makaleler Bilge UMAR
321TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
I. Çalışmaların Şimdiki Durumu Hakkında Çok Kısa Bilgi
Değerli meslekdaşımız -kendisinin akademik mesleğe DEÜ HF’nde
adım atışında girdiği, o zaman başkanı bulunduğum kürsüde sonradan
hayr ül halef’im ve Fakülte Dekanı olmasıyla övünç duyduğum- Prof.
Dr. Hakan Pekcanıtez başkanlığındaki komisyonun Adalet Bakanlığı’nca
görevlendirilerek hazırladığı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (bundan
sonra kısaca HMK) Tasarısına son şeklini veren toplantı 18.5.2006’da
yapıldı. Metin Adalet Bakanlığı’nın İnternet’teki Web sitesinde Kanunlar
Dairesi bölümünde yayınlandı ve ben de oradan yazımını çıkartarak
bu metni inceledim. Bilindiği gibi bu metin TBMM’ye gönderilme son-
rasında orada da komisyon incelemesinden geçip sonra genel kurula
gidecek ve genel kurulda müzakeresi yapılıp, güçlü olasılıkla (İİK de-
ğişikliklerinde gördüğümüz üzere) bankalar gibi süper güç odaklarının
telkin ve istekleri doğrultusunda birtakım değişiklikler geçirdikten sonra
büründüğü içerikle yürürlüğe konacaktır.
Önümüzdeki metin, 12 puntoluk Times New Roman karakterleriyle
yazıcıdan çıkmış hâliyle, 96 sayfa tutuyor; buna s. 97-108 olarak 12 say-
falık bir “Genel Gerekçe”, sonra s. 109-234 olarak 125 sayfalık bir “Madde
gerekçeleri” bölümü eklenmiştir. Genel Gerekçe bölümünde, yeni bir usul
kanunu tasarısının hazırlanmasının sebepleri, tasarının hazırlanmasında
esas alınan ilkeler, komisyonun oluşumu, yararlanılan kaynaklar, tasarı
ile getirilen yenilikler (genel bakışla) anlatılmıştır.
HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU
(HMK) TASARISIYLA ŞİMDİKİ HUMK
KURALLARINA GETİRİLMEK İSTENEN
DEĞİŞİKLİKLERİN BAŞLICALARI
Bilge UMAR
*
* Prof. Dr. Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medenî Usul ve İcra-İflâs Huku-
ku Anabilim dalı başkanı.
Bilge UMAR makaleler
322TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
Tasarıda öngörülen yeniliklerden bazıları TBMM’deki çalışma aşa-
malarında kaldırılacak mıdır ve öyle olacaksa hangileri kaldırılacaktır,
keza bunlara bazı yenilikler eklenecek midir ve öyle olacaksa ne gibi ye-
nilikler eklenecektir, şimdiden bilinemez. Yine de, tasarının öngördüğü
değişiklikler hakkında hukukçular toplumunu ve hukukçu adaylarını
yani hukuk öğrencilerini, bu arada Fakültemdeki sevgili öğrencilerimi
bilgilendirmekte yarar olacağını düşünerek, Fakültemiz dergisinde
yayınlanmak üzere, okumakta olduğunuz yazıyı hazırladım.
II. Başlıca yenilikler
1. HUMK m. 2, istem para dışında bir şey idiyse, görevli mahkemeyi
belirlemek için onun değeri hakkında davacının beyanına bakılacağını,
ancak karşı taraf bu bildirime itiraz ederse o zaman mahkemenin değer takdirine
gideceğini söyler. Kuru hocamız maddenin lâfzen anlaşılıp uygulanması-
nı şiddetle eleştirir ve görev konusunda taraflar sözleşme yapamayaca-
ğına göre davalının değer konusunda susmakla, bildirilen değere itiraz
etmemekle görevsiz mahkemeyi görevli hâle getiremeyeceği görüşünü
savunur. Oysa yasada açık açık “iki taraf kıymetinde uzlaşmazlarsa” deyişi
vardır. Tasarı (m. 2 f. IV) şimdi bu deyişi kaldırıyor ve “dava konusunun
değerini mahkeme kendiliğinden tespit eder” diyor.
2. HUMK m. 4 f. I ve II’deki, alacağın bir kısmı için dava açıldı-
ğında, görevli mahkemeyi belirlemek için, alacağın tamamı münazaalı
ise bütünün tutarına bakılır içeriğindeki kural değiştiriliyor ve Tasarı
m. 5, münazaalı olsa da olmasa da alacağın tamamına bakılacağı kuralını
getiriyor.
3. HUMK m. 8 f. II bent 1’de Sulh Hukuk Mahkemesi’nin görevine
verilen, kira sözleşmesiyle ilgili davaların kapsamı genişletiliyor ve
Tasarı m. 8 f. b bent 1’de, “kiraya ilişkin mevzuatın uygulanmasından kay-
naklanan tüm uyuşmazlıkları konu alan davaları” deniyor.
4. HUMK m. 9 f. I’deki, “...Davalının ikametgahı belli değilse, davaya
Türkiye’de son defa oturduğu yer mahkemesinde bakılır” kuralı yerine, tasa-
rıda m. 14, “Türkiye’de yerleşim yeri bulunmayanlar hakkında genel yetkili
mahkeme, davalının Türkiye’deki mutad meskeninin bulunduğu yer mahkeme-
sidir. Ancak, diğer özel yetki halleri saklı kalmak üzere, bir malvarlığına ilişkin
dava, ihtilâf konusu malvarlığının bulunduğu yerde de açılabilir” diyor.
makaleler Bilge UMAR
323TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
5. Sözleşmeden doğan bir davanın, o sözleşmenin vaktiyle yapılmış
olduğu yer mahkemesinde açılabilmesi için HUMK m. 10’un aradığı
“müddeialeyh veya vekili dava zamanında orada bulunmak şartiyle” kaydı
kaldırılıyor; tasarıda m. 15 bu şartı aramıyor.
6. Haksız fiilin işlendiği yer mahkemesinin yetkili olmasına ilişkin
HUMK m. 21 kuralı genişletiliyor: Tasarıda m. 21, “Haksız fiilden doğan
davalarda, haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme
ihtimalinin bulunduğu yer mahkemesi de yetkilidir” diyor.
7. Tasarıda m. 22 ve m. 23, yetki sözleşmesiyle ilgili HUMK m. 22 kura-
lında çok önemli değişiklik yapıyor. Madde 22’ye göre, “Tacirler veya kamu
tüzel kişileri, aralarında doğmuş veya doğabilecek bir uyuşmazlık hakkında
bir veya birden fazla mahkemeyi sözleşmeyle yetkili kılabilirler. Taraflarca
aksi tararlaştırılmadıkça dava sadece sözleşmeyle belirlenen bu mahkemede
açılır”. Madde 23’e göre de, “Tacirler ile kamu tüzel kişileri dışındaki diğer
kişiler, aralarında doğmuş veya doğabilecek bir uyuşmazlık hakkında, kanunen
yetkili kılınan genel ve özel yetkili mahkemeler yanında başka bir mahkemeyi
de yetkili kılabilirler”. Bu ifadelere göre, önce, yetki sözleşmesi yapabile-
cek kişilerin çerçevesi sınırlanıyor; çünkü m. 22’ye göre tacirler, kendi
aralarında; kamu tüzel kişileri kendi aralarında; bir tacir ile bir kamu
tüzel kişisi, kendi aralarında; ayrıca m. 23’e göre de ne tacir ne kamu
tüzel kişisi olan kişiler, kendi aralarında yetki sözleşmesi yapabilecek;
ama dikkat edilirse bu sonuncularla bir tacir veya bir kamu tüzel kişi
arasında yetki sözleşmesi yapılamayacak. Gerekçede, tacirlerle kamu
tüzel kişileri güçlü oldukları, sözleşmelerde diledikleri koşulları tacir
yahut kamu tüzel kişisi olmayan muhataplarına kabul ettirdikleri için
bu sonuncuları korumak amacıyla böyle bir düzenleme yapıldığı açıkça
söyleniyor (böyle iken gerekçede bir ifade yanlışına düşülmüştür, bkz.,
HMK Tasarısına Katkı yazımızda No. 5). İkinci olarak da, bugünkü
yasamızın sisteminde m. 22 yetki sözleşmesi yapmakla ancak yetkili
olmayan mahkemeye yetki kazandırıcı içerikte sözleşme yapılacağını ve
dava orada açılırsa o mahkemenin yetkisizlik kararı veremeyeceğini
söylediği, yani yasaya göre yetkili bir mahkemenin yetkisini kaldırıcı
sözleşme yapılmasına olanak tanınmadığı, uygulamamız da yıllardır
bu doğrultuda olduğu halde, tacirlerin kendi aralarında veya kamu
tüzel kişilerinin kendi aralarında veya bir tacirle bir kamu tüzel kişisi
arasında yapılacak yetki sözleşmesinin, taraflarca aksi kararlaştırılmış
değilse, belirlenen mahkemeye inhisarı yetki vereceğini yani yasadaki
Bilge UMAR makaleler
324TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
yetkili mahkemenin veya mahkemelerin yetkisini kaldıracağını söy-
lüyor. Oysa m. 23’de düzenlenen faraziyede yani ne tacir ne de kamu
tüzel kişisi olan kişilerin kendi aralarında yaptığı yetki sözleşmesi için
böyle bir sonuç ve etki kabul edilmemiştir.
Değişikliğin önemi ortadadır.
8 ve 9. Görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesinden sonra yapı-
lacak işlem konusunda HUMK m. 193’de iki yönden değişiklik yapılıyor.
Tasarıda m. 26’ya göre, davası böylece reddedilen davacı, artık, dilerse
kararı veren mahkemeye dilerse dosyanın gönderileceği mahkemeye
dilekçe vererek davasını o yeni mahkemede devam ettirmek olanağına
sahip değildir; dilekçesini sadece ve sadece, kararı vermiş mahkemeye
sunabilir. İkinci olarak, bunu artık kararın kesinleşmesinden başlayarak
10 gün içinde değil 15 gün içinde yapabilecektir.
10. Tasarıda m. 33 tümüyle yenidir; bununla, “en temel yargısal hak
olarak kabul edilen ve uluslararası sözleşmelerle anayasalarda yerini bulan
hukukî dinlenilme hakkı, tüm unsurlarıyla ortaya konulmuştur”.
11. HUMK m. 149 f. III, “Duruşmanın kapalı yapılması konusundaki
gerekçeli karar açık duruşmada açıklanır” diyor. Tasarıda m. 34 f. III ise,
gizliliğin amacının ortadan kalkmaması için, gizlilik kararı gerekçesinin
hemen değil de esas hakkındaki kararla birlikte açıklanmasını kabul ediyor.
12. Tasarıda m. 35, TMK m. 2’deki dürüstlük ilkesinin dava süreci
içinde de geçerli olduğunu vurguladıktan başka, buna uyulmamasının
yaptırımlarından biri, gerekçede belirtiliyor: “Doğruyu söyleme ödevi, hem
yazılı hem de sözlü beyan ve açıklamalar için geçerlidir. Bu ödeve aykırılık hâ-
linde beyanlar mahkemece dikkate alınmayacak ve değerlendirilmeyecektir”.
13. HUMK m. 28, hâkimin taraflardan biriyle nişanlı olmasını bir ya-
saklılık nedeni olarak anmamıştır, bu ancak m. 29 bent 6 kapsamında bir
ret sebebidir. Tasarıda m. 40 ise nişanlılığı yasaklanmışlık nedeni sayıyor.
14. HUMK m. 30, iki tarafın yazılı rızası bulunduğunda, hakkında
yasaklanmışlık nedeni olan hâkimin davaya bakabileceğini söyler; bu
kural Tasarı m. 41’de kaldırılmıştır yâni taraflar yazıyla razı olsalar hatta
talep etseler bile yasaklılık durumu olan hâkim davaya bakamayacaktır.
15. HUMK m. 34 f. V’deki, ret sebebinin kanıtlanması için yazılı kanıt
sunulamamış diye, inceleme merciinin ret talebini hemen reddetmek
veya gösterilen tanıkları dinleyerek karara varmak seçeneği bulunduğu
makaleler Bilge UMAR
325TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
yolundaki kural, Tasarıda m. 44’de yer almamaktadır. Merci, yazılı kanıt
sunulamamış olsa da incelemesini yapacaktır.
16. Tasarıda m. 52 gerçek bir devrim kuralıdır ve hâkimin kusurlu dav-
ranışlarından dolayı sadece kendisinin pek sınırlı bir çerçeve içinde sorumlu
tutulabileceği ilkesini (HUMK m. 573) nihayet kaldırarak devlete karşı taz-
minat açılabileceği kuralını getirmektedir. Bu konu, tasarıda hayli ayrıntılı
olarak düzenlenmiştir. Aslında, Yargıtay’ın HUMK m. 573’ü, sadece
hâkime karşı dava açılmasına imkân veriyor ve devletin dava edilmesini
yasaklıyormuş gibi yorumlayan bazı kararlarına rağmen bu görüşün
yanlış olduğu; Anayasamızın ve İdare hukukumuzun ilkeleri karşısın-
da devlete karşı da birinci dereceden sorumluluk davası açılabileceği
(yani hakim dava edilip de ondan tazminat alınması yolunda karar
elde eden mağdur kişi yaptığı icra takibinde alacağını tahsil edemezse
tahsil edilemeyen kısım için devleti dava etmesi gerekir diye bir ikinci
kademede sorumluluk kabul etmenin de doğru olmayacağı) öğretide
yakın zamanda, hatta monografi türü yayınla, çok ayrıntılı olarak ortaya
konmuştu.
17. Davanın ihbarına ilişkin HUMK m. 49 yalnızca, dava tarafı
kişinin davayı kaybederse bir üçüncü kişiye rücu edebileceği durum
varsa o kişiye ihbarda bulunmasını düzenlemekte iken, tasarıda m. 67 f.
I, üçüncü kişinin dava tarafına rücu edebileceği durumda dahi dava tarafının
ona (üçüncü kişiye) davayı ihbar edebileceğini belirtmektedir.
18. HUMK m. 49 f. II’ye göre, “Davanın her hâlinde ihbar câizdir”;
tasarıda m. 67 f. I ise, tahkikat sonuçlanıncaya kadar ihbarın yapılmasına
izin vermektedir.
19. HUMK m. 49, davanın ihbar edildiği kişinin, ihbarı yapan tarafın
hasmı yanında ona yardımcı olmak için davaya müdahale edemeyeceği
izlenimini uyandıran bir ifade kullanmaktadır. Oysa hasım taraf ya-
nında müdahil olmakta üçüncü kişinin çıkarı varsa bu kişi kendisine
ihbarda bulunulmadan önce veya sonra HUMK m. 53 uyarınca böyle
bir müdahale yapabilir. Bu nedenle tasarıda m. 69, biraz bozuk ifadeyle,
“Kendisine dava ihbar edilen kişi, davayı kazanmasında hukukî yararı olan taraf
yanında davaya katılabilir” demekte, “ihbar edenin yanında davaya katılabilir”
demekten geri durmaktadır. İfadedeki yanlışlık şuradadır ki, davadaki
her iki tarafın o davayı kazanmakta elbette hukuksal yararı vardır. Bu
yanlış ifadenin tasarıda m. 72’de de kullanıldığını görüyoruz. Her iki
Bilge UMAR makaleler
326TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
yerde, “...kişi, davayı kazanmasında kendi hukukî yararının bulunduğu taraf
yanında...” denmeliydi.
20. HUMK m. 49 düzenlemesinde, ihbarda bulunan, üçüncü ki-
şiye, “makamına kaim olarak davayı takip veya davada üçüncü şahıs [yani,
fer’i müdahil] olarak. Kendisine iltihak etmesi lüzumunu” bildirir. Tasarı
m. 69 düzenlemesinde ise üçüncü kişinin sadece onun yanında veya
hasmının yanında fer’i müdahil olabilmek yahut dava dışında kalmak
seçenekleri vardır. Onun avukatıymış gibi onun iradî temsilcisi olmak
yetkisi yoktur.
21. Tasarıda m. 70, davanın bir üçüncü kişiye hâkim tarafından re’sen
ihbar edilmesine de olanak tanımaktadır.
22. Aslî müdahale, HUMK’da düzenlenmiş değildi; Tasarıda m. 71
bu eksikliği gidermektedir.
23. Tasarıda m. 75, fer’i müdahalenin etkisini, daha doğrusu üçüncü
kişinin fer’i müdahil olarak katıldığı davadaki hükmün fer’i müdahile
etkisini düzenlemektedir.
24. Ancak, bu arada, HUMK m. 57 cümle 3’deki, “mahkeme iltihak
olunan tarafla müdahil arasında tahaddüs edecek hakkı rücu davasını birlikte
halledebilir” kuralı (kaynak yasada, 1925 tarihli CPCN m. 52’de yoktu)
tasarıya alınmamıştır; niçin bu yola gidildiği de gerekçede belirtilmiş
değildir.
25. Bazı hukuk davalarında kendisine görev verilen Cumhuriyet
Savcısı’nın (örneğin bkz., TMK m. 146 f. I: “[Evlilikte] Mutlak butlan
davası, Cumhuriyet Savcısı tarafından re’sen açılır”; TMK m. 298 f. I:
“Ana, çocuk ve çocuğun ölümü hâlinde altsoyu, Cumhuriyet Savcısı, Ha-
zine ve diğer ilgililer tanımanın iptalini dava edebilirler”) “hukuk davala-
rındaki görevlerinin niteliğini ve temelini açıklığa kavuşturmak için, taraf
olduklarının [Tasarıda m. 76’da] açıkça belirtilmesine gerek duyulmuştur”
(Gerekçeden).
26. Tasarıdaki diğer bir devrim kuralı da, “Avukat ile temsil zo-
runluluğu” başlıklı m. 77’dir. Buna göre, Sulh Hukuk, İş ve Kadastro
Mahkemeleri’ndeki davalar ile değeri 50.000 YTL’den az olan diğer
davalar dışındaki bütün davalarda, davacının/davacıların ve davalı-
nın/davalıların kendini yahut kendilerini bir avukatla temsil ettirmeleri
zorunlu olmaktadır.
makaleler Bilge UMAR
327TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
27. Tasarıdaki m. 90 da çok önemli değişiklikler getiriyor. Bu
maddeye göre, Türkiye’de mutad meskeni olmayan Türk vatandaşı
Türkiye’de dava açarken, davacı yanında fer’i müdahil olurken veya
icra dairesinde icra takibi yaptırırken teminat göstermek zorundadır ve
bu zorunluluğun yerine getirilmesi re’sen istenecek, gözetilecektir (HUMK
m. 187 bent 1’deki ilk itiraz, kaldırılmaktadır). Tasarıda m. 91, 119 bent
ğ ve m. 121 de artık teminat gösterme zorunluluğunun bir ilk itiraz
nedeni değil bir dava şartı olduğunu belirtir içeriktedir.
Bu maddenin “Türkiye’de mutad meskeni olmak-olmamak” ölçütünü
benimsemesi doğru olmamıştır; bu konuda “HMK Tasarısına Katkı”
yazımıza bkz.,
28. Tasarıdaki m. 90’ın getirdiği önemli değişikliklerden biri
de, yukarıda No. 27 dikkatle okunmuşsa fark edilmiş olacağı üzere,
Türkiye’de icra takibi yaptırılırken de teminat gösterme yükümlülüğünün
kabulüdür.
29. Tasarıdaki m. 90 ile gerekçeden aktaralım, “teminat gösterme
zorunluluğu doğuran haller arasına, ... davacının daha önceden iflâsına ka-
rar verilmiş, hakkında konkordato, uzlaşma suretiyle yeniden yapılandırma
işlemlerinin başlatılmış bulunması, borç ödemeden aciz belgesinin varlığı
gibi ödeme güçlüğü içinde bulunduğunu gösteren belgelerin varlığı hâli de
eklenmiştir”.
30. Tasarıda m. 94, hâkim tarafından belirlenen süre içinde temina-
tın gösterilmemesi hâlinde, davanın usulden reddedileceğini belirtmektedir.
Böylece, HUMK m. 99’daki, teminat vermeyen kişi duruşmada hazır
bulunmamış sayılır diyen kuralın öngördüğü tuhaf ve etkisiz yaptırım
tarihe karışmaktadır.
31. Tasarıda m. 102, eski hale getirme isteminde bulunma süresini
(HUMK m. 168’de 10 gün) 15 güne çıkarmaktadır.
32. Tasarıda m. 103, eski hale getirme isteminde bulunulurken, daha
önce yapılamamış işlemin de o sırada (eski hale getirme istemini öne
sürme süresi içinde) yapılmasını istemektedir; böylece o işlemin yapıl-
ması için süre istenip verilmesinin getireceği zaman kaybını önlemek
amacı güdülmüştür.
33. Tasarıda m. 105, eski hale getirme istemekle yetinmeyip bir de
bu istemi nedeniyle yargılamanın ertelenmesi yahut hükmün icrasının
Bilge UMAR makaleler
328TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
ertelenmesi yolunda karar verilmesini isteyen dava tarafı devlet idiyse
onun teminat göstermek yükümlülüğünden bağışık sayılacağı yolun-
daki HUMK m. 171 cümle 3 kuralını kaldırmaktadır. Bunu ve HUMK
m. 171 cümle 3’ün yollama yaptığı HUMK m. 110 cümle 2’deki benzer
bağışıklık kuralının dahi (ileride göreceğimiz üzere, tasarıda m. 396’da)
kaldırılmasını doğru bulmuyorum. Bu konuya “HMK Tasarısına Katkı”
yazımda değindim.
34. Tasarıda m. 109’un yeni içeriğiyle, Sulh Hukuk Mahkemelerinde
görülen işler, adlî tatilde görülebilecek işler olmaktan (HUMK m. 176 bent
10) çıkarılmıştır.
35. Tasarıda m. 114, kısmî dava konusunda önemli bir yenilik ge-
tiriyor: Alacak tutarının taraflar arasında tartışmasız ve açıkça belirli
olması durumunda, alacaklı, kısmî dava açamayacaktır. Şimdiki HUMK
m. 204-206’daki sınırlamalar içinde böyle bir kural yoktur.
36. Tasarıda m. 115, Yargıtayımız’ın yerleştirdiği çok haksız bir
uygulamaya son verecektir. Yeni kuralın açıkça belirttiği ve zaten hâlen
de hukukumuzun genel kurallarının gereği olduğu üzere, kısmî dava
açılırken, öne sürülen istem dışında kalan alacak bölümünü ayrı dava
ile istemek hakkının saklı tutulduğunun kaydedilmemiş olması, o bö-
lümden feragat edildiği anlamında yorumlanamayacak ve dolayısıyla
kişinin saklı tuttuğunu belirtmeye asla mecbur olmadığı bakiye kısmı
ayrıca dava etmesine, bundan feragat etmiş sayıldın diye, hukuken
engel bulunduğu vehmedilemeyecektir (Yargıtay’ın bu vehmi yansıtan
görüşünün eleştirilmesi için bkz., YTÜ HF Dergisi c. I/1 s. 419-426’daki
yazımızda s. 425-426).
37. Tasarıda m. 117, HUMK’da düzenlenmeyen, seçimlik borçların
ifa ettirilmesi davası diye tanımlayabileceğimiz davayı düzenlemektedir.
Ancak, bunun seçimlik dava diye adlandırılması pek doğru olmuyor;
çünkü seçimlik olan dava değildir, o davanın açılmasına yol açan
borçtur; seçimlik borç davası dense daha uygundur. Dikkat edelim:
alacaklının bu davayı isterse şu içerikte isterse bu içerikte açabilmek
bakımından bir seçim olanağı yoktur.
38. Tasarıda m. 118, “Grup dâvası” başlığıyla, özel hukukumuza
yeni bir dava türü getiriyor. Bu maddeye göre, “Dernekler ve diğer tüzel
kişiler, statüleri çerçevesinde, üyelerinin veya mensuplarının veya temsil ettik-
leri kesimin menfaatlerini korumak için, kendi adlarına, ilgililerin haklarının
makaleler Bilge UMAR
329TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
tespiti veya hukuka aykırı durumun giderilmesi yahut ilgililerin gelecekteki
haklarının ihlâl edilmesinin önüne geçilmesi için, dava açabilirler”. Batı ülke-
leri yargılama hukuklarının çoğunda kabul gören bu dava türü, Türk
İdare hukukunda, İdare Mahkemelerimizin içtihatları ile hayli zamandır
yerleşmiş bulunmaktadır.
39. Tasarıda m. 119, dava şartlarını tek tek saymaktadır; HUMK’da
böyle bir kural yoktu. Sözü geçen madde, bent ı’da, aynı konuda derdest
bir davanın bulunmamasını dava şartları arasında saymakla, derdestliği
ikinci kez aynı davanın açıldığı mahkemece re’sen gözetilmesi gereken
bir dava şartı eksikliği niteliğine getirmektedir. Böylece, sözü edilen
durum, HUMK m. 187 bent 4 ve m. 194 kurallarındaki düzenlemenin
tersine, artık bir ilk itiraz konusu olmayacaktır.
40. Tasarıda m. 121, ilk itirazları tek tek saymış ve bunların sayısını
üçe indirmiştir (yetki itirazı, işin tahkimlik olduğu itirazı, işbölümü
itirazı).
41. Aynı madde, ilk itirazların “davanın bidayetinde/başlangıcında ve
esasa girişilmezden önce, esasa cevap süresi içinde” (HUMK m. 187 f. I, m.
188, m. 189 f. I) değil, cevap dilekçesinde öne sürülmesini istemektedir.
Bu değişiklik yalnızca basit yargılama usulü bakımından önem taşıyor.
Çünkü tasarı, sözlü yargılama usulünü kaldırmaktadır (o usulde davalı
gerek ilk itirazlarını gerek esasa cevabını ilk duruşmada sözlü olarak
açıklayabiliyor; HUMK m. 478); seri yani hızlandırılmış yargılama usulü
dahi tasarıda kaldırılmakla birlikte o usulde zaten, sadece süreler yö-
nünden kısaltmalar vardır (HUMK m.504, 505, 506); esasa cevabın ve
ilk itirazların cevap süresi içinde cevap dilekçesiyle bildirilmesi gereği
tıpkı yazılı usuldeki gibidir (HUMK m. 503). Basit yargılama usulünde
ise durum farklıdır. Tasarı, bu yargılama usulünü muhafaza ediyor (m.
320-326); ancak, HUMK m. 509 ve 510 kurallarına göre, davalı, hâkim bir
ara kararı ile esasa cevabın ve ilk itirazların yazılı olarak bildirilmesini
istemiş olmadıkça, bu bildirimi ilk duruşmada sözlü olarak da yapabileceği
halde, Tasarı m. 323, kuralı değiştiriyor, basit yargılama usulünde de cevap
dilekçesi verilmesini istiyor ve m. 122, yargılama usulü farkı gözetmeksi-
zin, ilk itirazların cevap dilekçesinde bildirilmesini emrediyor.
42. HUMK m. 179 bent 6, cevap süresinin, davacı tarafından dava
dilekçesinde gösterilmesini ve davalıya dava dilekçesi tebliğinin bu
kayıtla yapılmasını buyurmaktadır. Öğretide ve mahkeme içtihatların-
da -bildiğim kadarıyla, oybirliğiyle- benimsenen görüş; süreyi aslında
Bilge UMAR makaleler
330TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
HUMK m. 195 (şimdi, dava dilekçesi tebliğinden başlamak ve o gün
HUMK m. 161 f. I gereğince sayılmamak üzere 10 gün olarak) belirle-
diği için, davacı dilekçede daha kısa bir süre yazmışsa bunun hükmü
olmayacağını, davalının yine de yasal süre içinde cevap verebileceğini;
ancak, davacı daha uzun süre bildirmişse davalının o daha uzun süre
içinde cevap vermek hakkı bulunduğunu kabul etmektedir. Oysa dava-
cının, yasa ile belirlenmiş bir süreyi uzatması geçerli olmamak gerekir.
Bu nedenle tasarıda m. 127, süreyi 10 günden 15 güne çıkarırken, “Da-
valının on beş gün içinde davaya cevap verebileceği tebliğ zarfında gösterilir”
demektedir.
43. Bugünkü uygulamamızda, davacının davalı tarafta, hasmının
rızasıyla değişiklik yapabilmek şöyle dursun ıslah yoluyla dava dilekçe-
sini yenileyerek bile bunu yapabilmesi kabul edilmemektedir. Tasarıda
m. 129 ise, hasmın rızası ile hasım değiştirmeye (dikkat edelim, yalnız davalı
taraftakini veya onlardan birini değil, keza davacı taraftakini veya o
taraftakilerden birini dahi değiştirmeye) izin veriyor: “Bir davada taraf
değişikliği ancak, karşı tarafın açık rızası ile mümkündür”.
44. Şimdiki HUMK m. 186 kuralı değiştirilmekte ve davacının
dava konusu mal veya hakkı üçüncü kişiye temlik etmesi durumunda
yeni malikin kendiliğinden mevcut davada davacı yerine geçebileceği yolunda
Yargıtayımızın, aslında uygun ve yerinde bir çözüm getirdiği teslim
edilmekle birlikte HUMK m. 186’nın açık ifadesine uymuyor diye eleş-
tirilen görüşü, Tasarı m. 130 f. II ile kabul edilmektedir.
45. Cevap süresinin, tasarıdaki m. 132’de, 10 günden 15 güne çıka-
rıldığına yukarıda değinmiştik.
46. Davalının, yasal cevap süresi içinde esasa cevabını hazırlaması
zor olacaksa kendisine mahkemenin yeni bir süre verebileceği yolundaki
HUMK m. 197 kuralı o yeni sürenin en çok ne kadar olacağını söylemi-
yordu, bu konuda bir sınırlama yoktu. Tasarıda m. 132 yeni sürenin bir
ayı geçemeyeceğini belirtmektedir.
47. Cevap süresi içinde mahkemeye başvurup da yeni süre istemek
yetkisini kullanmış olmayan davalının ilk duruşmada yeni süre isteyebile-
ceği ve kendisine 3 günü geçmemek ve kesin süre niteliğinde olmak üzere
böyle bir süre verilebileceği yolundaki HUMK m. 198 kuralını, tasarıda m.
132 kaldırmakta, böyle bir imkân tanımamaktadır. Ancak, davalının yasal
cevap süresi içinde cevabını hazırlayamaması ve ek süre de isteyememiş
makaleler Bilge UMAR
331TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
olması bir zorlayıcı nedenden ileri gelmiş idiyse, eski hâle getirme tale-
binde bulunmasına engel yoktur.
48. Tasarıdaki, sözünü etmekte olduğumuz, cevap süresine ilişkin
m. 132, HUMK m. 195 f. II’nin, davada Hazine Avukatı tarafından
temsil edilen kamu kuruluşları için cevap süresini pek iltimaslı olarak 30 gün
diye belirleyen kuralını, eşitlik ilkesine aykırı olması nedeniyle, kaldırmakta,
benimsememektedir.
49. Tasarıdaki m. 137, karşı dava açmanın yasal koşulları gerçek-
leşmediği halde bir davanın karşı dava olarak açılması durumunda
yasaya aykırılığın ancak ilk itiraz öne sürülürse mahkemece göz önüne
alınabileceği kuralını (HUMK m. 187 bent 8) benimsememekte; tersine,
mahkemenin talep üzerine yahut kendiliğinden ayırma kararı verip, karşı
dava olarak açılan davayı görevli ve yetkili mahkemeye (nedense yalnız
“görevli mahkemeye” denmiş) göndereceği kuralını getirmektedir.
50. HUMK m. 203’e göre, karşı dava, cevap lâyihası ile açılır. Tasarı-
da m. 138, davalının karşı davasını isterse böyle, isterse yine cevap süresi
içinde vereceği ayrı bir dilekçe ile açabilmesini kabul etmektedir.
51. Cevap dilekçesi verme süresinin 10 günden 15 güne çıkarılma-
sına paralel olarak, o dilekçeye davacının verebileceği “cevaba cevap”
dilekçesinin süresi de 15 güne çıkarılmıştır (Tasarıda m. 141).
52. Tasarıda m. 142, davaya, layihalar teatisi aşamasından sonra ve
tahkikat aşamasının öncesinde, bir “ön inceleme” aşaması eklemektedir.
Aslında o aşamada yapılacağı belirtilen incelemeleri hakimin (toplu
mahkemede tahkikat hakiminin) tahkikat aşaması başlarken yapmasına
bugünkü yasamızda da hiçbir engel yoktur, hatta HUMK’daki çeşitli
maddelerin arayışları o incelemenin o sırada yapılmasını gerektirir;
ancak uygulamada pek çok kez böyle yapılmadığı ve bu yüzden işlerin
karıştığı, uzadığı görülmektedir; bu nedenle m. 142 kuralının getirilmesi
yerinde olmuştur.
53. Söz konusu maddede f. II gereğince, “Ön inceleme tamamlanma-
dan ve gerekli kararlar alınmadan tahkikata geçilemez ve tahkikat için oturum
günü verilemez” demektedir. Gerekçede belirtildiği üzere, bu kural, eski
alışkanlıkların sürdürülmesini kesinlikle engellemek amacını gütmek-
tedir ve yasanın açık kuralına aykırı davranış, hâkimin sorumluluğunu
gerektirecektir.
Bilge UMAR makaleler
332TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
54. Dava temeli vakıalara ilişkin iddiaların, istemin ve savunma
temeli vakıalara ilişkin iddiaların değiştirilmesi ve genişletilmesi ya-
sağı (HUMK m. 185, 202) kaynak Neuchâtel yasasında (m. 160, 170)
ve uygulamasında, bizdeki uygulamaya göre çok daha serttir. Kaynak
yasa da tıpkı bizdeki gibi, hasmın rızası olmaksızın bu değiştirme ve
genişletmenin yapılamayacağını söyler ve bizim uygulamamızda has-
mın itirazda bulunmaması her ne hikmetse yapılana zımnen muvafakat
verme sayıldığı, itiraz olmadıkça hâkim re’sen değiştirme ve geniş-
letmeyi geçersiz sayamadığı, keza (HUMK m. 75’deki ilke nedeniyle)
itiraz olanağını hasma hatırlatamadığı halde Neuchâtel’deki yerleşik
uygulama, hasmın açık rızası yokken yapılan değiştirme veya genişlet-
meyi mahkemenin re’sen geçersiz sayacağı yolundadır (örneğin Kanton
Mahkemesinin 15.9.1971 günlü, RJN c. V, 1. Kısım, s. 138’de yayınlanmış
kararı, genişletme yoluyla öne sürülen iddiayı re’sen geçersiz sayma-
yan hükmü bozmuştur). Bizdeki uygulama, hasmın itiraz etmemesini
zımnen razı olmak saydığı ve hâkimin genişletme ya da değiştirmeyi
re’sen geçersiz saymasını kabul etmediği için, yasağı pek yumuşatmıştır.
Şimdi de tasarıda m. 144, yasağı bir diğer yönden yumuşatıyor: Lâyi-
halar teatisinden sonra ön inceleme duruşmasına çağrılan taraflardan
biri bu duruşmaya gelmezse, kendisinin muvafakati olmasa da diğer
tarafın iddia veya savunmasını genişletip değiştirmesi caizdir ve böyle
olduğu, gönderilecek çağrı yazılarında belirtilecektir.
55. Yasağın bir diğer yönden de daha yumuşatılması, tasarıda m.
146’da görülüyor. Şimdiki sistemde, değiştirme ve genişletme yasağı,
davacı için, dava açılmasıyla başlar, çünkü bu yasağın ortaya çıkması,
“dava ikamesi ile hâsıl olan neticeler”den biridir (HUMK m. 185). Davalı için
ise, yasağın başlaması cevap lâyihasının davacıya tebliğ edilme anında
olur (HUMK m. 202). Dolayısıyla, davacı, cevaba cevap yazısında yal-
nızca davacının cevap lâyihasında söylediklerine cevap verebilir; kendi
dava dilekçesindeki dava temeli vakıaları yahut istemi genişletemez,
değiştiremez. Davalı dahi, ikinci cevap yazısında, kendisine davacı ta-
rafından tebliğ ettirilen bu cevaba cevap yazısında söylenenlere cevap
verir, kendi cevap layihasında öne sürülmüş savunma temeli vakıa
iddialarını değiştiremez, genişletemez. Oysa tasarıda m. 146’ya göre, bu
ikinci lâyihaların teatisi aşamasında hasmın rızasına muhtaç olmadan,
bir önceki yazıları içeriğine göre değiştirme veya genişletme niteliğinde
iddialar öne sürebileceklerdir. Yukarıda No. 54’de değindiğimiz birinci
yeni yumuşatma kuralı dahi bu m. 146’da (f. I cümle 2’de) yer alıyor:
makaleler Bilge UMAR
333TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
“Ön inceleme oturumuna taraflardan biri mazeretsiz olarak gelmezse, gelen
taraf onun muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmasını genişletebilir
yahut değiştirebilir”.
56. Ön inceleme aşamasında her iki taraf hazır bulunursa, üzerinde
durduğumuz yasak bakımından, farklı bir çözüm vardır; bu takdirde,
Neuchâtel’deki gibi, taraf ancak hasmın açık rızası ile iddia veya savun-
masını değiştirebilir (tasarıda m. 146 f. I cümle 1, 2. yarım). Yani, itiraz
edilmemesini zımnî muvafakat sayıp genişletme veya değiştirmeye
geçerlilik tanımak mümkün olamayacaktır.
57. Bunlara karşılık, ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra
iddia veya savunmanın (hasmın muvafakatiyle dahi!) değiştirilemeyeceği,
tasarıdaki aynı m. 146’da, f. I cümle 3’de ifade edilmekle, yasak, ön
inceleme sonrası aşamalarda, Neuchâtel’dekinden bile daha katı hâle
getirilmektedir.
58. Tasarıda m. 147, yeni bir kural getiriyor: “Ön inceleme oturumu
tamamlandıktan sonra, hâkim tahkikata başlamadan önce, hak düşürücü süreler
ile zamanaşımı hakkındaki itiraz ve defileri karara bağlar”. Gerekçede de be-
lirtildiği üzere, uygulamada, öne sürülmüş zamanaşımı savunmasının
öncelikle incelenmesini davalı borçlu ısrarla istediği halde hâkimin
buna kulak tıkaması, davanın yıllarca sürmesi sonrasında konunun ele
alınıp davanın zamanaşımından reddi gibi haller pek de az olmayarak
görüldüğünden, boşuna zaman ve emek harcanmasını önlemek ama-
cıyla yeni kural getirilmektedir.
59. Tarafların, dava sürecinin hangi aşamasında delillerini sunabi-
lecekleri bugün de yasada belirtilmiştir (HUMK m. 179 bent 3, m. 180,
m. 200 f. II, m. 218, m. 220, m. 244, m. 378). Buna rağmen uygulamada,
tarafların, yasada belirtilmiş dava aşamasında veya mahkemenin ara
kararı ile verilen süre içinde delil sunmakta her zaman titizlik gösterdik-
leri söylenemeyeceği gibi onların titizlik göstermemesine mahkemenin
yasal yaptırımları uygulamadığı da görülebilmektedir. Bu hallere son
vermek için, tasarıda m. 150 f. I cümle 1 kuralı getirilmiştir: “Taraflar,
kanunda belirtilen süreden sonra yeni delil gösteremezler”. Maddede cümle 2,
bu kurala iki istisna getiriyor: “Ancak yeni delilin sonradan ileri sürülmesi
yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya [böyle: ve değil veya] süresinde
ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o
delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir”.
Bilge UMAR makaleler
334TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
İki ayrı durumun iki ayrı istisna için temel sayılması doğru olma-
mıştır; bu konuya “HMK Tasarısına Katkı” yazımızda değiniyoruz.
60. Tasarıda m. 154, içinde bulunduğumuz teknoloji çağının gerek-
lerine uymak amacını taşıyor ve şöyle diyor: “Mahkeme, tarafların rızası
olmak şartıyla, kendilerinin veya vekillerinin, aynı anda ses ve görüntü nakle-
dilmesi yoluyla bulundukları yerden oturuma katılmalarına ve usul işlemleri
yapabilmelerine izin verebilir./Tarafların rızası olmak kaydıyla, mahkeme, bir
tanığın, bilirkişinin veya bir tarafın dinlenilmesi esnasında başka bir yerde bu-
lunmalarına izin verebilir. Dinleme, ses ve görüntü olarak aynı anda duruşma
salonuna nakledilir”.
61. HUMK m. 409 kuralı, tasarıda m. 155’e aktarılmıştır ve bu m.
155 gerekçesinde cümle 2’ye bakarsak, hükümlerde bir değişiklik ol-
mamıştır. Maddeler incelendiğinde, gerçekten de, özde değişiklik yok;
ama m. 155 gerekçesinin daha sonraki satırları (satır 9-15) çok farklı bir
havadan çalmaktadır (maddenin uygulanacağı durumda yâni duruş-
maya taraflardan birinin gelmiş diğerinin gelmemiş olması durumunda,
gelenin, eski iddia veya savunmasını aklına estiği gibi değiştirip geniş-
letebileceği doğrultusunda bir kural değişikliği getirilmiş gibi ifadeler
kullanmaktadır). Burada düşülen yanılgıya, “HMK Tasarısına Katkı”
yazımızda değindik.
62. Tasarıda m. 157 f. I, yeni bir kural getiriyor: “Duruşma sırasında
fotoğraf çekilemez ve hiçbir şekilde ses ve görüntü kaydı yapılamaz. Ancak,
dava dosyasında saklı kalmak kaydıyla, yargılamanın zorunlu kıldığı hallerde,
mahkemece çekim yapılabilir ve kayıt alınabilir. Bu şekilde yapılan çekim ve
kayıtlar ile kişilik haklarını ilgilendiren konuları içeren dava dosyası içindeki
her türlü belge ve tutanak, mahkemenin ve ilgili kişilerin açık izni olmadıkça
hiçbir yerde yayımlanamaz”. Gerekçede, bu kuralın konma nedenleri
üzerine akla yakın açıklama veriliyor.
63. HUMK, bekletici sorun konusunu düzenlemez. Bu eksik, HMK
Tasarısında m. 169 ile giderilmiştir. Yeni maddenin getireceği düzen,
hâlen öğreti ve uygulamanın kabul etmiş bulunduğu düzendir. Ancak,
kullanılan ifadelerde bazı değişiklikler ve eklemeler yapılması yerinde
olacaktır; bu konuya, HMK Tasarısına Katkı yazımızda m. 169 ile ilgili
bölümde değiniyoruz.
64. Tasarıdaki m. 170’e göre, artık, ayrı yargı çevrelerinde yer alan,
aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılan davalarda birleş-
tirme talepleri, ikinci davanın açıldığı mahkemede, her zaman ileri sürülebile-
makaleler Bilge UMAR
335TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
cektir (HUMK m. 45 f. II’deki ilk itiraz düzenlemesi tarihe karışacaktır).
Birleştirme kararı kesinleşince dosya ilk davanın açıldığı mahkemeye
gönderilecek ve o mahkeme, birleştirme kararıyla bağlı olacaktır.
65. HUMK m. 45 f. III’dekinden farklı kural getiren tasarıda m. 170,
birleştirme talebine dayanak olarak öne sürülecek “davalar arasında
bağlantı”nın kabulü için, davaların benzer sebeplerden doğmuş bulunmasını
da yeterli görmektedir.
66. HUMK m. 47’deki “Kanunu Medenî mucibince müştereken dava
ikame etmeleri veya aleyhlerine ikame olunması iktiza edenlerin davalarında
tefrik kararı verilemez” kuralı, mecburî dava arkadaşlığında zaten birden
çok değil tek dava bulunması nedeniyle ayırma düşünülemeyeceğin-
den, tasarıya alınmamıştır. Ancak, gerekçede böyle açıklama verilmesi
doğru olacakken “uygulanma alanının bulunmaması sebebiyle ve teorideki
düşüncelere de uygun olarak bu tasarıda yer almamıştır” deniyor.
67. Tasarıdaki m. 173’ün gerekçesinde, bu maddenin bir değişiklik
getirmiyor gibi gösterilmesinin doğru olmadığını, HMK Tasarısına Katkı
yazımızda anlattık ve getirilen değişikliği belirttik.
69. HUMK m. 231, tasarıya m. 174 olarak geçmiş, ama mahcurlar
ve küçüklerle ilgili düzenlemesi alınmamıştır yani bunların yerine yasal
temsilcilerinin isticvap edileceği kabul edilmemiştir.
69. Tasarıda m. 176 f. I cümle 2, yeni bir kuraldır: “Ancak, isticvap
edilecek kişi, mahkemenin bulunduğu il dışında oturuyor ve bulunduğu yerde
aynı anda [simültane, eşzamanlı olarak] ses ve görüntü nakledilmesi yolu ile
isticvap edilmesi mümkün değil ise istinabe yolu ile isticvap edilir”.
70. Tasarıdaki m. 176 f. II de, gerekçede böyle olduğu belirtilme-
mekle birlikte, yenidir: “İsticvap edilecek kimse hastalık, sakatlık veya ben-
zeri sebeplerle mahkemeye bizzat gelemeyecek durumda ise, bulunduğu yerde
isticvap edilir”. Ancak, benzer yolda davranış, tanıklara ilişkin HUMK
m. 255 f. I cümle 2’de kabul edilmişti; o kuralın isticvap konusunda da
kıyas yoluyla uygulanması olanağı vardı.
71. Tasarı m. 177 f. III’deki yeni düzenlemede, karşı tarafın isticvapta
hazır bulunması hâkimin iznine bağlı olmaktan (bkz., HUMK m. 233 f. I cümle
1) çıkarılmıştır.
72. Tasarı m. 177 f. IV ve m.179, isticvap’ı tarafın kendi davasında
tanıklığına kıyas ederek, tanıklara ilişkin (tanıklıktan çekinme nedenleri
Bilge UMAR makaleler
336TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
öngören HUMK m. 252, 253 vb. maddeler gibi) bazı kuralların isticvap ko-
nusunda da uygulanacağını kabul etmektedir.
73. Tasarıdaki m. 182, HUMK m. 86 kuralında bazı değişiklikler
yapmaktadır. Örneğin, ıslah sebebiyle bazı işlemlerin geçersiz hale
gelmesi yüzünden karşı tarafın yalnız uğradığı zarar değil uğrayabileceği
zarar da teminatın belirlenmesinde göz önüne alınacaktır.
74. Tasarıdaki m. 184, davanın tümüyle ıslah edileceğinin bildiril-
mesinden sonra yeni dava dilekçesi verme süresini (HUMK m. 88’de
üç gün iken) yedi güne çıkarmaktadır.
75. Tasarıda n. 185, kısmen ıslahta bulunacağını bildiren tarafı dahi,
hangi işlemini ne suretle ıslah ettiğini yedi gün içinde bildirmek yükümlülü-
ğünde tutmaktadır.
76. Tasarıdaki m. 186, kötü niyetle ıslah yapmanın sonuçlarına ilişkin
m. 90’da önemli değişiklikler öngörüyor:
a. Bu faraziyede mahkeme, yapılan ıslahı dikkate almadan karar
verebilecektir;
b. şimdiki kuralda, sonda, “mahkûm edebilir” denerek hâkime takdir
yetkisi bırakılmış ilen yeni kural mutlaka ceza verilmesini buyurmak-
tadır;
c. Öngörülen para cezası, arttırılmıştır.
77. Tasarıda m. 188, HUMK m. 375’deki düzenlemeyi değiştiriyor.
Şimdiki düzenlemede, tahkikat sonunda, talep vukuunda, tarafların son
bir layihalar teatisi yapmalarına ve dolayısıyla, layihalar mahkemeye
sunulduğu için, son diyeceklerini böyle yazılı olarak bildirmelerine
izin veriliyordu. Yeni sistemde ise tahkikat sonunda layiha vermek yoktur,
hâkimin taraflara ikişer kez söz vermesi kabul edilmiştir.
78. Tasarıdaki m. 197, delil sözleşmesi konusunu yeniden düzen-
lerken, birkaç on yıldan beri yasa değişikliklerinde hele İİK değişik-
liklerinde en pervasız ölçüde güçlüleri, özellikle bankaları kollayan
kurallar getirilmesini artık kanıksamış iken bize pek şaşırtıcı gelen,
sömürü engellemeye çabalar bir tutum gösteriyor: Taraflardan birinin
ispat hakkını kullanmasını imkânsız kılan veya fevkalâde güçleştiren delil
sözleşmeleri geçersiz sayılacaktır. Demek ki bundan böyle, örneğin ban-
kalar, yaptıkları sözleşmelere “Bu sözleşmeden doğabilecek uyuşmazlık ve
makaleler Bilge UMAR
337TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
davalarda münhasıran bankanın kayıtları delil olarak kabul edilecektir” gibi
utanmazlık kanıtı maddeler koyamayacaklardır, koysalar da madde
geçersiz olacaktır. Aslında şimdi dahi TMK m. 2’deki dürüstlük ilkesini
çiğneyen bu gibi maddelerden, onu koydurup karşı tarafa imzalatanlar
lehine hiçbir yetki doğmadığının kabulü gerekir. “Omnipotent/Gücü
herşeye yeten Bankacılık Sektörü” TBMM’nin bu kuralı yasalaştırmasına
izin verecek mi, TBMM egemenliğin bu sektörde değil de millette ve
milletin temsilcisi sıfatıyla yasama işlevi bakımından kendisinde oldu-
ğunu kanıtlayacak mı, göreceğiz.
79. Tasarıda m. 198, ispat hukukuna yeni kurallar getiriyor: “Taraflar,
dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar. Tarafların
dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini
açıkça belirtmeleri zorunludur”. Tabiî ki bu işleri davacının dava dilekçe-
sinde, davalının cevap layihasında kendi dayanağı vakıaları gösterirken
yapması ve sonradan yeni vakıa iddiası ne zaman öne sürülürse bu
kurala hemen o sırada uyulması gerekir. Somutlaştırmadan kasıt şu-
dur ki, “Kusurlu davranışıyla zararıma yol açtı” gibi vakıa iddiası kabul
edilmeyecektir; kusurlu davranışın hangi somut davranışta kendini
gösterdiği açıkça söylenecek ve o somut davranışın yapıldığının nasıl
kanıtlanacağı belirtilecektir.
80. Tasarıda m. 203, senedi ve yazılı delil başlangıcını da kapsaya-
cak bir üst kavram olarak belge kavramını düzenliyor, ancak senedi
tanımlamıyor ve bundan kasden kaçınıldığı gerekçede belirtiliyor.
Konunun önemi özellikle bu m. 203 tanımlamasına giren ama yazılı
olmayan (fotoğraf, film, hatta ses kaydı gibi) belgelerin de tanımlaması m.
206’da yapılan yazılı delil başlangıcı kavramı kapsamında olacağının böylece
belli edilmesindedir.
81. HUMK m. 288’deki 400 TL (YTL) sınırı tasarıda m. 204’da 500
TL’ye çıkmaktadır.
82. Tasarıda m. 207’de, senede karşı üçüncü kişilerin öne sürdüğü
muvazaa iddiasının tanıkla da ispat edilebileceği açıklığa kavuşturul-
muştur.
83. Tasarıda m. 210, mühürlü veya parmak izi basılmış senetler
konusunu yeni bir düzenlemeye tâbi tutmaktadır. “Hey’et-i ihtiyariye”ye
ve “mahallince maruf iki şahıs”a (HUMK m. 297) mühür veya parmak izi
tasdik ettirme tarihe karışmaktadır.
Bilge UMAR makaleler
338TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
84. Tasarıda m. 212-218, imzanın veya yazının inkâr edilmesi ve
sahtelik iddialarının öne sürülmeleri, incelenmeleri konusunda bugün-
külere göre daha ayrıntılı kurallar getirmektedir.
85. Tasarıda m. 214 yenidir ve güvenli elektronik imzanın inkârı
konusunu düzenlemektedir.
86. Tasarıda m. 217’de, haksız yere sahtelik iddiası öne sürülmesinin
yaptırımları düzenlenmiştir.
87. Tasarıdaki, yeminle ilgili maddeler arasında şimdi HUMK m.
355-356’da düzenlenen, hâkimin re’sen yönelttiği tamamlayıcı yemine
yer verilmemiştir.
88. Tasarıdaki m. 236, yemin formülünü lâikleştirmektedir. HUMK
m. 339’daki formülde, “...Allahınız ve namusunuz üzerine yemin eder misi-
niz?” diye soruluyordu. Oysa herkes, Allah’ı tanıyan İslâm dinine men-
sup değildir, hatta tek Tanrı’yı tanıyan bir dine mensup olmayabilir ve
hatta hiçbir dinsel inancı benimsemiyor olabilir. Tasarının benimsediği
formülde, “...namusunuz, şerefiniz ve kutsal saydığınız bütün inanç ve de-
ğerler üzerine yemin eder misiniz?” diye sorulacak ve kişi de aynı formülü
tekrarlayıp sonunu “...üzerine yemin ediyorum” diye bitirecektir.
89. Tasarıdaki m. 244, hâkimin, ispat edilmek istenen vakıalar
hakkında tanıklardan bir kısmının tanıklığı sayesinde yeterince bilgi
edinmişse, geri kalan tanıkların dinlenmesinden vazgeçilmesine karar
vermek yetkisini tanımaktadır.
90. Tasarı, tanıklarla ilgili kurallarda ufak tefek pek çok değişiklik
yapmaktadır. Örneğin tanık artık telefon, faks veya elektronik posta
gibi araçlarla duruşmaya çağrılabilecektir (m. 246); gelmeyip de zorla
getirilen sanığa, neden gelmemiş olduğu sorulacak ve gelmeyişinin
haklı nedene dayanmaması halinde adlî para cezası verilebilecektir (m.
248); gelen tanık, çağrılmasına neden olmuş dava hakkında ve özellikle
aydınlatması istenen olay hakkında hâkim tarafından bilgilendirilecektir
(m. 263).
91. Bilirkişi konusunda da durum böyledir yani tasarı bu konuda da
çeşitli yeni kurallar getirmektedir, örneğin bilirkişi kurulunun en çok üç
kişiden oluşacağı yolundaki HUMK m. 276 f. III cümle 2’nin getirdiği bu
sınırlama kaldırılmaktadır; hatta değişikliklerden kimi, örneğin hukuk
sorunları hakkında bilirkişiye başvurulmasının kesinlikle yasaklanması
(bunu doğru bulmadığımızı HMK Tasarısına Katkı yazımızda belirti-
makaleler Bilge UMAR
339TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
yoruz) büyük önem taşıyan değişikliklerdir. Keza, bilirkişilik görevini
kabul yükümlülüğü altında olmak için, “malumatına müracaat edilecek
hususu bilmeksizin sanatını icra etmesi kabil olmayan ve alenen icrayı sanat
eden kimse” (HUMK m. 278) olmak gerekmeyecek; mesleği icra etmeyen
kişi de bilirkişilik görevini kabul yükümlülüğü altında olacaktır (m. 274
f. I bent b), hatta vaktiyle de o mesleği icra etmiş olması gerekmeyecek
ve sadece icra etmeye resmen yetkili kılınmış olması yetecektir (m. 274
bent c). Bilirkişiler için Adalet Bakanlığı bir ücret tarifesi hazırlayacak
ve bu tarife her yıl güncelleştirilecektir (m. 287).
92. Keşif konusuna ilişkin maddelerde de ufak tefek birtakım
değişiklikler getirilmiştir. Bunlardan m. 296 özellikle önemlidir. Sözü
geçen maddenin, “...herkes, soy bağının tespiti amacıyla vücudundan kan
veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep olmaksızın bu
zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapıl-
masına karar verir” kuralı getirmesini, HMK Tasarısına Katkı yazımızda
eleştiriyoruz.
93. Ayrı bir bölümün tek maddesi olan m. 297, Anglo-Sakson yar-
gılama usulü hukuklarında uygulanması yaygın bir kurumu, uzman
tanık işlevindeki “taraf bilirkişisi” kurumunu bizim hukukumuza da
almaktadır.
94. Hükmün verilmesi, tefhimi, tebliği ile ilgili kurallara bazı deği-
şiklikler getirilmektedir. Bunlardan belki en önemlisi, “İlâm almak isteyen
taraf, karar ve ilâm harcından ancak, hüküm sonunda kendisine yüklenmiş olan
kısmı öder” diyen m. 306 f. I cümle 1’in getirdiği yeni kuraldır.
95. HUMK, sulh kurumunu düzenlememiştir. Tasarıda m. 317 bu
eksikliği gideriyor ve kurumu şimdiki uygulanış biçimiyle düzene
bağlıyor.
96. Tasarı, sözlü ve seri (hızlandırılmış) yargılama usullerini kal-
dırmakta, yazılı usulün yanında yalnızca basit yargılama usulünü
bırakmaktadır. Bu usul, HUMK’dakine göre daha ayrıntılı olarak dü-
zenlenmiştir. Basit yargılama usulüne ilişkin eski kuralların çoğu da
geçerli kalmaktadır. Yapılan en önemli değişiklik, bu usulde davalının
bir cevap dilekçesi sunmaksızın ilk oturuma gelip cevaplarını oturumda
söyleyebilmesi olanağının kaldırılmış bulunmasındadır; m. 321’e göre,
cevap, tıpkı yazılı yargılama usulünde olduğu gibi 15 günlük süre içinde
ve dilekçeyle verilecektir.
Bilge UMAR makaleler
340TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
97. Tasarının getirdiği en önemli ve en isabetli değişikliklerden
biri de, Avukatlık Kanunu m. 164 f. V’deki, avukatların bir koyundan
iki pösteki çıkarması kuralı işlevinde olan “Dava sonunda... karşı tarafa
yüklenecek vekâlet ücreti avukata aittir” kuralının kaldırılmasıdır (Tasarıda
m. 334). Ancak sayın avukatlar besbelli ki buna rağmen şimdiki tasa-
rıyı pek seveceklerdir, çünkü gördüğümüz üzere tasarı kişilerin bazı
istisnalar dışında bütün davalarda kendilerini avukatla temsil ettirmek
mecburiyeti ilkesini getiriyor.
98. Yine yargılama giderleriyle ilgili kurallar arasında bulunan m.
336’daki f. III, bir yenilik getiriyor. Bu, hükümden sonra (örneğin, istinaf
ve/veya temyiz aşamasında) hükmün kesinleşmesine kadar yapılan
giderlerin tespit edilmesi, dava taraflarından kime bunların tutarından
ne kadarının yükleneceğinin belirlenmesi ve bu hususta mahkemenin
vereceği kararın hükme eklenmesi maddesidir. Bu aslında, gerekçede
de belirtildiği üzere, mahkemenin hüküm kesinleştikten sonra yaptığı
bir idarî işlemdir ve ilâmın icrası sırasında önem taşıyacaktır.
99. Adlî yardım konusu tasarıda şimdiki HUMK kurallarındakine
göre çok daha ayrıntılı düzenlenmiştir; dolayısıyla bu konuda getirilen
yenilikler çoktur; o arada kanun yollarına başvurma aşamasında da adlî
yardımdan yararlanılabileceği kabul edilmiştir (m. 340).
100. HUMK m. 427’nin, hazine avukatı tarafından temsil edilen
kamu kurumları için temyiz yoluna başvurma süresini uzun tutan
kuralı, “devletle kişiler arasında mahkeme karşısında eşitlik ilkesi dikkate alı-
narak” ve tıpkı davada esasa cevap süresi konusunda yapıldığı üzere,
terkedilmiştir, tasarıya konmamıştır (m. 365).
101. Yargılamanın yenilenmesi konusundaki kurallar ufak tefek
değişiklikler getirmektedir.
102. Çekişmesiz yargı başlıklı kısımda yer alan kurallar (m. 386-
392) tümüyle yenidir. Ancak, şimdiki uygulama buraya yansıtılmakla
yetinilmiş, uygulamadakine göre sapma denebilecek değişiklikler
getirilmemiştir.
103. İhtiyatî tedbirlerle ilgili kurallarda önemli değişiklikler vardır.
Birinci olarak, dava öncesinde ihtiyatî tedbir kararı vermeye yetkili ve
görevli mahkeme konusunda şimdiki düzenin başıboşluğu giderilmekte
ve açık seçik kural konmaktadır (m. 394). Kanun yolu aşamasında da,
başvurulan yüksek mahkemenin ihtiyati tedbir kararı verebileceği (aynı
makaleler Bilge UMAR
341TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
maddede) kabul edilmiştir. İhtiyatî tedbir talebi reddedilirse bu karara
karşı kanun yoluna başvurulabilecektir (m. 395). Devletin ihtiyatî tedbir
isterken teminat göstermekten bağışık olduğu kuralı (HUMK m. 110
cümle 2) kaldırılmıştır; bunu doğru bulmadığımızı ve gerekçelerimizi
HMK Tasarısına Katkı yazımızda açıkladık. İhtiyati tedbir kararı alındık-
tan sonra bunun uygulatılması konusunda HUMK bir süre öngörmemiş
iken, tasarıda m. 397, öngörüyor. İhtiyatî tedbirin, hâkim tarafından
aksine karar verilmiş değilse, esas hakkında hükmün tefhim veya tebliğ
edilmesiyle kalkacağı yolundaki, pek sakıncalı sonuçları olabilen HUMK
m. 112’deki ilke değiştirilmiştir; şimdiki bu düzenlemenin tam tersine,
aksi hâkim tarafından kararlaştırılmadıkça tedbir kararı nihaî kararın
kesinleşmesine kadar geçerli olacaktır. Haksız ihtiyati tedbir kararından
dolayı zarara uğrayan kişi, teminat yatmış olmasına rağmen, zararını bu
teminattan veya sorumlu kişinin diğer malvarlığı parçalarından tahsil
edebilmek için bir tazminat davası açıp hüküm almak ve bu hükmü
icraya koymak ihtiyacında olduğundan, o dava konusunda düzenleme
yapılmıştır (m. 403).
104. Tasarıda m. 405’de f. I ve IV, HUMK m. 370’in tersine, delil
tespitinde görev ve yetki konusunu açık seçik kurala bağlamaktadır:
“Henüz dava açılmamış olan hallerde delil tespiti, esas hakkındaki davaya ba-
kacak olan mahkemeden veya üzerinde keşif yahut bilirkişi incelemesi yapılacak
olan şeyin bulunduğu veya tanık olarak dinlenecek kişinin oturduğu yer sulh
mahkemesinden istenir” (f. I); “Dava açıldıktan sonra yapılan her türlü delil
tespiti talebi hakkında sadece davanın görülmekte olduğu mahkeme yetkili ve
görevlidir” (f. IV). Ancak, esas hakkında açılan davada, tespit yoluyla
dosyaya girmiş bir delil kullanılmak istendiğinde o tespitin görevsiz
ve/veya yetkisiz mahkeme eliyle yaptırılmış olması elbette ki delilin
delil niteliğini eksiltmez ve hâkimin bu delili dahi değerlendirip ispat
gücünü takdir etmek yetkisi baki kalır; tespiti yapıp delili dosyaya koyan
mahkeme mutlaka bu delili “murdar” ve şimdi kullanılamaz sayacak
değildir; aksi görüşün de savunulmuş olması nedeniyle duraksamayı
önlemek için yasa f. III’te de yeni bir kuralla konuya açıklık getiriyor:
“Esas hakkında açılan davada, delil tespiti yapan mahkemenin yetkisiz ve
görevsiz olduğu ileri sürülemez”.
105. Tasarıda m. 412, Türkiye’deki taşınmazlara ilişkin aynî hak-
larla ilgili uyuşmazlıklarda tahkime gitmek olanağını artık tanımıyor;
bu değişikliği gerekli ve hatta yerinde sayamadığımı, “HMK Tasarısına
Katkı” yazımda belirtiyorum.
Bilge UMAR makaleler
342TBB Dergisi, Sayı 68, 2007
106. Tasarıda m. 422, hakemin reddedilmesi sürecine bazı yenilikler
getirmektedir.
Tasarı, aslında, 455 madde içinde bulunan binlerce kuralından bir
haylisi ile pek çok sayıda yeniliği hukukumuza getirmektedir; bu yeni-
liklerin bana göre en önemlileri yukarıda listelediklerimdir.
Gerekçe, m. 423’te de bir değişikliğin (hatta çok önemli bir değişik-
liğin) yapıldığını söylüyor: “Maddede, hakem veya hakem kurulunun so-
rumluluğu, görevi kabul edip yerine getirmemiş olması hâli ile sınırlandırılmış;
böylelikle görevin, sorumluluk davası tehdidi olmaksızın yapılması sağlanmış-
tır”. Ben maddede böyle bir sınırlayıcı kural görmedim (zaten olamazdı);
bakalım siz görecek misiniz: “Taraflarca aksi kararlaştırılmamışsa, tahkim
yargılamasında görevi kabul eden hâkim, haklı bir neden olmaksızın görevini
yerine getirmekten kaçındığı takdirde, tarafların bu nedenle uğradığı zararı
ödemekle yükümlüdür.” Bundan daha doğal ne olabilir? Ama tarafların
her ikisinin bir işini görmeyi üstlenmiş, BK m. 386 anlamında onlarla
vekalet akdi yapmış olan hakemin, üstlendiği görevi “Hüsnü surette ifa
mükellefiyeti”ni (BK m. 390 f. I, II) ayaklar altına alıp çiğneyerek sonuçta
iki taraftan birinin yahut her ikisinin zararına sebebiyet vermesi duru-
munda akitler hukukunun genel ilkeleri gereğince tazminat davasına
muhatap olabilmesi de bir o kadar doğaldır ve tasarıdaki, yukarıda
aktardığım m. 423 metni, gördük ki, bunu asla engellemiyor; “Hakem
sadece, görevi kabul etmişken yerine getirmemesi halinde bu tutumundan
doğan zararı tazminle yükümlüdür, ona karşı başka temelde tazminat istemi
öne sürülemez” demiyor.