makaleler İlker Hasan DUMAN
307TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Lozan Antlaşması, egemen-emperyalist galiplere başkaldıran, dünya-
nın ilk kurtuluş ve bağımsızlık savaşını veren Türklerin kurduğu yeni devle-
tin siyasal ve ekonomik varlığını (Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu) ka-
bul eden uluslararası bir belge olup; Türklerin Anadolu’dan sürülüp çıka-
rılmasını ve Anadolu’nun parçalanmasını planlayan, dinsel ve etnik ayrı-
ma olanak tanıyan çok hukuklu bir sistem yaratan Sevr Antlaşması’nın yırtı-
lıp atılmasını, yürürlükten kaldırılmasını, kapitülasyonlardan arınmış, eko-
nomik yönden bağımsız Türk Devleti’nin kurulmasını sağlamıştır. “Lo-
zan Antlaşması’nı iyi anlayabilmek ve yorumlayabilmek için, Sevr Antlaşma-
sı’yla karşılaştırmak gerekir. Özellikle Sevr’in ‘ruhuyla’ Lozan’ın ‘ruhunu’ karşı-
laştırmak gerekir. Sevr Antlaşması, yenilen bir imparatorluğun temsilcilerine zor-
la dayatılan ve eğer uyulmazsa savaş durumunun başlayacağı açıklanan, zaval-
lı bir belgedir. Lozan Antlaşması ise, bir zafer sonrasında masaya oturan gurur-
lu temsilcilerin söke söke aldıkları hakları içeren bir belgedir. Kapitülasyonlar-
dan doğan hakları ve bunların oluşturduğu düzeni özleyenlerin, Lozan Antlaş-
ması’na böylesine düşman olmalarını anlamak gerek.”
1
Etnik, dinsel ya da dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde, bu azın-
lıkların kendi gruplarındaki diğer üyeler ile birlikte, kendi kültürel ya-
şamlarına sahip olmak, kendi dinlerini öğretmek ve icra etmek ya da ken-
di dillerini kullanmak hakkı uluslararası sözleşmeler ile korunmaya çalı-
şılmaktadır.
Lozan Antlaşması, Rum, Ermeni ve Musevilerden oluşan gayrimüslim-
leri “azınlık” kabul etmiş, tanıdığı haklara uluslararası garanti vermiş, onla-
rın dışında dil ya da din azınlığı bulunmadığını benimsemiştir. Bunun do-
AZINLIK HAKLARI VE
LOZAN ANTLAŞMASI
İlker Hasan DUMAN
*
*
İstanbul Barosu üyesi.
1
Toktamış, Ateş, “Lozan”, Cumhuriyet Gazetesi, 24.7.2003.
İlker Hasan DUMAN makaleler
308TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
ğal sonucu olarak, dil ya da din azınlığı görülmeyen grupların haklarına yal-
nız ulusal hukuk garantisi verilmiştir. Yalnız gayrimüslimlere değil, di-
ğer gruplara da derece derece haklar tanındığı için, bu antlaşma hem bir azın-
lık hakları belgesi, hem de insan hakları belgesi niteliğindedir. Kimi alt kül-
türlere (kimliklere) “şimdilik” azınlık statüsü kazandırmak amacıyla ülke için-
de ve dışında çok yoğun çalışma ve girişimler bulunmaktadır. Ortak nokta-
ları zayıflatmak, toplumsal dokuyu bozmak, farklılıkları özendirip kurum-
laştırmak ve benzeri amaç ve yollar izlemek suretiyle “azınlığa uygun or-
tam” yaratılmaktadır. Ülkemizin azınlık değil, çoğunluk (bir bütün olarak ulu-
sun her yönden geri kalmışlık) sorunu vardır. Ülkedeki farklılıklar ve bunla-
rın dil ve kültürel varlıkları kabul edilmiştir. Yerel dillerin özel yaşamda, ba-
sın ve sanat alanında kullanılması serbesttir. Ancak yerel dillerden herhan-
gi biri, ortak iletişim ve eğitim aracı olarak tanınmamıştır. Ulus ve ülke bü-
tünlüğünden oluşan devlet yapısını bozmaya kadar varacak federatif sis-
temler, özerklik veya özyönetim biçimleri gibi kolektif hak tezahürleri ül-
kemizin koşullarına ve gerçeklerine uymaz. Ne var ki, çoğulcu ve demok-
ratik bir toplumda kültürel farklılıklar zenginlik kabul edilir ve bunları ko-
rumaktan geri durulmaz. Çünkü her kültürün, saygı görmesi ve korunma-
sı gereken bir saygınlık ve değeri vardır. Her halkın, kültürünü geliştir-
mek hakkı ve ödevidir. Zengin değişkenliği ve çeşitliliğiyle ve karşılıklı et-
kileşimleriyle her kültür tüm insanlığa ait ortak mirasın bir parçasını oluştu-
rur. Tüm kütlerlerin zenginleştirilmesi için eğitim, bilim ve kültüre ilişkin et-
kinliklerde işbirliğine gerek vardır.
2
Kültürel haklardan yararlanmak ve et-
nik kimliğine bağlı kültürünü geliştirmek önemli bir insan hakkıdır. Bel-
ki de, sorunun ayrılıkçılık, federatif, bölgesel özerklik veya özyönetim aşa-
malarına varmamasının ve ülke bütünlüğünün bozulmamasının yolu, kül-
türel haklardan yararlanmayı güvence altına almaktan geçiyor.
1. Lozan Antlaşması’nın Hak Tanıdığı Gruplar
a. Gayrimüslim Türk Uyrukları
Bu Gruba Tanınan Haklar: aa. Dolaşım ve göç etme konusun-
da tüm Türk uyruklarına uygulanan özgürlük (m. 38/3). bb. Müslüman-
ların yararlandığı medeni ve siyasi haklar (m. 39/1). Giderlerini ödeye-
rek her türlü kurum (her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal ku-
rumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları) kur-
mak, yönetmek, denetlemek, buralarda kendi dillerini kullanmak ve ayin-
lerini yapmak konusunda eşit haklar (m. 40). cc. Önemli bir oranda otur-
2
Uluslararası Kültürel İşbirliği İlkeleri Bildirgesi, Muzaffer Sencer, Belgelerle İn-
san Hakları, Beta Yayınları, İstanbul 1988, s. 285.
makaleler İlker Hasan DUMAN
309TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
dukları il ve ilçelerde, ana dillerinde öğrenim yapabilmeleri için, çeşit-
li bütçelerden (devlet, belediye vd.) hakkaniyete uygun pay alma hak-
kı (m. 41/1-2) dd. Aile ve kişi statüsü konusunda gelenek ve görenekleri-
ne saygı (m. 42/1), ee. İnançlarına aykırı davranışta bulunmaya ve hafta ta-
tilinde resmi işlemleri yerine getirmeye zorlanmama hakkı (m. 43).
b. Tüm Türk Uyrukları:
Bu Gruba Tanınan Haklar: aa. Din, inanç ya da mezhep farkının ay-
rımcılığa yol açmaması (m. 39/3), bb. Herhangi bir Türk uyruğunun, ge-
rek özel, gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın ko-
nularıyla açık toplantılarında, dilediği dili kullanmasına karşı hiçbir kısıt-
lama konulmayacaktır (m. 39/4).
c. Türkçe’den başka Dil Konuşan Türk Uyrukları:
Bu Gruba Tanınan Haklar: Devletin resmi dili bulunmasına rağ-
men, Türkçe’den başka bir dil konuşan (ana dili Türkçe olmayan) Türk uy-
ruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri ba-
kımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır (m. 39/5).
d. Türkiye’de Oturan Herkes:
Bu Gruba Tanınan Haklar: aa. Milliyet, dil, soy ya da din ayrımı olmak-
sızın hayat ve özgürlük hakkı (m. 38/1); bb. İnancına, dinine ya da mezhebi-
ne karışılmama hakkı (m. 38/2); cc. Din ayrımı gözetilmeksizin yasa önün-
de eşitlik hakkı (m. 39/2).
3
Lozan Antlaşması’nın “azınlık” kabul ettiği grupların (Rum, Erme-
ni, Musevi olan gayrimüslimlerin) tanınan haklardan yararlanmada bir sı-
kıntı olmadığı bilinen bir gerçektir. Tüm yurttaşların yararlandığı siya-
si ve medeni haklardan onlar da yararlanmaktadır. Taşınmaz malların edi-
nilmesinde gerçek kişi olan azınlığa mensup bireylerin herhangi bir güç-
lüğü söz konusu değildir. Cemaat vakıflarının veya azınlığa mensup bi-
reylerin oluşturduğu tüzel kişilerin taşınmaz mal edinmelerinde yaşadık-
ları sıkıntı, ülke bütünlüğünü ve bağımsızlığını koruma düşüncesine da-
3
Baskın, Oran, Bir İnsan Hakları ve Çok Kültürcülük Belgesi Olarak 1923 Lozan Barış Ant-
laşması, Kopenhag Kriterleri (Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu), İstan-
bul Barosu İnsan Hakları Merkezi, s. 212-213.
İlker Hasan DUMAN makaleler
310TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
yanmakta ve bu nedenle de haklıdır. Daha doğrusu azınlıkların yaşadı-
ğı sorunlar, onlar için “kasti” olarak çıkarılmış değil, ülke gerçeklerin-
den ve uygulama yetersizliğinden kaynaklanmıştır. Azınlık olmayan yurt-
taşlar da hak ve özgürlüklerini kullanırken sıkıntı çekmektedirler.
4
2. Anayasa Mahkemesi Kararları’nda Azınlık Hakları ve
Lozan Antlaşması
“Türk Yurttaşlığı” kavramı, açıklamakta olduğumuz “bütünlük” kav-
ramı ile çok yakından ilgilidir: Anayasa’nın 66. maddesinde “Türk Dev-
leti’ne yurttaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ilkesine yer verilmiş-
tir. Bu ilke, evrensel bağlamda ülkesi ve ulusuyla bir bütün olan Tür-
kiye Cumhuriyeti’nde bireysel insan hakları yönünden eşitliği sağla-
mak için getirilmiş, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanın-
masını önleyen birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturmuştur. Bu-
rada Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Her kökenden ge-
len yurttaşların yurttaşlığı ve ulusal kimliği anlamına gelmektedir. Bir kim-
senin “Ben Türküm!” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım, Türk Ulu-
su’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kö-
kenleri değiştirme ya da kaldırma anlamı yoktur. Yurttaşlık ve ulusal kimli-
ğin getirdiği haklar yanında elbet sorumluluklar da vardır. Yurttaşlık ve ulu-
sal kimlik, yurttaşların etnik kökenlerini yadsıma anlamına gelmez. Et-
nik kökenlerin gözetilmesi de yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedele-
memeli ve etnik kökene dayalı ayrı ulus olma savlarına, dayanak yapılma-
malıdır. Türk Ulusu içinde yer alan her kökenden yurttaş, hiçbir ayrım gö-
zetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türki-
ye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlen-
me, gelişme ve yükselme ile ortak dil ve kültürden yararlanma ve katkı-
da bulunma olanağına kavuşmuştur. Böylece herkese ülkede her düzey-
de tüm demokratik, siyasal ve yasal haklar tam eşitlikle tanınmıştır. Bu tarih-
sel oluşum nedeniyle “ülke ve ulusun bölünmez bütünlüğü” Anayasa’da vaz-
geçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihsel bir ge-
lişme süreci içinde gerçekleşen, ayrılması olanaksız bir kaynaşma ve bü-
tünleşme, eşitliğe dayanarak ırkçılığı reddeden Türk Ulusu gerçeğine kar-
şı, ayrıcalığa, bölücülüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları in-
san hakları kapsamında görmek olanaksızdır.
5
Bin yıldan beri birlikte yaşayan çeşitli soy ve kökenden gelen bi-
reyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmi işlerde değil, ai-
4
Aydın Aybay, “Azınlık Raporu”, Cumhuriyet Gazetesi, 18.11.2004.
5
AMK, 16.6.1994, 3/2 SPK.
makaleler İlker Hasan DUMAN
311TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
lede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her ala-
nında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçe’yi bilmeyen ve kullanma-
yan çok az kişi vardır. Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işye-
rinde, basın ve sanat alanında yerel dillerin kullanılması da yasak değil-
dir. Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi araların-
da kullandıkları yerel dillerin resmi dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eği-
tim aracı olarak tanınması olanaklı değildir. Türkiye’de özellikle yasakla-
nan bir dil kalmadığı gibi, özel yaşamda birçok dil kullanılmaktadır. Ana-
yasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eği-
tim ve öğretim kurumlarında Türk yurttaşlarına ana dilleri olarak okutu-
lup öğretilemeyeceği, uluslar arası antlaşmalar saklı tutularak kurala bağ-
lanmıştır. Bu anayasal gerçek öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zo-
runlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öne-
me bağlanmalıdır. Anayasa’nın 14. maddesi, hak ve özgürlüklerden hiç bi-
rinin dil ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağını öngörmektedir.
6
Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve ulus bü-
tünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Ülkemizde, etnik toplulukların kimlikleri-
ni belirtmeleri yasaklanmamış, ancak onların azınlık ve ayrı ulus olmadıkla-
rı, Türk Ulusu dışında düşünülemeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer al-
dıkları kabul edilmiştir. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uy-
gun bir nitelik, ... kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurt-
taşlardan ayıran herhangi bir kural da yoktur. Türkiye’nin her yerin-
de her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azın-
lıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını anlaşmalar oluşturmakta, ... kö-
kenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta, bi-
reysel hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmaktadırlar. Esirge-
nen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avu-
kat, memur, subay, yargıç, milletvekili, bakan, cumhurbaşkanı gibi her göre-
ve gelebilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil bir-
liği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluş-
muştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakla-
rı, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürme-
nin anlamsızlığı açıktır. Anayasa’daki “ulus bütünlüğü” ilkesinden uzak-
laşıp, Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriye-
ti Devleti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır, birden çok ulus yok-
tur. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk yurtta-
şıdır. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine, ırkçılığa daya-
nan ayrılıklar, azınlıklar kabul edilemez.
7
6
AMK, 23.11.1993, 1/2SPK
7
AMK, 14.2.1997, 1/1 SPK.
İlker Hasan DUMAN makaleler
312TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Ulus kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplum-
sal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramından çok fark-
lıdır. Ulus; tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgu-
su olup; ırk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kav-
ram ya da ortak bir tarih bilinci yaratmamış olan göçebe, yerel dil ve soy grup-
larından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim değildir. “Misak-ı Milli” sınır-
ları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa, Asya, Af-
rika kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara ku-
cak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşa-
yan ve Kafkaslar’a, Balkanlar’a, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osman-
lı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden meydana ge-
len insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, değer yargılarına, dine, huku-
ka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı olarak birbirlerinin kültürleri-
ni ve eski Anadolu uygarlıklarından kalan değerleri de özümseyerek bir-
likte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Bu ne-
denle Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Ulusu de-
nir” demiş ve ulus bütünlüğünü esas almıştır.
8
3. Ülkemizde “azınlık” veya “azınlık hakları” kavramları Lozan Ant-
laşması çerçevesinde tartışılmakta ve özgün koşulların önemi öne çıkarıl-
maktadır
Belirsizlik, güvensizlik, eşitsizlik, korku ve arzuların karşı konul-
maz gücü günümüzün temel sorunlarının birkaçı. Yaderklik, cemaat, hemşe-
rilik, tarikat veya benzeri oluşumlara, bireyi içinde bulunduğu korku ve ile-
tişimsizliğe karşı koruyan, bir başka deyişle bireyin kendini cemaatin kol-
larına bırakması, özerkliğin sonudur. Çok ciddi toplumsal sorunların ha-
zırlayıcısıdır. En önemli sorun katılaşma, cemaatlerin kendi aralarında et-
kileşime, iletişime kapanmaları. Sayıları hızla artan, birbirlerine dokunma-
yan binlerce adacıktan oluşan, kendi içine kapalı gruplar oluşmakta. Siya-
sallığı bir amaç olarak kullanmak söz konusu değil. Problem çözümün-
de karşılıklı iletişim olmaz. Demokratik siyaset kesintiye uğrar. Kültürle-
ri birbirinden ayrı duran, etkileşime girmeyen adacıklar olarak gören, et-
nik grupları kapalı, yalıtılmış oluşumlar olarak yeniden yaratır. Küresel-
leşmede, etnik yapılar, farklılıklar olarak var. Bölüşüm ve paylaşım dikka-
te alınmadan, toplumsal eşitsizlikler yok sayılarak geliştirilen bu yaklaşım-
larla, toplumsal eşitsizlikler, dışlanma, ayrımcılık, ırkçılık, sınıfsal farklı-
lıkların kültürel farklılıklara indirgenmesi olarak yaşanıyor. Ev sahibi kül-
türler ile diğer kültürler arasındaki farklılıklar, uçurumlar büyüyor. De-
8
AMK, 14.7.1993, 1/1 SPK.
makaleler İlker Hasan DUMAN
313TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
rinleşme, çok kültürlülük ideolojisi ile kültürleri, birbiriyle ilişkisi, iletişi-
mi olmayan kompartımanlara, etnik gruplara ait kılma yaşanıyor. “Öte-
ki daha da öteki oluyor.” Azınlıklara ilgi çekici, eksantrik olarak yaklaş-
ma, aslında daha da çok dışlamayı getiriyor. Azınlıklara ilgiye, koruma-
ya muhtaç, acizane yaklaşımlar, hoşgörü, azınlıkları daha da çok azınlık-
laştırıyor. Siyasal, sınıfsal eşitsizlikleri göz ardı eden, farklı, otantik, kültü-
re hoşgörü ile sınırlı yaklaşımlar, kültürleri olduğu gibi, gelişmeksizin kal-
maya, daha da otantik, fanatik çizgide yapılanmaya, kütleştirmeye götü-
rüyor. Farklı, otantik kültürler kütleşmesi gelişiyor. Alaşıma izin verme-
yen, kalın çizgili ayrışımlar yaşanıyor.
9
Aleviler, Laik Cumhuriyet’in temeline harç olduktan sonra, duvar-
lar yapılırken haksızlığa uğradılar. Ancak bu tür haksızlıkları hiçbir za-
man Cumhuriyet karşıtlığı zeminine oturtmadılar, tam tersine, Cumhu-
riyet’in daha da güçlü olmasının kendi sorunlarının çözümünden geçti-
ğini, sağlam bir sağduyu ile sürekli dile getirdiler. Onlara, “Siz Alevisi-
niz Suriye’de yönetimde sizin inancınıza yakın kişiler var. Suriye Türkiye’ye sa-
vaş açarsa, hangi tarafta yer alırsınız. Sizin dini inancınızla yönetilen bir ül-
keyle hareket etmek istemez misiniz”; “Siz Türkiye Cumhuriyeti’nden farklısı-
nız, eğer bunu kabul ederseniz önünüze farklı olanaklar açılabilir”; “Biz Aleviler-
le protestanlar arasında büyük bir benzerlik gördük. Bunları araştırıp, ortak nokta-
lar bulmaya ne dersiniz?”; “Siz farklı bir anlayışsınız. Mezarlıklarınız neden Müs-
lümanlarla birlikte. Farklı mezarlıklar yapsanız, ülke yönetiminden ayrı mezar yer-
leri isteseniz. Bu sizin inançsal, kültürel hakkınız.”; “Eğer isterseniz size kiliseler-
de cem yapma olanağı veririz. Kimi kiliselerimizde sizin cem yapabileceğiniz dü-
zenlemeler yapabiliriz.” Biçiminde öneriler götürdüler. Amaçları, Alevile-
rin Anadolu’da inançsal azınlık ve devamında etnik azınlık olarak algılan-
masını sağlamak! Alevi yurttaşlarımızın, onları temsil eden dernek yöne-
ticilerimizin çok büyük bir bölümü, neredeyse tümü bu tür önerileri red-
dettiler. Kürt kartının tutmadığını görenler, Türklerle Kürtlerin bütün ka-
şımalara karşın, etle tırnak gibi olduğunu görenler, terör olgusunun et-
nik savaşa dönüşmemesine üzülenler, başka nasıl bir kart kullanabiliriz ara-
yışında. Alevilerin bu oyuna gelmemesi, sağlam durması elbet övüncü-
müz. Ancak yukarıda sözünü ettiğimiz kartı arayanlara malzeme verme-
mek de başlıca görevimiz.
10
Türkiye Cumhuriyeti; Osmanlı İmparatorluğu gibi, “çok uluslu” bir im-
paratorluğun, kalıntı ve yıkıntıları üzerinde kurulmuş olan bir devlet-
9
Şükran Soner, 9.5.2002 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde “Azınlıklaştırma” başlıklı ya-
zısında, Henrich Böll Vakfı’nın düzenlediği bir toplantıda Prof. Ayhan Kaya’nın sun-
duğu bildirinin özetini yapmıştır.
10
Mustafa Balbay, Cumhuriyet Gazetesi, 6.5.2002.
İlker Hasan DUMAN makaleler
314TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
tir. Osmanlı İmparatorluğu’nun, yüzyıl boyuncu çekildiği topraklarda, bu-
gün 34 ayrı devlet yaşamaktadır. Üstelik bu devletlerin kuruluş aşama-
larında ve daha sonralarda; buralardan “anayurda” göçenlerin, Anado-
lu’nun yerli halklarıyla yan yana gelmelerinden sonra, son derece karma-
şık bir yapı ortaya çıkmıştır. Etnik olarak bu karmaşık yapının yanı sıra; din-
sel açıdan olmasa bile, mezhepsel açıdan büyük farklılıklar gözlenmekte-
dir. Lozan Antlaşması’yla Hıristiyan azınlıklar “azınlık” olarak kabul edil-
miş, fakat farklı mezhepten Müslümanlar; hangi etnik kökenden gelirler-
se gelsinler ve hangi mezhepten olurlarsa olsunlar, azınlık olarak değer-
lendirilmemişlerdir. Zaten bir insan topluluğunun, “Biz azınlığız” deme-
siyle azınlık statüsü kazanılmaz. Bir insan topluluğunun azınlık sayılabil-
mesi için, ya ikili bir antlaşmayla ya da çok taraflı bir konferans ve antlaş-
mayla bu statünün kabulü gerekir. Bugün Türkiye’de; kendi ana dili, ken-
di folkloru, kendi mutfağı vb. olan yirminin üzerinde etnik grup yaşamakta-
dır. Böyle bir yapı; bence Türkiye’nin zaafı değil, zenginliğidir. Aynı biçim-
de, diğer ufak tefek nüansları bir yana bıraksak bile, İslamiyet, iki farklı mez-
hep çerçevesinde yaşanmaktadır. Fakat özellikle Alevi yurttaşlarımız ara-
sında, bölgesel farklılıklar ve tarihsel yapıdan gelen, farklı yaklaşımlar var-
dır. Farklı “dedeler”, farklı yorumlar getirebilmektedir. Bu derece köklü ol-
masa bile, Sünni vatandaşlarımız arasında da farklı Müslümanlık anlayışla-
rı vardır. Merkezi bir hiyerarşinin ve “Klerikal düzenin” olmadığı Sünni Müs-
lümanlıkta, temel farklılıklar olmasa da, birbirine uzak kimi yorumlar ve uy-
gulamalar vardır. Fakat bunlar, ihmal edilebilir farklılıklardır ve Türki-
ye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı; bu etnik ve mezhepsel farklılıklar için-
deki insanlardır ve istisnasız herkes “birinci dereceden ve birinci sınıf Türk va-
tandaşlarıdır”. Zaten Mustafa Kemal’e “Türk kimdir” sorusunu sordukla-
rı zaman verdiği yanıt da, bu görüşü doğrulamaktadır: “Türkiye Cumhuri-
yeti’ni kuran insanlara Türk denir.” Hangi etnik ve mezhepsel kimlikten ge-
lirse gelsin; Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan ve ana-
dili ne olursa olsun, resmi dil Türkçe’yi kamusal alanda kullanan her-
kes Türk’tür. İşte AB üyesi devletlerine anlatamadığımız bu. Avrupalı-
nın “azınlık” olarak gördüğü gruplar, ülkemizde etle tırnak gibi kaynaşmış-
lardır. AB üyesi ülkeler, mezhepsel olmasa bile, genellikle etnik olarak tür-
deş bir yapı içindeler. Bu etnik yapı dışında kalan “azınlıkları” da var. Fa-
kat demokrasinin gelişmesi sürecinde, bu azınlıkların hakları ve varlık-
ları yasalarla güvence altına alınmış. Benzer şeyleri, Türkiye için de is-
tiyorlar. Fakat azınlık olarak gördükleri farklı etnik grupların, bu devle-
tin kurucuları arasında olduğunu unutuyorlar. Türkiye’de, böyle fark-
lı bir bölgede yaşayan, herhangi bir etnik grup yoktur. Güneydoğu’da ya-
şayan Kürt kökenli vatandaşlarımızı buna örnek gösterilemez. Zira, ora-
da yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımızdan daha fazlası, İstanbul metro-
makaleler İlker Hasan DUMAN
315TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
polünde yaşamaktadır. Avrupalının “azınlık” olarak gördüğü gruplar, ül-
kemizde etle tırnak gibi kaynaşmışlardır. Günümüze değin ulus, “aynı ırk-
tan, aynı dilden, aynı dinden, aynı kültürden vb. gelen ve ortak yaşama iradesi-
ne sahip insanların oluşturduğu topluluk” olarak tanımlandı. Bu tanımın gü-
nümüzde herhangi bir “kıymet-i harbiyesi” yoktur. Kimileri, tüm varlık-
ları ve seslerinin tüm gücüyle “ulus devlet anlayışı artık çöktü” diyedur-
sun, ulus devlet tüm gücüyle yaşamaya devam ediyor. Yeni dünya düze-
ni adı verilen kandırmacanın, “siyasal düzen” olarak önerdiği “yeni demok-
rasi”; “yarı doğrudan” ve “yerel ağırlıklı” olmanın yanı sıra, “alt kimlik”le-
ri öne çıkarma ilkesini de getiriyor. Burada alt kimlik olarak önerilen; “din-
sel kimlik”, “mezhep kimliği” ve “etnik kimlik” oluyor ki, Türkiye’de ve Türki-
ye gibi, farklı etnik grupların bir arada yaşadığı ülkelerde, böyle bir anla-
yış, o devletin çökmesi anlamına gelir. Türkiye’de yüzyıllardır birlikte ya-
şayan ve etle tırnak gibi iç içe geçmiş kimi etnik grupların, bu etnik kim-
liklerine dayanarak siyaset yapmalarında büyük sakınca vardır. Aynı ırk-
tan gelenlerin oluşturduğu ulusa, “ırk ulusu” adı verilmektedir. Aynı kan-
dan gelenlerin oluşturdukları ulus, “kan ulusu” olarak adlandırılır, aynı dil-
den gelenlerin oluşturdukları uluslar, “dil ulusu”dur. Aynı din veya mez-
hepten oluşan insanların oluşturdukları ulusa; “din ya da mezhep ulu-
su”, ya da “ümmet” adı verilir. Aynı kültürden gelen insanlar “kültür ulus-
larını” oluştururlar. Tüm bu ulus türleri, tarihin belli dönemleri açısından el-
bette değer taşırlar. Fakat 19. yüzyılda ortaya atılan bir başka ulus türü var-
dır ki, buna “devlet ulus” denilebilir. Yani “aynı devletin yurttaşı olan insanla-
rın oluşturdukları”ulus”. Günümüzde belki birkaç istisnasıyla, bütün devlet-
lerin ulusları bu türden devlet ulusudur. Mustafa Kemal, kuruluşuna öna-
yak olduğu modern Türk Devleti’ni, işte böyle bir “devlet ulus” çerçeve-
sinde oluşturdu. “Hangi dilden, hangi ırktan, hangi dinden, hangi mezhep-
ten vb. gelirse gelsin, Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık bağı ile bağlı olan her-
kes Türk’tür ve bu devletin birinci sınıf yurttaşıdır.” O günlerde, böyle bir an-
layışı ortaya koymak ve yaşama geçirebilmek, çok büyük bir başarıdır.
11
Kendini bunca zaman “Müslüman” veya “Kürt” olarak tanımla-
mış, hayatı o çerçeveden izlemiş olanların artık bireyin bizzat kendisi-
nin “ırkından” ya da “dininden” de bağımsız olarak önemli olduğunu kav-
ramaları gerekiyor. Kimse ırkından ya da dininden ötürü baskı görmeye-
cek, ama kimse de bir ırkın ya da dinin gerekliliklerini devlet eliyle toplu-
ma kabul ettiremeyecek. Toplumsal gelişmeye “din” ya da “ırk” noktasın-
dan hareketle çözüm arayanlar AB’de tabii ki istediklerini bulamayacak-
lar. Çünkü AB bu tür hassasiyetleri “bireyin özgürlüğü” çerçevesinde çöz-
mekte. Kendini öncelikle, “birey, vatandaş, insan” olarak tanımlamak yeri-
11
Toktamış, Ateş, “Türkiyelilik”, Cumhuriyet Gazetesi, 25.9.2003.
İlker Hasan DUMAN makaleler
316TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
ne, “siyasal hassasiyetlerine” göre yola devam etmek isteyenler şimdi yakı-
nıyor. AB hiçbir düşünceye ya da inanca devlet gücüyle bireyi baskı altı-
na alma izni vermez.
12
Alevi ve Bektaşilerin Kurtuluş Savaşı’na ve Cumhuriyet devrimleri-
ne katkısı günümüze değin sürmüştür. Bundan sonra da sürecektir. Ta-
rih boyunca Türkiye’de aydınlanmanın, laikliğin, demokrasinin ve ulu-
sallığın temel taşı olan Alevi ve Bektaşiler her zaman Türkiye Cumhuri-
yeti’nin asli unsuru olmuşlardır. Alevi ve Bektaşileri azınlık olarak göster-
mek gaflettir, dalalettir. AB İlerleme Raporu’nun Alevilerle ilgili bölümü-
ne şiddetle karşı çıkıyor ve kınıyoruz.
13
Türkiye’deki resmi anlayış azınlık sözcüğünü, Lozan Antlaşma-
sı’nın mirası olarak Müslüman olmayan dini azınlıklar olarak kabul edi-
yor. Batı’da azınlık sözcüğü, dini, etnik, mezhepsel, cinsel gibi birçok ala-
nı kapsayacak şekilde tanımlanıyor ve tartışılıyor. Bir ülkedeki egemen gru-
bun dışındaki bütün topluluklar Batı’da “azınlık” diye tanımlanıyor ve on-
ların hakları teminat altına alınmaya çalışılıyor. Örneğin eşcinseller bir cin-
sel azınlık olarak kabul edilirken Romanlar da etnik bir azınlık sayılıyor. Tür-
kiye’deki azınlık sözcüğü ile Batı’nın yeni anlamlar yüklediği azınlık söz-
cüğü aynı değil. Sorun Alevilerin “azınlık” olup olmaması değil, haksızlı-
ğa uğramaları, dışlanmaları, yok sayılmalarıdır. Kürtler için de benzer so-
runlardan söz edebiliriz. Dil, kültür, eğitim gibi alanlarda onların da hak-
sızlığa uğradığı, dışlandıkları bir gerçek. Türkiye, bu haksızlıkları düzelt-
meli. Mesele onların azınlık olup olmamaları değil, yok sayılmaları.
14
Ulus devlet tek bir toplumsal sınıfın değil, bütün ulusun devletidir. De-
rin devlete dönüşmemesinin biricik güvencesi, sivil toplumun güçlenmesi-
dir. İnsanlık tarihinin günümüzdeki koşullarında ve Türkiye gibi bir ülke-
de ulus devletin yok olması, ulusun dağılıp yok olması demektir. Bu ger-
çeklerin bilincinde olmaksızın ulus devletin varlığına karşı çıkılması, bu-
nun demokrasi savaşımının sanki bir koşulu sayılması, ulusal devlet ve de-
rin devletin tek ve aynı şey olarak görülmesi, korkarım ki sonuçta, demokra-
sinin gelişip güçlenmesinden çok, derin devlet yandaşlarına ve başka ulus-
ların çıkarlarına hizmet etmektir.
15
12
Mehmet Atlan, “İslamcılar-Kürtler ve 2. Vites”, Sabah Gazetesi, 4.10.2004.
13
Ali Rıza Selmanpakoğlu, “Türkiye’yi Bölmek İstiyorlar”, Cumhuriyet Gazete-
si, 15.10.2004.
14
Oral Çalışlar, “Sorun Azınlık Sözcüğünün Ötesinde”, Cumhuriyet Gazetesi, 15.10.2004.
15
Ataol Behramoğlu, “Ulus Devlet-Derin Devlet”, 1.2.2003 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.
makaleler İlker Hasan DUMAN
317TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Türkiye’de azınlık sorunu yaratmadan, ırkı, dili, dini inancı ne olur-
sa olsun, bütün hak ve yükümlülüklerden eşit olarak yararlanmalarıyla so-
runun azınlık-çoğunluk ayrımına gerek kalmadan çözüleceğine inanıyo-
rum. Anadolu gibi birçok inancın, saymakla bitmez ve her dönemde göçler-
le yenilerinin katıldığı birimlerin oluşturduğu etnik mozaik içinde, ırk, et-
nisite esasına dayalı bir coğrafyada, ırka dayalı bir üst kimlik zaten olanak-
sızdır. Örneğin; kendimi Türk olarak görüyorum. Bunun tanımı da “Türki-
ye Cumhuriyeti vatandaşı”dır. Bütün inançların eşit özgürlüğü ve değere sa-
hip olduğu, bütün etnisitelerin aynı biçimde kendini ifade olanağı buldu-
ğu bir Türkiye’de, devletin resmi dilinin Türkçe olduğu, ama isteyenin iste-
diği dilde ifade ve yayın özgürlüğüne sahip bulunduğu bir cumhuriyet ça-
tısı altında, sorunlar azınlık kurumuna gerek kalmadan çözülür. Ama fark-
lılıkları görmezden gelmek, isteseniz de istemeseniz de azınlık sorunu ge-
tirir, gündeme oturtur.
16
Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu “Azınlık Hakları ve Kültü-
rel Haklar Çalışma Grubu” Ekim 2004’te yayımladığı raporda; sıkıntıların yal-
nız Lozan’ın sınırlı tanımından kaynaklanmadığı, imzalanan uluslarara-
sı sözleşmelere Türkiye’nin getirdiği çekincelerin ve 1982 Anayasası’nın ge-
tirdiği kısıtlamaların da sıkıntı verdiği, gayrimüslimlere tanınan hakla-
rın tam olarak uygulanmadığı, yalnızca Ermeni, Musevi ve Rumların azın-
lık sayıldığı, bunların dışında kalan gayrimüslimlere azınlık hakkı tanınma-
dığı, zorunlu vatandaşlıktan gönüllü vatandaşlığa geçmek gerektiği, dev-
letin ulusu ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğü kavramının milleti oluştu-
ran alt kimliklerin inkarı anlamına geleceği ve demokrasinin özüne ters dü-
şeceği, ülkede azınlık bulunduğunun ileri sürülmesinin milli güvenlik ge-
rekçesiyle engellenemeyeceği, uluslararası sözleşmelerde “millet bütünlü-
ğü” kavramının sınırlama nedeni olarak kabul edilmediği, Devletin dili-
nin olamayacağı, ancak resmi dilin bulunacağı, devletin ülkesi ve ulusuy-
la bölünmez bütünlüğü kavramının kültürel alt kimlikleri kabul etmedi-
ği, mevzuatta Türk kelimesinin “Türk ırkını” ifade ettiği, Türkiye’nin “azın-
lık” kavramında 1923’e takılıp kaldığı, azınlığın farklı kimliğinin kabu-
lü ile azınlık hakları vermenin aynı şey sanıldığı, demokrasi anlamına ge-
len “iç self-determinasyon” ile parçalanma anlamına gelen “dış self-determinas-
yon” aynı şey sanıldığı sonuçta farklı kimliklerin tanınması ile devlet topra-
ğının parçalanmasının aynı şey sanıldığı, millet konusunda teklik ile birli-
ğin aynı şey sanıldığı ve birincinin ikinciyi gitgide tahrip etmekte olduğu-
nun fark edilmediği, “Türk” teriminin aynı zamanda etnik bir grup anlamı-
na geldiği, Türkiye’nin, Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra onun yeri-
ne geçerken, onda bulunan alt kimlikleri olduğu gibi miras aldığı, fakat im-
16
Ali Sirmen, “Azınlık Sorununu Bu Kafalar Çıkardı”, Cumhuriyet Gazetesi, 13.11.2004.
İlker Hasan DUMAN makaleler
318TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
paratorluktaki üst kimlik “Osmanlılık” iken, Türkiye Cumhuriyeti’nde “Türk-
lük” olarak ortaya çıktığı, bu durumda alt kimliklerden birinin aynı zaman-
da üst kimlik olarak belirdiği, bu durumun diğer alt kimlikleri yabancı-
laştırdığı, üst kimliğin “Türkiyelilik” olsaydı bu durumun ortaya çıkma-
yacağı, çünkü toprak esasına dayanan bu üst kimliğin bütün alt kimlik-
leri eşit biçimde kucaklayacağı ve işin içine etnik, dinsel özellikleri karış-
tırmayacağı, Türkiye’de tek kültürlü homojen bir ulus oluşturma yolun-
da önemli adımlar atıldığı, ama farklı kimlik ve kültürlerin bir mozaik ola-
rak Anadolu topraklarında varlığını sürdürdüğü, yurttaşlık kavramı yeni-
den gözden geçirilerek zorunlu vatandaşlıktan “gönüllü” vatandaşlığa geç-
mek gerektiği, çok kimlikli, çok kültürlü, demokratik, özgürlükçü ve ço-
ğulcu bir toplumsal modelin zorunlu olduğu, bağımsız, yaratıcı yetenek-
leri ile kültürel haklarını rahatça kullanabilen, hak ve görevlerinin bilin-
cinde olan bireylerin sahip bulundukları siyasal ve hukuksal statünün ta-
nınması gerektiği, eşit vatandaşlık temelinde, farklı kimlik ve kültüre sa-
hip kişilerin kendi kimliklerini koruma ve geliştirme haklarının güven-
ce altına alınması, merkezi ve yerel yönetimlerin yurttaşların katılımı-
nı ve denetimini esas alacak biçimde şeffaflaştırılması ve demokratikleşti-
rilmesi, uluslararası sözleşmelere Türkiye’deki alt kimliklerin inkarı anla-
mına gelecek çekince ve yorum beyanlarının getirilmemesi, 1920-1930 mo-
delinin topluma çok dar geldiği ve çatışma doğurduğu, milliyet ve vatan-
daşlık kavramlarının ayrı ve bağımsız kavramlar olarak ele alınması, ya-
salar taranarak bireysel özgürlüklere sahip olma hakkı, ekonomik ve top-
lumsal olanaklardan özgürce yararlanma hakkı, devlete katılma hakkı, kül-
türel çoğulculuk hakkının hayata geçirilmesi savunulmuştur.
Türk-İş’in Aralık 2001’de hazırladığı “Avrupa Birliği, Türkiye’den Ne İs-
tiyor” başlıklı raporda, Avrupa Birliği’nin bölücü ve ayrılıkçı hareketi des-
teklediği ve Kürtler’e azınlık statüsü tanınmasını savunduğu, ülkede birin-
ci sınıf insan olarak benimsenen Kürtler’in bu tuzağa düştükleri anlatılmış-
tır; Avrupa Birliği, farklı etnik kökenlerden oluşan Türk Ulusu’nu kökenle-
re göre bölme ve parçalama çabası içindedir. “İnsan Hakları” ve “demokra-
si” adına yapılan bu girişim, terör örgütlerini teşvik etme ve destekleme nok-
tasına kadar gelmiştir. Aralarında Avrupa Birliği ülkelerinin de bulundu-
ğu ülkelerce imzalanan Lozan Antlaşması’nda Türkiye’de yalnızca Erme-
ni, Rum ve Musevilerin “azınlık” olduğu açıkça belirtilmekle birlikte, Av-
rupa Birliği, Türk Ulusu’nu oluşturan çeşitli etnisiteleri “azınlık” başlığı al-
tında değerlendirmekte ve bölücülere destek vermektedir.
Bu ülkede “etnik kimlik” denen ve ne olduğu da kesin tanımlana-
mayan kimliklerin tepesinde bütün yurttaşları birleştirici bir “üst kim-
lik” yaratmak için “Türkiyelilik” diye bir kavram olamaz. O ortak kimli-
makaleler İlker Hasan DUMAN
319TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
ğin adı “Türk vatandaşlığı”dır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaş-
ları, bir hukuk terimi olarak, “Türk”türler. “Türk” sözcüğünün hukukta et-
nik kökenle hiçbir ilgisi yoktur. Türkiye’nin adı Osmanlılar’dan değil, Türki-
ye’nin adı Türklerden geldi. Osmanlılar “Türk” ve “Türkiye” sözcüklerini he-
men hiç kullanmazken Batı, yüzyıllar boyu, Osmanlı’ya Türk ve hatta Os-
manlı topraklarının hepsine de “Türk İmparatorluğu” deyip durmuştur.
17
4. Prof. Dr. Alain Bocker, Fransa’daki durumu şöyle değerlendiri-
yor; Azınlıklar gerçekten de vardır; yani ulusal çoğunluktan etnik köken-
lerine göre, konuşulan dile göre ya da icra edilen dine göre farklı toplu-
luklar bulunmaktadır. Eğer Fransa’da kendilerine bu özelliklerinden do-
layı hiçbir hak verilmiyorsa, bunun karşılığında, her dinsel, kültürel, dil-
sel ya da diğer bir grubun, yani her azınlığın, kendisini oluşturan bireyle-
rin bireysel haklarının korunması yoluyla karakteristik özelliklerine say-
gı gösterilmektedir. “Yahudilere ulus olarak her şeyi reddetmek gerekir” diyor-
du devrimci Clermont-Tonerro, “ve onlara her şeyi vermek gerekir birey ve yurt-
taş olarak”, bu gerçekten o zamanki Yahudilerin içinde bulunduğu hukuk-
suz duruma nazaran bir devrimdi. Kısacası; gruplara hiçbir şey, dil, din, kül-
tür topluluğu üzerine kurulmuş hiçbir kolektif hak, ama bu grubu oluştu-
ran kişilerin özgürlüğüne tam bir koruma.
İfade ve iletişim özgürlüğü radyoda, basında ya da televizyonda ter-
cih edilen dilde ifade hakkını kapsamaktadır; eğitim özgürlüğü de ana-
dilini öğrenmeyi ve incelemeyi kapsamına almaktadır, bunun zorun-
lu değil, özel okullarla sınırlı kalması ve aynı zamanda Fransız dilinde-
ki eğitimin iyi bir yer muhafaza etmesi koşuluyla (nisbi olarak bu dille-
rin daha çok konuşulduğu bölgelerdeki bölgesel dillerdeki okullarda-
ki statü bu şekildedir) ana dilini öğrenme ve bu dilde eğitim hakkını kap-
sar. Kültür özgürlüğü, zaten kültürel merkezlerde ve yerel radyoda destek-
lenen, herkese kendi kültürünü ifade hakkını verir; din özgürlüğü eksik-
sizdir, politik ve idari özgürlük, yalnızca azınlık gruplarının yararına de-
ğil de ilgili bölgede yaşayan herkesin yararına düzenlenmiş, geniş bir ye-
rinden yönetimde kendisini göstermektedir.
Kısacası, Fransa böyle yapmakla insan haklarına saygılı kaldığı-
nı savunmakta ve Bölgesel Diller Şartı’nın onaylanmasının reddi paradok-
su ona hak veriyor görünmektedir. Önerilen yükümlülüklerden 39’unu ka-
bul eden Fransa tarafından bu şart imzalanmıştı. Anayasal Konsey onaylama-
ya karşı çıktı, zira büyük çoğunluğu zaten uygulamada olan, bu Şart’ın uy-
17
Mümtaz Soysal, “Türkiye’lilik Sayıklaması”, Cumhuriyet Gazetesi, 20.11.2004.
İlker Hasan DUMAN makaleler
320TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
gulanmasında imza altına alınmış yükümlülüklerin Anayasa’ya uygunlu-
ğunu kabul ederek, özellikle onların esas olarak yerleşik olduğu bölgeler-
de, Şart’ın giriş bölümünde yer alan bazı maddeler azınlık gruplarına ko-
lektif haklar tanınmasını tavsiye etmekteydi.
Bir taraftan özel bir tanım, bireysel haklardan kolektif haklara ve kül-
türel haklardan ve politik haklara geçiş ve özerklik tanınmasını, hatta faz-
lasını talep eden azınlıkların baskısı. Öte taraftan, özellikle Avrupa çev-
resinde, henüz çekingen olan, Ulusal Devlet’in gerilemesi eğilimi. Aşa-
ğıdan bölgesel özerklik gelişirken, yukarıdan ulusal üstü kural ve yetki-
ler zorlamalar dayatmaktadır. Cumhuriyetçi anlayış için her zaman tatmin-
kar olmayan, etnik anlamda azınlıklar olmasından ziyade, mahalli veya böl-
gesel demokrasinin gelişmesi söz konusudur. Fransız anlayışının temeli-
ni oluşturan birlik ve devletin bölünmezliği ilkeleri, Korsika’ya Katalan-
ya’dan daha geniş olarak tanınacak geniş bir özerkliğin daha genel bir ha-
reketin ilk adımı olmasından korkmakta ya da bunu umut etmektedir.
18
5. Değerlendirme
Lozan Antlaşması, Türkiye ülkesinin tapusunu Türkiye’de yaşa-
yan tüm halklara vermiştir. Gayrimüslim Türk uyrukları, tüm Türk uyruk-
ları, Türkçe’den başka bir dil konuşan Türk uyrukları ve Türkiye’de otu-
ran herkes olmak üzere dört grup üzerinde durulmuş ve bunların her bi-
rine farklı (ve yer yer benzer) haklar tanınmıştır. Halkın birlikte yaşa-
ma, ak ve kara günü birlikte paylaşma, dayanışma, birlikte üretme, bir-
likte zenginleşme ve çağdaşlaşma iradesini güçlü bir biçimde taşıyan ül-
kenin asli unsuru olan alt kültürler, kendilerini tali unsur haline getirme-
ye ve daha sonra da farklılıkları kurumsallaştırmaya izin vermezler; çö-
zümün ve çıkarların Lozan Antlaşması’nda bulunduğunu kabul eder-
ler. Antlaşma’nın düzenlediği grupların ve bunlara tanınan hakla-
rın ne olduğu, bugün bunlardan hangilerinin kullanılabildiği, hangile-
rinin niçin kullanılamadığı iyi anlaşılmalıdır. Anadolu insanı, çok ulus-
luluk ve çok hukukluluk esasını benimseyen Sevr hayalcilerinin tuzağı-
na düşmez; ama demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün ni-
metlerinden yoksun bırakılmayı da kabul etmez. Çünkü Lozan Antlaş-
ması çağdaş dünyaya açılmanın bir fırsatı, tüm yurttaşların geleceği ve çı-
karıdır, ayak bağı değil. Antlaşma’nın 38, 39, 40, 41, 42, 43 ve diğer mad-
delerde yer alan hakları kullanma talebi, çok kültürlülüğün doğal bir so-
nucu, demokrasi ve insan haklarının gereğidir. Ülke insanlarının tümü-
18
Alain Bocker, Azınlık Hakları, Üniter Devlet, Fransız Örneği, Kopenhag Kriterleri (ya-
yına hazırlayan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu), s. 253 vd.
makaleler İlker Hasan DUMAN
321TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
nü çağdaş demokrasinin, hukuk devletinin ve insan haklarının nimetle-
rinden eşit ve adil bir biçimde yararlandırarak, azınlıkçı, ayrışmacı ve ay-
rılıkçı hareketlerin önüne geçilebilir.
Geçmişten günümüze değin devlet ve toplum önderlerinin “gaflet ve da-
lalet” düzeyindeki tutumları yüzünden Lord Curson’un bugün haklı çıktığı-
nı görüyoruz: Hani O, “ne diyorsanız veriyoruz, ileride bunları teker teker geri ala-
cağız” demişti ya, işte o günleri yaşıyoruz. Söke söke aldığımız hakları, bi-
rer birer kaybediyoruz. Toplumun büyük bölümü olup bitenden habersiz-
dir. Gelişmeleri izleyenler ise ikiye bölünmüş durumda; Lozan Antlaşma-
sı’nın “ömrünü tamamlamış” bir belge olduğunu savunan ve bu belgeyi iyi-
ce delik deşik ettikten sonra rafa kaldırmayı isteyen “Sevr bağlıları ve hayalci-
leri” bir yanda; Lozan Antlaşması’nı özüyle, ruhuyla ve sözüyle geçerli, sağ-
lam ve canlı tutunlar öte yanda yerlerini almışlardır. Lord Curson bu ayrış-
mayı görse zevkten dört köşe olurdu. Çünkü, ülkemizde yüz binlere ula-
şan Lord Curson’lar “zevkten dört köşedirler.” Gaflet ve dalalet içinde olan-
ların sayısı ve etkinlikleri ne kadar çoğalırsa çoğalsın, haklı ve akıllı bir te-
mele dayanan Lozan Antlaşması (özü ve sözüyle) varlığını sonsuza de-
ğin sürdürecektir.