TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 37
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
BASKIYA KARŞI DİRENME HAKKI
Ahmet TAŞKIN
*
Giriş
Baskıya karşı direnme, insanın doğasında mevcut tepkisel bir davranış
biçimidir. Öncelikle “direnme bir hak mıdır?” ya da hangi durumlarda bir
“hak niteliğine dönüşür?” sorusunun yanıtlanması gerekmektedir. Diren-
menin hak olarak kabul edilebilmesi için hukukça korunması, başka bir
deyişle hukukça korunan koşullara uygun olması gerekir. Kişisel alanda
meşru savunma (müdafaa) saldırıya karşı koyma ya da direnme, hukukça
korunmaktadır. Saldırıya karşı duran bu arada suç işlemişse ve durumu
yasadaki koşullara uymakta ise, kendisine ceza verilmez ya da en azından
cezası hafifletilir (TCK, mad. 49-51) Ancak, siyasal alanda baskıcı iktida-
ra karşı “direnme” ya da zulme karşı “başkaldırma” bir hak olarak kabul
edilebilir mi, (Aliefendioğlu, 2002, 395) ne zaman baskı ve zulüm vardır,
bireyler direnme hakkını meşru olarak ne zaman kullanabilir, direnme
hakkı normatif bir değer midir, bu hak nereye kadar gider ve uygulamada
ne gibi şekiller alır? (Kapani, 1993, 302)
I. Baskıya Karşı Direnme Hakkının Tanımı ve Unsurları
A. Tanımı
“Direnme” kelimesi, herhangi bir düşüncede, bir istekte veya bir du-
rumda karşı koyma, ayak direme, inat etme, ısrar etme veya mukavemet
gösterme anlamına gelir. (TDK, 1988, 381; Şener, 2001, 171) Freeman’a göre
direnme, başkasının eylem veya iradesine karşı psikolojik veya fiziki her
türlü muhalefeti kapsar ve zorlamanın karşısındaki savunma hareketidir.
(Thoreau/Gandhi, 1999, 109) Direnme hakkı ise, anayasaya ve hukuka
*
*Adalet Bakanlığı Tetkik Hâkimi.
38 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 39
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
aykırı tutum ve davranışlarıyla yasallığını yitiren bir iktidara karşı koyma
(Ana Britannica, 1994, 191) veya vatandaşların anayasa ve hukuka aykırı
tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu yitiren iktidara karşı çıkma (Yılmaz,
1992, 217) ya da anayasa ve yasalara aykırı davranışlarıyla hukuksal daya-
naklarını yitiren, hukuku dışlayan, hukuk devleti yerine baskı rejimi kuran
bir iktidara karşı başkaldırma hakkı olarak tanımlanabilir. (Aliefendioğlu,
2002, 395) Aktif veya pasif direnme, sadece yasa dışı veya haksız eylem
ve işlemi hedef alırken; saldırıcı direnme ise hukuk ve meşruluk dışına
kaymış sayılan hükümeti kuvvet kullanarak devirmeye çalışmak ya da en
azından onu yasa dışı ve haksız eylemlerini geri almaya zorlamaktır. (Bü-
yük Larousse, 1986, 3211) “Sistemde” değişiklik lehine iddialarla gündeme
gelen direnme hakkı kavramı, doğal hukukla uyumlu olmayan bir sosyal
düzene karşı isyan etme hakkı manifestosu olarak Avrupa tarihinde çok
gerilere dayanmaktadır. (Jørgensen, 2001, 69)
1961 Anayasası’nın başlangıç kısmında “Anayasa ve hukuk dışı tutum ve
davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kulla-
narak 27 Mayıs 1961 Devrimi’ni yapan Türk Milleti.” (Kili/Gözübüyük, 2000,
174) ifadeleriyle direnme hakkının ne olduğu belirtilmiştir. Bu tanımlar
anayasal sistemlerdeki direnme hakkını açıklar. Oysa anayasal sitemi olma-
yan toplumlarda da direnme hakkı söz konusudur. Bu nedenle tüm siyasal
sistemleri içine alan bir tanımın yapılması daha doğru olurdu. Örneğin,
Orta Çağ’da demokratik ve anayasal bir sistemden söz edilemez; monarşi,
aristokrasi, oligarşi, teokrasi gibi yönetim biçimlerinde de direnme hakkı
kullanılabilir. Yönetim biçimi ne olursa olsun, tüm siyasal iktidarların ve
toplumların sözlü veya yazılı, beşeri veya ilahi bir hukuk sistemi vardır ve
siyasal iktidarlar meşruiyetini doğal hukuka aykırı olmayan bu hukuktan
alır. Locke, Rousseau ve Montesquieu ile kural olarak bireyciliğe dönüşmüş
olan doğal hukuk, burjuva sınıfı tarafından egemenlere karşı mücadelede
ahlaki silah olarak ve demokrasiyi desteklemekte kullanılmıştır. (Jørgen-
sen, 2001, 69)
B. Direnme Hakkının Unsurları ve Tarihsel Gelişimi
1. Direnme Hakkının Unsurları
Direnme hakkı, anayasaya ve hukuka aykırı tutum ve davranışlarıyla
yasallığını yitiren bir iktidara karşı koyma, şeklinde tanımlanırsa, anayasal
sisteme dayanmayan siyasal iktidarlar için direnme hakkının tarifi eksik
olur. Siyasal iktidarın türü değişebileceği gibi devlet biçimi de değişebilir;
örneğin, üniter veya federal bir devlet olabilir. (Turhan, 2003, 58-60) Bu
nedenle biz direnme hakkını “Hukukun dışına çıkarak veya hukuk dışı yollarla
38 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 39
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
iktidara geçip hukuksuzluğunu devam ettiren ve bu suretle meşruiyetini kaybeden,
gücünü baskı ve zulüm vasıtası haline getirmiş bir siyasal iktidara karşı hukuka
itaati sağlamak, zulüm ve baskıdan kurtulmak amacıyla son çare olarak giriştiği
toplumsal kabul gören bir aktif bir direnme” olarak tarifi uygun görüyoruz. Bu
tanımdan hareketle direnme hakkının unsurlarını şu şekilde belirtebiliriz.
a. Hukukun Dışında Olan Bir Siyasal Sistemin Varlığı
Bir toplumda siyasal sistemi, siyasal iktidarın yapısı ve kullanılış biçimi
belirler. Burada yer alan siyasal iktidar olgusu da toplumsal kaynakların,
toplumsal gruplar arasındaki temel dağılım biçimi ve kontrolünü belir-
leyen iktidar yapısı olarak algılanmaktadır. (Çınar, 1997, 10) Bir siyasal
sistem iki şekilde hukukun dışında olur. Birincisinde, iktidarı hukuk dışı
yollardan ele geçirmiş ve hukuk dışı yönetimini sürdüren bir siyasal güç
söz konusudur; ikincisinde ise yasal olarak iktidarı ele geçiren ve fakat
zamanla hukukun dışına çıkmış siyasal bir güç vardır. Hukukun amacı,
toplumun ve bireylerin güvenliğini, iyiliğini ve mutluluğunu gerçekleştir-
mek, adalet, eşitlik ve hürriyeti sağlayıp devam ettirmektir. (Güriz, 2003,
61) Bu açıdan hukuk kuralları hem normatif hem de gayeci özellik taşır.
Baskı ve zulüm boyutuna varan hukuksuzluk direnme hakkını doğurur.
Çünkü zulüm, baskı ve adaletsizlikle yönetilmeye razı bir toplum bugüne
kadar var olmamıştır ve olması da mümkün değildir.
Yukarıda kastedilen “kanun devleti” değil, “hukuk devleti”dir. Hukuk
devleti, devletin bütün eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına dayandığı
ve vatandaşlarının da hukuki güvenlik içinde bulunduğu bir sistemdir. (Öz-
budun, 1986, 94; Soysal, 1986, 243) Hayek’e göre; hukuk devleti, hükümetin
faaliyet ve eylemlerinde önceden açıkça ilan edilmiş bir takım kurallara göre
hareket ettiği bir devlettir. (Aktaş, 2001, 164) Anayasa Mahkemesi’ne göre;
hukuk devleti, insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyucu adil bir hukuk
düzeni kuran ve bunu devam ettirmekle kendisini yükümlü sayan, bütün
işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan devlettir. (AMKD, 1976, 189)
Hukuk devleti, “hukuku olan devlet” ya da “devletin koyduğu hukuk” değil,
“hukukun egemen olduğu”, “hukuka dayalı bir devlettir.” (Erdoğan, 2001, 93-97)
Hukukun üstünlüğü kavramı kesinlikle kanunların üstünlüğü olarak anla-
şılmamalıdır. Dickey, hukuk devletinin asıl anlamının, herkesin kanunlara
tabi olması ve hiç kimsenin kendisini kanunların üzerinde hissetmemesi
olduğunu söyler. (Ünal, 1997, 82) Devlet organlarının hukukla bağlı olma-
sı, bireylerin hukuki güvenlik içinde olması, birey hak ve hürriyetlerinin
tanınması ve korunması hukuk devletinin gerekleridir. (Atar, 2002, 94-98)
Devletin dayandığı hukuk, bireysel hak ve özgürlükleri gözetmeyip farklı
kimlikleri, kültürleri ve söylemleri bastırmaya kalkışırsa ortada hukuk dev-
40 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 41
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
leti kalmaz. (Selçuk, 1999, 15) Devletin kendinden hareketle ve kendi içinden
sınırlanması esasına dayanan hukuk devleti modeli, özgürlük ve mülkiyete
yönelik müdahalelere yalnızca yasalar çerçevesinde cevaz verilmesi, dev-
let faaliyetlerinin öngörülebilir ve hesaplanabilir kılınması, devletin bütün
eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi tutulması gibi temel ilkelerde
somutlaşır. (Sancar, 2000, 44) Hukuk devleti anlayışı, bir ülkede yerleşmiş
hukuk düzenine yalnız bireylerin değil, yönetimin de uymasını gerektiren
bir ilkedir. Hukuk devleti ilkesinin bir anlam kazanabilmesi için ülkede
egemen olan hukukun yönetilenlere ve devlete karşı da hukuk güvenliği
sağlaması gerekir. (Gözübüyük, 2003, 162)
b. Siyasal İktidarın Meşruiyetini Kaybetmesi
Ülkenin ve toplumun bütünü üzerinde geçerli olan siyasal iktidar
(Kapani, 2002, 48) belli bir toplulukta ortaya çıkar. Siyasal iktidarın ortaya
çıktığı bu toplum siyasal toplum adını alır. Siyasal toplumun en gelişmiş
biçimi ise devlettir. Klasik Fransız kamu hukuku doktrininde “devlet, milletin
hukuki kişilik kazanmış şeklidir.” Bir tanıma göre devlet, belli bir ülke üzerin-
de yerleşmiş, zorlayıcı yetkiye sahip bir üstün iktidar tarafından yönetilen
bir insan topluluğunun meydana getirdiği siyasal kuruluş; (Kapani, 2002,
35); bir tanıma göre de bir milletin belli bir ülkede hukuki ve siyasi olarak
teşkilatlanmış şeklidir. Bu şekliyle devlet; millet, ülke, egemenlik ve siyasi
teşkilatlanma olmak üzere dört unsurdan oluşur. (Kaplan, 1994, 67).
1
Dev-
letin varlık nedeni bireyler ve toplumdur. Devlet, hükmetmek için değil
bireylere ve topluma hizmet için vardır. (Şen, 1996, 16-17)
Thomas Paine’ye göre birey, devletlerden ve yönetimlerden öncedir.
Bireyler, tek tek kendi kişilik ve hükümranlık haklarına dayanarak bir
yönetim oluşturma amacıyla, birbirleriyle anlaşma yaparak yönetimleri
ya da hükümetleri oluşturmuşlardır. Anlaşmanın gerçekleştiricisi birey
olduğundan yönetimler, bireyin haklarını ihlal edici düzenlemelere gire-
mezler. Çünkü anlaşma ile birey, haklarından vazgeçmiş değildir; aksine
söz konusu haklarının korunmasını istemektedir. Yönetim ya da devlet,
toplumun ortak işlerinin yürütülmesinde sadece bir araçtır. Yönetimin
kendi başına sahip olduğu haklar yoktur, hepsi görevdir. (Ensaroğlu, 2001,
19) Varlık nedenlerini yerine getirmeyen, bireyi ve toplumu karşısına alan,
birey ve topluma hizmet yerine onların üstünde egemenlik kurup yöneten,
kaynaklarını kendini oluşturan bireylerin ve toplumun mutluluğu ve ortak
1
Diğer tanımlar için bkz. İnan, Afet, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları,
TTK Yay., Ankara 1969, s. 26; Duguit, Leon, “Egemenlik ve Özgürlük”, Devlet Kuramı,
Der. Cemal Bali Akal, Dost Kitabevi, Ankara 2000, s. 379.
40 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 41
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
iyiliği için değil de kendi hükümranlığı için kullanan devlet meşruiyetini
kaybeder.
Kant’a göre devlet, hukuk yasaları altında bir araya gelmiş insanların
birliğidir. (Ökçesiz, 2001, 85; Vecchio, 1952, 381) Amacı fert olan devletin
(Vecchio, 1952, 401; Abadan, 1959, 390) varlık koşullarından egemenlik,
siyasal iktidar eliyle kullanılır. İktidarı kullananlar, ülkede yaşayan bü-
tün insanlar için bağlayıcı kararlar alırken, kurallar koyarken ve bunları
gerektiğinde zora başvurarak uygularken hep devlet adına hareket eder-
ler. (Kapani, 2002, 32) Kant’a göre devletin amacı, hukuku korumak ve
hürriyetleri teminat altına almak; (Vecchio, 1952, 402) Rousseau’ya göre
bireylerin iyiliğini sağlamaktır. (Rousseau, 1990, 35) Devletin amacını ger-
çekleştirecek olan siyasal iktidardır. (Gözübüyük, 2003, 15-16) İnsanlar,
vazgeçilmez ve devredilmez haklarını korumak ve güven altına almak için
hükümetleri kurarlar. İktidarların meşruiyeti de yönetilenlerin rızasından
doğar. 4 Temmuz 1776 tarihli Birleşik Devletler Bağımsızlık Bildirisi’nde
bu hükme açık olarak yer verilmiştir. (Turhan, 2003, 155-156) Siyasal iktidar
(en gelişmiş şekliyle devlet) amacı dışında hareket ediyor ve bu durum
süreklilik arzediyorsa meşruiyetini kaybeder. Siyasal iktidarlar iki şekilde
gayrı meşru duruma düşer. Birincisinde; iktidarın zorla, gayrı meşru şekilde
gasbı, ikincisinde ise, meşru iktidarın baskı ve zulüm yaparak hukuk dışına
çıkması söz konusudur.
Bütün siyasal topluluklarda, devlet dediğimiz bütün kuruluşlarda
mutlaka bir siyasal iktidar ve bu iktidarı kullanan yani karar alma, emir
verme ve bu karar ve emirleri gerektiğinde zora başvurarak yürütme gü-
cüne sahip bir kişi veya bazı kişiler daima mevcut olmuştur. Bu evrensel
bir olgudur. Sadece fizik zorlama gücüne ve kaba kuvvete dayanan bir
iktidarın uzun süre ayakta kalması hemen hemen imkânsızdır Onun içindir
ki iktidarı ellerinde bulunduranlar daima halkı (yönetilenleri) yalnız em-
retme ve yönetme gücüne değil, fakat aynı zamanda emretme ve yönetme
hakkına sahip olduklarını inandırmaya çalışmışlardır. İktidarın rastgele
elde edilmeyip bir hakka dayandığı fikrinin kabul edilmesi ölçüsünde o
iktidar meşru bir iktidar olur. Meşru bir iktidara itaat de yönetilenler için
bir görev haline gelir. (Kapani, 2002, 66)
Baskıya karşı direnme hakkının kullanılmasında en önemli unsur,
iktidarın meşruiyetini kaybetmesidir. Bir ülkenin veya toplumun devleti,
kendi ülkesinde yaşayan tüm insanların yaşam ve diğer haklarını korumak
ve bunları güvenceli bir düzene bağlamak zorundadır. Aksi halde kendi
varlık nedenine aykırı hareket etmiş olur ki bu durumda meşruiyetini
kaybeder. (Çeçen, 2002, 93) Bu nedenle de en önemli konu bir iktidarın
ne zaman meşru olduğu ve hangi koşullarda meşruiyetini kaybettiğinin
42 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 43
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
tespitidir. Bir yönetim sistemi olarak her devlet, meşruiyet sorunu ile karşı
karşıyadır. Diğer bir ifadeyle devlet, egemenliği altındaki bireylerin sorusuz
ve sorgusuz bir sıradanlıkla ya da kişisel çıkar hesaplarıyla değil, kendi
rızalarıyla ve doğru olduğuna inandıkları için otoritesine boyun eğmelerini
ister. Bu amaçla her yönetim sistemi emirlerine ahlaksal bir yükümlülük
niteliğini kazandıracak ve yurttaşlarınca paylaşılacak bir anlayışı ortaya
çıkarmalıdır. (Poggi, 2002, 123) Modern hukuk, çıkarılmış yasalar bütü-
nüdür; pozitif hukuktur. İstenmiş, yapılmış, egemenliği kullanan devletin
kendisince çoğu kez açık, belgelenmiş ve genellikle yeni kararlarla geçerli
kılınmıştır. (Öktem/Türkbağ, 2001, 95) İşte modern devletin meşruiyeti,
çıkarmış olduğu ve herkese eşit uyguladığı yasalar bütününe dayanır.
Meşruluk sözcüğünün genellikle alışılmış olan anlamı, pozitif hukuk
normuna uygunluktur. Bu aslında yasal olma demektir. Pozitif hukuka
uygundur diye işkence yöntemini uygulayan bir iktidarın yasallığı kuşku
götürmez, ancak meşruluğu bir hayli tartışmalıdır. Normativist pozitivizme
göre, meşru olan bir üst yasaya uygun olandır. Sosyolojik okullara göre
meşruluk, yürürlükteki hukuk kurallarının sosyal düzenin yasalarına uy-
masıdır. Sosyal olgunun en önemli özelliği de dayanışmadır. Toplum içinde
barış ve uyum sağlayan hukuk kuralları bu sosyal dayanışmadan doğ-
maktadır. (Öktem/Türkbağ, 2001, 95) Hukuk düzenleri amaç değil araçtır.
Amaç, hümanizmin kurtulması, toplum ve insanın mutluluğudur. Sömürü,
baskı ve köleliğin var olduğu düzenlerde, insanın amacı olan mutluluk
gerçekleşmez. Mutlu yaşamın en önemli unsuru ise özgürlüktür. Özgür-
lük, insanın özünden gelişen bir kavram ve olgu olup varoluşunun ana
koşuludur. Hukuk düzenlerinin meşruluk ölçütü özgürlüktür. Özgürlüğü
sağlayamayan hukuk düzenleri meşruluklarını yitirirler. (Öktem/Türkbağ,
2001, 96)
Orta Çağ siyasal düşünürlerinden St. Thomas’a göre; yöneticiler zor
ve şiddet kullanarak emretme gücünü ele geçirmişlerse iktidarları haklı ve
meşru sayılmaz. Böyle bir iktidar toplumun istek ve iradesine dayanmaz
ve kişilerin böyle bir iktidara boyun eğme zorunluluğu yoktur. Ancak,
meşru olmayan yollardan iktidarı ele geçirenler sonradan toplumun iyilik
ve yararına hizmet ederek başlangıçtaki meşru olmayan durumlarını meş-
rulaştırabilirler. İktidarın kullanılış biçimi de meşruiyet ve haklılığın bir
kriteridir. (Göze, 1986, 84-85; Akad/Dinçkol, 2002, 43) Kral, kendini bağ-
layıcı kuralların, yasaların dışına çıkarsa, halkın direnme hakkı doğar. Bu
durumda kralı uyarmak, ona yasaların ve ortak yararın gücünü hatırlatmak
halkın görevidir. Zulme yönelen ve kendi çıkarları için yasalar koymaya
kalkan bir kral veya bir yönetici için tek yol halkın direnişidir ama onu
öldürmek ve ortadan kaldırmak yoluyla değil, sürekli uyarı ve direnişle
bu işlem gerçekleştirilecektir. (Akad, 1997, 49) Meşru yoldan iktidarı elde
42 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 43
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
eden yöneticilerin zorbalığına daha uzun süre anlayış gösterilse de (Bercé,
2003, 54) yetkilerini kötüye kullanırlarsa ve toplum yararına ters düşen
davranışlara yönelirlerse, iktidarları meşruiyetini kaybeder. Meşru olma-
yan iktidara boyun eğme zorunluluğu da olmaz. Yöneticilerin emirlerine
boyu eğme zorunluluğu ancak ortak iyilik ve adaletten uzaklaşıldığı zaman
söz konusu olabilir. (Göze, 1986, 84-85; Akad/Dinçkol, 2002, 43) Egemen
güç, doğal hukuka uymak ve onu uygulamakla görevlidir. Onun siyasal
iktidarını meşru kılan gerçek neden bu görevidir. Devlet düzeninin esasına
oluşturan yasalara kral dahil herkesin uyması kaçınılmazdır. (Abadan, 1954,
130) Thedor Beze’ye göre; gayrı meşru bir şekilde iktidarı gaspeden, yani
devrimle iş başına gelen iktidara karşı her ferdin harekete geçmeye, bütün
imkânlardan yararlanarak ülkeyi bu kimsenin ya da kimselerin elinden
kurtarmaya hakkı vardır. Hatta bu bir hak olmanın yanında bir görevdir
de. Meşru bir şekilde iktidara gelmekle beraber, yetkilerini kötüye kulla-
nan yöneticilere karşı, halkın direnme hakkı vardır. Adalete, doğal hukuka
ve Tanrı’nın buyruklarına saygı göstermeyen yönetici; yönetici-yönetilen
arasında yapılan sözleşmeye uymuyor demektir. Bireyler tek başına kötü
yöneticiye direnemezler. Halkı temsil eden meclislerin zalim olan yöneticiyi
uyarmaları gerekir. Ancak bu meclislerin görevlerine son verildiği takdirde
iktidarı kullanan kişinin sebep olduğu bu anarşik ortamda her bireyin bu
zorbaya karşı gelme hakkı vardır. (Göze, 1968, 264)
16. yüzyıl siyasal düşünürlerinden Calven’e göre; iktidar, Tanrısal ira-
denin belirlediği sınırları aşıp dine karşı çıktığında itaat edilmemesi gereken
bir kurum haline gelir. Sorun, itaat etmememin pasif bir davranışla mı,
yoksa aktif bir “direnme” ile mi gerçekleştirileceğidir. Yönetici yasaların
koruyucusu ve uygulayıcısı olup yasalara göre hükmeder. Yasalarla ülkeyi
yöneten bir yöneticiye itaat zorunludur. Yasalar ise, Tanrı’nın yaratmış
olduğu doğa tarafından herkesin zihnine yerleştirilen adalet duygusunun
bir ürünüdür. Yasalar, biçim bakımından farklı olsalar bile özde aynıdır.
Bu nedenle de yasalara yöneticilere olduğu gibi farklılıkları göz önüne al-
maksızın itaat etmek gerekir. Yönetim biçimleri monarşi, aristokrasi veya
demokrasi olabilir. (Ağaoğulları/Köker, 2001, 144-146)
17. yüzyıl siyasal düşünürlerinden John Locke’a göre; meşru ve gayrı
meşru iktidar sorununun iki kriteri bulunmaktadır. Birincisi, iktidarın
gaspedilmesi, yani başkasının hakkı olan bir iktidarın kullanılmasıdır.
Böyle bir iktidar gayrı meşrudur. Her devlet düzeninde siyasal iktidarı
kullanacak kişileri belirleyen yasalar, kural ve kurumlar bulunur. Yasa,
kural ve kurumların belirttiğinin dışındaki bir yolla iktidarı ele geçiren kişi
veya kişiler iktidarı gaspetmiş olurlar. Bu kimseler halkın kendilerine itaat
etmelerini de beklememelidir. Gayrı meşru iktidarı belirleyen ikinci kıstas
ise zorbalıktır. Zorbalık, iktidarın hiç kimsenin hakkı olmadığı bir biçimde
44 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 45
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
kullanılmasıdır. Zorba, iktidarı toplum çıkarı doğrultusunda değil de kendi
özel çıkarı doğrultusunda kullanan kişidir. (Göze, 1986, 162-163) Toplumun
kurulması, meşru bir yönetimin yerleşmesi, çoğunluk adına konuşabilecek
hür insanların anlaşmalarına bağlıdır. Meşru yönetimin bunun dışında bir
kaynağı yoktur. Gücünü baba iktidarında bulan, yalnız kendi gücüne ya da
başka bir ülkeyi zor kullanarak ele geçirmiş olmasına dayanan bir iktidar
meşru bir yönetim biçimi sayılmaz. Halkın onaylamadığı veya katılmadığı
hiç bir iktidar meşru olmadığı için ayakta duramaz. Meşruluk, halkın isteği
ile ve gönlünü etmekle olur. (Akın, 1987, 138) Yine Locke’a göre; yasama
gücünü elinde tutan kim olursa olsun, toplumu barışa, güvenliğe ve birli-
ğe ulaştırma görevini yerine getirmezse amaca aykırı davranmış ve toplu
yaşamayı baltalamış olur. Öte yandan, yasama yetkisini halktan almayan
bir ya da bir çok kimse halkın isteğine rağmen yasalar yapmaya kalkışırsa
halk bu yasalara uymakla yükümlü tutulamaz. (Akın, 1987, 169)
Yakın Çağ siyasal düşünürlerinden Benjamin Constant’a göre, “Kendi
sınırlarını aşan iktidar gayrı meşrudur. İktidarların sınırı ise, kişinin özel ve ba-
ğımsız alanının sınırıdır. Kişi özgürlüğü ve güvenliği, vicdan, düşünce ve inanç
özgürlüğü, basın özgürlüğü ve mülkiyet hakkı iktidarın sınırını oluşturur. Hiçbir
iktidar meşruiyetini kaybetmeden bu kutsal hakları ihlal edemez. Bu özgürlükleri
ihlal eden iktidarın kökünde halk iradesi varsa o da gayrı meşru sayılır.” (Göze,
1986, 250) İktidarın meşruiyetini Tanrı’nın emirlerine uymakla açıklayan
siyasal sistemlere göre, Tanrı’nın emirlerini hiçe sayan bir krala (iktidara)
karşı isyan, meşru ve haklı bir harekettir. İktidarın nereye kadar yayıla-
bileceğini bilmek krala, ona hangi sınırda itaat edilebileceğini bilmek ise
halka aittir. Halkın temsilcileri tarafından yapılan uyarılar olumlu bir so-
nuç vermemişse, zorbalaşan iktidara fiili müdahale gerekir. Bu durumda
yabancı devletlerin yardımından bile yararlanılabilir. Ne var ki fertlerin tek
başlarına harekete geçmeye hakları yoktur. (Nişancı, 2002, 52) Yöneticiler
otoritelerini teker teker fertlerden değil, halkın bütününden aldığından,
bireysel girişimler haklı görülmemekte ama illegal bir şekilde iktidarı ele
geçiren tirana karşı, her şahsın direnme hakkına sahip olduğu ifade edil-
mektedir. (Göze, 1968, 267)
İslam anlayışında genel olarak meşru otoriteyi elinde tutanlara karşı
yönetilenlerin itaat etmeleri gerekir. Koşulları tamam olduğu zaman itaat
yükü, her şeyden önce dini yükümlülüktür. Dolayısıyla meşru otoriteye
karşı itaatsizlik aynı zamanda günahtır. Bir lider usulüne uygun olarak
seçildikten ve toplumun sadakat yeminini aldıktan sonra onu devirmeye
yönelik her türlü girişim bir hadise göre sert bir şekilde cezalandırılır: “Bir
kişinin liderliği etrafında toplandığınızda her kim, birlik ve beraberliğinizi parça-
lamak isterse onu öldürün.” (Kemali, 1993, 43) İslami bir yönetimde meşru
bir otoriteyi sarsacak her türlü girişim, “fitne” (bozgunculuk) sayılmıştır.
44 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 45
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
İlk dönemlerde meşruluk ve adalet üzerinde ısrarla durulmuştur. Meşru-
luk, hükümdarın elinde tuttuğu makam için yeterli olması ve bu makamı
hukuk yoluyla ele geçirmesi demekti. Adalet ise hükümdarın İslam’ın
kutsal hukukuna uygun bir idare ortaya koyması anlamına gelmekteydi.
Buna göre, şayet bir hükümdar meşru değilse gaspçı, adil değilse zalim
olarak kabul ediliyordu. Hükümdarın itaate layık olabilmesi için gaspçı
ve zalim olmaması gerekirdi. (Nişancı, 2002, 62-63) Çağdaş düşünürlerden
Duguit’ye göre; objektif hak kurallarına aykırı hareketi ile meşruluğunu
kaybeden her hükümeti, kuvvete dayanarak devirme meşru bir haktır.
(Nişancı, 2002, 104)
c. Hukuka Aykırılığın Zulüm ve Baskı Haline Gelmesi
Hiçbir devlet mutlak olarak iyi ve mutlak olarak adil olamaz. (Saner,
1999, 162) Bu nedenle devletlerin iyi ve adil olmayan eylem ve kararlarının
bulunması kaçınılmazdır. Bireyler haklı ve adil bulmadıkları her karar veya
eylem karşısında direnme hakkının varlığını ileri süremez. Aksi halde top-
lumun varlığı sürekli tehdit altında olur. Haklı ve adil olmayan düzenleme
ve uygulamaların baskı ve zulüm derecesine varması, belli bir süre devam
etmesi ve kişilerin tahammülünü zorlaması gerekir. Sorun, baskı ve zulmün
derecesini belirlemede ortaya çıkar. Bu nedenle baskı ve zulmün direnme
hakkını doğuran derecesini tanımlamak güçtür.
Siyasal iktidarın her hukuka aykırı hareketi direnme hakkını vermez.
Hukuka aykırılığın ağırlığı ve sürekliliği direnme hakkını belirler. Temel
hak ve özgürlüklerin, demokratik toplum düzeninin gereklerine uymaya-
cak biçimde sistemli olarak sınırlandırılması ya da kullanılmasının sürekli
durdurulması bu kapsam içinde düşünülebilir. Baskı, zulüm ve hukuk dışı
uygulamalar karşısında, hukuksal başvuru yollarının kapalı ya da etkisiz
olması, tüm yasal yollar denenmesine karşın sonuç almaması; toplumda,
temel hak ve özgürlüklerin sürekli daraltılması karşısında ortak tepkiyi
gösterecek yeterli güvenlik supaplarının (hukuksal güvencelerin) ve etkili
hukuksal başvuru yerlerinin bulunmaması ya da bireylerin kendilerini ifade
edebilme yollarının yasaklanmış olması, direnme hakkının kullanılmasının
haklı nedeni sayılır. (Aliefendioğlu, 2002, 397-398) İnsan hayatında devletin
hiçbir zaman karışamayacağı bir alan vardır. Bu alan genişse, “liberal”, darsa
“otoriter”, hiç yoksa “totaliter” rejim söz konusudur. (Fendoğlu, 1999, 37)
Direnme hakkı, siyasal iktidarın icraatına bağlı olarak, değerlerin, çı-
karların ve inançların baskı altında kalması veya zedelenmesi durumunda
ortaya çıkar. Bununla birlikte bir direnmenin ortaya çıkması için değer, çıkar
ve inançların baskı altında kalması her zaman yeterli olmayabilir. İtaatsizlik,
46 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 47
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
büyük ölçüde meşruluk inancının kaybolmasına bağlı olsa da; iktidarın
zor kullanması, tahammül sınırlarının aşılmamış olması, yönetilenlerin
karşı çıkma kapasitelerinin bulunmaması, dini ve ahlaki gerekçelerin bu
tür bir davranışı tasvip etmemesi direnmenin ortaya çıkmasına engel ola-
bilir. (Kotil, 1997, 18) Direnme hakkını doğuran baskı ve zulmün en esaslı
nedenlerinden biri keyfiliktir. Lord Acton, bütün iktidarların suistimala
yatkın olduğunu, mutlak iktidarların ise suistimalsiz yapamayacağını söy-
ler. (Hayek, 1999, 181) Keyfilik yalnızca belli başlı siyasal sistemlere özgü
değildir. Kaynağını çoğunluğun iradesinden alan bir iktidarın keyfi olması
da mümkündür. Çünkü, bir iktidarı keyfi olmaktan alıkoyan şey, bu iktida-
rın kaynağı değil, sınırlarıdır. (Hayek, 1999, 95) Bir ülkenin hür olduğunu
gösteren ve onu keyfi idare edilen ülkelerden ayıran en önemli kıstas “Kanun
Hakimiyeti”ne saygı gösterilmesidir. (Hayek, 1999, 101) Ancak, kanundan
alınmış bir iktidar, “keyfi” surette hareket etme iktidarı olabilir.
d. Direnme Hakkının Hukukun Üstünlüğü İçin Kullanılması
Hukuk dışına çıkarak baskı ve zulüm uygulayan bir iktidarı uzaklaş-
tırmak veya bu iktidarı hukuku uygulamaya zorlamak için direnme hak-
kının kullanılması gerekir. Baskı, zulüm ve hukuksuzluğun el değiştirmesi
amacıyla direnme hakkı kullanılamaz. Diğer bir ifadeyle bu hak meşru
bir amaç doğrultusunda kullanılabilir. Amaç, siyasal iktidarın, devletin ve
bireylerin uyduğu ve itaat ettiği bir hukuk düzeninin varlığıdır. Hukuk,
din, ahlak ve örf gibi diğer sosyal normların yanısıra toplumun düzenini
sağlar ve bu yüzden hukuk, herşeyden önce bir düzen demektir. (Aral,
1992, 167) Devletçe konulan ve toplum hayatını düzenleyen kuralların top-
lamıdır. (Mumcu/Küzeci, 2003, 4) Bu açıdan hukuk, kendisine uyulmak ve
uygulanmak için vardır ve bu anlamda, kargaşalık, ölçüsüzlük, keyfilik,
kuralsızlık ve başıboş davranışın karşıtıdır. Toplumda bir çok kimsenin
hukuka uygun davranmadığı, bu aykırı davranışlarını da özürlü ve hatta
meşru göstermeye çalıştığı bilinen bir gerçektir. Hukuk, bu gibi kimseleri
kendi emirlerine uygun hale getirmek için bazı zorlama (müeyyide, yap-
tırım) araçları kullanır. (Aral, 1992, 168)
Hukuk, kendi buyruklarına uymayan gerçek veya tüzel kişilerin kar-
şısına yaptırım olarak çıkar. İşte, hukuka hayat veren müeyyide, devletin
ihlalleri karşısında uygulanmıyor veya etkisiz kalıyorsa toplumun direnme
gücünün kullanılmasına zemin hazırlıyor demektir. Adaletin ve hukukun
buyruğunu yerine getirecek ve toplumsal düzeni sağlayacak, bireylerin
dışında ve üstünde bir iradeye kesinlikle ihtiyaç bulunmaktadır (Aral,
1992, 170) Bu ihtiyaç, siyasal iktidar tarafından karşılanamıyorsa toplum
tarafından karşılanır. Baskıya karşı direnme de, toplumun bu ihtiyacı karşı-
46 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 47
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
lama gayretidir. Çünkü, hukuk düzeninin sağlamak zorunda olduğu barış,
güvenlik, eşitlik ve özgürlük (Aral, 1992, 173-174) toplumun vazgeçilmez
arzusudur.
Kant’ın formülüne göre, “İnsan, kanunlardan başka hiç kimseye itaat
etmek zorunda olmadığı zaman hürdür. (Hayek, 1999, 112)” Bununla birlikte
kanunlara itaat, hukukun üstünlüğü ile birlikte olmak zorundadır. Örne-
ğin, her bakanlığa veya her makama doğru gördükleri her şeyi yapmak
iznini veren bir kanun çıkarıldığı takdirde, bu bakanlık veya makamların
bütün hareketleri kanunen meşru olacaktır; fakat bu icraatın “Hukukun
Hâkimiyeti” kuralına tabi olduğu söylenemez. (Hayek, 1999, 113) Hukukun
Hâkimiyeti” kuralı her şeyin kanunla düzenlenmiş olması demek değil;
devletin zorlayıcı iktidarını, ancak kanunla düzenlenmiş hallerde ve ön-
ceden tamamiyle bilinmesi kabul olacak tarzda kullanması demektir. Hangi
şekle bürünürse bürünsün, “Hukukun Hâkimiyeti” kuralı, yasama yetkisinin
sınırlandırılmasını, ferde vazgeçilmez bazı hakların tanınmasını ve insan
haklarının dokunulmazlığını gerektirir. (Hayek, 1999, 114)
e. Direnme Hakkının Son Çare Olması ve Ulusça Kullanılması
Baskı, zulüm ve hukuk dışı uygulamalar karşısında hukuksal başvuru
yollarının kapalı ya da etkisiz olması, tüm yasal yollar denenmesine karşın
sonuç alınamaması; toplumda temel hak ve özgürlüklerin sürekli daraltıl-
ması karşısında ortak tepkiyi gösterecek yeterli hukuksal güvencelerin ve
etkili hukuksal başvuru yerlerinin bulunmaması ya da bireylerin kendilerini
ifade edebilme yollarının yasaklanmış olması, direnme hakkının kullanıl-
masının haklı nedenidir. (Aliefendioğlu, 2002, 397-398) Bir eylemin, adi bir
isyandan ayrılabilmesi ve direnme hakkına dayanabilmesi için “sistemli bir
hukuk dışılığa ve zulme karşı olması” gerekir. Bunun için, “eylem” ile “neden”
arasında nedensellik bağı kurulmuş ve başka yol kalmamış olmalıdır.
Amaç ve uygulanan yöntem, toplumca benimsenmelidir. (Aliefendioğlu,
2002, 398-399)
Direnme hakkının ulusça kullanılması gerektiği yönündeki inancın,
genelde mevcut ortak kanıya ve etkili bir güce dönüşmesi. 1961 Anayasası,
iktidarın “Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışları” ile meşruluğunu kay-
betmesini, ulusun direnme hakkını kullanmasının haklı bir nedeni saymıştı.
1982 Anayasası’nın başlangıç metnine göre, Türk ulusunun ayrılmaz parçası
olan Türk Silahlı Kuvvetleri, ulusun çağrısıyla 12 Eylül 1980 Harekâtı’nı
gerçekleştirmiştir. Böylece, her iki Anayasa, dayandıkları silahlı kuvvetler
müdahalesini, ulusun ortak kanısına ve istencine uygun davranma ve hal-
kın isteğine uyma yönünde gerçekleştirilmiş bir harekât olarak göstermiş-
48 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 49
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
ti. Silahlı bir güçle iktidarı elde edenlerin kendi eylemlerini meşru kılma
çabası ile “meşruluğun kaybı” farklı kavramlardır. Mevcut iktidara dönük
bir eylemin “direnme hakkının kullanılması” olarak kabul edilebilmesi için,
öncelikle mevcut iktidarın meşruluğunu kaybettiği yönünde ortak kanının
toplum vicdanında gerçekten yer almış olması gerekir. Sorun, ortak kanının
belirlenebilmesindedir. Toplumsal ortak kanının ve tepkisel gücün toplum
vicdanındaki ağırlığının ve derecesinin saptanabilmesi, toplumun, iktida-
rın eylemlerine aktif ya da pasif yollarla tepki gösterebilmesine bağlıdır.
Halkın sustuğu ya da konuşamadığı, yönetim karşısında tepki veremediği
durumlarda, duruma egemen olan zinde güçler, toplumun yerini alır, top-
lum adına hareket eder ve çoğunlukla toplumsal kanıyı ya da isteği kendi
eylemleri doğrultusunda değerlendirerek seslendirirler. (Aliefendioğlu,
2002, 398)
2. Direnme Hakkının Tarihi Gelişimi
a. Doğal Hukukta Direnme Hakkı
Baskıya karşı direnme, insanlık tarihi boyunca üzerinde durulan önemli
konulardan biri olmuştur. (Kutlu, 2001, 87) Tarihsel süreçte direnme hakkı,
hukuk dışı eylem ve davranışlarıyla baskı ve zulüm aracı durumuna ge-
len iktidara karşı başkaldırma hakkı olarak doğmuştur. Bu hak, kaynağını
doğal hukuk öğretisinden almaktadır. (Aliefendioğlu, 2002, 401) Doğal
hukuk, doğuştan kazanılan haklar varsayımına dayanır. Bu haklar, adalet
kavramı içinde yer almakta, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik esasları üzerine
temellenmektedir. (Öktem/Türkbağ, 2001, 64) Doğal hukuka göre, insan
hakları devletten önce gelir; çünkü bunlar bireyin insan olması nedeniyle
sahip olduğu özgürlüklerdir; devlet ancak onları tanır ve güvenlik içinde
kullanılmasını sağlar. (Kaboğlu, 2000, 28) Direnme hakkı, insanın doğuş-
tan sahip olduğu kimi haklarının son aşamada korunması anlayışına da-
yanmaktadır; bir bakıma hukuku reddeden iktidarlar karşısında kaynağı
hukuka dayalı bir eylem biçimidir. (Aliefendioğlu, 2002, 401) Bununla
birlikte direnme hakkının mahiyeti konusunda görüş ayrılıkları vardır.
Genel olarak devletin dışında ve üstünde bir hukukun varlığını kabul eden
bir kısım yazarlara göre, direnme sorunu tamamen hukuk çerçevesi içinde
ortaya çıkan bir sorundur. Direnme hakkı da hürriyetlerin korunmasında
başvurulabilecek hukuki yollardan biri olarak kabul edilmek gerekir. (Ka-
pani, 1993, 305-306)
Direnme hakkını hukuki bir yol olarak gören yazarlardan Duguit’e
göre, idare edenlerin objektif hukuka aykırı olan karar ve emirlerine uyma-
makla, hatta gerekirse ayaklanarak baskı yoluna sapan iktidarı devirmekle
48 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 49
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
fertler tamamen “hukuka uygun” ve “meşru” bir davranışta bulunmuş olur:
zira bu davranış, meşruluğunu yitirmiş ve kaba kuvvet haline dönüşmüş
bir iktidarı iş başından uzaklaştırmak ve hukuku yeniden üstün kılmak
amacına yönelmiştir. (Kapani, 1993, 305-306) Gény, makul amacına uygun
ve ölçülü olarak kullanılan direnme hakkının adaletin ve hukukun en büyük
teminatı, Burdeau da direnme hakkının hukuki müeyyide olduğunu söy-
ler. (Kapani, 1993, 306) Bazı yazarlara göre de, zulüm karşısında direnme,
hukuki değil, siyasal bir problemdir. Direnme hakkının siyasal problem
olması, fertlerin baskı ve zulüm karşısında sessiz kalacakları anlamına
gelmez. Şüphesiz bu durumda pasif veya aktif fiili direnmeler olacaktır
ve bu direnmeler ahlaki, felsefi ve siyasal bakımdan haklıdır, doğrudur ve
meşrudur. Yalnız, pozitif hukuk bu direnmeleri öngöremez, onları düzen-
leyemez ve peşinen meşru sayamaz: bunu yapan bir anayasa kendi içine
bir anarşi mayası katmış demektir. (Kapani, 1993, 306)
Kant, topluma direnme hakkı diye bir hak tanınamayacağını, bunun
toplumları anarşiye sürüklemekten başka bir sonuç doğurmayacağını söy-
ler. Bazı tabii hukukçular ise sosyal sözleşme ilkeleri veya pozitif hukuk
hükümleri ihlal edildiği takdirde halkın mevcut iktidarı değiştirebileceğini
yani direnme hakkını kullanabileceğini söylemişlerdir. (Güriz, 2003, 151-
152) Direnme hakkının hukuki temelini sosyal sözleşme esasına dayandı-
ran kurama göre, iktidarın kaynağı Tanrı’dadır, ancak yeryüzünde iktidar
gücünün sahibi kişilerdir ve bu gücü kullanma yetkisini siyasi sözleşme
ile bir yöneticiye vermişlerdir. Yönetici, kişilerin mutluluğunu ve iyiliğini,
adalete, doğal ve ruhani hukuka uygun gerçekleştirmek zorundadır. Eğer,
bu görevlerin yerine getirilmesi sağlanamıyorsa ya da sözleşmeye aykırı
tutumlar yönetici tarafından halka dayatılıyorsa, o zaman kişilerin gerek-
tiğinde yöneticiye karşı direnme hakları vardır. (Göze, 1968, 244-245)
Direnme hakkı nitelik açısından hukuki bir konu mudur yoksa siya-
sal bir konumu? Aynı şekilde kaynağı doğal hukuk mudur yoksa pozitif
hukuk mu? Bu konuda tam bir fikir birliği olduğu söylenemez. Yukarıda
belirtildiği üzere bazı yazarlara göre hukuki bazılarına göre siyasal bir
konudur. Yine, bazılarına göre kaynağını doğal hukuk’tan alır, bazılarına
göre de pozitif hukuktan. (Doehring, 2002, 130) Doğal hukukçulara göre,
pozitif hukukun temeli ve ilham kaynağı olan doğal hukuk, aynı zamanda
pozitif hukuku kontrol eder. (Öktem/Türkbağ, 2001, 100) ve kesin olan
doğal hukuk zorunlu olarak adil ve gerçek hukuktur. (Keyman, 2000, 186)
Toplumun hukuk yaşamını, yazılı kurallar, devletin zorlama gücü (müey-
yide) ve mahkeme olarak gören (Keyman, 2000, 226) hukuksal pozitivizmin
temel düşüncesini, egemen gücün iradesi biçimlendirirken, doğal hukukun
emir ve yasaklamaları özgürlük, insan onuru ve özel mülkiyetin korunması
50 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 51
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
noktasında yoğunlaşır. (Aktaş, 2001, 164-165) Bazı insanlar kendi doğal
hukuk anlayışlarını haklı ve geçerli sayıp diğer bütün insanların da buna
inanmasını da isteyebilmektedir. (Doehring, 2002, 130) Direnmeye bir hak
olarak dayanmak bir toplumdaki değerler homojenliğinin çözülüşü ve çö-
küşü anlamına gelir. (Doehring, 2002, 133) Tartışmalar bir yana bırakılacak
olursa direnme hakkı, hem doğal hukukta (tabii hukuk) hem de pozitif
hukukta dayanak bulur. Önceleri doğal hukuktan doğan direnme hakkı-
nın zamanla pozitif hukukta da yer aldığını söylemek pek yanlış olmaz.
Doğal hukuk, 19. yüzyılda önemini yitirmiş ve hukuki pozitivizm hukuk
düşüncesinde egemen duruma gelmiştir. (Güriz, 2003, 156)
b. Orta Çağ’da Direnme Hakkı
Anayasacılığın gelişiminde hukuk dışı yönetime karşı direnme hak-
kının tanınması Orta Cağ’da oldukça yaygındı. Hem İngiltere’de hem de
Kıta Avrupası’ndaki Orta Çağ sosyal düzeninde direnme hakkı her zaman
var olmuştur. (Erdoğan, 2001, 8) Bazı iddiaların aksine olarak Eski Çağ’da
direnme hakkı konusunda bir doktrine rastlanmaz. Zulme karşı direnme
problemini ilk defa Orta Çağ Hristiyan felsefesi ortaya atmıştır. Bu dönem-
de zulme karşı direnme, toplu ve bilinçli bir halk hareketi olarak değil de
sadece “zalimlerin öldürülmesi” açısından ele alınmıştır. Orta Çağ’da zulme
karşı direnme konusunu en ciddi ve sistemli bir şekilde inceleyen Thomas
Aquinas’e göre, halk, iktidarı zorbalıkla ele geçiren veya meşru yoldan
gelmekle beraber sonradan zulüm yoluna sapan hükümdara karşı ayak-
lanmak ve onu devirmek hakkına sahiptir. (Kapani, 2002, 302-303) Direnme
hakkının pozitif hukuktaki ilk izleri, Magna Carta Libertatum’da (Büyük
Özgürlük Beratı, 1215) üstü kapalı bir biçimde görülmektedir. (mad. 52)
Magna Carta’da bağlılığın güvencesini oluşturan hükme göre, Kral John’un,
Beratı ciddi biçimde ihlal etmesi durumunda 25 barondan oluşan kurul,
krala karşı savaş açma hakkına sahip olmaktaydı. (Kapani, 2002, 307)
13. yüzyıl siyasal düşünürlerinden Thomas Aquinas’a göre devlet, tabii
bir kurum olup, insanın sosyal ihtiyaçlarına cevap vermek ve ortak yararı
sağlamak için meydana getirilmiştir. Sosyal hayata güvenlik sağladığı ve
ortak iyiliğe hizmet ettiği için devleti Tanrısal aklın yeryüzündeki kusurlu
yansıması saymak mümkün olabilir. Sosyal hayatı adalete uygun şekilde ve
ortak yararı sağlamak için düzenlemek devletin ödevi olduğuna göre, dev-
letin çıkardığı kanunların keyfi ve zalim olmaması gerekir. Bir kanun amacı
bakımından adalete aykırıysa, yani amacı toplumun iyiliği değil de kanun
koyanın gurur ve ihtirasını tatminse; kanun koyan kendi yetki sınırlarını
aşmak suretiyle bir kanunu vazetmişse veya kanunla vatandaşlara haksız
ve eşit olmayan ödevler yüklenmişse; insanî kanunun tabii kanuna aykırı
50 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 51
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
olduğu açıktır. Böylelikle Thomas Aquinas siyasi iktidarın adalete uymasını
şart koşmakta ve adalete uyulmadığı zaman halk için ihtilal yoluna (diren-
me hakkına) başvurmanın haklı olduğunu dolaylı olarak söylemektedir.
(Güriz, 2003, 188; Göze, 1986, 81-82; Akad, 1997, 47-49)
c. Modern ve Yakın Çağ’da Direnme Hakkı
16. yüzyıl sonlarında özgürlüklerine kavuşan ve bir krala sahip olmak
isteyen Argonlular iki yasa çıkardılar. Bu yasalardan birincisine göre, kral
yasaları çiğneyecek olursa, halk krala ettiği bağlılık yemeninden kurtulacak
ve yeni bir krala sahip olabilecekti. Yasalardan ikincisine göre, haklarının
çiğnenmesi ya da saldırıya uğraması halinde kralın senyörleri krala karşı
birleşebileceklerdi. (Bercé, 2003, 57)
12 Haziran 1776 tarihli Virginia Haklar Bildirgesi’ne göre, tüm insan-
lar doğuştan eşit, özgür ve bağımsızdır. Yaşama, özgürlük, mülk edinme,
mutluluk ve güvenlik haklarını içeren bu haklar hiçbir zaman devredilmez
ve vazgeçilmez haklardır. (mad. 1) Siyasal iktidar, halkın ortak yararı için
kurulmuştur. Bu göreve değer olmadığını gösteren ya da bu görevi hiçe sa-
yan bir iktidarın toplum çoğunluğu tarafından değiştirilmesi vazgeçilmez,
devredilmez ve kaldırılmaz bir haktır. (Sencer, 1987, 95) XVIII. yüzyılda di-
renme hakkı, Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nde “yönetenler, bireylerin yaşam,
özgürlük ve mutluluğa erişmek gibi doğal, devredilmez haklarını sağlamak içindir;
halk bu amaçtan sapan yönetimi değiştirmek ve devirmek hakkına sahiptir.” biçi-
mindeki sözlerle yer almış; böylece pozitif hukuk metinlerine açıkça girmeye
başlamıştır. Bununla birlikte Amerikan belgelerinde direnme hakkı giderek
önemini kaybetmiştir. (Güriz, 2003, 206) Direnme hakkı, en geniş ve en parlak
ifadesini Fransız İhtilali’nin metinlerinde bulur. (Kapani, 1993, 307)
1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde, “Her siyasal ku-
ruluşun amacı insanın zamanaşımına uğramayan doğal haklarının korunmasıdır.
Bu doğal haklar, özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme hakkıdır”
denilmektedir. (mad. 2) (Fendoğlu, 1999, 11) Bu Bildirge’ye göre, bireylerin
doğal hakları, siyasal iktidarın sınırlarını belirler. Kişi, devletçe verilme-
yen doğuştan sahip olduğu bu hakları, siyasal iktidara karşı ileri sürebilir.
Devlet, toplumdan ayrıdır, ancak topluma boyun eğmesi de söz konusu
değildir. (Eroğlu, 1999, 59) Bununla birlikte siyasal iktidarın yetkilerini
aşarak kişinin hak ve özgürlüklerini çiğnemesi ve bireyler üzerinde baskı
kurması durumunda “baskıya karşı direnme hakkı” doğar. (Aliefendioğlu,
2002, 396) 1776 Amerikan ve 1789 Fransız İhtilallerinden sonra direnme
hakkı bu ülkelerin anayasa metinlerindeki yerini korumakla birlikte öne-
mini yitirmiş ve pozitif hukukça da reddedilmiştir. (Güriz, 2003, 152)
52 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 53
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
18. yüzyılda yeni çağdaş direnme hakkının baş savunucusu olan Loc-
ke, halkın direnme hakkını, toplum sözleşmesinin tabii ve mantıki sonucu
olarak görür. (Kapani, 1993, 304) Toplum Sözleşmesi kuramına göre, tabiat
halinde barış içinde yaşayışları savaşa dönüşen insanlar, aralarında bir an-
laşma yapmışlardır. Toplum bireylerin iradesiyle kurulduğu gibi, siyasal
iktidar da böyle bir sözleşmeye dayanmaktadır. Bu toplum öncesi varsa-
yıma göre, insanlar doğuştan sahip oldukları hak ve özgürlüklerinden bir
kısmını kurmuş oldukları iktidara devretmişler, ancak kendileri hakların
asıl sahibi olarak kalmışlardır. Siyasal iktidarın amacı, hak ve özgürlüklerin
kullanılmasına elverişli güvenlik ortamını oluşturmaktır. İtaat olgusu da
serbest rızaya dayandığından; iktidarın kötüye kullanılması durumunda,
sözleşmeciler özgürlüklerini direnme hakkına başvurarak geri alacaklardır.
(Kaboğlu, 2000, 27; Ünal, 1997, 30; Gören, 1995, 8)
Kamu otoritesinin meşru alanı, bireylerin doğal hak ve özgürlükleri-
dir. (Gülsoy, 2000, 8) Gasbedilmiş iktidar gayrı meşrudur. Ortak iyilik için
değil de, şahsi çıkarlar için kullanılan iktidar gasbedilmiş sayılır. (Gülsoy,
2000, 292-293)
Sosyal sözleşme teorilerinin en önemli ortak yönü, sosyal varlık olarak
insanın değil, özgür ve rasyonel birey olarak insanın ön plâna çıkarılmış
olmasıdır. Daha da önemlisi, insan hak ve özgürlüklerinin devletin amacı
olduğunun vurgulanmasıdır. (Balı, 2001, 129) Toplum sözleşmesinin ik-
tidara yüklediği başlıca görev bireylerin doğal haklarını ve hürriyetlerini
korumaktır. (Kapani, 1993, 304; Şaylan, 2003, 79) Devletin varlık nedeni de
bu doğal hakları güvenceye almaktır. Doğal haklar düşüncesi, aynı zamanda
bu hakların devlete karşı da güvencede olmasını öngörmektedir. Çünkü
toplumda iktidarı kullanan ve kontrol eden devlet, bu büyük gücü nede-
niyle hak ve özgürlükler için bir tehlike oluşturmaktadır. Ancak devletin
meşruluk temeli, liberal görüşe ve sosyal sözleşmeye göre, hak ve özgür-
lükleri güvence altına almaktır. Yani devlet, bir kişinin ya da bir grubun
başka bir kişinin özgürlüklerini çiğnemesini engelleyecek; buna ek olarak
üstün gücünü, bireyin hak ve özgürlüklerini kısıtlamada kullanmayacaktır.
(Şaylan, 2003, 79; Gülsoy, 2000, 283-287)
İnsanlar, doğa durumunda sahip oldukları eşitlik, özgürlük ve icra
gücünü toplumun ellerine bırakırken bu haklarından vazgeçmemişlerdir.
(Locke, 2002, 13) Siyasal iktidarı kullanan kimse toplum sözleşmesinin bu
temel hükmüne saygı göstermezse kendisine tanınan yetki sınırlarını aşmış
ve sözleşmeyi bozmuş olur. O zaman halkın da ona itaat etme mecburiyeti
ortadan kalkar. Bu durumda iktidar tarafından itaate zorlanmak istenirse,
buna karşı direnmek halkın en doğal hakkıdır. (Kapani, 1993, 304) Diren-
me, topluma değil, devlete karşıdır. Yönetenler, insanların tabii haklarını
52 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 53
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
ihlal ettikleri ve sosyal sözleşmeyi çiğnedikleri zaman direnme hakkını
kullanmak yalnızca hukuki bir hak değil aynı zamanda ahlaki bir ödev olur.
Yasama ve yürütme organının haklarını kötüye kullanması durumunda
baskıya karşı direnme meşruiyet kazanır. Aşağıdaki koşullardan birinin
varlığı halinde direnme hakkı ortaya çıkar:
Yöneticiler, kanun yerine keyiflerine göre hareket ederlerse; yasama
organının zamanında ve serbest şekilde çalışmasına engel olunursa; yasama
organı üyelerinin seçim şekli değiştirilirse; halk yabancı bir iktidarın ege-
menliğine teslim edilirse; iktidar, halkın güvenini kaybeder veya kanunları
uygulayamazsa... (Güriz, 2003, 205; Göze, 1986, 164-165)
Direnme hakkı, hukuktan ayrılmış bir hükümet yerine hukuka uygun
bir hükümet kurmak amacını taşıdığı için isyan değildir. Haklılığını kay-
beden hukukun güç kullanmaya devam etmesi, güçlülerin zayıfları ezmesi
anlamına geldiğinden zayıfların da güçlülere karşı (Aral, 1992, 151) direnme
hakkını kullanması sonucunu doğurur. Direnme hakkı kullanılırken halk
meşru savunma durumundadır. Kamu işlerindeki küçük yolsuzluklar
yüzünden direnme hakkı kullanılmaz. Fakat uzun süren suistimaller,
sahtekârlıklar, yalanlar, halka açık bir fikir verirse... halkın harekete geç-
mesine ve hükümeti kaynağındaki amacına uygun şekilde yürütecek ellere
vermesine şaşmamak gerekir. (Akın, 1987, 138) Temel amacına aykırı dav-
ranan, yolsuz, düzensiz buyruklarla halkı yoksulluğa düşüren bir iktidar,
ister tek kişinin, ister bir azınlığın elinde olsun zorbalığa kaymış demektir.
Bu durumda kendi bindiği dalı kesen iktidara karşı direnmek toplumun
hakkıdır. (Akın, 1987, 138)
Baskıya karşı direnme hakkı, 1791, 1793 ve 1795 Fransız Anayasaları-
nın başlangıç bölümlerinde insan hakları bildirileri içinde yer aldı. Daha
sonra, Fransız İhtilali’nin etkisinde kalan XIX. ve XX. yüzyıl Avrupa ana-
yasalarında klasik hak ve özgürlükler arasında görüldü. (Aliefendioğlu,
2002, 396) 1793 tarihli Haklar Bildirisi direnme hakkını çok açık ve kesin
bir şekilde ele alır. Bildiri’nin 35. maddesine göre; “Hükümet halkın haklarını
çiğnediği zaman isyan etmek, halk için ve halkın her kesimi için hakların en kutsalı
ve ödevlerin en gereklisidir”. Bildiri’nin 34. maddesine göre ise; “Toplumun
tek bir üyesine zulüm yapıldığı zaman, bütün topluma zulüm yapılmış demektir.
Topluma zulüm yapıldığı zaman da onun her üyesine zulüm yapılmış demektir”.
Fransız İhtilali’nden bu yana bazı anayasalarda direnme prensibinin özüne
yer verilmiş ise de kullanılan formüller daha yumuşak ve üstü örtülüdür
(Kapani, 1993, 307) Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin
başlangıç kısmında; “İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklan-
maya mecbur kalmaması için insan hakları hukuk rejimi ile korunmalıdır” ibaresi
yer almaktadır. (Aliefendioğlu, 2002, 397) Bildiri’yi hazırlayanlar, zulme
54 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 55
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
karşı direnmeyi diğer insan hakları arasında belirli bir “hak” olarak açıkça
saymaktan kaçınmışlar, fakat başka çıkar yol kalmadığı zaman da buna
son çare olarak başvurulabileceğini kabul etmişlerdir.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, insan haklarının hukuksal normlarla
korunmaması durumunu halkın direnme hakkını kullanmasının (ayaklan-
masının) haklı nedeni kabul etmektedir. Korunan, istibdat ve baskıya karşı
halkın direnme (ayaklanma) hakkıdır. (Aliefendioğlu, 2002, 397)
d. İslam Hukukunda Direnme Hakkı
İslam kamu hukukuna göre, kamu otoritesi sınırlıdır; devlete itaatin
mutlak olmayıp şartlara bağlı olması temel bir ilkedir. Kamu otoritesinin
sınırları “Dünyevi” ve “Uhrevi” diye ikiye ayrılır. Dünyevi sınırlar; yöne-
ticilerin ehliyetli olması, devlet denilen mekanizmanın danışma (istişare)
ile yönetilmesi, devlet başkanı bile olsa, hakları ihlal eden kişinin tazminat
ödemek zorunda bırakılması, kamu otoritesinin adalet ilkesine uyması ve
halkın sert direnme gösterme hakkıdır. Bir hadise göre, “Allah’a (ve O’nun
hukukuna) karşı gelene itaat edilmez.” İslam hukukunda, halifenin adaleti
kaybetmesi, azli için bir sebeptir. İslam hukuku, devlet başkanı, acizliği,
haddini aşması, adalete aykırı davranması, hukuk devleti sınırlarını zede-
lemesi gibi hallerde azledilir. Buna doktrinde “huruc ale’l-imam”, “huruc
ale’s-sultan” veya “hal” denir. Adalete aykırı fiillerde bulunan imama karşı
direnmek şarttır. (Fendoğlu, 1995, 161-162)
İnsan haklarını Allah, garanti altına almıştır; O’nun haram kıldıklarını
otorite ve insanlar helal kılamaz; O’nun helal kıldıklarını da haram kıla-
mazlar. Hz. Ebubekir, Halife olduğunda, “Allah‘a (O’nun hukukuna) itaat
ettiğimde bana itaat edin; isyan ettiğimde bana itaat borcunuz yoktur” demiştir.
İslam hukukunda muhalefet, meşru olmalıdır. Kamu hukukunda direnme
veya devrim ekolüne İslam hukuku literatüründe “huruc ekolü” denilir.
Haricilerin savunduğu bu görüşe göre, sünnete muhalefet eden imama
karşı “huruc etmek” mutlaka gereklidir. (Fendoğlu, 1995, 163)
İslam hukukunda pasif direnme yanlılarına (Sabır Ekolü) göre; zalim
bir yönetime karşı çıkmak gereksizdir. Adalete aykırı davranan devlet
yöneticisi günahkârdır ama halka düşen buna sabırlı olmaktır. (Fendoğlu,
1995, 164) Sabır ekolünde toplumsal değişme, duygusal bir çıkışla değil,
belirli bir sürece bağlı, tutarlı ve dayanakları olan fikri bir hareketi öngörür.
(Macit, 1995, 54) Bu görüşü bazı azınlıktaki ehlisünnet ile İmamiye mezhebi
yanlıları savunmuşlardır. Hadis kolü, “el ile direnmeye” karşı çıkmaktadır.
Ebu Hanife ve ehlisünnet çoğunluğu tarafından ileri sürülmüş Maslahat
Ekolü’ne göre; otoritenin zulmüne karşı beklenen menfaatle mevcut zararın
54 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 55
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
karşılaştırılması gerekir. Başarı sağlayabilecek bir güç yoksa direnmeye
izin yoktur. Dört sünni mezhebe göre, otoritenin günahkâr (zalim) olması,
direnmeyi gerektirmez. İslam hukukçuları, iç savaş yaşamamak için, diren-
me kavramına çok nadir hallerde izin vermişlerdir. Kâr ararken sermayeyi
kaybetmemek gerekir. Başarı garantisi olmadan direnmek can ve mal kay-
bından başka bir şey değildir. Bu görüşe göre, direnme için uygun zaman
ve zemin gerekir. Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik ve İmam Ahmed,
“kan dökmek, zalime itaat etmekten daha kötüdür” diyerek, bu konuda oldukça
titiz davranmışlardır. Hasan Basri de, beş işimizi icra eden bir Devlet Baş-
kanı’na direnmek gerekmez, demektedir: Cuma, cemaat, ganimet, sınırlar
ve cezalar. (Fendoğlu, 1995, 165)
Düşünce ve direnme hakkının önderi olan Ebu Hanife, direnme için
üç şart koşmaktadır. Bunlar; fiili zalim devlet başkanı yerine ikame edile-
bilecek adil bir devlet başkanının bulunması; direnmenin başarı şansının
olması ve kamu yararının bulunmasıdır. Ebu Hanife’ye göre, zalim devlet
başkanına direnmek farzdır ama bu farz, tek kişinin yapabileceği bir farz
değildir. Ebu Hanife bu dediklerini Hz. Ali’nin torunları Zeyd b. Ali ve
Nefsü’z-Zekiyye’nin direnmesinde bizzat yaşamıştır. Mutezileye göre,
dinin esaslarından biri, zalim imama karşı sert direnmeyi de içeren “Emr-i
Ma’ruf Nehy-i Münker” ilkesidir. Mutezile, Emevi zulmüne karşı koymuş
bir düşüncedir, denilebilir. Haricilere ve bazı Şiilere göre adil imam yoksa
veya imam gayrı meşru ise atadığı hâkimler ve diğer memurların icraat-
ları geçersiz olur. Ebu Hanife ise bu konuda iki şart koşar: Birincisi, zalim
imamın idareciliği ancak zaruret sebebiyle caiz görülebilir. İkincisi, adil
imamın mevcut olmaması şartıyla, bu icraatlar geçerli olabilir. Adil imam
varsa, zalim imamın icraatları geçersizdir. Görüldüğü gibi, Haricilerin
sürekli direnme, Mu’tezile’nin soyut felsefi karakterli direnme anlayışı
karşısında, dört Sünni Mezhebin “Emri ma’ruf” ve “Şura” kökenli anlayışı
olduğu söylenebilir. (Fendoğlu, 1995, 166) Tarih boyunca Ortadoğu-İslam
dünyasında direnme ya “aktif” veya “pasif” olarak yapılmıştır. Aktif direnme
ya bireysel olarak ya muhalif düşünceler ileri sürerek veya “huruc”larla
kendini göstermiştir. Pasif direnme yolunu seçenler, iktidara karşı küskün
bir tutum içine girmişlerdir. (Fendoğlu, 1995, 167-168)
3. Türk Anayasalarında Direnme Hakkı
Direnme hakkı, Türk siyasal ve anayasal sisteminde ilk kez merkezi
hükümetin temsilcileri ile ayan temsilcileri arasında yapılan ve sözleşme
biçiminde kabul edilen “Sened-i İttifak”ta yer aldı. (29 Eylül 1808) Sened-i
İttifak’a göre, sadrazamın buyruğu, padişah buyruğu derecesinde idi. Sad-
razamın yasalara aykırı buyruğu karşısında ayanın oybirliği ile direnme
56 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 57
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
hakkı vardı. (Gözler, 2000, 5-7; Atar, 2002, 19-20; Kili/Gözübüyük, 2000,
15; Gören, 1997, 12-13)
TC anayasalarında direnme hakkı, ilk kez 1961 Anayasası’nın başlangıç
bölümünde yer almıştır. Başlangıca göre Türk ulusu, “Anayasa ve hukuk dışı
tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hak-
kını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni” yapmıştır. Bu söylemde, iktidarın
anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybettiği,
başka bir deyişle iktidarın hukuksal dayanaktan yoksun kaldığı vurgu-
lanmaktadır. Bu deyişe göre, böyle bir durumda ulusun “direnme hakkı”
doğmakta ve direnme eylemi meşruiyet ya da haklı bir gerekçe kazan-
maktadır; Türk ulusu, meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı “direnme
hakkını” kullanmıştır. (Aliefendioğlu, 2002, 399) Bu nedenle kullanılan
direnme hakkı meşrudur.
1982 Anayasası’nda direnme hakkına açıkça yer verilmemiştir. Ancak
1982 Anayasası’nın başlangıç bölümünde, Anayasa “Türk Milleti tarafından,
demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi”
olunmuş, böylelikle Anayasa’yı koruma görevi, Türk evlatlarının vatan
millet sevgilerine ve uyanıklıklarına bırakılmıştır. Bu görevin, Türk evlat-
larına (ulusa) gerektiğinde direnme hakkı verdiği söylenebilir. Atatürk’ün
Türk Gençliğine Hitabesi’nde de, Atatürk’ün gençliğe, kimi koşullarla ve
gerektiğinde “direnme” görevi verdiği gözlenmektedir. (Aliefendioğlu, 2002,
399) Bununla birlikte direnme hakkının 1982 Anayasası’nda normatif olarak
düzenlendiğini söylemek mümkün değildir. Verilen yetki olsa olsa siya-
sal kaynaklıdır. Zaten hiçbir hukuk düzeni ihtilal ya da direnme hakkını
tanıyamaz. Bu, bizzat düzenin kendisini ret etmesi demek olur. Devlet bir
organizmaya benzetilebilir. Nasıl bir organizmanın ilk ödevi, kendi varlığını
sürdürmek, varlığına yönelen tehlikeleri önlemek ve bunları yok etmekse,
devletin de kendi varlığına yönelen girişimlere karşı kendini savunması
ve koşulların gereğine göre bu savunmanın şeklini belirtmesi tabiidir. Bu
nedenledir ki Amerikan anayasa metinlerinde “direnme hakkı” yer aldığı
halde 1789 Fransız Devrimi’nin etkilerinden korunmak amacıyla 1798 yı-
lında ihtilal teşebbüslerini ağır bir şekilde cezalandıran “Düşman Yabancılar
Kanunu” ile “Fesat Kanunu” çıkarılmıştır. (Güriz, 2003, 206-207)
Anayasa Mahkemesi, Sosyalist Parti’nin programındaki “Parti, haksızlık
ve baskılara karşı emekçilere birey olarak ve birlikte direnme hakkı tanır, direnen-
ler korunur” biçimindeki tümceyi Anayasa’ya aykırı görmemiş ve kapatma
nedeni saymamıştır. bu kararında, direnme hakkını bireysel özgürlüklerle
ilgili bir insan hakkı olarak kabul etmiştir. (Aliefendioğlu, 2002, 399)
56 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 57
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
II. Direnme Hakkının Normatif İfadesi
Direnme hakkının hukuk çerçevesi içinde meşru bir hak olarak kabul
edilmesi halinde mesele çözümlenmiş olmaz. Diğer bir ifade ile örneğin,
anayasa metni içine “anayasaya ve hukuka aykırı tutum ve davranışlarıyla ya-
sallığını yitiren zorba ve baskıcı bir rejim haline dönüşen bir iktidara karşı direnme
hakkı vardır” şeklindeki bir tanımlama uygulamada sorunları çözmez. Diren-
me hakkının ne zaman, nasıl ve hangi koşullar altında uygulanacağının da
belirtilmesi gerekir. Örneğin Locke, direnme hakkının tanımını yaptıktan
sonra hangi hallerde meşru olarak kullanılacağını sırayla saymıştır. Sınır-
ları ve şekli çizilmeden halka verilen zor kullanma yetkisi iç savaşa veya
en azından teröre yol vermek anlamına gelir. Zaten bütün güçlük de bu
noktada kendini gösterir.
Baskının veya zulmün genel, soyut ve objektif bir tanımını yapabilmek
son derece güçtür. Pozitif hukuk açısından, kanuna aykırı her işlemin ve
anayasaya aykırı her kanunun mutlaka baskı yarattığı ileri sürülemez.
Normlar hiyerarşisi içindeki bu gibi aykırılık ve çelişkiler, her hukuk dev-
letinde kendini gösterebilir ve bunların gene hukuki yollardan giderilmesi
mümkündür. Ancak iktidar tarafından hukuk yollarının kapatılması ve
temel hürriyetlerin kasıtlı ve sistemli bir şekilde daraltılıp yok edilmesi
halinde baskı ve zulüm söz konusu olur. Fakat bu halde de hukuki ölçüyü
belirleyebilmek, “bardağı taşıran damlayı” objektif olarak öngörebilmek kolay
değildir. (Kapani, 1993, 310)
Nitekim böyle olduğu içindir ki direnme hakkını hukuk çerçevesi içinde
meşru bir “hak” olarak kabul eden yazarların büyük çoğu bu hakkın sadece
varlığını belirtmekle yetinmişler, kullanma sorunu üzerinde fazla durma-
mışlardır. Teori alanından eylem alanına geçiş o derece sarp güçlükler ve
tehlikelerle doludur ki Thomas Aquinas’dan Locke’a ve Duguit’ye kadar
direnmenin meşruluğunu savunan bütün yazarların bu konuda en büyük
ihtiyat ve itidal tavsiyesini tekrarlamaktan geri kalmadıkları görülür. İsyan
hakkını teorik bakımdan kendisine “kürsü anarşisti” dedirtecek bir açıklıkla
kabul eden Duguit dahi pratik bakımdan bu hakkın kullanılmasının yara-
tacağı “büyük tehlikelere” önemle dikkati çekmektedir. (Kapani, 1993, 310)
Direnme hakkının normatif değerine, yani temel bir hak olarak anaya-
sada yer alması meselesine gelince, burada durum daha da nazikleşir. Bir
defa bu hakkı resmen kabul ve ilan eden beyanname ve anayasalar dahi
kullanma şartlarını düzenlemeye kalkışmamışlardır. Esasen bunu yapma-
larına da imkân yoktur. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi, kuvvete
başvurma ve ayaklanmanın hukuken öngörülmesi ve düzenlenmesi diye
bir şey kolayca tasavvur edilemez. Öte yandan, direnme hakkını prensip
olarak tanıyan hukuk metninin hemen yanısıra, bu hakkın pratikte kul-
58 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 59
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
lanılmasını imkânsız kılmağa yönelen pozitif hukuk hükümleri yer alır.
Gerçekten uygulamada daima görüldüğü gibi, anayasasında direnme pren-
sibine yer veren devlet, beri yanda ceza kanununa koyduğu hükümlerle,
yerleşmiş siyasal düzeni zor kullanarak değiştirme girişimlerini ağır ceza
tehdidiyle yasaklamayı ihmal etmemiştir. Bu durumda, düzenlenmemiş,
uygulanma yolları gösterilmemiş, soyut ve ham bir prensiple, açık, kesin ve
belirli pozitif hukuk kurallarının (devletin güvenliği ve rejimin korunması
ile ilgili ceza hükümlerinin) çatıştığına ve normatif yönden bu ikincilerin
üstünlük sağladığına şahit olmaktayız. (Kapani, 1993, 310) İki dünya sa-
vaşı arasında totaliter ideolojilerin demokratik rejimlere karşı giriştikleri
yıkıcı faaliyetler karşısında özgürlükçü rejimler, aşırı siyasal akımlara karşı
koruma önlemleri olarak “müdahaleci” (militan) bir demokrasi yolunu tut-
muştur. (Kaboğlu, 1993, 66) Baskıya karşı direnmenin bir temel hak olarak
anayasalarda yer almasının pratik bir değeri yoktur; ancak teorik olarak, kişi
hak ve hürriyetleriyle hukukun üstünlüğüne saygılı olmayı hatırlatmakla
sınırlı bir faydası olabilir.
Burdeau’nun da isabetli olarak belirttiği gibi, direnme hakkının pratik
alanda etkinliğini sağlayacak olan, onun bir anayasa formülü halinde ifa-
desi değil, fakat bu hakkı fiilen kullanmağa kalkışacak olanların gücüdür.
(Kapani, 1993, 312)
Yerleşmiş siyasal rejime ve onun elinde bulundurduğu kudrete karşı
bir ayaklanma hareketine girişecek olanlar şayet yeterli güce (maddi ve ma-
nevi) sahip değillerse, direnme hakkının anayasada yazılı olması herhalde
onları hedeflerine ulaştıramayacaktır. Buna karşılık, aktif direnme için bü-
tün şartların olgunlaşmış bulunduğu bir ortamda, baskı rejimini devirmek
hususunda kendilerini yeter derecede haklı ve güçlü bulanlar, harekete
geçmek için herhalde direnme hakkının anayasada yazılı olup olmadığına
bakacak değillerdir. Baskıya karşı direnmenin anayasa maddeleri arasında
belirli bir temel hak olarak yer almasının pratik bir yarar sağlamamasına
karşılık, önemli sakıncalar yarattığını söylemekte isabet vardır. Böyle bir
anayasa formülünün, siyasal durumu kendi sübjektif açılarından değer-
lendiren ve kendilerinde herhangi bir üstün kudret, bir tarihi görev veya
kamuoyunu temsil yetkisi vehmeden “iktidar heveslilerine” cüret aşılayacağı
şüphesizdir. Hele bu formül, 1793 Fransız Anayasası’nda olduğu gibi, adeta
ayaklanmaya açık bir çağrı şeklini alırsa, bunun toplumda yaratacağı anar-
şik havayı ve huzursuzluğu tahmin etmek güç olmaz. İşte bunun içindir ki
zamanımızda, bazı bildiri ve anayasaların başlangıç bölümlerinde direnme
prensibine kısaca değinilmekle beraber (İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde
ve 1961 Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda olduğu gibi) buna ana metinde
açık bir “hak” olarak yer vermek suretiyle normatif bir değer tanıma yoluna
gitmekten kaçınılmaktadır. (Kapani, 1993, 312-313)
58 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 59
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
II. Direnme Hakkının Pratik Yönü
Günümüzde baskıya karşı direnmenin genel olarak iki şekli bulunmak-
tadır: Bunlar “pasif direnme” ve “aktif direnme”dir. İsyan ve ihtilal hareketleri
olarak somutlaşan aktif direnme, kuvvete başvurarak sistemi temelinden
yıkma hedefini güderken; tekil haksızlıklara karşı koyma yöntemi olan pasif
direnme barışçı yolları takip eder. Pasif direnme, hedefe varmada maksi-
mum sabır ve moral gerektirdiği için gözden düşse de zaman içinde sivil
itaatsizlik olarak yeniden fonksiyonellik kazanmıştır. (Nişancı, 2003, 26)
A. Sivil İtaatsizlik
Eylem tarzı ve amaçları bakımından terörizmden, düşünsel çerçevesi
bakımından da anarşizmden karşılaştırılmayacak kadar farklı bulunan
“Sivil İtaatsizlik” edimleri çağdaş demokratik hukuk devleti düzenlerinin
sürekli karşılaştığı toplumsal bir olgudur. (Habermas, 1995, 7)
Bir tanıma göre; sivil itaatsizlik, “yönetim siyasetinin ya da yasaların değiş-
mesini isteyen, aleni, şiddetsiz, vicdani, fakat aynı zamanda siyasi olan, yasa dışı
bir eylem”; (Rawls, 1971, 401) bir tanıma göre; “hukuk devleti idesinin içerdiği
üstün değerler uğruna, kamuya açık ve yasaya aykırı olarak gerçekleştirilen, bu
sırada üçüncü kişilerin daha üstün bir hakkını çiğnemeyen, barışçıl bir protesto
eylemi”; (Ökçesiz, 1994, 130) bir başka tanıma göre ise; “yasadışı ve kamuo-
yuna açık, hedefi ve nasıl gerçekleştirileceği belli, eylemcisinin politik ve hukuki
sorumluluğunu üstlendiği, şiddete kapalı, kamu vicdanına yönelik bir çağrı içeren
haksızlıklara karşı ortak bir eylem biçimi”,
2
bir diğer tanımda da “şiddetten
arınmış, evrensel kabul gören hukuksal değerlerin ve toplumsal etiğin yarattığı
motivasyonla pozitif hukuk normlarının bilinçli, yaptırımlarına katlanılarak ihlali
ile karakterize edilebilen bir protesto eylemi” olarak nitelendirilir.
3
Kısaca sivil
itaatsizlik, yasayı bilinçli olarak çiğneme eylemiyle siyasi otoriteyi adalete
ve “hukuk devleti” idesine uymaya çağıran politik bir eylemdir. (Erdoğan,
2001, 300) Bir yönüyle sivil itaatsizlik haklı olmayı yasaya itaate tercih
etmektir. (Fischer, 1983, 45)
Görüldüğü gibi sivil itaatsizliğin pek çok tanımı vardır. Fakat genel
bir tanıma göre; “sivil itaatsizlik, içinde yaşanılan sistemi meşru kabul etmekle
beraber yapılan haksız ve adaletsiz uygulamalara karşı yasal yolların tükendiği
noktada şiddete başvurmadan vicdani bir şekilde ortaya konulan, yani siyasi ve
ahlaki motivasyonu olan, fakat bununla birlikte sistemin yasalarına aykırı olan ve
düşünülerek bir plân dahilinde gerçekleştirilen harekettir.” (Uyanık, 2001, 57)
2
http://212.154.21.40/2001/08/25/haberler/haberlerdevam.htm#20 [28.5.2003]
3
http://www.altzine.net [28.5.2003]
60 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 61
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
Bu tanımlardan da anlaşılacağı gibi sivil itaatsizlik kavramı, yasanın
özüne itaat çerçevesinde, yasaya itaatsizlik şeklinde bir paradoksu içer-
mektedir.
4
Sivil itaatsizlik eylemi, sistemin meşruluğunu reddetmez; tam
tersine sistemin temel ilkelerine atıfla kendini haklı gösterir. (Erdoğan,
2001, 310) Bedau’ya göre, yasaya aykırı, kamuya açık, şiddetsiz ve vicdani
olarak bir yasayı ya da bir hükümet politikasını veya kararını engellemek
isteyen kimse sivil itaatsizlik işlemiş olur. (Aktaran, Habermas, 1995,
10) Bu tanımlara göre, bir hareketin sivil itaatsizlik sayılabilmesi için;
eylemin, bir yasaya bilinçli olarak aykırı olması, kamuya açık biçimde
gerçekleştirilmesi, şiddet içermemesi, üçüncü kişilere zarar vermemesi
ya da zararın çok küçük ve sınırlı ölçüde kalması, siyasal ya da ahlaksal
bir nedene dayandırılması ve ağır bir haksızlığa karşı yapılması gerekir.
(Aliefendioğlu, 2002, 403; Uyanık, 2001, 58-59; Ökçesiz, 2001, 108-109; Ha-
bermas, 1995, 0-12; Rawls, 1999, 54; Merton, 2001, 43)
Ayrıca; eylem amaca uygun olmalı, (ölçülülük ilkesine uygunluk)
eylemle ulaşılmak istenen hedef arasında geçerli ilişki bulunmalı, ya-
sal yollar tüketilmiş olmalı ya da başvurudan bir sonuç alınamayacağı
konusunda yaygın bir kanı bulunmalı ve eylemci, eyleminin sonucuna
katlanmalıdır.
B. Aktif Direnme
Aktif direnme baskı idaresini kuvvet ve gerekirse şiddet yoluna baş-
vurmak suretiyle devirme hedefini güden direnme şeklidir. Genel olarak
isyan ya da ihtilal hareketi olarak adlandırılan bu saldırıcı direnme, pratik
bakımdan bir kuvvet çatışması niteliğini taşır. Haklılık veya haksızlık so-
runu bir yana, sosyolojik gerçek olarak durum bir çıplak kuvvet çatışması
şeklinde kendini gösterdiğine göre, aktif direnmenin pratik değerini bu
açıdan ölçmek gerekir. Bugün devlet içinde üstün fizik kuvveti elinde bu-
lunduran ordu’dur. Çağımızın teknolojisi, orduyu karşı gelinmez bir güç
haline getirmiştir. Bundan böyle “orduya karşı ihtilal yapılamayacağı” ister
istemez kabul edilmektedir. 1789 ve 1848 tipi halk ihtilallerinin artık tarihe
karışmış olduğu söylenebilir. (Kapani, 1993, 315)
Günümüzün şartları içinde silahlı kuvvetlere karşı gelinemeyeceğine
göre, baskı karşısında aktif direnmenin başarı şansı silahlı kuvvetlerin tu-
tumuna bağlı demektir. Silahlı kuvvetler baskı rejiminin emrinde mi kala-
caktır, yoksa demokrasi ve hürriyet cephesinde mi yer alacaktır? İhtilalin
kaderini bu sorunun cevabı belirleyecektir. Ordu yerleşmiş rejime sadık
4
http://www.hukuk.gen.tr/konular/[28.05.2003]
60 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 61
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
kaldığı takdirde ayaklanmanın bir kan denizinde boğulmasından korku-
lur. İhtilal ordu ile birlikte veya ordu tarafından yapıldığı zaman da silahlı
kuvvetlerin aktif politikaya karışması sorunu ortaya çıkar. Bunun yakın ve
uzak sonuçlarını her zaman önceden kestirmek mümkün değildir. Kışla-
sından çıkan askeri tekrar kışlaya döndürmenin hiç de kolay olmadığını
milletlerin yakın tarihi göstermektedir. Gerçi her şey kumanda kadrosunun
idealizm ölçüsüne bağlıdır denebilir. Fakat ordunun politikaya müdaha-
lesinin bazen hiç beklenmedik ve istenmedik sonuçları ortaya çıkardığı
ve zincirleme tepkilere yol açtığı da bilinen bir gerçektir. Zamanımızda
aktif direnme, taşıdığı büyük tehlikeler yüzünden pratik değerini önemli
ölçüde kaybetmiş sayılır. Şüphesiz ki bir millet, baskı rejimi dayanılmaz bir
hal aldığı zaman gene de her türlü tehlikeyi göze alarak ondan kurtulmak
isteyecektir. Ancak, bütün mesele, baskının doğmasını, yayılmasını ve
dayanılmaz hale gelmesini önlemektir. (Kapani, 1993, 315-316)
III. Sonuç
İnsan, tarihin her döneminde baskı, zulüm ve haksızlıklara maruz
kalmış, fakat hiçbir döneminde bunlar karşısında alışkanlık göstereme-
miştir. Açlığa, yoksulluğa, acılara, savaşlara ve bir çok sıkıntılara zamanla
alışabilen insan, aynı tahammülü, adaletsizliklere ve haksızlıklara karşı
gösterememiştir. İşte, onu diğer canlılardan ayıran ve insan yapan özellik
de budur; onur ve özgürlük sahibi olması, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı
tepki göstermesidir. İnsanın doğasında var olan bu tepkiyi söküp atmak
ise onun varlığını ortadan kaldırmak gibidir. İnsan, yeri geldiğinde ölmeye
de razı olur, fakat haksızlık ve adaletsizliğe asla razı olmaz. Bu nedenle;
insanın baskı, zulüm, adaletsizlik ve haksızlıklara karşı tepki göstermesi,
yani direnmesi, onun doğal bir hakkıdır. Bu hakkın anayasalarda düzen-
lenmemesi onu hak olmaktan çıkarmaz. Fakat düzenlenmiş olması da bu
hakka normatif bir güç kazandırır.
Baskıya karşı direnme, hukukun dışına çıkarak veya hukuk dışı yollarla
iktidara geçip hukuksuzluğunu devam ettiren ve bu suretle meşruiyetini
kaybeden, gücünü baskı ve zulüm vasıtası haline getirmiş bir siyasal iktida-
ra karşı, hukuka itaati sağlamak, zulümden ve baskıdan kurtulmak amacıyla
son çare olarak girişilen ve toplumsal kabul gören aktif direnmedir. Böyle
bir aktif direnme hali de baskıya karşı direnme hakkını oluşturmaktadır.
Direnme hakkı, insanın doğal haklarının veya pozitif hukuk kuralla-
rının ihlal edilmesi ve bunun az veya çok sürekli bir hal almasıyla doğar.
Bu hakkı tek tek bireyler değil, halkın çoğunluğu veya halkın çoğunluğu-
nun desteğini almış bir grup kullanmalıdır. Aksi halde, siyasal iktidarın
62 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 63
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
herhangi eylem ve işlemini haksızlık, adaletsizlik, baskı ve zulüm olarak
değerlendiren bireyin direnme eylemine başlaması ülkede kargaşa, buhran,
terör, kaos veya anarşi ortamı oluşturabilir.
Günümüz anayasalarında ve uluslararası belgelerde direnme hakkının
açık olarak değil de dolaylı olarak düzenlenerek bu hakka yer vermesinin
en önemli nedeni de budur.
5
1961 Anayasası’nın başlangıç kısmında “Ana-
yasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara
karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1961 Devrimi’ni yapan Türk Milleti.”
(Kili/Gözübüyük, 2000, 174) ifadeleriyle direnme hakkının millet tarafından
kullanıldığı belirtilmiştir. İşte, direnme hakkını milletin kendisi veya onun
desteği ile bir güçlü bir grubu kullanabilir.
Normatif olarak düzenleme altına alınmayan direnme hakkı meşru,
fakat yasal olmayan bir haktır. Soyut olarak meşru olan bir hak, uygulama
şekli itibarıyla gayrı meşru bir duruma düşebilir. Örneğin, baskı ve zul-
mü sona erdirmek amacıyla ve halkın da desteğini alarak iktidarı deviren
bir hareket, bir başka zulüm ve baskı yönetimine yol açmışsa söz konusu
direnme meşruiyetini kaybeder. Direnme hakkının anayasalarda düzen-
lenmemesinin nedeni, hangi hal ve koşullarda bu hakkın kullanılacağına
ilişkin somut kriterlerin belirlenememesidir. Çünkü en iyi niyetlere sahip
olan bir ihtilal bile halkın vicdanını alt üst eden, iç güvenliği tahrip eden
ve herkes tarafından tanınan ve otoritesine karşı gelinmeyen bir devletin
varlığını gerektirdiği için, devletin yaptığı bütün anlaşmaları da tehlikeye
atan ciddi bir krizdir. (Dahılman, 2003, 97)
Baskıya karşı aktif direnme, içerdiği şiddet ve diğer unsurlar yönünden
sivil itaatsizlikten tamamen ayrıdır.
6
KAYNAKLAR
Abadan, Yavuz, Devlet Felsefesi, Ankara 1959.
Abadan, Yavuz, Hukuk Felsefesi, AÜHF Yay., Ankara 1954
Ağaoğulları, M. A/Köker, L., Tanrı Devletinden Kral-Devlete, İmge Kitabevi, 3. bas.
Ankara 2001.
Akad, Mehmet, Genel Kamu Hukuku, Filiz Kitabevi, 2. bas. İstanbul 1997.
Akad, Mehmet/Dinçkol, B. Vural, Genel Kamu Hukuku, Der Yay., İstanbul 2002.
Akın, F. İlhan, Kamu Hukuku, Beta Yay., 5. bas., İstanbul 1987.
5
Bkz. Aliefendioğlu, s. 399.
6
Sivil itaatsizlik, hukuka aykırı somut bir eylem veya karara, direnme ise siyasal dü-
zene karşı yapılır.
62 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 63
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
Aktaş, Sururi, Hayek’in Hukuk ve Adalet Teorisi, Liberte Yay., Ankara 2001.
Aliefendioğlu, Yılmaz, “Direnme Hakkı”, Yoksulluk, Şiddet ve İnsan Hakları, Ed. Ya-
semin Özdek, TODAİE, 2002.
Ana Britannica, Hürriyet Dağıtımı, C. 10, 1994.
Anayasa Mahkemesi’nin 25.5.1976 T., 1976/1 E., 1976/28 K. sayılı Kararı, AMKD,
S. 14.
Anayasa Mahkemesi’nin, 8.12.1988 T., 1988/2 E., 1988/1 K. sayılı Kararı, AMKD,
S. 24.
Aral, Vecdi, Hukuk Felsefesinin Sorunları, Filiz Kitabevi, İstanbul 1992.
Atar, Yavuz, Türk Anayasa Hukuku, Konya Mimoza Yay., 2. bas., 2002.
Balı, Ali Şafak, Çokkültürlülük ve Sosyal Adalet, Konya Çizgi Kitabevi, 2001.
Büyük Larousse, Milliyet, C. 6.
Çeçen, Anıl, İnsan Hakları, Ankara Gündoğan Yay., 3. bas., 2000.
Çınar, Bekir, Devlet Güvenliği, İstihbarat ve Terör, Sam Yay., Ankara 1997.
Dahılman, Friedrich Christoph, “Sivil İtaatsizlik Üzerine”, Özgürlük Yazıları, der. C.
Can Aktan/İ. Yaşar Vural, Çizgi Kitabevi, Konya 2003.
Duguit, Leon, “Egemenlik ve Özgürlük” Devlet Kuramı, der. Cemal Bali Akal, Dost
Kitabevi, Ankara 2000.
Ensaroğlu, Yılmaz, Tamamlanmamış Bir Değer, İnsan Hakları, Şehir Yay., İstanbul
2001.
Erdoğan, Mustafa, Anayasal Demokrasi, Siyasal Kitabevi, 4. bas., Ankara 2001.
Eroğlu, Cem, Devlet Nedir, İmge Kitabevi, 2. bas., Ankara 1999.
Fendoğlu, H. Tahsin, “Osmanlı Hukukunda ‘Muhalefet’ Hakkı”, İnsan Hakları”,
İstanbul İnsan Hakları Sempozyumu, 10-11 Aralık, 2. bas.
Fendoğlu, H. Tahsin, Devlet, Diploması ve İnsanın Özgürlük Mücadelesi, Filiz Kitabevi,
İstanbul 1999.
Fischer, Louis, Gandi, çev. Mehmet Harmancı, Milliyet Yay., 1983.
Gören, Zafer, Anayasa Hukukuna Giriş, Barış Yay., İzmir 1997.
Gören, Zafer, Temel Hak Genel Teorisi, DEÜHF Yay., 3. bas., Ankara 1995.
Göze, Ayferi, “XVI. Yüzyıl Düşünürlerinde Baskıya Karşı Direnme”, İHFM, C.
XXXIV, S. 1-4, 1968.
Göze, Ayferi, Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Beta Yay., İstanbul 1986.
Gözübüyük, Şeref, Anayasa Hukuku, Turhan Kitabevi, 12. bas., Ankara 2003.
Güriz, Adnan, Hukuk Felsefesi, Siyasal Kitabevi, 6. bas., Ankara 2003.
Habermas, Jürgen, Sivil İtaatsizlik, Çev. Hayrettin Ökçesiz, Afa Yay., İstanbul
1995.
64 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 65
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
Hayek, Friedrich A., Kölelik Yolu, Çev. T. Feyzioğlu/Y. Arsan, Liberte Yay., 2. bas.,
Ankara 1999.
http://www.altzine.net [28.5.2003]
http://212.154.21.40/2001/08/25/haberler/haberlerdevam.htm#20 [28.5.2003]
http://www.hukuk.gen.tr/konular/[28.05.2003]
İnan, Afet, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, TTK Yay., Ankara
1969.
Jørgensen, Stig, Hukuk ve Toplum, Çev. Ü. Yükselbaba/N. Beysan, Donkişot Yay.,
İstanbul 2001.
Kaboğlu, İbrahim Ö., Anayasa ve Toplum, İmge Kitabevi, Ankara 2000.
Kaboğlu, İbrahim Ö., Özgürlükler Hukuku, Afa Yay., 4. bas., İstanbul 1993.
Kapani, Münci, Kamu Hürriyetleri, Yetkin Yay., 7. bas., Ankara 1993.
Kapani, Münci, Politika Bilimine Giriş, Bilgi Yayınevi, 14. bas., Ankara 2002.
Kaplan, İbrahim, “Demokrasi-Hukuk-Otorite”, Prof. Dr. İlhan Öztarak’a Armağan,
AÜSBFD, C. 49, Ocak–Haziran 1994, Ankara 1994.
Kemali, M. Haşim, “İslam’da İfade Hürriyeti: Fitne Kavramının Tahlili”, İslami
Sosyal Bilimler Dergisi, C. I, S. 2, 1993.
Keyman, Selâhattin, Hukuka Giriş, Yetkin Yay., Ankara 2000.
Kili, Suna/Gözübüyük, A. Şeref, Türk Anayasa Metinleri, TİB Kültür Yay., 2. bas.,
İstanbul 2000.
Kotil, Ahmet, “Yönetenler Yönetime Neden ve Nasıl İtaat Ederler”, İktisat Dergisi,
1997.
Kutlu, Mustafa, Kuvvetler Ayrılığı, Seçkin Yay., Ankara 2001.
Macit, Nadim, Ehl-i Sünnet Ekolünün Doğuşu, İhtar Yay., Erzurum 1995.
Merton, Thomas, Gandhi ve Şiddet Dışı Direniş, Çev. Seda Çiftçi, Kaknüs Yay.,
İstanbul 2001.
Mumcu, Ahmet/Küzeci, Elif, İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri, Savaş Yay., 3.
bas., Ankara 2003.
Mumcu, Ahmet, İnsan Hakları ve Kamu Özgürlükleri, Savaş Yay., 2. bas., Ankara
1994.
Nişancı, Şükrü, Sivil İtaatsizlik, Okumuş Adam Yay., İstanbul 2003.
Ökçesiz, Hayrettin, Sivil İtaatsizlik, HFSA Yay., 3. bas., İstanbul 2001.
Öktem, Niyazi/Türkbağ, A. Ulvi, Felsefe, Sosyoloji, Hukuk ve Devlet, Der Yay.,
İstanbul 2001.
Özbudun, Ergun, Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yay., Ankara 1986.
Poggi, Gianfranco, Modern Devletin Gelişimi, Çev. Şule Kut, Binnaz Toprak, İstanbul
64 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ahmet TAŞKIN hakemli makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 65
hakemli makaleler Ahmet TAŞKIN
Bilgi Üniversitesi Yay., 2. bas., 2002.
Rawls, John, “Sivil İtaatsizliğin Tanımı ve Haklılığı”, Sivil İtaatsizlik, Ayrıntı Yay., 2.
bas., Ank 1999.
Rousseau Jean Jacques, Toplum Sözleşmesi, Çev. Vedat Günyol, Adam Yay., 4. bas.,
İstanbul 1990.
Sancar, Mithat, “Devlet Aklı” Kıskacında Hukuk Devleti, İletişim Yay., İstanbul
2000.
Saner, Hans, “Demokrasilerde Direnme Sorumluluğu Üzerine”, Sivil İtaatsizlik, Ayrıntı
Yay., 2. bas., Ankara 1999.
Selçuk, Sami, Zorba Devletten Hukukun Üstünlüğüne, Yeni Türkiye Yay., 4. bas.,
Ankara 1999.
Sencer, Muzaffer, “İnsan Hakları Açısından Amerikan Devrimi”, İnsan Hakları
Yıllığı, C. 9, TODAİE, Yay., Ankara 1987.
Soysal, Mümtaz, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, 1986.
Şaylan, Gencay, Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, İmge Kitabevi, 2. bas.,
Ankara 2003.
Şener, Esat, Hukuk Sözlüğü, Seçkin Yayınevi, Ankara 2001.
Thoreau, H. David/Gandİ, Mohandas K. Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş, Vadi Yay.,
Ankara 1999.
Tunaya, T. Zafer, Siyasi Müesseseler ve Anayasa Hukuku, İstanbul 1969.
Turhan, Mehmet, Anayasal Devlet, Naturel Yay., 2. bas., Ankara 2003.
Türkçe Sözlük, TDK, C. 1, 1988.
Uyanık, Mevlüt, İslam Siyaset Felsefesinde Sivil İtaatsizlik, Kaknüs Yay., 2. bas.,
İstanbul 2001.
Ünal, Şeref, Temel Hak ve Özgürlükler ve İnsan Hakları Hukuku, Yetkin Yay., Ankara
1997.
Vecchio, Giorgio Del, Hukuk Felsefesi Dersleri, Çev. Sahir Erman, İHF Yay., İstanbul
1952.
Yılmaz, Ejder, Hukuk Sözlüğü, Yetkin Yay., 4. bas., Ankara 1992.