makaleler Adnan DEYNEKLİ
321TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun deliller faslında (m.
236-374) düzenlenmiş olan ikrar (m. 236), görülmekte olan bir davada
taraflardan birinin, diğer tarafça ileri sürülen ve aleyhinde hukuki sonuç
doğurabilecek nitelikte olan maddi vakıanın doğru olduğunu kabul
etmesini ifade eder.
1
Geçerli bir ikrardan bahsedebilmek için, ikrar içeren beyanın;
mahkemeye yönelik yapılması, maddi bir vakıa içermesi, bu vakıanın
hasımca ileri sürülmesi ve lehine ikrarda bulunulan tarafın aleyhinde
hüküm doğuracak nitelikte olması gerekir. Buna karşılık, beyanda bulu-
nan kimsenin, ikrar kastı veya ikrar niyeti (animus confitendi) ile vakıayı
kabul etmiş olması aranmaz. Diğer bir anlatımla, ikrar, beyanda bulu-
nan kimsenin, iradesine uygun olmasa bile salt beyan, ikrara konu olan
vakıa/vakıaların çekişmesiz hale gelmesi sonucunu doğurur. Aşağıda
ceza yargılama hukukunun aksine medenî yargılama hukukunda pek
nadir telaffuz edilen “manevi unsur” tabirinin ikrar temelinde tesirine
ilişkin bir değerlendirme yapılacaktır. Bu bağlamda, ikrarda manevi
unsurun; ikrarın hukuki niteliğini belirlemede, ikrarın geri alınmasının
şartlarının tespitinde, başka bir mahkeme önünde yapılan ikrarın der-
dest davaya etkisinde, ikrara konu olan vakıayı çekişmesiz kılmasında,
sulh görüşmeleri sırasında yapılan ikrarın doğuracağı sonuçta, yemin
edilirken yapılan bileşik ikrarın bölünmesinde ve nihayetinde bilerek
İKRARDA MANEVİ UNSUR
Dr. Adnan DEYNEKLİ
*
*
Yargıtay Tetkik Hakimi.
1
Tanrıver, Süha, “Türk Medeni Yargılama Hukukunda İkrarın Bölünüp Bölünemeye-
ceği Sorunu”, TBBD, 1993/2, s. 213; Kiraz, Taylan Özgür, Medeni Yargılama Hukukunda
İkrar, Ankara 2005, s. 39.
Adnan DEYNEKLİ makaleler
322TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
ve isteyerek gerçeğe aykırı bir vakıanın kabulünde taşıdığı önem üze-
rinde durulacaktır.
A. CEZA USUL HUKUKUNDA
Ceza yargılamasında, akla ve mantığa uygun olduğu ve hukuka
aykırı şekilde elde edilmediği sürece her türlü delile istinaden hüküm
verilebilir. Vicdani delil sisteminin uygulama alanı bulduğu ceza yar-
gılamasında, delillerin re’sen araştırılması, delil serbestîsi ve delillerin
serbestçe değerlendirilmesi hâkim olan ilkelerdir.
2
Sanığın beyanı, ken-
disine isnat edilen ve suç sayılan bir fiilin tamamen veya kısmen doğru
olduğunun beyan edilmesi yani ikrar (itiraf) şeklinde ise, delil olarak
değerlendirilebilir. Fakat ikrar edilmek suretiyle tarafların üzerinde
uyuştuğu vakıalar ispatın konusu oluşturmaya devam eder; bu durum,
ikrarda bulunmanın altında yatan psikolojik ve patolojik etkenlerin araş-
tırılması gereğini ortadan kaldırmaz.
3
Zira sanığın bir yakınım korumak
amacıyla suç teşkil eden fiili (vakıayı) üstlenmesi veya ekonomik ve
siyasi sebeplerle hapishaneye girmek ve hayali suçlar yaratmak yahut
da toplumda kahraman gibi gözükmek amacıyla kendisini suçun faili
gibi göstermek istemesi ihtimal dâhilindedir.
4
Yalan ikrar beyanlarına
rastlanılabilecek olması, ikrarın delil değerini ve güvenilirliğini azalt-
makta, beyanın sorgulanması ihtiyacını doğurmaktadır. Bu sebeple,
hukuk yargılamasının aksine, ikrarın ne amaçla yapıldığı ve özel bir
ikrar kastının var olup olmadığı önem arz etmekte, ikrar tek başına suç
sayılan fiilin gerçekleştiği yönünde belirleyici olmamaktadır.
5
Yargıtay
Ceza Daireleri ve Ceza Genel Kurulu kararlarında da hâkimi bağlama-
yan ve tek başına delil olarak kabul edilmeyen ikrarın delil değerine
ilişkin; beyanın, hâkim önünde gerçekleşmesi, her türlü maddi ve ma-
nevi baskı, tehdit ve hileden uzak, özgür irade ile yapılmış olması ve
suç sayılan fiilin işlenişi ile uyumlu tamamlayıcı delillerle doğrulanması
hususları gözetilerek sonuca varılmaktadır. Misaller;
2
Taner, Tahir, Ceza Muhakemeleri Usulü, İstanbul 1955, s. 221.
3
Juchems, Hermann, Das Gestaendnis im Zivil-und Strafprozess, Dusseldorf 1935, s. 36,
37.
4
Belgesay, M. Reşit, Hukuk ve Ceza Usulü Muhakemesinde Deliller, İstanbul 1940, s. 129;
Belgesay, M. Reşit, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu Şerhi I, Teoriler, İspat Teorisi,
C. III, 3. Baskı, İstanbul 1950, s. 116, 117; Taner, s. 221.
5
Kunter, Nurullah, Muhakeme Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 8. B, İstanbul 1986,
s. 600.
makaleler Adnan DEYNEKLİ
323TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
“Kasten nikahlı eşini ve öz kızını öldürmek suçundan sanık Mahmut’un,
TCY’nin 449/1, 51/1, 59/2 ve 450/1, 59. maddeleri uyarınca mahkumiyetine
ilişkin Kayseri İkinci Ağır Ceza Mahkemesi’nce 4.10.1990 gün ve 67-125 sayı
ile verilen hükmün kendiliğinden temyize tabi bulunması ve sanık müdafii
tarafından temyiz edilmesi üzerine; dosyayı inceleyen Yargıtay Birinci Ceza
Dairesi’nce, 14.2.1991 gün ve 3546-368 sayı ile;
Karısını ve kızını öldürdüğü kuşkusuyla 28.12.1988 günü gözaltına alınan
sanık, 1.1.1989 tarihinde yapılan sorgulamada suçu inkar etmesine rağmen
serbest bırakılmayarak gözetim altında bulundurulmaya devam edildiği sırada,
el yazısı ile yaptığı başvuru üzerine C. Savcısı tarafından emniyette, daha sonra
Sulh Hakimliği’nde ve bilahare Cumhuriyet Savcılığı’nda alınan ifadelerin-
de suçu ikrar etmişse de, ikrarlar arasında esasa ilişkin çelişkiler bulunduğu
gibi, esasen duruşmada bu ifadelerinin maddi ve manevi cebirle alındığını
ileri sürüp yüklenen suçları kabul etmemesi, ölenin kolundaki bileziklerin elde
edilememesi ve kaybolma nedeninin açıklanamaması, çocuğunu öldürmesi için
herhangi bir neden bulunmaması, kesin ölüm saatinin belirlenememesi, olay
günü saat 07.40’da işine gitmek için evinden çıkan sanığın gittiği yerlerde
kuşkulu bir halinin saptanamaması, bozmaya uyularak yapılan yargılama
sırasında Adli Tıp Biyoloji İhtisas Dairesi’nin 16.8.1990 gün ve 13653 sayılı
raporunda; ‘suçta kullanıldığı ileri sürülen bıçakta kan ve doku hücreleri bu-
lunmadığının belirtilmesi’ karşısında, ilk ifadelerinde sanıkla ölen arasında
geçimsizlik bulunmadığını ifade eden ölenin yakınlarının sonraki ifadelerinde,
sanıkla, karısı arasında geçimsizlik olduğu ve sebebinin sanığın bekar iken
tanıştığı bir kadına karşı duyduğu sevgi olduğunu ileri sürmelerinin sanığın
karısını ve suç tarihinde beş yaşına yeni girmiş kızını öldürdüğünün kesin
kanıtı olamayacağı gözönünde tutularak beraatine karar verilmesi gerektiği)
isabetsizliğinden bozulmuş, Yerel Mahkeme ise, 18.6.1991 gün ve 45-80 sayı
ile; sanığın hazırlık soruşturması sırasında iradi ve özgür ikrarı bulunduğu,
biçimindeki açıklama ile önceki hükümde direnmiştir. Bu hükmün de kendili-
ğinden temyize tabi bulunması ve sanık müdafii tarafından süresinde temyiz
edilmesi üzerine, Yargıtay C. Başsavcılığı’nın ‘onama’ istekli 6.11.1991 gün ve
2481 sayılı tebliğnamesiyle dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle; Ceza Genel
Kurulu’nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü: Ceza Genel Kurulu’nda
duruşma yapılacağına ilişkin bir hüküm bulunmadığından, sanık müdafiinin
bu husustaki isteminin reddine karar verilerek incelenen dosyaya göre; Özel
Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, sanığın üzerine yüklenen
suçların sübuta erip ermediği hususundadır.
Adnan DEYNEKLİ makaleler
324TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
Uyuşmazlığın çözümü için kanıtlara bakıldığında;
1- 28.12.1988 günü akşamüzeri gözaltına alınan sanığın üç gün sonra
1.1.1989 tarihinde alınan ifadesinde: Yüklenen suçları inkâr ederken, (Olay
günü saat 07.45 sıralarında, doldurmak üzere boş piknik tüpü ile evden çıktığı-
nı, servis aracı ile işyerine giderek, Şahin’in çağırması üzerine saat 13.00’ den
sonra DSİ’ye, oradan da terminale gittiğini, tesadüfen karşılaştığı akrabaları
Mevlüt ve Şükrü ile evine gittiğinde olayı öğrendiğini) savunmakta,
2- 4.1.1989 günü el yazısı ile; (Hiçbir baskı altında kalmadan, vicdanımın
sesine dayanarak itiraf ediyorum. Eşimi ve kızımı ben öldürdüm. Kullandığım
bıçağı su ile yıkayıp kaşıklığa bıraktım) biçiminde itirafta bulunmaktadır.
3- Bu itirafname üzerine 5.1.1989 tarihinde C. Savcısı tarafından karakolda
ifadesine başvurulan sanık; (Karımın sık sık yakınmaları nedeniyle gözünün
dışarıda olduğu inancına kapıldım. Olay sabahı 07.40’da uyandım. Kahvaltı
hazırlaması için onu uyandırdım. Aynı şekilde mırıldandığını duydum. Bu
nedenle kendimi kaybettim. Boş piknik tüpü ile kafasına vurdum. Yere düştü.
Tezgâh üzerinden aldığım bıçakla boğazına bir kez vurdum. O sırada kızım
uyanmıştı. Ona vurduğumu hatırlamıyorum. Belki araya girdiği sırada vurmuş
olabilirim. Eşimin kolundaki üç adet bileziği benden sonra eve gelmiş olanlar
almış olabilir...) demek suretiyle yüklenen suçları ikrar etmekte ve bu ikrarı
5.1.1989 tarihinde Sulh Hâkimi önünde de yinelemektedir.
4- Duruşmadaki sorgusunda ise, bu ikrarın özgür irade mahsulü olma-
dığını, maddi ve manevi baskı sonucu elde edildiğini ileri sürerek, yüklenen
suçları işlemediğini savunmaktadır.
5- Olayda görgü tanığı bulunmamakta, ölen Fatma’nın yakınları hazır-
lıktaki anlatımlarında herhangi bir geçimsizlikten söz etmezlerken duruşmada;
sanıkla ölen Fatma arasında geçimsizlik bulunduğunu ve suçu sanığın işlemiş
olabileceğini söylemektedirler.
6- Sanığın servis aracında ve işyerinde bütün gün gözleyen tanıklar Ali,
Şahin, Mevlüt, Ahmet, Zeki, Çerkez herhangi bir fevkaladelik göstermediğini,
normal yaşantısını sürdürdüğünü açıklamakta, Emine, Hikmet, Şerife, Yakup
sanıkla ölen arasında herhangi bir geçimsizliğe tanık olmadıklarını açıklamak-
tadırlar.
7- Yerel Mahkemenin ilk hükmünün bozulması üzerine; sanığın suçu
işlediğini söylediği ekmek bıçağı üzerinde Adli Tıp Biyoloji İhtisas Kurulu’nca
makaleler Adnan DEYNEKLİ
325TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
yapılan inceleme sonucunda; ‘Bıçakta kan veya doku hücreleri bulunmadığı’
16.8.1990 günlü raporla saptanmıştır.
8- 27.11.1988 günlü ölüm muayene tutanağında; (ölen Fatma’nın boy-
nunun sağ ve sol yanında ve sırtında saptanan kesici alet yaralarının hayati
damarları ve kalbe giden sinirleri tahrip edip ölüme neden olduğu, solda bo-
yun üzerinde sol kulak memesine 5 cm. uzaklıkta, 1 cm. genişliğinde, yarım
cm. eninde kanamalı kesici alet yarası, sol çene altında biri 2 cm. diğeri 5 cm.
uzunluğunda iki adet kesici alet yarası, ensede 1 cm. ve 2 cm. uzunluklarında
dört adet kesici alet yarası sırtında dört kesici alet yarası ve yine sırtta 3 cm.
uzunluğunda kanamalı kesici alet yarasından ibaret toplam 11 kesici alet yarası
bulunduğu, boğazda derin olmayan boğma izinin görüldüğü, başkaca darp,
cebir asarına rastlanmadığı ölen Esra’da ise değişik yerlerde 8 adet kesici alet
yarası bulunduğu) belirtilmektedir.
Açıklanan bu kanıtlara göre; sanığın hazırlık soruşturması sırasında,
alınan ilk ifadesinde suçu inkâr etmesine rağmen, gözaltında tutularak, du-
ruşmada maddi ve manevi baskıya dayalı olduğunu ileri sürdüğü, hiçbir yan
kanıtla doğrulanmayan, aksine ölü muayene tutanağındaki fenni bulgularla
esaslı çelişkiler içeren ikrarına dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulması, Ceza
Hukuku’nun maddi gerçeğin hiçbir kuşkuya yer kalmaksızın açığa çıkarılması
ilkesine aykırıdır. İkrarın kabule değer olabilmesi için özgür ve iradi olması
koşuldur. Kaldı ki, fenni kanıtlarla çelişen ve hiçbir yan kanıtla doğrulanmayan
soyut ikrarın mahkûmiyet kararına dayanak yapılması kabul edilemez.
Bu itibarla, sanığın üzerine yüklenen suçlardan cezalandırılmasına yeterli
kesin ve inandırıcı kanıt elde edilemediğinden direnme hükmünün bozulmasına
karar verilmelidir.
Direnme hükmünün değişik gerekçe ile bozulması yolunda oy kullanan
Kurul Üyesi S. Selçuk; ‘İlk mahkeme, yöntemince ikrarın özgür ve iradi olup
olmadığını tartışıp saptamamıştır. Bu konuda dinlenen tanıklığı da değerlen-
dirmemiştir. Kararın yalnızca bu açıdan bozulması gerekir. Yargıtay’ın ilk
mahkemenin yerine geçerek ve ikrarı değerlendirerek, karar vermesi olanaksızdır
ve bu yetki aşımıdır’ görüşünü ileri sürmüştür.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle sanık müdafiinin temyiz itirazları yerinde
görüldüğünden, kendiliğinden de temyize tabi hükmün, isteme aykırı olarak
(Bozulmasına), sonuçta oybirliği, gerekçede oyçokluğu ile 2.12.1991 gününde
karar verildi.”
6
6
CGK, 02.12.1991. 1-301/334
Adnan DEYNEKLİ makaleler
326TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
“Hırsızlık suçundan sanık Osman, Hüseyin ve Hacı Osman’ın; TCY’nin
493/1-son, 522. maddesi uyarınca dokuzar yıl hapis cezasıyla cezalandırılma-
larına ilişkin, Gaziosmanpaşa İkinci Asliye Ceza Mahkemesi’nce 29.5.1992
gün ve 235-382 sayı ile verilen kararın, sanıklar müdafileri ve C. Savcısı tara-
fından temyizi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay Altıncı Ceza Dairesi’nce,
28.9.1992 gün ve 6454-6053 sayı ile; (Sanıkların zora dayalı olduğunu beyan
ettikleri ikrarlarından öteye kanıt bulunmadığı gözetilmeden yazılı şekilde ka-
rar verilmesi isabetsizliğinden bozulmuştur. Yerel Mahkeme ise, 16.11.1992
gün ve 780-722 sayı ile; dosyadaki mevcut kanıtlara göre suçun sübuta erdiği
görüşüyle önceki kararda direnmiştir. Bu karar da, sanıklar müdafileri tarafın-
dan süresinde temyiz edildiğinden, dosya Yargıtay C. Başsavcılığı’nın ‘bozma’
istekli 24.6.1993 gün ve 6/100316 sayılı tebliğnamesiyle Birinci Başkanlığa
gönderilmekle; Ceza Genel Kurulu’nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:
İncelenen dosyaya göre; Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık,
suçun sübuta erip ermediği hususundadır.
Dosyadaki kanıtlara bakıldığında; 29.1.1992 günü şikâyetçi Cafer’e ait
işyerinin, duvarı delinerek içeriye girilip, çelik kasa kırılmak suretiyle içinden
7.800 Mark, 1.200 Dolar ile çek ve senetleri çalınmıştır. Şikâyetçi, 30.1.1992
günü durumu öğrenir öğrenmez kolluğa başvuruda bulunmuş, kolluk yaptığı
tüm çalışmalara rağmen olayın faillerini saptayamamış ve Cumhuriyet Savcı-
lığı’na yazdığı 4.2.1992 günlü yazıda; ‘tüm aramalara rağmen suç faillerinin
yakalanamadığını’ bildirmiştir. Bilahare, 6.2.1992 gecesi saat 02.00 sırala-
rında devriye görevi yapılırken, durumlarından kuşkulanılan sanıklar Hacı
Osman ve Hüseyin yakalanmışlar, üzerlerinde yapılan aramada 3500 Mark,
420 Dolar elde edilmiş, ellerindeki poşette de makas v.s. görülerek bunlara el
konulmuştur.
Olayın görgü tanığı bulunmamaktadır. Sanıklar kolluktaki ifadelerinde
suçu işlediklerini ikrar etmişler. Bilahare, sulh hâkimi tarafından yapılan sor-
gularında ve duruşmada suçu işlemediklerini savunarak, kolluktaki ikrarlarının
baskıya dayalı olduğunu ileri sürmüşler, üzerlerinde yakalanan dövizin dükkân
satışı nedeniyle ortağı Mustafa’dan aldığı 20.000.000 liranın dövize çevrilmesi
sonucu sağlandığını belirtmişler ve bu savunmaları tanıklar Mustafa ile Ab-
dullah tarafından da doğrulanmıştır.
Öte yandan, Adli Tıp Eyüp Şube Müdürlüğü’nün 25.2.1992 günlü ra-
porlarında, sanıklarda eskiye dayalı, iyileşmeye yüz tutmuş ekimoz ve ödemler
bulunduğu da açıklanmıştır.
makaleler Adnan DEYNEKLİ
327TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
Sanıkların üzerlerinde yakalanan dövizin, şikâyetçinin dükkânından
çalındığı saptanamamış, ellerindeki poşette yakalanan aletlerin de olayda
kullanıldığı belirlenememiştir.
3842 sayılı Yasa’yla değişik CYUY’nin 135/a maddesinde; ‘ifade verenin
ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte
kötü davranma, işkence, zorla ilaç verme, yorma, aldatma, bedensel cebir ve
şiddette bulunma, bazı araçlar uygulama gibi iradeyi bozan bedeni veya ruhi
müdahaleler yapılamaz.
Kanuna aykırı bir menfaat vaat edilemez.
Yukarıdaki, fıkralarda belirtilen yasak yöntemlerle elde edilen ifadeler rıza
olsa dahi delil olarak değerlendirilemez’ hükmü yer almakta, 254. maddenin 2.
fıkrasında ise, ‘soruşturma ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde
elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz’ kuralına yer verilmektedir.
Bu düzenlemelere göre, yasak sorgu yöntemleriyle toplanan kanıtlara
dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamayacağı açıktır.
İnceleme konusu olayda, sanıklar kolluktaki ikrarlarının baskıya dayalı
olduğunu ileri sürmektedirler ve bu savunmaları Adli Tıp Eyüp Şube Mü-
dürlüğü’nün raporları ile de doğrulanmaktadır. Kaldı ki, sanıkların suçu
işlediklerine dair başkaca hiç bir yan kanıt ta elde edilememiştir.
Ceza yargılamanın amacı hiç bir duraksamaya yer vermeyecek biçimde
maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Hâlbuki sanıkların yüklenen suçu işledik-
lerine dair herhangi kanıt elde edilememiştir. Bu itibarla suç sübuta ermemiştir.
Direnme kararının bozulmasına karar verilmelidir.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle, sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu
itibarla yerinde görüldüğünden direnme kararının istem gibi (Bozulmasına),
4.10.1993 günü oybirliğiyle karar verildi.”
7
“Hırsızlık suçundan sanık Ahmet’in, TCK’nın 491/4; 2253 sayılı Ya-
sa’nın 12/1-2; TCK’nın 59; 647 sayılı Yasa’nın 4 ve 6. maddeleri uyarınca
sonuçta 750.000 lira ağır para cezasıyla cezalandırılmasına, verilen cezanın
ertelenmesine, çalınan videonun değeri olan 1.600.000 liranın sanıktan alı-
nıp katılana verilmesine ilişkin, Şavşat Asliye Ceza Mahkemesi’nce verilen
26.9.1991 gün ve 1990/53-1991/94 sayılı hükmün o yer Cumhuriyet Savcısı
7
CGK, 04.10.1993, 6-192/217
Adnan DEYNEKLİ makaleler
328TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
tarafından temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay Altıncı Ceza Dairesi,
25.6.1992 gün ve 4349/5104 sayı ile; ‘Sanığın, atılı suçu işlediğine dair zora
dayalı olduğunu beyan ettiği hazırlık soruşturması sırasındaki ikrarı dışında
kesin ve inandırıcı delil mevcut olmadığı gözetilmeden yazılı şekilde hüküm-
lülük kararı verilmesi’ isabetsizliğinden kararı bozmuştur. Yerel Mahkeme ise,
‘17.9.1992 gün ve 75/106 sayı ile Sanık, zabıta ve Cumhuriyet Savcılığı’nda
yüklenen suçu işlediğini ikrar etmiş, zabıtadaki beyanını saptayan Abdullah ve
Cevdet de kendisine baskı yapılmadığını söylemişlerdi. Sanığın ikrarı; tanıklar
Nihat’ın duruşmadaki, Ahmet’in jandarmadaki anlatımlarıyla doğrulandığı-
na göre, yüklenen suçu işlediğinin kabulü gerekir’ biçimindeki açıklamalarla
önceki hükümde direnmiştir. Bu hüküm de sanık tarafından süresinde temyiz
edildiğinden dosya, Yargıtay C. Başsavcılığı’nın onama istekli 20.9.1993 gün
ve 6/65146 sayılı tebliğnamesiyle Birinci Başkanlığa gönderilmekle; Ceza Genel
Kurulu’nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:
İncelenen dosyaya göre;
Sanık, zabıtaca saptanan 6.9.1990 günlü ifadesinde, müştekiye ait videoyu
Ahmet ile birlikte çaldıklarını ve Ardahan’da bir taksiciye 200 bin liraya sattık-
larını beyan etmişse de, Cumhuriyet Savcılığı’nda ve duruşmada bu beyanın
zora dayalı olduğunu iddia edip yüklenen suçu işlemediğini savunmuştur.
Suça konu video elde edilememiş ve direnme kararında belirtildiği gibi
sanık Cumhuriyet Savcılığı’nda suçu ikrar etmemiştir.
Tanık Nihat’ın görgüye dayalı bilgisinin bulunmadığı belirlendiğine ve
tanık Ahmet’te Cumhuriyet Savcılığı’nda ve duruşmada sanık olarak verdiği
ifadesinin baskıya dayalı olduğunu ileri sürdüğüne göre sanığın jandarmadaki
ikrarının doğrulandığı söylenemez.
Bu itibarla, yüklenen suçu işlediğine ilişkin zora dayalı olduğunu iddia
ettiği ikrarı dışında hakkında yeterli ve her türlü kuşkudan uzak inandırıcı
ve kesin delil bulunmayan sanığın aksi kanıtlanamayan savunmasına itibar
edilerek beraatine karar verilmesi gerekirken karar yerinde yazılı gerekçeyle
mahkûmiyetine karar verilmesinde isabet görülmediğinden direnme hükmünün
açıklanan bu nedenlerle bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyeleri; ‘direnme kararının haklı
nedenlere dayandığını’ belirterek onanması yönünde oy kullanmışlardır.
makaleler Adnan DEYNEKLİ
329TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle Yerel Mahkeme direnme hükmü-
nün isteme aykırı olarak (Bozulmasına), 18.10.1993 günü oyçokluğuyla karar
verildi.”
8
B. MEDENİ USUL HUKUKUNDA
I. İKRARIN HUKUKİ NİTELİĞİNİ BELİRLEMEDE
İkrarın hukuki niteliği konusunda; ikrarın bir delil olduğu, feragat
veya tek taraflı bir tasarruf işlemi olduğu, hem bir delil hem de bir
tasarruf işlemi olduğu, tek taraflı bir usul işlemi olduğu şeklinde çe-
şitli görüşler ileri sürülmüştür.
9
İkrarın hukuki niteliğini belirlemede
manevi unsur, bu görüşlerden özellikle, ikrarın feragat veya tek taraflı
bir tasarruf işlemi olduğu görüşü ile tek taraflı bir usul işlemi olduğu
görüşü bakımından ele alınabilir.
1. Feragat veya Tek Taraflı Tasarruf İşlemi Olduğu Görüşü
İkrarı taraflar arasında bir tasarruf işlemi olarak gören ve taraf ira-
desine önem veren bu görüşe göre, ikrarda, ikrara sebep olan ve animus
confitendi olarak tabir edilen bir niyetin varlığı mevcuttur.
10
İkrarı ortaya
çıkaran ikrar niyeti ve buna yönelik irade beyanı, ikrarın ayrılmaz bir
parçasını oluşturur.
11
İkrar, tespit iradesine (feststellungswille) dayanan
bir irade beyanı veya ispattan feragat iradesine (beweisverzichtswille)
dayanan bir irade beyanı (erklaerungswille) olarak ortaya çıkabilir.
12
İkrarda bulunanda, tespit iradesinin varlığı halinde, vakıaları gerçekli-
ğini göz önüne almadan doğru kılma iradesi; feragat iradesinin varlığı
halinde ise, hasmı ispattan kurtarma iradesi bulunur.
13
İkrarda bulunan,
hasmının ileri sürdüğü vakıayı inkâr etmemek aksine doğrulamakla,
vakıanın onun tarafından ispatını talep etmekten feragat etmektedir.
14
8
CGK, 18.10.1993, 236/255.
9
Konu ile ilgili görüşler için bkz., Kiraz, s. 48 vd.
10
Wach, Adolf, Das Gestaendnis, AcP 1881/64, s. 202, 216, 227; Kitz, Eugen, Das sogeannte
qualifiziert Gestaendnis und seine Bedeutung für die Beweislast, Würzburg 1913, s. 5-9.
11
Kitz, s. 6, 7.
12
Bkz., yuk. dpn. 10.
13
Kitz, s. 6.
14
Planck, Julius Wilhelm, Lehrbuch des Deutschen Civilprozessrechts, Band 1, Nördlingen
1887, s.321; Juchems, s. 11.
Adnan DEYNEKLİ makaleler
330TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
Şu halde, ikrar, uyuşmazlık konusu hak üzerinde ispattan feragat şek-
linde bir tasarruftur.
15
2. Tek Taraflı Bir Usul İşlemi Olduğu Görüşü
İkrarı tek taraflı bir usul işlemi olarak gören görüşe göre, ikrar, delil
ikame faaliyetini ve ispat gereğini ortadan kaldıran bir usul işlemidir.
16
Zira ikrar, konu edindiği vakıaları çekişmesiz kılma ve bu vakıalar ba-
kımından ispat gereğini ortadan kaldırma şeklinde usulî bir etkiye sa-
hiptir. İkrar ile istenilen beyan edilebilir ancak beyan edilenin istenilen
olması gerekmez. İkrar ile feragat, birbiriyle bağdaştırılması imkânsız
iki kavramdır. Feragat, bir hukuki tasarruftur; hak doğurmak bir yana,
haktan vazgeçme anlamına gelir. İkrarda ne vakıaları çekişmesiz kılma
isteğinin (nichtbestreitenswollen) açıklanması ne de feragat açıklaması
(verzichtsterklaerung) söz konusudur. Aksine, ikrar beyanı gerçeğin
açıklanması (wahrheitsbestaetigung) ve gerçeğin onanmasıdır (wahr-
heitserklaerung).
17
İkrarın içerisinde kendiliğinden var olan gerçeklik
beyanı, ikrara kanundan doğan ispat edici bir etki kazandırır. Bunun
özel bir etki yaratma iradesi ile ilgisi yoktur. İkrarın hükümlerini doğu-
rabilmesi için bütün usul işlemlerinde aranan beyan iradesinin (erklae-
rungswille) varlığı yeterlidir.
18
Görülmekte olan bir dava sırasında veya
dava dolayısıyla taraflardan biri ikrarda bulunmakla, ruhî hayatında
mevcut olan bir bilgiyi açığa vurur. İkrar beyanı, ikrarda bulunanın
iradesine uygun olmasa bile ikrar, kanun gereği kendiliğinden konu
edindiği vakıaları çekişmeli olmaktan çıkarır. İkrarda bulunanın irade-
sinin bu hukuki sonuca yönelmiş olması aranmaz.
19
İkrarda hukuki bir
15
Planck, s. 317, 320.
16
Baumbach, Adolf - Lauterbach, Wolfgang - Albers, Jan - Hartmann, Peter, Zivilpro-
zessordnung, 58, Auflage, München 2000, var § 288 Nr.6; Rosenberg, Leo - Schwab,
Karl, Heinz - Gottwald, Peter, Zivilprozessrecht, 15, Auflage, München 1993, § 114
I/1g; Schoffs, Hans - Gert, Entwicklung und Aktuelle Bedeutung der Regeln über Gesta-
endnis und Nichtbestriiten im zivilprozess, Münster 1980, s. 18; Greminger, René: Das
Zugestaendnis im zivilprozessrecht, Zürich 1981, s. 72; Kiraz, s. 59; Tanrıver, s. 219; Umar,
Bilge, Muhtevası ve Hukuki Mahiyeti Bakamından İkrar Kavramı, İÜHFM 1964/1-2, s.
250; Umar, Bilge - Yılmaz, Ejder, İspat Yükü, 2. Baskı, İstanbul 1980, s. 198; Pekcanıtez,
Hakan - Atalay, Oğuz - Özekes, Muhammet, Medeni Usul Hukuku, 2. Baskı, Ankara
2001
17
Bülow, Oskar, Das Gestaendnisrecht, Freiburg/Tübingen 1899, s. 44; Rosenberg
– Schwab - Gattwald., § 114 I/1d.
18
Bülow, s. 50 vd., 172, 199 vd., 223, 225.
19
Rosenberg - Schwab - Gottwald: § 114 I/1g.
makaleler Adnan DEYNEKLİ
331TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
sonuca ulaşma iradesinin değil, açıklama yapma iradesinin bulunması
yeterlidir. İkrarda bulunanın ne amaçla ikrarda bulunduğu önem taşı-
maz. Bu nedenle, animus confitendinin yani ikrar niyetinin varlığına ve
hatta ikrarın kendi aleyhine sonuç doğurabileceğinin ikrarda bulunan
tarafından bilinmesine gerek yoktur.
20
Tek taraflı ve mahkemeye yöne-
lik beyanla yapılan ikrarın, konu edindiği vakıaları çekişmesiz kılması
şeklindeki asli etkisi, usul hukuku alanında doğar. İkrarın bu etkisini
doğurabilmesi için, herhangi bir makamın veya kişinin kabulü gerekli
değildir. Hâkimin, ikrarı hükmüne esas alabilmesi için, usuli normların
tayin ettiği kurallara diğer bir deyişle kanunun öngördüğü şekli mera-
sime (m. 151) uyulması yeterlidir.
II. İKRARIN GERİ ALINMASININ ŞARTLARININ TESPİTİNDE
HUMK’un 236/II. maddesine göre, maddi bir hatadan doğduğu
ispat edilmedikçe ikrar geri alınamaz. Maddi hata, ikrara konu olan ve
gerçeğe uygun olmayan vakıaya ilişkin ikrarda bulunanı ikrara sevk
eden bilgisizlik, yanlış ve eksik bilgiden kaynaklanan yanılgıdır.
21
Bu-
rada saikte değil, vakıada bir yanılgı söz konusudur. Bu nedenle, yanlış
tahmin, kanaat veya değerlendirme ikrarda maddi hatanın varlığını
göstermez. Keza, ikrar iradesinin oluşumu sırasında etkili olan saik
hatası
22
yani ikrar beyanında ifadesini bulmayan psikolojik olgu; ikrarda
bulunanı ikrara sevk eden istek, duygu ve düşünce ikrarın geçerliliğine
etki etmez. İkrarda bulunan ikrarda bulunmakla, kanun koyucunun bu
beyana bağladığı sonuca, bunu arzu etmemiş olsa bile katlanmak duru-
mundadır. Hâkim önünde gerçekleşen beyana itibar edilerek sonuçlarını
doğurabilmesi için, tarafın ikrar kastı veya niyetiyle hareket etmediğine
bakılmayan ikrarda, en başta aranılmayan bir husus, beyan geri alınır-
ken de dayanak teşkil etmez. Bu durum, ikrarın bir usul işlemi olması
ve bu işlemlerde, içsel yani deruni ve ruhsal durumlara maddi hukuk
işlemlerinin aksine kural olarak önem verilmemesinin de bir gereğidir.
23
İkrarın geri alınmasına ilişkin kanunda maddi hata kavramına yer ve-
20
Baumbach – Lauterbach – Alber - Hartmann. § 288 Nr. 5
21
Kiraz, s. 264.
22
Edis, Seyfullah, Türk-İsviçre Borçlar Hukuku Sistemine Göre Hata, Ankara 1973, s. 12;
Kocayusufpaşaoğlu, Necip, Güven Nazariyesi Karşısında Borç Sözleşmelerinde Hata
Kavramı, İstanbul 1968, s. 45, 46 .
23
Kiraz, s. 244; Karslı, Abdurrahim, Medeni Usul Hukukunda Usuli İşlemler, İstanbul
2001, s. 217, 218.
Adnan DEYNEKLİ makaleler
332TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
rilmiş olmasından hareketle, bu kavramın, maddi hukuk hükümlerine
göre irade ile beyan arasındaki uygunsuzluk halinde beyan sahibine
hukuki işlemin iptalini isteme hakkı veren hata hallerini de kapsadığı
şeklinde bir değerlendirme yapmak uygun değildir.
24
Zira HUMK’un
236/II. maddesindeki maddi hata ile BK’nın 24. maddeleri hükümlerin-
deki hatanın hukuki mahiyetleri birbirinden farklıdır. Maddi hukukun
irade fesatlığı nedeniyle işlemin iptaline imkân veren hükümleri, usul
işlemi medeni hukuk anlamında bir hukuki işlem olmadığı için genel
anlamda uygulama alanı bulamaz. İkrar, geçerliliği ve şartları HUMK
ile tayin edilmiş ve hükümlerini yargılama hukuku alanında doğuran
tek taraflı bir usul işlemidir. İkrar yeni bir hukuki durum yaratan bir
hukuki işlem olmayıp, onun işlevi mevcut bir durumun doğrulanması
ve açıklanmasından ibarettir. Diğer bir deyişle, Borçlar Kanunu’nda
öngörülen hata, irade beyanında yani belli bir yükümlülüğü meydana
getirmeyi veya değiştirmeyi yahut da ortadan kaldırmayı amaçlayan
beyanlara ilişkin olduğu halde, HUMK’daki hata bir bilgi beyanına
yani mevcut bir vakıayı sadece bildirmeye amaçlayan ikrara ilişkin
bir durumdur. İrade beyanları kurucu nitelikte beyanlar olduğu hal-
de, ikrar açıklayıcı nitelikte bir beyandır. İkrarda bulunan, kanunun
ikrara bağladığı sonucu arzu etmemiş olsa bile, bu durum, ikrarın hü-
kümlerini doğurmasına engel değildir. İkrar beyanı, ikrarda bulunma
iradesine nazaran üstün tutulmuş, ikrar beyanına içsel iradeden daha
fazla önem verilmiş, animus confitendi maddi hata ile sınırlandırılmıştır.
Bu nedenle, maddi hukuk hükümlerine göre iradeyi sakatlayan hallerin
varlığı ileri sürülerek –hatadan daha ağır şartlarla yapılan hile ve ikrah
hariç– ikrar işlemini iptal ettirme imkânı mevcut değildir.
25
III. BAŞKA BİR MAHKEMEDE YAPILAN İKRARIN
DERDEST DAVAYA ETKİSİNDE
Başka bir mahkemede veya aynı mahkemede başka bir davada usu-
lüne uygun (m. 151/IV) şeklide yapılmış ikrar, derdest dava bakımından
beyana konu olan aynı vakıa/vakıaları çekişmesiz kılar ve mahkeme içi
24
Kiraz, s. 269.
25
Onar, Sıdık Sami - Belgesay, M. Reşit, Adliye Hukukunun Umumi Esasları, İstanbul
1947, s. 110; Kiraz, s. 269. Ayrıca bkz., 4. HD, 26.01.1959, 10890/1234 (Erdemir, İlter,
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu Şerhi, İstanbul 1986, s. 481, 482); 4. HD. 04.05.1967,
3124/3848 (Kiraz, s. 269).
makaleler Adnan DEYNEKLİ
333TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
ikrar (m. 236/I) olarak hükümlerini doğurur.
26
Buna karşılık, Yargıtayın
bir kararına
27
konu olayda; ikrar beyanında bulunan kimsenin, bu be-
yanının sadece ikrarda bulunduğu dava bakımından geçerli olduğunu
ileri sürmesi durumunda, ikrarının başka bir davada mahkeme içi ikrar
olarak hüküm doğuramayacağı ifade edilmiştir. Söz konusu kararda
gerekçe olarak ikrarda bulunan kimsenin kastının ancak belli bir da-
vanın karara bağlanmasını sağlamaktan ibaret olduğu ileri sürülmüş-
tür. Hâlbuki Yargıtay’ın bu kararının aksine, ikrarda bulunanın ikrar
beyanı üzerindeki tasarrufu, nitelikli veya bileşik ikrarda bulunmak
suretiyle ikrarın etkisini sınırlandırmaya veya hükümden düşürmeye
yönelik olabilir. Bu şekilde bir ikrar beyanında bulunmamış olan borçlu,
başka bir davada yaptığı ikrarının, yapıldığı dava bakımından geçerli
olduğu veya ikrarda bulunma kastının o davanın karara bağlanması
ile sınırlı olduğu şeklinde ikrar beyanının etkisi üzerinde derdest dava
bakımından bir tasarrufu olamaz.
28
İkrarda bulunanın aleyhindeki va-
kıayı bir faaliyeti dâhilinde kabul etmiş ve tutanağa geçirilmiş olması,
başka bir davada yapılmış olsa bile ikrarın güvenilirliğini ve değerini
azaltabilecek bir durum değildir.
29
Zira medeni usul hukukunda, ikra-
rın ne amaçla yapıldığı (animus confitendi) önem taşımadığı gibi ikrar
beyanına bağlanan sonuçlar da kanun gereği (m.238/II) kendiliğinden
(ipso iure) doğmaktadır.
30
IV. İKRARA KONU OLAN VAKIAYI
ÇEKİŞMESİZ KILMASINDA
İkrar, bilgi açıklaması içerin bir beyandır (wissenserklaerung).
31
İkrarda bulunanın, uyuşmazlık konusu vakıa hakkındaki bilgisini
mahkemeye aktırırken hangi amaçla ve istekle ikrarda bulunduğu
önem taşımaz. Bilgiyi açığa vuran beyan, buna sebep olan manevi un-
26
Kuru, Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. II, 6. Baskı, Ankara 2001, s. 2045; Tanrıver,
s. 222; Kiraz, s. 168; 4. HD. 09.03.1978, 6647/3047 (Yasa HD. 1989/1, s. 69,70).
27
4. HD, 18.11.1958, 8108/7458 (Demirhan, Orhan - Tazebay, İlksev, Hukuk Muhakemeleri
Usulü, C. II, Ankara 1965, s. 538). Mahkeme içi ikrar olmadığı yönünde ayrıca bkz.,
Belgesay, Deliller, s. 129, 130; Belgesay, İspat Teorisi, s. 120; Pekcanıtez – Atalay - Öze-
kes, s. 362; Bilge, Necip - Önen, Ergun, Medeni Yargılama Hukuku, Ankara 1978.
28
Kiraz, s. 168,
29
Tanrıver, s. 222.
30
Kiraz, s. 169.
31
Rosenberg – Schwab - Gottwald, § 114 I/1g; Lüke - Wax., § 288 II Nr. 6; Bilge - Önen,
s. 512; Kiraz, s. 41.
Adnan DEYNEKLİ makaleler
334TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
surdan soyut olarak, hükümlerini doğurur. İkrar niyeti içeren özel bir
iradenin aranmaması, ikrarda bulunanın iradesine uygun olmasa bile,
ikrara konu olan vakıaların çekişmesiz hale gelmesi sonucunu doğu-
rur. İkrara konu olan vakıalar bakımından, ispat gereği ve delil ikame
faaliyeti ortadan kalkar.
V. SULH GÖRÜŞMELERİ SIRASINDA YAPILAN İKRARIN
DOĞURACAĞI SONUÇTA
HUMK’da sulh görüşmeleri sırasında yapılan ikrarın geçerli ol-
mayacağı hükme bağlanmıştır (m. 236/III). Şu halde, taraflardan biri,
sulh görüşmeleri sırasında aleyhinde olan bir vakıayı ikrar ederse, bu
ikrarın mahkeme içi ikrar (m. 236/I) olarak hükmü yoktur. Çünkü sulh
görüşmelerinde taraflar karşılıklı fedakârlıkta bulunmak üzere bir araya
gelmekte, sulhun başarısı içinde tarafların rahat ve samimi şekilde ha-
reket edebilmeleri bakımından,
32
ikrar beyanı mahkeme içi ikrar olarak
hüküm doğurmamaktadır. Bununla beraber, sulhta ikrarın geçersizli-
ğini, taraflarda ikrar kastının değil, sulh olma arzusunun bulunmasına
dayandıran bir görüşte mevcuttur.
33
Ne var ki ikrarda, ikrar kastı veya
başka bir şekilde manevi unsurun mevcudiyeti aranamayacağı için, bu
gerekçenin hareket noktasına katılma imkânı bulunmamaktadır.
VI. BİLEREK VE İSTEYEREK GERÇEĞE AYKIRI BİR
VAKIANIN İKRARINDA
HUMK’un 236/II. maddesi’nde açıkça düzenlenmemiş olmama-
sına rağmen, ikrarın geri alınabilmesin şartlarından biri olarak, ikrar
edilen vakıanın gerçeğe uygun olmaması husussunun da işin niteliği
gereği ikrarın maddi hata sonucu yapıldığı hususu ile birlikte ispatı
aranmalıdır.
34
Zira ikrar, maddi hata sonucu yapılmışsa, diğer bir de-
yişle ikrarda bulunan taraf, ikrar ettiği vakıa hakkında bir yanılgıya
düşmüşse, ikrar edilen vakıa gerçekte ya hiç ya da ikrar edildiği şekliyle
olmamıştır. Maddi hatadan kaynaklanan bir yanılgıya dayanmayan,
gerçeğe aykırı bir vakıanın ikrarı halinde ise, tarafın bilerek ve isteyerek
32
Pekcanıtez - Atalay - Özekes, s. 362.
33
Tuğsavul, Muhsin, İspat Külfeti - Kanuni Deliller ve İkamesi, Ad. D. 1951/7, s. 1068.
34
Tercan, Erdal, “Medeni Yargılama Hukukunda İkrarın Geri Alınması”, Batider 1998,
C. XIX, S. 3, s.123.
makaleler Adnan DEYNEKLİ
335TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
(bilinçli olarak) vakıayı ikrar ettiği sonucuna varılır. Gerçeğe aykırı bir
vakıanın bilinçli olarak ikrarı durumunda, bunun yaptırımı; ikrarın geri
alınamaması şeklinde ortaya çıkar. Özel bir amaçla gerçeğe aykırı vakı-
anın ikrarı halinde, ikrarın geri alınmamasını, maddi hataya dayanma
şartının gerçekleşmemesinden öte, ikrarda bulunanın gerçeği söyleme
yükümlülüğüne aykırı hareket etmiş olmasının bir sonucu olarak da
değerlendirilmektedir.
35
İkrar edilen vakıa gerçeğe aykırı olsa bile, ikrarda bulunan taraf,
ikrarın maddi hatadan kaynaklandığını ve ikrar edilen vakıanın gerçeğe
uygun olmadığını ispat edemediği sürece bu ikrarı ile bağlı kalır. Şu
halde, ikrarda bulunanın ikrarını geri alması, özel bir amaçla ikrarda
bulunduğu anlaşılmadıkça; ikrarın maddi hata sonucu yapıldığı ve
ikrar edilen vakıanın gerçeğe uygun olmadığı ispat edildiği takdirde
mümkün olur.
36
Bilinçli olarak gerçek olmayan bir vakıanın ikrarına (bewsste gesta-
endnis)
37
mukirin iç dünyasında mevcut olan çeşitli sebepler; örneğin,
karşı tarafa hoş görünmek, bazı kimselerin tanıklığını önlemek, davanın
bir an önce bitmesini sağlamak etken olabilir.
38
Bu durum, medeni usul
hukukuna uzak bir kavram olan animus confitendinin ne şekilde tezahür
ettiğine yönelik sübjektif bir süreci ifade etmektedir.
SONUÇ
Maddi hukukta, hukuki işlemlerin geçerliliği için bir irade açıklama-
sının varlığı ve bu açıklamanın belli bir amaca yönelmiş olması aranır.
Örneğin, hukuki işlemlerin bir türü olan tasarruf işlemlerinde tasarrufta
bulunan kimsenin malvarlığının aktifindeki mevcut haklarda, başkası
lehine bir azalma, değişme veya kısıtlama amacına yönelmiş bir iradenin
(tasarruf kastının/niyetinin) varlığı gerekir. Şu halde, hukuki işlemlerin
35
Tartışmalı bu husus için bkz., Tercan, Erdal, “Medeni Usul Hukukunda Gerçeği
Söyleme Yükümlülüğü”, SÜHFD Prof. Dr. Şakir Berkiye Armağan, Konya 1996, s.
181-212.
36
Baumbach - Lauterbach - Albers - Hartmann, § 290 Nr. 5; Schoofs, s. 16; Bilge - Önen,
s. 521; Belgesay, İspat Teorisi, s. 122; Kiraz, s. 255; Tercan, İkrarın Geri Alınması, s. 123;
Kuru, s. 2049.
37
Rosenberg - Schwab - Gottwald, § 114 I/1 f.; Lüke - Wax, § 290 Nr. 6; Schoofs, s.
17.
38
Belgesay, İspat Teorisi, s. 122, 123; Kiraz, s. 251.
Adnan DEYNEKLİ makaleler
336TBB Dergisi, Sayı 64, 2006
geçerliliği için, irade açıklamasının varlığından başka bu açıklamanın
belli bir amaca yönelmiş olması kurucu unsurdur. Buna karşılık, bir
bilgi açıklaması olan ikrarda animus confitendi denilen özel bir ikrar
iradesinin varlığına ve mukirin iradesinin ikrarda bulunma niyetiyle
açıklanmış olmasına gerek yoktur. Yalnızca hasmının iddiasına konu
yaptığı vakıa hakkında bilgisini mahkemeye aktarmakta olan mukirde,
beyana yönelik bir iradenin (beyan iradesinin) varlığı yeterlidir; ikrar
bağlanan sonucu istemiş veya arzu etmiş olması aranmaz. Geçerli ve
tamamlanmış bir ikrar beyanında, animus confitendinin aranmaması
nedeniyle, ikrar, ikrarda bulunanın iradesine uygun olmasa bile, konu
edindiği vakıaları çekişmesiz kılar. Bilgiyi açığa vuran ikrar beyanı,
ikrarı ortaya çıkaran manevi unsurdan yani animus confitendiden
soyut olarak kendiliğinden etkisini doğurur; bunun özel bir etki yarat-
ma iradesi ile ilgisi yoktur. Bu kısa tespitler içeren yazımızda da ifade
edilmek istendiği üzere, ikrarı karakterize eden hususlar tamamen usuli
normlardır.