makaleler Hasan DURSUN
215TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
İnsanlar paraya her geçen gün daha fazla değer verdikçe, bir başka
deyişle, insanlar tarafından paraya karşı taparcasına bir sevgi oluşturul-
dukça, yalnızca Türkiye’de değil, tüm ülkelerde ekonomik suçlar füze gibi
hızlı bir şekilde artmaktadır. Ekonomik suçlar, sokak suçlarından daha az
bir şekilde fark edilmelerine rağmen, topluma, ekonomiye ve mali yapıya
sokak suçlarından daha fazla zarar verirler. Nitekim, ekonomik suçların
katlanılamaz büyüklüğü, Şubat 2001 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti’ni
tarihinde görülmemiş bir ekonomik ve mali krize sürüklemiştir. Bu kriz;
Türkiye’nin ekonomik, mali ve sosyal yapısına inanılmaz zararlar vermiş
ve krizin etkileri hala ortadan kaldırılamamıştır.
Ekonomik suçlar beyaz yakalı suçlardandır. (Black`s Law Dictionary
1990, s. 1596) Beyaz yakalı suçları; şiddete dayanmayan bir suç olarak tanım-
lamakta ve bu suçla; haraç, zimmet, rüşvet, borsa manipülasyonu, içeriden
öğrenme ticareti, fiyat belirleme, anti tröst ihlali gibi sanığın mesleğinden
kaynaklanan güven duygusunun hile ve diğer yollarla hukuka aykırı bir
biçimde kötüye kullanılmasıyla işlenen suçların anlaşılması gerektiğini be-
lirtmektedir. Bu tanımdan, beyaz yakalı suçların daha çok kişinin mesleğine
dayanan veya iş dünyası ile ilgili bir suç olduğu anlaşılır.
Beyaz yakalı suç tanımından ekonomik suçların çok değişik suçları
kapsadığı kolaylıkla çıkartılabilir. Ancak araştırmayı sınırlandırmak açısın-
dan sadece üç adet temel ekonomik suç üzerinde odaklanılacaktır. Bunlar;
yolsuzluk ve rüşvet, kara para aklama ve sermaye piyasası suçları denilince
akla gelen manipülasyon ve içeriden öğrenme ticaretidir. Bu çalışmada,
EKONOMİK SUÇLAR VE TÜRKİYE’DEKİ
SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMAYA
ETKİLERİ
Hasan DURSUN
*
*
Planlama uzmanı. (Bu makalede ileri sürülen görüşler DPT’yi bağlamaz. Yazarın
kişisel görüşleridir.)
Hasan DURSUN makaleler
216TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
bunun yanında Türk organize suç grupları üzerinde de durulacaktır. Çünkü
organize suç gruplarının sonul hedefi kâr veya kazanç elde etmek oldu-
ğundan; söz konusu gruplar, yoğun bir şekilde değişik ekonomik suçları
işlemekte ve organize suç ile ekonomik suç arasında birbirinden ayrılması
olanaksız bir bağlantı bulunmaktadır.
a. Yolsuzluk ve Rüşvet
Yolsuzluk ve rüşvet, ekonomik reform çabalarını engelleyecek ve ül-
kenin Avrupa Birliği’ne girişini zorlaştıracak ölçüde Türkiye’de yaygın ve
köklü bir sorun olarak kendisini hissettirmektedir. Türkiye’de kamu ve özel
sektörün, siyasetin, yazılı ve görsel basının yoğun bir şekilde yolsuzluğa
bulaştığı yönünde toplumun çoğunluğu tarafından bir algılama oluşmuştur
(Fazla bilgi ve karşılaştırma için bkz., Gültekin, s. 4-11).
Yolsuzluk ve rüşvet, Türkiye’nin 1994, 2000 ve 2001 yılında içerisine
düştüğü ekonomik ve mali krizlerin temel nedenlerinden birisidir. Yer-
leşik yolsuzluk ve her seviyedeki kamu görevlilerinin yaygın bir şekilde
rüşvete başvurabilmeleri ekonomideki adil rekabet ilkesine zarar vermiş ve
ekonomik ve mali krizlerin oluşmasına önemli ölçüde katkı sağlamıştır.
Aşağıdaki örnek olay, yaygın yolsuzluğun Türkiye’yi, tarihinde görülme-
yecek ölçüde Şubat 2001 tarihinde nasıl bir ekonomik krize götürdüğünü
açık bir şekilde ortaya koymaktadır:
“1 Haziran 2000 tarihinde, Türkiye’de, IMF’nin parasal reform pake-
ti yürürlüğe konulmuştur. IMF’nin söz konusu paketi, sorumsuz kamu
harcamalarını sona erdirmeyi sağlayabilecek yapısal reformları kapsa-
mamaktaydı. Sorumsuz kamu harcamalarını sona erdirmek mutlak bir
gereklilik olmasına rağmen o dönemdeki yetkililer aşırı bir iyimserliğe
kapılmışlar ve yirmi yıldır süren yüksek enflasyon oranı düşürülebilirse,
ekonomideki sorunların ortadan kaldırılabileceği kanısına varmışlardır.
Programın uygulanmaya geçmesinden itibaren enflasyon ve faiz oranla-
rında düşme görülmüş, bu nedenle, yolsuzluk sorunu, halkın belleğinde
kaybolmaya başlamıştır. Ancak yolsuzluğun uyarıcı sinyalleri Kasım 2000
tarihinde gelmiştir. Bu tarihte bir çok banka iflasını açıklamış ve söz konu-
su bankalar kamu tarafından devralınmıştır. İflas eden bankalara yönelik
olarak yapılan soruşturma sonucunda söz konusu bankaların en az beşinin
sahipleri tarafından içinin boşaltıldığı belirlenmiş ve banka sahiplerinin
hortumladıkları parayı kıyı bölgesindeki (offshore) hesaplara aktardıkları
belirlenmiştir. Türkiye’nin ekonomik sıkıntıları Şubat 2001 tarihinde daha
da yoğunlaşmış ve hala da ortadan kaldırılamamıştır. Şubat 2001 tarihinde
devlet içinde bir kriz olduğu algılaması, yatırımcıların Türkiye’den döviz
makaleler Hasan DURSUN
217TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
çıkarmalarına yol açmış, bu olguyu, Türk Lirası’nın devalüe edilmesi ve
nakit darboğazı takip etmiştir. Bu çöküntüde anahtar etmen; halkın, hükü-
metin yolsuzlukla mücadelede büyük güçlüklere maruz kaldığı algısıdır.
Başbakan Ecevit, 19 Şubat 2001 tarihinde bir basın toplantısı yapmış ve
Devlet içerisinde en üst seviyede bir krizin bulunduğunu açıklamıştır. Söz
konusu basın toplantısında Ecevit, 19 Şubat 2001 tarihindeki Milli Güvenlik
Kurulu toplantısında Cumhurbaşkanı Sezer’in yolsuzlukla mücadele ko-
nusunda etkin mücadele verilmesi gerekliliği konusunda kendisine baskı
yaptığını ancak yolsuzlukla mücadelenin Cumhurbaşkanı’nın sorumluluğu
altında olmadığını söz konusu toplantıda ifade ettiğini açıklamıştır. Bası-
na yansıyan haberlere göre söz konusu toplantıda, Cumhurbaşkanı Sezer,
Başbakan Bülent Ecevit’in önüne Anayasa kitapçığı atmış ve kendisine
bağlı kurumlar yoluyla yolsuzluğa karşı önlem alabileceğini, hatta önlem
alması gerektiğinin görevi olduğunu ifade etmiştir. Bu olgu; yolsuzluğa
karşı etkin mücadele verebilmek için kamusal düzende reform yapılarak
farklı bir yaklaşım getirilmesi gerekliliğini açık bir şekilde ortaya koymuş-
tur. Bazı kurum ve kişiler, yolsuzluğa kaşı etkin mücadele verilebilmesi
için siyasal tutum ve düşüncede değişiklik yapılması gerektiği yönünde
mücadele vermektedir. Cumhurbaşkanı Sezer bunlardan birisidir. Bir avuç
bakan, ordu komutanlarının çoğunluğu ve küresel ekonomiyle bütünleş-
mek isteyen çeşitli iş dünyası grupları yolsuzluğa karşı çok ciddi önlemler
getirilmesi gerektiği fikrindedir (Bu olay, Global Corruption Report 2001, s.
141’den alınmıştır).
Yolsuzluğa karşı etkin önlem alması yolunda uluslararası toplumun
Türkiye’ye olan baskısı her geçen gün artmaktadır. Dünya Bankası, Ulusla-
rarası Para Fonu (IMF), Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği (EU)
yolsuzluğa karşı etkin mücadele verilebilmesi için Türkiye’yi köklü siyasi
ve idari önlemler almaya davet etmişlerdir. Ecevit Koalisyon Hükümeti
19 Mart 2001 tarihinde, IMF aracılığıyla kredi veren ülkelerin koyduğu
koşulları sağlayacak nitelikte yeni bir ekonomik program açıklamıştır.
Söz konusu ekonomik programın içerdiği önlemlere; Merkez Bankası’nın
Hükümet’ten bağımsız olması, özellikle Türk Telekom ve Türk Hava Yol-
ları olmak üzere özelleştirme programlarının hızlandırılması ve elektrik
dağıtımı dahil temel endüstri alanlarında serbestleştirme (deregulating)
örnek olarak gösterilebilir (Global Corruption Report 2001, s. 141).
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye adayı olması da, reformlar için
Türkiye üzerinde bir baskı oluşmasına yol açmaktadır. Türkiye, Avrupa
Birliği’ne tam üye olabilmek için, bir çoğu IMF’nin kredi koşullarından olan
bir dizi reformları yapmak durumundadır. Şubat 2002 tarihinde, IMF, yeni
eylem planının parçasını oluşturan siyasal kampanyaların finansmanı ve
Hasan DURSUN makaleler
218TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
halkın siyasi partilere yaptığı bağışın kamuya açıklanması yönünde yeni
kurallarla ilgili projeyi 16.3 milyon $’lık bir fonla desteklemeyi kabul et-
miştir. IMF’den kredi alabilmek için ön koşul olarak konulan Kamu İhale
Kanunu 1 Ocak 2003 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiş ve kamu ihaleleri
söz konusu kanunla yeni bir sisteme bağlanmıştır. 2001 Yılı Dünya Bankası
Raporu’na göre, geleneksel olarak, Türkiye’de, ihale alan müteahhitlerden,
ihale bedelinin %15’i “seçim kampanyası masrafları” adı altında talep edil-
miştir (Global Corruption Report, 2003, TI).
Türkiye, özellikle son iki yıldır, yolsuzluğa karşı aldığı önlemleri
süratle artırmaktadır. Bu önlemlerden birisi, 9.10.2003 tarih ve 4982 sayılı
Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’dur. Kanun’un amacı; demokratik ve saydam
yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak
kişilerin bilgi edinme haklarını kullanmalarına ilişkin usul ve esasları dü-
zenlemektir. Bu Kanun, 24 Nisan 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
2003 yılında Adalet Bakanı’nın onayıyla yolsuzluğa karşı özel bir ça-
lışma grubu kurulmuştur. Grubun temel görevi yolsuzluk ve usulsüzlük
yapanlara verilecek cezaları caydırıcı kılmak için önerilerde bulunmaktır.
Ancak, söz konusu grup, 2003 yılında bir kaç kez toplantı yapmış, daha
sonra toplantı yapamamıştır.
2003 yılında yine Adalet Bakanı’nın onayıyla yolsuzlukla mücadele ko-
nusunda bir başka çalışma grubu kurulmuştur. Çalışma grubunun görevi,
farklı kanunlarda geçen ticari sır, bankacılık sırrı, askeri sır, mahremiyet,
gizli, gizlilik gibi kavramların kurum bazında yeniden tanımlanmasına
imkan veren ve -ulusal güvenlik hariç- gizliliği teşvik eden tüm unsurları
inceleyecek bir uzmanlık raporu hazırlamak ve devlet, bankacılık, ticari ve
müşteri sırrını daha somut ve dar bir şekilde ortaya koymaktır. Çalışma
Grubu Devlet Sırları Kanunu Taslağı adı altında bir taslak hazırlamıştır.
Yine, yolsuzluklarla etkin mücadele edebilmek amacıyla Adalet Bakan-
lığı’nca Yolsuzlukla Mücadele Kanunu Tasarısı hazırlanmıştır. Tasarı ile
yolsuzlukla etkin mücadele verilmesi ilkesi yönünde yolsuzluk suçlarının
kovuşturulması ve soruşturulmasında uygulanacak usul ve esaslar belirlen-
mektedir. Tasarı’nın yakın bir zamanda kanunlaşacağı öngörülmektedir.
Türkiye, yolsuzlukla etkin mücadele verebilmek amacıyla, özellikle
son iki yıldır, yolsuzluğa karşı uluslararası mücadele verilmesini sağlayıcı
düzenlemeleri benimsemek yoluyla da yolsuzluğa karşı bir takım önlemler
almak yoluna gitmektedir. Nitekim, Avrupa Konseyi’nin “Yolsuzluğa Dair
Ceza Hukuku Sözleşmesi” 14.1.2004 tarih ve 5065 sayılı Kanun’la onaylanması
uygun bulunmuştur. Söz konusu sözleşme, 5.2.2004 tarihli Bakanlar Kurulu
makaleler Hasan DURSUN
219TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
Kararı’yla onaylanmış ve onay kararı 2 Mart 2004 tarihli Resmi Gazete’de
yayımlanmıştır. Yine, yolsuzlukla mücadelede etkin bir uluslararası işbir-
liğini öngören Avrupa Konseyi’nin “Yolsuzluğa Dair Özel Hukuk Sözleşmesi”
17.4.2003 tarih ve 4852 sayılı Kanun’la onaylanması uygun bulunmuştur. Bu
sözleşme, 28.5.2003 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı’yla onaylanmış ve onay
kararı 17 Haziran 2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 1997 yılında
imzaya açılan Yabancı Kamu Görevlilerine Rüşvet Verilmesinin Önlenmesi
Hakkındaki OECD Sözleşmesi’nin gereğini yerine getirebilmek amacıyla
2.1. 2003 tarih ve 4782 sayılı Uluslararası Ticari İşlemlerde Yabancı Kamu
Görevlilerine Rüşvet Verilmesinin Önlenmesi İçin Bazı Kanunlarda Değişik-
lik Yapılmasına Dair Kanun çıkarılmış ve söz konusu kanun 11 Ocak 2003
tarihinde yürürlüğe girmiştir. Yine, Avrupa Konseyi’nin Yolsuzlukla İlgili
Sözleşmeleri’nin, imzacı devletler tarafından uygulanıp uygulanmadığını
denetlemekle görevli olarak kurulmuş bulunan Yolsuzluğa Karşı Devletler
Grubu’na, (GRECO- Group of States Against Corruption) Türkiye, 1.1.2004
tarihinde üye olmuştur.
2003 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde; milletvekillerin-
den oluşan bir soruşturma komisyonu kurulmuş, söz konusu komisyona,
siyasi yaşamda geçmiş beş yıllık dönemde yapılan yolsuzlukları soruşturma
ve araştırma görevi verilmiştir. Komisyon 57. Ecevit Koalisyon Hüküme-
ti’nden altı bakanı özellikle kamu ihalelerinde yolsuzluk yaptığı iddia-
sıyla suçlamış, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu ise komisyon
raporunu kabul ederek söz konusu bakanları Yüce Divan’a göndermiştir.
Söz konusu bakanların yargılanmalarına, Yüce Divan sıfatıyla Anayasa
Mahkemesi’nde devam edilmektedir.
Alınan söz konusu önlemler; yolsuzlukla mücadelede önemli geliş-
meler olarak adlandırılabilir. Ancak, yolsuzluğa karşı etkin bir mücadele
verilebilmesini sağlamak için saydamlık ve herkesin hukuka bağlı olması
ilkeleri çerçevesinde; söz konusu ilkelere uygun olmayan düzenlemelerin
kaldırılması gerekir (Fazla bilgi için bkz., Van Duyne, ss. 54-57). Türk hu-
kukunda saydamlık ve herkesin hukuka bağlı olması ilkelerine aykırılık
taşıyan önemli sayıda yasal düzenlemeler bulunmaktadır. Örneğin; 657
sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 15. maddesinde ifade edilen devlet
memurlarının kamu görevleri hakkında basına, haber ajanslarına veya rad-
yo ve televizyon kurumlarına izinsiz bilgi veya demeç veremeyecekleri
hakkındaki hüküm saydamlık ilkesine aykırıdır.
657 sayılı Devlet Memurları Hakkındaki Kanun’un 135. maddesi gereği
uyarma ve kınama cezalarına karşı idari yargı yoluna başvurulamaması ise
herkesin hukuka bağlı olması ilkesine aykırıdır. Çünkü herkesin hukuka
Hasan DURSUN makaleler
220TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
bağlı olması ilkesinin somut bir görünümü, idarenin yaptığı tüm işlemle-
rin yargı denetimine açık olmasıdır. Uyarma ve kınama cezalarına karşı
yargı yolu kapatılarak herkesin hukuka bağlı olması ilkesinden haksız yere
sapılmaktadır. Bazıları, uyarma ve kınama cezalarının memur açısından
hak kaybı doğurmayacağı dolayısıyla yargı denetimi dışında tutulmasının
fazla mahzurlu olmayacağını iddia etmektedir. Kanımca bu görüş yerinde
değildir. Çünkü, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. maddesi
gereği; disiplin cezası verilmesine neden olan fiil veya hal belirli bir süre
içinde tekrarlanırsa veya aynı derecede cezayı gerektiren fakat ayrı fiil veya
haller nedeniyle verilen disiplin cezalarının üçüncü uygulamasında bir
derece daha ağır disiplin cezası verilir. Bu hüküm gereği iki kere kendisine
kınama cezası verilen memur, üçüncü kere kınama cezasını verilmesini
gerektiren başka bir fiil işlerse bu sefer kendisine bir derece daha ağır olan
aylıktan kesme cezası verilecek veya bir kınama cezası aldıktan sonra
diyelim ki, dört yıl sonra aynı fiili işleyen memura yine aylıktan kesme
cezası verilecektir. Böyle bir durumda aylıktan kesme cezası her ne kadar
yargı organı götürülüp hukuka aykırılığı ileri sürülürse de, önceki disiplin
cezalarının yargı denetimi dışında bırakılmasından dolayı yapılacak yargı
denetimi sağlıklı olmayacaktır. Yine, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu,
uyarma ve kınama cezası dışında disiplin cezası alan memurların daire
başkanı ve daha üst görevlere atanmasını da yasaklamaktadır. Bu çerçe-
vede, uyarma ve kınama cezalarının yargı denetimi dışında bırakılmasının
herkesin hukuka bağlı olması ilkesi yanında kişi özgürlüklerine de açık bir
şekilde ihlal ettiği ortadadır. Kanımca saydamlık ve herkesin hukuka bağlı
olması yönündeki ilkeler tüm kurum ve kurallarıyla yaşama geçirilemediği
müddetçe yolsuzlukla etkin bir mücadele yapılmış olunamaz.
Diğer yandan, yolsuzluğun kalıcı, uzun dönemli ve gerçek çözümü
kültürel, sosyolojik ve siyasi önlemlerdir. Ancak Türk halkının kültürel
ve sosyolojik yapısı yolsuzlukla etkin mücadele için uygun bir ortam oluş-
turmamaktadır. Hatta tam tersine kültürel ve sosyolojik yapı, yolsuzluğun
Türkiye’de derin kültürel ve sosyolojik kökleri bulunduğunu göstermekte
ve bu durum yolsuzluğu besleyici bir ortam oluşturmaktadır. Örneğin;
“Bal tutan parmağını yalar”, “Üzümünü ye, bağını sorma”, “Devlet malı deniz,
yemeyen domuz” gibi deyişler, yolsuzlukla mücadele için etkin bir ortam
oluşturmak şöyle dursun, yolsuzluğa hoşgörü ile yaklaşılmasını teşvik
etmektedir.
Türkiye’deki siyasal yapı da yolsuzlukla mücadele için uygun bir ortam
oluşturmamaktadır. Özellikle siyasetin finansmanın saydam usullere tabi
tutulmaması, siyasi partilerin seçim, kampanya ve organizasyon masraf-
larının ağır oluşu ve siyasal partilerin özel çıkar gruplarıyla parasal ilişki
makaleler Hasan DURSUN
221TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
kurmalarının önüne geçilememesi, yolsuzluk ile siyaset arasında “karşılıklı
beslenme bağımlılığı” denilebilecek bir durum yaratmıştır. Bir başka deyişle;
yolsuzluk ve siyaset karşılıklı olarak birbirini beslemekte, birbirini semirt-
mektedir. Bu açıdan yolsuzluğun kalıcı, uzun dönemli ve gerçek çözümüne
ulaşabilmek için kültürel, sosyolojik ve siyasal bağlamda çok boyutlu ön-
lemlerin alınması gerekir (Bu konuda fazla bilgi için bkz., Dursun, Hasan,
Yargının Yolsuzlukla Mücadelesi, s. 136-163).
b. Kara Para Aklama
Türkiye’de yapılan kara para aklama faaliyetleri, Türkiye’nin mali,
ekonomik ve sosyal sisteminde derin yaralar açacak şekilde büyük boyut-
ludur. Bazıları, Türkiye’de aklanan yıllık kara para miktarını 50 milyar $,
bazıları ise 100 Milyar $ olarak tahmin etmektedir. Kanımca, aklanan kara
para miktarını tam olarak belirleyebilmek olanaklı değildir. Çünkü kara
para aklama suçu da diğer ekonomik suçlar gibi doğası gereği gizlidir
ve miktarını tam olarak belirleyebilmek mümkün değildir. Ancak, Tür-
kiye’nin 1994, 2000 ve 2001 yılında girdiği derin ekonomik ve mali krizin
temel nedenlerinden birisinin, Türkiye’ye sokulan ve Türkiye’de aklanan
büyük boyutlu kara para sonucu olduğu açıktır. Çünkü, söz konusu kara
paraların finansal sisteme girmesi; parasal verilerde sapmaya yol açmakta
ve kestirilemeyecek tarzda ani hareketlerle sıcak paranın ülkeye girmesi
veya yurt dışına çıkması, zaten belirlenmesi zor olan toplam parasal talebi
daha da belirsiz hale getirmekte ve bunun sonucunda ise faiz ve döviz
kurunda keskin iniş ve çıkışlara yol açmaktadır. Faiz ve döviz kurunda
görülen keskin iniş ve çıkışların kaçınılmaz olarak ekonomik ve mali krize
yol açacağı kuşkusuzdur.
Türkiye, son yıllarda, özellikle Orta Doğu, Kafkaslar, Merkezi Asya
ve Doğu Avrupa Bölgeleri bakımından önemli bir bölgesel finans sektörü
konumuna gelmiştir. Türkiye’nin, bölgesel finans sektörü konumuna sonu-
cu Türkiye’de aklanan veya aklanarak Türkiye’ye getirilen kara paraların
boyutunda her yıl artış olduğu düşünülmektedir. Diğer yandan, uyuşturucu
madde kaçakçılığı ve uyuşturucudan elde edilen kazançların hareketi bakı-
mından, Türkiye’nin, Avrupa ile Asya arasında geçiş köprüsü konumunda
bulunmasından yararlanan Türk organize suç grupları, Avrupa’ya yapılan
uyuşturucu kaçakçılığı açısından önemli bir yer edinmişlerdir. Bir başka
deyişle, Türk organize suç grupları, Avrupa’ya yapılan eroin kaçakçılığının
önemli bir kısmını kontrol etmektedir. Eroinden elde edilen kazançlar söz
konusu gruplar tarafından Türkiye’ye çeşitli yöntemlerle sokulmaktadır.
Organize suç grupları; eroinden elde ettikleri paraları, Türkiye’ye sokar-
Hasan DURSUN makaleler
222TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
ken araba içerisinde nakit taşıma veya alternatif havale yöntemlerini kul-
lanmaktadır. Bunun yanında, bilişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeden
faydalanmak isteyen organize suç grupları; uyuşturucu kaçakçılığından
elde ettikleri paraları önce Avrupa Bankalarına yatırmakta, daha sonra
elektronik işlemlerle uluslararası hesaplara göndermekte, uluslararası he-
saplara gönderilen paralar sonul aşamada Türkiye’ye sokularak ekonomi
içerisinde değerlendirilmektedir. Türk organize suç grupları, elde ettikleri
kirli paraları, Türkiye ekonomisine sokarken bazen paravan şirket veya bu
amaçla kurdukları sahte organizasyonları kullanmakta, bazen ise doğrudan
doğruya ulaşım araçlarına, lüks araba ve villalara, turistik tesislere, devlet
bono ve tahvillerine yatırım yapmaktadır (Karş. Adamoli ve diğerleri, s.
73).
Diğer yandan, Türk vatandaşlarının serbestçe döviz alabilmesi ve
döviz tevdiat hesabı açtırabilmesi de, kanımca, kara paraların Türkiye
ekonomisine sokulmasını oldukça kolaylaştırmaktadır (Karş. Adamoli ve
diğerleri, s. 73).
Amerikan Devlet Bakanlığı’nın yayımladığı 2003 Yılı Uluslararası Narko-
tik Kontrol Stratejisi Raporu’na göre; Türkiye’de kara para aklama faaliyetleri
yalnızca bankalar yoluyla yapılmamakta, bu amaçla, banka-dışı mali ku-
rumlar da kullanılmaktadır. Söz konusu Rapor’a göre, Türkiye’de kara para
aklamanın geleneksel yöntemleri; nakit kaçakçılığı, banka havalesiyle ülke
içi veya dışına para gönderme, taşınmaz, altın ve lüks otomobil gibi yüksek
değerde mal satın alınmasıdır. Bunun yanında, büyük apartman siteleri ve
diğer binalar yapımı yoluyla da kara paralar mali sistem içerisinde değer-
lendirilmektedir. Yine söz konusu Rapor’a göre, Türk organize suç grupları;
Afganistan ve Pakistan’daki uyuşturucu satıcılarından aldıkları uyuştu-
rucunun parasını, İstanbul döviz piyasasını kullanarak ödemektedirler.
Rapor’a göre, İstanbul döviz piyasasından elde edilen paralar, banka yoluyla
Dubai veya Birleşik Arap Emirlikleri’nin başka bölgelerindeki hesaplara
havale edilmekte ve oralardan da alternatif havale sistemleri kullanılarak
Pakistan ve Afganistan’daki uyuşturucu tacirlerine gönderilmektedir (http:
//www.state.gov/g/inl/rls/nrcrpt/2003/vol2/html/29921.htm.).
Türk organize suç grupları özellikle 1990’lı yıllardan itibaren kıyı
bankacılığı yoluyla yoğun bir şekilde kara para aklama faaliyetlerine gi-
rişmişler ve yapılan kara para aklama faaliyetlerinin neredeyse hiç birisi
ortaya çıkartılamamıştır. Türk organize suç gruplarının yaptıkları kara para
aklama faaliyetlerinde dikkat çeken başka bir husus; Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’ndeki kıyı bankalarından ağırlıklı bir şekilde yararlanılması
olgusudur. Çünkü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde neredeyse kurum-
makaleler Hasan DURSUN
223TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
sal denilebilecek nitelikte kara para aklama düzenekleri bulunmaktadır.
Örneğin; Amerikan Devlet Bakanlığı’nın yayımladığı 2003 Yılı Uluslara-
rası Narkotik Kontrol Stratejisi Raporu’na göre; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhu-
riyeti’nde; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin gereksinimiyle orantısız
şekilde 2003 yılında, otuz üç banka kıyı bankası ve elli dört paravan şirket
bulunmaktadır. Rapor’a göre, kıyı bankaları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuri-
yeti vatandaşları ile iş yapmadığı gibi nakit para ile de uğraşmamaktadır.
Bunun yanında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bir çok kumarhane
ve casino da bulunmakta ve bu yöntemle de yoğun bir şekilde kara para
aklama faaliyetine maruz kalınmaktadır (http://www.state.gov./g/inl/
rls/nrcrpt/2003/vol2/html/29920.htm.).
Türkiye, kara para ve kara para aklamaya karşı bir takım önlem almak
yoluna gitmiştir. Alınan önlemlerden en önemlisi 13.11.1996 tarih ve 4208
sayılı, kısa ismi Kara para Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanun’dur.
4208 sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinin alt bentle-
rinde kara para;
1. 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun’daki,
2. 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkında Kanun’daki,
3. 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında
Kanun’daki,
4. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması Hakkında
Kanun’daki,
5. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 359. maddesinin (b) fıkrasındaki,
6. 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 22. maddesinin (4) numaralı fık-
rasındaki,
7. 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 47. maddesinin birinci
fıkrasının (A) bendinin (1) ila (7) numaralı alt bentlerindeki,
8. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilen veya Tasarruf Mev-
duatı Sigorta Fonu tarafından tasfiyeye tabi tutulan bankalara dair iflas
ve konkordatoya ilişkin olarak 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 333.
maddesindeki,
9. 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’ndaki Devletin Şahsiyetine Karşı İşlenen
Cürümler ve aynı Kanun’un 179, 192, 264, 316, 317, 318, 319,322, 325, 332,
333, 335, 335, 339, 341, 342, 345, 350, 403, 404, 406, 435, 436, 495, 496, 497,
498, 499, 500, 504 ve 506. maddelerindeki,
Hasan DURSUN makaleler
224TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
Fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen para veya para yerine geçen
her türlü kıymetli evrakla, mal veya gelirleri veya bir para biriminden
diğer bir para birimine çevrilmesi de dahil, sözü edilen para, evrak, mal
veya gelirlerin birbirine dönüştürülmesinden elde edilen her türlü maddi
menfaat ve değer olarak tanımlanmıştır.
Kara para aklama suçu ise, 4208 sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fık-
rasının (b) bendinde “Türk Ceza Kanunu’nun 296. maddesinde belirtilen haller
haricinde, bu maddenin (a) bendinde sayılan fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen
kara paranın elde edenlerce meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi,
bu yolla elde edildiği bilinen kara paranın başkalarınca iktisap edilmesi, bulun-
durulması, elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya
niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi
harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, yukarıda belirtilen suçların
hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya
yerinin değiştirilmesi veya transfer yoluyla aklanması veya kara paranın tespitini
engellemeye yönelik fiiller” şeklinde tanımlanmıştır.
4208 sayılı Kanun, kara para aklanmasının önlenmesi konusunda ça-
lışmalar yapmak üzere Mali Suçları Araştırma Kurulu’nu (MASAK) kur-
muştur. Söz konusu kurul, aynı zaman da mali istihbarat örgütü olarak da
çalışmaktadır. Mali Suçları Araştırma Kurulu doğrudan Maliye Bakanı’na
bağlı olarak görev yapmaktadır.
4208 sayılı Kanun, kara para aklanması suçunun işlendiği durumlar-
da uygulanmak üzere hapis cezası ve zoralım tedbiri de öngörmektedir.
Gerçekten de, Kanun’un 7. maddesinin 1. fıkrasında, “kara para aklama suçu
fillerini işleyenler iki seneden beş seneye kadar hapis ve aklanan kara paranın bir
katı ağır para cezasıyla cezalandırılır ve nemaları da dahil olmak üzere kara para
kapsamındaki mal ve değerler ile bunların ele geçirilememesi halinde bunlara teka-
bül eden mal varlığının müsaderesine de hükmolunur” şeklinde bir kurala yer
vererek kara para aklama suçunun yaptırımını göstermiştir.
Türkiye, kara para ve kara para aklamaya karşı yalnızca yasal düzenle-
me yoluyla önlem almak yoluna gitmemiş; bunun yanında, bir takım ikincil
mevzuat düzenlemeleriyle de kara para ve kara para aklanmasına karşı
önlem alınması yoluna gitmiştir. Bunlardan ilki, 2.7.1997 tarih ve 23037 sayılı
Resmi Gazete’de yayımlanan Kara para Aklanmasının Önlenmesine Dair
Kanun’un Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’tir. Söz konusu Yönetmeliğin
3. maddesiyle, kara para aklama konusunda yükümlü sıfatını taşıyanlar;
bankalar, özel finans kurumları, banka dışı mali kurumlar ve finans piyasası
dışında iş yapan bazı kuruluşlar olarak saptanmış ve değişik 4. maddesinin
1. fıkrasında ise “Yükümlüler ve bunların Türkiye’deki şube, acente temsilcileri
makaleler Hasan DURSUN
225TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
ve ticari vekilleri ile benzeri bağlı birimleri; taraf oldukları veya aracılık ettikleri
toplam tutarı 12 milyar Türk Lirası veya muadili dövizi aşan her türlü alım-satım,
havale, ödeme, saklama, takas, trampa, borç alma, borç verme, borcun nakli, alacağın
temliki, kiralama, kiraya verme, mevduat, kar-zarara katılma ve cari hesaplardan
para çekme veya bu hesaplara para yatırma, çek ve senet tahsili ve sermaye piyasası
işlemleri ile benzeri işlemlerde, bu işlemleri yapmadan önce müşterilerinin veya
müşterileri adına hareket edenlerin kimliklerini tespit etmek ve usulü dairesinde son
işlem tarihini takip eden takvim yılının başından itibaren beş yıl süre ile muhafaza
etme zorundadırlar” şeklinde bir hükme yer verilmiştir.
Kara para Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanun’un Uygulanması-
na İlişkin Yönetmeliğin değişik 12 ve 14. maddelerinde; şüpheli işlemlere
dair esas ve usuller tespit edilmiş ve 31.12.1997 tarih ve 23217 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanan 2 sıra nolu Mali Suçları Araştırma Kurulu Genel Teb-
liği’nde, on dokuz madde halinde şüpheli işlem olarak değerlendirilecek
işlem tipleri sayılmıştır. 7 Şubat 2002 tarih ve 24664 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanan 3 sıra nolu Mali Suçları Araştırma Kurulu Genel Tebliği ile de
fonların, terörizm veya terörist eylemlerle ilgili veya bağlantılı olduğundan
ya da bu amaçla kullanıldığından şüphe duyulması ya da şüphe duyulması
için makul sebepler bulunması hali de şüpheli işlem bildirim yükümlülüğü
kapsamına alınarak şüpheli işlem tipi sayısı yirmiye çıkartılmıştır.
19.6.2001 tarih ve 24437 tarihli mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanan
Maliye Bakanlığı 2 sıra nolu Vergi Kimlik Numarası Genel Tebliği ile; Mer-
kez Bankası dahil tüm bankalar, özel finans kurumları, sermaye piyasası
kurumları, ikrazatçılar, faktoring şirketleri ve finansman şirketleri, döviz
büfeleri, posta merkezleri, finansal kiralama şirketleri, sigorta ve reasürans
şirketlerinin 1 Eylül 2001 tarihinden itibaren müşterileriyle işlem yapma-
dan önce, müşterilerinin vergi kimlik numaralarını tespit etmeleri zorunlu
kılınmıştır.
27.4.2004 tarih ve 25445 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Maliye Ba-
kanlığı’nın 332 sıra nolu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği ile de; mükellef-
lerin ticari işlemleri ile nihai tüketicilerden mal veya hizmet bedeli olarak
yapacakları sekiz milyar Türk Lirası’nı aşan tahsilat ve ödemelerini, 1.5. 2004
tarihinden geçerli olmak üzere; banka, özel finans kurumları veya Posta ve
Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü aracılığıyla yapmaları ve bu kurumlarca
düzenlenen belgeler ile tevsik etmeleri zorunluluğu getirilmiştir.
Türkiye kara para ile mücadele konusunda imzalanan çeşitli uluslarara-
sı sözleşmeleri de imzalamış ve iç hukukunun bir parçası haline getirmiştir.
Örneğin; 1988 tarihli Uyuşturucu ve Psikotrop Maddelerin Kaçakçılığına
Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, Kasım 1995 tarihinde iç hukukumuzun
Hasan DURSUN makaleler
226TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
bir parçası haline gelmiştir. Yine Avrupa Konseyi’nin “Suçtan Kaynaklanan
Gelirlerin Aklanması, Araştırılması, Ele Geçirilmesi ve El Konulmasına İlişkin
Sözleşme” 16.6. 2004 tarih ve 5191 sayılı Kanun’la uygun bulunmuştur. Bu
sözleşme, 30.7.2004 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı’yla onaylanmış ve onay
kararı 1 Eylül 2004 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
Kara para ve kara para aklamaya karşı bir takım yönetsel önlemler
de alınmıştır. Bu önlemlerden birisi; mali istihbarat örgütü olarak görev
yapan MASAK’ın, çeşitli ülkelerin mali istihbarat örgütlerinin oluşturduğu
Egmont Grup’ta aktif bir üye olarak görev yapmasıdır. Egmont Grubu;
çeşitli ülkelerin mali istihbarat kuruluşlarının ilk defa Brüksel’deki Egmont-
Arenberg Sarayı’nda toplanmasından dolayı bu şekilde adlandırılmaktadır.
Egmont Grubu; kara para ve kara aklanmasıyla mücadele edilmesi ilkesi
çerçevesinde; devletler arasında bilgi, eğitim ve uzmanlık paylaşımını ön-
görmekte ve bu alanda özellikle istihbarat boyutu bakımından uluslararası
dayanışmayı sağlayıcı çalışmalar yapmaktadır. Egmont Grubu bünyesinde
Yasal, Eğitim/İletişim ve Genişleme adlarında çalışma grupları kurulmuş-
tur. Egmont Grubu, grup olarak yılda bir kere, çalışma grupları ise yılda
üç defa değişik ülkelerde toplanmaktadır (Egmont Grubu hakkında fazla
bilgi için bkz., http://freedom.orlinrabbe.com/money_laundering/ml_int-
ro2000.html 24.11.2004, s.36-77).
Kara para ve kara para aklamaya karşı bir başka yönetsel önlem; Türki-
ye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından alınmıştır. Türkiye Cumhuriyet
Merkez Bankası, 1997 yılında, güvenilir olmayan müşterileri için bundan
böyle mevduat sertifikası vermeyeceğini ilan etmiştir.
Kara para ve kara para aklamayı önleme konusunda gözlemlenen bu
önemli gelişmelere rağmen, kara para ve kara para aklamayla mücadele-
yi zorlaştıran bazı temel eksiklik ve hatalı düzenlemeler bulunmaktadır.
4208 sayılı Kara Para Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’nda kara para ile
kara para aklama suçunun oldukça dar tanımlanması ve kara para aklama
suçunun maddi unsuru sayılırken özel bir kast (güdü) aranması kara para
ve kara para aklamayla mücadeleyi zorlaştırıcı temel hatalardır. Konu
hakkında aşağıda ayrıntılı olarak durulmaktadır.
4208 sayılı Kara Para Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’na göre, an-
cak Kanun’da sayılan öncül suçların işlenmesi suretiyle elde edilen kazanç
kara para, söz konusu kara parayı mali sisteme sokmak kara para aklama
suçu olarak kabul edilmiş, içeriği itibariyle kara para olarak kabul edilmesi
gereken bir çok suçtan elde edilen getiri, vahim bir hata sonucu, kara para
olarak kabul edilmemiştir. Örneğin; kara paranın en somut göstergesini teş-
kil eden profesyonel bir katilin adam öldürme karşılığında elde ettiği para,
makaleler Hasan DURSUN
227TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
adam öldürme suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hüküm-
lerine yollama yapılmadığı için kara para olarak kabul edilmemiştir. Yine,
yasa dışı tefecilik suretiyle elde edilen kazanç da kara para olarak kabul
edilmemiştir. Halbuki yasadışı tefecilik yoluyla, zor durumdaki insanların
durumundan faydalanılarak, onların kanı emilmektedir. Bu suçlardan elde
edilen getirinin kara para olduğu konusunda doktrinde ve çağcıl ülkeler
uygulamasında bir duraksama görülmemektedir.
4208 sayılı Kara Para Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’nda kara para
aklama suçunun maddi unsuru gösterilirken “kara paranın elde edenlerce meş-
ruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi” ibaresine yer verilmektedir.
Kanımca, “kara paranın meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi”
ibaresiyle kanun koyucu, kara para aklama suçunun oluşabilmesi için failde
manevi unsur olarak özel bir kast (güdü) aramaktadır ki, bu durum bile
bütünüyle çağcıl gelişmelere aykırıdır. Çünkü genel kasdın bile mahke-
melerce kanıtlanmasının oldukça zor olduğu açık bir gerçeklik iken, genel
kast yanında bir de özel kasdın kanıtlanmasının mahkemelere yüklenmesi,
mahkemelerin işini daha da zorlaştıracak, daha somut bir deyişle, cezalan-
dırılması gereken çok sayıda kara para aklama sanığı, delil yokluğu veya
yetersizliği nedeniyle beraat edecektir.
Kara para aklamaya karşı etkin bir mücadele verebilmek için; kara
para, kanunların suç saydığı fiillerin işlenmesinden elde edilen getiri şek-
linde tanımlanmalı, söz konusu getirinin hangi amaçla değerlendirilirse
değerlendirilsin mali bir işleme sokulması, kara para aklama suçu olarak
kabul edilmelidir.
Türkiye’de kara para ve kara para aklamaya karşı etkin mücadele veril-
mesini engelleyen bir takım temel eksiklikler bulunmaktadır. Kanımca, bu
eksikliklerin başında, 4208 sayılı Kara Para Aklanmasının Önlenmesi Ka-
nunu’nun, kara para aklama gizilgücü bulunan kişi ve kurumlara herhangi
bir bildirim zorunluluğu külfeti yüklememesi ve zorunluluğa uymayanlara
yaptırım öngörmemesidir. Kara Para Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’na;
iki tür mali işlem için bildirim zorunluluğu konulmalıdır. Bunlar; nakit
işlem ve şüpheli işlem bildirim zorunluluğu olmalıdır. Ayrıca, nakit ve
şüpheli işlem bildirim zorunluluğuna uymayanlara, kara para aklama
suçuna iştirak etmeseler bile, sırf zorunluluğu ihlal etmeleri nedeniyle
idari para cezası olarak belli bir paranın hazineye ödenmesi şeklinde bir
yaptırım da öngörülmelidir.
Konuyu biraz açmak gerekirse; Kara Para Aklanmasını Önlenmesi
Kanunu’nda öngörülmesi gereken bildirim zorunluluğundan ilki, nakit
işlem bildirim zorunluluğu olmalıdır. Kara para aklama olaylarının etkin bir
Hasan DURSUN makaleler
228TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
şekilde ortaya çıkartılabilmesi için, Amerika Birleşik Devletleri’nde (Ame-
rika’da bu sınır 10.000 $’dır) olduğu gibi önceden belirlenecek miktardaki
rakamı aşan (Kanımca, günümüz şartlarında, her yıl yeniden değerlemeye
tabi tutulmak koşuluyla 15 bin Yeni Türk Lirası ve üzeri işlemler, eğer işlem
döviz üzerinden yapılıyorsa, işlemin yapıldığı tarihte, Türkiye Cumhuriyet
Merkez Bankası efektif satış kuru ölçüt alınarak, döviz tutarı 15 milyar
veya üzeri Türk Lirası’na karşılık gelen işlemler) her türlü işlemin, Maliye
Bakanlığı’na bildirilmesi gerekir. Kurulması gereken bu sistemi daha iyi
aydınlatabilmek için bir örnek vermek yerinde olacaktır: Diyelim ki, bir
kimse, İstanbul Bebek semtinde bir villa satın almış ve tapu memurunun
huzurunda söz konusu villanın karşılığı olarak satıcıya 200 bin Yeni Türk
Lirası ödemiş olsun. Bu işlem, bildirim zorunluluğuna tabi olan 15 bin Yeni
Türk Lirası’nın üzerinde olduğu için, durumun, tapu memuru tarafından,
standart bir form ile Maliye Bakanlığı’na bildirilmesi gerekir. Taşınmaz
satışı işlemi kendisine bildirilen MASAK bir yandan satıcının, diğer taraf-
tan ise alıcının durumlarını incelemeli ve ilgililerin (alıcı ve satıcının) vergi
kaçırdığı veya kara para akladığı yönünde şüphe duyarsa, olayı yetkili
Cumhuriyet Savcısı’na gerekçesiyle birlikte bildirmesi gerekir. Cumhuriyet
Savcısı ise, yapacağı soruşturma sonucu, ilgililerin vergi kaçırdığı veya kara
para akladığı yönünde yeterli delil bulursa, bir iddianame tanzim ederek,
ilgili mahkeme nezdinde dava açmalıdır.
Kara Para Aklanmasını Önlenmesi Kanunu’nda, yalnızca nakit işlem
bildirim zorunluluğu ile yetinilmemeli, şüpheli işlem bildirim zorunlulu-
ğu da getirilmelidir. Nakit işlem bildirim zorunluluğundan farklı olarak,
şüpheli işlem bildiriminde bulunmak için mutlaka bir nakit işlemi yapılıyor
olmasına gerek yoktur, nakit dışı işlemler için de şüpheli işlem bildiriminde
bulunulması öngörülmelidir. Günümüzde, şüpheli işlem bildirimi, kara
para aklama olaylarının ortaya çıkarılması açısından nakit işlem bildirimin-
den daha fazla bir öneme kavuşmuştur. Kanımca şüpheli işlemler; Kara
Para Aklanmasını Önlenmesi Kanunu’nda, nesnel bir takım ölçütler ve
bir torba ölçüt ile gösterilmelidir. Nesnel ölçütlerin neler olduğu ülkeden
ülkeye değişmektedir. Çağcıl ülkelerin mevzuatlarından ve uluslararası
kuruluşların tavsiyelerinden yararlanılmak suretiyle oluşturulacak nesnel
ölçütler yasada teker teker sayılmalıdır. Örneğin; bankada, nakit işlem bil-
dirim zorunluluğuna tabi miktarda hesap açmak yerine söz konusu limitin
altında çok sayıda hesap açılması (mantarlama yöntemi) genellikle bütün
ülkelerde şüpheli işlem olarak kabul edilmiş ve bildirim zorunluluğuna
tabi tutulmuştur. Bu açıdan, mantarlama yöntemi, Kara Para Aklanma-
sını Önlenmesi Kanunu’nda şüpheli işlem türlerinden birisi olarak kabul
edilmeli ve söz konusu yöntemle karşılaşan bankaya bildirim zorunluluğu
yükletilmelidir.
makaleler Hasan DURSUN
229TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
Kara Para Aklanmasını Önlenmesi Kanunu’nda, şüpheli işlem olarak
gösterilmesi gereken nesnel ölçütlerin dışında bir de torba ölçüt yer almalı-
dır. Kanımca, torba ölçüt oluştururken, İtalya’nın kara para aklamaya karşı
1991 yılında çıkardığı 197 sayılı Kanun’un 3. maddesinden yararlanılması
yerinde olacaktır. 197 sayılı Kanun’un 3. maddesi; müşterinin ekonomik
kapasitesi sürgit bir şekilde zihinde tutulmak kaydıyla; niteliği, ölçüsü,
doğası veya bildirim yükümlüsünün mesleği icabı bilebildiği diğer şartlar
ve eldeki bilgiler çerçevesinde işlemin illetini (sebebini) oluşturan para, mal
veya getirinin suçlardan kaynaklandığı yönünde emare görülen her işlemi
şüpheli işlem olarak tanımlamaktadır (Granata, s. 131).
İtalya’da, 3. madde gereği şüpheli işlem bildirim zorunluluğunun do-
ğabilmesi için öncelikle, işlemin, belli bir müşteri açısından olağan dışı oldu-
ğunun belirlenmesi gerekmektedir. Bir başka deyişle, bildirim yükümlüsü
kurum, işlemin tipi veya işlemin muhatabı bakımından atipik bir durumla
karşılaştığı, bir başka deyişle, yapılan işlemin dayanağının bir suç getirisi
olduğu yönünde kuşku duyduğu her durumda, standart bir form vasıtasıyla
şüpheli işlem bildiriminde bulunmak zorundadır (Granata, s. 131).
Kanımca, Kara Para Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’nda şüpheli iş-
lemler iki tür olarak düzenlenmeli; daha somut bir deyişle, öncelikle nesnel
olarak şüpheli görülen işlemler Kanun’da teker teker sayılmalı ve daha son-
ra ayrıca, 197 sayılı İtalyan Kanunu’nun 3. maddesine benzer bir biçimde,
şüpheli işlemler bakımından torba bir ölçüte de yer verilmelidir.
Yine, kanımca, kara para aklamaya karşı etkin mücadele verilebilmesini
sağlamak için, nakit işlem bildiriminin nasıl işlemesi gerektiği yönünde
önerdiğimiz sistemin, şüpheli işlem bildirim sistemi için de geçerli olması
sağlanmalıdır.
Kara Para Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’nda görülen bir başka
temel eksiklik, nakit ve şüpheli işlem durumlarını yetkili makamlara bil-
diren görevliler için bir bağışıklık düzeneği öngörmemesidir. Bağışıklığın
olmadığı durumlarda, görevlilerin, sorumlu olacakları düşüncesiyle, nakit
ve şüpheli işlem bildiriminde bulunmaktan kaçınacakları açıktır. Kara Para
Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’nda nakit ve şüpheli işlem bildirim zo-
runluluğu getirilmesinden başka, nakit ve şüpheli işlemi yetkili makama
bildiren görevliler için idari, hukuki ve cezai yaptırımlardan tam bir bağı-
şıklık düzeneği öngörülmeli; bununla eşanlı olarak, bildirim zorunluluğuna
uymayan kamu görevlilerine idari para cezası öngörülmelidir. Böylelikle
kurulacak sistemin etkin bir şekilde çalışması sağlanabilir.
Hasan DURSUN makaleler
230TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
Son olarak, 4208 sayılı Kanun’da düzenleme yapılırken, kara para
ile mücadele konusunda uluslararası bir organ olan Mali Eylem Görev
Gücü’nün (FATF) kara para aklamayı önleme yönünde, sonul şeklini
1996 yılında verdiği kırk tavsiyeden azami ölçüde yararlanılması yoluna
gidilmelidir. Kanımca, FATF tarafından yapılan kırk tavsiyenin hukuk
düzenimize yansıtılması miktarı ile kara para ile etkin mücadele arasında
doğru bir orantı bulunmaktadır.
c. Sermaye Piyasası Suçları
Sermaye piyasası suçlarının çeşitleri şunlardır;
a. İçerden öğrenme ticareti ve manipülasyon,
b. Sermaye piyasasında izinsiz faaliyette bulunmak ve yasa dışı ser-
maye piyasası faaliyetleri,
c. Halka açık şirketlerde yapılan sahtekarlık.
Söz konusu sermaye piyasası suçlarının tümü, 2499 sayılı Sermaye
Piyasası Kanunu’nda düzenlenmiştir. Ancak bu incelemede, sermaye
piyasası suçlarından sadece içeriden öğrenme ticareti (insider trading) ve
manipülasyon üzerinde durulacaktır. Sermaye piyasası suçlarından içeri-
den öğrenme ticareti ve manipülasyon üzerinde durulmasının nedeni; söz
konusu suçların Türkiye’de yaygın bir şekilde işlenmesi ve manipülatör
ve içerden öğrenme ticaretçilerinin yapmış oldukları manipülasyon ve
içerden öğrenme ticareti fiil ve hareketlerinin hemen hemen hiç birisinin
ortaya çıkartılamamasıdır.
Sermaye Piyasası Kanunu’nun 47. maddesinin 1. fıkrasının (A) ben-
dinde içerden öğrenme ticareti şu şekilde tanımlanmıştır:
“Sermaye piyasası araçlarının değerini etkileyebilecek, henüz kamuya açık-
lanmamış bilgileri kendisine veya üçüncü kişilere menfaat sağlamak amacıyla
kullanarak sermaye piyasasında işlem yapanlar arasında fırsat eşitliğini bozacak
şekilde mameleki yarar sağlamak veya bir zararı bertaraf etmek, içeriden öğrenme
ticaretidir”. Yine 47. maddenin 1. fıkrasının (A) bendinde, bu fiili işleyebi-
lecek olanların; ihraççı, sermaye piyasası kurumlarının veya bunlara bağlı
veya bunlara hakim işletmelerin yönetim kurulu başkan ve üyesi, yöneticisi,
denetçisi, diğer personeli ve bunların dışında mesleklerini veya görevleri-
ni ifa etmesi sırasında bilgi sahibi olabilecek durumda olanlarla, bunlarla
temasları nedeniyle doğrudan veya dolaylı olarak bilgi sahibi olabilecek
durumdaki kişiler olduğu ifade edilmektedir.
makaleler Hasan DURSUN
231TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
Sermaye Piyasası Kanunu’nda manipülasyon ise iki tür olarak tanım-
lamaktadır. Kanun’un 47. maddesinin 1. fıkrasının (A) bendinin 2 numaralı
alt bendinde ticarete dayalı manipülasyon tanımlanmaktadır. Söz konusu
alt bende göre ticarete dayalı manipülasyon; yapay olarak, sermaye piyasası
araçlarının, arz ve talebini etkilemek, aktif bir piyasanın varlığı izlenimini
uyandırmak, fiyatlarını aynı seviyede tutmak, artırmak veya azaltmak
amacıyla alım ve satım yapmak olarak tanımlanmaktadır. Kanun’un 47.
maddesinin 1. fıkrasının (A) bendinin 3 numaralı alt bendinde ise eyleme
dayalı manipülasyon tanımlanmaktadır. Söz konusu alt bende göre eyleme
dayalı manipülasyon; sermaye piyasası araçlarının değerini etkileyebile-
cek, yalan, yanlış, yanıltıcı, mesnetsiz bilgi vermek; haber yaymak; yorum
yapmak ya da açıklamakla yükümlü oldukları bilgilerin açıklanmaması
olarak tanımlanmaktadır. Yapılan bu manipülasyon tanımlarına göre,
sermaye piyasasında işlem yapan kişiler; sermaye piyasasının normal ko-
şullarda oluşan değerini etkiler veya normal koşullarda oluşacak fiyatları
aksi yönde hareket ettirirlerse yapmış oldukları bu fiiller manipülasyon
olarak değerlendirilir.
2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 46. maddesinin 1. fıkrasının
(i) bendine göre Sermaye Piyasası Kurulu; sermaye piyasası suçlarının iş-
lendiğini saptadığı durumlarda, suç sayılan fiillere doğrudan ya da dolaylı
olarak iştirak eden gerçek veya tüzel kişilerin, borsalar ve teşkilatlanmış
diğer piyasalarda geçici veya sürekli olarak işlem yapmalarının önlenmesini
temin için gerekli önlemleri almaya yetkilidir. Yine, Kanun’un 49. mad-
desinde; sermaye piyasası suçlarından dolayı kovuşturma yapılmasının
Sermaye Piyasası Kurulu tarafından Cumhuriyet Savcılığı’na yazılı başvu-
ruda bulunulması koşuluna bağlı olduğu ifade edilmiş, yapılan başvuru
ile Kurulu’n aynı zamanda müdahil sıfatını kazanacağı belirtilmiştir. Yine
bu maddede, sermaye piyasası suçlarının işlenildiğine dair bilgi edinen
Cumhuriyet Savcıları’nın, Sermaye Piyasası Kurulu’nu haberdar ederek du-
rumun incelenmesini isteyebilecekleri de ifade edilmiştir. Sermaye piyasası
suçlarına cezai yaptırım olarak Kanun’un 47. maddesinin 1. fıkrasının (A)
bendinde iki yıldan beş yıla kadar hapis ve on milyar liradan yirmi beş mil-
yar liraya kadar ağır para cezası öngörülmüştür. İki veya daha fazla sermaye
piyasası suçunun içtima etmesi halinde hapis cezasının asgari haddinin üç,
azami haddinin ise altı yıl olduğu yine bu bendde belirtilmiştir.
Sermaye piyasası suçlarını önleme konusunda 2499 sayılı Kanun’da
yapılan düzenlemeler önemli gelişmeler olarak adlandırılabilirse de, ser-
maye piyasası suçlarıyla etkin mücadeleyi zorlaştıran bazı temel eksiklik
ve hatalı düzenlemeler bulunmaktadır. Temel hata, 2499 sayılı Sermaye
Piyasası Kanunu’nda, içerden öğrenme ticaretinin tanımında yapılmıştır.
Hasan DURSUN makaleler
232TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
Söz konusu kanunda içeriden öğrenme ticaretinin maddi unsuru gösterilir-
ken failin, kazanç sağlama veya zarardan kaçınma güdüsüyle hareket etmiş
olması koşulu aranmaktadır. Böylelikle, içeriden öğrenme ticareti suçunun
oluşabilmesi için failde genel kast yanında bir de özel kastın bulunması
şartı konulmaktadır. Daha önce de belirtildiği üzere; genel kast ile bera-
ber özel kastın da bulunduğunun mahkemelerce kanıtlanması neredeyse
olanaksızdır. Bu koşullar altında içeriden öğrenme ticareti suçu işlediği
dolayısıyla bir kişiyi mahkum etmek neredeyse olanaksızdır. Nitekim uy-
gulamada, Türkiye’de hiç kimse içeriden öğrenme ticareti suçunu işlediği
gerekçesiyle kesin bir yargı kararıyla mahkum edilememiştir. Diğer taraftan
içeriden öğrenme ticareti tanımlanırken “sermaye piyasası araçlarının değerini
etkileyebilecek” ibaresine yer verilmektedir. Bu ibare yüzünden, sermaye
piyasası araçlarının değerini değil de, fiyatını etkileyebilecek nitelikteki
içeriden öğrenme ticareti yapan failler cezalandırılmayacaktır. İçeriden öğ-
renme ticareti suçuyla etkin mücadele verilebilmesi için “sermaye piyasası
araçlarının değerini etkileyebilecek” ibaresi yerine “sermaye piyasası araçlarının
değerini ve/veya fiyatını etkileyebilecek” ibaresine yer verilmesi gerekir (Karş.
Demirkan, s. 29).
Diğer yandan, mali bilgi piyasasındaki değişikliklerle uyumlu olarak,
içeriden öğrenme ticareti ve manipülasyonun yapılış yöntemleri sürekli
olarak değişmektedir. İçeriden öğrenme ticareti ve manipülasyon; dinamik
bir sermaye piyasasının parçası olup, söz konusu ticaret ve manipülasyonda
başarılı ve kalıcı olunabilmesi için kazanç artırıcı yeni yolların bulunması
gerekmektedir. Kazanç artırıcı yeni yolların bulunmasıyla etkin bir şekilde
mücadele etmek için içeriden öğrenme ticareti ve manipülasyonla ilgili
kuralların sürgit bir şekilde gözden geçirilmesi gerekir (Karş. Reichman,
s. 90). Ancak Sermaye Piyasası Kanunu’nda düzenlenen içeriden öğrenme
ticareti ve manipülasyon tanımlarında hiç bir değişiklik görülmemekte,
bir başka deyişle, 28.7.1981 tarih ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanu-
nu’nun 47. maddesine, 1992 yılında eklenen içeriden öğrenme ticareti ve
manipülasyon tanımları içeriğini aynen korumaktadır. Kısacası, öğrenme
ticareti ve manipülasyon tanımları Türkiye’de durağan bir konumda bu-
lunmaktadır.
Özellikle 1980’li yıllardan itibaren menkul kıymetler piyasasında hız-
lı değişimler yaşanmaktadır. Hızla değişen menkul kıymetler piyasasına
ayak uyduramama korkusu, sermaye piyasasında iş yapanların, içeriden
öğrenme ticareti ve manipülasyon yapmaları yönünde onlara kuvvetli bir
güdü sağlamıştır. Yine sermaye piyasası mevzuatının kapsamı ve içeriği
konusundaki yorum farklılıkları, söz konusu piyasada iş gören kimsele-
rin risk alma olasılıklarını hızla artırmıştır. Diğer yandan, menkul kıymet
makaleler Hasan DURSUN
233TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
piyasası kültürü, söz konusu piyasada yasa dışı yollara sapma şeklindeki
bir alt kültürü sürgit bir şekilde beslemiştir. Menkul kıymet piyasası ve
piyasa kuralları, söz konusu piyasanın oyuncuları tarafından bir macera ve
arena olarak değerlendirilmiştir. Bu piyasada, içeriden öğrenme ticareti ve
manipülasyon yapanlar kınanması gerekirken “kıvrak zekalı” kimseler ola-
rak değerlendirilmiştir. İçeriden öğrenme ticareti ve manipülasyon, ancak
kuvvetli bir kontrol sistemi ile en alt seviyeye indirilebilir (Karş. Reichman,
s. 90, 91). Bu çerçevede; sermaye piyasası oyuncularının daha fazla içeriden
öğrenme ticareti ve manipülasyon yapmaları yönündeki teşvik unsurlarını
ortadan kaldırabilmek için içeriden öğrenme ticareti ve manipülasyon suç-
larının unsurları, ceza hukukunda geçerli olan kanunilik ilkesinin, suçların
açık ve kesin olması şeklindeki alt ilkesine uygun bir şekilde tanımlanması
gerekir. Kanımca, 2499 sayılı Kanun’da yapılan içeriden öğrenme ticareti
ve manipülasyon tanımları, konunun uzmanlarının bile anlamakta güçlük
çekeceği ölçüde oldukça karmaşıktır. Yine, kanımca, Türkiye’de yapılan
içeriden öğrenme ticareti ve manipülasyon suçlarının neredeyse tümünün
karanlıkta kalmasının bir nedeni de, söz konusu suçların oldukça karma-
şık bir şekilde tanımlanmasıdır. Bu çerçevede, içeriden öğrenme ticareti
ve manipülasyon suçlarının kolay bir şekilde ortaya çıkartılabilmesini
sağlamak için; bu suçları oluşturan fiillerin işlenmesi durumunda, fiilleri
kolayca ortaya çıkaran çağcıl ülkelerin (örneğin ABD) düzenlemelerinden
de yararlanılarak, söz konusu suçların herhangi bir yoruma yer vermeyecek
ölçüde açık ve kesin bir şekilde tanımlanması yerinde olacaktır.
2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 47. maddesinde; iki veya
daha fazla sermaye piyasası suçunun içtima etmesi halinde hapis ceza-
sının asgari haddinin üç, azami haddinin altı yıl olduğunun belirtilmesi
de, kanımca yerinde bir düzenleme değildir. Böyle bir hükme yer veril-
mese bile, ceza kanununda geçerli olan suçların içtimasına ilişkin kurallar
uygulanarak faile verilecek ceza artırılabilir. Hatta olay hakkında maddi
(gerçek) içtima kurallarının uygulanabildiği hallerde faile verilecek cezanın
asgari haddi üç, azami haddi altı yıl hapis cezasından daha fazla olarak
bir ceza tayin edilebilir. Çünkü maddi içtima halinde, her bir suçun cezası
toplanarak faile toplam üzerinden ceza uygulanır. Dolayısıyla 47. maddede
öngörülen cezai artırmanın! gerçekte bir artırma olmayıp hafifletme olduğu
söylenebilir. Diğer taraftan, kanımca, sermaye piyasası suçlarının organize
bir şekilde işlendiği durumlarda, sermaye piyasasının düzgün işleyerek
halkın gönencinin artırılması şeklindeki hukuki varlık veya menfaat, bir
başka deyişle sermaye piyasası suçlarının hukuki konusu daha fazla za-
rara uğrar. Ayrıca, günümüzde neredeyse tüm sermaye piyasası suçları
organize bir şekilde işlenmektedir. Bu açılardan, temel tehlike kanımca,
iki veya daha fazla sermaye piyasası suçunun birleşmesi değil, sermaye
Hasan DURSUN makaleler
234TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
piyasası suçlarının organize bir şekilde işlenmesidir. Buna rağmen 2499
sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nda, sermaye piyasası suçlarının organize
bir şekilde işlendiği hallerde cezai artırıma gidileceğinin belirtilmemesi
vahim bir hata olmuştur.
2499 sayılı Kanun’un 49. maddesinde; sermaye piyasası suçlarından
dolayı kovuşturma yapılması, Sermaye Piyasası Kurulu tarafından Cumhu-
riyet Savcılığı’na yazılı başvuruda bulunulması koşuluna bağlı tutulmakta
ve yapılan başvuru ile Sermaye Piyasası Kurulu’nun aynı zamanda müdahil
sıfatını kazanacağı belirtilmektedir. Kısacası, sermaye piyasası suçlarının
yargılama usulünde şikayet ve müdahale kurumlarına yer verilmektedir.
Erem’in isabetli bir şekilde belirttiği üzere, ceza usulü uygulamasında
suçtan zarar görenin yardımı, daima bir taraf yardımıdır, aldatıcı olabilir.
Ceza davasının kamulaşması çağında, şikayet ve müdahale yolu ile davaya
katılma geçmişin izlerini taşır. Ceza adaletinin mağdur ile uzlaşma gayreti
oldukça sakıncalıdır. Sanığın suçsuz olduğunun anlaşılmak üzere olduğu
bir aşamada, inatçı bir tutumu temsil etmek zorunda kalan müdahilin
durumu, ceza davasının ciddiyeti ile bağdaşmamaktadır. Bu nedenlerle
şikayet ve müdahale yolu ile kamu davasına katılma usulüne gereksinim
bulunmamaktadır (Erem, Ceza Usulü Hukuku, s. 560-563).
Çağcıl hukukta, bütün ceza davaları resmi nitelik göstermektedir. Ka-
nımca, çağcıl hukukun gereği olarak ceza davalarında şikayet ve müdahale
kurumlarına yer verilmemesi gerekir. Çünkü teknik olarak bir ceza davası,
bağımsız bir devletle sanık arasında geçer, mağdur ceza davasının bir par-
çası değildir, ayrıca ceza davasına mağdurun sesinin girmesi öç duygusunu
da depreştirebilir. Bu çerçevede, sermaye piyasası suçlarından dolayı ko-
vuşturma yapılmasının Sermaye Piyasası Kurulu tarafından Cumhuriyet
Savcılığı’na yazılı başvuruda bulunulması koşuluna bağlı tutulması ve
yapılan başvuru ile Sermaye Piyasası Kurulu’nun aynı zamanda müdahil
sıfatını kazanacağı esasından vazgeçilmesi yerinde olacaktır. Sermaye
piyasası suçlarının işlendiği durumlarda, Sermaye Piyasası Kurulu’na,
sadece durumu yetkili Cumhuriyet Savcılığı’na ihbar etmek görevi veril-
meli, ihbardan sonraki soruşturma ve kovuşturma usulü, diğer suçlarla
aynı olmalıdır. Çünkü başka türlü düzenleme yapılması; usul hukukunun,
yalın, sade ve basit olması ilkeleri ile çağcıl hukukta bütün davaların resmi
olduğu ilkesine aykırı düşer.
Türkiye’de yoğun bir şekilde içeriden öğrenme ticareti ve manipülas-
yon suçları işlenmesine rağmen söz konusu suçların ortaya çıkarılamama-
sının bir nedeni de, kanımca, söz konusu suçları oluşturan fiilleri ortaya
çıkaracak bir denetim düzeneğinin kurulamamasıdır. Halbuki Amerika
makaleler Hasan DURSUN
235TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
Birleşik Devletleri’nde manipülasyon ve içeriden öğrenme ticareti suçları
kolay bir şekilde ortaya çıkartılmaktadır. Sermaye Piyasası Kurulu’nun
özellikle Amerikan uygulamalarından esinlenerek, kuvvetli bir kontrol dü-
zeneği oluşturması, kanımca, içeriden öğrenme ticareti ve manipülasyon
suçlarıyla etkin mücadele açısından yaşamsal bir önem taşımaktadır.
Diğer yandan içeriden öğrenme ticareti ve manipülasyona karşı uzun
dönemde bir fayda sağlayacak olsa da, içeriden öğrenme ticareti ve mani-
pülasyonun zararları konusunda sermaye piyasası oyuncularının özellikle
sermaye piyasası aracı kurumlarının eğitim ve öğretim faaliyetine tabi tutul-
ması, kanımca, içeriden öğrenme ticareti ve manipülasyonla etkin mücadele
açısından oldukça önemlidir. İçeriden öğrenme ticareti ve manipülasyon
konusunda sermaye piyasası oyuncularında özellikle sermaye piyasası aracı
kurumlarında bir bilinç oluşturulması, içeriden öğrenme ticareti ve mani-
pülasyon sorununa uzun dönemli, kalıcı ve gerçek çözüm sağlayacaktır. Bu
çerçevede sermaye piyasası suçlarıyla özellikle içeriden öğrenme ticareti ve
manipülasyonla etkin mücadele için, Sermaye Piyasası Kurulu’nun eğitim
ve öğretim bağlamında aktif bir rol oynaması gerekir.
2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nda; sermaye piyasası suçlarına
karşı sadece cezai yaptırımlar (hapis ve adli para cezası) öngörülmekte;
sermaye piyasası suçlarıyla özellikle içeriden öğrenme ticareti ve mani-
pülasyonla etkin mücadele açısından önem taşıyan idari para cezası ve
özel hukuk yaptırımlarına yer verilmemektedir. Her şeyden önce sermaye
piyasası suçlarının özellikle içeriden öğrenme ticareti ve manipülasyonun
işlendiği durumlarda, Sermaye Piyasası Kurulu’na, idari para cezası verme
yetkisinin verilmesi gerekir (Karş. Demirkan, s. 29). Kanımca, Sermaye Piya-
sası Kurulu’na idari para cezası verme yetkisi tanınması, iki açıdan faydalı
olacaktır. Birincisi, sermaye piyasası suçundan delil yetersizliği nedeniyle
beraat eden kişiye, sermaye piyasasındaki güveni sarstığı gerekçesiyle idari
para cezası uygulanması gerekebilir. Diğer taraftan suç teşkil etmese bile
içeriden öğrenme ticareti ve manipülasyonla mücadelenin gereklerini yerine
getirmeyen kimseye, idari para cezası verilmesi gerekebilir. Son olarak, içe-
riden öğrenme ticareti ve manipülasyon yapanlara, yapılan ihlalin boyutu
gereği cezai yaptırımlar dışında idari para cezası yaptırımının uygulanması
gerekebilir. Bu açıdan içeriden öğrenme ticareti ve manipülasyonla etkin
ve caydırıcı mücadele yapabilmek için Sermaye Piyasası Kurulu’na idari
para ceza verme yetkisinin tanınması gerekir.
Son olarak, (ancak önem açısından son değil) sermaye piyasası suç-
larının özellikle içeriden öğrenme ticareti ve manipülasyonun işlendiği
hallerde, manipülasyon ve içeriden öğrenme ticaretinden zarar görenlere
Hasan DURSUN makaleler
236TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
hukuk davası açma hakkının tanınması gerekir. Çünkü içeriden öğrenme
ticareti ve manipülasyon sonucu, kişilerin korunmaya değer hukuki var-
lık veya menfaatleri zarar görmektedir. Zarar gören hukuki varlık veya
menfaatin sahiplerine, özel hukuk davası açma hakkının tanınması; çağcıl
hukukun gereği olduğu gibi, içeriden öğrenme ticareti ve manipülasyonla
etkin mücadele açısından da gereklidir.
d. Organize Suç
Organize suçun, Orta Doğu ülkeleri açısından doğurduğu en büyük
tehlike veya tehdit; söz konusu suçun ana uğraşı alanının, uyuşturucu
üretim ve kaçakçılığı olmasıdır. Orta Doğu ülkelerinin bazısı, uyuşturu-
cunun üretildiği ülke konumunda bulunsa da, söz konusu bölge ülkeleri,
uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı zincirinin geçiş konumunda bulunması
yüzünden uyuşturucudan doğan sorunlar nedeniyle önemli ölçüde zarar
görmektedir. Orta Doğu’da en istikrarlı suç organizasyonları Türkiye’de
bulunmaktadır. Türk organize suç grupları yalnızca uyuşturucu kaçakçılığı
üzerine odaklanmakla kalmamakta; başka bir takım suç faaliyetleriyle de
uğraşmaktadır (Adamoli ve diğerleri, s. 71).
Türk organize suç grupları uyuşturucu kaçakçılığı dışında bir takım
suç faaliyetleriyle uğraşsa da temel faaliyet alanını uyuşturucu kaçakçılığı
oluşturur. Türkiye’de, uluslararası bağlantısı bulunan üç ana suç organi-
zasyonu bulunmaktadır. Bunlardan ilki, babalardan oluşan Türk mafya-
sıdır. Türk mafyasını; aralarında zayıf bir bağ bulunan Doğu Karadeniz
(Doğu Karadeniz’den Samsun Limanı’na kadar uzanan coğrafi bölge)
kökenli çeteler oluşturur. Bu çeteler, İstanbul ve Türkiye’nin diğer batı
bölgesindeki kentlerde oturmakta ve Almanya ile Hollanda dahil Kuzey
Avrupa ülkelerindeki Türk göçmen toplulukları ile çeşitli bağlantıları bu-
lunmaktadır. Türkiye’de etkin olan diğer bir suç organizasyonu ise insan
kaynağını Türkiye’de bulunan binlerce İran göçmeni içerisinden sağlayan
İran mafyasıdır. Türkiye’de etkin olan ve uluslararası bağlantısı bulunan
başka bir suç organizasyonunu ise, Almanya, Hollanda ve Britanya’daki
Kürt kökenli Türk vatandaşı göçmen topluluklarıyla bağlantısı olan ayrılıkçı
terör örgütü PKK-Kongra-Gel oluşturur (Bkz., Adamoli ve diğerleri, s. 72).
Çalışmanın hacmini genişletmemek ve organize suç denilince mafya akla
geldiği için burada daha çok Türk mafyası üzerinde durulacaktır.
Geleneksel organize suçun doğum yeri olan İtalya’da; 1980’li yıllardan
itibaren görülen liberalleşme, 1990’lı yıllardan itibaren görülen küreselleşme
akımlarının etkisiyle son yıllarda organize suçun; gerek yapısı ve gerekse
faaliyet yöntemleri bakımından önemli değişiklikler görülmektedir (Bu
makaleler Hasan DURSUN
237TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
konuda fazla bilgi için bkz., Dursun, Hasan, Organize Suçun Temelleri, s.
99 vd.). Kanımca, Türk mafyası da söz konusu akımların etkisinde kalarak
organizasyon ve faaliyet yöntemi boyutları bakımından, son yıllarda önceki
yıllara kıyasla oldukça farklılık göstermektedir. Günümüzde mafya tipi suç
organizasyonları; sadece Doğu Karadeniz kökenliler tarafından değil, başka
coğrafi bölge kökenli insanlar tarafından da kurulabilmektedir. Yine daha
önceleri Türk mafyası; az sayıda ve kabile veya genişletilmiş aile esasına
göre kurulu oluşumlardı. Kabile veya genişletilmiş ailenin başında yaşlı bir
baba bulunmakta, oluşumun diğer elamanlarını ise babanın kan ve sıhri
hısımları oluşturmaktaydı. Ancak, son yıllarda, Türk mafyasını oluşturan
organizasyonların gerek yapısında gerekse faaliyet yöntemlerinde büyük
değişimler görülmektedir. Artık, bir organize suç grubunun elemanı ola-
bilmek için o grubun başı olan babanın kan ve sıhri hısımı olmak şart de-
ğildir. Babalar, akrabası olmasa bile kendilerine faydalı olacak elemanları
bünyelerine katabilmektedir. Türk organize suç grupları; ataerkil ve hantal
organizasyon yapısını da terk etmişler ve organizasyon içerisinde pişmanlık
duyanların ihbarı ile örgüt içerisine sızabilecek gizli görevlilerin takibinden
kurtulabilmek için esnek ve yatay bir organizasyon ağı oluşturmuşlardır.
Bir başka deyişle; Türk mafyasını oluşturan organize suç grupları, grubun
liderlik seviyesinde yapılan işler ile alt seviyede yapılan işler arasındaki
mesafeyi açmışlar ve hücre sistemini benimsemişlerdir. Hücre sistemi
sonucu; grubun alt seviyedeki personeli, bağlı olduğu grubun üst düzey
yöneticileri, organizasyon yapısı ve faaliyetleri konusunda ancak kendisine
verildiği ölçüde, çok az bir bilgiye sahip kılınmıştır. Kısacası, Türk organize
suç grupları; grubunun lider kadrosunu perde arkasında tutacak ve gru-
buna hareketlilik ve esneklik kazandıracak şekilde kendi örgütsel ağlarını
oluşturmuştur (Karş. Jamieson, s. 28).
Türk mafyası, son yıllarda, önceki yıllara kıyasla, çalışma yöntemi ba-
kımından da farklı bir nitelik göstermektedir. Günümüzde; Türk organize
suç grupları, yasal iş dünyasında işleri daha iyi yürütecek tarzda, iş yapma
yöntemlerini değiştirmiştir. Daha somut bir deyişle, söz konusu gruplar; ile-
tişim teknolojisindeki ilerlemeler, mali ve ticari liberalizasyon ve yeni doğan
piyasa alanlarını daha iyi sömürebilmek için faaliyetlerinde yerelleştirme
(decentralization) ve serbestleştirme (deregulation) ilkelerini uygulamaya
başlamıştır. Söz konusu organize gruplar, belirli bir projeyi elde etmek için
gerekli olduğu müddetçe değişik suç grupları ve yasal şirketlerle stratejik
ortaklık kurmakta ve projeyi elde edince dağılmaktadır. Yine günümüzde
Türk organize suç grupları, değişik ülkeleri ve kıyı merkezlerini kapsayacak
şekilde yapılan karmaşık kara para aklama faaliyetlerini kolay bir şekilde
yürütebilmek için kendi bünyesinde bilişim teknolojisi uzmanı ve mali
müşavir istihdam etmeye başlamıştır. Türk mafyası; güvenlik güçlerinin
Hasan DURSUN makaleler
238TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
kolaylıkla ortaya çıkaracağı hantal yapıyı bırakmış, suç faaliyetlerini; sınır
aşan, karşılıklı birbirini destekleyen ağ yapısıyla çok sektörlü olarak çeşit-
lendirmeye başlamıştır. Bunun sonucu olarak, özellikle mali sektörlerde,
yasal faaliyetler ile yasa dışı faaliyetler arasındaki çizgi gittikçe kaybolmaya
başlamıştır (Karş. Jamieson, s. 28).
Uluslararası bağlantısı olan Türk organize suç grupları, son yıllarda
“yatay iç bağlantı” (horizontal interconnection) yöntemiyle çalışmaya başla-
mıştır. Günümüzde organize suç gruplarının faaliyetleri gittikçe birbirine
bağlı olmaya başlaması yüzünden, organize suç grupları bir faaliyetten baş-
ka bir faaliyete kolaylıkla yönelmektedir. Fırsatlar çoğaldıkça, bir organize
suç grubu faaliyetleri arasında daha fazla yatay iç bağlantı oluşturmaktadır.
Yatay iç bağlantı, fırsatçı suç organizasyonlarının özgün bir niteliği olarak,
belirli bir konu üzerinde uzmanlaşmaktan ziyade, faaliyetler arasında fark-
lılaşma (diversification) yapısıyla ortaya çıkar. Faaliyetler arasında yatay iç
bağlantı kavramıyla; bir suç organizasyonu tarafından yürütülen faaliyetler
arasında o suç organizasyonu tarafından oluşturulan bağıntı anlaşılır. Bir
suç organizasyonu; suç faaliyetlerini genişletmek, yeni bir suç döngüsüne
girmek için belirli bir yasa dışı faaliyet alanında kazandığı özgün uzman-
lık, yetenek ve araçlara güvenir. Uygulamada, yeterli şekilde eğitim almış
personel ve araçlara sahip olan, kaçakçılık yolları konusunda deneyimi
bulunan, gelişmiş yolsuzluk ağı oluşturan ve değişik ülkelerle bağlantısı
bulunan suç grupları, yeni yasa dışı piyasalara girmektedir. Kısacası, suç
grupları, uzmanlaştığı alanlara ilave olarak yeni faaliyet alanları katmak-
tadır. Türk organize suç gruplarının faaliyet yöntemi; yatay iç bağlantı
yöntemi ile çalışmanın somut bir örneğidir. Türk organize suç grupları,
kendi klasik faaliyetlerini (uyuşturucu kaçakçılığı, haraç, beyaz kadın ti-
careti, sahte belge ticareti) yürütürken, geniş bir yolsuzluk ağı oluşturmuş
ve bu ağdan yararlanarak Doğu ve Merkezi Asya insanlarının Batı Avru-
pa’ya kaçırılması işi gibi yeni bir faaliyet alanı olan insan kaçakçılığı işine
girmişlerdir (Adamoli ve diğerleri, s. 17, 18).
Soğuk savaş döneminin sona erdiği ve küreselleşme akımlarının hız
kazandığı 1990’lı yıllardan itibaren Türk mafyasının faaliyet yönteminde
görülen başka bir önemli farklılık; Türk mafyasının, diğer ülkelerin suç
organizasyonları ile daha yakın bir ilişki ve işbirliği içerisine girmesidir.
1990’lı yıllardan itibaren Türk mafyası, Avrupa’ya yapılan uyuşturucu ka-
çakçılığı işinde daha çok toptancılık üzerinde yoğunlaşmış; uyuşturucunun
perakende dağıtım işini o ülkedeki yerel organize suç gruplarına bırakmış
veya onlara taşeronluk yaptırmıştır. Örneğin; sıkı bir hücre sistemi bulunan
ve kolaylıkla şiddet göstermeye eğilimli olan Arnavutluk mafyası ile Türk
mafyası yakın bir çalışma ilişkisine girmiş ve Kuzey İtalyan kentlerine eroin
makaleler Hasan DURSUN
239TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
dağıtılması işi, Türk mafyası tarafından Arnavutluk mafyasına bırakılmıştır
(Karş. Jamieson, s. 30). Aşağıda, Türkiye’de faaliyet gösteren organize suç
gruplarının neredeyse varlık nedeni (raison d’étre) haline gelmiş bulunan
uyuşturucu kaçakçılığı üzerinde biraz ayrıntılı olarak durulacaktır.
Babalar ve İran mafyası; kural olarak, uyuşturucuyu işlenmiş olarak
İran üzerinden Afganistan’dan ithal etmekte veya İran güzergahını kulla-
narak Afganistan’dan uyuşturucu hammaddesi (örneğin afyon) getirmekte,
bu hammaddeleri İran, Irak ve Türkiye sınırının kesiştiği ve otorite boşluğu
bulunan bölgelere taşıyarak buralarda işlemektedir. Daha sonra buzdo-
laplı TIR’lara yüklenen uyuşturucular İstanbul’a getirilmektedir. Türkiye
ile Avrupa arasında yapılan uyuşturucu kaçakçılığının büyük bölümü
babalar tarafından yürütülmekte, bununla birlikte, PKK-Kongra-Gel’de
Avrupa’ya yaptığı uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetini, her geçen gün daha
da artırmaktadır (Adamoli ve diğerleri, s. 72).
Babalar, İran mafyası ve PKK-Kongra-Gel; Türkiye’nin uyuşturucu
piyasasını kontrol etmek yanında; fuhuş ticareti, haraç toplama, kara para
aklama ve sahte belge trafiği alanlarında da yoğun bir şekilde faaliyette
bulunmaktadır. Bu gruplar, aynı zamanda, insan kaçakçılığı piyasasında
da oldukça aktif bir konumdadır. Daha somut bir deyişle, Balkan rotası
vasıtasıyla Avrupa’ya kaçak Asyalı göçmen grupların sokulma işinin büyük
çoğunluğu, söz konusu gruplar tarafından kontrol edilmektedir. Bunun
yanında, Türk, Pakistan ve Yunan suç organizasyonlarının Asyalı, Kürt
ve Orta Doğulu’ların göç akımlarını kontrol altında tutabilmek amacıyla
ortak girişimde bulunduklarını gösteren işaretler bulunmaktadır. 2000’li
yıllar oldukça fazla insan kaçakçılığı olaylarıyla doludur. Türkiye’de faa-
liyet gösteren suç organizasyonları; en ufak bir vicdani kaygı taşımaksı-
zın göçmen gruplarını, İtalya’ya ulaştırmak için tıka basa eski ve tehlikeli
botlara bindirmişler ve bu botların bir kısmı batarak onlarca insan Ege ve
Akdeniz’de boğulmuştur. Son olaylar, İtalya’ya yapılan insan kaçakçılığı
faaliyetlerinde; Türk, Yunan, Kürt, Irak ve Pakistanlı organize suç grup-
larının bir uzlaşı çerçevesinde hareket ettiklerini göstermektedir (Karş.
Adamoli ve diğerleri, ss. 72, 73).
Organize suça karşı mücadele verebilmek amacıyla Türkiye tarafından
alınan en önemli önlem; 29.7.1999 tarih ve 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Ör-
gütleriyle Mücadele Kanunu’nun çıkartılmasıdır. 4422 sayılı Çıkar Amaçlı
Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nun 1. maddesinde “Doğrudan veya
dolaylı biçimde bir kurumun, kuruluşun veya teşebbüsün yönetim ve denetimini ele
geçirmek, kamu hizmetlerinde, basın ve yayın kuruluşları üzerinde, ihale, imtiyaz
ve ruhsat işlemlerinde nüfuz ve denetim elde etmek, ekonomik faaliyetlerde kartel
Hasan DURSUN makaleler
240TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
ve tröst yaratmak, madde ve eşyanın azalmasını ve darlığını, fiyatların düşmesini
veya artmasını temin etmek, kendilerine veya başkalarına haksız çıkar sağlamak,
seçimlerde oy elde etmek veya seçimleri engellemek maksadıyla tehdit, baskı, cebir
veya şiddet uygulamak suretiyle yıldırma veya korkutma veya sindirme gücünü
kullanarak suç işlemek için örgüt kuranlara veya örgütü yönetenlere veya örgüt
adına faaliyette bulunanlara veya bilerek hizmet yüklenenlere sadece bu nedenle üç
yıldan altı yıla kadar; örgüte üye olanlara iki yıldan dört yıla kadar ağır hapis cezası
verilir” şeklinde bir hükme yer verilerek, hangi tür organize birleşimlerin
cezalandırılacağı gösterilmiştir.
4422 sayılı Kanun, zoralım önlemine de olanak sağlamaktadır. Gerçek-
ten de, Kanun’un 1. maddesinin 4. fıkrasında; organize suçtan mahkumiyet
halinde, suçun işlenmesine ayrılan veya suçun işlenmesinde kullanılan veya
suçtan doğan değer veya ürünlerin veya bunlar yerine geçen şeylerin veya
zoralımı gereken her türlü eşyanın gelirlerinin veya suçtan doğan her türlü
yararın devlete intikaline hükmolunacağı ifade edilmektedir.
4422 sayılı Kanun, organize suç hallerinde tanık ve kamu görevlileri-
nin korunması dahil bir takım özel soruşturma ve kovuşturma usullerine
yer vermektedir. Söz konusu usuller; iletişimin dinlenmesi veya tespiti,
gizli izleme, kayıt ve verilerin incelenmesi ve gizli görevli kullanılmasıdır.
Ayrıca, 4422 sayılı Kanun’da düzenlenmesi gerekirken, kanımızca bir hata
sonucu 4208 sayılı Kanun’da düzenlenen “kontrollü teslimat” uygulaması
da, özel bir soruşturma ve kovuşturma usulüdür.
Organize suça karşı mücadele verebilmek amacıyla Türkiye tarafından
alınan en önemli önlem olsa da; 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle
Mücadele Kanunu, organize suça karşı etkin mücadele verilmesi hedefini
gerçekleştirecek nitelikte değildir. Kanun’da yapılan en büyük hata, orga-
nize suçun tanımında toplanmaktadır (Kanun’un diğer eksiklikleri konu-
sunda fazla bilgi için bkz., Dursun, Hasan, Organize Suça Genel Bir Bakış,
DPT Yayınları, Ankara, 2001). 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle
Mücadele Kanunu’nun 1. maddesinde, çıkar amaçlı suç örgütü, konunun
uzmanlarının bile zor anlayacağı şekilde son derece karmaşık bir şekilde
tanımlanmakta ve çıkar amaçlı suç örgütünün oluşturulması koşulunun
gerçekleşmesi için ancak belirli bir takım suçları işlemek üzere yapılan
birleşmeler koşul olarak aranmaktadır.
Yargıçlar; çıkar amaçlı suç örgütünün tanımının, ceza hukukunda
geçerli olan kanuni tipiklik ilkesine aykırı bir şekilde yapılması (örneğin
örgütün ne olduğunun açıkça tanımlanmaması) nedeniyle hangi oluşum-
ların çıkar amaçlı suç örgütü oluşturacağını saptamakta büyük güçlüklerle
karşılaşmaktadır. Diğer yandan, maddede, herhangi bir suçu işlemek üzere
makaleler Hasan DURSUN
241TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
değil, belli suçları işlemek üzere yapılan birleşimler çıkar amaçlı suç örgü-
tü olarak kabul edilmekte, bir başka deyişle suçlar arasında ayrım yapıl-
maktadır. Organize suç grubu elemanlarının mahkum edilebilmeleri için,
yasada gösterilen fiilleri işlemek üzere bir araya geldiklerinin mahkemece
kanıtlanması gerekecektir ki, söz konusu kanıtlama işinin ne kadar büyük
bir külfet doğuracağı ortadadır.
Halbuki, Avrupa Komisyonu, organize suçu son derece basit bir şe-
kilde tanımlamıştır. Avrupa Komisyonu tarafından yapılan organize suç
tanımında, organize suçun ölçütleri, zorunlu ve seçimlik ölçütler olmak
üzere ikiye ayrılmıştır. Organize suçun zorunlu ölçütleri şunlardır;
a. Üç veya daha fazla kimsenin beraberce çalışması,
b. Suç grubunun uzun veya belirsiz bir zaman dilimi için faaliyet gös-
termek üzere oluşturulması,
c. Suç grubu elemanlarının ağır suçları işlediklerinden şüphe duyulması
veya anılan elemanların suçlu bulunarak mahkum edilmeleri,
d. Suç grubunun amacının kâr ve/veya güç elde etmek olmasıdır.
Organize suçun seçimlik ölçütleri ise şu şekildedir;
a. Suç grubuna katılan kimselerin her birisinin kendisine özgü bir
görevi veya rolünün bulunması,
b. Suç grubunun bazı çeşit iç disiplin ve kontrol araçlarına sahip ol-
ması,
c. Suç grubunun haraç toplamak için tehdit ve diğer etkili yöntemleri
kullanması,
d. Suç grubunun yolsuzluk ve diğer yöntemlerle siyaset, görsel ve yazılı
basın, kamu yönetimi, güvenlik görevlileri, yargı veya ekonomik üzerinde
etkinlik sağlamaya çalışması,
e. Suç grubunun ticari veya benzeri bir yapılaşmasının olması,
f. Suç grubunun kara para aklama faaliyetiyle uğraşması,
g. Suç grubunun uluslararası düzeyde faaliyet göstermesidir (Adamoli
ve diğerleri, s. 8, 9).
Organize suça karşı etkin bir mücadele verilmesini sağlamak ve AB
normlarına uyumu temin etmek açısından; 4422 sayılı Kanun’un 1. madde-
sindeki çıkar amaçlı suç örgütü tanımının bütünüyle değiştirilmesi, Avrupa
Komisyonu’nun aradığı zorunlu ölçütlere uygun bir organize suç tanımı
yapılması gerekir. Ayrıca, yapılacak tanımda, suçlar arasında ayrım yapıl-
masından vazgeçilerek, hangi suçu işlemek üzere olursa olsun, kanunda
Hasan DURSUN makaleler
242TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
gösterilecek yasal tipiklik ilkesine uygun birleşmelerin organize suç olarak
kabul edilmesi yerinde olacaktır.
Sonuç
Ekonomik suç olgusu oldukça karmaşık bir olgudur. Ekonomik suçları
etkin bir şekilde önleyebilmek için alınması gereken önlemler de, ekonomik
suç olgusu kadar karmaşıktır. Türkiye’nin, ekonomik suçlara karşı etkin
mücadele verebilmesini sağlamak için, Türkiye’de ekonomik, sosyal ve
kültürel önlemler dahil birbirleriyle ilişkili çeşitli düzeneklerin bileşimi
yoluyla mücadele verilmesi ilkesini yaşama geçirmek gerekir. Çünkü,
Türkiye’de ekonomik suçların, köklü tarihi, sosyal, kültürel ve ekonomik
temelleri bulunmaktadır. Buna karşılık, Türkiye’de, ekonomik suçlarla mü-
cadelede, ağırlıklı olarak, yasal önlemlerle yetinme yolu benimsenmekte,
ekonomik suçlara karşı alınan yasal önlemler de çağcıl gelişmelerin geri-
sinde bulunmaktadır.
Ekonomik suç sorunu; ancak, ekonomik suçun tehlikeleri ve mücadele
verilmesi gerekliği konusunda kararlı, bilinçli ve sistemli düşünceye sahip
siyasal iradeyle çözümlenebilir. Bunun yanında, siyasal iktidarın sadece
kendisinin ekonomik suçun çözümü konusunda siyasi iradeye sahip olması
da yeterli değildir. Siyasal iktidarın başta yurttaşlar olmak üzere, özel sek-
tör, sivil toplum kuruluşları ve toplumun diğer katmanlarını ekonomik suç-
ların tehlikesi ve önlenmesi konusunda bilinçlendirmesi gerekir. Özellikle
1980’li yıllardan itibaren ekonomik suçlar Türkiye’de çığ gibi büyümesine
rağmen söz konusu suçlarla etkin mücadele verilmesi yönünde kararlı,
bilinçli ve sistemli siyasi bir çaba gösterilememiştir. Kuşkusuz, 1980’li yıl-
lardan itibaren ekonomik suçlara karşı bir kısım hukuki önlemlerin alınması
yoluna gidilmiştir; ancak, alınan önlemler, kararlı, bilinçli ve sistemli bir
siyasi çabaların sonucu değildir. Alınan önlemler; kısa vadeli, geçici, kısmi,
bütünlük ve tutarlılıktan yoksun niteliktedir.
1980’li yıllarda başlayan liberalleşme, 1990’lı yıllarda başlayan küre-
selleşme akımlarının etkisiyle özellikle 1980’li yıllardan itibaren sadece
Türkiye’de değil, tüm ülkelerde ekonomik suçlar hızlı ve tehlikeli bir şe-
kilde tırmanışa geçmiştir. Ancak, kanımca, liberalleşme ve küreselleşme
akımları, ekonomik suçla etkin mücadele verilmesi yönünde yeni olanak
ve fırsatları da beraberinde getirmiştir. İşte bu olanak ve fırsatları iyi değer-
lendiren çağcıl ülkeler, ekonomik suçları toplumun katlanabileceği en alt
bir seviyeye (bir ülkenin ekonomik suçları bütünüyle ortadan kaldırması
olanaklı değildir) indirmişler ve ekonomik suçları ağır cezai yaptırımlara
bağlamıştır. Çünkü çağcıl ülkeler, ekonomik suçların; ekonomi ve ticari
makaleler Hasan DURSUN
243TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
yaşamın düzgün işlemesi yönündeki kişilerin, toplumun ve devletin hu-
kuki varlık veya menfaatlerini ihlal ettiği yönünde derin bir bilinç sahibi
olarak, ekonomik suçlara karşı en ağır ve sert önlemleri almaktan kaçın-
mamışlardır. Türkiye’de ise 1980’lı yıllardan itibaren, ekonomik suçlara
karşı yeterli önleme alınmayarak çağcıl ülkelerdeki gelişmelerin tam aksi
bir tutum izlenmiş ve “ekonomik suça ekonomik ceza verilir” şeklindeki garip
ve yanlış bir yargıya dayanılarak ekonomik suçlara kimi durumlarda hapis
cezası verilmesinden kaçınılmış kimi durumlarda ise ekonomik suç için
öngörülen hapis cezası, kolaylıkla adli para cezasına dönüştürülebilecek
veya ertelenebilecek (tecil edilecek) nitelikte düşük tutulmuştur. Liberal-
leşme ve küreselleşme akımlarının yalnızca olumsuz yönleri Türkiye’de
etkisini göstermiş, söz konusu akımların ortaya koyduğu yeni olanak ve
fırsatlar (örneğin ekonomik suçlara karşı sıkı bir uluslararası işbirliği) de-
ğerlendirilememiştir.
Türkiye’de, ekonomik suçlara karşı yeterli önlem alınmadığının en
somut görünümü hayali dışsatım konusudur. Özellikle, 1980’li yılardan
itibaren hayali dışsatım yöntemiyle Hazineden belki de trilyonlarca liralık
vergi iadesi alınmasına rağmen hayali dışsatım müstakil bir suç olarak
düzenlenememiş ve yapılan hayali dışsatımların büyük çoğunluğu orta-
ya çıkartılamamıştır. Yine, çok azı tespit edilebilen hayali dışsatımcılar,
caydırıcılıktan uzak nitelikteki adli para cezası ile kurtulmuşlardır. Yine,
1980’li yıllarda; hayali dışsatıma karşı yeterli önlem alınması yönündeki
istemlere ise; dışsatımın Türkiye açısından yaşamsal bir önem taşıdığı,
dışsatımın çok az bir kısmının hayali olduğu, bu açıdan, hayali dışsatıma
karşı önlem alınması yoluna gidilirse “dışsatımcının (ihracatçının) ürkeceği”
gibi söylemlerle karşı çıkılmış, hatta hayali dışsatıma örtülü bir destek
verilmiştir. Hayali dışsatıma karşı etkin yasal tedbirlerin alınması, ancak
2001 yılında mümkün olabilmiştir. Daha somut bir deyişle, 29.6.2001 tarih
ve 4704 sayılı Kanun’la, Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun’da de-
ğişiklik yapılarak, hayali dışsatım için öngörülen para cezaları artırılmış
ve hayali dışsatım için hapis cezası getirilmiştir.
Son olarak; (ancak önem açısından son değil) ekonomik suçlara kar-
şı getirilen yasal düzenlemelerin uygulanma sorununun bulunmasının,
ekonomik suçlara karşı konulan ceza normlarının etkisiz bir konumda bu-
lunmasına yol açtığını ifade etmek gerekir. Türkiye’de ekonomik suçlara
karşı öngörülen yasal düzenlemeler etkisiz bir konumda bulunmaktadır.
Örneğin; Türkiye’nin 1994, 2000 ve 2001 yıllarında yaşadığı büyük eko-
nomik ve mali krizlerin temel nedenlerinden birisini, Türkiye’ye ani bir
şekilde sıcak ve kara para girmesi veya söz konusu paranın ani bir şekilde
ülke dışına çıkması iken, Türkiye’de şimdiye kadar hemen hiç kimse kara
Hasan DURSUN makaleler
244TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
para aklama suçundan dolayı mahkum edilememiştir. Yine, Türk Sermaye
Piyasası’nda yaygın bir şekilde manipülasyon ve içerden öğrenme ticareti
yapıldığı şeklinde kuvvetli bir algı bulunmasına rağmen, Türkiye’de hiç
kimse manipülasyon ve içerden öğrenme ticareti suçu nedeniyle mahkum
edilememiştir. Ekonomik suçlara karşı etkin bir mücadele verebilmek do-
layısıyla başarı kazanabilmek için, ekonomik suçlara karşı öngörülen dü-
zenlemelerin azimli ve heyecanlı bir şekilde uygulanması ve liberalleşme
ile küreselleşmenin getirdiği yeni fırsat ve olanakların kullanılması gerekir.
Kısaca, ekonomik suçları katlanılabilir bir seviyeye getirmek için her türlü
önlem alınmalıdır; aksi takdirde, insanlar, Türk ekonomisinin tekrar, ne
zaman ağır bir krize sürükleneceği konusunda sürgit bir şekilde bahis
oynamaya devam edeceklerdir.
KAYNAKÇA
Adamoli Sabrina, Di Nicola Andrea, Savona U. Ernosto and Zoffi Paola. Or-
ganised Crime Around the World. Heunı Publication Series No. 31. Helsinki,
1998.
Black’s Law Dictionary. 6th Edition, West Publishing Company, 1990USA.
Demirkan, Senem, Insider Trading Regulations In US And A Proposal For Turkey.
http: fic.wharton.upenn.edu/fic/cmbt/Senem%20Demirkan.ppt
Dursun, Hasan, Organize Suça Genel Bir Bakış, DPT Yayınları, Ankara 2001.
“Organize Suçun Temelleri ve Anılan Suçla Mücadelenin Özel Zorlukları”,
Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S. 49 Kasım/Aralık 2003.
“Yargı Organlarının Yolsuzlukla Mücadelesi Sırasında Karşılaşılan Sorunlar
ve Çözüm Önerileri”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S. 55 Kasım/Aralık
2004.
Erem, Faruk, Ceza Usulü Hukuku, Ajans-Türk Matbaacılık Sanayii, Ankara
1968.
Global Corruption Report 2001, TI, http:// ger.netscript.kunde.sserv.de/
download/ger2001/rr_w_europe_n_america_pdf
makaleler Hasan DURSUN
245TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
Global Corruption Report 2003, TI http://www.globalcorruptionreport.org/
download/gcr2003/18_Southeast_Europe_(Jovic).pdf
Granata, Enrico, “The Business World and Corruption”, Responding Corruption,
Unicri, yayın numarası 63, Roma/Milan, 2000.
Gültekin, Recep, Corruption in Turkey: An Overview, http://unisa.edu.au/
taffPages/RickSarre/Poland%20papers/Gultekin.pdf.
Jamieson, Alison, Italy’s Criminal Gangs Change Their Tactics, Jane’s Intelligence
Review, December 2001.
Reichman, Nancy, “Insider Trading”, Beyond The Law Crime in Complex Organi-
zations, Editör Michael Tonry ve Albert J. Reiss, The University of Chicago
Press, 1993.
Van Duyne, Petrus, “Combatting Corrupting: Acts and Attitudes”, Five Issues
in Eurepean Criminal Justice, Editör, Matti Joutsen, Heuni, 1999.
Hasan DURSUN makaleler
246TBB Dergisi, Sayı 58, 2005
ÇIKTI !..