GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE AZINLIK
VAKIFLARININ MAL EDİNMELERİ SORUNU
THE PROBLEM OF PROPERTY ACQUISITION BY MINORITY
FOUNDATIONS FROM PAST TO PRESENT
Mustafa ÇAĞATAY*
1
Özet: Azınlık vakıflarının mal edinebilmeleri, geçmişten
günümüze önemli bir sorun olarak varlığını devam ettirmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşması’yla gayrimüslim azın-
lıklara ait vakıflara her türlü kolaylık ve korumayı sağlama ta-
ahhüdünde bulunmuş ve azınlık vakıfları, 1970’li yıllara kadar
herhangi bir sorunla karşılaşmadan taşınmaz mal edinmişlerdir.
Ancak, söz konusu tarihten sonra yargı kararlarıyla bu hakları
engellenmiş ise de 2000’li yıllardan sonra Avrupa Birliği süre-
ciyle birlikte yapılan yasal değişikliklerle, tekrar eski haklarına
kavuşmuşlardır.
Anahtar Sözcükler : Azınlık, azınlık hakları, cemaat vakıf-
ları, taşınmaz mal edinme, mülkiyet, karşılıklılık ilkesi, Lozan
Antlaşması.
Abstract : Acquiring goods by minority foundations
continued to exist a major problem from to past. With Treaty of
Lausanne, Turkey Republic committed to providing all of types
of convenience and protection for foundations belonging to
non-Muslim minorities and minorities foundations, facing
without any problems until the early 1970s, have obtained real
estate. However, after that date even those rights blocked
judicial desicion, after 2000s with legal changes that made in
the process of EuropeanUnion, they regained former rights.
Keywords : Minority, minority rights, community
foundations (non-Muslim foundations), real estate acquisition,
property, principle of reciprocity, Treaty of Lausanne.
*
Hakim, Anayasa Mahkemesi Raportörü
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu92
GİRİŞ
Azınlık vakıfları ya da bir başka adıyla cemaat vakıfları ve özellik-
le bu vakıfların taşınmaz mal edinmeleri sorunu, Osmanlı İmparator-
luğunun son dönemlerinden günümüze kadar süregelen bir sorundur.
Cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinmeleri konusunda 2002,
2003 ve 2008 yıllarında önemli yasal değişiklikler yapılmıştır. 2002 yı-
lında 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 1. maddesine eklenen fıkralarla
yapılan değişiklikle, Cemaat vakıflarının vakfiyeleri olup olmadığına
bakılmaksızın, Bakanlar Kurulunun izniyle dini, hayri, sosyal, eğitsel,
sıhhi ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz
mal edinebilmelerine ve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta buluna-
bilmelerine olanak sağlanmıştır.
2003 yılında yapılan ikinci yasal düzenleme ile de azınlık vakıf-
larının mal edinebilmelerinde Bakanlar Kurulu yerine Vakıflar Genel
Müdürlüğünün izninin yeterli olacağı hükmü getirilmiştir.
2008 yılında kabul edilip yürürlüğe giren 5737 sayılı yeni Vakıflar
Kanunu’nun 12. maddesiyle yapılan düzenlemeyle ise önceki hüküm-
lerden farklı olarak, cemaat vakıflarına herhangi bir makamdan izin
almaksızın ve vakıf amacıyla öngörülen hizmetleri gerçekleştirme ko-
şulu aramaksızın mal edinme olanağı sağlanmıştır.
Yapılan bu yasal değişiklikler, bir çok tartışmayı da beraberinde
getirmiştir. İşte bu çalışmada, hayli tartışmalı olan bu konu incelenme-
ye çalışılmıştır.
Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, genel ola-
rak azınlık ve azınlık hakları kavramları, azınlık haklarına ilişkin ulus-
lar arası sözleşmeler ve Türkiye’nin azınlıklara ilişkin yaklaşımı ince-
lenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde, vakıflar ve özellikle cemaat
vakıfları ile bunların hukuksal statüsü hakkında genel bilgiler verilme-
ye çalışılmıştır. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde ise cemaat va-
kıflarının taşınmaz mal edinmeleri sorunu geçmişten günümüze, yasal
düzenlemeler ve yargı kararları ışığında incelenmiştir.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY93
BİRİNCİ BÖLÜM
GENEL OLARAK AZINLIK VE AZINLIK HAKLARI
1.1. AZINLIK KAVRAMI
Uluslararası hukukta genel kabul gören bir azınlık tanımı bu-
lunmamaktadır. Bununla birlikte, Birleşmiş Miletler İnsan Hakları
Komisyonu Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt
Komisyonu raportörü Francesco Capotorti’nin 1978 yılında hazırla-
dığı “Etnik Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Haklarına İlişkin
Çalışma” da yer verdiği tanımlamanın, daha sonraki yapılmış olan
tanım denemelerinin temel çerçevesini oluşturduğu kabul edilmek-
tedir
1
.
Capotorti’nin tanımına göre azınlık, “bir devletin nüfusunun geri
kalanına göre sayısal olarak az olan, egemen konumunda bulunmayan , - o
devletin vatandaşı olan – üyeleri nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel
ya da dilsel özelliklerine sahip olan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini
ya da dillerini korumaya yönelik üstü örtülü de olsa bir dayanışma duygusu
gösteren bir grup” tur
2
.
Avrupa Konseyi bünyesinde yapılan çalışmalarda Capotorti’nin
tanımı temel alınmıştır
3
. Avrupa Konseyinin danışma organı niteliğin-
deki Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu)’nun
hazırladığı “Azınlıkların Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi Öneri
si” (1991) ile Parlamenterler Meclisinin hazırladığı “Ulusal Azınlıklara
Mensup Kişiler Hakkında İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne Ek Protokol
Önerisi”nde (1993) azınlık tanımına yer verilmiştir.
Venedik Komisyonunun Önerisi’nin 2. maddesinin birinci fıkra-
sında “Bu Sözleşme’nin amaçları bakımından azınlık, bir devletin nüfusu
nun geri kalanından sayıca az olan, o devletin vatandaşı olan üyeleri nüfu
sun geri kalanından farklı etnik, dinsel ya da dilsel özelliklere sahip olan ve
kültürlerini koruma isteğiyle yönlenen bir grubu ifade eder.” şeklinde bir
tanımlama yapılmıştır.
1
Naz Çavuşoğlu, Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Azınlık Hakları, Su Yayınları,
Ankara, 2001, s. 35.
2
Çavuşoğlu, a.g.e., s. 35.
3
Hüseyin Akgül, Azınlık Kavramı, Akademi Kitabevi, İzmir, 2003, s. 11.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu94
Daha ayrıntılı bir tanım içeren Avrupa Parlamenterler Meclisi’nin
Ek Protokol Önerisi’nde ise ulusal azınlık;
• Bir devletin ülkesinde ikamet eden ve bundan dolayı o devletin
vatandaşı olan,
• O devletle eskiden beri süregelen, sıkı ve sürekli bağlarını koru-
yan,
• Ayırt edici etnik, kültürel, dinsel ya da dilsel özellikler gösteren,
• O devletin ya da o devletin bir bölgesinin geri kalan nüfusundan
sayıca az olmasına rağmen,yeterli derecede temsil edilen,
• Kültürleri, gelenekleri, dinleri ya da dilleri dahil olmak üzere, or-
tak kimliklerini oluşturan öğeleri hep birlikte koruma kaygısıyla
yönlenen,
kişiler grubu olarak ifade edilmiştir
4
.
Bu tanımlamalardan yola çıkılarak, üç tür azınlık grubundan söz
edilmektedir
5
: Ulusal (etnik) azınlıklar
6
, dinsel azınlıklar ve dilsel azın-
lıklar.
1.2. TÜRKİYE AÇISINDAN AZINLIK KAVRAMI
Türkiye’nin azınlıkların tanımına ilişkin temel yaklaşımı Türkiye
Cumhuriyetinin kurucu antlaşması niteliğindeki Lozan Antlaşması’na
dayanmaktadır.
Azınlık kavramının tanımlanması Lozan Konferansı’nda alt ko-
misyonunun en fazla uğraştığı konu olmuştur
7
. Türkiye adına görüş-
melere katılan Rıza Nur’un Türkiye’de yalnızca din azınlığının bu-
4
Çavuşoğlu, a.g.e., s. 38.
5
Ayşe Füsun Arsava, Azınlık Kavramı ve Azınlıkların Uluslararası Belgeler ve Özellikle
Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 27. Maddesi Işığında İncelenmesi, AÜ. SBF
Basımevi, Ankara, 1993, s. 53-58.
6
İçerik olarak ulusal azınlık kavramının etnik azınlık kavramına karşılık gelmesine
karşın, etnik azınlık kavramının daha kapsamlı olduğu ve ulusal azınlık teşkil
etmeyen etnik grupları da kapsadığı ifade edilmektedir (Bkz. Arsava, a.g.e., s.56;
Akgül, a.g.e., 14). Örneğin Bulgaristan ve Makedonya Türkleri ulusal azınlık
olarak kabul edilirken, Fransa’daki Korsakalılar ile İspanya’daki Basklılar etnik
azınlık olarak kabul edilmektedir (Akgül, a.g.e., s. 13).
7
M. Altuğ İmamoğlu, Azınlık Vakıfları ve Yabancıların Taşınmaz Edinimleri, Yazıt
Yayınları, Ankara, 2006, s. 12.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY95
lunduğunu, soy azınlığının bulunmadığını ve Türkiye’nin soy ya da
dilsel azınlıkların korunmasını kabul etmediğini beyan etmesiyle ilk
sorunlar başlamıştır
8
. Alt Komisyonda yapılan görüşmeler sonucunda,
2. maddenin ikinci paragrafında yer alan “azınlıklar” kelimesi yerine
“Müslüman olmayan azınlıklar”, aynı maddenin üçüncü paragrafında
yer alan “azınlıklar” yerine “Türkiye’de oturan azınlıklar”; 7. maddedeki
“Hristiyan ya da Musevi” terimleri yerine “gayrimüslim azınlıklar” terim-
lerinin kullanılması kabul edilmiştir
9
.
Gerçekten de Lozan Konferansı tutanakları incelendiğinde, Azın-
lıklar Alt Komisyonu Başkanı M. Montagna’nın sunduğu 7.1.1923 ta-
rihli raporda; azınlıkların korunmasına ilişkin hükümlerin Türkiye’de
oturan soy, dil ve din azınlıklarının hepsine uygulanması konusunda
yapılan tartışmalar sonucunda, söz konusu hükümlerin yalnızca Müs-
lüman olmayan azınlıklarla sınırlı olarak uygulanmasına karar veril-
diği belirtilmiştir
10
.
Sevr Antlaşması’nda soy, dil ve din esasına dayalı olarak kabul
edilen azınlık kavramı, Lozan Antlaşması’nda Türk tarafının çabala-
rı sonucunda sadece gayrimüslim vatandaşlar yönünden (din esası)
kabul edilmiştir
11
. Aslında bu durum, I. Dünya Savaşından sonra müt-
tefik ve ortak devletlerin kimi ülkelere imzalattığı antlaşmalarda yer
alan ve dönemin soy, dil ve din esasına dayalı standart azınlık anlayı-
şının Türkiye’ye kabul ettirilemediği anlamına gelmektedir
12
.
Lozan Antlaşması’nda azınlık tanımı yer almamakla birlikte,
Antlaşma’nın bütünü ile azınlıklarla ilgili bölüm bir bütün olarak de-
ğerlendirildiğinde, Türkiye’nin azınlık olarak sadece gayrimüslimleri
kabul ettiği anlaşılmaktadır.
Lozan Antlaşması’na göre yalnızca gayrimüslimler azınlık ola-
rak kabul edilmekle birlikte, söz konusu Antlaşma’daki haklardan
8
Lozan Barış Konferansı – Tutanaklar Belgeler- (Çev. Seha L. Meray), SBF Yayınları
No: 291, Ankara, 1970, Takım 1, C.1, Kitap 2, s. 154-155.
9
Lozan Barış Konferansı…, 26.12.1922 tarihli oturum, 10 Sayılı Tutanak, Takım 1, C.1,
Kitap 2, s. 21-213.
10
Lozan Barış Konferansı – Tutanaklar Belgeler- (Cev. Seha L. MERAY), SBF Yayınları
No: 291, Ankara, 1969, Takım 1, C.1, Kitap 1, s. 309.
11
Baskın Oran, “Lozan’ın ‘Azınlıkların Korunması’ Bölümünü Yeniden Okurken”, Yılmaz
Günal’a Armağan, SBF Dergisi, C. 49, Haziran – Aralık 2004, No: 3 -4, s. 287.
12
Baskın Oran, Küreselleşme ve Azınlıklar, İmaj Kitabevi, Ankara, 2001, s. 152 – 153.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu96
Türkiye’deki tüm gayrimüslimler yararlandırılmamıştır. Bu haklar,
Antlaşma’da bu konuda bir hüküm bulunmamasına karşın, sade-
ce Rum, Ermeni ve Musevi vatandaşlara uygulanmıştır
13
. Örneğin
Süryaniler, Keldaniler, Asuriler vb. diğer gayrimüslim azınlıklar,
Antlaşma’da azınlıklar için öngörülen haklardan yararlandırılma-
mıştır
14
.
1.3. AZINLIK HAKLARI KAVRAMI
Azınlık haklarının kapsamının sınırlarının belirlenmesi, azınlık
haklarının tanımı kadar karmaşık ve üzerinde uzlaşı sağlanamayan
bir konudur
15
.
Azınlık hakları, geçerli bireysel insan hakları kapsamında değer-
lendirildiğinden, varolma (hayat) hakkı, eşit olma hakkı, ayırımcılık
yapılmaması, din, ifade ve kültür özgürlüğü, bu hakların bir parçası
olarak kabul edilmektedirler
16
.
Azınlık hakları, eşitlik ilkesi üzerine kurulu “demokratik toplum”
çerçevesinde tanınan haklardır. Eşitlik ilkesi ve ayırımcılık yasağı ya-
nında, azınlık haklarının niteliğine bağlı “pozitif ayırımcılık” ilkesi de
azınlık haklarının kurucu unsurları içinde yer almaktadır
17
.
Gerçekten başlangıçta uluslararası sözleşmelerle güvence altına
alınan azınlık hakları “eşitlik” ve “ayırımcılık yasağı” gibi negatif ifa-
delerle devletlere negatif yükümlülükler getirirken, son zamanlarda
devlete verilen bu negatif koruma (engellememe) görevi, pozitif ayı-
rımcılık yapma görevine dönüşmektedir
18
.
13
M. Çağatay Okutan, Tek Parti Döneminde Azınlık Politikaları, İstanbul Bilgi
Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2004, s. 73.
14
Oran, a.g.e., s. 155. Aynı yazar, bunun nedeninin açık olmadığını ancak büyük
olasılıkla 1920’ler veya 1930’larda İçişleri Bakanlığınca çıkarılan gizli bir genelgeye
dayanmış olabileceğini ileri sürmektedir (Bkz. a.g.e., . 155’teki 80 numaralı
dipnottaki açıklamalar).
15
Yılmaz Aliefendioğlu, “Azınlık Hakları ve Türk Anayasa Mahkemesinin Azınlık
Konusuna Bakışı”, Azınlık Hakları, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Yayın
No: 2, İstanbul, 2002, s. 219.
16
Javaid Rehman, “Uluslararası Hukukta Azınlık Hakları”, Azınlık Hakları, İstanbul
Barosu İnsan Hakları Merkezi Yayın No: 2, İstanbul, 2002, s. 99.
17
Çavuşoğlu, a.g.e., s. 85.
18
Sedat Sadioğlu, “Azınlık Sorunu ve Çözüm Önerileri”, Azınlık Hakları, İstanbul
Barosu İnsan Hakları Merkezi Yayın No: 2, İstanbul, 2002, s. 363; Oran, a.g.e., s.
137.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY97
Günümüz insan hakları hukuku, azınlık gruplarının olumsuz bi-
çimde ayrımcılığa uğramasını hoş görmemekte, aksine olumlu ayı-
rımcılık uygulamalarıyla bu grupların zayıf taraflarının telafi edilerek
varlıklarını sürdürmeleri hedeflenmektedir. Olumlu ayırımcılıktan
kastedilen, gerçekte eşitsiz bir durumu gidermek adına görünürdeki
eşitsizliği bozmaktır
19
.
Azınlık haklarına ilişkin bütün uluslararası belgelerde, azınlık
haklarında öznenin “birey” olduğu varsayımından hareket edilmekte-
dir
20
. Azınlık haklarının bireysel hak olarak kabul edilmesinin temelin-
de, bu hakların kollektif hak olarak kabul edilmesi durumunda özerk-
likten ayrılıkçığa kadar varan talepleri beraberinde getireceği kaygısı
yatmaktadır. Ancak, azınlık haklarının bireysel haklar olarak kabul
edilmesi, bu hakların birlikte kullanımına da engel oluşturmamakta-
dır
21
. Nitekim, Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunmasına İliş-
kin Çerçeve Sözleşme’nin 3/2. maddesinde, ulusal azınlıklara mensup
kişilerin hem bireysel olarak hem de başkalarıyla birlikte topluca azın-
lık haklarını kullanabilecekleri ifade edilmiştir.
Azınlık haklarının yukarıda belirtilen bireysel yönüne karşın, aynı
zamanda kollektif boyutunun bulunması nedeniyle, azınlık hakları
kollektif boyutu olan bireysel haklar olarak kabul edilmektedir
22
. Zira,
bir azınlığı diğer sosyal gruplardan ayıran çizgiler kollektif nitelikte-
dir
23
. Azınlık hakkının varlığı sadece fiziksel varlığa bağlı değil, fakat
söz konusu grubun diğerlerinin yanında aynı zamanda farklılığını
kaybetmeden, kültürel, dinsel ve dilsel varlığını da sürdürebilmesini
içermektedir
24
. Bir başka ifadeyle, azınlık mensubu kişilere tanınan
kendi kültürlerini, dinlerini ve dillerini yaşatma ve koruma hakkı ile
asimilasyon yasağı, dolaylı da olsa “kollektif kimliğin” korunması so-
19
Emre Öktem, “Yeni Vakıflar Kanununun Cemaat Vakıflarına İlişkin Hükümleri
Hakkında Uluslararası Hukuk Açısından Bazı Gözlemler”, Ergun Özbudun’a
Armağan, Yetkin Yayınları, Ankara, 2008, C. II, s. 571.
20
Çavuşoğlu, a.g.e., s. 161; Oran, a.g.e., s. 84.
21
Naz Çavuşoğlu, “Azınlık Hakları: Avrupa Standartları ve Türkiye Bir
Karşılaştırma”, Azınlık Hakları, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Yayın No:
2, İstanbul, 2002, s. 127.
22
Rehman, a.g.m., s. 99; Çavuşoğlu, a.g.m., s. 161; Oran, a.g.e., s. 84.
23
François Rıgaux, “Azınlıklar Hukuku: Tanımlama Sorunları”, Azınlık Hakları,
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Yayın No: 2, İstanbul, 2002, s. 52.
24
Rehman, a.g.m., s. 99.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu98
nucunu doğurmaktadır
25
. Bu özelliğinden ötürü, azınlık hakları günü-
müzde sui generis nitelikli insan hakları olarak kabul edilmektedir
26
.
1.4. AZINLIK HAKLARININ KORUNMASINA İLİŞKİN
ULUSLARASI SÖZLEŞMELER
II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, uluslararası kuruluşların azın-
lık hakları konusunda yaptığı çalışmalar ön plana çıkmıştır. Özellik-
le BM, Avrupa Konseyi ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı
-daha sonra Teşkilatı- (AGİK/AGİT) bünyesinde yapılan çalışmalarda
azınlık haklarının korunmasına ilişkin önemli gelişmeler sağlanmıştır.
1.4.1. Birleşmiş Milletler Koruması
26 Haziran 1945’te San Fransisco’da imzalanan BM Şartı’nda ve 10
Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde azınlık hakları
yönünden öngörülen esas, insanlar arasında ırk, din, dil, kültür gibi
faklılıklara göre ayırım yapmamak ve ayırım yapmayarak sağlanan
eşitlikle azınlıkları korumaktır. Ancak, azınlık haklarının korunma-
sında “ayırım yapmama veya eşit davranma”nın yeterli olmadığının
görülmesi üzerine 16 Aralık 1966’da imzalanan ve 1976’da yürürlüğe
giren BM Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme
27
ile
yeni bir adım atılmıştır
28
.
Sözkonusu Sözleşme’nin 27. maddesindeki “Etnik, dinsel ya da dil
sel azınlıkların bulunduğu devletlerde, bu azınlıklara mensup kişiler, kendi
gruplarının diğer üyeleriyle birlikte toplu olarak, kendi kültürlerinden yarar
lanmak, kendi dinlerini açıklamak ve uygulamak ya da kendi dillerini kul
lanmak hakkından mahrum edilemezler.” kuralı, uluslararası insan hakları
hukuku içinde evrensel nitelikte ve hukuki bağlayıcılığa sahip, azınlık
haklarına ilişkin ilk düzenlemedir
29
.
27. madde, azınlıkların belirlenmesi konusunu düzenlememekte-
dir. Madde, azınlıkların varlığını esas alarak bazı düzenlemeler öngör-
mektedir.
25
Çavuşoğlu, a.g.m., s. 161-162.
26
Arsava, a.g.e., s. 33; 69 ve 70.
27
Türkiye sözkonusu Sözleşme’yi Ağustos 2000’de imzalamış, ancak henüz
onaylamamıştır.
28
Aliefendioğlu, a.g.m., s. 220-221.
29
Çavuşoğlu, a.g.m., s. 23.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY99
Diğer taraftan, Sözleşme’nin 26. maddesinde yer alan “ulusal bir
azınlığa ilişkin her türlü ayırımcılık yasaklanmıştır” kuralı (diskrimi-
nasyon yasağı) ile de azınlıklara dolaylı bir koruma sağlanmıştır
30
.
Söz konusu Sözleşme, bir azınlık içinde yer alan bireyin, öncelikle
bu nedenle, öteki vatandaşlara göre bireysel açıdan bir ayırıma tabi
tutulmasını yasaklamakta; ayrıca, grup içinde kendilerine özgü kül-
türel yaşamlarını sahiplenmek, dinlerinin gereklerini yerine getirebil-
mek ve dillerini kullanabilmek hakkından mahrum edilmemelerini
(pozitif ayırımcılık) öngörmektedir. Sözleşme, aynı zamanda bireyle-
re, Sözleşme’ye ek protokolü onaylayan devletler aleyhine BM İnsan
Hakları Komitesine başvuru hakkını da tanımaktadır.
BM bünyesinde azınlıkların korunması konusunda ikinci belge,
BM İnsan Hakları Komisyonuna bağlı olarak çalışan Ayırımcılığın
Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonunca hazırlanan
“Ulusal ya da Etnik, Dilsel ve Dinsel Azınlıklara Mensup Kişilerin
Haklarına İlişkin Bildirge”dir
31
. Söz konusu Bildirge, BM Genel Kuru-
lunca 18 Aralık 1992 tarihinde kabul edilmiştir. Bildirge’nin hukuksal
bağlayıcılığı bulunmamakla birlikte, doğrudan azınlık haklarını konu
alan ilk uluslararası belge olması ve azınlık haklarına ilişkin yeni stan-
dartları ortaya koyması bakımından önemlidir
32
.
Söz konusu Bildirge, BM uygulamasında “ayırımcılığın
önlenmesi”nden “ azınlıkların korunmasına” geçiş anlamını taşımak-
tadır
33
.
1.4.2. AGİK/AGİT Koruması
Azınlık haklarının eşitlik ve ayırımcılık yasağı genel ilkelerinin ve
BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 27. maddesindeki “nega-
tif” ifadesinin sınırlarını aşarak, özel haklar gerektiren yeni standart-
lara kavuşturulmasında öncülüğün AGİK tarafından üstlenildiği gö-
rülmektedir
34
.
30
Arsava, a.g.e., s. 74.
31
Bu Bildirge’ye Türkiye, yorum beyanında bulunarak oydaşma yoluyla katılmıştır.
32
Çavuşoğlu, a.g.m., s. 23.
33
Oran, a.g.m., s. 132.
34
Çavuşoğlu, a.g.m., s. 23-24.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu100
AGİK
35
sürecinin başlangıcında, 1975 Helsinki Nihai Senedi’nde
ulusal azınlıklara “hukuk önünde eşitlik, temel hak ve özgürlüklerden
yararlanmada fırsat eşitliği bağlanması gerektiği”nden söz edilmiştir.
AGİK tarafından 5 - 29 Haziran 1990 tarihleri arasında Kopenhag’da
gerçekleştirilen insani boyut toplantısı sonucunda kabul edilen Ko-
penhag Belgesi’nde, Avrupa’da barış, güvenlik ve istikrarın korunma-
sı için azınlık haklarına geniş biçimde yer verilmiş, ancak bu hakların
kullanılması ülke bütünlüğü ve ulusal egemenlik kavramlarıyla sınırlı
tutulmuştur.
Devlet ve hükümet başkanlarının 21 Kasım 1990 tarihinde yaptık-
ları Paris AGİK zirve toplantısı sonucunda açıkladıkları ve Yeni Bir
Avrupa İçin Paris Şartı olarak adlandırılan bildiride, taraf devletler
ulusal azınlıkların etnik, dil, kültürel ve dinsel kimliklerinin korunaca-
ğını ve azınlık mensuplarının bu kimliklerini herhangi bir mağduriye-
te uğramaksızın, kanun önünde tam bir eşitlik ve serbestlik içinde dile
getirebileceklerini, bu kimliklerini koruyabileceklerini ve geliştirebile-
ceklerini kabul etmişlerdir.
1.4.3. Avrupa Konseyi Koruması
Avrupa Konseyince hazırlanan 1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’nde azınlık hakları ile ilgili ayrı bir düzenleme öngörülme-
miştir. Ancak, Sözleşme’nin 14. maddesinde bu Sözleşme’de tanınan hak
ve özgürlüklerden yararlanmada ırk, renk, dil, din ve “ulusal bir azınlığa
mensup olma” gibi nedenlerle, ayırım yapılamayacağı ifade edilmiştir.
Avrupa Konseyinin 1993 Viyana Zirvesi’nde hazırlanan Bildir-
ge’nin “Ulusal azınlıklar” başlıklı 2. Ekinde, Kopenhag Belgesi’nin
ulusal azınlıkların korunmasına ilişkin siyasal taahhütlerinin hukuk-
sal yükümlülüklere dönüştürülmesi gereği vurgulanmıştır.
Viyana Zirvesi’nde alınan kararlar sonucunda bu konuda görev-
lendirilen Bakanlar Komitesince 10 Kasım 1994’te hazırlanıp kabul
edilen “Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme” 1
Şubat 1995 tarihinde imzaya açılmıştır.
35
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK), Aralık 1994’te Budapeşte’de
yapılan zirvede adını Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) olarak
değiştirmiştir.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY101
Çerçeve Sözleşme hükümleri, doğrudan uygulanabilir olma özel-
liğine sahip değildir. Sözleşme hükümlerinin uygulanmasında, özel
koşulların göz önünde tutulabilmesi için, devletlere geniş takdir yet-
kisi bırakılmıştır
36
.
Avrupa Konseyi üyeleri arasında sadece Türkiye, Fransa, Belçika
ve Andora tarafından imzalanmayan söz konusu Sözleşme’de uygu-
lamayı denetleme yetkisi Bakanlar Komitesine verilmiştir (m. 24, 25).
Söz konusu Sözleşme, ulusal azınlıklara bir yandan farklı olma
hakkını tanıyarak bir takım haklar vermekle birlikte; bu hakkı, ülke
bütünlüğü, ulusal egemenlik, hukukun üstünlüğü ve hukuksal düzeni
koruma yükümlülükleri ile sınırlandırmaktadır
37
.
Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen bir başka belge de
5.11.1992 tarihinde imzaya açılan ve 1998’te yürürlüğe girmiş bulunan
Bölgesel ya da Azınlık Dilleri Avrupa Şartı’dır. Şart, Avrupa kültürel
mirasının bir parçası olarak kabul edilen bölgesel ya da azınlık dilleri-
ni geliştirmeyi ve korumayı amaçlamaktadır.
1.5. LOZAN ANTLAŞMASI VE AZINLIKLAR
Azınlıklara ilişkin hükümler, Lozan Antlaşması’nın “Akalliyetle-
rin Himayesi” başlıklı 1. Kısmının III. Faslında 37 ilâ 45. maddeler ara-
sında düzenlenmiştir. Antlaşma’nın mütekabiliyet ilkesini düzenleyip
düzenlemediği tartışmalı 45. maddesi, konumuz açısından önem arz
ettiğinden, ayrı bir başlık altında incelenmeye çalışılacaktır.
1.5.1. Genel Olarak Antlaşma’daki Azınlıklara İlişkin Hükümler
Antlaşma’nın 37. maddesinde, Türkiye Devleti’nin Antlaşma’nın
azınlıklarla ilgili bölümünde yer alan hükümleri temel yasalar olarak
tanıdığı ve bunlara aykırı ya da çelişen hiçbir yasal düzenleme yapma-
yacağı taahhüdünde bulunduğu hükmü yer almaktadır.
Antlaşma’nın 38. maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin doğum,
milliyet, dil, ırk ve din farkı gözetmeksizin Türkiye’de yaşayan tüm
halkların yaşam ve özgürlüklerini tam olarak korumayı yükümlediği,
Türkiye’deki tüm halkın kanun düzeni ve genel ahlaka aykırı olma-
36
Çavuşoğlu, a.g.m., s. 27.
37
Aliefendioğlu, a.g.m., s. 223.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu102
mak koşuluyla din ve inanç özgürlüğüne sahip olduğu, azınlıkların
seyahat ve göç etme hakkının bulunduğu ifade edilmiştir.
39. maddede, gayrimüslim azınlıkların siyasal, ekonomik ve kül-
türel hakları güvence altına alınmıştır. Müslüman olmayan azınlıkla-
ra mensup Türk uyruklarının, Müslümanların yararlanacakları aynı
yurttaşlık haklarıyla siyasi haklardan yararlanacakları, tüm Türk
Halkının din farkı gözetilmeksizin yasalar önünde eşit olacakları, her
Türk’ün özel ve ticari ilişkilerde herhangi bir dili özgürce kullanabile-
ceği belirtilmiştir.
Antlaşma’nın 40. maddesinde, gayrimüslim azınlıkların giderle-
rini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve
sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim
kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek konusunda diğer Türk
vatandaşları gibi eşit haklara sahip olacakları ifade edilmiştir.
Antlaşma’nın 41. maddesinde, gayrimüslim azınlıkların önemli
oranda bulundukları il ve ilçelerdeki ilkokullarında kendi dilleri ile
eğitim görmeleri konusunda Türk Hükümetinin gerekli kolaylıkları
göstereceği ve bu okullara bütçeden pay verileceği hükmü yer almak-
tadır.
Antlaşma’nın 42. maddesinde, Türk Hükümetinin gayrimüslim
azınlıkların aile hukuku veya kişisel hakları konusundaki sorunlarını
kendi gelenek ve göreneklerine göre çözümlenmesinde yardımcı ola-
cağı, ayrıca söz konusu azınlıkların Türkiye’deki vakıflarına, din ve
hayır işleri kurumlarına her türlü kolaylıklar ve izinlerin sağlanacağı
ve kuruluşlarla ilgili olarak her türlü koruma önleminin alınacağı be-
lirtilmiştir.
Lozan Antlaşmasının 42. maddesinin üçüncü fıkrasıyla, Türkiye
Cumhuriyeti gayrimüslim azınlıklara ait vakıf niteliğindeki kilise,
havra, mezarlık, hastane gibi dini ve hayri kurumların Türk Hükü-
metinin tam bir koruma garantisi altında olduğunu yükümlenmiştir
38
.
Medeni Kanun’un kabul edilmesinden önce gayrimüslim azınlık-
lardan Yahudiler 25.9.1925, Ermeniler 17.10.1925 ve Rumlar 27.11.1925
38
İsmet Sungurbey, Eski Vakıfların Yeni Sorunları, Maltepe Üniversitesi Yayınları,
İstanbul, 2001, s. 397.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY103
tarihlerinde kendi istekleriyle Adalet Bakanlığına verdikleri dilekçeler
ile artık aile hukuku ve şahsın hukuku bakımından ayrı bir işleme tabi
tutulmak istemediklerini ve bu konuda Lozan’daki haklarından fera-
gat ettiklerini bildirmişlerdir
39
. Söz konusu feragatler, Antlaşma’nın
42. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarına ilişkin olup, diğer fıkraları
kapsamamaktadır
40
. Nitekim, azınlıkların bu feragatlerinin 42. madde-
de öngörülen haklardan yalnızca aile hukuku ve şahsın hukuku açısın-
dan özel hükümlere tabi tutulmama isteği olarak algılanması gerektiği
hususu, Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 10.4.1962 günlü, 2775/3567 sa-
yılı kararında da belirtilmiştir
41
.
43. maddede, gayrimüslim azınlıkların inançlarına zıt veya ibadet-
lerini bozan herhangi bir işleme zorlanamayacakları, hafta tatili günle-
rinde herhangi bir resmi işlemi yerine getirmeye zorlanamayacakları
hükmü yer almaktadır.
Antlaşma’nın 44. maddesinde Türk Hükümetinin, gayrimüslim
azınlıklara ilişkin Antlaşma hükümlerinin uluslararası çıkarları içeren
yükümlülükler oluşturduğunu ve Milletler Cemiyetinin güvencesi al-
tına alınmasını kabul ettiği belirtilmiştir.
Antlaşmanın 45. maddesinde, Antlaşma’nın bu bölümündeki hü-
kümler ile Türkiye’nin gayrimüslim azınlıklarına tanınan hukukun,
Yunanistan tarafından da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azın-
lıklar için de tanındığı hükmüne yer verilmiştir
Söz konusu maddelerde tanınan haklara bakıldığında, Türkiye’nin
Lozan Antlaşması ile gayrimüslim azınlıklara “pozitif ayırımcılık”
yapmayı taahhüt ettiği görülmektedir. Pozitif ayırımcılık, genel yurt-
taş kitlesinin sahip olduğu ve “negatif haklar” adı verilen hakların dı-
şında ve ötesinde, tam ve etkili eşitliğin gerçekleştirilmesi, azınlıkların
39
Nazif Öztürk, Azınlık Vakıfları, Altınküre Yayınları, Ankara, 2003, s. 131.
40
Yuda Reyna, Ester Moreno Zonana, Son Yasal Düzenlemelere Göre Cemaat Vakıfları,
Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş., İstanbul, 2003, s. 61.
41
Söz konusu kararda aynen; “…Lozan Muahedenamesinin 42. maddesinin üçüncü
fıkrasında: ‘Türkiye Hükumeti ekalliyetlere ait kliselere, havralara, mezarlıklara vesair
müessesatı diniyeye her türlü himayeyi bahşeylemeyi taahhüt eder’ denilmiştir. Davalı
kiliselerin temsil ettikleri ekalliyetlerin mümessilleri işbu maddede derpiş edilen bir kısım
haklardan feragat etmişseler de, bu feragat aile hukukuyla ahkamı şahsiye hakkında hususi
hükümler konulmasına dair selahiyetlere münhasırdır…” denilmiştir (SUNGURBEY,
a.g.e., s. 397).
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu104
kendilerine özgü kimliklerini korumaları için uygun koşulların oluş-
turulması anlamını içermektedir. Lozan Antlaşması’nın 41., 42. ve 43.
maddelerinde belirtildiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, gayri-
müslim azınlıklara tanıdığı hakların tam olarak gerçekleşebilmesi ve
Türkiye’de yaşayan diğer Türk vatandaşları ile tam ve etkili eşitliği
sağlayabilmek için tedbirler almak, kolaylıklar göstermek yükümlülü-
ğünü üstlenmiştir
42
.
Azınlıklar ile ilgili hükümlerin güvencesi, Antlaşma’nın 37. mad-
desidir. Bu maddeye göre, Türk Hükümeti Lozan Antlaşması’nı temel
yasa olarak kabul etmiş ve buna aykırı hiçbir düzenleme yapmamayı
taahhüt etmiştir.
1.5.2. Lozan Antlaşması’nın 45. Maddesi
Lozan Antlaşması’nın 45. maddesi “İşbu fasıl ahkamı ile Türkiye’nin
gayri müslim akalliyetleri hakkında tanınan hukuk, Yunanistan tarafından
dahi kendi arazisinde bulunan müslüman akalliyet hakkında tanınmıştır”
şeklindedir.
Lozan Antlaşması’nın 45. maddesinin mütekabiliyeti öngörüp ön-
görmediği hususunda iki ayrı görüş bulunmaktadır.
Doktrinde bazı yazarlar, söz konusu maddenin “mütekabiliyet”
esasını öngördüğünü ve Yunanistan’ın kendi ülkesindeki Türk azın-
lığının haklarına ne kadar riayet ediyorsa, Türkiye’nin de o oranda
azınlık haklarına ilişkin yükümlülüklerine uyması gerektiğini ileri
sürmektedirler
43
.
Ancak, bu görüşü ileri sürenler, mütekabiliyet ilkesinin iki tara-
fı keskin bir kılıç olduğu gerçeğini göz ardı etmektedirler. Gerçekten
de Lozan Antlaşması’nın 45. maddesinin karşılıklılık ilkesini öngör-
düğünü ileri sürmek, Türkiye’nin kendi ülkesinde azınlıklara yaptığı
haksızlık ya da hak kısıtlamalarının Yunanistan tarafından Batı Trakya
42
Zeynep Aydın, “Lozan Antlaşması’nda Azınlık Statüsü Farklı Kökenlilere
Tanınan Haklar”, Azınlık Hakları, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Yayın
No: 2, İstanbul, 2002, s. 212.
43
Gülseren S. Aytaş, “Vakıflar Kanunu Bir Ayrıcalık Belgesidir”, İstanbul Barosu Dergisi, C.
82, S. 2008/2, Mart-Nisan, s. 787; Sadi Somuncuoğlu, Başkent Üniversitesince 2.4.2008
tarihinde düzenlenen “Yeni Vakıflar Yasasının Değerlendirilmesi” konulu panelde yaptığı
konuşma, s. 24; Sadi Somuncuoğlu, “Yeni Vakıflar Kanunu Lozan’a Aykırı mı?”, (http://
www.dengeli.net/vakiflar_kanunu_lozana_aykiri_mi_.html- 21.4.2008).
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY105
Türkleri’ne de aynen yapılmasını reva görmek gibi anlamsız bir sonu-
cu ortaya çıkaracaktır.
Buna karşılık bizim de katıldığımız aksi görüşte olan yazarlar ise;
Cemaat vakıflarının “azınlık” olarak nitelendirilse bile, “kişilik” ola-
rak yabancı statüsünde olmadıkları, zira cemaat vakıflarının Lozan
Antlaşması’na göre “müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk
uyruğu” kabul edilerek, vatandaşlık statüsü içine alındıkları, devlet-
ler arasında uygulanması ve uluslararası hukuk kuralları bağlamında
mümkün olan “mütekabiliyet” esasının, bir devlet ile o devletin va-
tandaşları arasında bir hak tanıma şeklindeki ilişkiye uygulanamaya-
cağı, Türk vatandaşlarına Anayasa’ya aykırı olmamak koşuluyla yeni
haklar verilmesinin karşılıklılık esası ile ilgili olmadığı, söz konusu
maddenin, bir misilleme hakkı olarak görülmesinin mümkün bulun-
madığı, uluslararası antlaşmalar hukukunun (23 Mayıs 1969 tarihli
Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi) kişilere karşı misillemeyi
yasakladığı
44
, söz konusu Sözleşme’nin 60/5. maddesinde
45
insanların
korunmasına ilişkin hükümler içeren uluslararası antlaşmaların esaslı
bir ihlale konu olması halinde bile bu nitelikteki antlaşmaların, ona ta-
raf olan diğer devletlerce yürürlükte tutulması ve uygulamaya devam
olunması gerektiği hükmünün yer aldığını, ileri sürmektedirler
46
.
Azınlık hakları, temel insan haklarından kabul edilmektedir. İnsan
hakları hukukunun temel hakları her zaman ve herkes için koruma ama-
cı ile bir devletin bu hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerini bir başka
devletin ihlalleri sebebiyle mütekabiliyet ilkesini baz alarak askıya al-
masını ya da sona erdirmesini bağdaştırabilmek zordur. İnsan haklarına
ilişkin antlaşmalar, sinallagmatik (tam iki tarafa borç yükleyen) yüküm-
44
1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi. Türkiye tarafından
imzalanmamasına karşın, Dışişleri Bakanlığı’nın verdiği bilgiye göre, teamül
hukuku olarak uygulanmaktadır. Anılan Sözleşme’nin 4. maddesinde
Sözleşme’nin yürürlük tarihinden sonra yapılan sözleşmelere uygulanacağı
hükmü yer almasına karşın, Sözleşme’nin ahdi hukuk niteliğinin yanı sıra
teamülü yansıtıcı özelliğinin bulunması nedeniyle, Sözleşme hükümlerinin büyük
bölümünün zaman bakımından bir sınırlamaya tabi olmadığı kabul edilmektedir.
45
Sözleşme’nin akdedilmesinden hemen sonra, bu hükmün genel olarak insan
haklarına ilişkin antlaşmaları da kapsadığına dair bir eğilim belirmiş ve doktrinde
ağırlık kazanmıştır. Milletlerarası Adalet Divanının da eğilimi bu yöndedir.
46
Öktem, a.g.m., s. 548-558; Turgut Tarhanlı, “Cemaat Vakıfları”, İstanbul Barosu
İnsan Hakları Merkezi Azınlık Hakları Çalışma Grubu, 2002, s.36-38; Aydın, a.g.m., s.
216.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu106
ler içeren klasik antlaşmalardan farklı nitelikleriyle basit bir mütekabi-
liyet ilişkisinin çerçevesini aşarlar. Günümüzde, insan hakları hukuku,
genel uluslararası hukukun aksine, mütekabiliyet fikrine yabancıdır
47
.
Öktem, Lozan Antlaşması’nın hazırlık çalışmaları sırasında, azın-
lık düzenlemelerinin mütekabiliyet uygulamalarına müsait, karşılıklı
hak ve borç içeren hükümler oluşturduğu yönünde bir veriye rastlamak
mümkün olmadığını ifade ettikten sonra, kavrama Antlaşma’nın Fran-
sızca metninden yola çıkarak açıklık getirmeye çalışmıştır. Yazar, Türk-
çe metinde “dahi” olarak geçen kelimenin Fransızca metinde “également”
olarak geçen ve Türkçe’de “eşit biçimde, aynen, aynı biçimde” anlamına
gelen kelime olduğu görüldüğünü, eğer bu maddede kastedilenin mü-
tekabiliyet olması durumunda bu kavramı açık bir biçimde ifade eden
“réciproquement” kelimesinin kullanılabileceğini ifade etmektedir
48
.
Şu halde, 45. madde Türkiye bakımından geçerli olan yükümleri
Yunanistan için de geçerli olduğuna ilişkin bir atıf maddesidir. Madde
ile hedeflenen amaç, Türkiye için öngörülen yükümlerin ülkesindeki
Müslüman azınlıklar bakımından Yunanistan’a da yüklenmesidir. Bu-
rada “mütekabiliyet”ten değil, her iki ülkeye de yükümlülükler geti-
ren bir “paralellik”ten söz etmek daha uygundur
49
.
45. maddenin mütekabiliyet ilkesini öngördüğünü ileri sürmek,
gayrimüslim azınlıkları yabancı olarak kabul etmek anlamına gelir.
Oysa, Türkiye’de yaşayan gayrimüslim azınlıklar, Türkiye Cumhuri-
yeti vatandaşıdırlar.
Kaldı ki, 45. maddenin “mütekabiliyet” şeklinde yorumlanması,
Türkiye’deki azınlıkların sadece Rumlardan oluşmadığı dikkate alın-
dığında bir takım sorunlara neden olacaktır. Örneğin, Türk azınlığının
bulunmadığı İsrail ve Ermenistan devletleri bakımından Yahudilere
veyahut Ermenilere ait olan vakıflarla ilgili sorunlarda hangi ülkenin
muhatap alınacağı ya da hiç devleti bulunmayan Süryani ve Keldani-
ler bakımından karşılıklılık ilkesi ne şekilde uygulanacağı sorusunun
yanıtını vermek mümkün görünmemektedir
50
.
47
Öktem, a.g.m., s. 554-555.
48
Öktem, a.g.m., s. 551-552.
49
Yusuf Uluç, Vakıflar Hukuku ve Mevzuatı, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları,
Ankara, 2008, s. 924; Öktem, a.g.m., s. 551.
50
Samim Akgönül, “Vakıflar Kanunu, Azınlık Olmak ve Azınlık Kurumları”,
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY107
Öktem, 45. maddenin mütekabiliyet ilkesi olarak algılanması ge-
rektiği yönündeki görüşlerin siyasi görüşler olduğunu belirttikten
sonra, bu şekilde bir uygulamanın İstanbul’daki Rumlar ve Batı Trak-
ya’daki Türklere acı çektirmekten başka bir sonuç doğurmayacağını,
hatta ekonomik durumları zayıf olan Batı Trakya Türklerinin bu du-
rumdan daha fazla zarar görebileceğini, diğer taraftan İstanbul’daki
Rum nüfusun 2000 kişinin altına inmesi ve Yunanistan’ın İstanbul
Rum Cemaatini çoktan gözden çıkarması nedeniyle Yunanistan’ın
Lozan’aki azınlık hükümlerinin Türkiye açısından konusuz kaldığı
gerekçesiyle Batı Trakya Türklerini azınlık korumasından tamamen
mahrum bırakma yoluna gidebileceğini ileri sürmektedir
51
.
Ne var ki her iki ülke arasındaki uygulamanın “mütekabiliyet” il-
kesi dikkate alınarak yapılageldiği anlaşılmaktadır
52
.
Anayasa Mahkemesinin azınlıklık haklarına ilişkin yaklaşımını, si-
yasal partilerin kapatılması davalarında verdiği kararlarında görmek
mümkündür
53
. Anayasa Mahkemesinin 45. maddeyi “mütekabiliyet”
ilkesi anlamında değerlendirdiği görülmektedir. Örneğin, Anayasa
Mahkemesi 8.5.1980 günlü, E. 1979/1, K. 1980/1 sayılı siyasi parti ka-
patılması davasında “Lozan Barış Antlaşması’nın ‘III. Fasıl’ hükümleriyle
gayrı müslim azınlıkların varlığı tanınmış ve yararlanacakları hak ve ayrıca
lıklar belirtilmiştir. Konferansta uzun tartışmalar sonunda saptanan bu hü
kümler ‘mütekabiliyet’ esasına dayanmakta…” şeklinde karar vermiştir
54
.
Ancak, Anayasa Mahkemesi 27.12.2002 günlü, E. 2002/146, K.
2002/201 sayılı kararında, cemaat vakıflarına Bakanlar Kurulunun
izniyle, dini, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel alanlardaki ihti-
yaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilmelerine ve taşınmaz
malları üzerinde tasarrufta bulunabilmelerine olanak sağlayan yasal
düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığına karar verirken konuyu
Lozan Antlaşması’nda yer alan mütekabiliyet ilkesi yönünden değer-
lendirmemiştir.
Azınlıkça Dergisi, S. Mart – 2008, s. 10 (http://www.azinlikca.org/pdfs/
AZINLIKCA-36_Mart-08.pdf); uluç, a.g.e., s. 925.
51
Öktem, a.g.m., s. 557-558.
52
Aliefendioğlu, a.g.m., s. 226; aydın, a.g.m., s. 216.
53
Söz konusu kararların ayrıntılı incelemesi için bkz. Aliefendioğlu, a.g.m., s. 228-
236.
54
AMKD, S. 18, s. 32.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu108
5737 sayılı Yasa’nın 2. maddesinde “Bu Kanunun uygulanmasın
da milletlerarası mütekabiliyet ilkesi saklıdır” hükmüne yer verilmiş ve
Yasa’nın TBMM’de yapılan görüşmeleri sırasında, bundan kastedile-
nin Yunanistan’daki Vakıflar Yasası olduğu ifade edilmiştir
55
.
İKİNCİ BÖLÜM
GENEL OLARAK VAKIFLAR VE AZINLIK VAKIFLARI
2.1. VAKIF KAVRAMI
Vakıf, insanla beraber mevcut olan karşılıklı dayanışma ve başka-
sına iyilik yapma duygusunu hukuksal statüye kavuşturan ve ona sü-
reklilik kavramı sağlayan, ulusların sahip bulunduğu manevi güç ve
değerlerin tanımlanmasına yardımcı, tüzel kişiliğe sahip, demokratik
ve sivil bir toplum kuruluşudur
56
.
Vakıflar başlangıçta bireysel ve sosyal ihtiyaçların karşılanması
amacıyla ortaya çıkmış, ancak daha sonra toplumsal yaşamda meyda-
na gelen değişime ve gelişmelere uygun olarak, içinde bulunduğu top-
lumların sosyo – kültürel yapısı, ekonomik olanakları ve kabiliyetleri
oranında değişmiş ve gelişmiştir
57
. Vakıf kurumunun ortaya çıkışına
ilişkin kesin bilgiler bulunmamaktadır.
İslam hukukunda klasik kaynaklar vakfı, “bir malı kullanım hak-
kı şahıslara, mülkiyeti Allah’a ait olmak üzere başkasının mülkiyeti-
ne vermek (temlik) veya mülkiyetini almaktan (temellük) alıkoymak”
olarak tanımlamaktadırlar
58
.
22.11.2002 günlü, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun
101. maddesinin birinci fıkrasında ise vakıflar, “gerçek veya tüzel kişile
rin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan
tüzel kişiliğe sahip mal toplulukları” olarak tanımlanmıştır.
55
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı M. Ali Şahin’in 5555 sayılı Yasa’nın
TBMM’de görüşülmesi sırasında yaptığı konuşma (Bkz. TBMM Tutanak Dergisi,
C. 133, 12. Birleşim, s. 336).
56
Öztürk, a.g.e., s. 11.
57
Öztürk, a.g.e., s. 12.
58
İlhan Akbulut, “Vakıf Kurumu, Mahiyeti ve Tarihi Gelişimi”, Vakıflar Dergisi,
Ankara, 2007, S. XXX, s. 64.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY109
Bu tanımlamadan yola çıkılarak bir tüzel kişilik olan vakfın ortaya
çıkabilmesi için dört unsurun varlığına ihtiyaç bulunduğu ileri sürül-
mektedir
59
. Bu unsurları;
• Vakıf kurma iradesiyle hareket eden kişi (vakfeden),
• Vakfın konusunu oluşturan mal veya hak,
• Malın veya hakkın özgüleneceği bir amaç,
• Malın veya hakkın belli bir amaca özgülendiğini belirten vakıf iradesi,
olarak saymak mümkündür.
Vakfın amacı; hukuka uygun, belirli, anlaşılabilir olmalı ve sürek-
lilik arz etmelidir.
Vakfa özgülenecek mal varlığının vakfın amacını gerçekleştirme-
ye yeterli olması, vakfın amaç veya devamını imkânsız ya da yararsız
hale getirmemesi şarttır.
Vakfı kuranın vakfın amacını belirleme hürriyeti sınırsız değildir.
Bu konuda TMK’nun 101. maddesinin son fıkrası önemli bir sınırlama
getirmektedir. Buna göre, Cumhuriyetin Anayasa ile belirlenen nite-
liklerine ve Anayasa’nın temel ilkelerine, hukuka, ahlaka, milli birliğe
ve milli menfaatlere aykırı veya belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını
desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz.
TMK’na göre vakıf kurma iradesi şekle tabidir ve ancak kanunun
aradığı şekle uyularak açıklanırsa geçerli olur. TMK’nun 102. madde-
sinin birinci fıkrasına göre, vakıf kurma iradesi ya “resmi senetle” ya
da “ölüme bağlı bir tasarrufla” açıklanabilir.
Vakıf kurma iradesinin yer aldığı yazılı belgeye “vakıf senedi” de-
nir. TMK’nun 106. maddesinde, vakıf senedinde vakfın adının, ama-
cının, bu amaca özgülenen mal ve hakların, vakfın örgütlenme ve yö-
netim şekli ile yerleşim yerinin gösterilmesi gerektiği belirtilmektedir.
TMK’nun 102. maddesinin birinci fıkrasına göre vakıf, yerleşim
yeri mahkemesi nezdinde tutulan sicile tescil ile tüzel kişilik kazanır.
Vakfın tesciline ilişkin başvurular, vakfın ikametgahında bulunan as-
59
Jale Akipek, Turgut Akıntürk, Türk Medeni Hukuku – Başlangıç Hükümleri- Kişiler
Hukuku, Beta Yayınları, İstanbul, 2007, s. 664.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu110
liye hukuk mahkemesine yapılır. Mahkeme, vakfın kurulması için ge-
rekli ve zorunlu unsurların mevcut olup olmadığını, vakfın senedinde
noksanlıklar veya kanuna aykırılıklar bulunup bulunmadığını ince-
ledikten sonra tescile karar verir. Ancak, TMK’nun vakıf için aradığı
zorunlu unsurları ihtiva etmeyen, hukukun emredici hükümlerine ya
da TMK’nun 101. maddesinde belirtilen yasaklanmış amaçlara aykırı
olarak kurulan vakıfların tescili mümkün değildir
60
.
Osmanlı’nın son döneminde merkezîleşme hareketleri, dağınık
vaziyet alan vakıfların tek elde toplanması, vakıf sektöründe baş gös-
teren yolsuzlukların ortadan kaldırılması, devlet çatısının Batı tarzı
merkezî bir anlayışla yeniden organize edilmesi ve vakıf potansiyelin-
den devletin diğer sektörlerinde de yararlanılması fikriyle Evkaf Ne-
zareti kurulmuştur.
Batılılaşma döneminde vakıfların yönetiminin merkezîleştirilmesi
sonucu, vakıfların imkânlarının ve gelirlerinin devletin diğer sektörle-
rine aktarılması ve sonrasında yapılan hukuki düzenlemelerle, Hazine
ile Vakıflar arasında mevcut alacak ve borçların karşılıklı ibra edilmesi,
birçok vakfın bakımı için masraf gerektiren hayrat yapıların Evkaf Ha-
zinesine kalması, bu kurumlara gelir sağlamak için tahsis edilen taşın-
mazların azalması, hayrat eserlerin harap olmasına, hayri hizmetlerin
ve vakıf hizmetlerinin durma noktasına gelmesine de neden olmuştur.
3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı Yasa ile de Evkaf Vekâleti kaldırıl-
mış ve bu görevler, Başbakanlığa bağlı Vakıflar Umum Müdürlüğüne
devredilmiştir. 1935 yılında da Vakıflar Kanunu yürürlüğe girmiştir.
Bu tarihler arasında vakıflarla ilgili herhangi bir mevzuat yürürlüğe
konulamamış, Evkaf Umum Müdürlüğü ve Vakıflar bütçe kanunları-
na eklenen maddelerle idare edilmiştir.
2.2. VAKIF TÜRLERİ
Vakıf türleri 17.2.1926 günlü, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi
(MK)’nin kabulünden önceki ve sonraki dönemdeki vakıflar olmak
üzere iki ana grupta tasnif edilebilir.
MK’un kabulünden önceki dönemdeki vakıfları, mahiyetleri (Hay-
ri – zürri), mülkiyetleri (sahih - gayrisahih), kullanım şekilleri (İcare-i
60
Akipek-Akıntürk, a.g.e., s. 667, 676 ve 677.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY111
Vahideli Vakıflar - İcare-i Vahide-i Kademeli Vakıflar) ve idareleri
(mazbut – mülhak – cemaat ve esnafa mahsus) bakımından dörtlü bir
ayırıma tabi tutmak mümkündür
61
.
MK’un kabulünden sonra yürürlüğe giren 5.6.1935 günlü, 2762 sa-
yılı Vakıflar Kanunu, vakıfları; mazbut ve mülhak vakıflar olmak üze-
re iki grupta toplamıştır.
Mazbut vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğünce bir kül halinde
yönetilen vakıflardır. 2762 sayılı Vakıflar kanunun 1. maddesine göre
MK’un yürürlüğe girmesinden önce kurulan ve;
• Bu kanundan önce zapdedilmiş,
• Bu kanundan önce İdareleri zapdedilmiş,
• Mütevelliliği bir makama şart edilmiş,
• Mütevelliliği vakfedenlerin ferilerinden başkalarına şart edilmiş,
• Kanunen veya fiilen hayrı bir hizmeti kalmamış,
vakıfların tamamına mazbut vakıflar denilmektedir.
Mülhak vakıflar, mütevellileri veya seçilmiş heyetleri tarafından
idare olunan vakıflardır. 2762 sayılı Yasa’nın 1. maddesine göre Mede-
ni Kanun’dan önce vücut bulmuş ve;
• Mütevelliliği vakfedenlerin ferilerine (soylarına) şart edilmiş,
• Cemaatlerce idare olunan,
• Bazı sanat sahiplerine mahsus
vakıflar, mülhak vakıflardır.
2762 sayılı Kanun’la birlikte 16 Şubat 1328 (1912) tarihli Kanunda
“Osmanlı Cemaat ve Müessesatı Hayriyesi” olarak adlandırılan cema-
at vakıflarına tüzel kişilik tanınarak, bunlar mülhak vakıf statüsüne
alınmışlardır
62
.
Mazbut vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğünün idaresi ve deneti-
mi altındadır. Mülhak vakıflar ise mütevellileri tarafından idare olun-
61
http://www.vgm.gov.tr/02_VakiflarHakkinda/001_Vakiflarimiz/
hukuktavakif.cfm (10.12.2010)
62
Reyna-Zonana, a.g.e., s. 79.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu112
makla birlikte, Genel Müdürlüğün denetimi altındadır. Mülhak vakıf-
ların her biri bağımsız bir tüzel kişiliğe sahipken, mazbut vakıfların
bağımsız bir tüzelkişiliği yoktur.
2762 sayılı Yasa’nın ilk halinde mülhak vakıf olarak kabul edilen
cemaat ve esnaf vakıfları, 1949 yılında yapılan Yasa değişikliğiyle mül-
hak vakıflar statüsünden çıkarılmışlardır.
743 sayılı MK’da vakıf terimi yerine “tesis” kelimesi kullanılmıştır.
20.5.1926 günlü, 864 sayılı Kanunu Medeninin Sureti Mer’iyet ve Şekli
Tatbiki Hakkında Kanun’un 8. maddesinin ikinci fıkrasında da MK’un
yürürlüğe girmesinden sonra kurulacak vakıflar için “tesis” terimi
kullanılmış ve bu vakıfların MK hükümlerine tabi olacağı hükmüne
yer verilmiştir. Ancak bu kavram kargaşası MK’da değişiklik yapan
13.7.1967 günlü, 903 sayılı Yasa ile giderilmiş ve MK’da “tesis” terimi
yerine “vakıf” kelimesi kullanılmaya başlanmıştır
63
.
Söz konusu kavram değişikliğinin yapılmasında önemli bir etken
de “tesis” kavramının Türk Toplumu tarafından benimsenememesi
nedeniyle MK’nun kabulünden sonra kurulan “tesis” sayısındaki azal-
malar olarak ifade edilmektedir
64
.
2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nu yürürlükten kaldıran 20.2.2008
günlü, 5737 sayılı Vakıflar Kanunu ise vakıf türlerine beş kategoride
ele almıştır. Yasa’nın 3. maddesinde vakıf türlerinin tanımlamalarına
yer verilmiştir. Buna göre;
Mazbut vakıf, “Bu Kanun uyarınca Genel Müdürlükçe yönetilecek ve
temsil edilecek vakıflar ile mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yü
rürlük tarihinden önce kurulmuş ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince
Vakıflar Genel Müdürlüğünce yönetilen vakıflar”,
Mülhak vakıf, “Mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin yürürlük
tarihinden önce kurulmuş ve yönetimi vakfedenlerin soyundan gelenlere şart
edilmiş vakıflar”,
63
Söz konusu Yasa değişikliğe ilişkin Kanun Teklifi’nin gerekçesinde vakıf
kelimesinin tesis kelimesi yerine kavramı daha isabetli ifade ettiği belirtilmiş
ve Komisyonlarda yapılan görüşmeler sırasında davet edilen Vakıflar
Genel Müdürlüğü ve Üniversite mensupları da tesis yerine vakıf teriminin
kullanılmasının faydalı olacağı yönünde görüşler ileri sürmüşlerdir (Bkz. TBMM
Tutanak Dergisi, Dönem 1, Toplantı 4, C. 42, Sıra Sayısı 918, s. 2 – 6).
64
Cumhuriyetimizin 50. Yılında Vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara,
1973, s. 7.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY113
Cemaat vakfı, “Vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı
Vakıflar Kanunu gereğince tüzel kişilik kazanmış, mensupları Türkiye Cum
huriyeti vatandaşı olan Türkiye’deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıflar”,
Esnaf vakfı, “2762 sayılı Vakıflar Kanununun yürürlüğünden önce ku
rulmuş ve esnafın seçtiği yönetim kurulu tarafından yönetilen vakıflar”,
Yeni vakıf, “Mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi ile 4721 sayılı
Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre kurulan vakıflar”
olarak tanımlanmıştır.
Görüldüğü üzere, 5737 sayılı Yasa, yürürlükten kalkan 2762 sayılı
Yasa’daki mazbut – mülhak – cemaat ve esnaf vakıfları şeklindeki üçlü
ayırım yerine vakıfları beşli bir ayırıma tutmuştur. Yasa’nın 1. madde-
sinde esnaf vakıfları, mülhak vakıflardan ayrı olarak tanımlanmasına
karşın, 6. maddenin dördüncü fıkrasında bu vakıflara mülhak vakıfla-
ra ilişkin hükümlerin uygulanacağı ifade edilmiştir.
5737 sayılı yeni Vakıflar Kanunu’nun önceki Kanun’dan bir diğer
önemli farkı da; yeni Yasa’nın MK’un yürürlüğe girmesinden sonra
kurulmuş olan ve MK hükümlerine tabi olan “yeni vakıflar” hakkında
bir takım hükümler öngörmesidir.
2.3. CEMAAT VAKIFLARININ HUKUKSAL STATÜSÜ
Cemaat vakıflarını, 1926 yılından önce kurulmuş olan, Türkiye’de
yaşayan Türk vatandaşı gayrimüslim cemaatlere ait olan, cemaat ta-
rafından ve cemaat arasından seçilen kişi ya da heyetlerce yönetilen,
tüzel kişiliği olan ve bu nedenle de tüzel kişilerin bütün hak ve borçla-
rına sahip olan ve Vakıflar Kanunu hükümlerine tabi bulunan vakıflar
şeklinde tanımlamak mümkündür
65
.
Cumhuriyetin ilânından sonra yurdumuzda mevcut vakıflarımızı
ciddi bir düzen ve esasa bağlamak için 1935 yılında yürürlüğe giren
2762 sayılı Vakıflar Kanunu ilk defa olarak cemaatlere mahsus vakıflar
adı altında bu vakıfları da kontrol ve murakabesi altına almak yoluna
gitmiş ve bunlar, mülhak vakıflar statüsüne tabi tutulmuştur.
65
İmamoğlu, a.g.e., s. 49.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu114
İsviçreli hukukçu H. Leemann tarafından 31.8.1929 tarihinde hazır-
lanan Vakıflar Kanunu’nun ilk taslak metninin 34. maddesinde azınlık
vakıflarının kaldırılarak yönetimlerinin Devlete geçmesi hükmü geti-
rilmiş ve maddenin gerekçesinde Devletin son zamanlarda aynı amacı
taşıyan diğer vakıflara el koyması nedeniyle azınlık vakıflarına da el
koymanın adalet ve eşitlik ilkesine uygun olacağı ileri sürülmüştür.
Ancak, söz konusu madde, Danıştayın azınlık vakıflarına el konulma-
sının Lozan Antlaşması’na aykırı olacağı yönündeki kararları dikkate
alınarak benimsenmemiş ve azınlık vakıfları Vakıflar Genel Müdürlü-
ğünün denetiminde ve mütevellileri tarafından yönetilen mülhak va-
kıflar statüsüne alınmıştır
66
.
Cemaat vakıfları 2762 sayılı Yasa’nın ilk halinde mülhak vakıflar
içinde değerlendirilmiş ve bunların “mütevelliler veya seçilmiş heyet-
leri” tarafından idare edileceği belirtilmiştir. 28.6.1938 günlü, 3513 sa-
yılı Yasa ile 2762 sayılı Yasa’nın 1. maddesinde yapılan değişiklikle
“mütevellileri veya seçilmiş heyetleri” şeklindeki ibareden “veya seçilmiş
heyetleri” biçimindeki bölüm çıkarılmasına karşın, cemaat vakıflarının
mülhak vakıf statüsüne dokunulmamıştır.
Ancak, cemaat vakıfları 31.5.1949 günlü, 5404 sayılı Yasa ile ya-
pılan değişiklikle, mülhak vakıf statüsünden çıkarılarak (esnaf va-
kıflarıyla birlikte) ayrı bir vakıf statüsüne konulmuştur. Söz konusu
değişiklikle, mülhak vakıflar “mütevelliliği vakfedenlerin fer’ilerine şart
edilmiş vakıflara (Mülhak vakıflar) denir. Bunlar mütevellileri tarafından
idare olunur.” şeklinde tanımlanmış; ayrıca cemaat vakıflarının bunlar
tarafından seçilen kişi veya heyetlerce yönetileceği hükmü getirilmiş-
tir. Yasa’nın gerekçesi ile İçişleri, Adalet, Maliye ve Bütçe Komisyonu
raporlarında da yapılan yasal değişiklikle cemaat ve esnaf vakıflarının
mülhak vakıf statüsünden çıkarıldığı açıkça ifade edilmiştir
67
.
Nitekim, Danıştay 10. Dairesinin 21.6.2005 günlü, E. 2004/8356, K.
2005/3544 sayılı kararında da “2762 sayılı Vakıflar Kanununun 1. madde
sini değiştiren ve 1949 yılında yürürlüğe giren 5404 sayılı Yasa ise, o tarihe
kadar mülhak vakıf olduğu kabul edilen cemaat vakıflarını ayrı bir vakıf türü
olarak belirlemiş; “cemaatlere ve esnafa mahsus vakıflar, bunlar tarafından
seçilen kişi veya kurullarca yönetilir.” hükmünü getirmiştir. Böylece 5404
66
Öztürk, a.g.e., s. 133-134.
67
TBMM Tutanak Dergisi, Dönem VIII, Toplantı 3, C. 19-A, Sıra sayısı 229, s. 1-5.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY115
sayılı Yasa ile Medeni Kanun öncesi mevcut vakıflar, mazbut, mülhak ve ce
maat vakıfları olarak tasnif edilmiştir.” denilmek suretiyle, 1949 tarihinde
yapılan yasal değişiklikle cemaat vakıflarının mülhak vakıf statüsün-
den çıkarıldığı ifade edilmiştir.
Her ne kadar Anayasa Mahkemesinin 27.12.2002 günlü, E.
2002/146, K. 2002/201 sayılı kararında da cemaat vakıfları, “Türkiye’de
ki müslüman olmayan Türk uyruklu cemaatlere ait olup, Lozan Barış Ant
laşması ile koruma altına alınan ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu kapsamında
bulunan mülhak vakıf niteliğindeki tüzelkişiler” olarak tarif edilmiş
68
ise
de bu tanımlamada cemaat vakıflarının mülhak vakıf statüsünde oldu-
ğuna ilişkin değerlendirmenin, 1949 değişikliğinden önceki durumu
ifade ettiği tarafımızca değerlendirilmektedir.
Nitekim Anayasa Mahkemesi de 17.6.2010 günlü, E. 2008/22, K.
2010/82 sayılı kararında önceki nitelendirmesinden vazgeçerek, 1949
yılında yapılan yasal değişiklik sonucunda cemaat vakıflarının mül-
hak vakıf statüsünden çıkarıldığını ifade etmiştir
69
.
20.2.2008 günlü 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 3. maddesinde
cemaat vakıfları, “Vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı
Vakıflar Kanunu gereğince tüzel kişilik kazanmış, mensupları Türkiye Cum
huriyeti vatandaşı olan Türkiye’deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıflar”
olarak tanımlanmıştır.
MK hükümlerine göre kurulan vakıfların kuruluşu vakıf senedine
dayanmakta iken, cemaat vakıflarının çoğunluğunun vakıf senedi bu-
lunmamaktadır. Cemaat vakıflarının kuruluşlarının büyük çoğunluğu
Osmanlı padişahlardan aldıkları fermanlara dayanmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1815 yılında çıkarılan ve çö-
zülme dönemlerine kadar uzun yıllar boyunca uygulanan fetva uya-
rınca, gayrimüslimlere kilise ve manastır inşa ettirmek veya bunların
bakım ve onarımlarının yapılarak yeniden ihyalarını sağlamak üzere
vakıf kurmalarına izin verilmemiş, kilise ve manastır yoksullarına
yardım yapılmak amacıyla kurulacak vakıfların malvarlığının ise yal-
nızca para olmasına izin verilmiş, ancak 18. yüzyıldan itibaren iç ve
68
AMKD, C. 39/1, s. 318.
69
Anayasa Mahkemesinin kararının tam metni için bkz. 11.01.2011 tarih ve 27812
sayılı Resmi Gazete.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu116
dış etkililerle birlikte gayrimüslimlere yeni bazı kiliseler yapma hakkı
tanınmıştır. Bununla birlikte, gayrimüslimlerin İslam dinince de hayır
sayılan hastane, çeşme ve benzeri amaçlarla vakıf kurmalarına izin ve-
rilmiştir
70
.
Osmanlı Devletinde tüzel kişilik kurumu bulunmamaktadır. 1870
tarihli Ticaret Kanunnamesi ile ticaret şirketlerine tüzel kişilik tanın-
mış, ancak vakıflar için böyle bir düzenleme öngörülmemiştir.
Tüzel kişiliklerin varlığı ilk defa 1325 (1909) tarihli Cemiyetler
Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle mümkün olmuştur.
1936 yılında 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun muvakkat maddesi
ile cemaat vakıflarını idare eden kişilerce bilcümle mallarının, gelirleri-
nin ve bunları sarf ettikleri yeri birer beyanname ile Vakıflar İdaresine
bildirilmesi şart koşulmuştur.
Cemaat Vakıflarının çoğunluğunun vakfiyeleri olmadığından
bunların vermiş olduğu 1936 tarihli beyannameler, vakfiye olarak ka-
bul edilmektedir. Ancak, Sungurbey, bu beyannamelerin vakfiye ola-
rak kabul edilemeyeceğini, bu beyannamelerin yalnızca söz konusu
vakıfların tasarrufunda bulunan taşınmazların kendi adlarına tapuya
tescili için yapılan bir bildirimden ibaret olduğunu ileri sürmektedir
71
.
Gerçekten de bugün cemaat vakfı olarak kabul edilen diğer tüzel
kişilerin hiçbiri vakıf olarak kurulmamıştır ve bunların vakfiyeleri bu-
lunmamaktadır. Bu durum, azınlıklar tarafından da doğrulanmakta-
dır. Nitekim, 2762 sayılı Yasa’nın 44. maddesi uyarınca 1936 yılında
azınlıklardan beyanname istenmesi üzerine, cemaat mensupları önce
beyanname vermek istememişler, ancak daha sonra vakıf olmadıkları-
na dair şerh
72
koymak suretiyle beyannameleri imzalamışlardır
73
.
70
Reyna- Zonana, a.g.e., s. 40; Öztürk, a.g.e., s. 118.
71
Sungurbey, a.g.e., s. 356.
72
Örneğin Yeniköy Rum Parayia Klisesi ve Mektebi tarafından verilen beyannamenin
altına konulan ihtirazi kayıt da aynen: “Not – Mezkür Kilise ve Mektep bir vakıf
tarafından vakf edilmediklerinden ve vakfiyeleri olmadıklarından ve Teşrin-i
Evvel 1926 tarihinden önce vücut bulmuş vakıflardan bulunmadıklarından, idare ve
murakebesi cemaate ait bulunduğu cihetle 2762 numaralı Vakflar Kanunu’nun daire-i
şümulüne dahil olamayacağı derkar ise de, bu baptaki kâffe-i hukukumuzun mahfuz
kalması şartıyla vakıflar müdürlüğünün emri tahririne binaen iş bu beyanname imla
(imza) ve takdim kılındı” ifadelerine yer verilmiştir (Öztürk, a.g.e., s124).
73
Öztürk, a.g.e., s. 124.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY117
Cemaat vakıfları, yürürlükten kalkan 743 sayılı MK’nun 74/2. ve
yürürlükte bulunan 4721 sayılı TMK’nun 101/4. maddesinde yer alan
“belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf
kurulamayacağı” kuralının istisnasını oluşturmaktadır. Bu istisnanın
dayanağı ise Türkiye’nin Lozan Antlaşması’nın 42. maddesinin üçün-
cü fıkrasında yer alan söz konusu vakıflara ilişkin taahhüdüdür.
Ülkemizde halihazırda 161 adet cemaat vakfı bulunmaktadır
74
.
Bunlardan 74’ü Rumlara, 51’i Ermenilere, 18’i Musevilere, 9’u Sür-
yanilere, 3’ü Keldanilere, 2’si Bulgarlara, 1’i Gürcülere, 1’i Manini
Ortodokslarına ve 1’i de bağımsız Türk Ortodokslarına aittir. Bu va-
kıflardan dini olanları kilise, manastır, havra veya sinagogların; ilmî
olanları okulların; hayrî olanları ise hastanelerin veya diğer hayrî
faaliyetlerin yaşatılmasına yönelik amaçlar taşımaktadırlar. Söz ko-
nusu vakıfların her biri ayrı bir vakıf tüzel kişiliği olarak kabul edil-
mektedir.
2.4. YUNANİSTAN’DA BATI TRAKYA TÜRKLERİNE AİT
VAKIFLARIN DURUMU
Yunanistan’da yaşayan Müslüman Türk azınlığa ait vakıfların hu-
kuki statüsü, esas olarak, 1912-1913 Balkan Savaşlarından sonra Yuna-
nistan ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan 1913 tarihli Ati-
na Antlaşması’nın 11. ve 12. maddeleriyle belirlenmiştir. Buna göre;
• Yunanistan’a verilen topraklar üzerindeki Müslümanlara ait va-
kıflar hakkında Osmanlı İmparatorluğu döneminde geçerli olan
kanunlara saygı duyulması,
• Yunanistan’da yaşayan Müslümanların kendi vakıflarını yönetme
hakkı,
• Vakıf yönetimlerinin müftüler tarafından denetlenmesi,
• Müftülerin doğrudan Müslüman halk tarafından seçilerek iş başı-
na getirilmeleri,
Antlaşma ile güvence altına alınmıştır. Söz konusu Antlaşma hü-
74
http://www.vgm.gov.tr/02_VakiflarHakkinda/004_CemaatVakiflar/cemaat.
cfm (20.12.2010).
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu118
kümlerine uygun olarak, 1920 yılında “Müftüler ve Başmüftü Seçimiy-
le İslam Cemaatlerine Ait Evkaf Varidatının Yönetimine Dair Geçici
Kanun” başlıklı 2345 sayılı Yasa yürürlüğe konularak, Antlaşma hü-
kümleri iç hukuk mevzuatı haline getirilmiştir. Bu hak ve düzenleme-
ler Lozan Antlaşması’nın 40. maddesiyle de teminat altına alınmıştır.
Yunanistan’ın Batı Trakya Bölgesinde, karşılıklı nüfus mübade-
lesi dışında bırakılan Müslüman Türk azınlığa ait vakıflar, devletin
olumsuz tavrı ve müdahaleleri nedeniyle, evkaf idarelerinin 30 yıl
sonra seçilmeye başlanmış olmasına rağmen, 2345 sayıl Yasa’nın gü-
vencesi altında 1967 yılına kadar devletle ahenk içinde çalışmışlar ve
azınlık okullarının ve dini kurumlarının finans kaynağını oluştur-
muşlardır
75
.
1967 yılında yapılan askeri darbe sonucunda iş başına gelen cun-
ta yönetimi, Müslüman Türk azınlığa ait vakıfların yönetimine kendi
adamlarını getirmiş, bu durum demokrasiye geçildiği 1974 yılından
sonra da devam etmiştir. 1980 yılında çıkarılan 1091 sayılı Vakıflar
Yasası ile kuruluşlarından beri İslam-Osmanlı hukuku ilkelerine göre
yönetilen azınlık vakıfları hakkında Yunan Medeni Kanunu’nun hü-
kümlerinin uygulanacağı kabul edilmiştir.
Yunanistan’da vakıfların idare heyetleri müftülerin bulunduğu
Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç ve Didimoticho’da kurulmuştur. 1930
yılandan 1967 yılana kadar geçen dönemde, İdare Heyetleri yerel müf-
tüler tarafından seçilmekte ve yetkili makam tarafından onaylanmak-
taydı. 1967 yılandan sonra ise İskeçe ve Gümülcine’nin İdare Heyetleri
Yunan Hükümeti tarafından atanmakta; Didimoticho’daki evkaf mal-
larını ise yerel müftü idare etmektedir
76
.
Şubat 2008 tarihinde kabul edilen “Batı Trakya Müslüman Azın-
lığının Vakıf ve Taşınmazlarının Yönetim ve İdaresine İlişkin Yasa ile
1980 tarihli Vakıflar Yasası yürürlükten kaldırılmıştır. Ancak, her iki
Yasa metni karşılaştırıldığında, sonradan yürürlüğe giren Yasa’nın ön-
cekinden çok farklı hükümler getirmediği anlaşılmaktadır.
75
Sabahattin Emin, “Yunanistan’da Vakıflar ve Müslüman Türk Azınlığı Vakıflarının
Durumu”, Vakıf Sempozyumu Kitabı, Ankara, 2004, s. 113-118.
76
Angelos Syrigos, “Yunanistan’daki Müslüman Dini Vakıfların Hukuki İdaresi”,
Vakıf Sempozyumu Kitabı, Ankara, 2004, s. 195.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY119
2.5. VAKIFLARA İLİŞKİN TEMEL MEVZUAT VE TARİHSEL
GELİŞİMİ
Vakıflarla ilgili hükümlere ilk defa 17.2.1926 günlü, 743 sayılı
MK’un 73 ilâ 81. maddeleri arasında yer verilmiştir. MK’da vakıf keli-
mesi yerine “tesis” kelimesi kullanılmış ve bu durum 13.7.1967 günlü,
903 sayılı Yasa ile yapılan değişikliğe kadar sürmüştür.
743 sayılı MK’un yürürlüğe girmesiyle birlikte, bu dönemden
önce kurulan eski vakıfların yeni yasa hükümlerine bağlı olması uy-
gun görülmemiş, 20.5.1926 günlü, 864 sayılı Kanunu Medeninin Sureti
Mer’iyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun’un 8. maddesinin birinci
fıkrasında
77
bu vakıflar hakkında ayrı bir tatbikat yasasının çıkarılması
gerektiği belirtilmiştir.
864 sayılı Yasa’nın gerekçesi bulunmamakla birlikte Adliye Encü-
menince düzenlenen Mazbata’da 8. maddeye ilişkin olarak “Müesses
ve mevcut evkafımızın enva ve eşkali muhtelife arz eylemekte olması hasebiyle
bunlar hakkında ayrıca bir tatbikat kanunu neşri kabul edilerek ona göre bir
madde tespit edilmiştir.” ifadesine yer verilmiştir
78
.
864 sayılı Yasa’nın 8. maddenin birinci fıkrasında öngörülen “tat-
bikat kanunu”nun hazırlanması için İsviçre’li ünlü hukukçu Hans
Leemann Türkiye’ye davet edilmiş ve bu kişi tarafından hazırlanan
Kanun, 1935 yılında 2762 sayılı Vakıflar Kanunu adıyla çıkarılmıştır.
Yasa’nın genel gerekçesinde, eski dönem vakıfları için MK’dan ayrı
bir vakıflar yasası çıkarılmasının nedeni olarak, eski vakıfları kötü kul-
lanımdan korumak amacıyla güçlü bir kontrol sistemi içerisine almak,
ekonomik açıdan yetersiz kalan vakıfların yaşatılmasını sağlamak ve
MK’un kabul ettiği mülkiyet esası ile bağdaşmayan ve beraberinde bir
çok tartışmaları getiren eski vakıflardaki mukataa ve icareteyne tahvil
usulünü kaldırmak ve tasfiye etmek olarak açıklanmıştır
79
.
2762 sayılı Yasa’ya ilişkin TBMM Adliye Encümeni’nin 2.7.1934
günlü, E. 1/395, K. 43 sayılı Encümen Mazbatası’nda tesis ve vakıf
77
864 sayıyı Yasa’nın 8. maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “Kanunu Medeninin
meriyete vaz’ından mukaddem vücude getirilen evkaf hakkında ayrıca bir tatbikat kanunu
neşrolunur.”
78
TBMM Zabıt Ceridesi, Devre II, İçtima Senesi III, C. 25, S. Sayısı 173, s. 14.
79
TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, İçtima F, C. 4, S. Sayısı 124-2, s. 2.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu120
kavramlarına ilişkin değerlendirmelerde de bulunulmuştur. Söz ko-
nusu Mazbata’da vakıf ve tesis kavramlarının mahiyetlerinin aynı
olduğu ancak, MK’un yürürlüğünden önce ve sonraki vakıfları ayırt
etmek için böyle bir terim farklılığına gidildiği açıkça ifade edilmiştir
80
.
Ancak, 13.7.1967 günlü, 903 sayılı Yasa ile MK’da yapılan değişiklikle
MK’da “tesis” yerine “vakıf” kelimesi kullanılmaya başlanmış ve te-
rim farklılığı sona erdirilmiştir.
Böylece, 2762 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte vakıf-
lara ilişkin hükümlere 743 sayılı MK ve 2762 sayılı Yasa’da yer veril-
diğini görmekteyiz. MK’un yürürlüğe girmesinden sonra kurulacak
vakıflar hakkında 864 sayılı Yasa’nın 8. maddesinin ikinci fıkrasında
yer alan “Kanunu Medeninin meriyete vaz’ından sonra vücude getirilecek
tesisler, Kanunu Medeni ahkâmına tâbidir.” kuralı gereğince, MK hüküm-
leri uygulanırken; MK’un yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıf-
lar hakkında 2762 sayılı Yasa hükümleri uygulanmıştır.
2762 sayılı Vakıflar Kanunu hükümlerine tabi vakıflar için 7.7.1936
günlü ve 3371 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Vakıflar Tüzüğü hü-
kümleri uygulanmıştır.
MK hükümlerine göre kurulan vakıflara ilişkin olarak ise MK’da
vakıflara ilişkin esaslı düzenlemelerin yapıldığı 903 sayılı Yasa’nın
uygulanmasını göstermek amacıyla Bakanlar Kurulunca kabul edi-
len 21.8.1970 günlü ve 13586 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Türk
Medeni Kanunu Hükümlerine Göre Kurulan Vakıflar Hakkında Tü-
zük çıkarılmış ve söz konusu vakıflar için bu Tüzük hükümleri uygu-
lanmıştır
81
.
22.11.2001 günlü 4721 sayılı TMK ile 743 sayılı MK yürürlükten
kaldırılmıştır. Yeni TMK’nda vakıflara ilişkin hükümler, Yasa’nın 101
ilâ 117. maddeleri arasında yer almıştır.
80
TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, İçtima F, C. 4, S. Sayısı 124-2, s. 5 -6.
81
3.12.2001 günlü, 4722 sayılı Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü Ve Uygulama
Şekli Hakkında Kanun’un 22. maddesinde yer alan “Türk Medeni Kanununda
öngörülen tüzük ve yönetmelikler, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl
içinde çıkarılır ya da yürürlükteki tüzük ve yönetmeliklerde gerekli değişiklikler yapılır.
Bu düzenlemeler yapılıncaya kadar, yürürlükteki tüzük ve yönetmeliklerin Türk Medeni
Kanununa aykırı olmayan hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” şeklindeki
hüküm nedeniyle, söz konusu Tüzük’ün halen bazı maddeleri yürürlüktedir.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY121
4721 sayılı TMK’nun yürürlüğünü ve uygulama şeklini gösteren
3.12.2001 günlü 4722 sayılı Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve
Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 8. maddesinin birinci fıkrasında
“Türk Kanunu Medenisinin yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş bulunan
vakıflar hakkında yürürlükte olan özel hükümler saklı kalmaya devam eder”
hükmüne yer verilmek suretiyle de 2762 sayılı Yasa’nın kapsamındaki
vakıflar için bu Yasa’nın uygulanmaya devam edeceği belirtilmiştir.
20.2.2008 günlü, 5737 sayılı Vakıflar Kanunu ile 2762 sayılı Va-
kıflar Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır. 5737 sayılı Yasa, MK’un
yürürlüğe girmesinden sonra kurulan yeni vakıflar hakkında da hü-
kümler öngörmesi nedeniyle, bu güne kadar yapılmakta olan yasa-
laşma tekniğinden farklı bir yol izlemiştir. Gerçekten de 5737 sayılı
Yasa’da bir yandan Yasa’nın 5. maddesinin birinci fıkrasındaki “Yeni
vakıflar; Türk Medeni Kanunu’nun hükümlerine göre kurulur ve faaliyet
gösterirler.” hükmü gereğince, TMK hükümlerine göre kurulan yeni
vakıflar hakkında TMK’nun vakıflara ilişkin hükümlerinin uygulana-
cağı belirtilirken, diğer yandan aynı Yasa’nın sonraki maddelerinde
yeni vakıflar için de hükümler vazedilmiştir (örneğin, Yasa’nın 12.,
14., 15., 23., 25., 26. maddeleri). Böylece, MK’un kabulünden sonra ku-
rulan vakıflar hakkında hem MK hükümleri hem de 5737 sayılı Ka-
nun hükümlerinin uygulanması söz konusu olabilecektir. Her iki yasa
arasında çatışma bulunması durumunda, MK’a göre özel ve sonraki
kanun niteliğini taşıyan 5737 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanması
gerekecektir.
5737 sayılı Yasa’nın Geçici 2. maddesi uyarınca söz konusu Yasa’nın
ilgili maddelerinde düzenlenmesi öngörülen yönetmelik, Vakıflar Yö-
netmeliği adı altında, 27.9.2008 günlü ve 27010 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Yönetmelik’te; yeni va-
kıfların kuruluşu, vakıfların yönetimi, faaliyetleri, denetimlerine iliş-
kin usûl ve esaslar ile Vakıflar Meclisi, Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı,
Vakıf Uzmanlığı ve Uzman Yardımcılığı ile ilgili görev, yetki ve so-
rumlulukların düzenlenmesine ilişkin hükümler yer almaktadır.
Vakıflarla ilgili düzenlemeye Anayasa’nın “Dernek kurma hürri-
yeti” başlıklı 33. maddesinde yer verilmiştir. Söz konusu maddenin
son fıkrası uyarınca 33. madde hükümleri, vakıflar hakkında da uygu-
lanacaktır.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu122
Sonuç olarak, bugün itibariyle vakıflar hakkında uygulanacak te-
mel mevzuatı; Anayasa’nın 33. maddesi, TMK’nun 101 ilâ 117. madde-
leri, 5737 sayılı Vakıflar Kanunu, Türk Medeni Kanunu Hükümlerine
Göre Kurulan Vakıflar Hakkında Tüzük’ün TMK’nun ve 5737 sayılı
Yasa’nın hükümlerine aykırı olmayan ilgili hükümleri ve 5737 sayılı
Yasa’ya dayalı olarak çıkarılan Vakıflar Yönetmeliği olarak sayabiliriz.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
AZINLIK VAKIFLARININ MAL EDİNMELERİ
3.1. GENEL OLARAK VAKIFLARIN MAL EDİNMELERİ
Malvarlığı, bir kişinin sahip olduğu para ile ölçülebilen mal, hak
ve borçların tamamından oluşan hukuki bütünlüktür. Herkes mutla-
ka bir malvarlığına sahiptir. Kişi olma yönünden tüzel kişilerle gerçek
kişiler kural olarak birbirlerine eşittirler. Her ikisi de haklar ve borçlar
edinmeye ehil (hak ehliyeti) varlıklardır. Bir başka ifadeyle, bir tüzel
kişi de borç doğurucu işlemlerle alacak ya da borç edinebilir ya da ge-
reksinim duyduğu taşınır veya taşınmazın mülkiyetini kazanabilir ve
bunlar üzerinde kullanmak veya yararlanmak amacıyla sınırlı nesnel
hakların sahibi olabilir
82
.
Ancak, kural olarak tüzel kişilerin de gerçek kişilerinkine eşit bir
hak ehliyetine sahip oldukları söylenebilirse de, bu durum kesinlik ta-
şımaz. Tüzel kişilerin yapısından kaynaklanan bazı özellikler ve hukuk
düzenince öngörülen bazı nedenlerle, tüzel kişilerin hak ehliyetlerinde
bazı kısıtlamalar söz konusu olabilir. Tüzel kişilerin hak ehliyetinin
sınırlandırılmasında üç tür sistemden söz etmek mümkündür.
Bazı ülkelerde (örneğin Türk-İsviçre hukuk sistemlerinde), tüzel
kişilerin hak ehliyetlerinin ancak bünyelerinden dolayı sınırlandırılabi-
leceği kabul edilmektedir. Nitekim, TMK’nun 48. maddesinde tüzel
kişilerin, cins, yaş, hısımlık gibi yaradılış gereği insana özgü nitelik-
lere bağlı olanlar dışındaki bütün haklara ve borçlara ehil oldukları
belirtilmek suretiyle, hak ehliyetinin sınırlandırılmasında tüzel kişinin
bünyesinin dikkate alındığı anlaşılmaktadır
83
.
82
Aydın Zevkliler, M. Beşir Acarbey, K. Emre Gökyayla, Medeni Hukuk, Ankara,
1999, s. 626.
83
Akipek-Akıntürk, a.g.e., s. 544.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY123
Bazı ülkelerde (örneğin İngiliz ve Fransız hukuk sistemlerinde),
tüzel kişilerin ancak amaçlarıyla sınırlı bir hak ehliyetine sahip olacak-
ları görüşü egemendir. Tüzel kişilerin sahip olabilecekleri hakların ve
borçların kapsamını amaçlarıyla sınırlamak isteyen bu görüşe “tahsis
ilkesi” (principe de la spécialité veya ultra – vires teorisi) denmekte-
dir. Bu görüşe göre, amaç tüzel kişilerin en esaslı ve yapıcı unsurudur.
Tüzel kişilerin hak sujesi olarak tanınması, örgütlendirilmesi de hep
bu amacın gerçekleşmesini sağlamak, bu amaca ulaşmalarını mümkün
hale getirmek içindir. Bu nedenle, tüzel kişiler ancak amaçlarının ger-
çekleşmesine yarayacak haklara ve borçlara sahip olmalıdırlar.
Bazı ülkelerde ise, tüzel kişilerin fazla güç ve kudret sahibi olma-
larının önüne geçebilmek amacıyla, özel kanunlarla özellikle mal varlı-
ğı edinmeleri konusunda bir takım sınırlamalara gidilmektedir. Türk
Hukukunda yürürlükten kaldırılan 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun
64. maddesinde derneklerin ikametgahları ile amaç ve faaliyetleri için
gerekli olanlardan başka taşınmaz mala sahip olmalarına olanak tanın-
mazken, 5253 sayılı Dernekler Kanunu’nda
84
ise herhangi bir sınırlama
öngörülmemiş sadece bildirim yükümlülüğü getirilmiştir.
Şu halde, Türk Hukukunda kural olarak, tüzel kişilerin hak ehli-
yetlerinin bünyeleri dolayısıyla sınırlandırılabileceği kabul edilmekle
birlikte, doktrinde Türk – İsviçre hukukunda tüzel kişilerin hak ehli-
yetinin
85
amaçları ile de sınırlanması gerektiği hususunda tam bir gö-
rüş birliği vardır
86
. Bir başka ifadeyle Türk Hukukunda, tüzel kişilerin,
yapılarına ve amaçlarına uygun düştüğü oranda, mal varlığı hakların-
dan sayılan her türlü hakka sahip olabilecekleri görüşünün egemen
olduğunu söyleyebiliriz.
Vakıflar da bir tüzel kişiliğe sahiptirler. Bu husus, 22.11.2002 gün-
lü, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 101. maddesinin bi-
84
5253 sayılı Dernekler Kanunu’nun derneklerin taşınmaz mal edinimini
düzenleyen 22. maddesi şöyledir: “Dernekler genel kurullarının yetki vermesi üzerine
yönetim kurulu kararıyla taşınmaz mal satın alabilir veya taşınmaz mallarını satabilirler.
Dernekler edindikleri taşınmazları, tapuya tescilinden itibaren bir ay içinde mülki idare
amirliğine bildirmekle yükümlüdürler.”
85
Akipek-Akıntürk, burada hak ehliyetinden ziyade fiil ehliyetinin sınırlandırıldığı
görüşünü ileri sürmektedirler (a.g.e., s. 545-548).
86
Bülent Köprülü, Medeni Hukuk, İstanbul, 1984, s. 414; Ergun Özsunay, Medeni
Hukukumuzda Tüzel Kişiler, İstanbul, 1982, s. 61 ve 62; Akipek-Akıntürk, a.g.e., s.
548.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu124
rinci fıkrasında “Vakıflar, gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları
belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal
topluluklarıdır.”; 5737 sayılı Kanun’un 4. maddesinde ise “Vakıflar, özel
hukuk tüzel kişiliğine sahiptir.” şeklinde açıkça ifade edilmiştir. Bu ne-
denle, vakıfların tüzel kişilerin sahip olduğu tüm haklardan istifade
etmeleri doğaldır.
Vakıf, tesciliyle birlikte tüzel kişilik kazanır ve bağımsız bir şah-
siyet haline gelir. Tescilin diğer bir sonucu da tahsis edilen malların
başka bir işleme gerek duyulmaksızın vakfın mülkiyetine geçmesidir.
Vakfın ilk malvarlığı, vakıf senedi ile kendisine tahsis edilen mal ve
haklardan oluşur. Bu malvarlığına, dar anlamda vakfın malvarlığı da
denilir. TMK’nun 101. maddesinde, vakfa özgülenecek mal varlığının
vakfın amacını gerçekleştirmeye yeterli olması, vakfın zorunlu unsur-
ları arasında sayılmış ve aynı Yasa’nın 102. maddesinde de yeterli mal-
varlığına sahip bulunmayan vakıfların tesciline karar verilemeyeceği
hükmüne yer verilmiştir.
Geniş anlamda vakfın malvarlığı ise, kuruluşta tahsis edilenlerle
birlikte, sonradan elde edilen tüm değerler, ihtiyatlar, vakfın işletme-
leri için ayrılan sermayeler ve borçlardan oluşur
87
.
TMK’nda amaca özgülenen kuruluş malvarlığı için Mahkeme izni
öngörülmüş, vakfın amacını gerçekleştirmeye yönelik olarak sonradan
edindiği mallarla ilgili bir hükme ya da sınırlamaya yer verilmemiştir.
3.2. CEMAAT VAKIFLARININ MAL EDİNMELERİ SORUNU
3.2.1. Tarihsel ve Yasal Süreç
Osmanlı döneminde tüzel kişilere taşınmaz mal edinebilme olana-
ğı ilk defa 16 Şubat 1328 (1912) tarihli kanunla bahşedilmiştir. “Eşhası
Hükmiyenin Emvalı Gayrimenkuleye Tasarruflarına Mahsus Kanunu
Muvakkat” adını taşıyan bu Kanun, tüzel kişilere bu tarihten sonra
taşınmazlarda temellük ve tasarruf imkanı sağladığı gibi, tüzel kişile-
rin o tarihte fiili tasarrufları altında olmakla beraber, başkaları üzerine
tapuya tescil ettirdikleri mallarının bazı kayıt ve şartlarla kendi namla-
rına tescil ettirmelerine olanak sağlamıştır.
87
Murat Doğan, Vakıflarda Mal Varlığı, Ankara, 2000, s. 163.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY125
Bu kanunun verdiği yetkiye dayanarak diğer hükmi şahıslarla bir-
likte azınlık cemaatleri de mülkiyetleri takma adlarla başka kimselerin
üzerinde bulunan ve tasarruf ede geldikleri taşınmaz mallarını kendi
tüzel kişilikleri üzerine geçirebilmek için Defter-i Hakani idarelerine
birer beyanname ile başvurmuşlardır. Bu beyannameler, yalnızca ta-
şınmaz mallar için doldurulmuştur.
Kanunda çizilen çerçeveye ve aktarılan bilgilere uygun olarak
süresi içinde Defter-i Hakani İdaresine beyanname veren azınlıkların
okul, yetimhane, kilise, havra ve hastane gibi sosyal, kültürel, dini ve
hayri kurumlarının her biri ayrı birer tüzel kişilik olarak kabul edil-
mişlerdir.
Lozan Antlaşması’nın 40. maddesinde, gayrimüslim azınlıkların
giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, din-
sel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve
eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek konusunda diğer
Türk vatandaşları gibi eşit haklara sahip olacakları; 42. maddesinin
üçüncü fıkrasında ise Türkiye’nin azınlıklara ait kiliselere, havralara,
mezarlıklara ve sair müessesatı diniyeye her türlü himayeyi bahşeyle-
meyi ve aynı azınlıkların hali hazırda Türkiye’de mevcut olan evkafına
ve müessesatı diniye ve hayriyelerine her türlü kolaylık ve müsaadeyi
göstereceği taahhüdünde bulunduğu ifade edilmiştir.
1935 yılında çıkarılan 2762 sayılı Yasa’nın 44. maddesi uyarınca,
cemaat vakıflarının vakıf olarak tasarruf edildikleri, vergi kayıtları,
kira mukaveleleri ve 1328 tarihli Yasa’nın yayınlanmasından sonra ta -
puya verilmiş defterler ve müesseselerin hesap defterleri ve buna ben-
zer vesikalarla anlaşılacak olan yerleri “vakıf kütüğü”ne kaydedilmiş,
ayrıca aynı Yasa’nın Geçici 1. maddesi uyarınca da, cemaat vakıflarını
idare eden kişilerce bilcümle mallarının, gelirlerinin ve bunları sarf
ettikleri yeri birer beyanname ile Vakıflar İdaresine bildirilmesi şart
koşulmuştur.
2762 sayılı Yasa (mülga) ile durumu belirlenen cemaat vakıfları,
zaman zaman kuruluş amaçlarına uygun olarak ihtiyaçlarını karşıla-
mak üzere taşınmaz mal edinmiş ve taşınmaz malları üzerinde tasar-
rufta bulunmuş iken, bu konu çeşitli yargı kararlarına konu olmuş ve
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (HGK)’nun 8.5.1974 günlü, E: 1971/2-
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu126
820, K: 1974/505 sayılı kararıyla
88
birlikte, bu vakıfların taşınmaz mal
edinmelerinin önü kapatılmıştır. Söz konusu kararda, cemaat vakıfla-
rının 1936 yılında verdikleri beyannamelerin vakıfname olarak kabu-
lünün zorunlu olduğu, vakıfnamelerinde mal ya da bağış kabul ede-
bilecekleri yönünde açıklık bulunmayan vakıfların ise gerek doğrudan
gerekse vasiyet yoluyla taşınmaz mal iktisap edemeyecekleri belirtil-
miştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun bu kararından sonra, cemaat
vakıflarının 1936 beyannamesinde yer almayan taşınmazları aleyhine
açılan davalarda, Yargıtay aynı görüş doğrultusunda kararlar verme-
ye devam etmiştir.
Ancak, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 6.12.1999 günlü, E.
1999/12630, K. 1999/12902 sayılı kararında, Yargıtayın çeyrek yüzyıl-
dan beri sürdüregeldiği cemaat vakıflarının bağış ya da vasiyet yoluy-
la taşınmaz edinebilmeleri için beyannamelerinde bu konuda açıklık
bulunması gerektiği yolundaki görüşünden dönülmüş ve kararda son-
radan edinilen taşınmazın vakfın tüzüğü dikkate alınarak taşınmaz
mal edinmenin amacı aşan bir durum yaratıp yaratmayacağının de-
ğerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiş ise de, bu karar istisnai bir karar
niteliğinde kalmıştır. Nitekim, Yargıtayın daha sonra verdiği çeşitli ka-
rarlarında eski görüşünü yinelediği görülmüştür
89
. Benzer yaklaşım,
Danıştay tarafından da benimsenmiştir
90
.
Bu noktada, yukarıda belirtilen yargı kararlarına konu olan 1936
tarihli beyannamenin hukuksal niteliği üzerinde durulması gerekmek-
tedir.
Yargı kararlarında benimsenen ve bir kısım yazarlarca
91
da destek-
lenen 1936 tarihli beyannamenin vakıfname olarak kabul edilmesi ge-
rektiği, vakıfnamede açık hüküm bulunmaması durumunda vakıfların
taşınmaz mal edinemeyecekleri, cemaat vakıflarının da gerçek anlamda
vakıfnamelerinin bulunmaması nedeniyle taşınmaz mal edinemeyecek-
88
YKD, 1975, C. 1, S. 8/16.
89
Örneğin Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 22.2.1993 günlü, E. 1992/14847, K.
1993/2047 ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 8.5.2002 günlü, E. 2002/16-159,
K. 2002/355 sayılı kararlarında da Yargıtay HGK’nun 1974 yılında verdiği kararda
benimsediği argümanlar esas alınmıştır.
90
Örneğin Danıştay 10. Dairesinin 26.5.1982 günlü, E. 1982/3285, K. 1982/1413;
27.5.1986 günlü, E. 1986/69, K. 1986/1302 ve 26.3.1992 günlü, E. 1991/1596, K.
1992/1144 sayılı kararları.
91
Aytaş, a.g.m., s. 784.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY127
leri yönündeki görüşün tutarlı olmadığı kanaatindeyiz. Bu husus, 2762
sayılı Yasa’nın gerek 44. maddesi gerekse Geçici 1. maddesinin gerekçe-
leri ve yasalaşma süreçleri incelendiğinde açıkça ortaya çıkacaktır.
Gerçekten de 2762 sayılı Kanun’a ilişkin Tasarı’nın ilk halinde 44.
maddenin bulunmadığını görmekteyiz. Bu madde Tasarı’ya TBMM
Adliye Encümeni’nin 2.7.1934 günlü, E. 1/395, K. 43 sayılı Mazbatası
ile eklenmiştir. Encümenin gerekçesi şöyledir:
“Encümenin bu fasla ilave ettiği maddelerden birisi de alakadarların mü
racaatlarını beklemeden bu kanunun neşrinden en az onbeş sene evvelinden
beri vakfolunarak tasarruf edildikleri anlaşılacak olan mallar Evkaf idaresinin
talebi üzerine tapuya işaret edilerek ilân olunacağı, bu ilân tarihinde itibaren
beş sene içinde itiraz eden çıkmazsa o malın vakıf olarak katî tescili yapılacağı
tasrih edilmiş olup bununla da vakıf mallar gizlide kalmayarak bir an evvel
tescillerinin yapılması temin olunmak istenmiştir. Gerçi 1515 sayılı kanun
mucibince dahi vakıf malların tapuya raptı mümkün ise de kısmı mühimi eş
hası hükmiyeye aid olmak üzere bir kısım vakıflarda mevcud muvazaalı ve
gizli vaziyetin ortadan kaldırılmasına mezkûr kanunun hükümleri kâfi gel
meyeceği düşünülmüş ve tapu sicillerinin bir an evvel tesisi hakkında medeni
kanunun istihdaf ettiği gayenin bir kat daha kolaylıkla temini husulü için bu
hususta halin icaplarına göre daha müsait hükümler vazına lüzum görülmüş
ve maddenin bu şekilde tesbitinde bu mülâhazalar âmil olmuştur.”
92
.
2762 sayılı Kanun’un Geçici 1. maddesinde azınlık vakıflarından
beyanname istenmesinin gerekçelerine yer verilmiştir. Söz konusu ge-
rekçede “Bu kanunun meriyeti vazı ile beraber şimdiye kadar Devlet teşek
külleri ile hiç te alakadar olmamış bir çok vakıflar ve bu meyanda akalliyet
vakıflarında da Devlet murakebesi teessüs edecek demektir. Murakebe edebil
mek için murakebe edilecek şeyin mahiyetinin bilinmesi zaruridir. Halbuki bu
vakıflar hakkında umum müdürlükçe hiçbir kayid ve malumat yoktur. Bunun
için bu kabil vakıfları idare edenlerden derhal bir beyanname istenilmesi ve ba
dema vakıfta tasarruflarının bu beyannamenin tasdikına talikı ve beyanname
ler muhteviyatının sıhhat ve selâmetini temin için de bunların istinadedeceği
vesaikın bu kanunun neşrinden evvel mevcud ve meri bulunduğunun sabit
olması esasının şart ittihazı muvafık metalea edilmiş 1 -5 maddeler bu esaslar
dairesinde tedvin edilmiştir.” denilmektedir
93
.
92
TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, İçtima F, C. 4, S. Sayısı 124-2, s. 9.
93
TBMM Zabıt Ceridesi, Devre V, İçtima F, C. 4, S. Sayısı 124-2, s. 5.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu128
Görüldüğü üzere, cemaat vakıflarından beyanname istenmesinin
temel gerekçesinin bu vakıfların Devlet tarafından denetlenmesini
sağlamak ve denetlemenin yapılabilmesi için de söz konusu vakıfla-
rın o ana kadar fiilen tasarrufu altında tuttukları ancak muvazaa ya
da gizli bir takım işlemlerle kayıt altında bulunmayan tüm mal var-
lıklarının bir envanterinin ortaya çıkarılması amacına yönelik olduğu
anlaşılmaktadır. Bir başka ifadeyle, 1936 tarihli beyannamenin vakfiye
olarak kabul edilmesine olanak bulunmadığı gibi, bu beyannamenin
cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinmesinin önüne geçilmesi ama-
cıyla istendiği görüşü de yerinde değildir. Esasen yasakoyucu cema-
at vakıflarının sonradan taşınmaz mal edinemeyecekleri yönünde bir
iradeye sahip olsa idi, bu konuda 2762 sayılı Yasa’ya açık bir hüküm
koyma yönüne gidebilirdi.
Nitekim, Sungurbey de cemaat vakıflarınca verilen bu beyanna-
melerin yalnızca tasarruflarında bulunan taşınmazların kendi adlarına
tapuya tescili için yapılan bir bildirimden ibaret olduğunu, vakıfname
niteliğinde bulunmadığını, bu nedenle gerek 1328 tarihli Yasa’da ge-
rekse 2762 sayılı Yasa’da cemaat vakıflarının satış, bağış ya da vasiyet
yoluyla taşınmaz mal edinip edinmeyeceği hususunun açıkça belirtil-
mesine gerek görülmediğini ifade etmiştir
94
.
Bu bağlamda, 2762 sayılı Yasa’nın 44. maddesine ilişkin TBMM’nin
2.7.1956 günlü ve 1972 sayılı tefsir kararından da söz etmek gerekecek-
tir
95
. Söz konusu Tefsir Kararı’nda cemaat vakıflarının 16 Şubat 1328
(1912) tarihli Kanun’a kadar yalnızca kayden gayrimenkul tasarrufla-
rına izin verilmediğini, bu durumun bir takım hukuki, ekonomik ve
sosyal sakıncalar ortaya çıkarması nedeniyle adı geçen Kanun ile so-
runa çözüm getirildiği ifade edildikten sonra, 2672 sayılı Kanun’un 44.
maddesiyle de yasada öngörülen koşullar içerisinde cemaat vakıfları-
94
Sungurbey, a.g.e., s. 356.
95
2.12.1942 günlü, 8/24 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararıyla, yaklaşık
iki bin yıl önce yaşamış hristiyan azizleri adına “nam-mevhum” olarak tapuya
tescil edilmiş cemaat vakfı taşınmazlarının vakıf adına tescili için bunların rıza
ve muvafakatlarının gerekli olduğu yolunda yerine getirilmesi olanaksız bir
koşulun öngörülmesi üzerine, cemaat vakıfları cemaatten birilerinin bu azizlerin
torunu olduğu yolunda komik mirasçılık belgeleri aldırtarak bu kişilerin rıza ve
muvafakatıyla vakfın taşınmazını tescil ettirme yoluna gidiyorlardı. Bu durumun
giderilmesi için söz konusu tefsir kararının alınması yoluna gidilmiştir.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY129
nın fiilen tasarrufunda bulunan taşınmazların cemaat vakıfları adına
tescilinin yapılmasına olanak tanındığı, buna karşılık gerçek kişilerin
takrirleriyle vakıflar lehine tescil yapılmasında ise her hangi bir tered-
dütün bulunmadığı ifade edilmiştir.
AİHS’nde düzenlenen ayrımcılık yasağı ve Ek 1 sayılı Protokolle
güvence altına alınan mülkiyet hakkının korunması ilkeleri ile uyum
sağlamak amacıyla, 3.8.2002 günlü, 4771 sayılı Çeşitli Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 4. maddesiyle 2762 sayılı
Yasa’nın 1. maddesine eklenen fıkralarla yapılan değişiklikle, Cema-
at vakıflarını vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın, Bakanlar
Kurulunun izniyle dini, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel alan-
lardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilmelerine
ve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunabilmelerine olanak
sağlanmıştır.
Söz konusu Yasa değişikliğinin iptali için Anayasa Mahkemesi-
ne yapılan başvuru, Mahkemenin 27.12.2002 günlü, E: 2002/146, K:
2002/201 sayılı kararıyla
96
reddedilmiş, karardan sonra 2.1.2003 günlü,
4778 sayılı Kanun’la yapılan düzenleme ile de Bakanlar Kurulu yerine
Vakıflar Genel Müdürlüğünün izninin yeterli olacağı hükmü getiril-
miştir.
5737 sayılı yeni Vakıflar Kanunu’nun 12. maddesiyle yapılan dü-
zenlemeyle, önceki hükümlerden farklı olarak, cemaat vakıflarına
herhangi bir makamdan izin almaksızın ve vakıf amacıyla öngörülen
hizmetleri gerçekleştirme koşulu aramaksızın bir mal edinme olanağı
sağlamaktadır.
Anayasa Mahkemesinin kararına da konu olan cemaat vakıflarına
taşınmaz edinme hakkı tanıyan 2002 yılındaki Yasa değişikliğinden
sonra geçen 6 yıllık süreçte Türkiye’de faaliyet gösteren toplam 161
cemaat vakfının edindikleri taşınmaz sayısı 41; 5737 sayılı Yasa’nın
yürürlüğe girdiği 27.2.2008 tarihinden 9.2.2010 tarihine kadar geçen
süreçte ise 14 vakıf tarafından 22 adet taşınmaz (6 taşınmaz satış, 16
taşınmaz bağış) edinilmiştir
97
.
96
AMKD, S. 39/1, s. 295-350.
97
Söz konusu rakamlar, Vakıflar Genel Müdürlüğü yetkililerinden alınmıştır.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu130
3.2.2. 5737 Sayılı Vakıflar Kanunu’nun Öngördüğü Düzenleme
5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nda cemaat vakıflarının mal edin-
meleri, özellikle taşınmaz mal edinmeleri hususunda, iki maddede
düzenleme yapılmıştır. Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasında,
söz konusu vakıfların ileriye dönük mal edinmeleri ve mevcut malla-
rı üzerindeki tasarruf yetkileri düzenlenirken; Geçici 7. maddesinde
98
ise söz konusu vakıfların 1936 Beyannamesinden sonra elde ettikleri
taşınmazların kendi adlarına kayıt edilmesine ilişkin hükümler yer al-
maktadır. Ancak, çalışmamızın konusunu, Kanun’un 12. maddesinin
birinci fıkrasındaki hüküm oluşturduğundan, Geçici 7. madde üzerin-
de durulmayacaktır.
5737 sayılı Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrası“Vakıflar; mal
edinebilirler, malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilirler.” şeklin-
dedir.
Söz konusu kural, “vakıflar”ın önceden herhangi bir merciden izin
almaksızın, mal edinebileceklerini ve malları üzerinde her türlü tasar-
rufta bulunabileceklerini ifade etmektedir. Kuralda geçen “vakıflar”
sözcüğünün, aynı Kanun’un 3. maddesi uyarınca mazbut, mülhak ce-
maat ve esnaf vakıflarını ifade etmesi karşısında, gerek MK hüküm-
lerine göre kurulan gerekse MK’un kabulünden önce kurulan cemaat
vakıflarının özellikle taşınmaz mal edinebilmelerine yasal dayanak
oluşturulmuştur.
Maddenin gerekçesinde, “Madde ile; halen izin almak suretiyle mal
alabilen vakıfların, özel hukuk tüzel kişileri olmaları göz önüne alınarak, hiç
bir makam ve merciden izin almaksızın mal alabilecekleri ve malları üzerin
de serbestçe tasarruf edebilecekleri hükmü getirilirken, vakfın devamlılığının
sağlanması açısından mülhak, cemaat ve yeni vakıflara başlangıçta özgülenen
98
5737 sayılı Kanun’un Geçici 7. maddesi şöyledir:
“Cemaat vakıflarının;
a)
1936 Beyannamelerinde kayıtlı olup, halen tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya
nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazlar,
b)
1936 Beyannamesinden sonra cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat
vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde, mal edinememe gerekçesiyle halen;
Hazine veya Genel Müdürlük ya da vasiyet edenler veya bağışlayanlar adına tapuda
kayıtlı olan taşınmazlar,
tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu Kanunun yürürlüğe girdiği
tarihten itibaren onsekiz ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclisin olumlu kararından
sonra, ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescilleri yapılır.”
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY131
mal ve hakların değiştirilebilmesi imkânı sağlanmış, vakıfların sonradan edin
dikleri malları, izin almaksızın yönetim organlarının kararıyla değiştirebile
ceklerine ilişkin hüküm getirilmiştir.” ifadelerine yer verilmiştir.
Aynı maddenin üçüncü fıkrasına göre, vakıf yöneticilerinin iktisap
ettikleri taşınmaz malları tapuya tescil tarihinden itibaren bir ay içinde
Vakıflar Genel Müdürlüğüne bildirmeleri gerekmektedir. Yasa’nın 11.
maddesinde ise bu bildirim yükümlülüğünü yerine getirmeyen vakıf
yöneticilerine idari para cezası verilmesi öngörülmüştür.
Yapılan bu düzenleme, 4.11.2004 günlü, 5253 sayılı Dernekler
Kanunu’nun 22. maddesiyle paralel bir düzenlemedir. Söz konusu
Kanun’un “Taşınmaz mal edinme” başlıklı 22. maddesinde “Dernekler
genel kurullarının yetki vermesi üzerine yönetim kurulu kararıyla taşınmaz
mal satın alabilir veya taşınmaz mallarını satabilirler. Dernekler edindikleri
taşınmazları, tapuya tescilinden itibaren bir ay içinde mülki idare amirliğine
bildirmekle yükümlüdürler.” hükmüne yer verilmiştir.
3.2.2.1. Düzenleme Ülkenin Bölünmezliği İlkesine Aykırı mı?
Doktrinde bazı yazarlar, Türkiye’nin önüne getirilen gayrimüs-
lim vakıflarının gayrimenkul edinmeleri ve dış ilişkilerinin serbest
bırakılmasının, Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı İmparatorluğu gibi
yok olmasına giden yolda önemli bir dönemeç oluşturacağını, Av-
rupalı Hıristiyan vakıfların sahip oldukları büyük maddi imkanlar-
la Türkiye’nin en önemli bölgelerini para gücüyle satın alacaklarını,
kurtuluş savaşı sırasında şehit kanlarıyla kurtarılmış olan vatan top-
raklarının para gücü ile düşman kesimlerin eline geçeceği, böylece
Türkiye’nin Bizanslaşmasının sağlanacağını ileri sürmektedirler
99
.
Bu ve benzeri yaklaşımlara göre, azınlık vakıflarına taşınmaz
edinme hakkı konusundaki sınırlamaları kaldırmak, Türkiye’nin top-
rak bütünlüğünün bozulması ve yıkılışının yolunu açmak anlamına
gelmektedir. Oysa bu yaklaşım, kötü niyetli çevreler yüzünden bütün
gayrimüslim vakıflara sınırlama getirmenin adil olup olmadığını sor-
gulamamakta, eşit vatandaşlık haklarından yaralanmanın doğal ve
pozitif hukuka uygun olup olmadığını tartışmamakta ve kötü niyetli
99
Anıl Çeçen, “Türkiye Yeniden Bizans’a Dönüştürülüyor”, http://dipdalgasi.
org/node/125 (9.11.2010); Ali Akyıldız, “Vakıflar Kanununun Getirdikleri ve
Götürdükleri”, Türk Hukuk Dergisi, Kasım-2006, S. 116, s. 3-13.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu132
kişilerin vakıf kurma dışında başka yollardan da yararlanabileceği ola-
sılığını göz ardı etmektedir
100
.
Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan her-
kesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı-
na sahiptir (Anayasa m. 66). Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden
birini oluşturmaktadır.
Ülkemizde yaşayan ve Lozan Antlaşmasına göre de din bağı gö-
zetilerek gayrimüslim olmalarından dolayı azınlık kabul edilen kişiler,
Türk vatandaşıdırlar.
Nitekim, Lozan Antlaşması’nın 39. maddesinde de, gayrimüslim
azınlıkların siyasal, ekonomik ve kültürel hakları güvence altına alın-
mış, Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyruklarının, Müs-
lümanların yararlanacakları aynı yurttaşlık haklarıyla siyasi haklar-
dan yararlanacakları ve tüm Türk Halkının din farkı gözetilmeksizin
yasalar önünde eşit olacakları belirtilmiştir.
Bu durumda, Anayasa’ya göre Türk vatandaşı olarak kabul edilen
gayrimüslim azınlıklara verilen hakları, Anayasa’ya dayanarak ve bun-
ları adeta yabancı ve düşman bir unsur olarak telakki ederek, engelle-
meye çalışmanın tutarlı bir yönünün bulunmadığını söyleyebiliriz.
3.2.2.2. Konunun Mülkiyet Hakkı Boyutu
Anayasa’nın 2. maddesinde “insan haklarına saygılı olma”, hukuk
devletinin nitelikleri arasında sayılmıştır.
Anayasa’nın 35. maddesinde, herkesin, mülkiyet ve miras hakla-
rına sahip olduğu, bu hakların ancak kamu yararı amacıyla, kanunla
sınırlanabileceği, mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına
aykırı olamayacağı hükme bağlanmıştır. Mülkiyet hakkı, kişiye baş-
kasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara
uymak koşuluyla, sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, ürünler-
den yararlanma ve tasarruf olanağı veren bir haktır. Maddede geçen
“herkes” tabirinin gerçek ve tüzel kişileri kapsadığı konusunda bir te-
reddüt bulunmamaktadır.
100
Bekir Berat Özipek, “Gayrimüslimlerin İnsan Hakları Sorununu Tartışmak:
Kaygılar ve Sorular”, www.rightagenda.org/main.php?id=173 (27.11.2010).
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY133
AİHS’ne Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinde de “Her gerçek ve
tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı
vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen
koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mül
künden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun ola
rak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya
para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygula
ma konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” denilmektedir.
Anayasa’nın 35. maddesi ile AİHS’ye Ek 1 No’lu Protokolde ön-
görülen korumanın, edinilmiş mallar üzerinde var olan mülkiyet hak-
kına ilişkin olduğu konusunda bir şüphe bulunmamaktadır. Sözleş-
me mülk edinme beklentisini, bir başka ifadeyle geleceğe yönelik mal
edinme olasılığını korumamaktadır
101
.
Ancak, mülkiyet hakkının hak sahibine verdiği yetkilerden biri-
sinin de mülkiyeti edinme yetkisi olduğu
102
dikkate alındığında, ka-
naatimizce gerçek veya tüzel kişilerin sahip oldukları ekonomik ola-
naklarla mal edinebilmeleri de mülkiyet hakkının kapsamı içerisinde
mütalaa edilmelidir. Diğer taraftan, hukuk devletinin en önemli ilke-
lerinden birisi olan hukuki güvenlik ilkesi de kişilere belli koşulları
yerine getirdiğinde hiçbir sürprizle karşılaşmadan belli haklara sahip
olunabileceği garantisini vermektedir. Bu anlamda, vakıfların da bün-
yeleri ve amaçlarına uygun olmak koşuluyla, diğer gerçek veya tüzel
kişiler gibi malvarlığı edinebilmeleri, hukuk devleti ilkesinin bir gere-
ği olarak mütalaa edilmelidir.
Nitekim, AİHM de, ekonomik hayatın gerekleri ile hukuki gü-
venlik ve hakkaniyet gibi ilkeleri dikkate alarak, bu tutumunu zaman
içinde yumuşatarak hakkın ileride mevcut olacağı durumu ifade eden
“meşru beklenti” kavramını ortaya çıkarmış ve bu kavramı kararların-
da kullanmıştır
103
.
101
Güney Dinç, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Malvarlığı Hakları, Türkiye Barolar
Birliği Yayınları, Ankara,2007, s. 28 ve 29
102
Saim Tuğrul, Kamu Hukuku Açısından Mülkiyet Hakkı ve Sınırlandırılması, Kazancı
Yayınları, Ankara, 2004, s. 8.
103
Burak Gemalmaz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet Hakkı, Beta
Yayınları, İstanbul, 2009, s. 139, 145 ve 146.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu134
AİHM azınlık vakıflarının mal edinmeleri konusunu mülkiyet
hakkı açısından değerlendirmeye tabi tutmuştur. AİHM’nin 9.1.2007
günlü, 34478/97 başvuru numaralı “Fener Rum Erkek Lisesi – Türkiye”,
16.12.2008 günlü, 1480/03 başvuru numaralı “Samatya Surp Kevork Er
meni Kilisesi, Mektebi ve Mezarlığı Vakfı Yönetim Kurulu - Türkiye” ve
16.12.2008 günlü, 36165/02 başvuru numaralı “Yedikule Surp Pırgiç Er
meni Hastanesi Vakfı – Türkiye” davalarında verdiği kararların önemle
dikkate alınması gerekmektedir.
Her üç kararda da davacı vakıfların 1952, 1955, 1958 ve 1962 yılla-
rında hibe yoluyla edindiği ve tapuda adına tescil edilen taşınmazları-
nın yukarıda belirtilen 1974 tarihli Yargıtay HGK kararı dayanak gös-
terilerek Hazine adına tescili için açılan davaların yerel mahkemelerce
kabul edilmesi ve kararların Yargıtayca onanması üzerine, AİHM’e
yapılan başvuruda AİHM, mülkiyet hakkının korunmasını güvence
altına alan AİHS’nin Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edil-
diğine karar vererek Türkiye’yi ya taşınmazları davacı vakıflara iade
etmesine ya da tazminat ödemeye mahkum etmiştir
104
.
AİHM’nin “Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı – Türkiye”
kararında aynen şu ifadelere yer verilmiştir:
“Başvuranın mülkiyeti kazanmasından kırk yıl sonra tapu kaydının tapu
sicilinden silinmesinin, ilgili kişiyi halihazırdaki malından yoksun bırakmaya
sebebiyet verdiği ve 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin birinci fıkrasının
ikinci cümlesi uyarınca mülkiyetten “yoksun bırakma” olarak değerlendirile
ceği hususunda bir şüphesi yoktur (Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı).
AİHM, Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı kararında, dini azınlıklara ait va
kıflar tarafından 1936 yılında verilen beyannamelerin, bu vakıfların “vakıf
senedi” yerine geçtiğine ilişkin 1974 tarihli içtihadın uygulanmasının “ön
görülebilirlik” gereği ile bağdaşmadığı kanaatinde olduğunu belirttiğini ha
104
AİHM; “Fener Rum Erkek Lisesi – Türkiye” davasında taşınmazların davacı vakfa iade
edilmesine veya davacıya 910.000 Euro tazminat ödenmesine, “Samatya Surp Kevork
Ermeni Kilisesi, Mektebi ve Mezarlığı Vakfı Yönetim Kurulu - Türkiye” davasında
taşınmazın davacı vakıf adına yeniden tescil edilmesine ya da 600.000 Euro tazminat
ödenmesine, “Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı – Türkiye” davasında ise
275.000 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.
5555
sayılı Yasa’ya ilişkin TBMM Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Raporu’nda Dışişleri
Bakanlığı yetkililerinin bilgilerine dayanılarak, sekizyüze yakın davanın açılmasının
beklendiği ifade edilmiştir.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY135
tırlatır. AİHM sonuç itibariyle, ediniminden on altı ve yirmi iki yıl geçtikten
sonra kabul edilen bir içtihadın uygulanması nedeniyle taşınmazların tapu
senetlerinin iptal edilmesinin meşruiyet ilkesi ile bağdaşmadığı ve başvuranın
mülkiyet hakkına yönelik bir ihlal oluşturduğu neticesine varmıştır.”
Diğer taraftan vakıfların mülkiyet hakkına bir sınırlama getirilme-
mesini eleştiren bir yaklaşım, Anayasa’nın benimsediği özgürlükçü
yaklaşımla bağdaşmadığı gibi; Anayasa’nın muhtelif maddelerinde
öngörülen Devletin “hukuk devleti” ve “demokratik” olma nitelikleri-
nin ve Anayasa’nın öngördüğü temel felsefenin değişmezliği kavramı-
nın anayasal denetimde temel hak ve özgürlükleri koruyucu biçimde
yorumlanması gerektiği yönündeki anlayışla da bağdaşmayacaktır
105
.
Yine, cemaat vakıflarına mensuplarının dinsel kökenlerinden ha-
reketle diğer vakıflardan ayrı bir muamelede bulunulmasını isteme-
nin, Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen Devletin laik niteliği ile
de bağdaşmadığı ortadadır.
Diğer taraftan, vakfa özgülenen mal varlığının vakfın amacını ger-
çekleştirmeye yeterli düzeyde olması gerektiği biçimindeki kuraldan
hareketle vakıfların sonradan malvarlığı edinemeyecekleri yönünde
çıkarsama yapılması da doğru bir yaklaşım değildir. Çalışmamızın va-
kıfların mal edinmelerine ilişkin bölümünde yaptığımız açıklamalar-
da belirttiğimiz üzere, vakıfların biri başlangıçta özgülenen diğeri ise
sonradan elde edilen iki tür mal varlığı vardır. Vakfa özgülenen mal
varlığının vakfın amacını gerçekleştirmeye yeterli düzeyde olmaması
durumunda, TMK’nun 102. maddesi uyarınca tesciline olanak yok-
tur. İleri sürülen husus, bu mal varlığı yönünden doğrudur. Ancak,
5737 sayılı Kanun’un 12. maddesindeki kural, vakıfların başlangıçtaki
mal varlığını değil, sonradan edineceği mal varlıklarını düzenlemek-
tedir. TMK’nda bu hükmün dışında, vakıfların sonradan mal varlığı
edinemeyeceklerine ilişkin her hangi bir hüküm yoktur. Esasen, tüzel
kişiliğe sahip vakıflar için sonradan mal varlığı edinebilecekleri yö-
nünde ayrıca bir hüküm vazedilmesine gerek de bulunmamaktadır.
Atatürk zamanında çıkarılan 1926 tarihli MK ve 1935 tarihli Vakıflar
Kanunu’ndan bugüne kadar geçen süreç içerisinde vakıflarla ilgili ya-
pılan düzenlemelerde vakıfların sonradan mal varlığı edinemeyecek-
105
Ömer İzgi, Zafer Gören, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Yorumu, Ankara, 2002,
C. I, s. 37.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu136
leri yönünde bir hüküm bulunmaması ve buna rağmen vakıfların 1974
tarihli Yargıtay HGK kararına kadar hiçbir yasal engelle karşılaşma-
dan mal varlığı edinebilmeleri bunun açık bir göstergesidir
106
.
Diğer taraftan, özellikle azınlık vakıflarının taşınmaz mal edin-
melerine ilişkin sınırlamaların kaldırılması sonucunda bu vakıfların
dışarıdan maddi yardım alarak ülke menfaatlerine aykırı faaliyetlerin
bir aracı haline gelecekleri yönündeki düşüncelerin ise kişilerin etnik
veya dinsel kimi farklılıklarından yola çıkarak ve şüpheye, zanna ve
vehimlere dayalı olarak söz konusu kişiler hakkında yasa kurallarıyla
bazı kısıtlamalar getirilmesinin hukuk devleti anlayışıyla bağdaşır bir
yönü yoktur. Esasen böyle bir yaklaşım, Müslüman Türk vatandaşları
tarafından kurulabilecek vakıflar veya diğer tüzel kişiler ya da gerçek
kişiler tarafından da aynı amaçlarla mal edinebileceği gerçeğini de göz
ardı etmektedir.
Kaldı ki burada TMK’nun 54., 115., 116. ve 5737 sayılı Yasa’nın 27.
maddelerinin azınlık vakıfları bakımından da bu konuda yeterli önle-
mi öngördüklerini söyleyebiliriz. Her ne kadar söz konusu yasa mad-
deleri yeni vakıflar için uygulanabilecek idiyse de 5737 sayılı Yasa’da
bu konuda hüküm bulunmaması nedeniyle söz konusu vakıflar için
de anılan hükümlerin uygulanabileceği düşünülmektedir.
Buna göre, TMK’nun 115. maddesinde İçişleri Bakanlığınca
Anayasa’da öngörülen hallerde ve belirlenen usullere uygun olarak,
denetim makamının da görüşünü almak suretiyle mahkemece bir ka-
rar verilinceye kadar bu tür faaliyetlerde bulunan vakıflar geçici ola-
rak faaliyetten alıkonulabileceği gibi, yine aynı Yasa’nın 116. maddesi
uyarınca da Anayasa’da öngörülen bu tür ilkelere aykırı faaliyette bu-
lunduğu saptanan vakıfların TMK’nun 116. maddesi uyarınca mahke-
me kararıyla dağıtılmaları da mümkündür.
Yine, TMK’nun tüzel kişilere ilişkin genel hükümleri düzenleyen
bölümünde yer alan 54. maddesinin son fıkrasındaki “Hukuka veya ahla
ka aykırı amaç güttüğü için kişiliği mahkeme kararıyla sona eren tüzel kişinin
malvarlığı her halde ilgili kamu kuruluşuna geçer.”; 5737 sayılı Yasa’nın 27.
maddesindeki “…dağıtılan yeni vakıfların borçlarının tasfiyesinden arta
106
Ata Sakmar, “Cemaat Vakıflarıyla İlgili Hukuki Düzenlemeler”, Vakıf Sempozyumu
Kitabı, Ankara, 2004, s. 114.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY137
kalan mal ve haklar ise Genel Müdürlüğe intikal eder.” şeklindeki kurallar
uyarınca da bu tür faaliyetlerde bulunan vakıfların mahkeme kararıy-
la dağıtılması halinde malvarlıklarının Vakıflar Genel Müdürlüğünün
mülkiyetine geçeceği unutulmamalıdır.
Burada çözümlenmesi ya da açığa kavuşturulması gereken hu-
sus, yeni ya da eski vakıfların sonradan mal varlığı edinebilmelerinde
değil, yapılan bu düzenlemeyle vakıfların amaç ve faaliyetleri ile ilgili
her hangi bir sınırlama yapılmadan mal varlığı edinebilmelerine ola-
nak tanınmasının hukuk devleti ilkesiyle bağdaşıp bağdaşmayacağı
hususudur. Bir başka ifadeyle, 5737 sayılı Kanun’un 12. maddesin-
deki kuralla vakıfların mal edinmelerine hiçbir sınırlama getirilme-
mesinin ve vakıfların sınırsız ya da hiçbir denetime tabi olmadan mal
edinmelerine olanak tanınmasının, hukuk devletinin ilkesine aykırı
bir durum oluşturup oluşturmayacağının açıklığa kavuşturulması ge-
rekmektedir.
Her şeyden önce, vakıfların mal edinebilmelerine belli bir sınır
getirilmemesinin doğru bir yaklaşım olduğunu söylemeliyiz. Zira,
TMK’nda gerçek ve tüzel kişilerin hak ehliyetine ilişkin hükümler dı-
şında mal edinebileceklerine ilişkin bir hükme gerek görülmediği gibi,
buna bir sınırlama getirilmesine de gerek görülmemiştir.
Kaldı ki vakıfların mümkün olduğunca her türlü müdahalelerden
ve sınırlamalardan uzak tutulması gerektiği hususu, bu kurumların
yaşamlarını sürdürebilmeleri için oldukça önemlidir. Bu husus, vakıf-
ların Devlet denetimi dışında tutulmaları anlamına da gelmemektedir.
Ancak, denetimin ötesine geçen bir müdahale, bu kurumların mahi-
yetlerine uygun düşmeyecektir
107
.
Yukarıdaki bölümlerde belirttiğimiz üzere, bir özel hukuk tüzel
kişisi olan vakıflar, ancak yapılarına ve amaçlarına uygun düştüğü
oranda, mal varlığı haklarından sayılan her türlü hakka sahip olabi-
leceklerdir. Vakıfların mal edinmeleri sınırsız bir hak olmayıp, ancak
bünyelerine ve amaçlarına uygun olmaları koşuluyla mümkündür. Bir
başka ifadeyle, vakıfların mal edinebilmeleri konusunda vakfın kendi
107
Prof. Dr. Mehmet İbşirli’nin Cumhuriyetin 80. Yılında Uluslararası Vakıf
Sempozyumunda tartışmacı sıfatıyla yaptığı konuşma, Vakıf Sempozyumu Kitabı,
Ankara, 2004, s. 76.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu138
bünyesi ve amacından kaynaklanan doğal ve zorunlu sınırlar söz ko-
nusudur. Bu hususta, yasada bir kurala yer verilmemiş olması ona sı-
nırsız bir mal edinme hakkı tanımaz. Bu noktada TMK’nun vakfa iliş-
kin genel kuralları ve kanunlarda yer alan diğer kurallar ile 5737 sayılı
Yasa’da öngörülen ve Vakıflar Genel Müdürlüğünce yapılan amaca
uygunluk denetimleri devreye girer.
Nitekim, 5737 sayılı Kanun’da cemaat vakıflarının taşınmaz mal
edinimi ile ilgili izin müessesesi kaldırılırken, Vakıflar Meclisince alım
sırasında bir defa yapılan denetim yerine bildirim, beyanname verme
ve iç denetim
108
müessesi getirilmiş; ayrıca Vakıflar Genel Müdürlü-
ğünün amaca uygunluk denetimi yani malın hangi amaçla ve vak-
fın hangi kaynağıyla, hangi yolla edinildiği, amaca uygun kullanılıp
kullanılmadığı, gelir getiriyorsa ekonomik değerlendirilip değerlen-
dirilmediği, gelirin nerelere harcandığı hususlarının Vakıflar Genel
Müdürlüğü müfettişlerince denetleneceği öngörülmüştür (Vakıflar
Kanunu, m. 33, 36, 60; Vakıflar Yönetmeliği, m. 39, 42, 122, 123; ayrıca
TMK m. 111)
109
. 5737 sayılı Yasa’nın genel olarak, vakıfların malları ve
gelirlerinden elde edilen gelirlerin ne şekilde elde edildiği ve vakfın
amacına uygun olarak harcanıp harcanmadığı üzerinde bir denetim
öngördüğünü görmekteyiz.
108
İç denetim, Vakıflar Kanunu’nun 33. ve Vakıflar Yönetmeliği’nin 39. ilâ 49.
maddeleri arasında düzenlenmiştir. Vakıflar Yönetmeliği’nin 41/1. maddesine
göre, iç denetim, vakıf faaliyetlerinin mevzuata ve vakfın stratejik planına uygun
olarak yürütülmesini; kaynakların etkili, ekonomik ve verimli kullanılmasını;
bilgilerin güvenilirliğini, bütünlüğünü ve zamanında elde edilebilirliğini
sağlamayı amaçlar. Vakıf senetlerinde denetim organına yer veren vakıflarda
iç denetim bizzat bu organları eliyle yapılabileceği gibi bağımsız denetim
kuruluşlarına da yaptırılabilir. Vakıf yöneticileri, yıl sonundan itibaren altı ay
içerisinde yapılacak iç denetim rapor ve sonuçlarını Ek-7’deki forma uygun olarak
düzenleyerek rapor tarihini takip eden iki ay içerisinde ilgili bölge müdürlüğüne
göndermekle yükümlüdürler.
109
Örneğin 5737 sayılı Yasa’nın 33. maddesinin son fıkrasında “Vakıfların amaca ve
yasalara uygunluk denetimi ile iktisadi işletmelerinin faaliyet ve mevzuata uygunluk
denetimi Genel Müdürlükçe yapılır.”; aynı Yasa’nın Rehberlik ve Teftiş Başkanlığının
görevlerine düzenleyen 60. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde ise “Mülhak,
cemaat, esnaf vakıfları ile yeni vakıfların, vakfiye ve vakıf senedinde yazılı şartlara,
yürürlükteki mevzuata uygun yönetilip yönetilmediği, amacı doğrultusunda faaliyette
bulunup bulunmadığı, mallarının ve gelirlerinin vakfiye, 1936 Beyannamesi ve vakıf
senedindeki şartlara uygun kullanılıp kullanılmadığı hususlarını incelemek, denetlemek
ve rehberlik yapmak.” hükümlerine yer verilmiştir. Benzer hükümler Vakıflar
Yönetmeliği’nin 39., 42., 122 ve 123. maddelerinde de yer almaktadır.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY139
5737 sayılı Yasa’nın 60. maddesi ile Vakıflar Yönetmeliği’nin 39.,
42., 122 ve 123. maddelerinde cemaat vakıflarının Vakıflar Genel Mü-
dürlüğünce veya iç denetim yoluyla yapılacak amaca uygunluk de-
netimlerinde, 1936 beyannamesinin dikkate alınacağı hükmüne yer
verilmiştir.
Bu durumda, cemaat vakıflarının mal edinmelerinde Lozan
Antlaşması’nın 40. maddesinde öngörülen hususlar ile bu vakıfların
1936 tarihinde verdikleri beyannameler birlikte değerlendirilerek, söz
konusu vakıfların edindikleri malların amaçlarıyla uyumlu olup olma-
dığı denetlenebilecektir.
Vakıflar Genel Müdürlüğünce yapılan amaca uygunluk denetimi
sonucunda, edinilen malın vakfın amacına uygun olmadığının saptan-
ması durumunda ne gibi bir işlem yapılacağı 5737 sayılı Yasa’nın 10.
maddesinde gösterilmektedir. Buna göre, vakfın amacı doğrultusunda
faaliyette bulunmayan, vakfın mallarını ve gelirlerini amaçlarına uy-
gun olarak kullanmayan vakıf yöneticileri, asliye hukuk mahkemesin-
ce görevden alınabileceklerdir.
Kuşkusuz, Devletler gerçek kişilerden farklı olarak özel hukuk tü-
zel kişisi niteliğindeki vakıfların ileriye yönelik mülk edinebilmelerine
kamu yararı amacıyla bir takım kanuni sınırlamalar da getirebilirler.
Ancak, bu durumda yapılacak sınırlamaların vakıf statüsünde kabul
edilen tüm tüzelkişileri kapsamı altına alması gerekir. Daha açık ifadey-
le, ileriye dönük mülk edinmeye ilişkin getirilen sınırlama, yalnızca bazı
vakıfları kapsamına alıyor ve bu düzenlemenin gerek anayasal gerek-
se hukukun genel ilkeleri bakımından haklı bir nedeni bulunmuyorsa,
böyle bir sınırlamanın savunulacak bir durumunun olmayacağı açıktır.
Diğer taraftan, 5737 sayılı Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkra-
sındaki kuralın, pratikte, önceki kuraldan pek de farklı bir düzenle-
me öngörmediğini söylemek mümkündür. Zira, temel olarak Lozan
Antlaşması’nın 40. maddesinin baz alındığı önceki yasal düzenleme-
de, cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinebilmeleri için öngörülen
dini, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarla sı-
nırlı mal edinebilme koşullarının ise gerçekte bir sınırlama olmadığı
açıktır. Çünkü, “dini, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel alanlar”
kavramı oldukça geniş bir kavramdır ve neredeyse bu kavramın içeri-
sine girmeyecek bir alan bulmak oldukça zordur.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu140
3.2.2.3. Konunun Eşitlik İlkesi ve Lozan Antlaşması Yönünden
Değerlendirilmesi
Cemaat vakıflarına mal edinme hakkı tanınmasının, bu vakıflara
bir ayrıcalık getirip getirmediği ve Lozan Antlaşması’na aykırı olup
olmadığı hususlarının da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
5737 Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasındaki kural, yalnızca
cemaat vakıflarının mal edinebilmelerine olanak tanıyan bir düzenle-
me niteliğinde değildir. Söz konusu kural, 5737 sayılı Yasa’nın 3. mad-
desi uyarınca, mazbut, mülhak, cemaat ve esnaf vakıfları ile yeni vakıf-
ların tamamını kapsamaktadır. Bu bağlamda, yapılan düzenlemenin
cemaat vakıfları için ayrıcalık getirdiğini söylemek olası görülmemek-
tedir. Bir başka ifadeyle yapılan düzenleme, cemaat vakıflarına diğer
vakıflardan farklı ve ayrıcalıklı bir takım haklar getirmemekte, bilakis
söz konusu vakıfların diğer vakıflar gibi aynı hak ve yetkilere sahip
olacağını hükme bağlamaktadır.
Esasen, günümüz insan hakları hukuku, azınlık gruplarının olum-
suz biçimde ayrımcılığa uğramasını hoşgörmemekte, aksine olumlu
ayrımcılık uygulamalarıyla bu grupların zayıf taraflarının telafi edile-
rek varlıklarını sürdürmelerini hedeflemektedir. Olumlu ayrımcılıktan
kastedilen, gerçekte eşitsiz bir durumu gidermek adına görünürdeki
eşitliği bozmaktır
110
. AİHM’ne göre, eşitlik ilkesinin tek ihlal biçimi,
objektif ve makul gerekçeler olmaksızın, benzer durumda bulunan
kişilere, Sözleşme’deki haklardan yararlanma bakımından farklı mu-
amele yapılmasından ibaret değildir. Ayrımcılığa uğramama hakkı,
aynı zamanda, durumları bariz biçimde farklı kişilere, objektif ve ma-
kul gerekçeler olmaksızın, farklı muamelede bulunulmaması halinde
de ihlal edilmiş olur
111
.
Esasen AİHS’nin 14. maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasağı da
cemaat vakıflarına diğer vakıflardan ayrı bir muamelede bulunulma-
sını engellemektedir.
Diğer taraftan bu vakıflara diğer vakıflar gibi taşınmaz mal edi-
nebilme hakkının tanınması bir ayrıcalık ise; bu ayrıcalığın temelinin,
110
Droit Renucci, Européen Des Droits De L’homme, 3
ème
édition, L.G.D.J., 2002, s.
113’ten aktaran Öktem, a.g.m.
111
AİHM’nin 6.4.2000 tarih ve 34369/97 sayılı Thlimmenos Yunanistan’a karşı kararı.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY141
Lozan Antlaşması’na ve 1935 yılında çıkarılan Vakıflar Kanunu’na da-
yandığı bilinmelidir. Zira, yukarıda ilgili bölümlerde ayrıntılı olarak
açıkladığımız üzere, Lozan Antlaşması’yla gayrimüslimlere ait cemaat
vakıflarına Türk vatandaşlarının sahibi olduğu vakıflarla eşit muame-
lede bulunulacağı ve bu vakıfların faaliyetlerini yerine getirmeleri ko-
nusunda kendilerine her türlü kolaylığın sağlanacağı taahhüt edilmiş
ve 2762 sayılı Yasa’yla da cemaat vakıflarına tüzel kişilik tanınmıştır.
1935 yılından bu tarafa tüzel kişilik tanınan ve Türk vatandaşı olan
gayrimüslimlere ait olan cemaat vakıflarına, diğer vakıflardan farklı
olarak muamele edilmesini eşitlik adına savunmanın tutarlı bir yönü-
nün bulunmadığı açıktır. Böyle bir düşünce, cemaat vakıflarına men-
suplarının dinlerinden dolayı farklı bir işlem yapılmasını istemekle
aynı anlama gelecektir.
Bir başka ifadeyle 1935 yılında çıkarılan 2762 sayılı Yasa ile bir-
likte cemaat mensuplarının sahip oldukları hayri ve dini niteliği ağır
basan kurumlarına vakıf tüzel kişiliği tanınmasından sonra, bu vakıf-
ların TMK hükümlerine göre kurulan vakıflara tanınan bazı haklar-
dan, özellikle mülkiyet hakkı gibi temel insan haklarından, mahrum
edilmelerine çalışılması, Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesiyle bağ-
daşmaz.
Lozan Antlaşması’nda bu vakıfların sonradan mal edinemeyecek-
lerine ilişkin her hangi bir hüküm de bulunmamaktadır. Aksine, bu
vakıflara her türlü kolaylığın gösterileceği ve diğer Türk vatandaşla-
rının sahip olduğu tüm haklardan eşit surette yararlandırılacağı taah-
hüdü altına girilmiştir.
Gerçekten de Lozan Antlaşması’nın 40. maddesindeki “Gayri müs
lim akalliyetlere mensup olan Türk tebaası hukukan ve fiilen diğer Türk te
baaya tatbik edilen aynı muamele ve aynı teminattan müstefit olacaklar ve
bilhassa, masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı Hayriye,
diniye ve aiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis,
idare ve murakabe etmek….hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacak
lardır.” hükmü dikkate alındığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin azın-
lıkların kurdukları vakıfları Türk vatandaşlarının sahip olduğu tüm
haklardan eşit derecede istifade ettirme yükümlülüğü altına girdiği
anlaşıldığından, söz konusu düzenlemenin Lozan Antlaşması’na aykı-
rı bir yönünün bulunmadığı açıktır.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu142
5737 sayılı Yasa’nın 2. maddesinde “Bu Kanunun uygulanmasın
da milletlerarası mütekabiliyet ilkesi saklıdır” hükmüne yer verilmiş ve
Yasa’nın TBMM’de yapılan görüşmeleri sırasında, bundan kastedile-
nin Yunanistan’daki Vakıflar Yasası olduğu ifade edilmişse de bu hük-
mün pratikte bir anlam ifade etmediği ortadadır.
Çalışmamızın “Lozan Antlaşması’nın 45. Maddesi” başlıklı bö-
lümünde mensupları Türk vatandaşı olan cemaat vakıfları hakkında
mütekabiliyet ilkesinin uygulanamayacağı ayrıntılı bir şekilde anlatıl-
dığından, söz konusu bölüme atıfta bulunmakla yetiniyoruz.
Kaldı ki, Yunanistan tarafından Şubat 2008 tarihinde kabul edi-
len “Batı Trakya Müslüman Azınlığının Vakıf ve Taşınmazlarının Yö-
netim ve İdaresine İlişkin Yasa Tasarısı”nın ilgili hükümleri incelen-
diğinde, Yasa’nın 3. maddesinin beşinci fıkrasındaki “Vakıf taşınmaz
veya taşınmazlarının satışı, ipotek kaydı, vakfa ait taşınmazın kat karşılığı
müteahhite verilmesi, taşınmaz satın alımı ve başka bir vakfa mali yardım
ve destek de dahil olmak üzere, vakıf gelirlerinin her türlü yönetim ve idaresi
yetkili Müftünün olumlu görüş beyan etmesinden sonra gerçekleşir.” şeklin-
deki hükümden, Yunanistan’daki Türk azınlığa ait vakıfların Yetkili
Müftü’nün olumlu görüşü üzerine taşınmaz mal satın alabileceği de
anlaşılmaktadır. Buradaki Yetkili Müftü ibaresinin Yunan Hüküme-
tince atanan Müftü’yü ifade ettiği açık olmakla birlikte, sonuçta, Batı
Trakya Türklerine ait vakıfların taşınmazları üzerinde tasarruf yetki-
leri bulunmaktadır.
3.2.2.4. Anayasa Mahkemesinin Konuya İlişkin Yaklaşımı
Cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinmelerine ilişkin olarak
Anayasa Mahkemesinin önüne iki dava gelmiştir.
Bu davalardan birincisi, yürürlükten kaldırılan 2762 sayılı Vakıflar
Kanunu’nun 1. maddesine 3.8.2002 günlü, 4771 sayılı Yasa’nın 4. mad-
desiyle eklenen “Cemaat vakıfları, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksı
zın, Bakanlar Kurulunun izniyle dini, hayrî , sosyal, eğitsel, sıhhî ve kültürel
alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilirler ve taşın
maz malları üzerinde tasarrufta bulunabilirler.” şeklindeki altıncı fıkranın
iptaline ilişkindir. Anayasa Mahkemesi, 27.12.2002 günlü, E. 2002/146,
K. 2002/201 sayılı kararıyla, cemaat vakıflarına Bakanlar Kurulundan
izin almak koşuluyla, fıkrada belirtilen alanlarda taşınmaz mal edi-
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY143
nebilme ve bu mallar üzerinde tasarrufta bulunabilme hakkını veren
kuralın Anayasa’ya aykırı olmadığına karar vererek, iptal istemini
reddetmiştir.
Anayasa Mahkemesinin söz konusu kararında, yargısal kararlarla
cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinmelerinden yoksun bırakıldığı,
iptali istenen kuralla cemaat vakıflarının bu mağduriyetlerinin gide-
rilmek istendiği ve mülkiyet haklarının güvence altına alındığı ifade
edilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin önüne gelen ikinci dava ise, 5737 sayı-
lı Kanun’un 12. maddesinin birinci fıkrasındaki kuralın iptaline iliş-
kindir. Mahkeme söz konusu kurala yönelik iptal istemini 17.6.2010
günlü, E. 2008/22, K. 2010/82 sayılı kararıyla
112
reddetmiştir. Söz ko-
nusu kararda cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinmeleri hususu,
Anayasa’nın 2., 10. ve 35. maddeleri açısından irdelenerek, Anayasa’ya
aykırı bir durumun bulunmadığına karar verilmiştir.
SONUÇ
Türkiye’de 1974 ilâ 2001 yılları haricinde, cemaat vakıflarının ta-
şınmaz mal edinmeleri konusunda her hangi bir sınırlama ya da engel-
lemede bulunulmamıştır. Cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinme-
leri konusunda, söz konusu dönemde yargısal kararlarla ortaya çıkan
sorunlar 2002, 2003 ve 2008 yıllarında yapılan yasal değişikliklerle
giderilmeye çalışılmıştır. Şu anda mevzuatımızda cemaat vakıfları ile
diğer vakıflar arasında taşınmaz mal edinmeleri noktasında her hangi
bir farklılık bulunmamaktadır.
Ancak, Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkemizin azınlık vakıfları-
nın bu alanda yaşadıkları sorunları gidermesine karşın, AB üyesi olan
Yunanistan’ın ülkesinde bulunan Müslüman Türk azınlığa ait vakıf-
lara 2008 yılında çıkardığı yeni Vakıflar Kanunu’nda dahi taşınmaz
mal edinme ve diğer bazı konularda sınırlamalar getirmesi ve böylece
Lozan Antlaşması’ndaki yükümlülüklerini göz ardı etmesi oldukça
manidardır.
Çalışmamızda da belirtildiği üzere, cemaat vakıflarının kendileri-
nin bile başlangıçta vakıf olmadıklarını belirtip vakıf statüsüne geçme
112
11.1.2011 günlü ve 27812 sayılı Resmi Gazete.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu144
konusunda çekinceler koymalarına rağmen sonraki dönemlerde ısrar -
la vakıf olduklarını iddia ederek taleplerini sürekli olarak genişletme-
leri ve bu vakıfların uluslar arası camiadan da destek olarak sürekli
olarak ülkemiz için sorunlu alanlardan birini oluşturmaları, bu vakıf-
lar hakkında toplumda haklı olarak bazı şüpheli kanaatlerin oluşma-
sına neden olmuştur.
Gerçek kişilerden farklı olarak, tüzel kişi statüsündeki vakıfların
ileriye dönük malvarlığı edinebilmelerine kamu yararı amacıyla bir ta-
kım yasal sınırlamalar da getirilebilir ve bu sınırlamalar, Anayasa’nın
35. maddesi ve AİHS’nin Ek 1 No’lu Protokolü’ne de aykırılık oluştur-
mayabilir. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken husus, getirilecek
sınırlamanın Anayasa ve hukukun genel ilkelerine aykırı bir tarafının
bulunmaması ve haklı bir nedeninin bulunması gerekir. Bir başka ifa-
deyle, yalnızca azınlık vakıflarının ileriye dönük mülk edinebilmeleri-
ne ilişkin getirilecek bir sınırlamanın ayırımcılık yasağı ve eşitlik ilke-
leri karşısında savunulacak bir tarafı olamayacaktır.
Bu bağlamda, modern Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucu
antlaşması niteliğinde bulunan Lozan Antlaşması’yla gerçekte vakıf
niteliğini haiz olmayan bu kurumlara vakıf statüsünün verilmesi ve
söz konusu vakıflara diğer Türk vatandaşlarına ait vakıflara verilen
tüm hakların tanınacağının garanti altına alınması ve artık günümüz-
de azınlık haklarının geldiği noktada bu vakıflara Müslüman Türk va-
tandaşlarının mensubu olduğu vakıflardan ayrı bir muamelede bulu-
nabilmesi mümkün olmadığı da ortadır.
Konunun özellikle mülkiyet hakkı gibi temel bir insan hakkıyla
da ilgisi olması dikkate alındığında, söz konusu vakıflar hakkındaki
şüpheleri paranoya boyutuna vardırmadan ancak gerekli tedbirleri de
elden bırakmayarak sorunun sağduyulu bir yaklaşımla ele alınması
gerekmektedir. Bu konuda Vakıflar Genel Müdürlüğüne çok büyük
ve tarihi sorumluluklar düşmektedir. Sonuç olarak, yapılan son yasal
düzenlemelerin bazı eksikliklerine rağmen olumlu hükümler getirdi-
ğini ve ülkemizin uluslar arası alanda karşılaştığı sorunların çözümü-
ne olumlu katkı sağlayacağını söyleyebiliriz.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY145
KAYNAKLAR
Kitap ve Makaleler
AKBULUT, İlhan, “Vakıf Kurumu, Mahiyeti ve Tarihi Gelişimi”, Vakıf
lar Dergisi, Ankara, 2007, S. XXX.
AKGÖNÜL, Samim, “Vakıflar Kanunu, Azınlık Olmak ve Azınlık Ku-
rumları”, Azınlıkça Dergisi, S. Mart – 2008, s. 10 (http://www.azin-
likca.org/pdfs/AZINLIKCA-36_Mart-08.pdf).
AKGÜL, Hüseyin, Azınlık Kavramı, Akademi Kitabevi, İzmir, 2003.
AKİPEK, Jale, AKINTÜRK, Turgut, Türk Medeni Hukuku – Başlangıç
Hükümleri- Kişiler Hukuku, Beta Yayınları, İstanbul, 2007.
AKYILDIZ, Ali, “Vakıflar Kanununun Getirdikleri ve Götürdükleri”,
Türk Hukuk Dergisi, Kasım-2006.
ALİEFENDİOĞLU, Yılmaz, “Azınlık Hakları ve Türk Anayasa Mah-
kemesinin Azınlık Konusuna Bakışı”, Azınlık Hakları, İstanbul Ba-
rosu İnsan Hakları Merkezi Yayın No: 2, İstanbul, 2002.
ARSAVA, Ayşe Füsun, Azınlık Kavramı ve Azınlıkların Uluslararası Bel
geler ve Özellikle Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 27. Maddesi
Işığında İncelenmesi, AÜ. SBF Basımevi, Ankara, 1993.
AYDIN, Zeynep, “Lozan Antlaşması’nda Azınlık Statüsü Farklı Kö-
kenlilere Tanınan Haklar”, Azınlık Hakları, İstanbul Barosu İnsan
Hakları Merkezi Yayın No: 2, İstanbul, 2002.
AYTAŞ, Gülseren S., “Vakıflar Kanunu Bir Ayrıcalık Belgesidir”, İstan
bul Barosu Dergisi, C. 82, S. 2008/2, Mart-Nisan.
Cumhuriyetimizin 50. Yılında Vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayı-
nı, Ankara, 1973, s. 7.
ÇAVUŞOĞLU, Naz, “Azınlık Hakları: Avrupa Standartları ve Türkiye
Bir Karşılaştırma”, Azınlık Hakları, İstanbul Barosu İnsan Hakları
Merkezi Yayın No: 2, İstanbul, 2002.
ÇAVUŞOĞLU, Naz, Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Azınlık Hak
ları, Su Yayınları, Ankara, 2001.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu146
ÇEÇEN, Anıl, “Türkiye Yeniden Bizans’a Dönüştürülüyor”, http://
dipdalgasi.org/node/125 (9.11.2010).
DİNÇ, Güney, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Malvarlığı Hakla-
rı, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, Ankara,2007.
DOĞAN, Murat, Vakıflarda Mal Varlığı, Ankara, 2000.
EMİN, Sabahattin, “Yunanistan’da Vakıflar ve Müslüman Türk Azın-
lığı Vakıflarının Durumu”, Vakıf Sempozyumu Kitabı, Ankara, 2004.
GEMALMAZ, Burak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Mülkiyet
Hakkı, Beta Yayınları, İstanbul, 2009.
İBŞİRLİ, Mehmet “Cumhuriyetin 80. Yılında Uluslararası Vakıf Sem-
pozyumunda tartışmacı sıfatıyla yaptığı konuşma”, Vakıf Sempoz
yumu Kitabı, Ankara, 2004.
İMAMOĞLU, M. Altuğ, Azınlık Vakıfları ve Yabancıların Taşınmaz Edi
nimleri, Yazıt Yayınları, Ankara. 2006.
İZGİ, Ömer, GÖREN, Zafer, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Yorumu,
Ankara, 2002, C. I.
KÖPRÜLÜ, Bülent, Medeni Hukuk, İstanbul, 1984.
Lozan Barış Konferansı – Tutanaklar Belgeler- (Cev. Seha L. MERAY),
SBF Yayınları No: 291, Ankara, 1970, Takım 1, C.1, Kitap 2.
OKUTAN, M. Çağatay, Tek Parti Döneminde Azınlık Politikaları, İstan-
bul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2004.
ORAN, Baskın, “Lozan’ın ‘Azınlıkların Korunması’ Bölümünü Yeni-
den Okurken”, Yılmaz Günal’a Armağan, SBF Dergisi, C. 49, Hazi-
ran – Aralık 2004, No: 3 -4.
ORAN, Baskın, Küreselleşme ve Azınlıklar, İmaj Kitabevi, Ankara, 2001.
ÖKTEM, Emre, “Yeni Vakıflar Kanununun Cemaat Vakıflarına İliş-
kin Hükümleri Hakkında Uluslararası Hukuk Açısından Bazı
Gözlemler”, Ergun Özbudun’a Armağan, Yetkin Yayınları, Ankara,
2008, C. II.
TBB Dergisi 2011 (96) Mustafa ÇAĞATAY147
ÖZİPEK, Bekir Berat ÖZİPEK, “Gayrimüslimlerin İnsan Hakları So-
rununu Tartışmak: Kaygılar ve Sorular”, www.rightagenda.org/
main.php?id=173 (27.11.2010).
ÖZSUNAY, Ergun, Medeni Hukukumuzda Tüzel Kişiler, İstanbul, 1982.
ÖZTÜRK, Nazif, Azınlık Vakıfları, Altınküre Yayınları, Ankara, 2003.
REHMAN, Javaid, “Uluslararası Hukukta Azınlık Hakları”, Azınlık
Hakları, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Yayın No: 2, İstan-
bul, 2002.
RENUCCI, Droit, Européen Des Droits De L’homme, 3
ème
édition,
L.G.D.J., 2002.
REYNA, Yuda, ZONANA, Ester Moreno, Son Yasal Düzenlemelere Göre
Cemaat Vakıfları, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş., İstanbul,
2003.
RIGAUX, François, “Azınlıklar Hukuku: Tanımlama Sorunları”, Azın
lık Hakları, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Yayın No: 2, İs-
tanbul, 2002.
SADİOĞLU, Sedat, “Azınlık Sorunu ve Çözüm Önerileri”, Azınlık
Hakları, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Yayın No: 2, İstan-
bul, 2002.
SAKMAR, Ata, “Cemaat Vakıflarıyla İlgili Hukuki Düzenlemeler”,
Vakıf Sempozyumu Kitabı, Ankara, 2004.
SOMUNCUOĞLU, Sadi “Yeni Vakıflar Kanunu Lozan’a Aykırı mı?”,
(http://www.dengeli.net/vakiflar_kanunu_lozana_aykiri_mi_.
html- 21.11.2008).
SUNGURBEY, İsmet, Eski Vakıfların Yeni Sorunları, Maltepe Üniversi-
tesi Yayınları, İstanbul, 2001.
SYRİGOS, Angelos, “Yunanistan’daki Müslüman Dini Vakıfların Hu-
kuki İdaresi”, Vakıf Sempozyumu Kitabı, Ankara, 2004.
TARHANLI, Turgut, “Cemaat Vakıfları”, İstanbul Barosu İnsan Hakları
Merkezi Azınlık Hakları Çalışma Grubu, 2002.
Geçmişten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu148
TUĞRUL, Saim, Kamu Hukuku Açısından Mülkiyet Hakkı ve Sınır-
landırılması, Kazancı Yayınları, Ankara, 2004.
ULUÇ, Yusuf Vakıflar Hukuku ve Mevzuatı, Vakıflar Genel Müdürlüğü
Yayınları, Ankara, 2008.
ZEVKLİLER, Aydın, ACARBEY, M. Beşir, GÖKYAYLA, K. Emre, Me
deni Hukuk, Ankara, 1999.
Dergi ve Elektronik Kaynaklar
Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi (Çeşitli sayılar)
Yargıtay Kararlar Dergisi
TBMM Tutanak Dergisi (Çeşitli ciltler)
http://www.vgm.gov.tr/02_VakiflarHakkinda/001_Vakiflarimiz/
hukuktavakif.cfm(10.12.201).
http://www.vgm.gov.tr/02_VakiflarHakkinda/004_CemaatVakif -
lar/cemaat.cfm (20.12.2010).