaynaklansa
bile, savunma hakkının toplumsal önemi nedeniyle 8. maddenin kapsamın-
dan taşmaktadır. Avukatlık bürosu, hiç kuşkusuz özel bir alandır, ancak,
avukatın temsil ettiği kişilerin, olay tanıklarının da özel yaşamlarının özgür-
ce sergilenebildiği, kamunun el atmaması gereken bir kamusal alandır.
Avukatla sanığın iletişimi, aralarındaki ilişkinin kurulup geliştirilmesi
için son derece önemlidir. Tutuklu sanıkla avukatının baş başa görüşmeleri,
savunmaları için gerekli bilgi ve belgeleri birbirlerine iletmeleri, yargılama
sürecindeki konumlarının zorunlu bir gereğidir. Çalışmamızın aşağıdaki bö-
lümlerinde, AİHM’nin bu konulardaki kararlarını özetlemeye çalışacağız.
1. Avukatla Sanığın Yazışmaları
İletişim özgürlüğü konusunda bilinen en eski yöntem kişilerin mektup-
laşmalarıdır. Tutuklu sanıkla avukatının yazışmaları, konumuz açısından
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 183
makaleler Güney DİNÇ
özellikle önem taşımaktadır. Devletler, çeşitli gerekçeler öne sürerek bu
yazışmaları denetim altında tutmak istemişlerdir. En önemli gerekçeleri de,
soruşturma konusu suçla ilgili kanıtlara ulaşmak olmuştur. Ancak konu
her zaman bu kadar açık bir görünüm vermemektedir. Savcıların soruştur-
maları kendi beklentileri doğrultusunda yönlendirmek amacıyla, cezaevi
yöneticilerinin tutuklu ve hükümlülere yönelik yasa dışı uygulamalarını
gizlemek için yazışmalara el koydukları çok sık görülen olaylardır.
AİHM’nin bu konudaki ilk değerlendirmeleri, İngiltere cezaevinde
yatmakta olan bir hükümlünün başvurusuyla ilgilidir. Başvurucu, ceza-
evinde çıkan olaylara karıştığı yolunda gerçek dışı ifade verip kendisine
iftira eden gardiyan hakkında hukuk davası açmak, böylece yanlış ifadenin
dosyasından çıkarılmasını sağlamak istemiştir. Başvurucu, bu amaçla bir
avukatla görüşüp dava açmak üzere yürürlükteki Cezaevleri Yönetmeliği
çerçevesinde Bakanlık’tan izin talebinde bulunmuştur. Ancak Bakanlık,
böyle bir dava açılmasına gerek olmadığı düşüncesi ile, hükümlünün
avukatla görüşmesine izin vermemiştir.
AİHM’ye göre, “İçişleri Bakanlığı’nın Golder’in dilekçesini reddetmesi,
öncelikle bir avukatla iletişim kurmasını engellemiştir. Bu olay mahkemeye baş-
vurma hakkı ile ilişkilendirilmeksizin, yalnızca haberleşme özgürlüğü kapsamında
değerlendirilemez. Golder’e bir avukata danışması için izin verilseydi, yakındığı
gardiyana karşı dava açma kararlılığını sürdürüp sürdürmeyeceği bilinemezdi...
Ancak bütün bunlara karşın, başvurucunun açıkça ortaya koyduğu ‘iftira ne-
deniyle dava açma’ istemi gerçekleşememiştir... İçişleri Bakanlığı avukatla ilişki
kurulmasını yasaklamakla, açılması düşünülen dava için harekete geçilmesini
engellemiş olmaktadır...” Hukuksal engellemeler gibi, fiili engellemeler de
hukuka aykırı düşebilir.
“...Başvurucu, gardiyana karşı dava açmakla, kendisine karşı yapılan ve hak-
kında olumsuz sonuçlar doğuran suçlamalardan kurtulmak istemektedir. Açılması
tasarlanan dava, cezaevinde bulunduğu sırada meydana gelen ve cezaevi yaşamıyla
bağlantılı bir olayla ilgilidir. Sonuçta bu dava İçişleri Bakanlığı’na bağlı ve görevi
sırasında suçlamalarda bulunan bir cezaevi çalışanına karşı yöneltilecektir. Bu
koşullarda Golder, haklı olarak dava açmak üzere bir avukata danışmak istemiş-
tir. Tasarlanan davanın sonuçlarına ilişkin olasılıkları değerlendirmek İçişleri
Bakanlığı’nın görevi değildir. İleri sürülebilecek savlar hakkında karar vermek,
bağımsız ve yansız mahkemelerin görevidir. İçişleri Bakanlığı, Golder’in istediği
izni vermemekle, Sözleşme’nin 6/ (1) fıkrasında güvence altına alınan mahkemeye
gidebilme hakkına saygı göstermemiştir.”
AİHM, başvuru konusu olayları bir kez de Sözleşme’nin 8. maddesi
kapsamında değerlendirdi.
184 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
“Mahkeme, bir hükümlünün haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına
müdahalenin ‘gerekliliğini’ cezaevinde bulunmanın olağan ve makul koşulları-
nın göz önünde tutularak değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindedir. Örneğin;
‘düzensizliğin veya suçun önlenmesi’ bir hükümlüye, özgür bir kişiden daha geniş
müdahale önlemlerinin uygulanmasını haklı kılabilir... Hükümet, Golder’in ya-
kındığı müdahalenin ‘gerekli’ olduğunu kanıtlamak için, düzensizliğin ve suçun
önlenmesini ve bir ölçüde de kamu güvenliği ile başkalarının hak ve özgürlükleri-
nin korunmasını gerekçe olarak ileri sürmüştür. Mahkeme, Sözleşmeci devletlere
tanınan takdir yetkisini dikkate almakla birlikte, ‘demokratik bir toplum’da bu
müdahalenin nasıl olup ta, Golder’in kendisine iftirada bulunan gardiyana karşı
dava açmak amacıyla bir avukatla iletişim kurmasının engellenmesini haklı kıldığını
anlayamamıştır. Mahkeme, Golder’in cezaevi görevlisinin kendisine karşı yaptığı
suçlamadan temize çıkmak istediğini bir kez daha vurgulamaktadır. Bu koşullarda
Golder, haklı olarak bir avukata yazmak isteyecektir. Açılması düşünülen dava
sonuçlarını değerlendirme görevi, İçişleri Bakanlığı’nın işi değildir. Başvurucuya
hakları konusunda yol göstermek, önerilerde bulunmak bir avukatın, önüne getirilen
dava konusunda karar vermek ise bir mahkemenin görevidir.
Başvurucunun avukatla haberleşmesi kişisel bir dava açılmasına ve sonuç
olarak Sözleşme’nin başka bir maddesinde, yani 6. maddede varolan bir hakkın
kullanılması için hazırlık aşaması olacağından, İçişleri Bakanlığı kararının ‘de-
mokratik bir toplumda’ gerekli olduğu kanıtlanamamıştır.
Böylece Mahkeme, olayda 8. maddeye aykırılık olduğu sonucuna varmıştır.”
(Golder/İngiltere, 1979)
Kararda eleştiri konusu yapılan uygulamalar, olayın geçtiği yıllarda
yürürlükte olan Cezaevleri Yönetmeliği çerçevesinde yürütülen işlemlerdi.
Golder’in dava açmayı düşündüğü infaz koruma görevlisinin tutumu bir
yana bırakılırsa, AİHM İngiltere’deki katı ve insan hakları ile bağdaşmayan
cezaevi kurallarını mahkum etmiş bulunuyordu. Nitekim İngiltere Hü-
kümeti de bu dava nedeniyle gelişen hukuksal tartışmaları göz önünde
bulundurularak, Golder Davası henüz sonuçlanmadan Cezaevleri Yönet-
meliği’ni değiştirmiş, tutuklu ve hükümlülerin hukuk davası açmak üze-
re bir avukata danışmak istemeleri durumunda İçişleri Bakanı’ndan izin
almaları koşulunu kaldırmıştı. Bu değişiklik, cezaevleri müdürleri eliyle
bütün tutuklu ve hükümlülere bildirilmişti.
Cezaevleri kurallarında yapılan iyileştirmeler, İngiltere’nin benzer ko-
nulardaki davalar nedeniyle tekrar AİHM’de yargılanmasını önleyemedi.
Çeşitli cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü konumunda bulunurlarken de-
ğişik amaçlarla farklı yerlere gönderdikleri mektupları, alıcılarına ulaşma-
yan 7 başvurucunun AİHM’de görülen davaları 1983 yılında sonuçlandı.
Davacılardan Silver’in koşulları konumuzu doğrudan ilgilendirmektedir.
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 185
makaleler Güney DİNÇ
Başvurucu, cezaevindeki yetersizlikler ve bu arada sağlık sorunları ile diş
tedavisindeki şikayetleri nedeniyle dava açmak üzere Bakanlık’tan izin
istemiş, ancak kendisine olumlu yanıt verilmemiştir.
İngiltere cezaevlerindeki haberleşme ve yazışma koşullarının ayrıntılı
olarak incelenip tartışıldığı AİHM kararında, diğer 6 başvurucu hakkında
Sözleşme’nin 8 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğine karar verilirken, hukuk-
sal yardım alarak cezaevi yönetimiyle ilgili hukuk davası açma girişiminin
önlenmesi nedeniyle, Silver yönünden ayrıca Sözleşme’nin 6/1. maddesinin
de ihlal edildiğine karar verildi. (Silver ve Diğerleri/İngiltere, 1983)
Tutukluların yazışmalarının 8. maddenin korunması altında bulunma-
sı, hiç kuşku yok ki, koşulları oluştuğunda aynı maddenin 2. bendindeki
kısıtlayıcı önlemlerin de uygulanabileceği anlamını içeriyor. “Hükümlünün
haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına müdahale gereği, cezaevinde bulundu-
rulma durumunun olağan ve anlaşılabilir gereklerine göre değerlendirilecektir.”
(Golder/İngiltere, 1979)
Tutuklu veya hükümlü ile avukatı arasındaki yazışmalar, Chambell ve
Fell davasında kapsamlı bir incelemeden geçirildi. Başvurucunun avukatıy-
la ve AİHK’yla yaptığı yazışmaların cezaevi görevlilerince açılıp okundu-
ğuna ilişkin yakınmaları, bu gibi durumlarda izlenmesi gereken yöntem ve
ölçütlerin belirlenmesine katkıda bulundu. Mahkemeye göre, “...bir tutuklu
veya avukatı arasındaki yazışmalara sağlanan özel koruma nedeniyle, avukatın
tutukluya yazdığı mektubun cezaevi yetkililerince açılabilmesi, ancak içinde olağan
denetim yöntemleriyle ortaya çıkmayacak yasa dışı bir şeylerin bulunduğu konu-
sunda benimsenebilir bir kuşkunun varlığı durumunda olanaklıdır.” Bu durumda
bile mektup, gönderildiği kişinin önünde açılmalı, içerisinde sakıncalı bir
nesne saptanmayınca, yöneticilerce okunmadan ilgilisine verilmelidir.
Mahkeme, ancak çok özel durumlarda tutuklunun avukatıyla yaptığı
yazışmanın okunabileceğini belirtmektedir. “Mektubun içeriğinin cezaevinin
veya başkalarının güvenliğini tehlikeye atması veya başlı başına bir suç oluştur-
ması, gizliliğin kötüye kullanıldığına ilişkin çok somut gerekçelerin varolması
durumunda,” bu yola gidilebilecektir.
Davalı Hükümetin, tutuklu ile avukatı arasındaki yazışmalara özel bir
korunma sağlanmasının, bu işleyişin kötüye kullanılma olasılığını taşıdığı
yolundaki savunması, Mahkemece, “Avukat müvekkil ilişkisinin gerektirdiği
gizliliğe saygı gösterme gereksiniminin, bu hakkın kötüye kullanılabilme olasılı-
ğından çok daha önemli olduğu…” görüşüyle yerinde bulunmadı.
Savunma hakkına ilişkin birden fazla konunun tartışıldığı dava sonu-
cunda, sanıkla avukatı arasındaki yazışmaların engellenmesi Sözleşme’nin
8. maddesinin ihlali olarak nitelendi. (Champbell ve Fell/İngiltere, 1984)
186 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
Adli sabıka sicili bir hayli kabarık olan ve cezaevi kurallarına aykırı
davranmayı alışkanlık edindiği için hakkında ek yaptırımlar uygulanan
başka bir hükümlünün, infaz indirimlerinin bir bölümünün kaldırılması
nedeniyle avukatına yazdığı mektuplardan birisi hiç gönderilmemiş, diğer
ikisi ise, geç ulaşmıştı.
Hükümlünün bir milletvekiline ve öğretim üyesine yazdığı yakınma
mektupları da cezaevi idaresince gönderilmemişti.
AİHM bu olayda da “başvurucunun gönderilmeyen mektupları bakımın-
dan haberleşmeye saygı hakkının ihlal edildiğine...” karar verdi (Mc Callum/
İngiltere, 1990).
Tutuklu sanığa savunmasını üstlenecek avukatın mektubunun verilme-
mesi yoluyla iletişim özgürlüğünün çiğnenmesine ilişkin en çarpıcı örnek,
Mehmet Durmaz ile Avukat Schönenberger’in birlikte yaptıkları başvuru
sonucunda verilen karar oldu.
İsviçre’nin Zürih kantonunda yaşayan md. Durmaz, bazı suçlara karış-
mış olabileceği kuşkusuyla 16 Şubat 1984’te tutuklanmış. Eşinin bulduğu
Avukat Schönenberger, cezaevindeki sanığa bir mektup göndererek, ken-
disi de uygun görürse savunmasını üstlenebileceğini bildirmiş.Mektupta
soruşturmayla ilgili bazı uyarılarda bulunmuş. “...Sorgunuz sırasında yanıt
vermeme hakkınızın bulunduğunu anımsatmak görevimdir. Ağzınızdan çıkacak
her söz, size karşı kanıt olarak kullanılabilir. Susmayı yeğlerseniz, savcılık, kanıt
bulup suçluluğunuzu ispat etmek zorunda kalacaktır. Siz açıklama yapmamakta
direnince, olabilir ki savcı, tartışma çıkarıp, tanıkları dinlemek, başka kanıt toplamak
ya da yeni bir soruşturma başlatmak gibi nedenlerle tutukluluğunuzu uzatacağını
söyleyerek baskı kurmayı deneyebilir. Böyle şeyler olursa aldırmayın. Haklarınızı
bilip herhangi bir açıklama yapmamak yararınızadır...” demiş. Avukat ayrıca,
göreve başlayabilmek için, iki örneğini eklediği vekaletnameleri imzalayıp,
birini savcılığa, ötekini kendisine göndermesini istemiş. İşlemler tamam-
lanınca, hemen cezaevine geleceğini bildirmiş.
Bölge savcısı, soruşturmanın yürütülmesi açısından sakıncalı bulduğu
bu mektuba el koymuş. Sanığa, avukatın gönderdiği vekaletname örnekle-
rini de vermemiş. Yasaklanan mektup sanki hiç gelmemiş gibi, Durmaz’a
bir avukat edinmesini önermiş. Eşinin girişimlerini öğrenemeyen yurttaşı-
mız, Zürich’te tanıdığı tek avukatın J. P. Garbade olduğunu, ancak içinde
bulunduğu koşullarda ödeyecek parası olmadığını bildirmiş. Avukat Gar-
bade, Mahkeme Başkanı’nın kararı ile, gideri devletçe karşılanmak üzere
Durmaz’ın savunmanlığına atanmış.
Soruşturma ve sorgulamalar devam etmiş. Durmaz, güçlük çıkarmadan
bütün soruları yanıtlamış. Hakkında kamu davası açılmasını gerektirecek
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 187
makaleler Güney DİNÇ
kanıtlar bulunamayınca, 37 gün tutuklu kaldıktan sonra, 23 Mart 1984’te
salıverilmiş. Boş yere özgürlüğünden yoksun bırakılan Durmaz’a, Bölge
Mahkemesi’nce, 3.565 İsviçre Frangı giderim ödenmesi kararlaştırılmış.
Hukuksal tartışma, asıl bu aşamadan sonra başlıyor. Avukat Schö-
nenberger, cezaevine gönderdiği mektubun tutuklu sanığa verilmemesi
yoluyla iletişim özgürlüğünün engellendiği, bunun sonucunda Durmaz’ın
davasını alamadığı için mesleğini uygulayamadığını belirterek Avrupa
İnsan Hakları Komisyonu’na başvuruyor. Mehmet Durmaz da bir başka
dilekçeyle, avukatın gönderdiği mektubun eline geçmemesi nedeniyle
haber alma özgürlüğüne el atıldığını bildirerek, İsviçre’ye karşı bireysel
başvuru hakkını kullanıyor.
Tartışmanın özü, “Herkes, özel yaşamıyla aile yaşamına, konut ve haberleş-
mesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir” diyen Avrupa İnsan Hakları Söz-
leşmesi’nin 8. maddesine dayanıyor. Gerek komisyonda, gerekse Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nde, İsviçre Hükümeti’nin temsilcileri, Avukat
Schönenberger’in, sanığa susmasını, yanıt vermemekte direnmesini öne-
ren mektubunun yürütülmekte olan soruşturmanın güvenliği açısından
sakıncalı bulunduğunu savunuyorlar. Gerçekten AİHS’nin 8. maddesinin
2.bendinde, “...kamu düzeninin korunması ya da suçun önlenmesi...” amacıyla,
bazı koşullarda iletişim özgürlüğünün sınırlandırılabileceği belirtiliyor.
Komisyon’dan sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, yakınılan
uygulama nedeniyle İsviçre organlarınca, AİHS’nin 8. maddesinin ihlal
edildiği yargısına vardı. Kararın gerekçesinde, avukatın, savunmasını
üstleneceği kişiye susmasını, sorulara yanıt vermemesini önermesinin,
onun mesleki görevi, doğal hakkı olduğu belirtildi. Sorgulanan sanığın
yanıt vermemekte direnmesinin yasal bir hak olduğu, bu yöntemi seçen
avukatın görevini üstlendiği kişiye haklarını bildirmesinin önlenemeyeceği
vurgulandı. Böylece Durmaz’ın haber alma, iletişim kurma özgürlüğünün
engellendiği görüşüne varıldı. İsviçre Hükümeti’nin, Durmaz ve avukatına
9.070 frank ödemesini öngören kararın en çarpıcı yanı, temel hak ve özgür-
lüklere yasalarla getirilecek kısıtlamaların, “...demokratik bir toplumun zorunlu
kıldığı...” sınırları aşamayacağı ilkesini yinelemesiydi. (Schönenberger ve
Durmaz/İsviçre, 1998)
Avukatla görüşme hakkının uzantısı olarak ta benimsenen avukata
mektup gönderme olanağının değerlendirildiği davada AİHM, tutuklu sa-
nığın avukatına yazdığı mektupların cezaevi yetkililerince denetlenmesini,
özellikle bir mektubun avukata ulaşmasının geciktirilmesini, Sözleşmenin 8.
ve 6/3 (c) maddelerinin ihlali olarak niteledi. (Domenichini/İtalya, 1996)
AİHM’nin, Polonya cezaevindeki bir tutuklunun ombudsmana yaz-
dığı mektubun zamanında yerine ulaşmaması nedeniyle verdiği kararda,
188 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
konuyla ilgili Polonya ulusal hukuku değerlendirildi. Mahkeme’ye göre ;
“Soruşturması devam eden tutukluların yazışmalarının engellenmesi durumunda
yasaların etkili bir başvuru yolunu belirlememiş olması, tutukluların mektupları-
nın soruşturmayı yürüten görevlilerce yürürlükteki hukuka göre hiç bir neden ve
gerekçe olmaksızın her koşulda okunup sansürden geçirilmesi, tutukluların farklı
kişi ve kurumlara, örneğin; Ombudsman’a gönderdiği mektuplar açısından farklı
denetim ölçütlerinin konulmaması, uygulanan sansürün içeriğinin ve süresinin
belirsizliği, kendiliğinden ve ayrımsız olarak yürütülen sansürün nedenleri, ko-
şulları ve gerekçeleri konusunda, uygulayıcılara bir açıklama yükümlülüğü bile
getirilmemiş olması,” 8. maddenin 2. bendindeki sınırlama koşullarına uygun
bulunmadı (Niedbala/Polonya, 2000).
Mahkemenin yukarıda değindiği ölçütler, tutukluların yazışmalarının
otomatik bir sansür denetimine bağlanamayacağını bir kez daha gerekçe-
leriyle açıklıyor.
Kişisel iletişim konusundaki yaygın yöntemin mektup ve diğer benzeri
gönderiler olmasına karşın, Mahkeme telefon ve teleks yoluyla iletişimi
de 8. madde kapsamında değerlendirdi. İleride teknolojik gelişmelere ve
ulaşıla bilinir teknik özelliklerine göre e-mail ve benzeri yöntemleri de
8. madde kapsamında koruyacak kuralların saptanması beklenmelidir
(Halford/İngiltere, 1997).
2. Avukatla Sanığın Görüşmeleri
Avukatla sanığın yüz yüze ve baş başa konuşmaları savunma yön-
temlerinin belirlenmesi, kanıtların değerlendirilmesi açısından son derece
önemli bir aşamadır. Sanıkla avukatı arasında yazışmalarla sağlanamaya-
cak bilgi alışverişi, karşılıklı konuşmayla gerçekleştirilmektedir. Sanıkla
avukatının konuşmaları, Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. paragrafındaki
iki bent açısından belirleyici düzeyde önem taşımaktadır. Şöyle ki, yüz
yüze görüşme olanağının korunması (c) bendindeki avukatla savunma
hakkının ayrılmaz parçasıdır. Ayrıca, (b) bendine göre “savunmasını hazır-
lamak için gerekli zamana sahip olmak.” Sanık ve avukatı açısından, cezaevi
yöneticilerinin kendilerine göre koyacakları katı bir görüşme takvimi ile
aşırı kısıtlayıp kullanılamaz düzeye getirmemeleri gereken bir olanaktır.
Avukatın davasını üstlendiği cezaevindeki tutuklu ile görüşebilmesi için
yargıç ya da savcıdan izin istemek durumunda bulunması, Sözleşme’yle
bağdaşmayacaktır.
Cezaevinde çıkan olaylar nedeniyle disiplin soruşturması kapsamında
yargılanan hükümlünün avukatla görüşme yapmak istemesine karşın ceza-
evi yönetiminin avukatla sanığın konuşmalarına izin vermemesi, hukuksal
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 189
makaleler Güney DİNÇ
yardım ve temsilin gerçekleşememesi nedeniyle, Sözleşme’nin 6/3 (b) ve
(c) bentlerinin ihlali olarak nitelendi (Champell ve Fell /İngiltere, 1984).
Tutuklu sanıkla avukatına cezaevinde yüz yüze konuşma olanağının
sağlanması da, aralarındaki iletişinin güvenliği için yeterli gelmiyor. Sanık
ve avukatı, dava konusu olayları değerlendirip kanıtlarıyla birlikte tartışır-
larken, bir başka kişinin, özellikle karşı cephede yer alan savcılık görevlisi-
nin onları dinlememesi gerekiyor. AİHM bu konuyu ilk kez, Elvan Can’ın
Avusturya’ya karşı yönelttiği başvuru nedeniyle gündemine aldı.
Elvan Can, Avusturya’nın Gmuden kentinde çalışmakta olduğu resto-
randa çıkan yangının sorumlusu olabileceği kuşkusuyla 19 Ağustos 1980’de
tutuklanarak Weis Cezaevi’ne gönderildi.
Elvan Can’ın savunmanlığını, Avusturya’lı avukat Rudof Zitta üstlen-
mişti. Olayın ayrıntılarını öğrenmek ve savunmada izlenecek yöntemleri
saptamak amacıyla, Avukat Zitta 15 ve 30 Eylül 1980 tarihlerinde, iki kez
Wels Cezaevi’ne geldi. Sanık ve avukatının görüşmeleri sırasında, arala-
rında bir de davetsiz konuk vardı. Avusturya Ceza Yargılama Yöntemleri
Yasası’nın 45. maddesine göre, sanık, “kanıtların yok edilmesi kuşkusuyla
tutuklanmışsa” son soruşturma açılıncaya kadar, avukatıyla cezaevinde
yapacağı görüşmeleri mahkemece görevlendirilen bir gözlemcinin izlemesi
gerekiyordu. Yasa’nın amacı, sanığın bazı bilgileri avukatı aracılığıyla dışarı
iletip, henüz savcılığın eline geçmeyen kanıtların gizlice yok edilmesini
veya değiştirilmesini önlemekti. Bu denetim, tutuklu sanığın yazışmalarını
da kapsıyordu.
Elvan Can, 6 Ekim 1980’de, sorgu yargıcına gönderdiği dilekçe ile,
aralarında üçüncü bir kişi olmaksızın avukatıyla baş başa konuşmalarına
izin verilmesini istedi. Savunmasında önem taşıyan konuları avukatıyla
tartışırken, suçlamayı yapan organın gözlemcisinin dinlemesini savunma
güvenliği açısından sakıncalı buluyor, yalnız bırakılmalarını istiyordu.
Elvan Can’a göre, Avusturya Ceza Yargılama Yöntemleri Yasası’nın 45.
maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/3-c maddesine ve bu
nedenle de Avusturya Anayasası’na aykırı düşüyordu.
Sorgu yargıcı, Elvan Can’ın avukatıyla yalnız konuşma istemini red-
detti. Bu karara karşı, önce Weis Bölge Mahkemesi’ne ve ardından Anaya-
sa Mahkemesi’ne yaptığı itirazlar, alınan önlemlerin yürürlükteki yasaya
uygun bulunması nedeniyle kabul edilmedi.
Elvan Can henüz Weis Bölge Mahkemesi’ndeki ceza davası sonuçlan-
madan 14 Nisan 1981 günlü dilekçesi ile makul süreleri aşan tutukluluğu
nedeniyle Sözleşme’nin 5/3. maddesinin, avukatı ile yaptığı görüşmelerin-
de üçüncü bir kişinin gözlemci olarak bulundurulmasının da Sözleşme’nin
190 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
6/3 (c) maddesine aykırı düştüğü gerekçeleri ile Avrupa İnsan Hakları
Komisyonu’na başvurdu.
14 Aralık 1983 günlü Komisyon Raporu’nda, Elvan Can’ın her iki ko-
nudaki yakınmaları da haklı bulundu.
Konu AİHM’nin gündeminde iken, davanın sonuçlanmasından önce,
Avusturya Hükümeti, dostça çözüm süreci içerisinde, 11 Haziran 1985
günlü protokolle başvurucunun istemlerini kabul etti. Bu protokolün 6.
maddesinde, “...Avusturya F. Hükümeti hazırlanmakta olan Ceza Yargılama
Yöntemleri Yasası’nda, kanıtların yok edilme kuşkusu varken tutuklu sanığın
avukatıyla görüşmesi sırasında gözlemci bulundurulmasını öngören kuralın,
AİHK’nın bu dava ile ilgili 12 Temmuz 1984 günlü raporu doğrultusunda yeni-
den düzenlenmesi için yasama organına önerilerini sunma” sözü verdi.
Avusturya’nın Avrupa Konseyi’ndeki sürekli temsilcisi AİHM’ye
başvurarak, taraflar arasındaki anlaşmanın uygulamaya dönük ilk adımı
olarak Hükümet’in, “…AİHK’nın bu dava ile ilgili 12.7.1984 günlü sonuç
raporunu tüm Avusturya mahkemelerine, mahkeme başkanlarına ve savcılara
ileteceğini…” bildirdi.
Avusturya’da da geçerli olan kuvvetler ayrılığı ilkesine göre hükümet,
yasama ve yargı organı adına söz verip yükümlülük altına giremiyor. Ancak
yukarıda değinilen iki girişimle sorunun çözüm yolunu açıyor. Hükümet,
o sıralarda gündemde olan Ceza Yargılama Yöntemleri Yasası değişikliği
çalışmalarıyla ilgili olarak Parlamento’ya yeni bir öneri getirip AİHK kara-
rını ulusal hukuka uyarlama girişimini üstleniyor. İnsan hakları ilkelerini
genelleştirmek amacıyla ulusal mahkemelere gönderilen yazı ise, AİHK’nın
ve bu görüşleri onaylayan AİHM kararının yargı organının bilgisine su-
nulması anlamını taşıyor.
AİHM de, Elvan Can ile Avusturya F. Hükümeti arasındaki uzlaşmanın
Sözleşme’nin güvence altına aldığı ilkelere uygun düştüğü yargısıyla, 30 Eylül
1985’te davanın listeden silinmesine kararlaştırdı. (Can/Avusturya, 1985)
1980 yılında Latin Amerika ülkelerinden birine nükleer silah satışına
yönelik protesto eylemleri nedeniyle tutuklanan sanığın cezaevinde avu-
katıyla görüşmelerine dinleyici olarak poliste katılmıştı. Sanığın mektup-
larından üçüne polislerce grafolojik incelemeler için el konuldu.
Sanığın daha başka avukatları da olmuştu. Ancak ilk avukatının suç
örgütü ile ilişkisi olduğu varsayımıyla, tüm konuşmalarını da polisler iz-
lediler, hatta bazı notlar aldılar.
Avukatla, görüşmeleri izleyen görevliler arasında sık sık tartışma çık-
mış, özellikle avukatın savcılığın bazı kararlarını, bir kısım mektupları ve bir
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 191
makaleler Güney DİNÇ
itiraz dilekçesini müvekkiline vermek istemesi tartışmaları yoğunlaştırmıştı.
Avukatın müvekkiline verdiği itiraz dilekçesine görevliler el koydular.
Dava dosyası içerisindeki sanığın savunmasıyla ilgili belge örneklerinin
avukatına verilmesi de uzunca süre geciktirildi.
AİHM’ye göre, “AİHS, hakkında suç isnadı bulunan bir kimsenin hiç bir
engellemeye maruz kalmadan avukatıyla serbestçe görüşebileceğine ilişkin bir kural
içermemesine karşın, Avrupa Konseyi Mahpusların İslahı İçin Asgari Standart
Kuralları’nın 93. maddesi ile AİHK ve AİHM’deki yargılamalara katılan kişilerle
ilgili Avrupa Sözleşmesi’nin 3/2. maddesi, avukatla serbestçe görüşmeyi öngör-
mektedir. Sanığın üçüncü bir kişi tarafından dinlenmeden avukatıyla serbestçe
görüşebilmesi, demokratik bir toplumda adil yargılanma hakkının temel koşulları
arasında bulunmaktadır. Sözleşme’nin 6. maddesi avukatların savunma stratejisini
oluşturmak için müvekkilleriyle işbirliği içerisinde olmalarını gerektirdiğinden, bu
konuşmalara kısıtlama getirilmesinin hiç bir haklı nedeni bulunmamaktadır.”
Davalı Hükümetin savunmalarını değerlendiren Mahkeme, ...sanıkla
avukatın bir araya gelerek savunma stratejisi oluşturmalarında hiç bir ola-
ğanüstü durum bulunmadığından, bu arada mahkeme tarafından atanan
avukatın meslek ahlakına ve hukuka aykırı davranışlarda bulunduğuna
ilişkin bir sav da ileri sürülemediğinden, olayda, savunma hakkının ihlal
edildiğine karar verdi (S/İsviçre, 1991).
AİHM bu kararı ile Sözleşme’de açıkça belirtilmemesine karşın, sa-
vunma hakkının demokratik toplumlardaki olmazsa olmaz öneminden
yola çıkarak, tutuklu sanıkla avukatının konuşmalarına hiç bir engel ko-
nulamayacağını benimsemiş oluyordu.
AİHM’nin savunma hakkını çok geniş biçimde değerlendirdiği en son
davalardan birisi de, Öcalan/Türkiye kararıdır. Tarafların karşılıklı sav
ve savunmalarının ayrıntılarına girmeksizin, hukuk uygulayıcılarının göz
önünde bulundurmaları gereken mahkemenin değerlendirmeleri üzerinde
duracağız;
“Mahkeme, başvurucu aleyhindeki ceza yargılaması sırasında savunma hak-
larına saygı gösterilip gösterilmediği konusunda karar verebilmek için, öncelikle
başvurucunun kullanabildiği hukuksal yardım olanaklarını ve başvurucunun ve
avukatlarının dava dosyasına ulaşım hakkını incelemek gerekmektedir.”
a. Hukuksal Yardım
Polis gözaltında bulunurken başvurucunun avukat yardım alamama-
sı... Mevcut davada başvurucu, Türkiye’de polis gözaltında bulunduğu
sırada 16 Şubat 1999’dan 23 Şubat 1999 tarihine kadar 7 gün boyunca;
192 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
güvenlik güçleri, bir Cumhuriyet Savcısı ve bir Devlet Güvenlik Mahke-
mesi hakimi tarafından sorgulanmıştır. Bu süre boyunca hiçbir hukuksal
yardım almamış, iddianamenin ve Cumhuriyet Savcısı’nın sunumlarının
kritik unsurları haline gelen kendini suçlayıcı ifadeler vermiş ve bunlar
mahkumiyetine yol açan temel faktörler olmuştur.
Başvurucunun bir avukata danışmada hakkından feragat edip etmedi-
ğine gelince, mahkeme, başvurucunun yakalandığı günün ertesinde, Tür-
kiye’deki avukatı Bay Feridun Çelik’in (daha önceden geçerli bir vekaleti
bulunmaktaydı.) başvurucuyla görüşmek için izin istediğine dikkat çeker.
Bununla birlikte Bay Feridun Çelik’in seyahati güvenlik güçleri tarafından
engellenmiştir... Buna ek olarak, 22 Şubat 1999’da başvurucunun ailesi tara-
fından tutulan 16 avukat Devlet Güvenlik Mahkemesi’nden başvurucuyla
görüşmek için izin istemiş, fakat talepleri yetkililer tarafından 23 Şubat
1999’da reddedilmiştir.
Bu koşullar altında mahkeme, bu kadar uzun bir süre ve savunma hak-
kının telafi edilemez bir şekilde zarara uğramasının çok mümkün olduğu
bir koşulda, avukata ulaşma hakkını kabul etmemenin sanığın 6. madde
kapsamında hak sahibi olduğu savunma haklarının zarara uğramasına yol
açtığı görüşündedir.
Üçüncü yanın duymayacağı biçimde avukatla görüşme… Tarafların
olayları anlatış biçimlerini incelemesiyle mahkeme, ilk ziyaretin ardından
gerçekleşen avukat ziyaretlerinin, her ne kadar aynı odada bulunmasalar da,
güvenlik güçlerinin duyum alanı içinde gerçekleştiğini kabul etmektedir.
Mahkeme yerleşmiş içtihatlarına dayanarak tekrarlamaktadır ki, bir
sanığın avukatlarıyla başkalarının duyamayacağı bir ortamda görüşmesi
demokratik bir toplumda adil yargılamanın temel gerekliliklerinden biridir
ve Sözleşme’nin 6/3 (c) maddesinden kaynaklanmaktadır. Eğer bir avukat,
müvekkili ile görüşme imkanı bulamazsa ve ondan, gizlice denetlenme-
den güvenli talimatlar alamazsa yapacağı yardım anlamını büyük ölçüde
yitirir. Halbuki Sözleşme pratikte işleyen ve etkili bir şekilde kullanılabi-
len hakları garanti altına alma amacını taşımaktadır. Sanık ve avukatının
görüşmelerinin gizliliğini güvence altına alan savunma haklarının önemi
Avrupa belgeleri dahil olmak üzere değişik uluslararası belge tarafından
kabul edilmektedir. Bununla beraber yukarıda belirtildiği gibi eğer iyi bir
neden varsa sanığın avukatına ulaşma hakkına kısıtlılıklar getirilebilir. Bu-
rada söz konusu olan, yargılamanın bütününe bakıldığında, kısıtlamaların
sanığı adil yargılamadan mahrum bırakıp bırakmadığıdır.
Mevcut davada, mahkeme, hükümetten konuya ilişkin ikna edici bir
açıklamanın gelmediği koşullarda başvurucu ve avukatlarının yetkililerin
duymadığı bir ortamda görüşme yapamadıklarını kabul eder. Mahkeme,
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 193
makaleler Güney DİNÇ
hem hazırlık soruşturması hem de yargılama safhasında getirilen bu sınır-
lamanın kaçınılmaz sonucunun, başvurucuyu avukatlarıyla açık bir şekilde
konuşmaktan ve onlara savunmasını hazırlamada önemli olacak soruları
sormaktan alıkoymak olduğunu kabul etmektedir. Savunma hakları bu
nedenle önemli derecede etkilenmiştir.
Mahkeme bu bağlamda, başvurucunun, avukatlarıyla görüştüğü anda
daha önceden ifadeler vermiş olduğunu ve onlarla görüştükten sonra da
Devlet Güvenlik Mahkemesi önündeki duruşmalarda yeni beyanlarda bu-
lunduğunu gözlemlemiştir. Yanıt vermek zorunda olduğu ciddi suçlamala-
ra yönelik savunmasının etkili olması gerekiyorsa bu ifadelerin birbirleriyle
uyumlu olması önemli bir konudur. Buna göre mahkeme, başvurucunun,
avukatlarıyla üçüncü taraflar duymadan görüşme yapmasının gerekli ol-
duğunu düşünmektedir.
Avukatlarla başvurucu arasındaki görüşmelerin denetlenmesinin baş-
vurucunun güvenliği açısından gerekli olduğu yönündeki hükümet itira-
zına karşı mahkeme, avukatların bizzat başvurucu tarafından atandığı ve
onların, müvekkillerinin hayatını tehdit etmeleri için nedenleri bulunmadığı
görüşünü savunur. Avukatların, bir dizi aramadan geçmeden müvekkil-
leri ile görüşmelerine izin verilmedi. Bir takım başka önlemlerle birlikte
cezaevi görevlilerinin yapacağı gözle denetim başvurucunun güvenliğini
sağlamada yeterli olabilirdi.
Hükümetin ileri sürmüş olduğu başvurucunun avukatlarıyla özel
görüşememesine ilişkin Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne bizzat şikayette
bulunmadığı savunmasını da mahkeme reddetmektedir. Mahkeme tekrar
belirtir ki, Sözleşme tarafından korunan bir haktan yapılan feragat açık bir
tavırla yapılmalıdır. Mahkeme, gerçekte, başvurucunun avukatlarının, mü-
vekkilleri ile yaptıkları görüşmelerde yaşadıkları zorluklara ilişkin Devlet
Güvenlik Mahkemesi’ne şikayette bulunduklarına işaret etmektedir.
Buna göre mahkeme, başvurucunun avukatlarıyla güvenlik güçlerinin
duyamayacakları biçimde görüşmesinin mümkün olmadığını kabul ederek
madde 6/3 (c)’de korunan savunma hakkının ihlal edildiğini belirtir.
Savunma avukatlarının ziyaret sayıları ve süreleri. Mahkeme araları
yaklaşık iki hafta olan ilk iki ziyaretin ardından başvurucu ile avukatları
arasındaki ziyaretin birer saatten haftada ikiyle sınırlandırıldığına işaret
etmektedir... Mahkeme, mevcut olayda başvurucuya yöneltilen suçlamalar
arasında, “yasadışı silahlı bir örgüt tarafından gerçekleştirilen şiddet eylemleri,
bu örgütün lideri ve bu eylemlerin esas tahrikçisi olma” bulunduğuna dikkat
çekmektedir. Mahkeme bunun dışında bu denli karışık suçlamaların
olağanüstü derecede hacme sahip bir dava dosyası oluşturduğuna işaret
etmektedir.
194 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
Mahkeme, başvurucunun bu suçlamalara karşı savunmasını hazırla-
mak için davanın karışıklığına eş yeterlilikte bir hukuksal yardıma ihtiyaç
duyduğunu gözönünde bulundurmaktadır. Mahkeme davanın özel ko-
şullarının başvurucuya, böylesine geniş kapsamlı bir davada savunmasını
hazırlayabilmesi için avukatlarıyla haftada iki kez birer saat görüş sınırla-
ması getirilmesini haklı çıkarmadığı görüşündedir.
Hükümetin savunmasında belirtmiş olduğu ziyaretlerin İmralı ve İske-
le arasındaki deniz araçlarının kalkış saatlerine ve sıklığına göre ayarlandığı
savunması konusunda mahkeme, davadaki istisnai güvenlik koşulların-
dan dolayı başvurucunun bir ada hapishanesinde tutulmasını anlayışla
karşılıyor olmasına rağmen, ziyaretlerin haftada iki, birer saatlik sayı ve
sürelerle kısıtlanması daha az haklı görülebilecek bir durum oluşturmak-
tadır. Mahkeme işaret etmektedir ki hükümet, avukatlara müvekkillerini
neden daha fazla ziyaret etme imkanı tanınmadığı veya neden daha yeterli
seyahat araçları tahsis edilmediği ve bununla beraber ziyaretlerin süresinin
arttırılmadığı konularında bir açıklama getirmemiştir. Bilinmelidir ki bu
tür önlemler, 6. maddede garanti altına alınan hakların etkili bir şekilde
kullanılmasını güvence altına almak için sözleşmeci devletlerin gerçekleş-
tirmek zorunda oldukları gayretin bir parçası durumundadır.
Sonuç olarak mahkeme, başvurucunun avukatlarıyla görüşmelerine
sayı ve süre sınırlaması getirilmesinin savunmanın hazırlanmasını zorlaş-
tıran faktörlerden biri olduğunu ve Sözleşme’nin 6. maddesinde belirtilen
koşullara aykırılık teşkil ettiğini kabul eder.
A. Başvurucunun Dava Dosyasına Ulaşması
Mahkeme, cezaevi görevlilerinin başvurucunun avukatlarına ve başvu-
rucuya dava dosyasından fotokopi verme izni sağlamasının her iki tarafça
da kabul edildiğini en başından tespit etmiştir. İddianame başvurucuya
resmi kanallardan ulaştırılmıştır. Ancak 2 Haziran 1999 tarihli duruşmada
Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvurucuya iki görevlinin denetiminde dava
dosyasını inceleme ve avukatlara belirli bazı dökümanların fotokopilerini
iletme izni vermiştir.
Mahkeme, başvurucuya, iddianame dışında dava dosyasının 2 Haziran
1999 tarihine kadar verilmemesinin madde 6/3’le birlikte madde 6/1’de
korunan savunma haklarını ihlal edip etmediğini incelemek zorundadır...
Bunun dışında söz konusu silahlı örgütte (PKK) sahip olduğu konumdan
dolayı başvurucu, iddia makamı tarafından sunulan külliyatlı boyuttaki
delillerin savunma ile ilgisini değerlendirebilecek en muktedir kişilerden
biri durumundadır. PKK içinde kimin hangi dereceye kadar eylemlerden
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 195
makaleler Güney DİNÇ
sorumluluğu olduğunu belirlemede avukatlarından daha iyi konumlanmış
ve daha çok bilgiye sahiptir. Belirtilmelidir ki, bizzat gerçekleştirmediği
yüzlerce şiddet eyleminin moral sorumluluğu iddia makamı tarafından
başvurucuya yüklenmiştir. Eğer iddia makamının delillerine doğrudan
ve yeterli bir süre içinde ulaşabilmiş olsaydı avukatlarının kendi yardımı
olmadan gerçekleştirdiklerinin dışında savunmasıyla ilgili argümanları
ayırt edebilecekti.
Son olarak, başvurucunun avukatlarının, dökümanların sayısının çok-
luğu ve hacminin büyüklüğü ve ziyaretlerine getirilen sayı ve süre kısıtla-
ması nedeniyle başvurucuya delillerin önemi hakkında bir değerlendirme
sunmalarının engellenmiş olabileceği de hesaba katılmalıdır.
Mahkeme, bundan dolayı, başvurucuya, iddianame dışında, dava
dosyasındaki diğer evraklara ulaşmasında uygun bir fırsat tanınmama-
sının, madde 6/3 (b) ile birlikte madde 6/1’deki koşulların ihlali olarak,
savunmanın hazırlanmasında karşılaşılan güçlükleri arttırdığını kabul
etmektedir.
B. Başvurucunun Avukatlarının Dava Dosyasına Ulaşması
Mahkeme önündeki bir diğer konu da başvurucunun avukatlarına,
müvekkillerinin savunmasını yeterli bir şekilde hazırlayabilmeleri için, dava
dosyasına ulaşmada yeterli imkan tanınıp tanınmadığıdır. Başvurucu şu
etmenlere dikkat çekmiştir. İddianame sunulduğunda avukatlara dava dos-
yasının olağanüstü hacmi, fotokopi çekmede karşılaşılan güçlükler ve özel
güvenlik tedbirleri nedeniyle meydana gelen pratik zorluklar. Diğer yandan
hükümet, başvurucunun avukatlarının savunmalarını hazırlamada ilgili
gördükleri tüm dokümanların fotokopilerine ulaşabildikleri savunmasında
bulunmuştur... Mahkeme iddianamenin başvurucuya ve avukatlarına 24
Nisan 1999 tarihinde verildiğini saptamıştır. Avukatlar mahkeme dosya-
sına 7 Mayıs 1999 günü ulaşabilmişlerdir, ancak kendilerine bir kopyası
verilmemiştir. Avukatlar evrakların fotokopisini çekme işlemini 15 Mayıs
1999’da tamamlamıştır. Dava dosyasının tamamına bu tarihten sonra sahip
olmuşlardır. İki hafta sonra 31 Mayıs 1999’da Devlet Güvenlik Mahkeme-
si’ndeki duruşmalar başlamıştır. Başvurucunun avukatlarından 23 Hazi-
ran 1999’da gerçekleştirilen 8. celsede son savunmalarını iddia makamının
mütalaasına karşı yapmaları istenmiştir... Mevcut davada başvurucunun
avukatları 17.000 sayfalık dava dosyasını duruşmalar başlamadan yaklaşık
iki hafta önce almıştır. Ziyaretlerindeki sayı ve süre kısıtlamalarının dos-
yadaki evrakları müvekkillerine 2 Haziran 1999’dan önce bildirmelerini ya
da onu dosyanın incelenmesi ve analizi sürecine katabilmelerini imkansız
kılması nedeniyle başvurucunun avukatları kendilerini savunma hazırla-
196 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
mayı özellikle güçleştiren bir konumda buldular. Yargılama işlemlerindeki
sonraki gelişmeler bu güçlükleri aşmalarına izin vermedi; yargılama hızla
devam etti; duruşmalar ara vermeksizin devam etti ve 8 Haziran 1999’da
sona erdi ve başvurucuların avukatlarına duruşmalarda konulanlar dahil
olmak üzere dosyadaki deliller hakkında son sunumlarını yapabilmeleri
için 23 Haziran 1999 tarihine kadar süre verildi.
Mahkeme, başvurucunun avukatlarının dava dosyasına ulaşmalarına
geç bir tarihe kadar izin verilmemesinin savunmanın karşılaştığı yukarıda
belirtilen güçlükleri katladığını, bunun da, başvurucunun, bir sanık olarak
6. madde kapsamında sahibi olduğu savunma haklarını kullanmasını güç-
leştirdiğini kabul etmektedir. (Öcalan/Türkiye, 2003)
Sanığın kimliği nedeniyle bu karar ülkemizde çok tartışılmış ve özel-
likle hukukçu olmayanların tepkileriyle karşılanmıştır. Oysa konumuzu
doğrudan ilgilendiren bölümlerini aktardığımız kararın bütünü, AİHM’nin
önceki yıllarda aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir çok ülkeyle ilgili
olarak verdiği kararların derlemesi niteliğindedir.
Avrupa hukukunun gelişimine katkı sağlamak için mahkeme, önceki
içtihatlarını ileriye doğru geliştirmek zorundadır. Bu kararın bizce önemli
yönlerinden birisi de, mahkemenin, dava dosyasına ve kanıtlara, sanığın
ve avukatının ulaşım olanaklarını ayrı başlıklar altında değerlendirmesidir.
Sözleşme’nin öngördüğü güvenceler, hiç kuşku yok ki, öncelikle “sanık”
konumundaki kişiler için geçerlidir. Ancak herhangi bir sanığın savunma-
sını üstlenen avukatlar, bu görevi almakla birlikte, artık, temsil ettikleri
kişilerden de bağımsız bir kurum durumuna gelmektedirler. Mahkemenin
savunma hakkının bağımsızlığını gözeterek avukatların çalışma olanakla-
rını bu ölçüler içerisinde değerlendirmesi önemli bir gelişmedir.
IV. SAVUNMAN DOKUNULMAZLIĞI
AİHS’de, savunman dokunulmazlığı anlamına gelecek bir kural bu-
lunmamaktadır. Ancak yukarıdaki çeşitli bölümlerde de değindiğimiz
gibi, AİHM bir çok kararında avukatın hak ve yetkilerini temsil ettikleri
kişilerden bağımsız bir biçimde değerlendirme eğiliminde olmuştur.
Aşağıda, avukatları çok yakından ilgilendirdiğini düşündüğümüz iki
konudaki AİHM’nin değerlendirmeleri üzerinde duracağız:
1. Avukat Bürosunun Aranması
AİHS’nin 8. maddesinde savunulan özel yaşam güvenceleri arasında
konut dokunulmazlığı da yer alıyor. Mahkeme’ye göre “yaşanılan bütün
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 197
makaleler Güney DİNÇ
yerler, ‘hatta’ gelecekte içinde yaşanmak üzere” hazırlanıp korunan taşınmaz-
lar, konut dokunulmazlığı kapsamında değerlendiriliyor (Gillow/İngiltere,
1986).
Acaba işyerleri de konut dokunulmazlığı içerisinde düşünülebilir mi?
1985 yılında Almanya’da Bunte Liste adlı siyasal partinin Kilise Karşıtı
Çalışma Gurubu adına Klaus Wagner adıyla ve posta yoluyla Freising Mah-
kemesi başkanına gönderilen faks mektubunu izleyen olaylar, Niemietz adlı
avukatın bürosunun aranmasına gerekçe gösterildi. Mektupta, çalıştırdığı
işçilerin ücretlerinden Kilise Vergisi’ni kesmesine karşın kilise’ye yatırma
yükümlülüğünü yerine getirmeyen işverenin yargılandığı davadaki tutu-
mu nedeniyle davaya bakan yargıç eleştiriliyordu. Mektupta, gönderenin
adresi olarak yalnız bir posta kutusu numarası vardı.
Avukat Niemietz, Bunte Liste’nin il başkanlığını yaptığı halde Kilise
Karşıtı Çalışma Gurubu’nun üyesi değildi. Ancak onların kilisenin gücünü
kırmaya yönelen çalışmalarını destekliyordu. Bazı eylemlerine de katılmıştı.
1985 yılı sonuna kadar, Bunte Liste partisi adına gönderilen mektuplar, Avu-
kat Niemietz’in ve birlikte çalıştığı arkadaşının bürosuna getiriliyordu.
Münih Mahkemesi, yargıca hakaret suçlaması nedeniyle Klaus Wagner
hakkında soruşturma açılması istemiyle savcılığa suç duyurusunda bulun-
du. Ancak savcılık bildirimleri, bulunamadığı için sanığa tebliğ olunamadı.
Niemietz’in iş ortağı da bu konuda bilgi vermekten kaçındı.
Soruşturmadaki tıkanıklığı aşmak için Münih Mahkemesi, Wagner
hakkındaki bilgilerin elde edilebilmesi ve suç ortaklarının saptanması
amacıyla Niemietz’in avukatlık bürosunun aranmasına karar verdi.
13 Kasım 1986 sabahı avukatlık bürosuna gelen savcılık görevlileri ve
polis, her iki avukatın da hazır bulunduğu sırada, saat 09:30’da başlayıp 10:
30’da bitirdikleri arama sırasında, avukatın müvekkilleriyle ilgili dosyaların
bulunduğu dört çekmeceyi ve altı özel klasörü incelediler. Ayrıca avukatın
müvekkillerin adlarının yazılı olduğu rehbere de baktılar.
Sonuçta arama konusuyla ilgili bir kanıt elde edemedikleri için herhangi
bir belgeye el koymadan, tutanak düzenleyip bürodan ayrıldılar.
Avukat Niemietz, son aşamada Anayasa Mahkemesi’nden de geçen iç
hukuk yollarına yönelttiği yakınmalarından bir sonuç alınamayınca, konu
AİHM’nin çözümüne sunuldu.
Mahkeme, Alman Hükümeti’nin Sözleşme’nin 8. maddesinin konutlar-
la ilgili olması nedeniyle işyerlerinin bu kapsamda değerlendirilemeyeceği-
ne ilişkin savunmasını, “…olayda özel yaşama, konuta ve haberleşmeye yönelik
bir müdahalenin varlığı...” nedeniyle yerinde bulmadı. Yerel mahkemenin
198 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
arama kararındaki “...mektup sahibinin kimliğini ortaya çıkarabilecek her türlü
belgenin aranması ve bunlara el konulması...” yolundaki çok geniş yetkilerin
“...Alman hukukunun avukat bürolarının aranması sırasında bir gözlemci bulun-
durulması gibi yöntemsel güvenceler içermemesi nedeniyle,” orantısız bulundu.
Aranan kişinin hukukçu kimliği gözetildiğinde, bürosundaki belgelerin
incelenmesinin mesleki gizliliğe tecavüz niteliği taşıdığı, bu durumun da
Sözleşme’nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma güvencelerini ihlal
edebileceği gibi, başvurucunun mesleki onurunu zedeleyen uygulama-
nın demokratik toplumların gerektirdiği sınırları aşması nedeniyle, özel
yaşama, konuta ve haberleşmeye saygı haklarının ihlali olarak nitelendi.
(Niemietz/Almanya, 1992)
Davaya konu olaylar, başvurucu avukatın mesleksel etkinlikleri ile
doğrudan ilgili bulunmuyor. Ceza yargıcına hakaret ettiği gerekçesiyle
aranan kişi, avukatın müvekkili de değil. Kimliği hakkında ayrıntılı bil-
giler saptanamayan sanık ile avukat arasındaki ilişki, ancak aynı siyasal
görüşleri paylaşmaktan ileri gelen bir dayanışma olabilir. Olayda avukata
yönelik bir suçlama da yok.
AİHM, bir mahkeme kararına dayalı da olsa, avukatlık bürolarının
gelişigüzel aranamayacağını vurguluyor. Güvenin, gizliliğin öne çıktığı
adli birimler olarak nitelediği avukatlık bürolarının ayrıcalıklı konumunu,
avukatlık mesleğinin özellikleriyle açıklıyor.
Niemietz kararı kimi araştırmacılar tarafından, mahkemenin işyerle-
rini de Sözleşme’nin 8. maddesindeki konut dokunulmazlığı kapsamına
aldığı biçiminde yorumlandı. Yukarıdaki gerekçeler karşısında şimdilik
böyle bir genellemeye katılma olanağı bulamıyoruz. Avukatlık büroları,
özel yaşamların tortulandığı alanlar. Belki zaman içerisinde gizliliğin öne
çıktığı benzer mesleklerin işyerleri de, Sözleşme’nin 6. maddesiyle bağlantı
kurulmaksızın, 8. madde kapsamında değerlendirilebileceklerdir. Ancak
Niemietz kararından yola çıkarak, mahkemenin bütün işyerlerini konut
dokunulmazlığı içinde değerlendireceğini ileri sürmek, şimdilik doğru bir
yönlendirme olmayacaktır.
2. Mahkemece Suçlanan Savunmanın Yargılanması
Avukat Kyprianu, Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan bir sanığın
savunmanlığını üstlenmişti. Dinlenmekte olan bir tanığın çapraz sorgulan-
ması sırasında tanığa bazı sorular yöneltmesi, yargıçların olumsuz tutumu
ile engellendi. Bu müdahale nedeniyle çok gerginleşen avukat, ayrılmayı
düşündü. Ancak böyle bir davranışın savunmanlığını aldığı sanığın zara-
rına olabileceği görüşüyle üzerinde durduğu konuları açıklayabilmek için
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 199
makaleler Güney DİNÇ
mahkemenin kendisine bir kez daha olanak tanımasını istedi. Yargıçların,
bu girişimi de geri çevirmeleri üzerine aralarında sert tartışmalar çıktı. Aynı
yargıçlar, mahkemenin saygınlığına aykırı düşen davranışları nedeniyle
suçlu buldukları Avukat Kyprianou’ya beş gün hapis cezası verdiler. Sanık
savunmanı olarak girdiği mahkeme salonundan mahkum olarak ayrılan
avukatın üst mahkemeye yönelttiği itirazları sonuç vermedi ve kararlaştı-
rılan hapis cezası onanarak kesinleşti.
AİHM bu olayı, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1, 2 ve 3/a bentleri kap-
samında ayrı ayrı değerlendirdi.
Mahkemeye göre, ceza mahkemesi önünde görülmekte olan bir davada
savunma görevini yerine getiren avukatın, yargıçları küçümseyerek hakaret
oluşturan davranışlar içerisine girmesinin, Sözleşme’nin 6. maddesinde
korunan adil yargılanma güvenceleri kapsamında bulunmadığı tartışıl-
mayacak kadar açıktır. Duruşma sırasında çıkan olaylar nedeniyle kendi-
lerinin taraf konumunda bulunduklarını ve yansız kalamayacaklarını ve
düşünmeyen yerel mahkeme, yargıçları objektif değerlendirmeler yaptıkları
inancıyla sanığı cezalandırmışlardır. Mahkeme, Asliye Ceza Mahkemesi
yargıçlarının aralarında geçen tartışmanın yarattığı gerginlik nedeniyle
sanığa karşı yansızlıklarını koruyamadıklarını gözlemiştir. Mahkeme-
nin uyarı, disiplin yaptırımı gibi yatıştırıcı yöntemlerle gerilimi giderme
olanağı varken cezalandırdığı avukatı alelacele cezaevine göndermesi bu
ölçüsüz tutumun kanıtıdır. Davanın yeniden görülmesini sağlamak yerine
yalnız hukuksal değerlendirmelerle yetinen Üst mahkemenin tutumu da
Sözleşme’ye aykırılığın sürdürülmesi yönünde olmuştur. Başvurucunun
temyizi de hapis cezasını önleyemediğinden, olayda mahkemenin yansızlığı
yönünden Sözleşme ihlal edilmiştir.
Aralarında geçen tartışma nedeniyle ceza mahkemesi, yargıçları, kar-
şılarındaki avukatın kendilerine karşı suç işlediği yargısına varmışlardır.
Bu önyargı nedeniyle, doğrudan mahkum ettikleri kişiye özgürlüğünü ko-
ruyabilmesi için savunma hakkı bile tanımamışlardır. Kararın kesinleşmesi
beklenmeksizin hapis cezası uygulanmıştır. Yerel mahkemenin bu tutumu,
AİHM’ce, sanığın “suçsuzluk karinesi” ile bağdaşmaz bulunmuştur.
Avukat Kyprianou, hakkında açılmış bir ceza davası yokken yargılanıp
mahkum edilmiştir. Yerel ceza mahkemesi, ne ile suçlandığını bile kendisi-
ne bildirmeden kararını vermiştir. Böylece sanık, kendisini savunabilmek
savunabilmek için yeterli zaman bulamamıştır. Bu nedenle Sözleşme’nin
6/3 (a) bendi de ihlal edilmiştir. (Kyprianou/Kıbrıs, 2004)
Bir çok ülkenin yasalarında, mahkemenin yargılama düzenini bozan,
olay çıkaran kişilerin davaya bakan yargıçlarca cezalandırılıp tutuklanabi-
200 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Güney DİNÇ makaleler
leceklerine ilişkin yaptırım ve yöntem kuralları bulunabilmektedir. Kypri-
anou olayında izlendiği gibi, zaman zaman avukatlar da bu tür dengesiz
uygulamaların mağduru olabilmektedirler. AİHM’nin yukarıda özetlenen
kararı, asıl davaya bakan mahkeme ile, duruşmanın düzenini bozan kişilerin
yargılanacakları mahkemelerin birbirinden ayrılmaları gerektiğini vurgula-
maktadır. Böylece kişilerin yargılandıklarının bile ayırdına varamadan, ne
ile suçlandıklarını bilmeden, savunma olanağı bulmadan ön yargılı mah-
kemelerce cezalandırılmalarının hukuka aykırılığı somut biçimde ortaya
konulmuş oldu. Sorumlu Hükümet’in ödemek zorunda kaldığı yargılama
giderleri ve 15.000 Euro manevi giderimin Avukat Kyprianou’nun yitir-
diklerini karşılamaya yeterli gelmeyeceğini biliyoruz. Ancak kendi adını
taşıyan böylesine yol gösterici bir kararın gerçekleşmesini sağlamak, gele-
cekte de anımsanacak önemli bir başarıdır.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
AİHM kararlarının Türkçe çevirileri için aşağıda belirtilen yayınlardan yararlanıl-
mıştır. Bazı kararlar da Avrupa Konseyi’nce dönemsel olarak yayınlanan Bülten’den
özetlenerek alınmıştır.
DİNÇ, Güney, İnsan Haklarına Uzanmak, Say Yayınları, İstanbul, 1986.
DOĞRU, Osman, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi İçtihatları I, TC Adalet Bakanlığı,
Ankara 2003.
DOĞRU, Osman, İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, Cilt 3, İstanbul Barosu, İstanbul,
2000.
DOĞRU, Osman, İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, Cilt 2, İstanbul Barosu, İstanbul,
1998.
DOĞRU, Osman, İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, Cilt 3, İstanbul Barosu, İstanbul,
1998.
DOĞRU, Osman, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlar Rehberi, (1960-1994), İstanbul
Barosu, İstanbul, 1999.
GÖLCÜKLÜ, A. Feyyaz - GÖZÜBÜYÜK, A. Şeref, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve
Uygulaması, 3. Basım, Turhan Kitabevi, Ankara, 2002.
Hukuk ve Toplum Dergisi, İstanbul 2003.
KILKELLY, Ursula, Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkı, Avrupa Konseyi
İnsan Hakları Genel Müdürlüğü, Strasbourg, 2001.
MOLE, Nuala - HARBY, Katharina, Adil Yargılanma Hakkı, Avrupa Konseyi İnsan Hakları
Genel Müdürlüğü, Strasbourg, 2001.