Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
116TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
I. GİRİŞ
Türkiye insan hak ve hürriyetlerine ilişkin sözleşmeleri imzalayıp
onaylamıştır. Bu arada İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair
Sözleşme’yi kabul etmiş ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne
bireysel başvuru hakkını tanımıştır. Bu sözleşmelerde adil yargılanma hak-
kı ve bunun gereği olan mahkemelerin bağımsızlığı, suçsuzluk karinesi,
susma hakkı, silahların eşitliği ilkesi ve savunma hakları gibi hükümler
yer almıştır.
Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal
Programı’nda ise; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin, insan hakları,
demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanlarında kaydedilecek gelişmeleri
sürekli olarak izleyeceği, Avrupa Birliği Müktesebatı’na uyum çalışmala-
rını düzenli bir şekilde değerlendireceği ve bu çalışmaların hızlandırılması
için gerekli önlemlerin alınacağı belirtilmiştir. Ulusal Program’da yargının
işlevselliği ve verimliliği bölümünde de orta vadede Askeri Ceza Kanunu
ile 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu
gözden geçirilmesi öngörülmüştür.
Bu bağlamda, başta Anayasa olmak üzere mevzuatımızda önemli de-
ğişiklikler gerçekleştirilerek yeni düzenlemeler yapılmış, yeni Türk Ceza
Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ile bunları tamamlayan diğer yasalar
TBMM tarafından kısa bir süre önce kabul edilmiştir. Temel Kanun nite-
liğinde olan TCK ve CMK 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girecektir.
Askeri Ceza Kanunu ile 353 sayılı Kanunu’nun değiştirilmesine ilişkin
çalışmaların ise MSB bünyesinde devam ettiği öğrenilmiştir.
HUKUK DEVLETİ
ADİL YARGILANMA HAKKI
VE
ASKERİ YARGI
Fahrettin DEMİRAĞ
*
*
(E) Hakim Tuğgeneral.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
117TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Diğer taraftan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi DGM’lerden ve sı-
kıyönetim askeri mahkemelerinden verilen mahkumiyet kararlarıyla ilgili
olarak yapılan başvurular üzerine, askeri hakimlerin ve askeri mahkeme
kuruluşunda yer alan subay üyenin statüleri itibariyle bağımsız olmadıkları,
dolayısıyla bu kişilerden oluşan mahkemenin bağımsız mahkeme sayıla-
mayacağı gerekçesiyle Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğini kabul
etmiştir. AİHM Büyük Kurulu’nca, 12.05.2005 tarihinde açıklanan Öcalan
kararı da, adil yargılanma hakkının ihlal edilmesi sebebiyle yargılamanın
yenilenmesi bakımından gündemdeki yerini korumaktadır.
Askeri mahkemelerin bağımsız bir görünüme sahip olmadıkları görüşü
yalnızca bu kararlardan ibaret değildir. Öğreti de, askeri hakimlerin statüleri
ile askeri mahkemede meslekten olmayan kıta subayının üye olarak bulun-
masının mahkemelerin yürütme organına karşı bağımsızlığını zayıflattığı
hususunda görüş birliği içindedir.
1
Üzerinde durulması gereken bir başka husus da “hukuk devleti” ilke-
sidir. Modern devlet anlayışında hukuk devleti, bireylerin özgürlüğünün
güvencesi ve demokrasinin temeli kabul edilmektedir.
2
Hukuk devletinden
söz edilebilmesi için, bunu güvence altına alan ögelerin devlet örgütlen-
mesinde egemen olması, devletin Anayasası’nda bu öğelere yer verilmiş
olması başta gelen koşuldur.
Bu nedenle adil yargılanma hakkı ancak hukuk devletinde gerçek-
leştirilebilir. 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde hukuk devleti, Türkiye
Cumhuriyeti’nin niteliklerinden biri olarak yer almış olmasına rağmen,
353 sayılı Kanun’da hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan hükümler yer
almaktadır.
Bu yazıda 353 sayılı Kanun, hukuk devleti ilkeleri ve adil yargılanma
hakkı bakımından incelenmiş ve yeni düzenlemede göz önünde bulundu-
rulması gereken hususlara işaret edilmiştir.
II. HUKUK DEVLETİ
Hukuk devleti, devletin bütün eylem ve işlemlerinin hukuka uygun
olarak gerçekleştirilmesini esas alan, hukuka bağlı, bütün faaliyetlerinde
1
N. Centel, Ceza Muhakemesi Hukukunda Hakimin Tarafsızlığı, s. 24, İstanbul 1996; Askeri
Yargıtay’ın 90. Kuruluş Yıldönümü Sempozyumu, s. 112, dpn. 19; Kunter - Yenisey, Ceza
Muhakemesi Hukuku, Birinci Kitap, 20.3 (180), s. 293, 13. Bası, İstanbul 2004; K., Gözler,
Anayasa Hukuku Dersleri, s. 433.
2
C. Rumpf, Türk Anayasa Hukukuna Giriş, s. 59.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
118TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
hukukun egemen olduğu devlettir; kendi çıkardığı hukukla devletin ken-
disini bağlamasıdır. Öğretide, hukuk devletinin belirli bir tanımı verilme-
mekte, daha çok hukuk devletinin ögelerinden söz edilmektedir.
3
Bu bağlamda 1961 Anayasası, hukuk devleti kavramını devletin nitelik-
lerinden biri olarak kabul eden ilk Türk Anayasası’dır. 1982 Anayasası’nın
2. maddesinde de hukuk devleti, Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerinden
biri olarak yer almış, gerekçede “demokratik rejimin laiklik ve sosyal hukuk
devleti ilkelerine dayandığı” vurgulanmıştır.
III. YARGI BAĞIMSIZLIĞI
1. Genel Olarak
Ceza yargılamasında tarafların çatışan menfaatlerinin dengelenmesi
hakimin gerçeğe uygun ve adil bir karara varmasıyla mümkündür.
4
Adil bir
karar verebilmesi için hakimin, hukuk dışı etki altında kalmaması gerekir.
Bunu da hakim bağımsızlığı sağlar.
5
Hakimin bağımsızlığı konusunda kuşku yaratabilecek hususlar; atan-
ma, meslekte yükselme, disiplin ve özlük haklarıdır. Şu halde, hakimin
öncelikle bu konularda korunması zorunludur.
3
Öğretide ittifakla kabul edilen hukuk devletinin temel ögeleri şunlardır: (a) Kuvvet-
ler ayrılığı, (b) Yasallık ilkesi, (c) Mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi, (d) Temel hak
ve özgürlüklerin korunması ilkesi, (e) Hukuk güvenliği ilkesi, (f) İdarenin işlem
ve eylemlerinin yargısal denetime bağlı olması ilkesi, (g) Devletten kaynaklanan
haksızlıkların giderilmesi ilkesi, (h) Hak arama özgürlüğü.
Anayasa Mahkemesi de hukuk devletini şu şekilde tanımlamıştır: “her işlem
ve eylemin hukuka uygunluğunu başlıca geçerlik koşulu bilen, her alanda adaletli
bir hukuk düzeni kurmayı amaçlayan ve bunu geliştirerek sürdüren, hukuku tüm
devlet organlarına egemen kılan, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,
insan haklarına saygı duyarak bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, Ana-
yasa ve hukukun üstün kurallarına bağlılığa özen gösteren, yargı denetimine açık
olan yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleriyle
Anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaşmayan devlettir. ” Anayasa Mahkemesi’ne
göre; “Hukuk devletinde tüm işlem ve eylemlerin hukuka uygunluğu ve yargı de-
netimine açık oluşu en güçlü güvencedir. Anayasa’ya aykırı bir yasa kuralı, hukuk
devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Anayasa kurallarıyla çelişen bir yasa kuralı, hukuk
devleti ilkesinin çiğnenmesi sonucunu doğurur. ” Anayasa Mahkemesi kararı: (AYM)
23.3.1986 T. E. 198/31, K. 1986/11 (RG, 9.5.1986-19102).
4
N. Centel, Ceza Muhakemesi Hukukunda Hakimin Tarafsızlığı, s. 6, İstanbul 1996.
5
Bağımsızlık, hakimin kararını verirken hür olması, hiçbir baskı ve etki altında kal-
maması, hiçbir kişi ve merciden emir almaması demektir. Hakimlere baskı yapılması
onların bağımsızlığını etkileyeceği gibi, baskı yapılma ihtimali de hakim bağımsız-
lığını zedeler. Kunter - Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, Birinci Kitap, 20.3 (180) s.
293, 13. Bası, İstanbul 2004.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
119TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, mahkemelerin bağımsız olup
olmadığını incelerken;
a. Üyelerinin atama ve görevden alma usulüne,
b. Görev süresine,
c. Üyelere emir verme yetkisine sahip bir makam bulunup bulunma-
dığına,
d. Üyelerin her türlü etkiden korunmasını sağlayacak önlemlerin alınıp
alınmadığına,
e. Genel olarak bağımsız bir görünüm verip vermediğine bakmakta-
dır.
Askeri Yargıtay da mahkemenin bağımsız bir görünüm vermesine ve
adalete güven ilkesine önem vermektedir.
6
2. Askeri Mahkemelerin Bağımsızlığı Sorunu
Anayasal bir kurum olma özelliği bulunan yargı bağımsızlığı, Anaya-
sa’nın 138. maddesinde; “Hakimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasa’ya,
Kanun’a ve hukuka uygun olarak, vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir
organ, makam, merci veya kişi yargılama yetkisinin kullanılmasında mahkeme-
lere, hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde
bulunamaz. ” şeklinde ifade edilmiştir. Bu hüküm adli ve idari yargı yerle-
ri için geçerli olduğu gibi, askeri yargı mercilerini de kapsamaktadır. Bu
nedenle, askeri mahkemeler ile bu mahkeme kuruluşunda bulunan askeri
hakimlerin bağımsızlıklarını sağlamak amacıyla hakim teminatına sahip
olmaları gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır.
Askeri mahkemelerin bağımsızlığı ve bunu sağlamak amacıyla mahke-
mede görevli olan askeri hakimlere getirilen teminatlar, tekrardan kaçınmak
amacıyla aşağıda, askeri mahkeme kuruluşunda bulunan subay üye ile
askeri hakimlerin statüleri incelenirken ele alınacaktır.
6
As. Yrg. Drl. Krl.nun (13.4.2000/82-78) kararı Askeri Yargıtay bu kararında; Komuta-
nın suçun mağduru olması, sanığın amiri sıfatıyla vaka kanaat raporu düzenlemesi,
hazırlık soruşturması emri vermesi ve aşamalarda mağdur tanık sıfatıyla dinlenmesi
sebebiyle “mahkeme kuruluna dahil hakimlerin ve subay üyenin objektif olarak
tarafsız kalamayacakları şüphesi olduğu” sonucuna vararak sanık hakkında tesis
olunan mahkumiyet hükmünü sırf bu sebepten bozmuştur.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
120TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
IV. ASKERİ YARGI SİSTEMİ
Askeri yargı, Anayasa’nın 145. maddesinde adli ve idari yargıdan ayrı
olarak düzenlenmiş ve bu yargı sisteminin askeri mahkemelerle disiplin
mahkemeleri tarafından yürütüleceği hüküm altına alınmıştır. Ayrıca,
askeri yargı organlarının kuruluşu, işleyişi, askeri hakimlerin özlük işleri,
askeri savcılık görevini yapan askeri hakimlerin mahkemesinde görevli
bulundukları komutanlık ile ilişkilerinin; mahkemelerin bağımsızlığı, ha-
kimlik teminatı ve askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla düzenle-
neceği vurgulanmıştır. Maddede askeri hakimlerin yargı hizmeti dışındaki
askeri hizmetler yönünden teşkilatında görevli bulundukları komutanlık
ile olan ilişkilerinin de kanunla düzenleneceği belirtilmiştir. Barışta askeri
mahkemelerin bakmakla görevli olduğu suçlar sayılmak suretiyle belirtil-
miş, fakat kuruluş ile ilgili düzenleme kanuna bırakılmıştır.
Askeri mahkemelerin kuruluş ve işleyişi 353 sayılı Askeri Mahkemeler
Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nda, disiplin mahkemelerinin kuru-
luş ve işleyişi de 477 sayılı Disiplin Mahkemeleri Kuruluşu, Disiplin Suç ve
Cezaları Hakkında Kanun’da düzenlenmiştir. Askeri hakimlerin statülerini
ise 357 sayılı Askeri Hakimler Kanunu düzenlemiş bulunmaktadır. Halen
yürürlükte bulunan 25.10.1963 tarih ve 353 sayılı Askeri Mahkemeler Ku-
ruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 1. maddesine göre Türk milleti
adına yargı yetkisini kullanacak askeri mahkemeler; kolordu, ordu (deniz
ve havada eşidi) ve kuvvet komutanlıkları ile Genelkurmay Başkanlığı
Teşkilatı’nda
7
Milli Savunma Bakanlığı’nca kurulur.
Kuvvet komutanlıklarının yapacakları teklif veya Genelkurmay Baş-
kanlığı’nın, doğrudan doğruya göstereceği lüzum üzerine, diğer kıta ko-
mutanlıkları veya askeri kurum amirlikleri teşkilatında da Milli Savunma
Bakanlığı’nca askeri mahkeme kurulabilir. Askeri mahkemelerin kaldırıl-
ması da aynı usule tabidir.
Kural olarak askeri mahkemeler iki askeri hakim ve bir subay üyeden
kurulmuştur. Ancak Genelkurmay Başkanlığı teşkilatındaki askeri mahke-
me, general ve amiralleri yargıladığı zaman üç askeri hakim ile iki general
veya amiralin katılması suretiyle yargılama yapabilmektedir.
353 sayılı Kanun, askeri mahkemenin teşkilatında kurulduğu kıta
komutanı veya kurum amirine önemli yetkiler tanınmıştır. Bu konunun
7
İlk metinde askeri mahkemelerin kanunda belirtilen komutanlıklar “nezdinde”
kurulacağı belirtilmiş iken, bu kelime 9.10.1996 tarih ve 4191 sayılı Kanunu’nun 26.
maddesiyle “teşkilatında” şeklinde değiştirilmiştir.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
121TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
daha iyi anlaşılabilmesi için adli amirlik dönemini ve adli amirin yetkilerini
bilmekte fayda vardır.
1. Adli Amirlik Dönemi
14. 06. 1930 tarihli ve 1631 sayılı Askeri Muhakeme Usulü Kanunu
askeri yargı görevini adli amirlerle askeri mahkemelere vermiştir (m. 10).
Adli amirlik döneminde askeri mahkemeler:
a. Alay askeri mahkemeleri,
b. Tümen ve Daha Yüksek Makamların Askeri Mahkemeleri (Tümen,
Kolordu ve Başkomutanlık Askeri Mahkemeleri) olmak üzere iki grupta
toplanmıştı.
Alay mahkemeleri üç asker kişiden, diğer mahkemeler ise bir adli ha-
kimle iki subay üyeden oluşuyor ve üyelerin rütbeleri sanığın rütbesine göre
değişiyordu. 17.05.1944 tarihli ve 4563 sayılı Kanun’la askeri mahkemenin
kuruluşu değiştirilmiş ve alay askeri mahkemeleri tümen ve daha yüksek
komutanlık mahkemeleri ile aynı düzeye getirilmiştir (m. 31).
1631 sayılı ASMUK’a göre adli amirler, refakatlerinde askeri mahkeme
kurulması kanunen mümkün olan komutanlar ve bunların eşidi sayılan
makamlarla bunların üstleridir (m. 13). Refakatlerinde askeri mahkeme
kurulması mümkün olan komutanlar ise; alay, tümen, kolordu ve ordu
komutanları ile barışta Genelkurmay Başkanı (savaşta başkomutan)dır.
Adli amir, muhakemenin tek amiridir. Yetkileri oldukça geniştir. Soruş-
turmanın açılması (m. 86, 89), soruşturmanın genişletilmesi veya soruştur-
manın tatili (m. 128), kamu davasının açılması adli amirin emri ile mümkün-
dü (m. 125, 129, 134). Duruşma başlamadan önce iddianameyi geri almak
(m. 151) yetkisine sahip olan adli amir; mahkemeyi toplamak (m. 140),
sanığı çağırmak (m. 100), arama ve zapta karar vermek (m. 120), bilirkişiyi
tayin etmek (m. 116), sanığı tutuklamak (m. 104), tutuklama müzekkeresini
geri almak (m. 108), gerektiğinde işten el çektirmek (m. 103), kanun yoluna
başvurmak (m. 220), kesinleşmiş hükümlerin infazına işaret etmek yetkisine
sahipti (m. 249/1). Bazı suçlara ilişkin davalarda ancak adli amirin muvafa-
kat ettiği kimseler müdafilik yapabilirdi (m. 206/4). Hazırlık soruşturması
sırasında adli amir bağımsız ise de, ilk soruşturmada adli hakim ile birlikte
hareket etmek zorunda idi. Hakimle adli amir arasındaki anlaşmazlıkların
çözüm mercii ise Yargıtay idi ve bu mahkemenin vereceği karar kesindi
(m. 54). Adli amirler arasında hiyerarşi mevcuttu ve üst adli amirler, astları
olan adli amirlere soruşturma açılması, başlanmış olan soruşturmaya de-
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
122TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
vam olunması, durdurulması veya kanun yoluna başvurulması hususunda
emir ve talimat verme yetkisine sahiptiler (m. 126). Ancak başlamış olan
soruşturmanın cereyanına karışma yetkileri yoktu.
Adli amirlik döneminde askeri yargının emir komuta yetkisinden
doğan bir zaruret olduğu, emir ve komuta salahiyetinin tecezzi kabul
etmediği, dolayısıyla askeri yargının emir ve komutadan ayrılamayacağı
düşüncesi hakimdi. Fakat bu yetkinin kullanılmasına ilişkin emir ve ka-
rarların askeri hizmetle ilgisinin bulunmadığı, tamamen adli bir nitelik
taşıdığı kabul ediliyordu.
8
2. Yürürlükteki Düzenleme
1961 Anayasası’nın askeri mahkemelerde üyelerin çoğunluğunun ha-
kimlik niteliğine sahip olmasını şart koşması ve Askeri Yargıtay’ı anayasal
bir yüksek mahkeme olarak düzenlemesi karşısında, askeri mahkemelerin
kuruluşu ile askeri yargılama usulünün yeniden düzenlenmesi zarureti
doğmuş, 25.10.1963 tarih ve 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve
Yargılama Usulü Kanunu kabul edilmiştir. Bu Kanun’un geçici 1. maddesi
ile adli amirlik kurumu yürürlükten kaldırılmıştır. Bununla beraber 353
sayılı Kanun, teşkilatında askeri mahkeme kurulan kıta komutanına 1631
sayılı Kanun’la tanınan yetkilerin önemli bir bölümünü aynen muhafaza
etmiştir.
Ancak, komutana bu yetkilerin tanınmasında, adli amirlik dönemi hu-
kuk anlayışından ziyade, teşkilatında askeri mahkeme kurulan komutan
veya kurum amirlerinin aynı zamanda o kıta veya kurumun en büyük amiri
olarak disiplininden sorumlu bulunmaları ve her askeri suçun da o kıta
veya kurumun disiplinini zedeleyeceği anlayışı, egemen olmuştur. Bu husus
komutanın soruşturma açtırma yetkisini düzenleyen 8. madde gerekçesinde
yer almıştır. Gerekçede; 8. maddenin, teşkilatında askeri mahkeme kurulan
kıta komutanı veya askeri kurum amirlerinin aynı zamanda o kıtanın disip-
lin amiri olmaları ve her askeri suçun da o kıta veya kurumun disiplinini
zedelemiş olması muvacehesinde bu komutan veya kurum amirlerine bir
kısım yetkilerin tanınmasını öngördüğü belirtilmiştir.
Gerçekten de askerliğin temeli disiplindir (TSK İç HK m. 13). Disiplinin
korunması ve sürdürülmesi amirin görevlerinden biridir; bunun için amir,
her türlü idari tedbiri almakla yükümlüdür. Teşkilatında askeri mahke-
me kurulan kıta komutanı ise TSK İç Hizmet Kanunu’na göre “amir”dir;
8
R. Taşkın, Askeri Muhakeme Usulü, & 13, s. 37.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
123TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
komuta ettiği kıta veya kurumun (ordu, kolordu, tümen veya tugayın) en
büyük amiridir.
TSK İç Hizmet Kanunu’nun 9. maddesi amiri, “makam ve memuriyet
itibariyle emretmek salahiyetini haiz kimsedir. ” şeklinde tanımlamıştır. Kanun,
emretmek salahiyetinin bir gereği olarak amire, bir takım yetkiler tanımış,
vazifeler vermiştir.
9
Bir başka anlatımla amirin görevini silahlı kuvvetlerin
vazifesi belirler.
Ülke bütünlüğünü ve Cumhuriyet’in diğer ilkelerini koruma görevi ise
TSK İç Hizmet Kanunu ile Türk Silahlı Kuvvetleri’ne verilmiştir. Bu husus
Kanun’da; “Türk Yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş Türkiye Cumhuriyeti’ni
kollamak ve korumaktır.” şeklinde ifade edilmiştir (m. 35). Kendisine tevdi
edilen bu kutsal vazifeyi her türlü şartlarda kanı ve canı pahasına yerine
getirmek ve başarmak durumunda olan Türk Silahlı Kuvvetleri, gerek yurt
içinden, gerek yurt dışından gelecek tehditleri önleyecek şekilde, verilecek
her türlü göreve her an hazır olmak durumundadır. Nitekim TSK İç Hizmet
Yönetmeliği’nin 86. maddesinde; “Cumhuriyet, yurt, millet askerin kutsal değe-
ridir. Bunlara içerden ve dışardan oluşabilecek her türlü tecavüzü karşılamak, yok
etmek ve gereğinde bu uğurda hayatını fedadan çekinmemek her askerin borcudur.
” hükmüne yer verilmiştir. Bu görevin gereği gibi yapılabilmesi için silahlı
kuvvetler harp sanatını öğrenmek ve öğretmekle yükümlü tutulmuştur (m.
36). Bütün bunlardan her seviyedeki komutan sorumludur. Bu nedenle
amirin en önemli görevi, komutasını üstlendiği kıtayı yurt savunması için
savaşa hazırlamaktır. Bu, ancak sürekli gelişim içinde olan askeri tekno-
lojiyi takip eden düzenli ve disiplinli bir eğitimle gerçekleştirilebilir. Buna
karşılık askerlerin suç işlemesinin ve askeri suçların disiplini sarstığı, hatta
bozduğu bir gerçektir.
Öte yandan, askerliğin temeli mutlak itaattir. İtaat; her astın üstünden
aldığı emri, hiçbir kayıt ve şart düşünmeden ve en ufak bir tereddüt gös-
termeden canla başla yapması, kanunlar ve nizamların dediğinden dışarı
çıkmaması ve yasak edilen şeyleri yapmaması demektir.
Disiplin ise, İç Hizmet Kanunu’nun 13. maddesinde; “Kanunlara, nizam-
lara ve amirlere mutlak bir itaat ve astının ve üstünün hukukuna riayet demektir. ”
şeklinde tanımlanmıştır. Bu maddede askerliğin temelinin disiplin olduğu
vurgulandıktan sonra, “Disiplinin korunması ve devam ettirilmesi için özel
kanunlarla ‘cezai’ ve özel kanun ve nizamlarla ‘idari’ tedbirler alınır. ” denilmek
9
Amirin vazifeleri TSK İç Hizmet Kanunu m. 15-18’de düzenlenmiş olmakla beraber
amirin vazifelerinden söz eden başka hükümler de mevcuttur. Örneğin; 21, 23, 24,
30, 31, 32, 40, 47, 75, 91. maddeler her seviyedeki amire görevler yüklemektedir.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
124TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
suretiyle bu konuda gerekli düzenlemelerin yapılması devlet organlarına
bir görev olarak verilmiştir.
Mutlak itaat, disiplinin bir parçası olup kayıtsız şartsız bir teslimiyeti,
yani tam bağlılığı ifade eder.
Şu halde emrinde bulunan kıtanın yurt savunmasına hazırlanmasından
ve birliğin disiplininden teşkilatında askeri mahkeme kurulan kıta komutanı
veya askeri kurum amirinin sorumlu olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
Ancak bu durum yürütme organı içinde yer alan komutana yargı yetkisinin
verilmesini zorunlu kılmakta mıdır? Komutana bu tür bir yetkinin verilmesi
hukuk devleti ilkesiyle bağdaşır mı? Bu sorulara cevap vermeden önce
komutanın yetkilerinin neler olduğunu bilmemiz gerekir.
3. Teşkilatında Askeri Mahkeme Kurulan Kıta Komutanı
veya Askeri Kurum Amirine Tanınan Yetkiler
A. Askeri Ceza Yargılamasında Komutanın Hukuki Durumu
353 sayılı Kanun, teşkilatında askeri mahkeme kurulan komutana,
hazırlık soruşturmasının başlatılmasından kamu davasının sonuçlandırıl-
masına kadar olan süreç içerisinde bazı yetkiler tanımış, ödevler yüklemiş-
tir. Ayrıca komutan, hükmün infazıyla ilgili önemli yetkilere de sahiptir.
Böylece askeri ceza muhakemesi ilişkilerinden bir kısmına yargılama, iddia
ve savunma makamını işgal edenlerin dışında, “teşkilatında askeri mahkeme
kurulan kıta komutanı veya kurum amiri” de katılmaktadır. Ancak komutanın
duruşmaya katılması söz konusu değildir ve taraf olarak duruşma işlem-
lerine katılamaz. Örneğin; komutanın hakimi ret hakkı yoktur. Komutan
delil ikamesi talebinde bulunamaz, tanık dinletemez. Buna karşılık duruşma
sırasında 132. maddeye göre sanığın tutuklanmasına karar verilmiş ise,
komutanın bu karara karşı itiraz yoluna başvurması mümkündür. Çünkü
maddede kimlerin itiraz edebileceği belirtilmemiş, sadece 74. maddeye
göre itiraz edilebileceği belirtilmiştir. 74. maddede ise komutan, tutuklama
kararına itiraz edebilecek kimseler arasında sayılmıştır. Komutanı sırf bu
yetkisine dayanarak ceza muhakemesi süjelerinden biri saymaya imkan
yoktur. Bununla beraber komutanın muhakeme işlemlerine katılması, di-
siplin mahkemelerinde daha etkin olarak kendini göstermekte ve disiplin
yargılamasında komutan taraf gibi hareket etmektedir. Disiplin subayı
komutanın bir nevi yardımcısıdır, dolayısıyla komutanı, disiplin mahke-
mesinde muhakeme süjelerinden biri saymak mümkündür.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
125TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Komutana tanınan yetkilerden bir kısmı örneğin; tutuklama isteminde
bulunmak, arama kararı vermek, kanun yoluna başvurmak gibi yetkiler,
ceza yargılamasında taraflara; sanığa, iddia makamına, suçtan zarar görene
ve katılana tanınan haklardır. Komutan askeri savcının verdiği kovuştur-
maya yer olmadığı kararına, sanık hakkında kamu davası açılması gerektiği
düşüncesiyle itiraz ederken suçtan zarar gören adına hareket etmektedir.
Buna karşılık, sanık adına kanun yoluna başvururken müdafiin görevini
yapmaktadır. Sanık aleyhine hükmü temyiz ederken hem iddia makamı-
nın görevini yapmakta hem de katılanın vekili gibi davranmaktadır. Buna
karşılık kararların yerine getirilmesine ve tebliğine aracılık yaparken bir
bakıma zabıtanın görevini üstlenmektedir. Sanığın tutuklanmasını isteme
yetkisi, ceza yargılamasında yalnızca Cumhuriyet Savcısı’na tanınmıştır.
Askeri yargıda komutan da tutuklama isteminde bulunabilmektedir. Ko-
mutana, mahkemenin kullanabileceği yetkiler de verilmiştir; gerçekten
de komutan, askeri savcı ile anlaşarak tutukluyu serbest bırakırken, onay
makamıdır ve ikisi birlikte yargılama makamının, askeri mahkemenin
yetkisini kullanmaktadırlar.
Şu halde komutan askeri ceza yargılamasında, duruşmaya katılma-
makla beraber bazı muhakeme işlemlerini gerçekleştirmek suretiyle yargı-
lama faaliyetine iştirak etmektedir. Bu yönüyle askeri ceza yargılamasının
süjelerinden biridir ve taraftır. Komutanın taraf oluşu, klasik anlamda bir
taraflık değildir. Çünkü komutan duruşmaya iştirak etmemekte ve sadece
sanık veya sadece katılanın haklarını kullanmamaktadır. Bazen sanık lehine,
bazen katılan lehine, bazen de her ikisinin leh veya aleyhine hareket etmek
yetkisine sahip bulunmaktadır. Bu yönüyle komutan askeri savcı gibidir.
Komutanın bu yetkilerini dikkate aldığımızda, onun askeri ceza yargıla-
masının bir tarafı olduğunu, ancak bu taraf olmanın, kanundan doğan,
askeri ceza yargılamasına özgü bir nitelik taşıdığını söyleyebiliriz. Çünkü;
komutan gerçekte suçtan doğan ceza ilişkisinin bir tarafı değildir. Komutan,
şahsına karşı suç işlenmesi hali hariç, kural olarak suçun mağduru olma-
dığına göre, suçtan zarar gören taraf da değildir. Bu nedenle komutanın
kamu davasına katılması da söz konusu değildir. Suçun mağduru olduğu
durumlarda komutan kamu davasına katılabilir; bu takdirde de katılanın
haklarını kullanabilir. Mutlaka bir taraf adı konulacaksa komutan, “kanun-
dan doğan taraf”tır ve“silahlı kuvvetler tarafı”dır. Çünkü bu yetkiler komutana,
teşkilatında askeri mahkeme kurulan kıta veya kurumun en büyük amiri
olması sebebiyle tanınmıştır.
Bu yetkileri: 1. Hazırlık soruşturmasının başlatılmasına, 2. Yapıl-
makta olan soruşturma hakkında bilgi edinilmesine, 3. Tutuklamaya, 4.
Hazırlık soruşturması işlemlerine katılmaya 5. Kararların tebliği ve yerine
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
126TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
getirilmesine, 6. Kanun yollarına başvurmaya, 7. Hükmün infazına ilişkin
olmak üzere altı grupta toplamak mümkündür. Kanun’daki sıraya göre
bu yetkiler:
a. Mahkemenin subay üyelerini seçmek (m. 4,5).
b. Hazırlık soruşturmasını açtırmak (m. 8,95/3).
c. Yapılmakta olan hazırlık soruşturması hakkında askeri savcıdan
bilgi istemek (m. 8/1,102).
d. Savaş halinde soruşturmanın ve duruşmanın geri bırakılmamasını
askeri savcıdan istemek (m. 20/5).
e. Askeri mahkemenin yetkisi ile ilgili olarak talepte bulunmak (m.
24, 27).
f. Davanın nakli talebinde bulunmak (m. 29).
g. Kararların yerine getirilmesine ve tebliğine aracılık yapmak (m. 49,
116).
h. Kanun’da belirtilen sebepleri bulunmak kaydıyla gecikmesinde
sakınca bulunan hallerde arama ve elkoyma kararı vermek ve icrasını
sağlamak (m. 66).
ı. Tutuklamaya ilişkin yetkileri
i. Tutuklama isteminde bulunmak (m. 70, 95/3).
ii. Tutuklama isteminin reddine, tutuklamaya ve tutukluluk halinin
devamı kararlarına itiraz etmek (m. 74, 75/2),
iii. Tutuklunun askeri savcı tarafından salıverilmesi konusunda görüş
bildirmek (m. 78/2).
j. Geçici olarak işten el çektirme (m. 84),
k. Askeri savcının kararlarına itiraz (m. 107, 112/2),
l. Kanun yollarına başvurmak (196, 200, 201/2, 209/2, 233, 248/2,
250/3, 254/2, 258/son),
(Komutan; itiraz, temyiz karar düzeltilmesi, yargılamanın yenilenmesi
ile tali ceza davalarına ilişkin olarak verilen kararlara karşı kanunyollarına
başvurma hak ve yetkisine sahiptir.)
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
127TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
m. Subaylar hakkındaki ceza hükümlerinin infazı (m. 244/5),
n. Bazı suçlara ilişkin ceza hükümlerinin yerine getirilmesinin ertelen-
mesini teklif etmek (246/son, 259).
Komutana tanınan bu yetkilerden yalnızca hukuk devleti ilkesiyle
bağdaşması mümkün görülmeyenler üzerinde durulacaktır.
B. Komutanın Refakatindeki Askeri Savcıya
Soruşturma Açtırmak Yetkisi
1. Genel Olarak
Komutanın bu yetkisi 353 sayılı Kanunu’nun 8 ve 95. maddelerinde
düzenlenmiştir.
Bu hükümlere göre, askeri ceza yargılamasında askeri savcıların doğ-
rudan doğruya hazırlık soruşturması yapma yetkileri yoktur. Kural olarak
askeri savcı, suç evrakının, komutanın yazılı olarak vereceği soruşturma
açılması hususundaki emri ile kendisine gönderilmesi üzerine soruştur-
maya başlayabilir.
2. Suç İhbar ve Şikayeti ve Komutanın Soruşturma Emri Vermesi
Askeri yargıya tabi suç ihbar ve şikayetleri sanığın amirine yapılır. Şi-
kayet eden veya ihbarda bulunan asker kişi ise, bu talebini en yakın amirine
bildirir. Eğer en yakın amirden şikayet olunacak ise bir derece üstündeki
amire yapılır; yani şikayet olunacak amir geçilerek bir üst amire şikayet
yapılır (İç Hz. K. m. 27). Sanığın amiri ile şikayetçinin amiri farklı kimseler
ise doğrudan doğruya sanığın amirine de şikayette bulunulmasında bir
sakınca yoktur (İç Hz. K. m. 30/son).
Asker kişilerden başkası tarafından yapılacak sözlü veya yazılı ihbar
ve şikayetler CMK hükümleri dairesinde (m. 158) kolluk makamına, valilik
veya kaymakamlığa, kamu kurumuna veya Cumhuriyet Savcısı’na yapılabi-
leceği gibi doğrudan doğruya sanığın amiri olan makama da yapılabilir.
Cumhuriyet Savcılıkları’na veya zabıta makam ve memurlarına yapıla-
cak askeri yargıya tabi suç ihbar ve şikayetleri sanığın amiri olan makama
gönderilir (m. 95/1).
Suç ihbar ve şikayetleri yazılı veya sözlü olarak yapılabilir. Sözlü olarak
yapılmış ise bu hususta bir tutanak düzenlenir(353/93-2; 211/27-son).
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
128TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Askeri birlik komutanı maiyetinde bulunan birinin bu şekilde veya bir
başka suretle öğrendiği suçları hakkında askeri mahkemede soruşturma
yapılması gerekiyorsa, sanığın kimliğini, isnat olunan suçu ve bu suçun
delillerini gösteren bir vaka raporu düzenler ve adli yönden bağlı bulundu-
ğu askeri mahkemenin teşkilatında kurulduğu kıta komutanı veya askeri
kurum amirine gönderir (m. 95/2).
Teşkilatında askeri mahkeme kurulan komutan, suç evrakını incele-
dikten sonra askeri savcıya gönderir ve sanığın tutuklanmasını isterse bu
husustaki istemini de bildirir.
3. Adli Müşavirin Soruşturma Emri Vermesi
Komutan, subay veya astsubayların işledikleri suçlar dışında, diğer
kişilerin işledikleri suçlara ait suç evrakını, soruşturma yapılması istemiyle
askeri savcıya göndermek üzere askeri hakim sınıfından olan adli müşa-
virlere yetki verebilir. Yetki verilen konularda kıta komutanı veya kurum
amirine tanınan kanuni yetkiler adli müşavirler tarafından kullanılır (m.
95/3).
4. Komutanın Adli Yetkisini Devretmesi
Komutanın kanuni veya şahsi engelleri yetkilerinin kullanılmasına
imkan vermez ise bu yetkiler kanuni vekillerine geçer.
10
Askeri savcı, kendisine suç dosyasının gönderilmesinden, yani bir
suçun işlendiğini bu yolla öğrenmesinden sonra hazırlık soruşturması
yapabilir.
5. Askeri Savcının Kendiliğinden
Hazırlık Soruşturmasına Başlaması
Askeri savcının, komutanın emri olmadan hazırlık soruşturmasına
başlayabilmesi üç halde mümkündür. Bunlardan biri ağır cezalık işler,
diğeri “gecikmesinde sakınca bulunan hal”in söz konusu olmasıdır . Üçüncü-
10
Eski düzenlemeye göre; adli amirin yetkisini kullanmasına bir engel varsa, adli amir-
lik yetkisi vekiline intikal ediyordu (1631/14). Bunun dışında adli amirin, hakimin
davaya bakması yasaklı olan hallerle tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebeplerin
bulunması halinde, adli amirlik görevini vekiline devretmesi gerektiği öngörülmüştü
(1631/69). Yürürlükteki 353 sayılı Kanun’da böyle bir hükme yer verilmemiştir.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
129TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
sü de, yapılmakta olan hazırlık soruşturmasının bir başka kişi veya suçu
kapsadığının anlaşılması halidir.
11
a. Ağır Cezalık İşler: Ağır cezalık suç kavramı, yeni düzenlemede ağır
hapis cezasının kaldırılması nedeniyle oldukça daralmıştır. Yeni düzen-
lemede ağır hapis cezası ve hapis cezası ayırımı kalktığından ağır cezalık
işleri, ağır ceza mahkemelerinin görevlerini esas alarak belirlemek uygun
olacaktır. Ağır ceza mahkemelerinin görevini, 5235 sayılı Kanun’un 12.
maddesi belirlemektedir. Bu hükme göre;
1. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını,
2. Müebbet hapis cezasını,
3. On yıldan fazla hapis cezasını.
Gerektiren suçlara ilişkin davalara ağır ceza mahkemesinde bakıla-
caktır. Şu halde bu cezaları gerektiren suçlar ağır cezalık işlerdir. Ayrıca
CMK’nın 250/1 maddesinde yazılı suçlara ilişkin davalara da ağır ceza
mahkemelerinde bakılması gerektiğinden, bu maddede yazılı suçların da
ağır cezalık işlerden kabul edilmesi gerekir.
b. Gecikmesinde Sakınca Bulunan Haller: Gecikmesinde sakınca
bulunan hal kavramı ise, soruşturmaya başlanmadığı takdirde delillerin
ve suç izlerinin kaybına, yok olmasına, şüpheli veya sanığın kaçmasına
yol açacak durumları ifade eder. Gecikmesinde sakınca olup olmadığı her
olaya göre değişir ve bunun takdiri şüphesiz askeri savcıya aittir. Bununla
11
Askeri savcıların komutanın emri olmadan kendiliğinden soruşturmaya başlama-
ları sorun yaratmış ve bu sorun yargı kararlarına da yansımıştır. Yardımcı askeri
savcının, bir ihbar üzerine, komutanın emri olmadan hazırlık soruşturmasına
başlaması nedeniyle kuvvetinin değiştirildiğini iddia eden askeri savcının açtığı
davada, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Genelkurmay Başkanlığı’nca tesis edilen
idari işlemi, Anayasa’nın ve 357 sayılı Askeri Hakimler Kanunu’nun öngördüğü
“askeri yargı bağımsızlığı” ve “askeri yargıç güvencesi” ilkeleriyle bağdaşmadığı
gerekçesiyle iptal etmiştir. Askeri savcı dava dilekçesinde, yardımcısının komutanın
emri olmadan soruşturmaya başlamasının yanında, kendisinin savcılık görevi yanı
sıra adli müşavirlik görevini de yürüttüğünü, bir ihbarla ilgili olarak adli müşavir
sıfatıyla yaptığı soruşturmanın sonuçlarını komutana arz ederek savcılığa soruşturma
emri verilmesinin uygun olacağını söylemesi üzerine, komutanın konuyu kuvvet
komutanıyla görüştükten sonra değerlendirme yapacağını söylediğini daha sonra
da soruşturma emri vermeyeceğini bildirdiğini ileri sürmüştür (AYİM Drl. Krl. 27.
5. 1999/19-93 sayılı kararı).
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
130TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
beraber gecikmesinde sakınca bulunan hal kavramı geniş yoruma açıktır
ve uygulamada sorun yaratmaktadır.
c. Yapılmakta Olan Hazırlık Soruşturmasının Başka Bir Kişiyi veya
Suçu Kapsadığının Anlaşılması: Yapılmakta olan hazırlık soruşturması-
nın başka bir kişiyi veya suçu kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekir-
se, askeri savcı ivedi hallerde bu soruşturmayı kendiliğinden yapar. Bu
takdirde durum komutana derhal bildirilir (m. 103). İvedi halden maksat,
gecikmesinde sakınca bulunan durumlardır. Komutandan soruşturma emri
istenmesinde soruşturmanın selameti bakımından bir sakınca yoksa, askeri
savcı komutana suç duyurusunda bulunacak ve komutanın soruşturma
emri vermesinden sonra soruşturmaya dahil edilmesi gereken kişi veya
suçla ilgili olarak soruşturmaya başlayabilecektir.
6. Komutanın Hazırlık Soruşturması Açtırmak Yetkisinin Sınırı
Maddede; komutanın kendisine intikal eden suç evrakını inceledikten
sonra askeri savcıya göndereceği yazılıdır. Bu hükme göre komutanın suç
evrakını savcıya göndermeden işlemden kaldırması, daha doğrusu soruş-
turma emri vermeme yetkisi de var mıdır? Bir başka ifadeyle komutanın
soruşturma emri verme yetkisi, soruşturma emri vermeme yetkisini de
kapsar mı?
Milli Savunma Bakanlığı Askeri Adalet İşleri Başkanlığı’nca verilen
bir mütalaada, “askeri mahkemede yargılama yapılmasını gerekli kılan ciddiyet
ve önemdeki evrakın işleme konulacağı belirtilmiş ve yetkinin kullanılmasının
sorumluluğunun da yetki sahibine ait olması yetki/sorumluluk bağlantısının
doğal bir sonucudur” denilmiştir. İncelemek, bir değerlendirme yapmayı
gerektirdiğinden, yaptığı değerlendirme sonunda soruşturma açılmasını
gerekli görmeyen komutanın ihbar ve şikayeti işleme koymama yetkisine
sahip olduğunu kabul etmek gerekir.
12
Bu husus komisyon tarafından ya-
pılan değişiklik ile değişiklik gerekçesinden de anlaşılmaktadır. Hükümet
tasarısında madde, hazırlık soruşturması yapması için, komutanın askeri
savcıdan talepte bulunabileceği şeklinde düzenlenmiş iken, Komisyon
tarafından yeniden kaleme alınmış ve değişiklik gerekçesinde de “Ana-
yasa’nın 138. maddesinde yer alan askerlik hizmetinin gerekleri dikkate alınarak,
komutanın askeri savcıya soruşturma açtırması uygun mütalaa edilmiştir. ” de-
nilmiştir. Komutanın soruşturma açtırmaması kararının, diğer unsurları
12
H. Özbakan, Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usul Kanunu, C. I, s. 473, m. 95
açıklaması.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
131TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
gerçekleşmek kaydıyla, astının suçu hakkında kasten takibatta bulunmamak
suçunu veya görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği de gözden
ırak tutulmamalıdır.
Bunun dışında komutanın soruşturma emri verme yetkisi generaller
bakımından sınırlıdır. Generalleri yargılamaya Genelkurmay Başkanlığı
teşkilatında kurulan askeri mahkeme yetkili olduğundan generaller hak-
kında ancak Genelkurmay Başkanı soruşturma emri verebilir. Bununla
beraber daha ast bir komutanlık teşkilatında kurulan askeri mahkemenin
yetkisine giren bir kişi ve suç hakkında yapılan soruşturma sırasında, bu
soruşturmanın bir generali de kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekirse,
ivedi hallerde, bu komutanın refakatinde bulunan askeri savcı soruşturma-
ya devam edebilir, fakat generali sanık sıfatıyla dinleyemez.
Komutan askeri hakimler hakkında da soruşturma emri verme yetki-
sine sahip değildir. Askeri hakimler hakkındaki ihbar ve şikayetlerle ilgili
olarak 357 sayılı Kanun’a göre işlem yapılır. Askeri hakimlerin görevlerin-
den dolayı veya görevleri sırasında veya askeri yargıya tabi suçları hak-
kında hazırlık soruşturması açılması 357 sayılı Kanun’un 23 ve bunu takip
eden maddelerine göre Askeri Adalet Müfettişleri’nce yapılacak inceleme
sonucuna göre Milli Savunma Bakanı’nın iznine tabidir.
Askeri savcılar, asker olmayan kişiler tarafından işlenen ve fakat askeri
mahkemelerin yetkisine giren suçlar bakımından suç ihbar veya şikayeti
üzerine komutanın emrini beklemeden kendiliğinden soruşturma yapmaya
yetkilidir. Bu konuda komutanın hazırlık soruşturması emri vermesine
gerek yoktur. Çünkü komutanın hazırlık soruşturması açtırma yetkisi asker
kişilerle sınırlıdır. Her ne kadar sekiz maddede bu konuda bir açıklık yoksa
da madde gerekçesi, 93 ve 95. madde hükümleri birlikte değerlendirildiğin-
de bu yetkinin asker kişilerle sınırlı olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak
komutanın hazırlık soruşturması hakkında bilgi edinme yetkisi sadece
asker kişilerle sınırlı değildir.
Komutanın soruşturma açtırma yetkisi niteliği itibariyle adli bir yetki
olup bunun, askeri hizmetle ilgisi bulunmadığı kabul edilmektedir.
13
Bu
yetki, 1631 sayılı Kanun’un 86. maddesindeki yetkiyle paralellik arz etmek-
tedir. Bu düzenlemeye göre adli amirin soruşturma emri üzerine hazırlık
soruşturması, alaylarda bir “adli subay” ve daha üst makamlarda ise “askeri
adli hakim” tarafından yapılmakta idi. Fakat soruşturma sonunda karar
verme yetkisi yine adli amire aitti ve bunlardan “tahkikata mahal olmadığına”
dair karara karşı üst adli amir teşkilatında itiraz edilebiliyordu.
13
R. Taşkın, a. g. e., s. 37.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
132TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Komutana yargısal nitelik taşıyan bir kısım yetkilerin verilmesi, bu
bağlamda soruşturma açtırma yetkisi, askeri yargı ile genel yargı arsında
nitelik ve gaye farkı bulunduğu düşüncesine dayanmakta ve “askerlik mes-
leğinin gerekleri” ile açıklanmaya çalışılmaktadır.
14
Bu görüşte olanlara göre;
askeri birlik komutanının haberi olmadan, o birlik komutanına bağlı asker
kişi hakkında ceza kovuşturmasına geçilmesi, birliğin disiplinini temelin-
den sarsar. Bu nedenle iş mahkemeye intikal edinceye kadar, yargı yetkisi
komutana tanınmalıdır.
15
Buna karşılık komutana yetki verilmesinin sanık bakımından teminat
teşkil etmeyeceği, iş komutanların keyfine kalmış olacağı gibi adaletin de
sarsılabileceği ileri sürülmüştür. Bizim de katıldığımız bu görüşe göre;
askeri gereklerle sanığın menfaatlerini ve adalet düşüncesini birlikte ele
alıp bağdaştırmak gerekir.
Askerlik mesleğinin gerekleri; askerliğin esasını oluşturan her an hiz-
mete hazır olma, emre kayıtsız şartsız itaat ve disiplindir. Bu kavramlar,
komutana idari nitelik taşıyan birtakım yetkilerin tanınmasını zorunlu
kılmakla beraber, mutlaka adli yetki verilmesini gerektirmez.
Suç işlenmekle disiplin sarsıldığından, suç işlediği ihbar edilen bir kim-
se hakkında derhal soruşturmaya başlanılamaması, bu konuda komutanın
emri olmadan hiçbir işlem yapılamaması ve onun emrinin beklenmesi di-
siplini daha ağır bir şekilde ihlal edebilecektir. Komutanın tasarrufunun
yargı denetimine tabi olmaması ise keyfiliğe yol açar. Gerçekten de suç
işlediği iddia edilen kişi hakkında yasal işlem başlatılması, her rütbedeki
amire görev olarak verilmiş (İç Hz. K. m. 32), astının suçu hakkında kasten
takibatta bulunmamak Askeri Ceza Kanunu’nda (m. 145), astının suçunu
bildirmemek de 477 sayılı Kanun’da askeri suç olarak düzenlenmiştir (m.
54). Dolayısıyla, teşkilatında askeri mahkeme kurulan kıta komutanının
emri olmadan soruşturmaya başlanılması, emir komuta ilişkisini de olum-
suz yönde etkilemeyecektir. Askeri yargıya tabi suç ihbar ve şikayetlerinin
sanığın amirine yapılacağının düzenlenmiş olması da bu düşünceyi doğ-
rulamaktadır.
Diğer taraftan, suç işlediği ileri sürülen asker kişi hakkında komutan-
dan habersiz ceza soruşturmasına başlanılması ile komutanın emri olmadan
soruşturmaya başlanılamaması ve komutanın bu konudaki emrinin yargı
denetimi dışında tutulması aynı şey değildir.
14
Bu husus 95. madde gerekçesinde belirtilmiştir.
15
Bu görüş Askeri Ceza ve Harp Hukuku Derneği’nce 1964 yılında düzenlenen kong-
rede Prof. Leaute, tarafından ileri sürülmüştür (S., Erman, s. 344).
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
133TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Ayrıca soruşturma başlatılması, askeri birlik komutanının bilgisi ol-
mak kaydıyla, başlı başına hizmete engel teşkil eden bir durum yarat-
mamaktadır. Soruşturma ve ceza kovuşturması farklı kavramlardır. Her
soruşturma mutlaka kovuşturmaya geçilmesini gerektirmez. Soruşturma
sonunda şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesi
pekala mümkündür. Soruşturma aşamasında, ifadesine başvurulmamış
ise, hakkındaki suç ihbarından ve soruşturmadan şüphelinin resmen haberi
bile olmayabilir. Bu bakımdan soruşturmaya başlanılması hizmeti olumsuz
yönde etkilemez. Ancak kovuşturmaya başlanması halinde, kişinin gözal-
tına alınması veya tutuklanması gibi durumlarda hizmetin aksaması söz
konusu olabilir. Bu bakımdan, kendisine bilgi verilmesi kaydıyla, hazırlık
soruşturmasına mutlaka komutanın emriyle başlanmasında askeri gereklilik
bulunduğu söylenemez.
Halbuki genel yargıdaki sanıkla askeri yargıya tabi sanık arasında huku
ki bakımdan bir fark yoktur.
16
Dolayısıyla asker sanığın da, asker olmayan
sanıkların sahip olduğu tüm sanık haklarından yararlandırılması gereklidir.
Aksini düşünmek eşitlik ilkesine aykırılık oluşturur.
Ülkemizde askeri polis teşkilatının bulunmadığı da göz önüne alın-
dığında, suç dosyalarının birlik komutanları tarafından askeri hiyerarşiye
bağlı kalınarak askeri savcılığa gönderilmesinde sakınca olmadığı gibi bir
bakıma zorunluluk vardır. Yani suç dosyasının teşkilatında askeri mahkeme
kurulan komutan tarafından askeri savcıya gönderilmesi, komutanın suç
evrakını işlemden kaldırma veya göndermeme yetkisi olmadığı sürece, hu-
kuk devleti ilkesiyle çelişmez. Genel yargıda da zabıta amir ve memurlarına
yapılan suç ihbar ve şikayetleri de belirli bir prosedür izlenerek Cumhuriyet
Savcılıkları’na intikal ettirilmektedir. Ancak komutanın, kendisine gönde-
rilen suç evrakını işlemden kaldırması ve bu tasarrufunun yargı denetimi
dışında tutulması hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Bütün bunlara rağmen, komutanın soruşturma emri vermesi mutlaka
gerekli görülüyorsa, bu takdirde hiç olmazsa komutanın soruşturma emri
vermemesinin yargı denetimine imkan verecek şekilde düzenlenmesi,
hukuk devleti ilkesine daha uygun düşecektir.
Diğer taraftan, Ceza Muhakemesi’nde olduğu gibi, Askeri Ceza Mu-
hakemesi’nin amacı, askeri menfaatlerle sanığın hakları arasında uygun
bir denge kurmak suretiyle, adil yargılanma hakkını da gözeterek maddi
gerçeğe ulaşmaktır. Bu takdirde verilen karar adil olabilir. Adaletsizlik
de bir disiplinsizliktir. Nitekim İç Hizmet Kanunu’nun 17. maddesinde;
16
S. Erman, s. 345.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
134TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
“maiyetine karşı tarafsız ve hakkaniyetli davranmak” amirin vazifelerinden biri
olarak sayılmıştır. Bu nedenle sanık hakları gözetilmeksizin verilecek karar,
disiplini, suç işlenmiş olmasından daha ağır bir şekilde sarsacaktır.
Komutanın soruşturma açtırma yetkisi, niteliği itibariyle Memurlar
ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’daki izin
müessesesine benzemekle birlikte niteliği tamamen farklıdır. İzin, ceza
yargılamasında dava şartlarından biridir. İzin verilmediği takdirde kamu
davası açılamaz; açılırsa, usulüne uygun olarak açılmış bir dava bulunma-
dığından bu davaya bakılamaz. Halbuki komutanın yetkisi bir dava şartı
olmayıp bir düzenlemedir. Komutanın soruşturma emri olmadan askeri
savcı soruşturmaya başlamış ve kamu davasını açmış ise bu, usulüne uygun
olarak açılmış bir davadır ve sırf komutanın soruşturma emri vermemesi
sebebiyle reddi mümkün değildir. Diğer taraftan komutanın bu yetkisi
mutlaktır ve soruşturma açılması veya soruşturma emri vermemesi karar-
larına karşı bir kanunyolu öngörülmemiştir.
Bilindiği gibi, 4483 sayılı Kanun’a göre; Cumhuriyet Başsavcıları, me-
murlar ve diğer kamu görevlilerinin bu Kanun kapsamına giren suçlarına
ilişkin herhangi bir ihbar veya şikayet aldıklarında veya böyle bir durumu
öğrendiklerinde evrakın bir örneğini ilgili makama göndererek soruşturma
izni istemek zorundadırlar. Diğer makam ve memurlarla kamu görevlileri
de, bu Kanun kapsamına giren bir suç işlendiğini ihbar, şikayet, bilgi, belge
veya bulgulara dayanarak öğrendiklerinde durumu izin vermeye yetkili
mercie iletmekle yükümlüdürler.
Bu merciin izin vermesi veya izin verme istemini reddetmesi halinde,
verilen karara karşı sanığın statüsüne göre Danıştay’a veya bölge idare
mahkemesine itiraz yoluna gidilebilmektedir.
Sonuç olarak komutanın soruşturma açtırma yetkisinin yargı deneti-
mine tabi olmaması hukuk devleti ilkesine aykırıdır.
C. Komutanın Askeri Mahkemede Bulunacak
Subay Üyeyi Seçme Yetkisi
1. Askeri Mahkemelerin Yapısı ve Subay Üye
25.10.1963 Tarih ve 353 sayılı Kanun’un 2. maddesinde, askeri mah-
kemelerin iki askeri hakim ve bir subay üyeden, Genelkurmay Başkanlığı
teşkilatındaki askeri mahkemenin general ve amiralleri yargıladığı zaman
üç askeri hakim ve iki general veya amiralden kurulacağı öngörülmüştür.
16. 10. 1981-2538 değişikliği de mahkeme kuruluşunda nitelik bakımından
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
135TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
bir değişiklik yapmamış; bu Kanun’la eklenen fıkrada, iki yüz ve daha faz-
la sanıklı davalarda askeri mahkemenin dört hakim ve bir subay üyeden
kurulacağı belirtilmiştir. Bu hüküm, 1982 Anayasası’nın kabulünden sonra
aynen korunmuştur. Dolayısıyla bugün için askeri mahkemeler kurulu-
şunda subay üye bulunmaktadır. Bununla beraber 1981-2376 Değişikliği
ile tek hakimli askeri mahkeme kuruluşu da benimsenmiştir. Ek 1. madde
hükmüne göre subay ve astsubayların işledikleri suçlar dışında kalan belirli
ağırlıktaki suçlara ilişkin davalara askeri mahkemenin hakim sınıfından
olan üyelerinden biri tarafından bakılmaktadır. Tek hakimle kurul halinde
çalışan askeri mahkeme arasındaki görev uyuşmazlıklarını Askeri Yargı-
tay çözümler. Şunu da belirtelim ki, Askeri mahkeme bulunan ülkelerin
birçoğunun mahkeme kuruluşunda subay üye yer almaktadır.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun kabulünden sonra, AB müktesebatı da
dikkate alınarak Milli Savunma Bakanlığı’nca 353 sayılı Kanun’un değiş-
tirilmesi için çalışmalara başlanılmış, Askeri Adalet İşleri Başkanlığı’nca
hazırlanan taslak metin bu gün için aynı Bakanlık Kanunlar Dairesi’ne
sunulmuş bulunmaktadır. Yeni hazırlanan taslakta da eski kuruluşun
korunduğu, daha doğrusu mahkemenin kuruluşuna ilişkin hükümlere
dokunulmadığı öğrenilmiştir.
a. Subay Üyelerin Statüsü
Mevcut düzenlemeye göre subay üyeler ile yedekleri, nezdinde askeri
mahkeme kurulan komutan veya askeri kurum amiri tarafından her yılın
Aralık ayında o mahkemenin yetkisine giren birlik ve kurum mensupları
arasından bir yıl süre ile değiştirilmemek üzere seçilmekte ve bunların
görevlerini yapmalarına sürekli engeller çıktığında yerlerine başkalarının
seçilmesi mümkün bulunmaktadır (m. 4). Ancak görülmekte olan bir da-
vada görev alacak subay üye, askeri mahkeme kıdemli hakimi tarafından,
duruşma hazırlığı aşamasında, komutan tarafından seçilenler arasından,
sanığın rütbesi ve hizmet durumu göz önünde bulundurularak belirlenmek-
tedir (m. 116). Bu şekilde belirlenen subay üyenin, izinli olması veya görev
veya kurs gibi nedenlerle görevinden geçici olarak ayrılması durumunda,
seçilmiş olan üyelerden rütbesi itibariyle uygun bulunan bir başka subay,
kıdemli hakim tarafından duruşmaya davet edilmektedir. Bu şekilde aynı
davada bir veya birden fazla subay üyenin duruşmaya katılması mümkün
bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle, subay üyenin askeri mahkemedeki gö-
revi, ek görev niteliğinde olup duruşma süresiyle, duruşma tek celsede bitmemiş ise oturum süresiyle sınırlıdır.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
136TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Subay üyeler; subay statüsünde olmaları nedeniyle mesleğe kabul, ter-
fi, atama, disiplin ve emeklilik gibi özlük hakları ile yargılanmaları bakı-
mından 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu hükümlerine
tabidirler. Diğer taraftan nezdinde askeri mahkeme kurulan kıta komutanı
veya kurum amiri, subay üyenin çoğunlukla sicil yada disiplin amiri olup
disiplin cezası vermek yetkisine de sahiptir. Bu nedenle subay üyeler, statü-
leri itibariyle idareye bağlı oldukları gibi, askeri hakimlerin sahip oldukları
güvencelerden hiçbirine sahip değillerdir.
Bu nedenlerle, statüsü itibariyle tamamen yürütme organının emrinde
bulunan ve hakim güvencesine sahip bulunmayan subay üyenin, cezalan-
dırma korkusu olmasa bile, tayin veya düşük sicil endişesiyle komutanın
etkisi altında kalarak hareket etmesi az da olsa ihtimal dahilindedir. Subay
üye etki altında kalmamış olsa bile, onun statüsü, bu konuda kuşku duymak
için yeterli bir nedendir. Özellikle komutana karşı işlenmiş olan suçlarla
suçun mağdurunun subay üyenin amiri olduğu durumlarda, onun etki
altında kaldığı, hatta emre göre hareket etmiş olabileceğinin ileri sürülmesi
ihtimali daha yüksektir. Bu durum mahkemenin bağımsızlığına olan güven
duygusunu sarsacaktır.
Bununla beraber subay üyenin somut bir davaya göre değil de, her yılın
Aralık ayında birden çok sayıda seçilmesi ve görülmekte olan bir dava için
duruşma hazırlığı aşamasında kıdemli hakim tarafından, sanığın rütbesi
göz önüne alınarak belirlenmesi, sanık açısından, az da olsa bir teminat
teşkil etmektedir.
Ancak, mahkemelerin bağımsız olmaları kadar, bağımsız bir görünü-
me sahip olmaları da önemlidir. Askeri mahkemede görev aldığı sürenin
dışında, idarenin emrinde olan ve hiçbir teminata sahip bulunmayan bir
subayın, idarenin, komutanın etkisi altında kalmadığından, dolayısıyla
bağımsızlığından bahsedilemez.
Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, sıkıyönetim askeri mahke-
meleri ile ilgili kararlarında (Arap Yalgın ve diğerleri, Mehmet Ali Yılmaz
ve Kızılöz davaları) ise; öncelikle subay üyenin ilgili sıkıyönetim ve/veya
kolordu komutanının emir komutası altında olduğunu ve bu üyenin hiçbir
şekilde bu makamlardan bağımsız olmadığını kabul etmiştir.
17
17
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Engel davasında Hollanda Yüksek Mahkeme-
si’nde asker üyeler bulunmasını, bunların teminatlı olmayıp görevden alınmaları
mümkün olduğu halde yemin ederek göreve başlamalarını dikkate alarak, bağım-
sızlık ilkesine aykırı görmemiştir Kunter-Yenisey, 7. 9-II (83).
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
137TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Diğer taraftan, subay üyenin askeri mahkeme kuruluşunda bulunma-
sını, askerlik mesleğinin gerekleri ile de açıklamak oldukça zordur. Çünkü,
subay üyenin askeri mahkemedeki görevi idari değil, tamamen yargısal
bir nitelik taşımaktadır. Halbuki mahkeme kurulunda bulunanların bu gö-
revlerini en iyi şekilde yapacak niteliklere sahip olmaları gerekmektedir.
Mahkeme başkanının duruşmanın inzibatını sağlamak görevi de yargılama
faaliyetinden ayrı düşünülemez. Kaldı ki mahkeme başkanlığı subay üyelere
mahsus bir görev de değildir. Nitekim 353 sayılı Kanun’un 4/son madde-
sine göre, askeri mahkeme kurulunda bulunanların en kıdemlisi mahkeme
başkanlığı görevini yapar. Bu hükme göre duruşma hakiminin de başkan
olması mümkündür. Bu husus dikkate alındığında duruşmanın inzibatını
sağlamak için hakim sınıfından olmayan bir subaya ihtiyaç olduğu söylene-
mez. Ayrıca, 353 sayılı Kanun’da 21.1.1981- 2376/8 ile değişiklik yapılarak
bazı suçlarda (subay ve astsubayların işledikleri suçlar hariç) tek hakimden
oluşan askeri mahkeme kuruluşu benimsenmiştir. Nitekim öğretide de, son
zamanlarda sıkıyönetim askeri mahkemelerinde sivil hakim ve savcılardan
yararlanılması nedeniyle, askeri mahkemelerin yalnızca askerlerden ve as-
keri hakimlerden kurulması gerekmediği haklı olarak ileri sürülmüştür.
18
Askeri mahkemelerin kuruluşunda yapılan bu değişiklik, yani kurulu-
şunda subay üye bulunmayan tek hakimli askeri mahkemelerin varlığı da,
askeri mahkemelerin kuruluşunda yer alan subay üyenin varlık gerekçesi-
nin “askerlik mesleğinin gerekleri” olamayacağını göstermektedir.
Dolayısıyla Genelkurmay Başkanlığı ve MSB’ce, askeri mahkemelerin
kuruluşunun subay üyeler açısından gözden geçirilerek yeni bir yapıya
kavuşturulması gerekmektedir.
Kanaatimizce, subay üyenin mahkeme kuruluşundan çıkarılması en iyi
bir çözüm yolu olarak gözükmektedir. Şayet subay üyenin askeri mahkeme
kuruluşunda bulunmasında fayda görülüyorsa o zaman da subay üyenin
bağımsızlığını sağlayacak teminatlar getirilmelidir.
19
Bu yapılırken Askeri
Yüksek İdare Mahkemesinin kuruluşunda yer alan kurmay subayların
statüleri örnek alınabilir.
b. Askeri Hakimlerin Statüsü
Askeri hakimlerin mesleğe kabulü, 357 sayılı Askeri Hakimler Kanu-
nu’na göre, Milli Savunma Bakanlığı’nca yapılan bir sınavla olmaktadır.
18
Kunter-Yenisey, 7.9, II (83) s. 139.
19
Askeri Yargıtay’ın 90. Kuruluş Yıldönümü Sempozyumu, Sempozyumun değerlendiril-
mesi, (F. Yenisey) s. 141.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
138TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Meslekte yükselmeleri de yine İdare tarafından yapılmaktadır. Askeri ha-
kimlerin derece ve rütbe yükselmeleri, mesleki ve subay sicil belgelerinde
belirlenen notlara göre olmaktadır. Mesleki Sicil Belgesi Askeri Yargıtay
ve Askeri Adalet Müfettişleri tarafından, Subay Sicil Belgesi ise askeri ha-
kim subayın kuruluş bağlantısına göre, teşkilatında askeri mahkeme ku-
rulan komutan veya askeri kurum amiri tarafından düzenlenmektedir.
20
357 sayılı Askeri Hakimler Kanunu’nun
21
12. maddesinin birinci fık-
rasında, askeri hakim subayların rütbe terfii, rütbe kıdemliliği, kademe
ilerlemesi yapmalarını temin edecek yeterliliklerinin sicil ile saptanacağı
hüküm altına alınmış ve bu fıkranın (A) bendinde sicil belgelerinin; gene-
ral-amiral sicil belgesi, subay sicil belgesi ve mesleki sicil belgesi olmak
üzere üç çeşit olduğu ve bunların kapsamları ile kimler hakkında düzen-
leneceği açıklanmıştır. (B) bendinde de subay sicil belgesini düzenlemeye
ve sicil vermeye yetkili idari sicil üstleri belirtilmiştir. Bu hükme göre,
birinci sicil üstü: sicili düzenlenecek askeri hakim subayın kuruluş bağ-
lantısına göre teşkilatında askeri mahkeme kurulan komutan veya askeri
kurum amiri;
İkinci sicil üstü: Kuruluş bağlantısına göre birinci sicil üstünün bir üst
görev yerinde bulunan komutan veya amir durumunda bulunan;
Üçüncü sicil üstü: Kuruluş bağlantısına göre ikinci sicil üstünün bir
üst görev yerinde bulunan komutan veya amir durumunda bulunan su-
baydır.
Ancak kıdemli hakimler, birlikte çalıştıkları hakimlerin, askeri sav-
cılar birlikte çalıştıkları yardımcı savcı ve savcı yardımcılarının, adli mü-
şavirler de birlikte çalıştıkları adli müşavir yardımcılarının birinci sicil üst-
leridir.
Askeri hakimler hakkında sıralı sicil üstlerince not takdir edilmesi-
nin ve bu notların meslekte yükselmelerinde nazara alınmasının hakim
bağımsızlığına aykırı olup olmadığı dava konusu yapılmış ve Anayasa
Mahkemesi kararına konu olmuştur. Anayasa Mahkemesi, bu kararında
20
Askeri hakimler hakkında teşkilatında askeri mahkeme kurulan komutan veya askeri
amir tarafından sicil belgesi düzenlenmesi ve meslekte yükselmelerinin yarı yarıya
bu sicil notlarına bağlı olması karşısında, askeri hakimlerin kendilerini bağımsız
hissetmeyebilecekleri, esasen kendileri hakkında sicil düzenleyen komutanlara karşı
bağımsızlıklarından şüphe edileceği ileri sürülerek bu durumun Anayasa’nın 9 ve
138. maddelerinde öngörülen bağımsızlık ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür
(K. Gözler, Anayasa Hukuku Dersleri,s. 433).
21
Askeri Hakimler Kanunu (26 Ekim 1963 tarih ve 357 sayılı) 26.10.1963/11541(mükerrer)
RG’de yayımlanmıştır. Düstur: 5. Tertip 2. Cilt s. 2191.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
139TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
“askerlik mesleğinin gerekleri” esasının, mahkemelerin bağımsızlığı ve ha-
kim teminatının elverdiği ölçüler içerisinde nazara alınmasının zorunlu
olduğunu kabul etmiş, fakat hakim subaylar hakkında subay sicil belgesi
düzenlenmesinin hakim bağımsızlığına aykırı olmadığı sonucuna varmış-
tır.
22
Halbuki Yüksek Mahkeme, 1974 yılında verdiği bir kararında Askeri
Yargıtay üyeleri, daire başkanları, ikinci başkan ve başkan için sıralı sicil
üstlerinin öngörülmüş olmasını yargı bağımsızlığı ve hakim teminatına
aykırı bulmuştu.
23
1990 yılında verilen kararda 1974 tarihli karara da
atıf yapıldığı görülmektedir. Kararda açıkça ifade edilmemekle beraber,
askeri mahkemelerde görevli askeri hakimlerin sıralı üstlerinden sicil
almalarını yargı bağımsızlığına aykırı bulmaması karşısında, Anayasa
Mahkemesi’nin, Askeri Yargıtay’ın bağımsızlığı ile askeri mahkemelerin
bağımsızlığını birbirinden farklı mütalaa ettiği sonucuna varılmaktadır.
Ancak, Anayasa Mahkemesi 2004 yılında, 631 sayılı KHK’nın 17. mad-
desinde yer alan “... askeri hakim sınıfı subaylara ödenen görev tazminatı aynı
rütbe ve kıdemdeki emsali subaylardan fazla olamaz.” hükmünü, askerlik hiz-
metinin gereklerinin yargı hizmeti yönünden mahkemelerin bağımsızlığı
ve hakimlik güvencesi ilkelerinden önce geldiğinin düşünülemeyeceği
gibi, bu nedene dayanılarak mahkemelerin bağımsızlığının ve hakimlik
22
Yüksek Mahkeme’ye göre, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı, hukuk
devleti ilkesinin vazgeçilmez ögelerindendir.
Askerlik ise, birçok yaşamsal işlevi bulunan ulusal bir görev alanıdır. Temeli
emir-komuta düzeninin gerektirdiği saygı, itaat, disiplin ve özveridir. İşlerin önemi
ve özelliği nedeniyle yerleşmiş gelenek ve görenekleri korumakta özen göstermek
zorunludur. Askeri yargının kabul edilmiş olması askerlik hizmetinin gereklerin-
den kaynaklanmaktadır. Anayasa’nın 145. maddesinde öngörülen mahkemelerin
bağımsızlığı, hakimlik teminatı ve askerlik hizmetinin gerekleri ilkelerinin bir ara-
da ve birbirleriyle uzlaştırılmak suretiyle yapılacak bir düzenlemenin Anayasaya
en uygun çözüm biçimi olacağında kuşku yoktur. Ancak böyle bir uzlaştırma ve
bağdaştırmanın olanaksız bulunması durumunda “askerlik hizmetinin gerekleri”
esasının mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatının elverdiği ölçüler içinde
nazara alınması zorunlu olacaktır.
Silahlı kuvvetlerde korunması gereken ilke ve kuralların başında hiç kuşkusuz
disiplin gelir. Amir-maiyet, ast-üst ilişkilerinin askeri hizmetin gereklerine uygun bir
düzeyde tutulabilmesi ancak sağlam bir disiplinle başarılabilir. Disiplin silahlı kuv-
vetlerin “olmazsa olmaz” koşuludur. Askeri hakimler de askerliğin bu kurallarına ve
onu ayakta tutan disipline uymak zorundadırlar. Askeri hakimler sıfat ve statülerinin
gereği olarak hakimlikle beraber subaylık kimliklerini de özenle korumak ve kollamak
zorundadırlar. Askeri hakimlerin bu niteliklerinin belirlenip değerlendirilmesinde
salt mesleki sicilleri yeterli olmaz. Bunlarda da karşılıklı astlık üstlük ilişkileri içinde
oldukları subaylarda aranan tüm niteliklerin bulunması gereklidir. Bu da ancak
kuruluş bağlantısına göre sicil üstleri tarafından askeri niteliklere verilecek notlarla
sağlanabilir. AYMK, 11.12.1990 T. E. 1989/17, K. 1990/33 (RG, 15.6.1991-20902).
23
AYMK, 10.1.1974 tarih ve E. 1972/49, K. 1974/1 (RG, 24.6.1974-14925).
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
140TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
teminatının zedelenmesine izin verilemeyeceğini belirttikten sonra şu
gerekçelerle iptal etmiştir: “Askeri hakim sınıfı subaylara, diğer subaylardan
farklı tazminat ve ödenek verilmesi hakimlik görevinin gereğidir. Görev tazmi-
natı, hakimlik görevinin niteliği ve özelliği göz önünde bulundurularak saptan-
dığına göre rütbe, tazminatın belirlenmesinde etkileyici olmamalıdır. Başka bir
anlatımla bu tazminat ilgililere, belirli bir rütbede oldukları için değil, hakim ve
savcı oldukları için verilmektedir.
Görevi gereği yüksek hakimlik tazminatını alma bakımından diğer hakim-
lerle aynı hukuksal durumda bulunan askeri hakim sınıfı subayların bir bölü-
münün, yargı hizmeti dışındaki bir hizmetle kıyaslama yapılmak suretiyle, görev
tazminatlarının sınırlandırılması askeri hizmetin gereklerinden kaynaklanan bir
nedene dayanmadığı gibi Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine de aykırı-
dır.”
24
Bu gerekçeler karşısında Anayasa Mahkemesi’nin 1990 yılında ver-
diği kararda benimsediği görüşlerden ayrıldığı sonucuna varılmaktadır.
Esasen hakim bağımsızlığına yerel mahkemeler ve yüksek mahkeme-
ler için farklı anlamlar vermek bağımsızlığın maiyetine aykırı düşeceğin-
den, Anayasa Mahkemesi’nin bu son kararının yerinde ve hukuka uygun
olduğu kanaatındayız. Askeri hakimlerin subay sicili almaları konusun-
da da aynı düşünceyi paylaşıyoruz. Subay sicili almak, bağımsızlığa ya
aykırıdır yada değildir; bu durum yüksek mahkeme üyesi için farklı, ilk
derece hakimi için farklı sonuçlar doğurmamalıdır.
Bununla beraber askeri hakim subaylar, yetersizlik, disiplinsizlik ve
ahlaki durum nedeniyle ve askeri hakim subay olmaya engel suçluluk
halleri hariç, rütbelerinin yaş haddine kadar hizmete devam ederler. Bir
başka ifadeyle, subayların kadrosuzluk nedeniyle istekleri dışında emekli
edilmeleri mümkün olduğu halde, askeri hakim subaylar, kadrosuzluk
nedeniyle emekli edilemezler.
25
Ancak Askeri hakimlerin, Mili Savunma
Bakanı tarafından disiplinsizlik ve ahlaki nedenlere dayalı olarak emekli
edilebilmelerine olanak sağlayan hüküm (357/22-C) de yargı bağımsızlı-
ğını zedeler niteliktedir.
26
Askeri hakimlerin bir başka göreve nakil ve tayinleri Milli Savunma
Bakanı, Başbakan’ın müştereken imzaladıkları ve Cumhurbaşkanı’nın onay-
24
AYMK, 12.5.2004 tarih ve E. 2003/57, K. 2004/57 (RG, 29.7.2004-25537)
25
Askeri hakim subayların kadrosuzluk nedeniyle emekli edilmelerine olanak sağlayan
357 sayılı Askeri Hakimler Kanunu’nun 21. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan
“kadrosuzluk” ibaresi, Anayasa Mahkemesi’nin 14.12.1998 tarih ve E. 1998/39-K.
1999/78 sayılı Kararı ile iptal edilmiş ve bu Karar 11.5.1999 tarih ve 23692 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanmıştır.
26
Centel, Askeri Yargıtay’ın 90. Kuruluş Yıldönümü Sempozyumu, s. 112, dpn. 19.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
141TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
ladığı kararname ile olur ve bu kararname Resmi Gazete’de yayımlanır.
Askeri hakim ve askeri savcılar ile yardımcı askeri savcılar dört yıllık
bir coğrafi teminata sahiptirler; bunların ikinci bölgede hizmet sürelerini
tamamlamadan, birinci bölgede dört yıllarını tamamlamadan bir başka
göreve atanmaları muvafakatlerine bağlıdır. Ancak birinci bölgede bulu-
nan bir askeri hakim yada savcının ikinci bölgeye atanma sırası gelmişse
veya sıkıyönetim mahkemesine atanması söz konusu ise muvafakat şartı
aranmaz. Ayrıca, bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması veya rütbe
yükselmesi sebebiyle aynı kadroda kalmasına imkan olmayanların bir
başka göreve atanmalarında da muvafakatlarının alınmasına gerek yok-
tur (357 sayılı Kanun m. 16).
Askeri hakimler ve askeri savcılar ile hakimlik ve savcılık mesleğin-
den sayılan görevlerde çalışan askeri hakim subaylara, almakta oldukları
maaş derecesinin tekabül ettiği sınıf ve derecede bulunan adliye hakim
ve savcıları ile yardımcılarına verilen ödenek miktarı esas olmak üzere
adliye hakim ve savcıları hakkındaki kanun hükümleri gereğince hakim
ödeneği verilir (m. 18).
27
Askeri hakimler ve askeri savcılar ile yardımcıları görevli bulunduk-
ları mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle maaşlarından
yoksun kılınamazlar (m. 18/5).
Atama, yer değiştirme terfi ve sicil işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.
Bu işlemlere karşı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde dava açılabilmek-
tedir. Ayrıca, Askeri Ceza Kanunu’nun 112. maddesi, askeri mahkemeler
üzerinde tesir yapmayı suç sayarak, cezai yaptırıma bağlamıştır.
Buna karşılık askeri hakim subayların atama ve terfilerinin idare
tarafından ve bu makamlarca verilen siciller esas alınarak yapılması ile
Milli Savunma Bakanı’nın, askeri hakim subaylar hakkında 357 sayılı As-
keri Hakimler Kanunu’nun 29. maddesi gereğince yazılı uyarı ve kınama
cezaları vermek yetkisine sahip olması, hakim bağımsızlığını olumsuz
etkileyen hükümlerdir.
28
Anayasa ve yasalarda bağımsız oldukları vurgu-
27
Anayasa Mahkemesi, 12.5.2004 tarih ve E. 2003/57, K. 2004/57 sayılı Kararı ile (RG,
29.7.2004-25537), 4.7.2001 tarih ve 631 sayılı KHK’nın 17. maddesinin “... 26. 10.
1963 tarihli ve 357 sayılı Askeri Hakimler Kanunu’na tabi askeri hakim sınıfı su-
baylara ödenen görev tazminatı aynı rütbe ve kıdemdeki emsali subaylardan fazla
olamaz.”şeklindeki hükmünü Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmiştir.
28
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre, idarenin disiplin cezası verme yetkisine
sahip olması, askeri hakimin bağımsızlığını önemli ölçüde etkilemektedir. Öte yan-
dan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bağımsızlık ve tarafsızlığı incelerken hakim-
lerin o dava için etki altında kalıp kalmadıklarını değil, genel olarak mahkemenin
bağımsız bir görünüm verip vermediğini dikkate almakta; sanığın, mahkemenin
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
142TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
lanan askeri hakimlerin, bağımsızlıklarını güvence altına alan hükümlerle
korunmaları gerekirken, mesleğe kabul, atama ve yer değiştirme, yüksel-
me, disiplin ve emeklilik gibi özlük hakları yönünden idareye bağımlı
kılınmaları büyük bir çelişki olarak ortaya çıkmaktadır.
Bütün bunlara rağmen askeri hakimlerimiz görevlerini yaparken,
kanaatimizce, kötü sicil endişesi veya atama korkusu ile değil, tamamen
objektif hareket etmişlerdir. Bu husus bilim adamları tarafından bilimsel
toplantılarda açıkça ifade edilmiştir.
29
Komutanlar da bu konuda titiz ve
taraflı hareket etmiş olması konusunda endişe duymasının haklı görülebileceği du-
rumlarda 6. maddenin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır. Nitekim bu Mahkeme,
askeri hakimlerin statüsünün bazı bağımsızlık ve tarafsızlık güvenceleri verdiğini
tespit etmesine rağmen statünün diğer özelliklerini ve öncelikle:
a. Askeri hakimlerin yürütme organına bağlı ordu mensubu olmaya devam etmeleri,
b. Askeri disipline tabi olmaları,
c. Ordu tarafından verilen sicile göre terfi etmeleri,
d. Atamalarında idarenin geniş bir müdahalesinin bulunması,
e. Teminatın dört yılla sınırlı olmasını,
Dikkate alarak bağımsız sayılamayacakları sonucuna varmış ve başvuranların bu
konuda duydukları endişe ve şüpheyi haklı ve yerinde bulmuştur.
Gerçekten de ülkemizin bireysel başvuruyu kabul ettiği 1990 yılından bu yana, Av-
rupa İnsan Hakları Mahkemesi Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile Sıkıyönetim Askeri
Mahkemelerinden verilen mahkumiyet kararlarıyla ilgili olarak yapılan başvurular
üzerine verdiği kararlarında, bu mahkemelerin bağımsız olmadığı, dolayısıyla 6.
maddenin ihlal edildiği sonucuna varmış ve Türkiye’yi tazminata mahkum etmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu tespiti yaparken askeri hakimlerin statülerinin
bazı bağımsızlık ve tarafsızlık güvenceleri verdiğini kabul etmekle beraber, askeri
hakimlerin yürütme organına bağlı olmalarını, terfilerinin ordu tarafından verilen
sicile göre yapılmasını, atamalarında idarenin geniş bir müdahalesinin bulunmasını
ve Milli Savunma Bakanının disiplin cezası verebilmesini yargı bağımsızlığına aykırı
bulmuştur. Ayrıca, askeri mahkemede görev yapan subay üyenin komutanın emrinde
bir personel olduğunu, bu nedenle bu üyenin bağımsızlığından ve tarafsızlığından
söz edilemeyeceğini belirtmiştir. Sonuç olarak, başvuranların sıkıyönetim askeri
mahkemelerinin bağımsızlık ve tarafsızlıklarıyla ilgili endişelerini haklı görmüş ve
Sözleşme’nin 6/1 hükmünün ihlal edildiğine ve bu nedenle devletimizin başvuran-
lara manevi tazminat ödemesine karar vermiştir.
Türkiye, bu kararlar üzerine Anayasa ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kanu-
nu’nda değişiklik yaparak askeri hakimleri DGM’lerin kuruluşundan çıkarmıştır.
Ayrıca Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda da adil yargılanma hakkına aykırı görülebi-
lecek hükümler yeniden düzenlenmiş, fakat ne Askeri Yargılama Usulü Kanunu’nda,
ne de askeri hakimlerin eleştirilen statülerinde bir değişiklik yapılmıştır.
29
U. Alacakaptan, 9 Nisan 1999 tarihinde Marmara Üniversitesi’nce gerçekleştiri-
len CMUK Sempozyumu’nda yapmış olduğu konuşmada, özellikle yüksek askeri
mahkeme hakimlerinin birçok konuda sivil hakimlerin önüne geçerek liberal ve
özgürlükçü kuralların muhakeme hukukuna yerleşmesine bayraktarlık ettiklerini,
ancak AİHM nin sübjektif bir tartışmanın içine girmediğini ifade etmiştir. Marmara
Üniversitesi İnsan Hakları Ceza Hukuku ve Kriminoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi
CMUK Sempozyumu, İstanbul 1999, s. 15-16.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
143TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
duyarlı davranmışlardır. Ne var ki, vermiş olduğu karar nedeniyle hakkında
kuvvet değişikliği yapıldığı iddiasıyla bir askeri hakim tarafından açılan
dava üzerine bu idari işlemin, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nce iptal
edildiği de bir gerçektir.
30
Bu nedenle mevcut düzenleme, komutana ve onunla askeri hakim ara-
sındaki ilişkilere göre sicil düzenlenmesine imkan vermekte, bu yönüyle de
askeri hakimlere tanınan güvenceleri zayıflatmakta ve yargı bağımsızlığı
ile bağdaşmamaktadır.
Sıkıyönetim askeri mahkemelerinden verilen kararlar ayrık tutulacak
olursa, askeri mahkemelerin bağımsızlığı ile ilgili olarak Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nce verilmiş bize ulaşmış bir karar bulunmamakta-
dır. Bununla beraber, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlerin tarafsızlığı
kavramlarına yukarıda değinildiği şekilde yaklaşılması karşısında, bu tür
başvuruların yapılabileceğini ve Türkiye aleyhine sonuçlanacağını gözden
ırak tutmamak gerekir. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde bu
hakkın bir kısım suçlar ve yargı yerleri bakımından ayrık tutulması söz
konusu olmayıp ancak savaş hali ve olağanüstü hallerde askıya alınması
belirli sınırlar dahilinde kabul edilmiştir. Bu Sözleşme’nin 15. maddesinde;
30
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Daireler Kurulu’nun 27.5.1999 tarih ve 18-90 sayılı
kararı. Bu karara konu olayda, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda görevli olan askeri
hakim subay, 357 sayılı Kanun’un 18/1. maddesinin atfı ile 926 sayılı TSK Personel
Kanunu’nun 24/G maddesi uyarınca Kara Kuvvetleri Komutanı’nın görüşü alınarak
hizmet fazlası ve ihtiyaç nedeniyle Genelkurmay Başkanlığı’nca Kara Kuvvetleri
Komutanlığı’na nakledilmiştir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi bu işlemi “Anayasa
askeri hakim ve sivil hakimi ayrı düşünmemiş, yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi
açısından en küçük ayırıma yol açacak düzenlemeye izin vermemiştir. Anayasa’nın
138, 139, 140, 145, 156/4, 157/5, maddeleri ile As. CK’nın 112. ve askeri hakimler ile
askeri savcılar hakkında soruşturma usulünü düzenleyen 357 sayılı Askeri Hakimler
Kanunu’nun 23 ve devamı maddeleri yargı bağımsızlığını ve yargıç güvencesini
koruyan hükümlerdir. Bu nedenle 357 sayılı Kanun’un 18/1. maddesi ile 926 sayılı
Kanun’a yapılan atıf, ancak hakimlik mesleğinin gereklerine, yargıç güvencesi ilkele-
rine aykırı olmadığı sürece uygulanabilir. Anayasa Mahkemesi’nin 10.1.1974 tarih ve
E. 1972/49-K. 1974/1 (RG, 24.6.1974) sayılı kararında bu durum ifade edilmektedir.
Anayasa Mahkemesi,askeri hakimlerin kadrosuzluk nedeniyle yaş haddinden önce
emekliye sevklerine olanak sağlayan 357 sayılı Kanun’un 21. maddesindeki “kad-
rosuzluk” ibaresini iptal ederek aynı uygulamayı sürdürmüştür (AYM, 14.12.1998
tarih ve E. 1998/39-K. 1999/78, sayılı kararı). (RG. 11.5.1999 tarih ve 23692 sayılı).
Bir askeri hakimin rızası olmadan kuvvetini değiştirmek yargı bağımsızlığı ve yar-
gıç güvencesi ile bağdaşmaz. Aksinin kabulü kuvvet değişikliğinin yanı sıra sınıf
değişikliğine de olanak tanır. Davacının yaptığı yargısal faaliyetlerin tesis edilen
idari işlemle bağlantısının araştırılması cihetine gidilmesine, davacı askeri hakimin
istemi olmadığı sürece kuvvetinin değiştirilmesine yasal olanak bulunmadığından,
gerek görülmemiştir.” şeklinde özetlenebilecek bir gerekçeyle iptal etmiştir.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
144TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
“Harp veya bir milletin varlığını tehdit eden genel bir tehlike halinde her yüksek akit
taraf ancak, durumun zorunlu kıldığı oranda ve devletler hukukundan doğan diğer
yükümlülüklerle çelişki teşkil eylememek koşuluyla, iş bu Sözleşme’de belirtilen
yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.” hükmüne yer verilmiştir. Dolayısıyla
savaş hali ve olağanüstü haller dışında, asker kişilerin veya askeri mahke-
mede yargılananların da adil yargılanma hakkına sahip olduklarını kabul
etmek gerekir. Öğretide bu görüş hakimdir.
31
Bu nedenle, yerel askeri mahkemelerde görevli askeri hakimlerle ilgili
güvence eksiklikleri giderilmelidir. Bu bağlamda atama, sicil ve disiplin
kovuşturması başlıkları altında toplanabilecek olan özlük haklarının, as-
keri yüksek yargı organlarından oluşturulacak bağımsız bir kurul eliyle
yürütülmesi uygun olacaktır.
2. Disiplin Mahkemelerinin Kuruluşu
Disiplin mahkemesi; tugay ve daha büyük (Deniz ve Hava Kuvvetleri
ile Jandarma Genel ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nda eşiti) kıt’a karargah
ve askeri kurumlar ile Milli Savunma Bakanlığı teşkilatında kurulur. Sahil
Güvenlik Komutanı’nın, Jandarma Genel Komutanı’nın, Kuvvet Komu-
tanları’nın ve Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı’nın göstereceği lüzum
üzerine veya doğrudan doğruya Genelkurmay Başkanlığı’nca, diğer komu-
tanlıklar, karargahlar veya askeri kurum amirlikleri teşkilatında da disiplin
mahkemesi kurulabilir (477 sayılı Kanun m. 1).
Disiplin mahkemeleri biri başkan, ikisi üye olmak üzere üç subaydan
kurulmaktadır. Astsubay, erbaş ve erlerin yargılanmalarında, üyelerden
biri astsubaylardan seçilir(m. 2).
Başkan ve üyeler ile bunların yedekleri, nezdinde disiplin mahkeme-
si kurulan komutan veya askeri kurum amiri tarafından her yılın Aralık
ayında bu mahkemenin yetkisine giren birliklerdeki subay ve astsubaylar
arasından değiştirilmemek üzere bir yıl için seçilirler(m. 3).
Bu hükümlerden de anlaşıldığı üzere, disiplin mahkemesi başkan ve
üyeleri subay statüsündedirler; özlük hakları bakımından 926 sayılı TSK
Personel Kanunu’na tabi olup herhangi bir teminatları yoktur. Bağımsızlık
ve hakim teminatı bakından askeri mahkemede görev yapan subay üye
için söylenenler, bu mahkemede görev yapan başkan ve üyeler için de ge-
31
N. Centel, “Türk Hukukunda Askeri Yargıda Görev Yapan Hakimlerin Hukuki
Statüsü”, Askeri Yargıtay’ın 90. Kuruluş Yılı Sempozyumu, s. 104-122.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
145TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
çerlidir. Disiplin mahkemesi başkan ve üyeleri tamamen idarenin emrinde
olup hiçbir güvenceye sahip değillerdir.
Diğer taraftan, duruşmanın yürütülmesi ve usul hükümlerinin yerinde
uygulanması, yapılan işlemlerin tutanağa bağlanması, delillerin değerlen-
dirilmesi, hüküm kurulması ve cezanın tayini hukuk bilgisi ve deneyimine
ihtiyaç göstermektedir. Subay statüsünde bulunan başkan ve üyelerin askeri
disiplin hakkında bilgi sahibi oldukları muhakkak olmakla birlikte, yeterli
Ceza ve Ceza Usul Hukuku bilgi ve deneyimine sahip olmadıkları da bilinen
bir gerçektir. Duruşma tutanaklarının usulüne uygun olarak düzenlenme-
mesi, eylemin yanlış nitelendirilmesi, savunmaya yeterli zaman ve imkan
tanınmaması, ek savunma hakkı verilmemesi, sanığın lehindeki delillerin
toplanması ve zamanaşımı kurallarına uyulmaması, hükmün gerekçesinin
yetersiz olması gibi pek çok konuda hata yapıldığı yazılı emre konu olan
dava dosyalarında sıkça görülmektedir. Bu tür hataların çokluğu, adalete
ve disiplin mahkemelerinin güvenilirliğine gölge düşürmektedir. Ayrıca
yapılacak bir başvuru sonunda disiplin mahkemelerinin bağımsız olmadığı
ve Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi tarafından yapılacak bir değerlendirme, bazı art niyetli kişilerce
Silahlı Kuvvetler’imiz aleyhine kullanılabilecektir.
Bu nedenle disiplin mahkemelerinin yapısında da değişiklik yapılması,
yargı bağımsızlığı ve adil yargılanma hakkı bakımından zorunludur.
D. Komutanın Tutuklamaya İlişkin Yetkileri
1. Komutan sanık hakkında hazırlık soruşturması açılması istemiyle
suç dosyasını askeri savcıya gönderirken, sanığın tutuklanmasını isterse
bu husustaki istemini de bildirir. Komutanın hazırlık soruşturması emriyle
birlikte tutuklama isteminde bulunması şart değildir; hazırlık soruşturması
devam ederken de istemde bulunması mümkündür. Soruşturma emrinin
verilmesinden sonra edinmiş olduğu bilgiler doğrultusunda sanığın tu-
tuklanması gerektiği sonucuna varabilir. Bu takdirde gerekçesi ile birlikte
sanığın tutuklanması istemini askeri savcıya bildirir. Askeri savcı bu dü-
şünceye iştirak etsin veya etmesin, komutanın istemini askeri mahkemeye
intikal ettirmekle yükümlüdür. Askeri mahkeme de bu hususta bir karar
vermek zorundadır (m. 70/2).
Tutuklamaya karar vermek yetkisi mahkemeye ait olduğu gibi, tutuk-
lama müzekkeresinin kaldırılmasına karar vermek yetkisi de mahkemeye
aittir. Bunun tek istisnası askeri savcının kovuşturmaya yer olmadığı kararı
vermesidir.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
146TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
2. Komutan, tutuklama isteminin reddi kararına itiraz edebileceği gibi,
tutuklama ve tutukluluk halinin devamına dair kararlara da itiraz etme
yetkisine sahiptir (m. 74, 75/2).
3. Tutukluluk halinin devamı konusunda görüş bildirmek.
353 sayılı Kanun’un 78. maddesine göre; Askeri savcı sanık hakkın-
da kovuşturmaya yer olmadığına karar verirse, tutukluluk müzekkeresi
hükümsüz kalır ve bu takdirde askeri savcı sanığın derhal salıverilmesini
sağlar.
Askeri savcı soruşturmanın niteliğine göre tutukluluk halinin devamı-
na lüzum görmezse, nezdinde askeri mahkeme kurulan kıta komutanının
veya askeri kurum amirinin uygun mütalaası üzerine de sanığı serbest
bırakabilir. Uygulamada, bu yola daha çok sanığın disiplin nedeniyle tutuk
lanması, fakat soruşturmanın uzun sürme ihtimalinin bulunduğu hallerde
başvurulmaktadır.
Burada komutan ve askeri savcı birlikte hareket ederek mahkemeye
ait olan bir yetkiyi kullanmaktadırlar. Komutan uygun mütalaa vermediği
sürece askeri savcının, kovuşturmaya yer olmadığı kararı vermeden sanığı
salıvermesi mümkün değildir. Maddede her ne kadar kanun komutanın
uygun mütalaasından söz etmekte ise de, komutan uygun bulmadıkça
askeri savcının tutuklu sanığı serbest bırakması mümkün olmadığından
komutanın bu yetkisi, basit bir görüş bildirme olarak kabul edilemez. Bu
nedenle komutanın bu son yetkisi de hukuk devleti ilkesiyle bağdaşma-
maktadır.
V. ADİL YARGILANMA HAKKI VE ASKERİ YARGI
1. Genel Olarak
Anayasa’nın 36. maddesine göre herkes adil yargılanma hakkına
sahiptir. Bu hak Anayasa’mıza 3.10.2001 tarih ve 4709 sayılı Kanun’la
girmiştir.
32
İlkeleri ilk kez 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyanna-
mesi’yle kabul edilen “Adil Yargılanma Hakkı”, 3 Eylül 1952 tarihinde yü-
rürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde ayrıntılı
bir biçimde düzenlenmiştir.
32
Bu Kanun 17.10.2001 tarih ve 24556 sayılı RG’de yayımlanmıştır.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
147TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Bu maddenin birinci fıkrasında; mahkemelerin yasayla kurulmuş ol-
ması, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlerin tarafsızlığı gibi yargılama
organlarının nitelikleri ortaya konulmuştur. Ayrıca yargılamanın dürüst
ve açık olması ile makul bir sürede sonuçlandırılması gibi, yargılamanın
işleyişine ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Birinci fıkranın ikinci cümle-
sinde duruşmanın açık olarak yapılmasının istisnaları gösterilmiştir. Mad-
denin 2. fıkrasında suçsuzluk karinesi yer almaktadır. 3. fıkrada ise beş
bent halinde sanığa tanınan hakların başlıcaları sayılmıştır. Bunlar: İsnadı
öğrenme, bizzat veya müdafi eliyle savunma, savunmayı hazırlamak için
yeterli zaman ve imkana sahip olma, iddia tanıklarını sorguya çekme ve
savunma tanıklarının dinlenilmesinin sağlanılmasını isteme ile bir tercü-
manın yardımından ücretsiz yararlanma haklarıdır.
Doktrin ve mahkeme kararları Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası
nda yer alan hakkaniyete uygun yargılama açısından beş temel ilkeyi daha
geliştirmiştir. Silahlarda eşitlik ilkesi, hakim önünde sorguya çekilme hak-
kı, usuli işlem yapılırken hazır bulunma hakkı, delillerin ikame edilmesi
ve değerlendirilmesiyle ilgili haklar, hükmün gerekçeli olmasına ilişkin
haklar. Bunlardan başka silahların eşitliği ilkesinden hareketle doktrin ve
mahkeme kararlarıyla bir ilke daha geliştirilmiştir. Bu ilke, sanığın devlet
tarafından gözetilmesi ilkesidir.
Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 10.3.1954 tarih ve 6366
sayılı Kanun’la onaylamıştır. Onay belgesinin, 18.5.1954 tarihinde Avrupa
Konseyi Genel Sekreteri’ne verilmesiyle Sözleşme Türkiye açısından yürür-
lüğe girerek iç hukukumuzda yerini almış, böylece uygulanması zorunlu
hale gelmiştir.
Adil yargılanma hakkı, Sözleşme’nin insan hakları ihlalleri bakımından
kurduğu denetim mekanizması
33
ile güvence altına alınmıştır. Sözleşme’nin
getirdiği en önemli güvence, İnsan Hakları Mahkemesi’ne “bireysel başvuru
hakkı”nın tanınmasıdır. Türkiye bireysel başvuru hakkını 28.1.1987 tarihin-
den geçerli olmak üzere kabul etmiş ve 22.1.1990 tarihinden itibaren de
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini tanımıştır.
33
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Sözleşme’de güvence altına alınan hakların bir üye
devlet tarafından ihlal edildiğini düşünen bir devletin bu devlete karşı yapabileceği
devlet başvurusu ile kişiler ve resmi olmayan örgütlerce yapılabilen kişisel başvuru
şeklinde ikili bir başvuruyu kabul etmiştir. Bu Konuda ayrıntılı bilgi için bkz., Dur-
muş Tezcan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Işığında Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu,
Ankara 2002 s. 34-38. Ş. Gözübüyük - F. Gölcüklü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve
Uygulaması, s. 14, 33 vd.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
148TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
2. Adil Yargılanma Hakkının Uygulama Alanı
Adil yargılanma ilkesi cezai alanda hangi yargı yerlerinde ve ne zaman
geçerlidir? Belirli bir kategorideki suçlardan dolayı yargılama söz konusu
iken bu hak göz ardı edilebilir mi? Yahut belirli suçları işleyen sanıklar
yargılanırken söz konusu güvenceler gözetilmeyebilir mi? Örneğin; “as-
keri suçlarda adil yargılanma hakkına ilişkin ilkeler uygulanmaz” şeklinde bir
düzenleme yapılabilir mi Devletin böyle bir kural koyması halinde usul
hukuku açısından müeyyidesi nedir? Bu sorulara verilecek cevabı sözleş-
menin hükümlerinden çıkarabiliriz.
Sözleşmeye göre, bir ülkede mahkemelerin türü ve derecesi ne olursa
olsun ilgililerin her mahkemede ve derecede adil yargılanma hakkından
yararlandırılması yükümlülüğü vardır. Bu bağlamda ülkemizde adli, idari
ve askeri yargı yerlerinde yapılan yargılamalarda, ilk ve üst derece mahke-
melerinde ilgililerin Sözleşme’nin 6. maddesinin sağladığı güvencelerden
yararlandırılması gerekir.
34
Nitekim, Sözleşme’de yalnızca “sanık”tan söz edilmiş, suç ve kişi
ayırımı yapılmamıştır. Anayasa’da da kişi, suç ve yargı yeri ayırımı ya-
pılmaksızın, herkesin adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir
(m. 36/1).
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de kararlarında, devletin, belli bir
kategorideki suçların tümünü, “az önemli suç” olarak niteleyerek sözleş-
menin sağladığı garantilerin dışında tutmak hakkına sahip olduğu kabul
edilerek yapılacak bir düzenlemenin 6. maddenin anlam ve amacına aykırı
olduğunu belirtmiştir.
35
Öte yandan, 6. maddenin 3. fıkrasındaki haklar yalnız sanığa tanın-
mıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre sanık kavramının, iç hu-
kuktaki anlamıyla değil, sözleşmenin bütünü açısından otonom bir kavram
olarak yorumlanması ve anlaşılması gerekir.
36
Dolayısıyla ceza iddiası ve
sanık kavramları şekli açıdan değil, içerik göz önünde tutularak yorumlanır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sanık kavramını açıklarken “yetkili bir
makam tarafından sanığa yapılan ve suç işlediği konusunda muaheze içeren resmi
bildirim veya açıklama” ölçütünü kullanmıştır. Şu halde böyle bir iddiaya
muhatap olan, ceza tehdidi altında bulunan kimse “sanık”tır.
34
D. Tezcan, a.g.e., s. 225 ; Ş. Gözübüyük - F. Gölcüklü, a.g.e., 269-276.
35
Schroeder - Yenisey - Peukert, a.g.e., s. 26.
36
Schroeder - Yenisey - Peukert, Ceza Muhakemesinde “Fair Trial” İlkesi, İstanbul 1999,
s. 22.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
149TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Askeri yargı, Anayasa’nın 145. maddesinde “Askeri yargı, askeri mah-
kemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür.” şeklinde açıklandıktan
sonra, bu mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümlere yer verilmiştir.
Bu maddeye göre askeri mahkemeler, asker kişilerin; askeri olan suçları
ile bunların asker kişiler aleyhine veya askeri mahallerde yahut askerlik
hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla
görevlidirler.
Askeri mahkemeler, asker olmayan kişilerin Askeri Ceza Kanunu’nda
belirtilen askeri suçları ile nöbet, devriye ve karakol görevlerini ifa ettikleri
sırada veya kanunda gösterilen askeri mahallerde askerlere karşı işledikleri
Askeri Ceza Kanunu Ek madde 6’da sayılan suçlara da bakmakla görevlidir-
ler. Savaş halinde askeri mahkemelerin görev alanı suç ve sanık açısından
daha da genişlemektedir (353/14).
Disiplin mahkemelerinin görevi ise, 477 sayılı Disiplin Mahkemeleri
Kuruluşu Yargılama Usulü ve Disiplin Suç ve Cezaları Hakkında Kanun’un
7. maddesinde; “asker kişilerin bu kanunda yazılı suçlarına ait davalara” bakmak
olarak belirtilmiştir.
Askeri suçlar askeri cürüm ve askeri kabahatler olmak üzere iki tür
olup Askeri Ceza Kanunu’nun ölüm, ağır hapis ve hapis cezası ile ceza-
landırdığı suçlar askeri cürüm, kısa hapis cezasıyla cezalandırdığı fiiller de
askeri kabahat olarak nitelendirilmiştir. 477 sayılı Kanun’da yazılı disiplin
suçları ise oda ve göz hapsi cezasını gerektirmektedir. Bu cezaların yerine
getirilmeleri özellik arz etmekle birlikte, kişi hürriyetini kısıtlaması ve hü-
kümlü aleyhine sonuç doğurması bakımından hürriyeti bağlayıcı cezalarla
benzerlik taşımaktadır. Dolayısıyla kendisine askeri cürüm veya disiplin
suçu isnadı yapılan kimse Sözleşmeye göre “sanık”tır. O halde sözleşme
hükümleri bu kişiler hakkında ve bu yargı yerlerinde de uygulanmalıdır.
Bir başka ifadeyle, askeri mahkemede veya disiplin mahkemesinde yargı-
lanmış olan bir kimse, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkına sahiptir ve
böyle bir başvuru Mahkeme’nin yargı yetkisine girmesi sebebiyle kabul
edilebilir niteliktedir.
Sonuç olarak askeri mahkemelerle disiplin mahkemelerinin hürriyeti
bağlayıcı ceza içeren mahkumiyet kararları verebildikleri ve askeri mah-
kemelerin savaş hali dışında asker olmayan kişileri de yargılamalarının
mümkün bulunduğu göz önüne alındığında, askeri suçların da 6. madde
kapsamına girdiğini, adil yargılanma hakkının askeri suçlar, asker kişiler
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
150TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
için ve askeri yargı yeri bakımından da tanınmasında zorunluluk bulun-
duğunu kabul etmek gerekir.
3. Asker Olmayan Kişilerin Askeri Mahkemede Yargılanmaları
Asker olmayan kişilerin, Askeri Ceza Kanunu’nda yer alan askeri suç-
lardan (As. C. K. Ek m. 6) dolayı askeri mahkemelerde yargılanmaları kabul
edilmiştir. Ayrıca, Askeri Ceza Kanunu’nda yazılı bir suçun asker kişilerle,
asker olmayan kişiler tarafından iştirak halinde işlenmesi durumunda da,
bu suça ilişkin davaya askeri mahkemede bakılması gerekmektedir. Bunun
yanında, sıkıyönetim halinde, Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri de, asker
olmayan kişileri yargılayabilmektedirler (353/11, 12)
Askeri suça iştirak edenlerin ve Askeri Ceza Kanunu’ndaki suçlardan
birini işleyenlerin bu Kanun’a göre cezalandırılmaları gerektiğinde şüphe
yoktur. Ancak genel yargı mercilerinin bu kanunu uygulamaları bazı suçlar
için -As. CK’nın 192. maddesinde; Askeri Ceza Kanunu’nun 75, 78, 79/c-2.
ve askeri eşyayı satın almak, rehin olarak kabul etmek ve gizlemek fiillerine
dair 131. maddede yazılı suçların asker olmayan kişiler tarafından işlenmesi
halinde genel yargı organlarının bu kanun hükümlerini uygulayacakları
hüküm altına alınmıştır.- kabul edildiğine göre, diğer suçlar bakımından
da adli yargı içinde yer alan ceza mahkemelerinin görevlendirilmesinde
kanımızca bir sakınca bulunmamaktadır. Bu günkü uygulamaya bakılacak
olursa bu kişilerin barış zamanında askeri mahkemede yargılanmalarının
sebebini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne anlatmak da mümkün
görülmemektedir. Ayrıca mevcut düzenlemeye göre sivil kişilerin askeri
yargıya tabi olmasının ölçüsü, işlenen suçun “askeri suç” olmasıdır. Ne var
ki nöbetçiyi tehdit etmek, hakaret etmek, müessir fiilde ve mukavemette
bulunmak askeri suç sayılmış iken, nöbetçiyi kasten öldürmek, silahını
gasp etmek askeri suç sayılmamıştır. Bu durumda daha ağır suçu işleyen
adliye mahkemesinde yargılanırken, suçu daha hafif olan askeri mahke-
mede yargılanacaktır. Bunun sebebini açıklamak mümkün olmadığı gibi,
bu düzenleme tabii hakim ilkesine de aykırıdır.
Bu nedenle, 353 sayılı Kanun’un 10, 11 ve 12. maddeleri değiştirilerek
asker olmayan kişilerin, asker kişilere karşı işlemiş oldukları suçlardan
dolayı tabii hakim ilkesine uygun olarak adliye mahkemelerinde yargılan-
malarını sağlayacak şekilde yasal düzenleme yapılmalıdır. Bu yapılırken
Askeri Ceza Kanunu’nun Ek 6. maddesi de yürürlükten kaldırılmalıdır.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
151TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
VI. SANIĞA TANINAN HAKLAR
1. Genel Olarak
Sözleşme’nin 6/3 maddesinde sadece son soruşturma aşamasındaki
sanık için geçerli olan beş ayrı hak yer almıştır. Adil yargılanma hakkın-
dan bahsederken açıklandığı gibi bunlar; isnadı öğrenme hakkı,bizzat veya
müdafi eliyle savunma hakkı, savunmayı hazırlamak için yeterli zaman ve
imkana sahip olma hakkı, tanıklara soru sormak ve savunma tanıklarının
dinlenilmelerinin sağlanılmasını istemek hakkı ve bir tercümanın yardı-
mından ücretsiz yararlanmak hakkıdır.
2. Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nda
Sanığa Tanınan Haklar
Askerlik mesleğinin özelliği nedeniyle mahkemelerin kuruluşu, ko-
mutanın yetkileri, arama gibi müesseseler ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanunu’nun getirdiği yeni kurumlar ayrık tutulacak olursa, muhakemenin
yürütülmesi bakımından 353 sayılı Kanun’la CMUK ve CMK arasında bü-
yük bir fark yoktur. Duruşmanın açıklığı, duruşmanın başlaması, delillerin
ikamesi ve tartışılması, iddia ve savunmanın yapılması, en son sözün sanığa
verilmesi, hükümlerin gerekçeli olması gibi kurallar her iki yargı sisteminde
de benzerlik göstermektedir.
Savunma hakkına ilişkin olarak konulan kurallar, örneğin yokluğunda
ikame edilen delillerin sonradan gelen sanığa bildirileceğine (353 sayılı
Kanun 147, CMUK. 237), ikame olunan delillere karşı diyeceğinin sanıktan
sorulması gerektiğine (353 sayılı Kanun 159, CMUK 250, CMK 215), iddia
ve savunmanın belirli bir sıra ve disiplin içinde yapılacağına ve son sözün
sanığa ait olacağına(353 sayılı Kanun 160, CMUK 251, CMK 216), suçun
hukuki niteliğinin değişmesi halinde sanığa ek savunma hakkı verileceğine
(353 sayılı Kanun 166, CMUK 258, CMK 226) ilişkin hükümler her iki yargı
sisteminde de benzer şekilde düzenlenmiştir. Savunma hakkının kısıtlan-
ması da aynı müeyyideye bağlanmıştır; bu durum kanuna mutlak aykırılık
kabul edilerek bozma sebebi sayılmıştır (353 sayılı Kanun m. 207/H, CMUK
m. 308/8, CMK 289).
3. İsnadı Öğrenme Hakkı
a. Kapsamı
Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendine göre, her sanık
“kendisine yönelik isnadın nitelik ve nedeninden en kısa bir zamanda, anladığı
dille ve etraflı bir surette haberdar edilmek” hakkına sahiptir.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
152TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Doktrinde, isnadı öğrenme hakkının savunma hakkından bağımsız ayrı
bir hak olduğu kabul edilmektedir.
37
Buna karşılık, Avrupa İnsan Hakları
Komisyonu’na göre Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendinde
yer alan bu hakkın “müstakil” bir anlamı yoktur. Gerçekten de savunma,
ancak bir isnada karşı yapılabilir. Bir başka ifadeyle bir suç isnadı yoksa
savunmanın da anlamı yoktur. Şu halde,savunma hakkı bakımından isnat
önem taşımaktadır. İsnadı yeterince bilmeyen sanığın gereği gibi savunma
yapması mümkün değildir. Şu halde isnadı öğrenme hakkı ister müstakil
bir hak kabul edilsin ister savunma hakkına bağlı olsun, sonuçta bir haktır
ve savunma isnada göre önem kazanır. Bu itibarla isnadın türü ve sebebinin
sanığa bildirilmesi gerekir. Buna karşılık ilk haber vermede delillerin bildi-
rilmesi zorunluluğu yoktur.
38
Bu hakkın soruşturmanın hangi aşamasında
tanınacağı tartışmalıdır. İsnadın şüpheliye gerektiğinden önce bildirilme-
sinin onun aleyhine sonuç doğurabileceği ileri sürülmüştür.
39
Keza, soruş-
turmanın amacını tehlikeye düşürecekse isnadın bildirilmesinin, hazırlık
soruşturması sonuna kadar geciktirilebileceği ifade edilmiştir.
40
Bir başka görüşe göre, bununla savunmanın hazırlanmasına imkan ver-
me amacı güdüldüğünden isnadın, kovuşturmaya geçildiği an; hiç olmazsa
sanığın sorgu için hakim önüne çıkarıldığı an bildirilmesi gerekir.
41
Kanaatimizce, bir kimseye ancak deliller yeterince toplandıktan sonra
suç isnadında bulunulabilir. Delillerin yeterince toplanmasından maksat,
kamu davası açılmasını haklı gösterecek delillerin elde edilmiş olmasıdır.
Ancak kamu davası açılmasını haklı gösterecek delillerin toplanmış olması
mutlaka isnadın sanığa bildirilmesini gerektirmez. Bu aşamada toplanabi-
lecek deliller var ve delillerin karartılması ihtimali mevcut ise, isnadın bil-
dirilmesi geciktirilebilir. Bu geciktirme, deliller toplanıncaya kadar sanığın
sorguya çekilmemesi suretiyle sağlanabilir. Şunu da belirtelim ki sanığın
sorguya çekilmesinin geciktirilmesi, lehindeki delillerin kaybolmasına yol
açmamalıdır. İsnadın sorgudan hemen önce bildirilmesi yeterlidir. Keza
yakalanan sanığın da kanunda belirtilen süre içinde hakim önüne çıkarı-
lıp sorguya çekilmesi zorunludur. Özellikle ağır cezalık suçlarda evvelce
37
F - C. Schroeder (Tercüme F. Yenisey), Avrupa Birliği Sürecinde Ceza Hukukunun Güncel
Kaynakları, C. VI. 1 İstanbul 2002, s. 17.
38
F - C. Schroeder (Tercüme F. Yenisey), Avrupa Birliği Sürecinde Ceza Hukukunun Güncel
Kaynakları, C. VI. 1 İstanbul 2002, s. 18.
39
F. Yenisey, “Sanığın İsnadı Öğrenme Hakkı”, As. Yargıtay Dergisi Özel Sayı: 2003, s.
15.
40
F. Yenisey, a.g.e., s. 15.
41
A. Ş. Gözübüyük - A. F. Gölcüklü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması,
Ankara 2003, s. 300.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
153TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
ifadesi alınmış bile olsa, sanığın askeri savcı tarafından sorguya çekilmesi
şarttır (m. 83/3). Her ne kadar askeri savcı tarafından sorguya çekilmemiş
olmak, duruşma sırasında savunması için zaman ve imkan tanınmış olmak
kaydıyla, savunma hakkının kısıtlanmasına sebebiyet vermezse de, sanık,
askeri savcı tarafından sorguya çekildiği takdirde kamu davası açılmaya-
cağını, bu yüzden manevi bir zarara uğradığını ileri sürebilir. Bu şekilde
sorgu yapılmadan açılan davanın beraat kararıyla sonuçlanması halinde
bu iddia pekala yerinde görülebilir.
İsnadın bildirilmesi, sanığın kendisine isnat olunan suçu anlayacak
şekilde açık olmalıdır. Sanık yargılandığı mahkemenin dilini anlamıyorsa
kural olarak, iddianamenin yazılı olarak tercüme edilmesi gerekir. Tercü-
man bulunması bu aşamada gerekmez. İstisnai hallerde, suçlamanın basit
ve karmaşık olmadığı durumlarda sözlü tercüme ile yetinilebilir.
42
Ancak
bu hak, sanığa, dosyanın bütünüyle tercüme edilmesi hakkını vermez.
Suç isnadının bildirilmesi, suçlamanın sebebi ve eylemin hukuki ni-
telendirmesini içereceğinden iddianamelerin düzenlenmesini ve tebliğini
yakından ilgilendirmektedir.
b. İddianamenin Düzenlenmesi
CMUK 163. maddesinin ikinci fıkrasında; iddianamede “isnat edilen
suçun neden ibaret olduğu, suçun kanuni unsurlarıyla, uygulanması gereken
kanun maddeleri ve deliller”in gösterileceği hüküm altına alınmıştı. Ayrıca
“asliye ve ağır ceza mahkemelerine ait işlerde hazırlık tahkikatının verdiği esaslı
neticelerin” de iddianameye yazılacağı belirtilmişti. 5271 sayılı Ceza Muha-
kemesi Kanunu iddianamede gösterilmesi gereken hususları 170. maddenin
3. fıkrasında 11 bent halinde belirtmiştir.
Bu kural 353 sayılı Kanun’un 115. maddesinde bize göre CMUK’dan
daha açık bir şekilde ifade edilmiş olmakla beraber yeni düzenleme yapı-
lırken, CMK m. 170 göz önünde bulundurulmalıdır. Çünkü,iddianamede
bulunması gereken hususlar, isnadın bildirilmesini ve savunma hakkını
yakından ilgilendirmektedir.
c. İddianamenin Tebliği
İddianamenin tebliğine ilişkin hükümler her iki yargı sisteminde de
aynıdır. Bu konu, CMUK 208’de: “İddianame, davetiye ile birlikte mahkemece
42
F. Yenisey, a.g.e., s. 16.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
154TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
sanığa tebliğ olunur.”; CMK 176/1’de; “İddianame çağrı kağıdı ile birlikte sanığa
tebliğ olunur.”; 353 sayılı Kanun 118’de ise: “İddianame sanığa davetiye ile bir-
likte verilir.” şeklinde düzenlenmiştir. CMK da tutuklu olmayan ve tutuklu
sanığın çağrılması ve iddianamenin tebliği için çıkarılacak çağrı kağıdına
yazılacak hususlar ayrıca belirtilmiştir (m. 176/2, 3).
Hazırlık soruşturmasında sanığın müdafii olsa bile iddianamenin
sanığa tebliği gerekir. Müdafie yapılacak bir tebliğin bu aşamada hiçbir
önemi yoktur; geçersiz, yok hükmünde bir tebligattır.
Uygulamada; İddianamenin tebliğinde asker kişiler ve asker olmayan
kişiler yönünden farklı yollar izlenmektedir.
Asker olmayan kişilere iddianame, davetiye ile birlikte gönderilmekte,
ivedi hallerde ise zabıta aracılığıyla tebliğ edilmektedir.
Asker kişiler duruşmaya emirle getirildiklerinden (353 sayılı Kanun m.
81), iddianame, bu kişilerin görevli bulundukları birlik komutanlıklarına,
iddianamenin tebliğini isteyen bir yazıyla gönderilmekte ve ayrıca asker kişi-
nin bulunduğu yer genel ceza mahkemesine yazılan bir talimat da bu yazıya
eklenerek sanığın ilgili ceza mahkemesine sevk edilmesi istenmektedir.
120. maddede yazılı süreye uyulmaması halinde 353 sayılı Kanun’un
130. maddesindeki duruşmaya ara verilmesini istemeye hakkı olduğunun
sanığa hatırlatılmamasını Askeri Yargıtay bozma sebebi saydığından,
askeri mahkemelerce istinabe mahkemesine yazılan talimatta, 353 sayılı
Kanun’nun 120. maddesinde yazılı bir haftalık süreye uyulmamış olması
halinde bu hakkın sanığa hatırlatılması gerektiği belirtilmektedir. Birlik
komutanları erbaş ve er statüsünde olan sanıkları da istinabe olunan ad-
liye mahkemesine bir görevli ile birlikte sevk etmektedir. İddianamenin
tebliğine ilişkin belge talimata eklenmediğinden, veya tebliği unutuldu-
ğundan koruyucu sürenin geçip geçmediği istinabe olunan mahkemece
bilinmemekte ve iddianamenin okunmak suretiyle tebliği yoluna başvu-
rulmaktadır. Sorgudan önce sanığa CMUK 135 ve 138. maddelerdeki hak-
ları hatırlatılmakta, sanığın avukat istemediğini, savunmasını kendisinin
yapacağını söylemesi üzerine, koruyucu süreye uyulmamış olması sebebiyle
duruşmaya ara verilmesini istemeye hakkı olduğu hususu hatırlatılmadan,
sorgusuna geçilmektedir. Askeri mahkemelerle Adliye mahkemelerinin bu
konudaki farklı uygulamaları, istinabe olunan mahkeme kendisine yazılan
talimatla bağlı olmasına rağmen, konu usul kurallarının uygulanmasına
ilişkin olduğundan, mahkemeler arasında gereksiz yazışmalara neden
olmakta, mahkemelerin birbirlerinin yargısal işlemlerini denetlemek gibi
bir durum ortaya çıkmaktadır.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
155TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Bu nedenle aynı usul kuralının, Yargıtay ve Askeri Yargıtay tarafından
farklı uygulamaya neden olmayacak şekilde yorumlanıp uygulanmasını
temenni ediyoruz.
Bunun dışında, tebellüğ belgesine, iddianamenin tarih ve sayısı yerine
üst yazının tarih ve sayısı yazıldığı da görülmektedir. Böyle bir durumda
sanık iddianamenin tebliğ edildiğini kabul etmezse, yapılan bu tebligat
geçersizidir.
Bazen tebellüğ belgesine tebliğ tarihinin yazılması unutulması sebebiy-
le bir haftalık sürenin hesabında tereddütler yaşanmaktadır. Bu durumda
tebliğin yapıldığı tarihin, birlik komutanlığının gönderme yazının tarihine
göre belirlenmesi mümkün ise de bu hem zaman kaybına yol açmakta hem
de ekonomik değildir. Tebliğ tarihinin başka türlü tespiti mümkün olmazsa,
sanığın beyan ettiği tarih tebliğ tarihi olarak kabul edilmelidir.
d. Tebliğnamenin Tebliği
CMUK’un 316. maddesine 4778 sayılı Kanun’la eklenen 3. fıkra ile
Yargıtay Başsavcılığı’nca düzenlenen tebliğnamelerin, “hükmü temyiz et-
meleri veya aleyhlerine sonuç doğurabilecek görüş içermesi halinde sanık veya
müdafi ile müdahil, şahsi davacı veya vekillerine dairesince tebliğ olunur. İlgili
taraf tebliğden itibaren yedi gün içinde yazılı olarak cevap verebilir.”
43
hükmü
getirilmek suretiyle tebliğ mecburiyeti getirilmiştir. Bu hüküm Ceza Mu-
hakemesi Kanunu’nun 297. maddenin 3. fıkrasına aynen alınmıştır.
44
Şu
halde tebliğname sanığa ve müdafiine;
• Hüküm sanık veya müdafi tarafından temyiz edilmiş ise,
• Tebliğname sanık aleyhine görüş içeriyorsa mutlaka tebliğ edile-
cektir.
Tebligatın geçerli olması için, ilgililerin dava dosyasından belirlenecek
en son adresine yapılması şart ve yeterlidir. Ancak daha önce tebligat ya-
pılmış olan kimse bu adresini değiştirmiş ise adres değişikliğini bildirmiş
olması kaydıyla yeni adresine tebligat çıkarılır. Aksi takdirde daha önce
tebligat yapılmış olan adrese tebligat çıkarılması yeterlidir (CMUK m. 316/
4829 sayılı K. Ek fıkra 4. CMK 297/4). Çünkü, kendisine veya adresine
43
4778 sayılı Kanun 11.1.2003 tarih ve 24990 sayılı RG’de yayımlanmıştır.
44
CMK madde 297 (3) şöyledir: “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen
tebliğname, hükmü temyiz etmeleri veya aleyhlerine sonuç doğurabilecek görüş
içermesi halinde sanık veya müdafi ile katılan veya vekillerine ilgili dairesince tebliğ
olunur. İlgili taraf tebliğden itibaren bir hafta içinde yazılı olarak cevap verebilir. ”
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
156TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olan kimse, adresini de-
ğiştirirse, yenisini mahkemeye bildirmeye mecburdur. Adresini değiştiren
kimse yenisini bildirmediği ve yeni adres tebliğ memuru tarafından tespit
edilemediği takdirde, tebliğnamenin bir nüshası eski adrese ait binanın
kapısına asılır ve asılma tarihi tebiğ tarihi sayılır. Bundan sonra eski adrese
çıkarılan tebliğler muhataba yapılmış sayılır (7201 sayılı Tebligat Kanunu
m. 35/1-3 (4829 sayılı Kanun’la ek).
Temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması halinde, tebliğname
sanık veya müdafiine adres eksikliği veya başka nedenlerle tebliğ edileme-
miş ise, bunların duruşmaya gelmeleri halinde huzurda tebliği mümkün-
dür. Müdafi bu durumda tebliğnameye karşı diyeceklerini bildirmek için
süre isterse duruşmaya ara verilmelidir. Süre verilmemesi Sözleşme’nin 6.
maddesinin ihlali sonucunu doğurur.
Burada sanık aleyhine görüş içeren tebliğnamenin yeni bir isnat getirdi-
ği muhakkaktır. Hükümden farklı bir görüş içermeyen tebliğnamenin hük-
mü temyiz eden sanığa tebliği ise “silahların eşitliği” ilkesinin gereğidir.
Hüküm yalnız sanık tarafından temyiz edilmiş ve müdafi temyiz yo-
luna başvurmamış olsa bile, tebliğnamenin sanığa tebliğ edilmesi gerektiği
gibi, ayrıca müdafie de tebligat çıkarılması gerekir. Hüküm yalnızca müdafi
tarafından temyiz edilmiş olsa da müdafiden başka, sanığa da tebligat çıka-
rılması, tebliğnamenin hem sanığa hem de müdafie tebliği şarttır. Hükmün
yalnızca bunlardan birine tebliği ile yetinilmesi, duruma göre sanığın kendi
kendini savunmak yada müdafiin yardımından yararlanmak hakkının ihlali
anlamına gelir ve savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurur.
Tebliğnamenin sanık ve müdafiine tebliğine ilişkin CMUK’da ve
CMK’da yapılan düzenleme, her nedense 353 sayılı Kanun’da yapılma-
mıştır. Buna rağmen Askeri Yargıtay’da uygulama, tebliğnamede -sanık
aleyhine yada lehine olsun- hükümden farklı bir görüş bildirilmiş ise
tebliğnamenin sanığa ve varsa müdafiine tebliğ edilmesi şeklindedir. Bu
uygulama yerinde olmakla beraber, Sözleşmeye uygun hareket edilmiş ol-
ması açısından yeterli değildir. Çünkü, “Silahların Eşitliği” ilkesi bakımından
tebliğnamenin, temyiz davasının taraflarına tebliği zorunludur.
Sanıktan başka, müdahilin ve şahsi davacının da Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne başvurma hakkına sahip oldukları gözden ırak tutulmamalı-
dır. Bu nedenle 353 sayılı Kanun gözden geçirilirken bu konu düzenlenmeli
ve CMK m. 297 (3) ile paralellik sağlanmalıdır.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
157TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
4. Sorgu Hakkı ve Yakalanan Kişin Sorguya Çekilmesi
A. Yasal Düzenleme
1. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’ndaki Düzenleme
CMUK’un 128. maddesine göre yakalanan şahıs bırakılmazsa, yaka-
lama yerine en yakın sulh hakimine gönderilmesi için zorunlu süre hariç
yirmidört saat içinde sulh hakiminin önüne çıkarılır ve sorguya çekilir.
Yakalananın talebi halinde müdafi de sorguda hazır bulunabilir.
Yakalamadan ve yakalama süresinin uzatılmasına ilişkin emirden ya-
kalananın bir yakınına veya belirlediği bir kişiye Cumhuriyet Savcısı’nın
kararıyla gecikmeksizin haber verilir.
2. Ceza Muhakemesi Kanunu’ndaki Düzenleme
CMK’nın 90. maddesinin 4. fıkrasına göre kolluk, yakalanan kişiye
kanuni haklarını derhal bildirir ve düzenleyeceği soruşturma belgesiyle bir-
likte hemen Cumhuriyet Savcılığı’na gönderir. CMK’nın 91. maddesine göre
de, yakalanan kişi Cumhuriyet Savcılığı’nca serbest bırakılmazsa, gözaltına
alınmasına karar verilebilir. Gözaltı süresi yakalama anından itibaren yir-
midört saati geçemez. Gözaltına almanın koşulları maddenin 2. fıkrasında
gözaltı süresinin uzatılması sebepleri de 3. fıkrada gösterilmiştir.
Aynı maddenin 6. fıkrasına göre gözaltına alınan kişi bırakılmazsa
gözaltı süresinin sonunda sulh ceza hakimi önüne çıkarılıp sorguya çekilir.
Sorguda müdafi de hazır bulunur.
Şüpheli veya sanık yakalandığında, gözaltına alındığında veya gözal-
tı süresi uzatıldığında, Cumhuriyet Savcısı’nın emriyle bir yakınına veya
belirlediği bir kişiye gecikmeksizin haber verilir.
Yakalanan veya gözaltına alınan yabancı ise, yazılı olarak karşı çıkma
ması halinde, durumu, vatandaşı olduğu devletin konsolosluğuna bildirilir
(m. 95).
Sanığın sorgusunda uygulanacak kurallar ise CMK m. 147’de sırasıyla
belirtilmiştir. Bu maddeye göre sanık yada yakalananın önce kimliği tespit
edilecek, sonra kendisine isnat edilen suç anlatılacak, müdafi tayin hakkı-
nın bulunduğu, müdafi tayin edebilecek durumda değilse baro tarafından
tayin edilecek bir müdafi talep edebileceği ve onun hukuki yardımından
yararlanabileceği ve isnat edilen suç hakkında açıklamada bulunmaması-
nın kanuni hakkı olduğu söylenecektir. Şüpheden kurtulması için somut
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
158TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
delillerin toplanmasını isteyebileceği hatırlatılacak ve kendisi aleyhine var
olan şüphe nedenlerini ortadan kaldırmak ve lehine olan hususları ileri
sürmek olanağı tanınacaktır. Kişisel ve ekonomik durumu hakkında bilgi
alındıktan sonra isnat edilen suçla ilgili sorguya geçilecektir. Düzenlenen
tutanakta yukarıdaki işlemlerin yerine getirilip getirilmediği, getirilmemiş
ise sebebi yazılacak ve ilgililer tarafından imzalanacaktır.
3. 353 Sayılı Kanun’daki Düzenleme
Asker kişilerin yakalanması 353 sayılı Kanun’un 79. maddesinde,
yakalanan kimsenin sorguya çekilmesi ise 80. maddede düzenlenmiştir.
Bu maddede 8.6.1972 tarih ve 1596 sayılı ve 22.1.2004 tarih ve 5078 sayılı
Kanunlarla değişiklik yapılmış ve askeri mahkeme önüne çıkarılma süresi
ile müdafi bulundurma hakkı dışında, CMUK’un 128. maddesi ile paralellik
sağlanmıştır.
80. madde hükmüne göre, yakalanan kişinin tutulma yerine en yakın
askeri mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç kırk sekiz saat
içinde askeri mahkeme önüne çıkarılacaktır. Sanık bu süre içinde askeri
mahkeme önüne çıkarılma imkanı olmadığı takdirde sulh hakimine gön-
derilecektir.
Ancak yakalanan asker kişilerin hakim önüne çıkarılması için öngörü
len sürenin, asker olmayan kişiler için ön görülen süreden daha uzun tutul
masının sebebini anlamak mümkün değildir.
Maddede yakalananın sorguya çekileceğine ve müdafi bulundurula-
bileceğine dair bir hüküm yoktur. Ancak yakalama bir suç isnadına da-
yandığı cihetle, hakim önüne çıkarılan bir kimsenin sorgusunun yapılması
gerektiğinde kuşku yoktur.
Sorguya çekilme ise 83. maddede düzenlenmiştir.
Bu maddede; “sorgunun başlangıcında sanığa isnat olunan suçun neden
ibaret olduğu anlatılır.” hükmüne yer verilerek sanığın isnadı öğrenme
hakkı düzenlenmiş olmasına rağmen, susma hakkına ilişkin bir hükme
yer verilmemiştir. Müdafiin yardımından yararlanma hakkından da hiç
söz edilmemektedir.
Yakalama CMK’nın 91. ifade ve sorgu usulü de 147. maddeleri ile ye-
niden düzenlendiğinden, yeni yapılacak askeri yargılama yasasında Ceza
Muhakemesi Kanun’un bu hükümleri esas alınmalı ve bunlara uygun hükümlere yer verilmeli veya bu hükümlere atıfta bulunulmalıdır.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
159TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
B. Sorgunun Mahiyeti
Ceza muhakemesinde ikrarın yani suçu işlediğini hakim önünde kabul
etmenin delil olma özelliği nedeniyle sanığın sorgusu savunma açısından
ayrı bir öneme sahiptir. Doktrinde, sanığın susma hakkının yanında “sorgu
hakkı”ndan da söz edilmekte ve bu hakkın savunmanın temel unsurlarından
biri olduğu belirtilmektedir.
45
Sorgu, sırf sanık lehine konulmuş, bir usul kuralı değildir. Savunmayı
da ilgilendirdiğinden sanık lehine olmakla beraber, maddi gerçeği bulmak
için konulmuş, kamusal niteliği ağır basan, emredici nitelikte bir usul kura-
lıdır. Sorgunun maddede belirtildiği şekilde usulüne uygun olarak yapıl-
ması halinde sanığın hangi hakkını kullanacağı, hangi kanıtları sunacağı,
savunmasında neler getireceği önceden bilinemeyeceği için, maddede yazılı
hakların tümü sanığa hatırlatılmalıdır. Bu hatırlatmanın yapılması, sanığın
Devlet tarafından gözetilmesi ilkesinin gereğidir.
C. Sorgunun Usulü
Sorgunun hangi esaslara göre yapılacağı 353 sayılı Kanun’un 83. mad-
desinde “Sorgunun Usulü” başlığı altında düzenlenmiştir.
Bu maddeye göre isnat, sorguya başlamadan hemen önce bildirile-
cektir. Sorgu, kamu davası açıldıktan sonra duruşmada iddianameye göre
yapılabileceği gibi, yakalanan sanık da sorguya çekilebilir. Bu husus hem
80. maddedeki düzenlemeden, hem de 81 ve 82. madde hükümlerinden
anlaşılmaktadır. Burada bildirimin yer, zaman ve varsa kişi belirtilmek
suretiyle yapılması gerekmektedir. Ancak somut bir isnada karşı savunma
yapılabilir.
Sorguya başlamadan önce sanığa isnat olunan suçun neden ibaret
olduğunun anlatılacağına ilişkin hüküm, “sanığın isnadı öğrenme hakkı”nın
bir başka türlü ifade edilmesinden ibarettir.
Maddede, savunma ve adil yargılanma hakkı açısından önem taşıyan
bir başka hak, daha “savunma delillerini bildirme hakkı”, “Sorgu, sanığın ken-
di lehine olup söyleyeceği delillere engel olmamalıdır.” denilmek suretiyle vur-
gulanmıştır. Bunun dışında sanığın ilk sorgusunda kimliği ve şahsi halle-
45
E. Özgen, “Askeri Yargıtay’ın Delil ve Savunma Hakkı Konularına Bakışı”, Askeri
Yargıtay Dergisi Özel Sayı: 1994, s. 91; F. C. Schroeder,Avrupa Birliği Sürecinde Ceza
Hukukunun Güncel Kaynakları, (Tercüme F. Yenisey), İstanbul 2002, s. 33; As. Y. Drl.
Krl. 6.12.2001/117-114
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
160TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
ri hakkında bilgi alınacağı belirtilmiştir. Bu durum duruşmanın başlangı-
cında sanığın kimliğinin tespiti zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Buna
karşılık, CMUK’da 3842 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikle ayrıntılı ola-
rak düzenlenen 135. maddede ve CMK m. 147/1e’de ifade edilen susma
hakkı, müdafi tayin ve sorgu sırasında müdafi bulundurma hakları konu-
sunda maddede hiçbir hükme yer verilmediği gibi 353 sayılı Kanun’un
başka maddelerinde de düzenleme yoktur.
Sorgunun 147. maddeye uygun biçimde yapılıp yapılmadığı aşağıda-
ki nedenlerden ötürü temyiz davasında öncelikle incelenmelidir.
Bir kere, temyiz kanun yolunda usul kurallarının yerinde uygulanıp
uygulanmadığı incelenmeli, usulü bir hata yoksa işin esasına girilmeli-
dir.
Usul hükümlerinin bir tarafa bırakılarak işin esasına girilmesi, sanı
ğın savunmasını irdelenmesi, savunmanın karara dayanak yapılıp yapıl
madığı araştırılarak, savunmanın hükme dayanak yapılması halinde ka -
rarın bozulması, aksi halde hükmün onanması hukuka ve yasa koyucu-
nun amacına aykırı olduğu gibi, 147. maddeye aykırı olarak yapılan sorgu
sonunda suçu kabul etmesi durumunda hükmün bozulması, suçu inkar
etmesi halinde hükmün onanması ikili uygulamaya ve yanlış anlamalara
neden olacaktır.
Öte yandan 147. maddedeki güvencelerin hatırlatılması halinde sanı
ğın suçu kabul etmesi ve birtakım deliller sunması da muhtemeldir. Bu
kabul ve sunulan deliller sadece sübutla ilgili olmayıp suçun vasfına iliş-
kin olması da söz konusudur. Sanığın anılan güvencelerden bilgi sahibi
olmaması sebebiyle suçu inkar etmiş olması da mümkündür.
Ayrıca sorgu yapılırken 147. maddedeki usule uyulmadığı belirlen-
mesine rağmen, dosyanın esasının incelenmesi, diğer usul hatalarının da
göz ardı edilmesi sonucunu doğuracaktır. Halbuki, yeminli dinlenmesi
gereken bir tanık ya da bilirkişinin usule aykırı olarak yeminsiz dinlen-
mesi halinde, bu kanıtlar hükme esas alınamayacağından, bunlara daya-
nılarak sübut tartışılamaz.
Bu itibarla sorgunun usulüne uygun olarak yapılmaması, sanık suçu-
nu inkar etmiş olsa, hatta sanığın ikrarına dayanılmamış olsa bile bozma
sebebi sayılmaktadır.
46
46
YCGK, 21.10.1997/4-116/203.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
161TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Buna karşılık Askeri Yargıtay, 353 sayılı Kanun’un 83. maddesinde
sanığın sorgusuna ilişkin özel hüküm bulunması nedeniyle CMUK’un
135. maddesinin askeri yargıda uygulanamayacağına karar vermiştir.
47
Sanığın asker kişi olması sorgunun usulü bakımından farklı düzenle-
meyi gerektirmemelidir. Dolayısıyla söz konusu hükmün askeri mahke-
melerin görev alanına giren suçlar açısından uygulanmasının mümkün,
hatta zorunlu olduğunu kabul etmek gerekir.
Bu nedenle, CMK m. 147 hükmünün yeni yapılacak askeri yargılama
yasasına aynen alınması adil yargılanma hakkının gerçekleştirilebilmesi
bakımından şarttır.
5. Susma Hakkı
Susma hakkı, savunmanın bir hak olmasının, kendisi ve yakınları
aleyhine kanıt getirmemesi ve işkenceye maruz bırakılmaması hakkının
gereğidir. Sanık yalan söyleyebileceği gibi, suçlama konusunda hiç cevap
da vermeyebilir. Susmak da bir çeşit savunmadır. Bu nedenle susma hak-
kının sanığa tanınan kolaylıklar arasında incelenmesi de mümkündür.
48
Bu hak Anayasa’nın 38. maddesinde; “Hiç kimse kendisini ve kanunda
gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil gös-
termeye zorlanamaz.” şeklinde ifade edilmiş ve CMUK’un 135. ve CMK’nın
147. maddesinde de “Yüklenen suç hakkında açıklamada bulunmamasının
kanuni hakkı olduğu söylenir.” denilmek suretiyle emredici bir usul kuralı
47
As. Y. Drl. Krl. 20.1.1994/9-7 Askeri Yargıtay bu kararında şu değerlendirmelere yer
vermiştir:
“353 sayılı As. YUK’un 83. maddesinin karşılığı olan 1412 sayılı CMUK’un 135.
maddesinde; insan haklarının günümüzde gelişmesi sonucu, demokratik ülkelerde
kuşku duyulan kişi veya sanığa iyi bir savunma hakkı sağlanması, savunma sırasın-
da müdafi bulundurabilmesi, bazı delillerin toplanmasını isteyebilmesi veya hiçbir
şey söylememe imkanı sağlayabilmek için değişiklik yapıldığı, sözü edilen madde
gerekçesinden anlaşılmaktadır. 353 sayılı Kanun’un 83. maddesinde de CMUK’un
135. maddesinde yapılan değişikliğe paralel düzenlemenin yapılarak Anayasa’nın
eşitlik ilkesinin gereğinin yerine getirilmesi ve CMUK’un 135. maddedeki güvence-
lerin askeri yargıda da uygulamaya konulmasının zorunlu olduğu, ancak mevcut
yasal düzenleme karşısında buna olanak yoktur.
Ayrıca, kanun koyucunun CMUK’ta yapılan değişikliğin herkese ve her suça eşit
şekilde uygulanmasını istediğini söylemek de mümkün değildir. Nitekim 3842 sayılı
Kanun’un 31. maddesi ile bu kanunda yapılan değişikliklerin DGM’nin görev alanına
giren suçlarda uygulanmayacağı belirtilmiştir. Bu itibarla ideal olanla mevcut olanın
karıştırılmaması, ideal olmasa bile mevcut normların uygulanması gerekir. ”
48
S. Donay, İnsan Hakları Açısından Sanığın Hakları ve Türk Hukuku, s. 142.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
162TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
haline getirilmiştir. Buna karşılık 353 sayılı As. MKYUK’da bir düzenleme
yoktur.
353 sayılı Kanun’un 83. maddesinde müdafi bulundurma hakkından
söz edilmediği için CMUK’un 135. (CMK m. 147/1c) maddesinde yer alan
müdafi bulundurma hakkının sanığa hatırlatılmamış olmasını bozma se-
bebi saymayan Askeri Yargıtay’ın, susma hakkı konusunda farklı bir so-
nuca vardığını görüyoruz. Askeri Yargıtay, itiraz üzerine vermiş olduğu
bir kararında susma hakkının sanığa hatırlatılmamasını “haklarını öğrenme
hakkı”nın ihlali kabul ederek bu aykırılığı bozma sebebi saymıştır.
49
Ancak, özellikle askerlik mükellefiyeti altında bulunan kişiler, suç is
nadıyla karşılaştıklarında, adli yargıda zabıtanın yaptığı soruşturma, bu
kişilerin amirleri tarafından veya onların emir ve direktifiyle kendi neza-
retleri altında yapılmaktadır. TSK İç Hizmetler Komutanlığı’na göre amir,
49
As. Y. Drl. Krl. 6.12.2001 tarih ve 2001/117-114 sayılı kararı. Daireler Kurulu Kararı’na
konu olan bir olayda sanık hakkında mahiyetleri farklı da olsa birbirine bağlı iki
ayrı (Bakaya ve yoldan savuşma) suçtan dolayı tek bir iddianame ile kamu davası
açılmıştır. Sanık, asliye ceza mahkemesince istinabe suretiyle sorguya çekilmiştir.
Sanığa, gerek hazırlıkta birlik komutanlığınca, gerek istinabe mahkemesince asker-
lik şubesine istenilen günde başvurmamış olması yani bakaya suçuyla ilgili olarak
hiçbir soru yöneltilmemiş, sanık yalnızca, askerlik şubesince sevk edildikten sonra
yollandığı birliğe geç katılması konusunda sorgulanmıştır. Sanığa susma hakkına
sahip olduğuna dair bir hatırlatılma da yapılmamıştır. Yargılama sonunda askeri
mahkemece sanık hakkında her iki suçtan dolayı mahkumiyet kararı verilmiş, bu
karar sanık tarafından temyiz edilmiştir. Askeri Yargıtay 1. Dairesi; hüküm ve istinabe
mahkemelerince sorgu ve savunmaya ilişkin usul hükümlerinin yerine getirildiğini,
sanığa tebliğ edilen ve anlatılan iddianamede açıkça iki ayrı suç isnadı dile getirildiği
halde, bakaya suçundan savunma yapmamasının susma hakkını kullandığı anlamı-
na geldiğinden savunma hakkının kısıtlanmasından söz edilemeyeceği sonucuna
vararak hükmü onamıştır.
İtiraz üzerine konuyu inceleyen Daireler Kurulu; sorgunun bir çeşit savunma
vasıtası olup sanık için hak teşkil ettiğini, bu nedenle sanığa iddia ilgili anlatabileceği
ve söyleyebileceği şeylere imkan verilmesi gerektiğini, bununla beraber konuşmak
istemeyebileceğinin de gözardı edilmeyeceğini, bu son durumda konuşması için
zorlanamayacağından sorgu sırasında “susma hakkı”nın bulunduğunu bilmesi ge-
rektiği, halbuki çoğu kez böyle bir hakları olduğunun sanıklar tarafından bilinmediği,
bu hakkın varlığının görevliler tarafından, her kademede sanığa hatırlatılmasının
zorunlu olduğu belirtildikten sonra, “CMUK’un 135. maddesinin 4. bendinde; sa-
nıklara isnat edilen suç hakkında açıklamada bulunmamasının (susmanın) kanuni
hakkı olduğunun söyleneceği açık biçimde belirtilmiş olup somut olayda tutanak-
lardan böyle bir hatırlatmanın yapılmadığı anlaşılmakta, yapılan işlemlerden susma
hakkını kullandığı şeklinde bir yorum yapmak mümkün olmadığı gibi, aksine geç
iltihak suretiyle bakaya suçundan kendisini savunması karşısında sanığın gerçekte
susma iradesi içinde olmadığı anlaşılmaktadır.” şeklinde değerlendirmelere yer
verilmiştir.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
163TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
maiyetinde bulunan astlarının sağlığı dahil hemen hemen her türlü dav-
ranışlarından sorumludur. Bu bakımdan asker kişiler hakkında yapılan
soruşturmada amirlerin, şüphelilerin haklarını koruyacakları düşüncesi
ağır basabilir.
Diğer taraftan, asker kişiler hakkındaki soruşturmalar, işin doğası ge-
reği kışlada yapılmaktadır. Kışlalar da güvenlik ve istihbarata karşı koy -
ma tedbirlerinin yeterlikle uygulanabilmesi amacıyla genellikle meskun
yerlere uzak bölgelerde bulunmakta ve kışlaya giriş çıkışlar kontrollü
olarak yapılmaktadır. Yurt savunması bakımından bu tür tedbirlerin
alınmasında da zorunluluk vardır. Bu bakımdan hazırlık soruşturması sı-
rasında avukat temininde güçlük yaşanabilir. Ayrıca, sanığın sorgusunu
yapanlar kolluk mensubu olmadıklarından hukuki mevzuatı da yeterince
bilmeyebilirler.
Bütün bunlarda gerçek payı bulunmakla beraber, sorgu sırasında
müdafi bulundurma hakkı, şüphelinin yalnızca kötü muameleye maruz
kalmasını önleme düşüncesiyle tanınmamıştır. Şüpheliye hukuki yardım-
da bulunmak amacı da önem taşımaktadır. Kaldı ki askeri mahkemelerde
sadece asker kişiler yargılanmamaktadır. Bu nedenle hiç olmazsa askeri
savcı tarafından yapılan hazırlık soruşturmasında ve daha sonraki aşama-
larda yapılan sorgularda, sorguya geçmeden önce sanığın müdafi tayin
hakkı olduğu kabul edilmeli ve bu hakkı kendisine bildirilmelidir. Du-
ruşma sorgusunda sanığa, müdafi tayin hakkı olduğunun bildirilmemesi,
adil yargılanma hakkının ihlali niteliğinde olduğu gibi, aynı zamanda sa
vunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurur.
6. Sanığın Kendi Kendini Savunması
Sözleşme’nin 3. maddesi sanığın sadece müdafi vasıtasıyla değil,
kendi kendini savunmasını da düzenlemiştir. Sanığa kendi kendini sa-
vunmak hakkının verilmesi, ona Devlet tarafından görevlendirilen bir
mecburi müdafii kabul etmeme hakkı vermez.
50
Bununla beraber sanık
bu uygulamayla haklarından mahrum edilmemeli, duruşmaya aktif bir
biçimde katılabilmeli ve müdafiinin görüşlerine aykırı görüşler ileri sü-
rebilmelidir.
51
Buna karşılık dosyayı inceleme yetkisinin sanığa verilmesi
mecburiyeti yoktur. İleride değinileceği üzere bu hak ülkemizde, gerek
genel yargıda gerek askeri yargıda sadece müdafie verilmiştir (CMK. 153,
353 sayılı Kanun 90).
50
F. - C. Schroeder, a.g.e., s. 78.
51
F. -C. Schroeder, a.g.e., s. 78.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
164TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
353 sayılı Kanun, müdafii bulunsa bile sanığın kendi kendini savuna-
bileceğini öngörmüş ve bu konuda hükümler koymuştur. Madde 160/4
de “sanık namına müdafi tarafından savunmada bulunulsa da savunmaya ek-
leyecek başka bir şey olup olmadığı sanığa sorulur.” hükmü, 159. maddede;
herhangi bir delilin ikamesinden sonra bunlara karşı bir diyeceği olup ol-
madığının sorulacağına ve yokluğunda ikame olunan delillerin içeriğinin
sonradan gelen sanığa bildirileceğine ilişkin 147. madde hükmü, sanığın
kendi kendine savunmasına olanak veren hükümlerdir. Bu hükümlerin
Sözleşme’nin 6. maddesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
7. Savunma Hakkı ve Savunmayı Hazırlamak İçin
Yeterli Zaman ve İmkana Sahip Olma Hakkı
A. Savunma Hakkı
Savunma hakkı Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendinde
“Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak”, (c)
bendinde ise, “Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir müdafiin yar-
dımından yararlanmak ve eğer müdafi tutmak için mali imkanı yoksa ve adaletin
selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemek-
sizin yardımından yararlanabilmek;” olmak üzere birbirinden bağımsız iki
ayrı hak olarak düzenlenmiştir.
Bu düzenleme dikkate alındığında, adil yargılama hakkının ceza
davalarında en belirgin özelliği, sanığın kendisine isnat olunan suç karşı-
sında savunmasını karşı tarafla yani iddia makamı ile eşit şartlarda gereği
gibi yapabilmesi olarak ortaya çıkmaktadır.
Savunma hakkının tanımına gelince, ceza muhakemesinde savunma;
sanığın, kendisine yüklenen suçu işlemediğini veya iddia edilenden daha
az ceza alması gerektiğini yahut eyleminin hukuka aykırı olmadığını yada
bazı yasal düzenlemeler nedeniyle cezalandırılmaması gerektiğini yetkili
organ önünde ileri sürmektir. Bir başka ifadeyle savunma, sanığı fiili ve
hukuki açıdan korumak amacıyla yapılan bir faaliyettir.
52
Günümüzde ceza muhakemesinin gayesi, toplumun suç işlenmek-
le ihlal edilen menfaatleri ile, suç işlediği zannedilen sanığın haklarını
dengede tutarak maddi gerçeği ortaya çıkarmaktır. Maddi gerçeğin
öğrenilmesi ise isnadın ispat edilmesiyle mümkün olabilecektir. Ancak
ispat açısından yani maddi gerçeğin öğrenilmesinde, “sanık hakları” bir
sınır oluşturur. Ne pahasına olursa olsun maddi gerçek öğrenilsin, de-
52
Bkz., N. Centel, Ceza Muhakemesi Hukukunda Müdafi, İstanbul 1984, 1.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
165TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
nilemez.
53
Bu bağlamda savunmayı dikkate almaksızın yada savunmayı
kısıtlayarak veya delil yasaklarına aykırı hareket ederek hukuka aykırı
delil elde etmek suretiyle yapılacak ispata dayanılarak mahkumiyet hük-
mü verilemez. Karar makamı, yani hakim sanığın haklarını ve bu arada
savunma hakkını ihlal etmeyen ispata ve ispat vasıtalarına izin verecek ve
bu çerçevede yapılacak yargılama sonunda bir hükme varacaktır. Hük-
mün gerekçesinde de ne sebeple bu sonuca vardığını, iddianın niçin sabit
görülmediğini yada savunmaya hangi nedenlerle itibar edilmediğini gös-
terecektir. Dolayısıyla hükmün dayanaklarından biri de savunmadır.
Bu nedenle, ancak “sanık hakları” gözetilmek suretiyle yapılan bir yar-
gılama adil olabilir. Bununla beraber, yargılama 6. maddede sayılan diğer
garantiler gözetilerek yapılmış olsa bile, sanığa savunma hakkı tanınma-
mış veya bu hak kısıtlanmış ise yine yargılamanın adil olduğundan söz
edilemez. Şu halde, Adil bir yargılamadan bahsedebilmek için, 6. madde-
de sayılan diğer garantilerin yanı sıra sanığa savunma hakkı da tanınmış
olmalıdır. Bir başka ifadeyle sanığa savunmasını yapması için gerekli
zaman ve imkan verilmeli, iddia ve savunma eşit şartlar altında değerlen-
dirilerek bir karara varılmalıdır.
B. Savunmayı Hazırlaması İçin Gerekli Zamana Malik Olma Hakkı
Müdafiden yararlanma hakkı, bu haktan önce gelmekle beraber, mü-
dafilik kurumunu ayrı bir bölüm halinde incelemeyi planladığımız için,
sanığın savunmayı hazırlaması için gerekli zamana malik olma hakkını
daha önce incelemeyi uygun bulduk. Hemen şunu belirtelim ki savunma-
yı hazırlamak için yeterli zaman ve imkana sahip olma hakkı müdafi için
de söz konusudur.
Bu hakkın öncelikle iddianamenin tebliği ile duruşma günü arasının
çok kısa olmamasını ifade ettiği kabul edilmektedir. Temyiz süresinin de
bu kapsamda olduğu ve bir haftalık sürenin kural olarak yeterli olmadığı
ileri sürülmüştür.
54
Ancak,temyiz incelemesinin temyiz dilekçesinde belirtilen sebeplerle
sınırlı olmaması ve hükmü temyiz ettikten sonra, temyiz incelemesi baş-
layıncaya kadar layiha vermenin mümkün olması karşısında sürenin bir
hafta olarak kabul edilmiş olması çok da mahzurlu görünmemektedir.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nda da temyiz süresi yedi gün olarak belirtil-
miştir (m. 291/1).
53
F. Yenisey, İspat Hukuku ve “Fair Trial” İlkesi, İstanbul Barosu Yayını, 1999 , s. 133.
54
S. Donay, a.g.e., s. 146.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
166TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Hem iddianamenin tebliği hem de hükümlerin temyizi konusunda
CMUK ve As. MKYUK. benzer hükümler koymuştur. CMUK m. 210’da
“celpnamenin tebliği ile duruşma günü arasında en aşağı bir hafta geçmek icap
eder ...” hükmüne yer ver verilmiştir. Bu kural yada hak, 353 sayılı Ka-
nun’un 120. maddesinde; “İddianamenin tebliği ile duruşma günü arasında en
aşağı bir hafta geçmelidir.” şeklinde ifade edilmiştir. CMK m. 176 (4)’de de
bu süre aynen korunmuştur.
Bu süreye uyulmamış ise hakim, duruşmaya ara verilmesini isteme
hakkı olduğunu sanığa hatırlatmak zorundadır. (CMUK 221, CMK 190
(2), As. MKYUK 130).
Bu haktan vazgeçmek mümkün olduğundan, süreye uyulmamış ol-
ması ve duruşmaya ara verilmesini isteyebileceğinin sanığa hatırlatılma-
mış olması doğrudan doğruya savunma hakkının kısıtlanması sonucunu
doğurmaz. Bu hakkın hatırlatılmamasının müeyyidesi “nisbi butlan”
55
olup işlemin geçersizliği sadece ilgililer tarafından temyiz davası açıla-
rak ileri sürülebilecektir. Dolayısıyla, duruşmaya ara verilmesini isteme
hakkı hatırlatılmamış olmakla beraber sanık savunma yapmış, lehindeki
delilleri bildirmiş, savunma hakkının kısıtlandığını hiçbir aşamada ileri
sürmemiş ve temyiz konusu da yapmamış ise, bu eksiklik bozma sebebi
sayılmayacaktır. Askeri Yargıtay’ın içtihatları da bu doğrultudadır.
56
Temyiz süresi gerek askeri yargıda gerek adli yargıda bir hafta olarak
belirtilmiş, hükmü süresinde temyiz etmiş olmak şartıyla, temyiz edene
ihtiyari temyiz layihası verme olanağı tanınmış ve temyiz incelemesinin
temyiz dilekçe ve layihasında belirtilen sebeplerle sınırlı tutulmayacağı
hüküm altına alınmıştır. Ancak CMK m. 298’e göre, temyiz dilekçesinin
temyiz sebeplerini içermemesi istemin reddini gerektirmektedir. Bunun
için, temyiz edenin temyiz başvurusunda temyiz nedenlerini gösterme-
miş olması ve 295. maddede belirtilen süreler içinde bu nedenleri içeren
bir dilekçe de vermemiş olması şarttır.
353 sayılı Kanun’un 166. maddesine göre duruşma sırasında suçun
hukuki vasfı değişme ihtimali ortaya çıkarsa veya cezanın artırılmasını
gerektiren haller ilk defa duruşmada ileri sürülürse sanığa ek savunma
olanağı verilmesi gerektiği gibi ek savunmasını hazırlaması için gerekli
zaman da duruşmaya ara verilmek suretiyle sağlanacaktır. Sanığın savun-
masını yeterlikle hazırlamadığını itiraz olarak ileri sürmesi ve savunmayı
hazırlamak için zaman tanınmasını istemesi durumunda, bu süre sanığa
55
Kunter - Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul 2002 bası.
56
As. Y. Drl. Krl. 22.1.2001 tarih ve 104-107; 23.5.2002 tarih ve 45-44 sayılı kararları.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
167TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
mutlaka tanınmalıdır. Sürenin takdiri mahkemeye aittir. Askeri mahkeme
işin mahiyetine göre, savunmanın hazırlanması için fazla zamana ihtiyaç
yoksa kısa bir ara verecek, aksi halde duruşmayı daha ileri bir tarihe bı-
rakacaktır.
Ancak maddenin son fıkrasında, değişen suç vasfına göre sanığa daha
az ceza verilecekse hazır bulunan sanıkla ilgili duruşmanın ek savunma
için talik edilemeyeceği belirtilmiştir.
Son fıkra Kanun’un ilk şeklinde yoktur. Bu fıkra maddeye 21.1.1981
tarih ve 2376 sayılı Kanun’un 7. m. ile eklenmiş, 9.10.1996 tarih ve 4191
sayılı Kanun’la değiştirilmiştir. Bu değişiklikten önce sanık duruşmada
bulunsun bulunmasın duruşmanın ek savunma nedeni ile tehir edileme-
yeceği hükme bağlanmıştı.
57
4191 sayılı Kanun değişikliğiyle sadece “hazır
bulunan sanıkla ilgili duruşmanın ‘talik’ edilemeyeceği” belirtildiğinden, du-
ruşmaya ara vermek mümkündür. Kanaatimizce duruşmaya birden fazla
ara verilmesine de bir engel yoktur. Amaç savunma hakkının suiistimal
edilerek duruşmanın gereksiz yere uzamamasıdır. Çünkü maddede sa-
dece talikten söz edilmiş, tehirden söz edilmemiştir. CMUK’ta tehir ve
talik kavramları kaldırılmış ve bu kavramların yerine “ara verme” kavramı
getirilmiş ise de, 353 sayılı Kanun’da böyle bir değişiklik yapılmamıştır.
CMK da da ara verme kavramına yer verilmiştir.
C. Savunmayı Hazırlamak İçin Yeterli İmkanlara ve
Kolaylıklara Sahip Olma Hakkı
Bu hakkın “müdafi ile görüşme” ve “dosyayı inceleme” haklarını içerdiği
kabul edilmektedir.
Müdafi ile görüşme ve dosyayı inceleme hakkı, hem sanık, hem
müdafi için söz konusudur. Müdafii ile görüşmesi ve dosyayı incelemesi
sanığın kendi kendini savunması açısından ne kadar önemli ise, toplum-
sal savunma makamını işgal eden müdafiin bu görevini gereği gibi yapa-
bilmesi, sanıkla görüşmesine ve dosyayı, dolayısıyla sanığın leh ve aley-
57
Askeri Yargıtay bu fıkranın savunma hakkının kötüye kullanılmasın ve bu sebeple
davaların gereksiz yere uzamasına engel olmak amacıyla getirildiği ve sanığın sa-
vunma hakkından mahrum edilmesi veya savunma hakkının kısıtlanması gibi bir
amaç güdülmesinin söz konusu olmadığı, bu düzenlemeye göre sanık her durumda
vasıf değişikliği sebebiyle ek savunmasını yapmak üzere haberdar edilecek, duruş-
maya çağrılacak, şayet duruşmaya gelmez ve gelip de ek savunma için süre isterse,
değişen suçun cezası daha hafif olmak kaydıyla, bu takdirde duruşma tehir ve talik
edilmeyecektir (As. Y. Drl. Krl. 22.4.1993 tarih ve 1993/41-36 sayılı Kararı).
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
168TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
hindeki delilleri bilip bilmemesine göre değişecektir. Bu incelememizde
askeri yargıda müdafilik kurumunu özel olarak ele aldığımızdan, tekrar
olmaması bakımından bu hakları aşağıda “Askeri Yargıda Müdafilik” başlı-
ğı altında incelemeyi uygun bulduğumuzu belirtmekle yetiniyoruz.
Hemen şunu ilave edelim ki sanığın yokluğunda ikame olunan delil-
lerin sonradan gelen sanığa bildirileceğine ilişkin 147/2. delillere karşı ne
diyeceğinin sanığa sorulmasına ilişkin 159. karşılıklı iddia ve savunmayı,
son sözün sanığa ait olduğunu düzenleyen 160. ve ek savunmayı düzenle-
yen 166. maddeler sanığa savunmasını hazırlama olanağı veren emredici
hukuk kurallarıdır. Bu kurallara aykırılık savunma hakkının kısıtlanması
sonucunu doğurur ve mutlak bozma sebebi teşkil eder.
58
160. maddesinde; “Delillerin ikamesi ve tartışması bittikten sonra söz
davacıya ve davaya katılana, onlardan sonra da iddiasını bildirmek üzere askeri
savcıya ve daha sonra da sanığa verilir.
Askeri savcı sanığa, sanık ve müdafi de savcıya cevap vermek hakkına sahiptir.
Duruşmayı yöneten askeri hakimin müsaadesi ile davacıya da cevap verebi-
lir. Son söz sanığındır.
Sanık namına müdafii tarafından savunmada bulunulsa da savunmaya ekle-
yecek başka bir şey olup olmadığı sanığa sorulur.”
Hükmü yer almaktadır.
Bu madde hükmüne göre, duruşmada delillerin tartışılması bittikten
sonra iddianın ve savunmanın yapılması gerekmektedir. Kanun iddia ve
savunma makamında yer alanların iddia ve savunmalarını yaptıktan sonra
karşılıklı olarak birbirlerine cevap verme olanağı tanımıştır. Bundan da
anlaşılıyor ki maddenin amacı belli bir sıra ve disiplin içerisinde iddia ve
savunmanın yapılması ve savunma hakkı kısıtlanmadan veya gereği gibi
yapılmadan duruşmaya son verilmemesidir. Aksine bir uygulama savunma
hakkının kısıtlanması sonucunu doğurur.
Bu görüşlerin ışığı altında, 160. maddedeki sıraya uyulmamış olması
başlı başına savunma hakkının kısıtlandığının kabulüne yetmez. Maddedeki
58
Askeri Yargıtay 3. D. 26.9.2000 tarih ve 2000/531-530 sayılı kararında, sorgusu ya-
pıladıktan sonra, sanığın diğer oturumlara çağrılmamasını ve sanığın yokluğunda
delil ikamesini ve sanığın sorgusundan önce onun yokluğunda dinlenen tanıkla-
rın beyanlarının, hazır bulunduğu oturumda sanığa bildirilmemesinin 353 sayılı
Kanun’un 147/2 ve 159. maddelerine aykırılık oluşturduğu ve savunma hakkını
kısıtladığı gerekçesiyle hükmü bozmuştur.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
169TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
sıraya uyulmamış olmakla beraber sanığa ve müdafiine söz verilmiş, iddia-
ya karşı savunma imkanı tanınmış ve en son söz sanığa verilmiş ise, sıraya
uyulmama biçiminde ortaya çıkan usul hatası bozma nedeni sayılmaz.
59
Son Söz Verilmesi: Yine bu madde hükmüne göre sanığın hazır bu-
lunması halinde duruşma mutlaka sanığın son sözü ile bitecektir. Ceza
yargılamasında sanığın en önemli hakkı savunma hakkı olup hiçbir şekilde
kısıtlanamaz. Sanığa son söz verilerek kendisinden önce dinlenenlere karşı
diyecekleri ve savunması saptanmalıdır. Sanığa son söz verildikten sonra
başkaca usul işlemleri yapıldığı takdirde sanıktan son diyeceği yeniden
sorulmalıdır. Savunma hakkı ile yakından ilgili bulunan bu usul kuralı
emredici nitelikte olup uyulmaması yasaya mutlak aykırılık oluşturmak-
tadır.
İlk defa hüküm kurulurken “son sözün sanığa verilmesi kuralı, hükmün
bozulmasından sonra başlayan yargılamada da yargılamanın devam etmekte ol-
ması sebebiyle kamu davasının kesintisizlik ve süreklilik ilkesinin doğal sonucu
olarak aynen geçerlidir. Gerek bozmadan önce gerek sonra aynı usul kuralları
uygulanmaktadır. Bozma ile son soruşturma aşaması yeniden başladığından son
soruşturmanın sanığın son sözü ile sonuçlandırılması bir zorunluluk olarak or-
taya çıkmaktadır. Direnme kararı da verilse, duruşmanın sanığın son sözü yerine
savcının veya müdafiin sözü ile bitirilmesi kanuna mutlak aykırılık teşkil eder ve
bozma sebebidir.”
60
Sanık hakkında beraat kararı verilse bile duruşma sanığın sözü ile bi-
tirilmelidir. Çünkü bu kararın sanık aleyhine temyiz edilmesi ve bunun
sonucu olarak bozma kararı verilmesi mümkündür.
Bu nedenle temyiz davasında da önce emredici usul kurallarının uygu-
lanıp uygulanmadığı, bu arada duruşmanın sanığın son sözü ile bitip bit-
mediği incelenecek, bu kurallara aykırılık yoksa işin esasına girilecektir.
Diğer taraftan usul hükümlerinin emredici kurallarının bir tarafa bıra
kılarak önce işin esasının incelenmesi, sübut olmadığı takdirde hükmün
onanması, sübutun varlığı halinde ise bu usuli eksiklik sebebiyle hükmün
bozulması ikili uygulamalara ve yanlış anlamalara neden olacaktır. Bu
önemli usuli eksikliğe rağmen esasa ilişkin inceleme yapılarak bozma ka-
rarı verme durumunda sübutun varlığı kabul edilmiş olacağından, bundan
sonra sanığa son söz verilmesi kuralının uygulanmasının mantıki ve huku-
59
As. Y. 5. D. 16.2.1994 tarih ve 1994/13-82 sayılı Kararı.
60
As. Y. Drl. Krl’nun 13.3.2003 tarih ve 17-20; 28.3.2002 tarih ve 25-27; 6.6.2002 tarih ve
49-48 sayılı kararları. Bu kararlar için bkz., Askeri Yargıtay Dergisi, Yıl: 2003, S. 15.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
170TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
ki bir anlamı kalmayacaktır. Hem Yargıtay’ın hem de Askeri Yargıtay’ın
ararları bu doğrultuda istikrar kazanmıştır.
61
Ek Savunma Hakkı: Sanığa savunmasını hazırlaması için gerekli imkan
ve kolaylığın tanınması sadece duruşmadaki savunma için geçerli değildir;
bu hak duruşma sırasında ortaya çıkan yeni görüş ve olaylar bakımından
da kabul edilmiştir. Bu husus 353 sayılı Kanun’un 166. maddesinde dü-
zenlenmiştir.
Bu madde hükmüne göre, “Sanık, suçun hukuki niteliğinin değişmesin-
den önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir halde bulundurulmadıkça
iddianamede kanuni unsurları gösterilen suçun temas ettiği kanun hükmünden
başkasıyla mahkum edilemez.
Cezanın artırılmasını gerektiren sebeplerin ilk defa duruşmada ileri sürülmesi
halinde de aynı hüküm uygulanır.
Askeri mahkeme istem üzerine veya kendiliğinden bu değişikliklerden dolayı
iddia ve savunmanın yeterlikle hazırlanabilmesi için duruşmayı tehir ve talik
edebilir.
Sanık savunmasını yeterlikle hazırlayamadığından bahisle, kendisini iddiana-
mede yazılı suçtan daha ağır bir madde hükmünün uygulanmasını gerektiren veya
ikinci fıkrada gösterilen mahiyette ileri sürülen yeni hallerin varlığını bildirerek
itirazda bulunursa, askeri mahkeme sanığın istemi üzerine duruşmanın başka bir
güne tehir veya talikine karar verir.
Ek fıkra: (21.1.1981 tarih ve 2376/7 m.) Değişik: (9.10.1996 tarih ve 4191/
17). İddianamede gösterilen suçun temas ettiği kanun maddelerinde belirtilen
cezadan daha az bir ceza verilmesini gerektiren hallerde, hazır bulunan sanıkla
ilgili duruşma, ek savunma için talik edilemez. Sanık hazır bulunmuyorsa ve 7201
sayılı Tebligat Kanunu’na göre meşruhatlı davetiye tebliğine rağmen duruşmaya
gelmez veyahut davetiye tebliğ edilemez ise, bu maddenin birinci fıkrası hükmü
uygulanmaz.”
Bu düzenleme, son fıkrada sanığa iddianamede belirtilenden daha az
ceza verilmesini gerektiren hallerde hazır bulunan sanıkla ilgili duruşmanın
talik edilemeyeceğine ilişkin cümle hariç, CMUK 258’deki düzenlemeyle
hemen hemen aynıdır. Ayrıca, madde 258’de yer alan bildirimlerin, varsa
müdafie yapılacağına ve müdafiin sanığa tanınan haklardan onun gibi
yararlanacağına ilişkin hüküm madde 166’da yer almamaktadır.
61
YCGK, 24.10.1995/6-238/305; 12.12.2000/11-242/251; As. Y. Drl. Krl. 8.5.2003 tarih
ve 48-49 sayılı kararları.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
171TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Şu halde duruşma sırasında suç vasfının değişmesi, iddianamede yer
verilmeyen ağırlatıcı sebebin ilk defa duruşmada ileri sürülmesi duru-
munda sanığa değişen suç vasfına veya ileri sürülen ağırlatıcı sebebe göre
savunması alınmalıdır. Aksine bir uygulama savunma hakkının kısıtlan-
masına yol açar.
Ancak hazır bulunmayan sanığın ek savunma hakkından yararlandı-
rılması koşula bağlanmıştır. Sanığa savunmasını bildirmek amacıyla du-
ruşmaya gelmesi gerektiğine, duruşmaya gelmediği takdirde savunması
beklenilmeden karar verileceğine dair şerh verilerek davetiyeye çıkarılacak,
tebligata rağmen sanık duruşmaya gelmezse ek savunması alınmadan karar
verilebilecektir.
Çıkarılan meşruhatlı davetiyenin tebliğ edilememesi durumunda da
ek savunma alınmasına gerek görülmemiştir. Ancak, ek savunma almadan
karar verilebilmesi için tebligatın sanığın kusurundan dolayı yapılamamış
olması gerektiğine de işaret edelim.
62
Buna karşılık suç vasfında bir değişiklik getirmeyen yanlışlıkların
düzeltilmesi ek savunma hakkı tanınmasını gerekli kılmaz. Örnek; sanık
hakkında somut eylem, yerinde bir nitelendirmeyle askeri eşyayı özel men-
faatinde kullanmak olarak tavsif edilmiş, fakat As. CK 130 yerine, As. CK
131/1-2’den ceza talep edilmiştir. Askeri mahkeme, ek savunma almadan
130’dan uygulama yaparsa ek savunma imkanı tanınmamış olması bozma
sebebi sayılacak mıdır? Askeri Yargıtay bu gibi durumlarda ek savunmaya
ihtiyaç bulunmadığı görüşündedir.
63
Burada bir hususu belirtmek gerekir. Ek savunma iddianamede dava
konusu yapılmış bir eylem için söz konusu olabilir. Bu eylemle ilgili olarak
sanığın savunması önceden saptanmamış olabileceği gibi eylemin esas hak-
kındaki iddiada farklı bir şekilde nitelendirilmiş olması da mümkündür.
Her iki durumda da sanığa savunma olanağı tanınmalıdır. Yoksa kamu
davası açılmayan bir eylemle ilgili olarak sanığın savunmasının alınmış
olması bu eylemle ilgili olarak hüküm kurulmasına olanak vermez.
64
Suçun niteliğinin değişmesi halinde sanığa savunma hakkı verilmesi
hususu CMK m. 226’da düzenlenmiştir. Madde, 353 sayılı Kanun’un 166.
maddesine 4191 sayılı Kanun’la eklenen fıkraya benzer bir hüküm içerme-
mektedir. Yapılacak değişiklikte bu husus gözetilmelidir.
62
N. Kunter - F. Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, No. 482, III, 4 dpn. 392.
63
As. Y. Drl. Krl. 20.6.2002 tarih ve 55-54 sayılı kararı.
64
As. Y. Drl. Krl. 13.4.2000 tarih ve 84-80 sayılı kararı.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
172TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Savunmayı hazırlamak için yeterli imkana sahip olmak hakkı bakı-
mından tartışılması gereken bir husus da sanığın duruşmanın inzibatını
bozduğu gerekçesiyle salondan çıkarılması yada inzibati mahiyette tutuk-
lanmasıdır.
143. maddeye göre salondan çıkarılan veya tutuklanan kişi sanık veya
müdahil ise, sonra gelen oturumda da duruşmayı önemli ölçüde aksatacak
davranışlara devam edeceği anlaşılır ve hazır bulunması gerekli görülmezse
yokluğunda duruşmaya devam olunmasına karar verilebilir.
Bu karar, esasa ilişkin iddia ve savunmanın yapılmasına engel olacak
biçimde kullanılamaz.
Sanığın duruşma salonundan çıkarılması, CMK m. 204/1’de; “Davra-
nışları nedeniyle, hazır bulunmasının duruşmanın düzenli olarak yürütülmesini
tehlikeye sokacağı anlaşıldığında sanık, duruşma salonundan çıkarılır. Mahkeme,
sanığın duruşmada hazır bulunmasını dosyanın durumuna göre savunması ba-
kımından zorunlu görmezse, oturumu yokluğunda sürdürür ve bitirir. Ancak,
sanığın müdafii yoksa, mahkeme barodan bir müdafi görevlendirilmesini ister.
Oturuma yeniden alınmasına karar verilen sanığa, yokluğunda yapılan işlemler
açıklanır.” şeklinde düzenlemiştir.
8. Müdafii Vasıtasıyla Savunma Hakkı ve Askeri Yargıda Müdafilik
Sözleşme’nin 6. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenen bu hak da sırf
sanığa tanınan haklardandır. Bu bakımdan sanığa tanınan haklar arasında
incelenmesi gerekir. Ancak biz bu konuyu müdafilik kurumu açısından
ele almayı düşündüğümüz için ayrı bir başlık altında incelemeyi uygun
bulduk.
Askeri yargıda, sanığın müdafiin yardımından yararlanmak suretiyle sa-
vunma yapması da kabul edilmiş, bu hususta özel düzenlemeler yapılmıştır.
353 sayılı Kanun’un 85. maddesinde sanığın müdafiin yardımına
başvurma hakkı hüküm altına alınmış, 86. maddede müdafi seçilebilecek
olanlar sayılmış, 87 ve 88. maddelerde askeri mahkemece müdafi tutulması,
89. maddede birden çok sanığın tek bir müdafi tarafından savunulması ve
90 ve 91. maddelerde müdafiin dava dosyasını incelemesi ve tutuklu sanıkla
görüşmesi düzenlenmiş, 93. maddede de askeri mahkemece tutulan müda-
fie tarifesine göre devlet hazinesinden ücret ödeneceği belirtilmiştir.
Bu düzenlemeler başlangıçta CMUK ile paralellik arz etmekte idi. Ne
var ki 2. Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan insan haklarıyla ilgili ulus-
lar arası sözleşmelerde yer alan sanık haklarına ve bunların korunmasına
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
173TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
ilişkin hükümlere Batılı ülkelerin Anayasaları’nda ve mevzuatlarında yer
verilmiştir.
Ceza muhakemesi alanında da kendini gösteren bu gelişmeler, ülkemi-
ze de yansımış, Anayasa’mızda yeni düzenlemelere gidilmiştir. 2004 yılında
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı
Ceza Muhakemesi Kanunu kabul edilmiştir. Bu bağlamda, sanığın müdafi
seçiminden müdafiin yakalanan ve tutuklu ile görüşmesine, müdafiin dava
dosyasını incelemesine ve bazı hallerde mahkemece sanığa müdafi tayin
edilmesine ilişkin hükümler değiştirilerek yeniden düzenlenmiştir (CMK
m. 149-156). Böylece Sözleşme’nin 6/3. maddesiyle sanığa tanınan haklara
işlerlik kazandırılmış ve bu hükümlerin uygulama alanı tüm suçları da
kapsayacak şekilde genişletilmiştir.
Diğer taraftan 19.3.1969 tarih ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda da
buna paralel değişiklikler yapılmıştır.
Bu değişiklikler savunma hakkının daha sağlıklı bir şekilde kullanılması
amacına yönelik olmasına rağmen, 353 sayılı Kanun’a yansıtılmamış, daha
doğrusu 353 sayılı Kanun’da müdafilerle ilgili düzenleme aynen muhafaza edil-
miştir. Bu sebeple iki kanun arasındaki denge müdafi eliyle savunma açısından
353 sayılı Kanun aleyhine bozulmuştur. Yeni yasa çalışmalarından bu hususun
göz önünde tutulması, adil yargılanma hakkı bakımından zorunludur.
A. Müdafi Seçimi
Müdafi seçimi konusunda CMK’nın 149. ve 353 sayılı Kanun’un 85.
maddeleri hükümleri arasında benzerlik vardır. Bu hükümlere göre, sanık
soruşturmanın her safhasında bir veya daha fazla müdafiin yardımına baş-
vurabilir. Müdafi seçme hakkı sanığa tanındığı gibi sanığın kanuni temsil-
cileri de sanık adına müdafi tutmak hakkına sahiptirler. Müdafiin birden
fazla olması durumunda, ceza muhakemesi işlemleri her bir müdafi için
ayrı ayrı yapılacaktır.
Ancak bu hükümler arasında bazı önemli farklılıklar da bulunmaktadır.
Bu farklılıklar şunlardır:
1. Şüpheli veya Sanığın Müdafii Seçme Hakkı:
65
CMK’nın 149. mad-
desinde “şüpheli veya sanığın müdafi seçimi”nden bahsedildiği halde, 353
65
Sanığın müdafi seçme hakkı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 136. maddesinde,
“Yakalananın veya sanığın müdafi seçimi” başlığı altında “Zabıta amir ve memurları
tarafından yapılacak sorgulama işlemlerinde, ancak bir müdafi hazır bulunabilir.
Cumhuriyet Savcılığı işlemlerinde bu sayı üçü geçemez. ” şeklinde düzenlenmişti.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
174TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
sayılı Kanun’un 85. maddesinde “sanığın kendisine müdafi tutması”ndan söz
edilmektedir. CMK’ya göre henüz sanık sıfatını almamış olan şüphelinin
müdafi tutma hakkı vardır. Halbuki, 353 sayılı Kanun’a göre ancak sanık
sıfatını alan bir kimse kendisine müdafi tutabilecek; bunun sonucu olarak
yakalanan ve gözetim altına alınan, fakat hakkında kamu davası açılmamış
bir kimsenin müdafi tutma hakkı söz konusu olamayacaktır.
Bilindiği üzere asker kişinin suç işlemesi durumunda ön soruşturma
basit suçlarda birlik komutanlığı tarafından, daha ciddi sayılabilecek iş
lerde de disiplin subayı tarafından yapılmaktadır. Askeri savcının işe el
koyması, yani hazırlık soruşturmasını başlatması, 95/4 maddesi ayrık
tutulacak olursa, kural olarak nezdinde askeri mahkeme kurulan kıta ko-
mutanı veya kurum amirinin bu konuda soruşturma emri vermesinden
sonra mümkündür.
Gerek birlik komutanlığınca yapılan ön soruşturmada olsun, gerek di
siplin subayı veya askeri savcılık tarafından yapılan hazırlık soruşturması
sırasında olsun, insan hakları ihlali yapıldığına dair iddialara uygulamada,
çok ender de olsa rastlanılmaktadır.
Hazırlıkta yapılan sorgu sırasında müdafi bulundurmak hakkı ile il-
gili, asker olmayan kişi bakımından söz konusu olan gerekçeler, asker kişi
bakımından da mevcuttur.
Diğer taraftan, bu hakkın kullandırılmaması adalete gölge düşüreceği
gibi, maddi gerçeğe ulaşılmasına da engel teşkil edebilir. Hazırlıkta ya-
pılan sorgu sırasında suçunu itiraf eden bir kimsenin, bu sırada müdafii
bulunmuyorsa kendisine karşı zor kullanıldığını iddia ederek bu itirafını
geri alması mahkemece makul ve mantıki görülebilir. Mahkemeyi sübutun
kabulüne tek başına götüren başka delil de yoksa bu durum maddi gerçeğe
ulaşılmasına engel teşkil edecektir.
Bu nedenle özellikle hazırlık soruşturmasında yapılan sorguda müdafi
bulundurma hakkına ilişkin olarak düzenleme yapılması, sanığın haklarını
kullanabilmesi ve korunması açısından zorunludur. Bu yapıldığı takdirde
hem sanığın haklarını kullanması ve korunması sağlanacak, hem de hazır-
lık soruşturması sırasında sanığa kötü muamele yapıldığı, zor kullanıldığı
şeklindeki iddialara son verecektir.
2. Mahkemece Müdafii Görevlendirilmesi: 353 sayılı Kanun’un 87.
maddesine göre sanık;
• 15 yaşını bitirmemişse,
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
175TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
• Sağır yada dilsizse,
• Kendisini savunamayacak derecede beden veya akılca sakat bulu-
nuyorsa ve müdafii de yoksa,
askeri mahkemece bir müdafi tutulabilir.
Sonradan sanık müdafi tutarsa askeri mahkemenin tuttuğu müdafiin
görevi sona erer.
Buna karşılık CMK’nın 150. maddesinde; “(1) Şüpheli veya sanık, müdafi
seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi halinde bir müdafi görevlen-
dirilir.
(2) Şüpheli veya sanık onsekiz yaşını doldurmamış ya da sağır veya dilsiz
veya kendisini savunamayacak derecede malul olur ve bir müdafii de bulunmazsa
istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir.
(3) Üst sınırı en az beş yıl hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapı-
lan soruşturma ve kovuşturmada ikinci fıkra hükmü uygulanır.” hükmü yer
almaktadır.
66
Aslında 353 sayılı Kanun’un 87. maddesindeki düzenleme, CMUK’un
138. maddesinin 3842 sayılı Kanun’la değiştirilmeden önceki hükmüyle
aynı mahiyettedir. Bu madde aynen şöyledir:
“Sanık on beş yaşını bitirmemiş olur yahut sağır veya dilsiz veya kendisini
müdafaa edemeyecek derecede cismi veya dimağı maluliyeti bulunursa ve müdafii
de yoksa kendisine mahkemece bir müdafi tayin edilir.” şeklindedir. Görüldüğü
gibi, bu düzenleme 87. maddeyle aynıdır.
Bu hükümlerden de anlaşılacağı üzere, mahkemece müdafi tutulması
konusunda 353 sayılı Kanun, birkaç noktada CMK’dan ayrılmaktadır:
• Bunlardan biri müdafi görevlendirme mecburiyetidir. CMK’nın 150.
maddesindeki şartların varlığı halinde sanığa müdafi tutulması zorunludur.
Halbuki 353 sayılı Kanun müdafi tayinini hakimin takdirine bırakmıştır.
• İkinci farklılık, müdafi görevlendirmeye yetkili makam bakımın-
dandır.
66
Müdafi görevlendirilmesi CMUK’un 138. maddesinde; “Yakalanan kişi veya sanık
müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse talebi halinde baro tarafından
kendisine bir müdafi tayin edilir. Yakalanan kişi veya sanık onsekiz yaşını bitirmemiş
yahut sağır veya dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede malul olur ve bir
müdafii de bulunmazsa talebi aranmaksızın kendisine müdafi tayin edilir. ” şeklinde
düzenlenmişti.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
176TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
CMK’nın 155. maddesine göre müdafi görevlendirilmesi aşağıdaki
usule göre yapılacaktır:
a. Soruşturma evresinde, ifadeyi alan merciin veya sorguyu yapan
hakimin istemi üzerine,
b. Kovuşturma evresinde, mahkemenin istemi üzerine;
Müdafi, soruşturmanın veya kovuşturmanın yapıldığı yer barosunca
görevlendirilir. Şüpheli veya sanığın kendisinin sonradan müdafi seçmesi
halinde, baro tarafından görevlendirilen avukatın görevi sona erer.
353 sayılı Kanun’un 87. maddesine göre ise müdafii mahkeme tayin
edecektir. Ancak askeri mahkeme müdafii, bulunduğu yerdeki baro ile
haberleşerek seçecektir.
Bir başka farklı nokta; yakalanan kişi veya sanığın müdafi seçecek
durumda olmadığını beyan etmesi halidir:
Bu durum CMK’ya göre, müdafi tayin edilmesi için yeterli bir sebep-
tir. Buna karşılık 353 sayılı Kanun’da böyle bir sebep sayılmamıştır. Ancak
Askeri mahkemenin böyle bir talep karşısında baro ile haberleşerek sanı-
ğa müdafi tutulması yoluna gitmesini engelleyen bir kural bulunmamak-
tadır. Bu nedenle bize göre, böyle bir talep karşısında askeri mahkemenin,
savunmanın ceza muhakemesindeki yerini ve fonksiyonunu dikkate ala-
rak sanığa bir müdafi tayin edilmesini barodan istemesi hakkaniyete ve
adil yargılama hakkına daha uygun düşecektir.
Mahkemece tayin edilen avukat konusunda sanık, bir seçim ve tercih
hakkına sahip değil ise de; savunma teorik ve hayali değil,fakat gerçek e
etkili olmak zorunda bulunduğundan, görevin, avukat tarafından gereği
gibi yerine getirilmediği hallerde mahkemenin duruma müdahale etmesi
yada yeni bir avukat tayin etmesi gerekir.
67
Esasen bu konu HUMK’un 465 ve devamı maddelerde düzenlenen
adli müzaheretten başka bir şey değildir. Nitekim bu konuda Askeri
Yargıtay bu düşüncemize uygun bir karar vermiştir. Askeri Yargıtay’ın
kararına konu olayda:
Sanık hakkında askeri mahkemede kasten adam öldürmek suçundan
kamu davası açılmıştır. Yargılama sırasında sanık, mahkemeye verdiği bir
dilekçe ile maddi durumunun yetersiz olduğundan kendisini savunacak
67
Ş. Gözübüyük - F. Gölcüklü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, s. 304.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
177TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
bir avukat tutamadığını belirterek adli müzaheret talebinde bulunmuştur.
Askeri mahkeme sanığın bu talebinin Ankara Baro Başkanlığı’na gönde-
rilmesi kararı aldıktan sonra ilgili baro başkanlığına bir müzekkere yaz-
mış, fakat baronun cevabını beklemeden ertesi oturumda sanık hakkında
mahkumiyet kararı tesis etmiştir.
Mahkumiyet hükmü resen temyize tabi olduğu gibi sanık tarafından
da sebep gösterilmeksizin temyiz edilmiştir.
Dosyayı inceleyen 3. Daire; 353 sayılı Kanun’da adli müzaheretle ilgili
bir hüküm bulunmadığını, bu hususun HUMK’un 465 ve müteakip mad-
delerinde düzenlendiğini, HUMK’un adli yardıma ilişkin hükümlerinin
askeri mahkemelerde de uygulandığını (As. Y. 2. D. 22.8.1969/380-436),
diğer taraftan CMUK’un 138. maddesinde 3842 sayılı Kanunla yapılan
bir düzenlemeyle adli yardım konusunun kısmen düzenlendiğini, aksine
açık bir hüküm bulunmayan hallerde CMUK’un askeri mahkemelerde de
kıyas yoluyla uygulanabileceğinde tereddüt bulunmadığını, bu itibarla
adli yardım konusunda Ankara Baro Başkanlığı’na başvuran askeri mah-
kemenin, buradan her hangi bir cevap almadan ve bu konudaki ara ka-
rarından vazgeçmeksizin ertesi oturumda sanığın mahkumiyetine karar
vermesinin, hüküm için önemli noktalarda savunma hakkını kısıtladığı
sonucuna vararak hükmü bozmuştur.
68
Bir başka olayda, sanık hakkında üstü tehdit suçundan verilen mah-
kumiyet kararını, sanıkla ilgili olarak yargılanma aşamasında düzenlenen
sağlık kurulu raporunda, “TSK’da görev yapamaz, fikren ve bedenen çalışarak
hayatını kazanamaz. Vasi tayini gerekir. Silah taşıması ve bulundurması sakınca-
lıdır; durumunun suçu işlediği sırada TCK’nın 47. maddesi kapsamında mütalaa
edilmesi gerekir.” şeklinde tespit ve karara varılmış olmasını dikkate alan
Askeri Yargıtay, CMUK’un 138. maddesinde yapılan değişikliğin askeri
yargıda da uygulanmasının mümkün bulunduğunu, böyle olmasa bile 87.
madde hükmünün uygulanmasında etken bir unsur olarak değerlendiril-
mesi gerektiğini,bu nedenle toplumsal savunma makamı oluşturulmadan
karar verilmesinin savunma hakkının kısıtlanması olarak değerlendirerek
hükmü bozmuştur.
69
68
As. Y. 3. D. 17.3.1998/170-168 tarih ve sayılı kararı.
69
As. Y. Drl. Krl. 30.10.2003/93-89. Bu karara konu olayda:
Yapılan yargılama sonunda verilen mahkumiyet kararı sanık tarafından savunma
hakkının kısıtlandığı belirtilip daha başka sebepler de gösterilerek temyiz edilmi-
ş,hükmün eksik soruşturma yönünden bozulması üzerine askeri mahkeme ilk hü-
kümde direnmiştir. Direnme hükmü sanık tarafından temyiz edilmiştir.
As. Yargıtay Daireler Kurulu şu değerlendirmelerde bulunmuştur:
CMUK’un 138. maddesi; “maznun on beş yaşını bitirmemiş olur yahut sağır veya
dilsiz veya kendisini müdafaa edemeyecek derecede cismi veya dimaği maluliyeti
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
178TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Bir diğer farklılık sanığın yaşıdır. CMUK’ta sanığın yaşının on sekiz-
den küçük olması müdafi tutulmasını zorunlu kılmaktadır. Buna karşılık
353 sayılı Kanun mahkemece yaş küçüklüğü nedeniyle müdafi tutulması-
nı on beş yaş koşuluna bağlamıştır. Bu konuda askeri yargıya intikal etmiş
bulunursa ve müdafii de yoksa, kendisine mahkemece bir müdafi tayin edilebilir.
” şeklinde bir düzenleme içermekteyken ; 1.12.1992 gün ve 21422 sayılı Resmi Gaze-
te’de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 3842 sayılı Kanun’un 15. maddesi ile
söz konusu madde ile yeniden düzenlenmiş ve “ Yakalanan kişi veya sanık müdafi
seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse talebi halinde baro tarafından ken-
disine bir müdafi tayin edilir. Yakalanan kişi veya sanık on sekiz yaşını bitirmemiş
yahut sağır veya dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede malul olur ve bir
müdafii de bulunmazsa talebi aranmaksızın kendisinse bir müdafi tayin edilir. ”
halini almıştır.
353 sayılı Kanun’un 87. maddesinin ilk fıkrası : “Sanık on beş yaşını bitirmemiş
olur veya sağır veya dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede beden ve akıl-
ca sakat bulunursa ve müdafii de yoksa kendisine askeri mahkemece bir müdafi
tutulabilir.” şeklinde olup CMUK’da yapılan değişikliğe paralel bir düzenleme 353
sayılı Kanun’da yapılmamış, CMUK’un 138. maddesinin eski haliyle uyumlu olan
düzenleme, 353 sayılı Kanun’un 87. maddesinde korunmuştur.
CMUK 138. maddesinde yapılan değişiklik birkaç noktaya ilişkin olmakla bir-
likte, özellikle konumuzla ilgili olan kısmı, “... edilebilir” kelimesi yerine “... edilir”
kelimesinin kullanılmasıdır. Değişikliğe ilişkin madde gerekçesinde; belirli haller
için “mecburi müdafilik” sistemine geçildiği belirtilmiştir. Her ne kadar 353 sayılı
Kanun’da bu doğrultuda bir değişikliğe gidilmemiş ise de, adil yargılanma hakkının
istisna gözetilmeksizin Anayasamızda yer alması karşısında, kod kanun niteliğindeki
CMUK’da yapılan esaslı değişikliklerin, özel ceza usul yasası mahiyetindeki 353 sayılı
Kanun bakımından da uygulama alanı bulabileceğinin, yada 353 sayılı Kanun’un
ilgili maddesinin uygulanmasında bu değişikliğin etken bir unsur olarak göz önüne
alınabileceğinin kabulü gereklidir.
Somut olayda; hakkında düzenlenen sağlık raporunda “... fikren ve bedenen çalı-
şarak hayatını kazanamaz, vasi tayini gerekir,silah taşıması ve bulundurması sakın-
calıdır... ” şeklinde tespitler bulunan ve TCK’nın 47. maddesinden yararlanabileceği
belirtilen sanığın, davanın açılmasından itibaren başka garnizona atama görmesi
nedeniyle asıl yargılamayı yürüten askeri mahkemenin huzuruna hiç çıkmadığı,
her ne kadar istinabe mahkemesinde sorgusu yapılmış ise de, sanığın rahatsızlığı
konusunda her hangi bir bilgisi olmayan istinabe mahkemesi hakimlerinin, sanığın
kendisini savunma yetisi bulunup bulunmadığı husussunda değerlendirme yapma-
sının beklenemeyeceği, kaldı ki kendisini savunabilecek sıhhatte olduğu yönünde
intiba uyandırsa dahi, söz konusu rapor uzman kurul tarafından hazırlanmış objektif
ve bilimsel bir veri niteliği taşıdığından, hakim tarafından öncelikle bu raporun nazara
alınması gerektiği, raporda belirtilen rahatsızlığın derecesine ve sonuçta varılan karar
göre, vasi tayini gereken sanığın kendisini savunamayacağının kabulünün hukuka
ve hakkaniyete uygun olacağı kanısına varılmıştır.
Askeri mahkemenin, sanığa müdafi atayıp savunma makamını oluşturduktan
ve savunmaya zaman ve imkan tanıdıktan sonra yargılamayı yürütmesi gerekirken
353 sayılı Kanun’un 87. maddesini göz ardı ederek ve bu konuda her hangi bir de-
ğerlendirme yapmaksızın nihai hükmünü kurması savunma hakkının kısıtlanması
olarak nitelenmiştir
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
179TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
bir olaya rastlamadık. Ancak, bize göre, böyle bir durumda, yani sanığın
on sekiz yaşından küçük, fakat on beş yaşından büyük olması halinde as-
keri mahkemenin yapacağı şey, sanığın çocuk sayılacağını da göz önüne
alarak talebi olsun olmasın, ona bir müdafi tayin edilmesi için durumu
baroya bildirmek ve bir müdafi tayin edilmesini sağlamak olmalıdır.
c. Müdafii sayısının sınırlandırılması;
Bu konuda CMK’da bir sınırlama yoktur. Ancak soruşturma evresin-
de ifade almada en çok üç avukat hazır bulunabilir.
70
353 sayılı Kanun hazırlık soruşturması sırasındaki sorguda müdafi
bulundurmayı kabul etmediği için, müdafi sayısını da düzenlememiştir.
Bununla beraber 85. maddenin son fıkrasında savaş halinde müdafilerin
sayısının sınırlanabileceği belirtilmiştir. Burada müdafilerin sayısını tak-
dir hakkı mahkemeye aittir.
d. Müdafii olarak seçilebilecek olanlar;
CMUK’un 137. maddesinde; “Müdafi avukatlık ve dava vekilliği etmeğe
kanuni yetkisi olan kimselerden intihap olunabilir.” denilmekte iken CMK’da
benzeri bir hükme yer verilmemiştir. Fakat bu Kanun’un “Tanımlar”
başlıklı 2. maddesi 1-c’de Müdafi kavramının, “şüpheli veya sanığın ceza
muhakemesinde savunmasını yapan avukatı” ifade ettiği belirtilmiştir. Bu hü-
kümden, müdafinin yalnızca avukatlardan seçilebileceği, başka bir ifadey
le avukatlık mesleğinden olmayanların ceza muhakemesinde müdafilik
yapamayacakları sonucuna varılmaktadır.
353 sayılı Kanun’un 86. maddesinde: “Müdafi, avukatlık veya dava vekil-
liği etmeye kanunen yetkili olan kimselerden tutulur.
Askeri mahkemenin bulunduğu yerde avukatlık veya dava vekilliği etmeye
kanunen yetkili kimse yoksa, hukuk fakültesini bitirmiş subaylar (Askeri hakim
ve askeri savcı ile yardımcıları hariç) ve bunlar da yoksa diğer subaylar müdafi
tutulabilirler.
Subaylar, savunmayı kabul etmeleri için en yakın amirinin iznini almak
zorundadırlar. Askeri mahkemenin doğrudan doğruya tutacağı müdafiler, askeri
mahkemenin bulunduğu yerde olan veya askeri mahkemeye en yakın bulunan
barolar ile haberleşilerek seçilir. Bunlar hizmetten kaçınamazlar.” şeklinde bir
hüküm yer almaktadır.
70
CMUK 136/2 de; “Zabıta amir ve memurları tarafından yapılacak sorgulama işlem-
lerinde,ancak bir müdafi hazır bulunabilir. Cumhuriyet Savcılığı işlemlerinde bu
sayı üçü geçemez.” hükmü yer alıyordu.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
180TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Bu düzenlemeye göre, askeri mahkemenin bulunduğu yerde avukat-
lık veya dava vekilliği etmeye kanunen yetkili kimse yoksa, hukuk fakül-
tesini bitirmiş, fakat askeri hakimlik sınıfına geçmemiş olan sınıf subayları
da müdafilik yapabileceklerdir. Hukuk fakültesini bitirmiş subay yoksa
bu takdirde diğer subaylar da müdafi olarak seçilebilecektir.
Bu hüküm CMK’nın 2. maddesindeki tanımla çeliştiği gibi, savunma
hakkının esasına da aykırıdır.
71
Diğer taraftan, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 26.2.1970 tarih ve
1238 sayılı Kanun’la değişik 35. maddesine göre de “Kanun işlerinde ve
hukuki meselelerde mütalaa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz
bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek
ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek
,yalnız baroda yazılı avukatlara aittir.
Baroda yazılı avukatlar birinci fıkradakiler dışında kalan resmi dairelerdeki
bütün işleri de takip edebilirler.” hükmünü taşımaktadır.
Bu hükümler, 353 sayılı Kanun’un 86. maddenin subayların müdafi-
lik yapmalarına olanak sağlayan hükümlerini yürürlükten kaldırmamış
olmakla beraber, bugün için askeri mahkemelerin bulunduğu her yerde
il bazında baro teşkilatı bulunduğu gibi, askeri mahkemenin bulunduğu
yer dışındaki baroya kayıtlı olan avukatların da müdafi olarak seçilebil-
melerine yasal bir engel bulunmadığından, subayların müdafi olarak seçi-
lebileceklerine ilişkin hükümler uygulanabilirliğini tamamen yitirmiştir.
Günümüzde bu hükümler, hukuken yürürlükte olsa bile fiilen uygulan-
mamaktadır.
Esasen bu hükmün konuluş amacı, müdafi tutmak isteyen, fakat as-
keri mahkemenin bulunduğu yerde avukat olmaması veya ekonomik du-
rumunun müdafi seçmeye elvermemesi sebebiyle, bundan yoksun kalan
sanığın müdafisiz kalmasını önlemek, ona savunma imkan ve kolaylığı
sağlamaktır. Bu husus madde gerekçesinden de anlaşılmaktadır.
72
71
353 sayılı Kanun’un 86. maddesinde yer alan ve subayların müdafi olarak seçilebil-
melerine olanak sağlayan bu hüküm CMUK’un 137. maddesiyle de çelişiyordu.
72
Madde gerekçesinde şu hususlara yer verilmiştir: Bu madde “As. MUK’un 206.
maddesine mütenazır ve CMUK’un 137. maddesine uygun olarak yazılmış, askeri
mahkemelerin kurulduğu yerlerde avukat ve dava vekillerinin bulunabileceği tabii
görüldüğünden subayların müdafilik yapması yalnız avukat ve dava vekili bulun-
mayan yerlerdeki askeri mahkemeler için kabul edilmiştir. Askeri mahkemelerde
askeri hakim ve savcıların müdafilik kabul etmeleri Anayasa’nın 134. maddesi mu-
vacehesinde ve bilhassa askeri icaplar bakımından mahzurlu görülmüştür.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
181TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Hukukçu olmayan kişinin müdafi sıfatını alabilmesi, askeri suçların
genellikle askerlik mesleği ile ilgili olması ile açıklanabilir. Ancak meslek-
ten olmayan ve hukuk öğrenimi görmemiş kişilerin sanığın müdafiliğini
yapması, “ceza muhakemesinde müdafiin varlığının biçimsellikten öte bir anlam
taşımaması demek olacağı gibi; onun, hukuk bilgisi açısından, yargılama ve iddia
makamları karşısında aşağı düzeyde kalmasına ve sanığın gerektiği gibi savu-
nulmamasına neden olacağı” belirtilerek eleştirilmiştir.
73
Ayrıca, hukuk for-
masyonu olmayan bir kişinin, bu görevi yeterli bir biçimde yerine getir-
mesinin mümkün olmadığı belirtilerek, savunuculuk yapmasının Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesine aykırılık teşkil edeceği ileri sürülmüştür.
74
Gerçekten de hukuk öğrenimi görmemiş olması sebebiyle yeterli hukuk
bilgisine sahip olmayan bir kimsenin savunma yapması halinde Sözleş-
me’de öngörülen “silahların eşitliği” ilkesi ihlal edilmiş olacaktır.
Kaldı ki, 86. maddenin son fıkrası, askeri mahkemece tutulacak mü-
dafilerin avukatlar arasından seçileceklerini öngörmektedir. Bu nedenle
biz de “her iki durumda bir suç isnadı altında olan sanık olduğuna göre, birisine
avukatın, diğerine bir subayın müdafilik yapmasının eşitliği bozacağı ve bu du-
rumun adil yargılanma hakkının gerçekleşmesine engel olacağına ilişkin görüşe
aynen katılıyoruz.”
75
Bu nedenle yasanın gözden geçirilmesi sırasında 86.
madde hükmü değiştirilerek bu ayırım kaldırılmalı ve subayların müda-
filik yapabileceklerine ilişkin hüküm madde metninden çıkarılarak CMK
ile paralellik sağlanmalıdır.
e. Müdafilik sıfatının kazanılması;
Her iki usul kanunumuz müdafiden bahsederken bunların vekalet-
nameyi haiz olma şartını aramamış,böyle ve buna benzer bir kayıt getir-
memiştir. Ancak bir avukatın sanık müdafii olabilmesi, sanıkla birlikte
duruşmaya gelmesi ve sanık tarafından hakim huzurunda müdafi olarak
kabul edilmesine bağlıdır. Böylece müdafilik sıfatını kazanan bir kim-
senin yardımcısı olduğu sanığın açık arzusuna aykırı olmamak şartıyla
kanun yollarına da başvurabileceği CMK’nın 261 (CMUK 290), 353 sayılı
Kanun’un 196/2. maddelerinde kabul edilmiş bulunmaktadır.
Bu konuda uygulamada görülen tereddütler Yargıtay İçtihatları Bir-
leştirme Kurulu Kararı’yla giderilmiştir. Bu Karar’a göre,vekaletnamesiz
müdafiin hükmü temyiz etmesi halinde, sanığın açık bir muhalefeti bu-
lunmuyorsa bu istemin geçerli sayılması gerekmektedir.
76
73
N. Centel, Ceza Muhakemesi Hukukunda Müdafi, s. 79; S. Keskin, a.g.e., s. 163.
74
S. Donay, İnsan Hakları Açısından Sanığın Hakları ve Türk Hukuku, s. 165.
75
S. Donay, a.g.e., s. 166.
76
YİBK, 20.10.1975 tarih ve 1975/7-9 sayılı Kararı.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
182TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Askeri Yargıtay, baroda kayıtlı avukatın sanığın yokluğunda yapılan
oturumlara yazılı vekaletnamesi olmadığı halde müdafi sıfatıyla kabul
edilmesini usul hükümlerine aykırı bulmakla beraber, daha sonraki otu-
rumlara sanıkla birlikte katılmış olmasını, mahkemeye sunmuş olduğu
dilekçelerde de “avukat olduğunu gösteren iş adresi, telefonu ve vergi sicil
numarası yazılı antetli kağıt kullanmasını” ve bu kişinin avukat olduğu ko-
nusunda askeri mahkemece hiçbir kuşkuya düşülmemiş olmasını dikkate
alarak, müdafilik sıfatını kazandığını kabul etmiş ve bu avukatın temyiz
istemini geçerli saymıştır.
77
Buna karşılık özel hukuk davasında davacı
yada davalıyı özel vekaletnameye dayanarak temsil eden, fakat vekaletini
aldığı kişinin sanık olduğu ceza davasında yargılamanın hiçbir aşamasına
katılmayan avukatın, müdafi sıfatının bulunmadığı ve sanık adına temyiz
kanun yoluna başvurma hakkı olmadığı sonucuna varmıştır.
78
Askeri Yargıtay bir başka kararında ise 86. maddenin birinci fıkrasın-
da “Müdafi, avukatlık veya dava vekilliği etmeye kanunen yetkili kimselerden
tutulur.” hükmünü dikkate alarak, yargılama sırasında vekaletnamenin
okunduğuna ve usule uygun müdafilik tespiti yapıldığına dair duruşma
tutanaklarında herhangi bir kaydın bulunmamasını, müdafilik sıfatının
kazanılmasına etkili görmemekle beraber usule aykırı bulmuştur. Yar-
gıtay’a göre vekaletname sunan bir kimsenin yasanın aradığı niteliklere
sahip olup olmadığı ancak bu belge vasıtasıyla öğrenilebilir. Bu nedenle
vekaletname okunarak yasaya uygun müdafiliğin bulunduğu tespit edil-
melidir.
79
Bir başka olayda da; sanığın, duruşma sırasında avukat tuttuğu-
nu bildirerek buna dair vekaletname ve onun tarafından hazırlanan yazılı
savunma sunması üzerine, bu avukatın sanık vekili olarak duruşmaya
kabulü hakkında bir karar verilmemiş olması yasaya aykırı görülmüş-
tür. Ayrıca sunulan yazılı savunmanın okunmaması ve buna ekleyecek
bir şeyi olup olmadığının sanıktan sorulmaması ile sanığın vekaletname
sunmasından sonra yapılan oturumlara çağrılmaması savunma hakkının
kısıtlanması olarak değerlendirmiştir.
80
77
As. Y. 3. D. 5.3.1996 tarih ve 1996/22-118 sayılı Kararı.
78
As. Y. Drl. Krl. 8.4.1999 tarih ve 1999/55-70 sayılı Kararı.
79
As. Y. 3. D. 26.9.2000 tarih ve 2000/531-530 sayılı kararı. vekaletname sunan bir
kimsenin yasanın aradığı nitelikleri taşıyıp taşımadığını bu belge vasıtasıyla öğre-
nebildiğini, dolayısıyla bu belgenin okunup yasaya uygun müdafiliğin bulunduğu-
nun tespitinin, uygulamada, “davaya müdafi olarak kabul kararı” şeklinde ortaya
çıktığından, somut olayda...???
80
As. Y. 4. D. 19.2.2002 tarih ve 2002/171-167 sayılı Kararı. Bu Karar’da müdafiliğine
karar verilmeyen avukatın müdafilik sıfatını kazandığı kapalı da olsa kabul edilmiş
ve temyiz istemi geçerli sayılarak inceleme yapılmıştır.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
183TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Ceza yargılamasında adli yardım nedeniyle baro tarafından görevlen-
dirilen müdafiin vekaletname sunması gerekip gerekmediği, adli yargıda
uygulamada tartışmaya neden olmuş ise de yaptığımız araştırma sonun-
da askeri yargıda böyle bir olay yaşandığına dair bir bilgi edinemedik.
81
Kanaatimizce, Avukatlık Kanunu’nun 179/2. maddesinde yer alan
“Bu yükümlülük ilgilinin gerekli belge ve bilgileri isteğe rağmen vermemesi veya
vekaletname vermekten kaçınması halinde sona erer.” hükmü ceza hakimini
değil, müdafilik görevini veren baro ile görevlendirilen avukatı ilgilendi-
ren bir hükümdür. Müdafi, baronun görevlendirme yazısı ile müdafilik
yapma yükümlülüğü altına girmiş ve sanıkla birlikte duruşmaya katıl-
makla müdafilik sıfatını kazanmıştır. Görevlendirme yazısını sunması
ise onun müdafilik yapabilecek bir kimse “avukat” olduğunu gösteren
açıklayıcı bir belgedir. Bu şekilde baro tarafından tayin edilen müdafiin
görevinin hangi halde son bulacağı CMUK’un 156/3. 353 sayılı Kanun’un
87/2. maddelerinde hüküm altına alınmıştır. Bu hükümlere göre baro
tarafından tayin edilen müdafiin görevi, sanığın sonradan müdafi seç-
mesi halinde sona erer. Bu itibarla sanığın vekaletname vermemesi, belki
müdafi için, bu görevden çekilmesi konusunda bir hak doğurabilir; yoksa
mahkemece müdafiin görevinin sona erdiği şeklinde yorumlanamaz. Kal-
dı ki sanığın, devlet tarafından tayin olunan mecburi müdafii reddetme
yetkisi yoktur. Vekaletname mecburiyeti getirildiği takdirde tayin edilen
müdafii beğenmeyen sanığın vekaletname vermemek suretiyle yeni mü-
dafiler talep edebileceğini de kabul etmek gerekir ki bu durum adli yar-
dım kurumunun amacına ters düşecektir.
9. Şüpheli veya Sanığın Müdafi ile Görüşme Hakkı
A. Ceza Muhakemesi Kanunu’ndaki Düzenleme
Sözleşme’ye göre müdafi ile görüşme hakkı, sadece tutuklu olan sa-
nığa değil, henüz sanık sıfatını almamış olan, fakat suç şüphesi nedeniyle
yakalanıp gözaltına alınan şüpheliye de tanınmıştır. Bu hak usul kanunla-
rımızda da düzenlenmiştir.
CMK’nın 149/3. maddesi hükmüne göre; Soruşturma ve kovuşturma
evrelerinin her aşamasında avukatın, şüpheli veya sanıkla görüşme, ifade
alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukuki yardımda bulunma
hakkı engellenemez, kısıtlanamaz.
81
Bülten, İzmir Barosu yayını, Yıl: 12, S. 132, Eylül/Ekim 2002 s. 10-12
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
184TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
154. maddesine göre de; Şüpheli veya sanık, vekaletname aranmak-
sızın müdafii ile her zaman ve konuşulanları başkalarının duyamayacağı
bir ortamda görüşebilir. Bu kişilerin müdafii ile yazışmaları denetime tabi
tutulamaz.
82
B. 353 Sayılı Kanun’a Göre Tutuklu ile Müdafinin Görüşmesi
Bu hak, 353 sayılı Kanun’un 91. maddesinde, yalnızca tutuklu sanık
bakımından düzenlenmiştir.
Kural olarak tutuklu, müdafi ile her zaman görüşebilir ve haberleşe-
bilir. Ancak bunun iki istisnası vardır.
Bunlardan biri, tutuklunun müdafi ile haberleşmesinin engellenmesi,
diğeri ise haberleşmenin kısıtlanmasıdır.
Maddenin 1. fıkrasında, iddianame askeri mahkemeye verilinceye
kadar sanığın bilmesi uygun görülmeyen hususların kendisine duyurul-
masının askeri savcı tarafından yasaklanması hali düzenlenmiştir. Bura-
da askeri savcı, hazırlık soruşturmasının selameti ve sağlıklı bir şekilde
yürütülmesi bakımından sanığın duymasını sakıncalı gördüğü bilgilerin
kendisine duyurulmasını yasaklamaktadır.
Bu hüküm, CMUK’un 3842 sayılı Kanun’la değişiklik yapılmadan ön-
ceki 144. maddesindeki düzenlemeyle kısmen benzerlik arz etmektedir.
Tek fark, yasağı koyan makam bakımındandır.
Maddenin 2. fıkrasında ise, iddianamenin askeri mahkemeye veril-
mesine kadar sanık ile müdafiin görüşmesinde askeri savcı ve yardımcısı-
nın hazır bulunması düzenlenmiştir.
Bu fıkrada, askeri savcı veya savcının sanıkla müdafiin görüşmesi
sırasında hazır bulunması tutuklama sebebine bağlanmıştır. Askeri savcı
bu uygulamayı gerekli görürse iddianamenin askeri mahkemeye veril-
82
Bu konu CMUK’un 136/2. maddesinde; “Zabıtaca yapılan soruşturma da dahil olmak
üzere, soruşturmanın her safhasında müdafiin,yakalanan kişi veya sanıkla görüşme,
ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukuki yardımda bulunma hakkı
engellenemez, kısıtlanamaz.” şeklinde düzenlenmişti.
144. maddede de yakalanan kişi veya tutuklunun müdafi ile görüşme koşulları
hüküm altına alınmıştı.
Bu maddeye göre yakalanan veya tutuklu bulunan kişi vekaletname aranmaksı-
zın müdafi ile her zaman ve konuşulanları başkalarının duymayacağı bir ortamda
görüşebilir. Bu kişilerin müdafi ile yazışmaları denetime tabi tutulamaz.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
185TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
mesine kadar sürdürecek, yada belirli bir süre veya işlemle sınırlı tutma
yetkisine sahiptir.
Yasaklama müdafi ile görüşmeye değil, haberleşmeye ilişkin olmakla
beraber uygulama, görüşme yasağı koymak şeklindedir. Bunun başka tür
lü olması da düşünülemez. Çünkü, 2. fıkrada görüşme sırasında askeri
savcı veya yardımcılarının hazır bulunmaları düzenlendiğine ve amaca
bu şekilde ulaşılması mümkün olduğuna göre, sanığın bilmesi uygun gö-
rülmeyen hususların kendisine duyurulmasının ayrıca düzenlenmesine
de gerek yoktu.
Madde ile tutuklu sanığın müdafii ile her zaman görüşebilmesi ve
haberleşebilmesinin ilke olarak kabul edildiği, ancak bu hakkının kötüye
kullanılabileceği düşüncesiyle bu ilkeye bazı kısıtlamalar getirildiği ileri
sürülmüştür.
83
Kanaatimizce kısıtlama yetkisinin de kötüye kullanılabileceği gözden
ırak tutulmamalıdır. Mevcut düzenleme son derece suiistimale müsaittir.
Aynı soruşturmada bir savcı, suç ortağının itirafını, sanığın bilmesini
uygun görmezken, bir başka savcı bunda sakınca görmeyebilir. Askeri
yargıda dava alan bazı avukatlarla yaptığım görüşmelerde, bu yetkinin
askeri savcılar tarafından farklı şekilde yorumlanarak kullanıldığını da
öğrenmiş bulunuyorum. Diğer taraftan, asker kişi olan sanık bakımından,
yasağın, hakim yerine askeri savcı tarafından konulmasının sebebini an-
lamak gerçekten güçtür. Bunun açıklaması da yoktur; dolayısıyla eşitlik
ilkesine aykırıdır. Bu nedenle 91. maddenin CMK’nın 154. maddesine
uygun şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğinde savunma hakkı açısın-
dan zaruret vardır.
10. Müdafinin Evrakı İncelemesi
Müdafiin dosyayı inceleme yetkisi ve bunun sınırları CMK’nın 153.
maddesinde düzenlenmiştir. Bu hükme göre; Müdafi, soruşturma evresinde
dosya içeriğini inceleyebilir ve istediği belgelerin bir örneğini harçsız olarak
alabilir. Müdafiin dosya içeriğini incelemesi veya belgelerden örnek alması,
soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise, Cumhuriyet Savcısı’nın
istemi üzerine, sulh ceza hakiminin kararıyla bu yetkisi kısıtlanabilir. Yaka-
lanan kişinin veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları
ve adı geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adli işlemlere
ilişkin tutanaklar hakkında, yetki kısıtlamasına gidilemez. Müdafi, Cum-
83
H. Özbakan, Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu 1. Cilt, s. 459.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
186TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
huriyet Savcılığı’nca iddianamenin mahkemeye verildiği tarihten itibaren
dosya içeriğini ve muhafaza altına alınmış delilleri inceleyebilir; bütün
tutanak ve belgelerin örneklerini harçsız olarak alabilir.
Bu haklardan suçtan zarar görenin vekili de yararlanır.
Müdafiin dava evrakını incelemesi, 353 sayılı Kanun’un 90. maddesinde
düzenlenmiştir. Bu madde CMUK’un 143. maddesinin karşılığıdır ve söz
konusu maddenin 3842 sayılı Kanun değişikliğinden önceki düzenlemey-
le aynıdır. Buna göre “müdafi iddianamenin askeri mahkemeye verilmesinden
itibaren davaya ait her çeşit evrakı incelemek ve dosyadan istediği evrakın birer
benzerini almak hakkına sahiptir.
Bundan önce de soruşturmanın amacını bozmayacağı anlaşılırsa soruşturmaya
ait her çeşit evrak ve belgeleri incelemesi için müdafie izin verilir.
Sanığın sorgusuna ait tutanak, bilirkişi raporları ve sanığın hazır bulunmaya
yetkili olduğu diğer adli işlemlere ait tutanakların müdafi tarafından incelenmesine
hiçbir vakit karşı konulamaz.”
Savaş halinde, soruşturmanın amacını bozmayacak olsa bile, hazırlık
soruşturması sırasında müdafiin evrakı incelemesine izin verilmeyebilir.
Bu hakkın kısıtlanması CMUK madde 143’de de öngörülmüştü; tek
farkla ki kısıtlama ancak hakim kararıyla mümkündü. Bu maddeye göre
müdafiin hazırlık evrakını incelemesi veya suret alması soruşturmanın
gayesini tehlikeye düşürecek ise, Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine
sulh hakimi kararıyla hazırlık soruşturması sırasında bu hak kısıtlanabi-
lecektir.
353 sayılı Kanun’daki mevcut düzenlemenin uygulamada önemli sakın-
calar yarattığı görülmektedir. En basit suçlarda bile hazırlık soruşturması
sırasında müdafiin dosyayı incelemesine askeri savcılar tarafından müsaade
edilmediği meslektaşlarımız tarafından sohbetlerimiz sırasında sık sık dilde
getirilmektedir. Müdafiin inceleme talebine karşı, askeri savcının soruştur-
manın amacını bozacağı belirtilerek talebin reddedilmesi durumunda mü-
dafiin, kamu davasının açılmasını beklemekten başka hukuken yapabileceği
hiçbir şey yoktur. Özellikle takdir yetkisinin soruşturmayı yürüten askeri
savcıya tanınmış olması ve buna karşı bir kanun yolunun öngörülmemiş
olması, bu yetkinin keyfi olarak kullanılmasına imkan vermesi sebebiyle,
son derece sakıncalı ve tehlikelidir. 91. madde için söylediklerimiz ve
düşüncelerimiz,bu madde için de geçerlidir. Bu itibarla 90. maddede de
CMUK 143’e uygun olarak değişiklik yapılmalı, bu hakkın kısıtlanması
yetkisi askeri mahkemeye verilmelidir. Bu yetkinin askeri mahkemenin
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
187TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
hakim sınıfından bir üyesine verilmesi çabukluk sağlayacağı için, kısıtlama
yetkisinin zaman kaybına ve soruşturmanın uzamasına neden olacağı gibi
bir görüş de ileri sürülemeyecektir.
11. Müdafilik Sıfatını Kazanmanın Diğer Sonuçları
Müdafilik sıfatının kazanılması müdafi açısından bir kısım ödevler ve
haklar doğurur. Burada müdafiin ödevleri üzerinde durmayacağız. Müdafi-
in ödevlerine aykırı davranması daha çok sanıkla müdafi arasındaki ilişkiyi
etkiler. Bununla beraber müdafiin duruşmadan çekilmesi halinde, talebi
halinde sanığa başka bir müdafi tutması için gerekli süre ve imkan tanın-
malıdır. Bu imkan gerekirse duruşma bir başka güne bırakılmak suretiyle
sağlanmalıdır. Aksi takdirde sanığın müdafiin yardımından yararlanmak
hakkı, dolayısıyla da savunma hakkı kısıtlanmış olur.
Savunma hakkı her ne şekilde kısıtlanmış olursa olsun, adil yargılanma
hakkına değer veren bir hukuk devletinin ceza muhakemesinde, bu kısıtla-
manın hüküm bakımından önemsiz olduğunun ileri sürülmemesi gerekir.
Savunma hakkının kısıtlanması her zaman için önemlidir.
84
Bununla beraber
savunma hakkının ne zaman kısıtlanmış olduğunu, ne zaman kısıtlamadan
söz edilemeyeceğini her olayda ayrı ayrı belirlemek gerekir.
Sanığın yokluğunda yapılan duruşma sırasında müdafilikten çekilme
ve duruşma günü sanığa bildirilmeli ve istediği takdirde sanığa kendisine
bir müdafi tutması için zaman ve imkan tanınmalıdır. Müdafi müvekki-
linin talimatıyla savunma görevinden çekildiğini bildirse bile bu konuda
dava dosyasında bilgi ve belge yoksa, bu çekilme sanığa bildirilmeden ve
ona müdafi tutma imkanı tanınmadan bir hüküm ifade etmez. Bu imkan
tanınmadan duruşmaya devam olunması Sözleşme’ye aykırılık oluşturacağı
gibi, savunma hakkını da kısıtlayacağından bozma sebebi teşkil eder.
Nitekim Askeri Yargıtay, Avukatlık Kanunu’nun 41/1. maddesinde
yer alan “Belli bir işi takipten veya savunmadan isteği ile çekilen avukatın o işe
ait vekalet görevi, durumun müvekkiline tebliğinden itibaren on beş gün süre ile
devam eder ...” hükmü gereğince sanık müdafiin çekildiğinin ve duruşma
gününün sanığa tebliği yoluna gidilmeden, sanığın yokluğunda yargılama-
nın sürdürülmesi ve hüküm kurulmasının savunma hakkının kısıtlanması
olarak değerlendirmiştir.
85
84
S. Keskin, Ceza Muhakemesi Hukukunda Temyiz Nedeni Olarak Hukuka Aykırılık, 1997,
s. 155.
85
As. Y. 1. D. 21.5.2003 tarih ve 2003/514-510 sayılı Kararı.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
188TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Bir başka olayda da Askeri Yargıtay, müvekkilinin talimatı üzerine sa-
vunma görevinden çekildiğini, sanığın bulunmadığı bir sırada mahkemeye
verdiği bir dilekçeyle bildiren avukatın, Avukatlık Kanunu’nun 41/1 ve
171/1. maddeleri hükümlerini dikkate alarak ve sanığın avukatını azlettiği-
ne ve müdafilikten çekilmenin sanığa bildirildiğine dair dosyada herhangi
bir bilgi ve belgenin bulunmaması nedeniyle, müdafilik görevinin devam
ettiğine ve bu müdafiin duruşmalara katılmasının sağlanmamasının savun-
ma hakkının esaslı surette kısıtlanmasına yol açtığını içtihat etmiştir.
86
A. Müdafiin Çağrılması ve Duruşmada Bulunmak Hakkı
Müdafiin duruşmaya çağrılması, Sözleşme’nin sanığa tanıdığı “müdafii
vasıtasıyla savunma hakkı”nın doğal bir sonucudur. Duruşmaya gelmeyen
bir müdafiin sanığı gerektiği gibi savunması mümkün değildir.
Diğer taraftan müdafi, müdafilik görevini kabul etmekle veya mah-
kemece müdafi tayin edilmekle, müdafi bakımından savunma görevini
sonuna kadar ve dürüstlükle yapma ödevi de doğar. Müdafiin bu ödevini
yerine getirebilmesi de ancak duruşmaya katılması ve takip etmesiyle
mümkün olabilir. Bu bakımdan müdafiin duruşmaya katılma hakkı ve
yetkisi, yargılama makamı bakımından duruşmaya çağırma, duruşma gün
ve saatini ona bildirme yükümlülüğü olarak ortaya çıkar.
Gerçekten de 353 sayılı Kanun’un 121. maddesi: “Müdafi gerek askeri
mahkemece tutulmuş olsun gerekse sanık tarafından seçilip de askeri mahkemeye
bildirilmiş bulunsun, sanık ile birlikte çağrılır.” hükmünü içermektedir.
Müdafiin duruşmaya çağrılması, duruşma hazırlığı evresinde Askeri
Mahkeme Kıdemli Hakimi’nin görevidir. Bu görev duruşmaya ilk kez
başlanırken olduğu gibi, bozmadan sonraki duruşma hazırlığı evresi için
de söz konusudur.
Duruşmaya çağrılan, fakat mazereti nedeniyle bu oturuma katılamayan
müdafi de, duruşmaya mazereti nedeniyle katılamadığını bildirmiş olması
kaydıyla, duruşmaya yeniden çağrılmalıdır. Müdafi mazereti nedeniyle
duruşmaya katılamamış ve mazeretini yazılı olarak bildirmesine rağmen,
kendi kusuru dışında bu bildirim mahkemeye ulaşmadığı için askeri
mahkemece daha sonra yapılan oturumlara çağrılmamış veya mazeretsiz
olarak duruşmaya gelmediği kanısına varılarak müdafiin yokluğunda hü-
küm kurulmuş ise, bu durum savunma hakkının kısıtlanmasıdır. Askeri
86
As. Y. 3. D. 9.4.2002 tarih ve 2002/328-325 ve aynı Daire’nin 28.12.1999 tarih ve
1999/841-839 sayılı Kararı.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
189TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Yargıtay bir davada, bir başka mahkemede müdafi olarak katıldığı duruş-
manın uzaması nedeniyle duruşmaya yetişemediğini mahkemenin yazı
işleri müdürüne telefonla bildiren ve bunu mahkemeye sunduğu tutanakla
kanıtlayan müdafiin, bu durum araştırılmaksızın mazeret dilekçesi ver-
mediği gerekçesiyle duruşma ertelenmeksizin ve esas hakkındaki iddiaya
karşı savunma imkanı tanınmaksızın sanık hakkında mahkumiyet kararı
verilmesini savunma hakkının kısıtlanması olarak görmüştür.
87
Sanığın duruşmada hazır bulunması kendisi açısından “hem bir yüküm-
lülük hem de bir haktır. Bu hak sanığın savunmasını doğrudan doruya yapabil-
mesi açısından önem taşır. Bu nedenle yasada belirtilen istisnalar dışında, sanık
olmaksızın duruşma yapmak ve hüküm vermek savunma hakkının kısıtlanması
demektir.”
88
Bu bağlamda, var olan müdafiin çağrılmaması, müdafisiz yar-
gılama yapılmasının savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurduğu
gerek öğretide gerek yargı kararlarında duraksamasız bir biçimde kabul
edilmiştir.
89
Sanık birden fazla müdafiin yardımına başvurmuş ise bunların tamamı-
nın duruşmaya çağrılması gerekir. Sanık yargılama sırasında tek müdafiin
yardımına başvurmuş iken temyiz sırasında ikinci bir müdafii daha tutmuş
ise bozmadan sonra yapılacak duruşmaya, kanun yolu davasına katılan
vekaletnameli müdafi de çağrılmalıdır. Bu müdafie bozma ilamı tebliğ
edilmemiş ve duruşma günü de bildirilmemiş ise, bu durum savunma
hakkının kısıtlanması sonucunu doğurur.
90
Meğer ki sanık, savunmasını
müdafilerden adını verdiği bir avukatın yapacağını mahkeme huzurunda
bildirmiş olsun.
Talebe uygun olarak istenilen müdafie tebligat çıkarılmış ve bu müdafi
de savunma yapmış ise, kanaatimizce savunma hakkının kısıtlanması söz
konusu değildir. Hatta bu gibi durumlarda sanığın birden fazla müdafiin
yardımından yararlanmak hakkından vazgeçip tek bir müdafiin yardımını
istediği sonucuna varılmalıdır.
87
As. Y. 5. D. 7.5.1997 tarih ve 1997/167-308 sayılı Kararı.
88
S. Keskin, Ceza Muhakemesi Hukukunda Temyiz Nedeni Olarak Hukuka Aykırılık, 1997,
s. 156.
89
Bu konuda çok sayıda karar mevcuttur. Y. 6. CD, 9.4.1996/3961-3904, 25.4.1984/2189/
3362; 10. CD, 18.5.1993/1175-6154; As. Y. 3. D. 21.5.2003/685-655, 5.2.2002/124-122,
25.2.1986/27-47, 3.12.1969/626-609 5. D. 6.6.2001/339-331 sayılı kararlar.
90
B. Kantar, Ceza Muhakeme Usulü, 4. bası, 1957, s. 211; O. Yaşar, Ceza Muhakemeleri
Usulü Kanunu, 1998 s. 817; As. Y. Drl. Krl. 11.7.2002 tarih ve 2002/67-67 sayılı kararın-
da; Sanığın birden fazla müdafiin yardımına başvurması durumunda mahkemenin
bu yardıma engel olacak şekilde bir davranışa girmesinin,bozmadan sonra yapılan
duruşmaya, bu oturumda direnme kararı da verilse bir kısım müdafileri çağırma-
masının savunma hakkını kısıtladığı kabul edilmiştir.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
190TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Bu konuda 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 11. maddesine yer alan “Ve-
kil vasıtasıyla yapılan işlerde tebligat vekile yapılır. Vekil birden çok ise bunlardan
birine yapılan tebligat yeterlidir.” hükmünü içerdiği belirtilerek birden fazla
müdafiin bulunması durumunda müdafilerden birine tebligat çıkarılmış ve
bu müdafi de savunmasını yapmış ise, savunma hakkının kısıtlanmasından
söz edilemeyeceği görüşü de ileri sürülmüştür. Sanık her iki müdafiin de
duruşmada bulunmasını istiyor ise diğer müdafiin hazır bulundurulmasın-
dan kendisi sorumludur. Bu görüşte olanlara göre, toplumsal savunmanın
bütünlüğü asıl olup müdafi sayısınca savunma makamından söz edilemez
(As. Y. Drl. Krl. azınlık görüşü).
Sanık, istinabe suretiyle sorguya çekilmiş ve istinabe olunan mahke-
meye sanığın müdafii de katılmış ise, hüküm mahkemesinde yapılacak
olan daha sonraki oturumlara müdafiin çağrılması, bu suretle duruşmada
hazır bulunma imkanının sağlanması gerekir. Müdafiin duruşmaya çağ-
rılmaması, savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurur.
91
Bozma üzerine yapılan duruşma sonunda bozma ilamına uyulmasına
karar verilmesinden sonra yapılan oturumlara gelen ve askeri mahkemece
müdafi olarak duruşmaya kabulüne karar verilen sanık müdafiine askeri
savcının esas hakkında iddiasını bildirmesinden sonra savunma için söz
verilmesi gerekirken, sanığın savunması ve son sözü yerine dosyada mev-
cut ifadelerinin okunulması ile yetinilerek hüküm kurulması da savunma
hakkının kısıtlanması olarak görülmüştür.
Direnme kararı verilse bile müdafie bozma ilamına karşı diyeceklerini
ortaya koyabilme imkanı sağlanmalı ve bu amaçla müdafie duruşma günü
bildirilmelidir.
92
Keza sanık tarafından verilmiş vekaletnameye sahip olan ve mahke-
mece de müdafi olarak davetiye ile duruşmaya çağrılan avukatın, usulüne
uygun olarak yapılmış bir tebligat bulunmaması sebebiyle duruşma gün ve
91
As. Y. 3. D. 23.9.2003/987-983. Bu karara konu olan olayda: Hüküm mahkemesince
sanığın duruşmadan vareste tutulmasını istediği takdirde sorgusunun yapılması
için 3. Kor. Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne talimat yazılmıştır. Bu talimatta
duruşmanın 19.6.2002 tarihinde yapılacağı da belirtilmiştir. Ancak, istinabe olunan
mahkemece sanığın sorgusu 20.9.2002 tarihinde yapılabilmiştir. Sanık istinabe mah-
kemesine müdafii ile birlikte gelmiş ve müdafi sorgu sırasında hazır bulunmuştur.
Mahal mahkemesinde sanığın sorgusu 30.10.2002 tarihinde okunmuş ve dosyada
mevcut deliller okunup diğer usuli işlemler tamamlandıktan sonra aynı gün hüküm
kurulmuştur. Aynı mahiyette As. Y. 3. D. 21.5.2003/658-655
92
As. Y. Drl. Krl. 26.3.1998 tarih ve 1998/37-47 ve 18.1.1996 tarih ve 1996/3-2; As. Y.
3. D. 20.12.2001 tarih ve 2001/1116-1109 sayılı kararları.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
191TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
saatinden bilgi sahibi olmaması, müdafiin yardımından yararlanmak hak-
kının ihlalidir ve bu hakkın kullanılmasına imkan tanınmaması savunma
hakkının kısıtlanması sonucunu doğurur.
93
Müdafi, adresinden ayrıldığı için davetiyenin tebliği ve dolayısıyla
duruşma gününün bildirilmesi mümkün olamamış ise, müdafiin yeni adresi
bildirilmiş olmak kaydıyla bu adrese tebligat çıkarılması gerekir. Meğer ki
müdafilikten çekildiğine veya sanık tarafından azledildiğine dair dosyada
bilgi mevcut olsun.
94
Askeri mahkemece, yasal zorunluluk bulunmamasına rağmen, sanığın
hazır bulunduğu duruşmada askeri savcının esas hakkındaki mütalaası
ile bir sonraki duruşma gününün sanık müdafiine tebliğine karar verilip
davetiye çıkarılmıştır. Ancak davetiye, tebliğ memuruna duruşma günü
geçtikten sonra gelmesi nedeniyle, tebliğ memuru tarafından tebligat ya-
pılmadan iade edilmiştir. Bir sonraki oturumda, sanık müdafiine tebligat
çıkarıldığı, fakat müdafiin gelmediği duruşma tutanağına geçirilip sanığa
son sözü sorulduktan sonra hüküm kurulmuştur. Bu durum sanığın, mü-
dafiin yardımından yosun bırakılması olarak değerlendirilmiştir.
95
Duruşmaya katılan sanık müdafiine savunmasını yapması için söz
verilmeden, yalnızca sanığa savunması ve son sözü sorulmak suretiyle
hüküm kurulması halinde de sanığın, “müdafiin yardımından yararlanma
hakkı” ihlal edilmiş olur.
96
B. Müdafiin Kanun Yoluna Başvurması
Her iki usul kanunumuzda da müdafi, sanığın açık arzusuna aykırı
olmamak şartıyla, ondan bağımsız olarak kanun yoluna başvurma hakkına
sahiptir (353 sayılı Kanun m. 196/3; CMK m. 261). Sanık birden çok müdafiin
yardımına başvurmuş ise, kanun yoluna başvurma bir müdafi veya sanık
93
As. Y. 3. D. 5.2.2002 tarih ve 2002/124-122; Bu karara konu olayda, dava dosyasında
vekaletnamesi bulunan sanık avukatına duruşma hazırlığı aşamasında duruşma gün
ve saatinin bildirilmesi için davetiye çıkarılmış, ancak tebligat, duruşma günü geçtik-
ten on beş gün sonra yapılmıştır. Bu nedenle müdafi, sanığın sorgusunun yapıldığı
oturuma katılamamıştır. Bu oturumda tanıklarla ilgili talimat cevaplarının beklenil-
mesine ve mazeret bildirmeden duruşmaya katılmayan sanık müdafiinin duruşma
gününü mahkeme kaleminden öğrenmesine karar verilerek duruşma ileri bir tarihe
bırakılmıştır. Duruşma gün ve saatinden haberi olmayan sanık müdafii belirlenen
gündeki duruşmaya da katılamamış ve onun yokluğunda hüküm kurulmuştur.
94
As. Y. 2. D. 6.11.2002 tarih ve 2002/972-970 sayılı kararı.
95
As. Y. 2. D. 7.5.2003 tarih ve 2003/559-549 sayılı kararı.
96
As. Y. 5. D. 4.4.2001 tarih ve 2001/206-205 sayılı kararı.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
192TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
tarafından süresinde yapılmış olmak kaydıyla, diğerlerinin verecekleri
layiha veya savunma dilekçeleri kanun yolu merciince dikkate alınmak
zorundadır. Ancak, sanık tarafından azledilmiş olan avukata yapılan teb -
ligat yok hükmünde olduğundan, böyle bir kimseye yapılan tebligat ka-
nun yolu süresini başlatmaz ve bu müdafie kanun yoluna başvurma hakkı
vermez.
97
Keza, birden fazla müdafi bulunması durumunda müdafilerden
birine yapılan tebligat, süreyi başlattığı için, süresi içinde kanun yoluna
başvurulmamış ise süre geçtikten sonra diğer müdafie yapılacak tebligat,
kanun yoluna başvurma için yeni bir hak doğurmaz.
Buna karşılık, müdafi duruşmada şifahi olarak yada vereceği bir dilekçe
ile müdafilikten çekildiğini beyan etmediği, sanık da aynı suretle müdafii
azletmediği sürece, müdafi sıfatının devam ettiğini kabulde zorunluluk
vardır. Bazı karinelerden hareket edilerek vekaletin sona erdiğinin kabul
edilmesi, müdafi vasıtasıyla kullanılacak birçok haktan sanığın yararla-
namaması sonucunu doğurur ki savunma hakkını kısıtlayan bu duruma
izin verildiğinin kabulü mümkün değildir. Keza müdafiin davayı takipten
vazgeçtiğine dair askeri mahkeme yazı işleri müdürü tarafından tutulan
ve müdafiin imzasını taşımayan nota itibar edilmesine imkan yoktur. Do-
layısıyla sanıktan bağımsız olarak kanun yoluna başvurma hakkı bulunan
müdafie, sanığın yüzüne karşı tefhim edilmiş olsa bile, yokluğunda verilen
hükmün müdafie tebliği zorunludur(CMK m. 291 (2). Bu durumda sanık
hükmü temyiz etsin etmesin, kendisine tebliğ tarihinden itibaren bir hafta
içinde, müdafiin de hükmü temyiz etmeye hakkı vardır.
98
Müdafi temyiz kanun yoluna başvurmuş ise tebliğnamenin müdafie
ve sanığa tebliği gerekir (CMK m. 297/3). Yalnızca sanığın temyize gel-
mesi halinde, sanıktan başka varsa müdafie de tebligat çıkarılması şarttır.
Tebligat sanık ve müdafiin dava dosyasından belirlenen son adreslerine
yapılması halinde geçerlidir (CMK m. 297/4 ).
99
97
As. Y. 3. D. 30.10.1996 tarih ve 1996/622-621 sayılı kararı. Bu davada hazırlık aşa-
masında müdafii bulunan sanık, yargılama aşamasında ikinci bir müdafi tutmuş ve
hükmün askeri Yargıtay tarafından bozulmasından sonra askeri mahkemeye gön-
derdiği dilekçe ile karar ve tebligatların son tuttuğu müdafie yapılmasını istemiş,
bu arada ilk müdafi de müvekkil ile arasındaki iletişim kopukluğu nedeniyle istifa
ettiğine dair mahkemeye faks çekmiştir. Hüküm her iki avukata da tebliğ edilmiş,
fakat yalnızca istifa ettiğini bildiren hazırlıkta seçilen müdafi tarafından temyiz
edilmiştir. Askeri Yargıtay 3. Dairesi yukarıda açıklanan gerekçelerle azledilen bu
müdafiin hükmü temyiz etme hakkı bulunmadığı sonucuna vararak temyiz istemini
reddetmiştir.
98
As. Y. Drl. Krl. 25.10.1990 tarih ve 1990/142-120 sayılı kararı.
99
Ayrıntılı bilgi için bkz., yukarıda isnadı öğrenme hakkı (tebliğnamenin tebliği) s.
18.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
193TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
Burada müdafiin kanun yoluna başvurma hakkıyla doğrudan ilgili
olmamakla birlikte Askeri Yargıtay’ın kanun yoluna başvurma süresinin
başlaması konusunda savunma açısından son derece önemli bir kararına
değinmek istiyorum. Askeri Yargıtay Daireler Kurulu Kararı’na konu
olayda, sanığın yokluğunda verilen hüküm, birlikte oturduğu babasına
18.2.2003 tarihinde tebliğ edilmiş, sanık 28.2.2003 tarihli dilekçeyle hükmü
temyiz etmiştir. Daire, istemin süre dışında yapıldığı gerekçesiyle istemin
reddine karar vermiştir. İtiraz üzerine konuyu inceleyen Daireler Kurulu,
geçerli bir tebligat bulunmaması sebebiyle temyiz isteminin süresinde ol-
duğu sonucuna varmıştır. Askeri Yargıtay bu kararında şu görüşlere yer
verilmiştir:
Anayasa’nın 3.10.2001 tarih ve 4709 sayılı Kanun’la değişik 40. mad-
desinin ikinci fıkrasında; “Devlet, işlemlerinde, ilgiliye bu işlemlere karşı hangi
kanun yollarına ve mercilere başvurulacağını ve sürelerini göstermek zorundadır.”
şeklinde bireyler lehine yeni bir düzenleme yapılmış ve 4709 sayılı Kanun
teklifinin, 40. maddeyi değiştiren 16. maddesinin gerekçesinde “Bireylerin
yargı yada idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık
ve imkan sağlanması amaçlanmaktadır. Son derece dağınık mevzuat karşısında
kanun yolu, mercii ve sürelerinin belirtilmesi hak arama, hak ve hürriyetlerin
korunması açısından zorunluluk haline gelmiştir.”
Bu hüküm, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 232. maddesinin 2. fıkra-
sında, hüküm fıkrasında bulunması gereken hususlardan biri olarak sayıl-
mıştır. 353 sayılı Kanun’un 174 ve 180. maddelerinde de benzeri hükümlere
yer verilmiştir.
174/son maddede; hazır bulunan sanığa kanun yollarının ve usullerinin
(bu arada süresinin) anlatılacağının, 48. maddede de bilhassa er ve erbaşla-
rın yüzüne karşı verilen kararların anlayacakları surette tefhim olunacağının
öngörülmesi karşısında, yüze karşı verilen kararlarda ilgiliye kanun yolu,
şekli ve süresinin anlatılacağı konusunda tereddüt bulunmamaktadır. An-
cak sanığın yokluğunda verilen kararların tebliğinde bu hususların bildirilip
bildirilmeyeceği konusunda bir açıklık yoktur.
Her ne kadar Anayasa’nın 11. maddesi hükmü karşısında, m. 40/2
düzenlemenin yargı organlarını da bağlayacağı, CMK’da bu madde parale-
linde düzenleme yapıldığı da dikkate alınarak, sanığın yokluğunda verilen
hükümlerde kanun yolu, mercii ve süresinin gösterilmesi gerektiği kabul
edilmelidir. Bu hususların kararda yer almaması halinde bu eksikliğin;
“kanun yolu, mercii ve süresi” kararın bildirimi maksadıyla çıkarılan tebliğ
mazbatasına yazılmak suretiyle giderilmesi mümkündür. Bu bildirim ya-
pılmamışsa ortada geçerli kazai bir tebligatın bulunduğundan ve sanığın
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
194TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
kanun yollarına ilişkin haklarını bildiği halde bundan vazgeçtiğinden,
dolayısıyla süresi içinde temyiz isteminde bulunmadığından söz edile-
mez. Dileğimiz yeni düzenlemede bu konuda 353 sayılı Yasa’ya hüküm
konulması ve tereddütlerin giderilmesidir.
Diğer taraftan, kanun yoluna başvurma imkanı, sanığın adil yargılanma
hakkı kapsamında değerlendirilmesi gereken temel haklardan biridir. Bu
hakkın kendisine bildirilmemesi, sanığın “Haklarını Öğrenme Hakkı”nın ih-
laline yol açar. Somut olayda, sanığa yukarıda açıklanan biçimde geçerli bir
tebligat yapılmamıştır. Sanık anayasal haklarından mahrum bırakılmıştır.
Bu nedenle temyiz isteminin süresinde olduğunu kabul etmek gerekir.
100
VI. SONUÇ
1. Askeri Hakimlerin Statüleri bağımsızlıkları sağlanacak şekilde ye-
niden düzenlenmelidir.
Ceza muhakemesinin gayesi, adil yargılanma ve savunma haklarına
riayet ederek maddi gerçeğin açığa çıkarılması suretiyle, adil cezaya hük-
metmek ve uygulamaktır. Bunun için, Anayasa’da da yer alan ve hukuk
devletinin gereklerinden olan mahkemelerin, dolayısıyla hakimlerin bağım-
sızlığı sağlanıp güvence altına alınması şarttır. Ayrıca yargılama hukukuna
ilişkin kurallar, adil yargılanma ilkesi ve sanık hakları göz önünde tutularak
düzenlenmiş olmalıdır.
Askeri ceza yargılamasının gayesi de bundan farklı değildir. Çünkü;
askeri suçların büyük bir bölümünü disiplin ihlalleri oluşturur. Asker kişile-
rin suç işlemesi veya bir askeri suçun işlenmesi disiplini bozar. Bu nedenle
suç işlediği iddia edilen asker kişinin yargılanmasında bozulan disiplinin
yeniden sağlanması ve korunması açısından zaruret vardır.
Suç işlenmekle bozulan askeri disiplinin yeniden sağlanıp korunması
ise, ancak bağımsız ve tarafsız bir mahkemede sanık hakları gözetilmek
suretiyle yapılan dürüst bir yargılama sonunda, gerçek suçluların ortaya
çıkarılıp adil bir cezaya mahkum edilmeleriyle mümkün olabilir.
Bu nedenle, askeri mahkemelerin bağımsızlığının ve tarafsızlığının sağ-
lanması, sanık yönünden olduğu kadar, disiplin açısından da önemlidir.
357 sayılı Askeri Hakimler Kanunu’nu ile askeri hakimler hakkında
getirilen hakim güvenceleri, adli yargıda görevli hakimlere göre yetersiz-
100
As. Y. Drl. Krl. 23.10.2003 tarih ve 2003/91-85.
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
195TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
dir. Askeri hakimlerin atama, terfi ve disiplin işlerinin bağımsız bir kurul
tarafından yapılarak hakim bağımsızlığını sağlayacak şekilde yeniden dü-
zenlenmesine ihtiyaç vardır. Bu bağlamda, Askeri Hakimler Yüksek Kurulu
oluşturularak askeri hakimlerin -yüksek mahkeme üyeleri hariç- atama,
terfi, disiplin işleri bu kurul tarafından yürütülmelidir. Bu yetki Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu’na da verilebilir. Bu takdirde, askeri hakimlerle
ilgili hususlarda Kurulun, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahke-
mesi üyeleri arasından bu mahkemelerin genel kurullarınca belirlenecek
yeterli sayıda üyenin katılması suretiyle toplanması uygun olacaktır.
2. Teşkilatında askeri mahkeme kurulan kıta komutanı veya askeri ku-
rum amirinin soruşturma emri verme yetkisi, soruşturma emri vermemesi
hali yargı denetimine imkan verecek şekilde yeniden düzenlenmelidir.
3. Subay üye askeri mahkeme kuruluşundan çıkarılmalıdır.
Askeri mahkeme kuruluşunda yer alan subay üyenin, seçimi, statüsü
ve görev süresi askeri hakimlerde olduğu gibi, bağımsızlık ve objektif taraf-
sızlığını sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmeli veya tek hakimli askeri
mahkemelerin varlığı ve bu mahkemelerde subay üyelerin bulunmaması
da dikkate alınarak subay üyeler askeri mahkeme kuruluşundan çıkarıl-
malıdır. Çünkü tek hakimle bakılan davalarda subay üyenin bulunmaması,
bunların askeri mahkeme kuruluşunda bulunmasının sebebinin askerlik
hizmetinin gerekleriyle açıklanmasını imkansız kılmaktadır.
Subay üyenin askeri mahkeme kuruluşunda kalması düşünüldüğü
takdirde,bunların seçiminin nezdinde askeri mahkeme kurulan kıta komu-
tanı tarafından değil, bugün Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde görev
yapan kurmay subayların seçiminde olduğu gibi, Genelkurmay Başkanı’nın
göstereceği adaylar arasından Cumhurbaşkanı’nca en az dört yıl veya daha
fazla bir süre için seçilmeleri veya bağımsız görünümlerini sağlayacak bir
başka seçim sistemi geliştirilmelidir.
4. General ve amirallerin yargılanmaları Askeri Yargıtay tarafından
yapılmalıdır.
Asker olmayan üst düzey yöneticilerin görevlerine ilişkin suçlarından
dolayı yargılamaları Yargıtay İhtisas Dairesi’nde yapılmaktadır. General-
amirallerin görevleri sırasında işledikleri suçlarla görevlerinden doğan
suçlara ilişkin davalara Askeri Yargıtay’da bakılmak suretiyle hem bu sa-
kınca ortadan kaldırılmış, hem de emsalleriyle paralellik sağlanmış olur.
Ayrıca Yüksek Mahkeme üyelerinden oluşan beş kişilik kurul yerel askeri
mahkemeye göre sanıklar bakımından daha güven vericidir.
Fahrettin DEMİRAĞ makaleler
196TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
5. Disiplin mahkemeleri bağımsız bir yapıya kavuşturulmalıdır.
Disiplin mahkemelerinin hiçbir teminata sahip olmayan, nezdinde
disiplin mahkemesi kurulan kıta komutanı veya kurum amiri tarafından
seçilen subaylardan oluşması, komutanın emri ve onun tespit edeceği üye-
lerden toplanması sebebiyle, bağımsız ve tarafsız bir görünüm vermekten
uzaktır. Üyeler ne kadar objektif ve tarafsız davranırlarsa davransınlar, bu
görünümü ortadan kaldırmak mümkün değildir. Ayrıca bu mahkemeler-
den verilen hükümlerle ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
gidilmesi halinde, ülkemizin gereksiz yere tazminata mahkum edileceği
de gözden ırak tutulmamalıdır. Çünkü disiplin mahkemelerince verilen
oda hapsi cezalarının hizmetten sayılmaması sebebiyle adil yargılanma
hakkının disiplin suçu sanığını da kapsadığı doktrinde ve AİHM’ce kabul
edilmektedir.
Bu nedenle disiplin mahkemelerinin kuruluşu değiştirilmeli yada
bu mahkemelerde görev yapacak subay üyelerin seçiminde de askeri
mahkemelerde görev yapan subay üyeler için önerdiğimiz sistem uygu-
lanmalıdır.
Kanaatimizce, bu mahkemelerin tek hakim subaydan oluşan bir yapı-
ya kavuşturulması hem mahkemelerin bağımsızlığını sağlayacak, hem de
yargılama hatalarını ve hak ihlallerini en alt seviyeye indirecektir.
6. 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu,
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu paralelinde yeniden düzenlenmeli
Soruşturma ve kovuşturma evrelerinde askeri yargıda uygulanması
mümkün olan, tanıklık ve bilirkişilikle ilgili hükümler, usul hukukumuza
yeni giren şüpheli veya sanığın beden muayenesi, kadının muayenesi,
moleküler genetik incelemesine, gözaltı süresine, elkoymaya, iletimin de-
netlenmesine ilişkin hükümlerle, iddianamenin iadesi ve kabulü kurumları
353 sayılı Kanun’a alınmalı veya atıf yoluyla CMK’daki hükümlerin askeri
yargıda da uygulanmasına olanak sağlanmalıdır. Ancak adli kontrol ve
uzlaşma gibi kurumların askeri yargıda uygulanmasının doğurabileceği
sakıncalar gözardı edilmemelidir. Bununla beraber, savunma hakkını ya-
kından ilgilendiren; sanığın sorguya çekilmesini düzenleyen 83., subayların
müdafi olarak seçilebileceklerini düzenleyen 86., askeri mahkemece müdafi
tutulmasına ilişkin 87., müdafiin evrakı incelemesini düzenleyen 90. ve
tutuklunun müdafii ile görüşmesini düzenleyen 91. maddeler, Ceza Mu-
hakemeleri Usulü Kanunu’ndaki hükümlere uygun olarak ve Sözleşme’nin
6. maddesinin 3. fıkrasında başlıcaları sayılan hakların kullanımına imkan
makaleler Fahrettin DEMİRAĞ
197TBB Dergisi, Sayı 59, 2005
verecek şekilde ve İnsan Hakları Mahkemesi’nin getirdiği yorumlar dikkate
alınmak suretiyle yeniden düzenlenmelidir.
7. Asker olmayan kişilerin askeri mahkemede yargılanması tabii hakim
ilkesine aykırı olduğundan, göreve ilişkin hükümler yeniden düzenlen-
melidir.
8. Devletin bildirim yükümlülüğüne işlerlik kazandırılmalıdır.
Anayasa’nın 40/2. maddesindeki hükme işlerlik kazandırmak amacıy-
la, hüküm fıkrasında yer alması gereken hususlara kanun yolunun mümkün
olup olmadığı, kanun yolu mercii ve süresinin yazılması gerektiğine ilişkin
olarak 353 sayılı Kanun’un 180. maddesine bir fıkra eklenerek bu konudaki
boşluk doldurulmalıdır.
KISALTMALAR
AİHM : Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Sözleşme : İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri
Korumaya Dair Sözleşme
477 S. K. (DMK) : 477 Sayılı Disiplin Mahkemeleri Kuruluşu
Yargılama Usulü ve Disiplin Suç ve
Cezaları Hakkında Kanun
TCK : Türk Ceza Kanunu
TBMM : Türkiye Büyük Millet Meclisi
CMUK : Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu
CMK : 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu
YTCK : 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu
TSK : Türk Silahlı Kuvvetleri
AYMK : Anayasa Mahkemesi Kararı
RG : Resmi Gazete
As. Yrg. : Askeri Yargıtay
As. Yrg. Drl. Krl. : Askeri Yargıtay Daireler Kurulu
CD : Yargıtay Ceza Dairesi
İç Hz. K. : Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu
İç Hz. Y. : Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliği
As. MKYUK (353 S. K.) : 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve
Yargılama Usulü Kanunu
m. : Madde
YİBK : Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararı
K : Kanun