makaleler Yakup ÇOŞAR
281TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
GİRİŞ
Bu çalışmada kentleşme süreci ve bunun sonuçlarının çocuk suçlulu-
ğuna etkileri incelenmektedir. İleride vurgulanacağı gibi Türkiye’de çocuk-
ların işledikleri suçların çok büyük bir bölümü kentlerde işlenmekte, suç
işleyenlerin de gene çok büyük bölümü kentlerde oturmaktadır.
Konuya girmeden önce bu çalışmada kullandığım kavramlar üzerin-
de kısaca durmak istiyorum. Türkçe’de 12-18 yaş arasındaki insanların
işledikleri suçlarla ilgili “çocuk suçları“ kavramı kullanılır. Esas olarak
12-15 yaş arası çocukları yargılamak üzere kurulan mahkemeler Çocuk
Mahkemleri adı altında kurulmuşlardır. Bu mahkemelerin kuruluş yasa-
sında 18 yaşın altındaki çocuklar/gençler üç kategoriye ayrılmaktadırlar;
11 yaşın altındakiler için çocuk, 12-15 yaş arasındakiler için küçük ve 15-18
yaş arasındakiler için genç kavramı kullanılmaktadır. Bunlara ek olarak
aşağıda tanımlayacağım ergen kavramı yasada değilse de konu ile ilgili
literatürde kullanılmaktadır.
Ergen ve genç kavramlarını tercih etsem de ben de bu çalışmada daha
çok çocuk kavramını kullanmaktayım. Çalışmamda alıntıladığım araştır-
maların bir kısmı, özellikle de çocuk mahkemeleri konusunda yapılan
araştırmalar yasada küçük diye tanımlanan grupla ilgilidir. Bu konuda
yaptığım alıntılarda küçük kavramı da kullanılmaktadır.
Ancak bu yaş grubunun tümünü tanımlayan ve sınırlayan kavram
“ergen“ kavramıdır. Türkçedeki çocukluk kavramının alt yaş sınırı, gençlik
kavramının da üst yaş sınırı yoktur. Bu anlamda ergen kavramı çalışmada söz
konusu edilen yaş grubunu tanımlamak açısından uygun düşmektedir.
KENTLEŞEN TÜRKİYE’DE
ÇOCUK SUÇLULUĞU
Yakup ÇOŞAR
*
*
Zürih Kantonu’nda sosyal çalışmacı.
Yakup ÇOŞAR makaleler
282 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Bu nedenle ilk bölümde ergenlik dönemini, bu dönemi ayrıksı kılan
özellikleri ve bu özelliklerin suç işlemeyle ilintisini söz konusu edeceğim.
Çalışmanın eksenini oluşturan ikinci bölümde kentleşme süreci ile ortaya
çıkan ve bireyselleşme kavramı çerçevesinde tartışılan değişimleri ele ala-
cak, Türkiye özelinde bu sürecin kazandığı özellikler ve bunların çocuk
suçluluğuna etkilerini konu edineceğim. Üçüncü bölümde Türkiye’deki
kurumlaşmanın yetersizliği ve bu yetersizliğin şehirleşen Türkiye’de çocuk
suçluluğuna etkisini inceleyeceğim. Bölümün sonunda suça itilmiş çocukla-
ra destek olmak için kurulmuş Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vak-
fı’nı, kentleşme sürecinde oluşması gereken kurumların bir modeli olarak
kısaca tanıtacağım. Son bölümde ise çalışmanın bütününden çıkardığım
sonuçları özetleyeceğim.
I. Ergenlik Dönemi
Ergenlik döneminin, ülkelerin coğrafi ve kültürel yapılarına göre fark-
lılıklar gösterse de, genel olarak 11-12 yaşlarında başlayıp 18-20 yaşlarında
sona erdiği kabul edilir. Dönemin başlangıcına ölçü olarak ergenlerde ortaya
çıkan fizyolojik değişiklikler (kızlarda gögüslerin büyümesi, erkeklerde
genital organlarda kıllanma) alınır. Bitişine ise gencin kaba çizgileriyle bir
kimliğinin oluşması, değer yargıları ve normları içselleştirmesi, okul ya
da iş konusunda yönünün netleşmesi, duruma göre meslek sahibi olması,
aileden bağımsız yaşaması ya da kendi başına bir aile kurması gibi sosyo-
lojik göstergeler ölçü olarak alınır.
Bu anlamda ergenliğin başlangıç ve bitiş dönemleri için kesin yaşlar
vermek zordur. Ceza sorumluluğu açısından da ülkeden ülkeye değişen
uygulamalar vardır. Türkiye’de cezai sorumluluk 11 yaşının sona ermesi ile
başlar. Ergenliğin bittiği yaş olarak da cezai sorumluluk ve medeni haklar
açısından 18 yaş kabul edilir.
Sınırlarını kabaca çizdikten sonra kısa da olsa bu dönemde konumuz
açısından önemli olabilecek iki önemli değişiklik üzerinde durmak isti-
yorum; birinci önemli değişiklik, gencin bu dönem içerisinde ilişkilerinin
farklılaşmasıdır. İkincisi ise, gencin kimliğinin kaba hatlarıyla oluşması
ve bu çerçevede kendine uygun rolleri üstlenip, değer ve normları içsel-
leştirmesidir.
İlişkilerin Değişmesi
Ergenlik yaşının başlarına kadar çocukların ilişkilerinin ağırlık nokta-
sını aile ve aile çevresi oluşturur. Bu döneme kadar annenin ya da babanın
makaleler Yakup ÇOŞAR
283TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
söyledikleri ve yaptıkları doğru olan şeylerdir ve genelde tartışmasız kabul
edilirler. Ergenlik çağının başlaması ile çocuk aile içindeki geçerli değerleri,
davranış kalıplarını, yaşam biçimini sorgulamaya başlar. Bu dönem, çocu-
ğun aile içinde en azından bir özerklik kazanma, kendini kendi değerleri
ile kabul ettirmeye çalışma ve aileye mesafe alma dönemidir. Türkiye’de
bu süreç ilk beş yıllık eğitimin bitmesi, bazı çocuklar açısından çıraklığın,
yaz işlerinin başlaması; daha başkaları için evin uzağında okullara gitme
dönemine denk düşer.
Bu dönemde ailenin yanında başka ilişki grupları, öncelikle de akran
grupları önem kazanmaya başlar. Akran grupları bir yandan ergenin karşı
karşıya kaldığı sorunları açabildiği, çözüm aradığı çerçeveyi oluştururken,
diğer yandan gence özerk davranışlarını sınayacağı sosyal çevreyi sunar
(bkz., Buchmann, 1983, s. 82).
Bu süreç ergenin aynı zamanda kendini idealleştirdiği kişilerle öz-
deşleştirme dönemidir. Futbol yıldızları, sanatçılar, tarikat liderleri, tabii
ki mafya şefleri, çete reisleri ya da güzel kadınlar vs. aileye mesafe alma
ve kendine bir kimlik edinme sürecindeki gençler için özdeşleşecekleri
figürleri sunarlar.
Kimlik Edinme ve Yeni Roller Üstlenme Süreci
Bu süreçte ergenlerin ana uğraşlarından biri de kimlik edinmek ve
“Ben kimim?” sorusuna yanıt bulmaktır. Aileden yavaş yavaş kopuş aynı
zamanda gencin, birey olarak kendi adıyla, kendi değer yargıları ve kendi
rolleriyle ortaya çıkış çabasıdır. Ergen bu dönemde farklı durumlara uygun
davranış biçimleri geliştirmeye, çeşitli sorunları çözmeye uygun yetiler ka-
zanmaya, toplumda üstleneceği rolleri (mesleki, cinsel, politik vs.) edinmeye
ve toplumsal değerleri ve normları içselleştirmeye başlar.
Kimlik edinme sürecinin önemli bir boyutu ergenin bir dünya görüşü
edinmesi, dünyayı kendine göre açıklamaya çalışmasıdır. Bu gencin değer
yargıları ve normları içselleştirmesi, bir kısmını da reddetmesi anlamına
gelir. Çevresine, ilişkilerine göre genç her tür değeri ve normu içselleş-
tirmeye (ya da reddetmeye) ve buna uygun davranışlara girmeye, roller
üstlenmeye açıktır.
Kimlik edinme sürecinin ikinci bir boyutu mesleki olarak bir yöne ka-
rar vermek, geleceğini şekillendirmek konusunda adımlar atmak ve buna
uygun mesleki roller üstlenmektir. Ergenlik çağının başlarında gençlerin
gelecekle ilgili ütopik rüyaları vardır. Olanaklar sınırsız gibi görünür. Yaş
ilerledikçe okulda, işte gösterilen başarı ya da başarısızlığın önemi artmaya
Yakup ÇOŞAR makaleler
284 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
başlar. Başarısızlık, bunun sonucu olarak ortaya çıkan işsizlik ve çıkışsızlık
genç açısından çok sarsıcı bir deneyim olup, onu güvensizliğe ve umut-
suzluğa sürükleyebilir.
“Gençlik dönemini özel kılan, gencin yaşamında ilk kez kapsamlı bir biçimde,
bireysel çaba ve başarısına göre sosyal olarak değerlendirildiği bir durumla karşı
karşıya kalmasıdır. (...) Bu yaklaşıma göre gençlik çağı, gencin yaşamında ilk kez
bir kimlik tasarımı için özerk olarak karar vermek zorunda kaldığı ve bu adımda
sosyal çevrenin kabulüne muhtaç olduğu (kimliğin sosyal olarak doğrulanması),
kritik bir yaşam dönemdir. Genç bu dönemde kendini bağımsız bir özne olarak algı-
lamayı, kim ve ne olduğu sorularını, sosyal beklentileri dikkate alarak yanıtlamayı
öğrenmek durumunda kalmaktadır. Bu dönemde ortaya çıkan sosyal beklentilere
karşılık verememe korkusu ve benzeri zorluklar, gençlerin kriz olarak algıladıkları
güvensizliğe, kendi ile ilgili duygularda karmaşaya, öz güvenin azalmasına neden
olur” (Simons, 1973, Rosenberg, 1979, aktaran Buchmann, 1983, s. 81).
Kimlik edinme sürecinin üçüncü bir boyutu, cinsel kimliğin edinilmesi,
buna ilişkin rollerin üstlenilmesidir. Ergenlik dönemi genç erkeklerin ve
kızların erkekliklerini ve kadınlıklarını hissettikleri, akranları ile deneyim-
lerini paylaştıkları, dış dünyadan edindikleri bilgilere ve izlenimlere göre
kendilerine uygun erkek ve kadın rolleri üstlendikleri dönemdir. Gençler
üstlenmeye başladıkları rollerin çevre tarafından da doğrulanmasına özel
önem verirler. Bu dönemde erkekler, toplumdaki erkek egemen bakışa
uygun olarak ne kadar güçlü, ne kadar erkek olduklarını göstermeye
çalışabilirler. Cinsel bilgi eksikliği, kadın erkek arkadaşlıklarının yasak
oluşu, kadınların sadece bir cinsel obje olarak gösterilmeleri bu dönemde
yaşanabilecek saldırgan davranışların önemli nedenlerini oluşturur.
Kısacası bu dönemde ergenin önünde üstesinden gelmek durumunda
olduğu birçok ödev bulunmaktadır. Tüm bu ödevlerin başarıyla çözümünde
çocukluktan itibaren edinilen donanım çok önemlidir. Ancak yeterli değil-
dir. Gençlerin bu dönemde mutlaka sosyal çevre desteğine gereksinimleri
vardır:
“Bireysel yetilerin, becerilerin önemi çok fazla da olsa, yalnız başlarına so-
runları çözmeye yeterli değillerdir. Bireysel donanım yanında sosyal kaynakların,
yani çevreden gelen desteğin dikkate alınması gerekir. Bu destek özellikle geleceği
belirleyici önemdeki, etkilenmesi ve değiştirilmesi kolay olmayan durumlarda (okul
başarısızlığı, işsizlik, ilişkilerdeki krizler vs.) özel bir önem kazanır” (Hurrelmann,
Rosewitz, Wolf, 1989, s. 108-109).
Özetlenecek olursa ergenlik dönemi özel bir dönem, kendini arama,
kendini bulma dönemidir. Bu arama döneminde yaşanan bireysel ve aile-
vi zorluklar, oturmuş davranış kalıpları, yerleşik değerleri, içselleştirilmiş
makaleler Yakup ÇOŞAR
285TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
normları olmayan genci o anda makul bir çözüm olarak görünen “suç işleme
yoluna” itebilir. Suç işlemeden önce ve tabii suç işlendikten sonra çevre
desteği (aile ve toplumsal çevre ya da kurum desteği) de yoksa, bütün
hayalleri ve umutlarıyla ergenlik çağı bir suçluluk çağına dönüşebilir. II.
Kentleşme ve Çocuk Suçluluğu
II. Kentleşme ve Çocuk Suçluluğu
Girişte de belirtildiği üzre Türkiye’de çocuk suçluluğu son yıllarda
kente ait bir olgu özelliğini kazanmış bulunmaktadır. Devlet İstatistik Ens-
titüsü’nün 1997 yılında yaptığı ayrıntılı bir araştırmanın sonuçlarına göre,
kolluk kuvvetlerince yakalanan ergenlerin (12-18 yaş arası) %93’e yakını
şehirlerde ve ancak %7’si köylerde oturmaktadır. Aynı yıl Türkiye nüfu-
sunun %65’i şehirlerde, %35’i köylerde oturmaktadır. Yani şehirde oturan
gençlerin suç işleme oranları köylerde oturanlara göre çok yüksektir.
1
1
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün sözü edilen araştırması 1997 yılında ve tüm Türki-
ye’yi temsil etmek üzere 27 ilde yapılmıştır. 1998 yılında‚ Güvenlik Birimine Gelen
/ Getirilen Çocuk İstatistikleri 1997 başlığıyla yayınlanan araştırmada kuşku üzerine
güvenlik kuvvetlerince gözetim altına alınaan 12-18 yaş arası bütün gençler dikkate
alınmıştır. Türkiye’de bilindiği üzre polis kentlerin, jandarma kırsal alanların (köyle-
rin) güvenliğinden sorumludur. Araştırmadaki kır şehir ayrımı bu idari bölünmeye
göre yapılmıştır. Araştırma konu ile ilgili ilk kapsamlı çalışmadır.
Grafik 1. Şehir ve köy nüfusunun köylerde ve şehirlerde oturan sanık gençlerin
oturdukları yerlere göre dağılımıyla karşılaştırılması
Kaynak: Devlet İstatistik Enstitüsü 1998a, s. 42 ve Kongar, 1998, s. 549.
Islah evlerindeki hükümlü gençlerle ilgili istatistikler yukarıdaki ve-
rileri doğrular niteliktedir: Bu gençlerden şehirde oturanların oranı 1980
yılından itibaren hızla artmıştır.
Yakup ÇOŞAR makaleler
286 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Grafikte görüldüğü gibi 1980’den 1997’ye kadar sehir nüfusu genel
nüfusun %43’ünden %65’ine çıkarken, hüküm giyen gençlerden şehirde
yaşayanların oranı nüfus artışına göre çok daha hızlı bir artış göstermiş ve
%33.5’den %74.2’ye çıkmıştır.
Sanık ve hükümlü gençlerle ilgili veriler kentsel alanda gençlik suçlu-
luğunun kırsal alana göre daha yüksek olduğunu göstermektedir.
Peki şehirleşmeyle ne değişmektedir? Neden kentlerde oturan gençler
kırsal alanlarda oturanlara göre daha sık suç işlemektedirler? Aşağıda bu
gelişmenin nedenlerini tartışacağım.
Bunun için ilk olarak kentsel alana ait bir yaşam tarzı olarak bireysel-
leşme sürecini inceleyecek ve gençlik suçluluğunu yerleşmekte olan bu
yaşam tarzının olumsuz sonuçlarından biri olarak tartışacağım.
2
Yukarıda adı geçen, Güvenlik Birimine Gelen/Getirilen Çocuk İstatistiklerinin
yanında, bu çalışmada gene Devlet İstatistik Enstitüsü’nce yayınlanan yıllık Ada-
let İstatistiklerinden yararlanılmaktadır. Bu istatistiklerde mahkeme önüne sanık
olarak çıkarılan gençlerin sayıları yanında, ıslah evlerindeki gençlerle ilgili veriler
de sunulmaktadır. Türkiye’de Ankara, İzmir ve Elazığ’da Çocuk Islahevleri bulun-
maktadır. Olayın geçtiği yerin mahkemesinde yargılanan gençler, yargılama sonucu
uzun hapis cezalarına çarptırılmışlarsa bu üç ıslahevinden birine konulmaktadırlar.
Bu istatistiklerle ilgili sorun, Islahevlerine gönderilen gençlerin sayısının çok sınırlı
olmasıdır. Türkiye’de yargılama süreci yavaş işlediği için gençlerin birçoğu yargılama
aşamasında, ya da davanın hemen sonrasında salıverilmektedirler. Islah evleriyle
ilgili veriler bu sınırlamalar dikkate alınarak yorumlanmalıdır.
Grafik 2. Islahevlerindeki hükümlü çocukların oturdukları yerlere göre dağılımının
genel nüfusun oturduğu yerlere göre dağılımıyla karşılaştırılması
Kaynak: Devlet İstatistik Enstitüsü, değişik yıllar, bkz., Yücel, 1989, s. 163 ve
Devlet İstatistik Enstitüsü, 1999, s. 193.
2
makaleler Yakup ÇOŞAR
287TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Daha sonra genel olarak şehrin, özel olarak da Türkiye’deki büyük
şehirlerin suçluluğu teşvik edici ve de kolaylaştırıcı özelliklerini irdeleyip,
sunulan tezleri istatistiklerle desteklemeye çalışacağım. Bölümün sonun-
da ergenlerin işlediklerin suç türlerinin kentleşme sürecine paralel olarak
değişimini inceleyeceğim.
2.1. Bireyselleşme ve Suçluluk
Şehirleşme süreci yaşam tarzlarında ve insan ilişkilerinde radikal deği-
şiklikler yaratmaktadır. Bu sosyokültürel değişikliklerin önemli bir kısmı,
geleneksel toplumsallaşma tarzlarının hızlanan bir biçimde çözülmesi ve
bireyin hayatını biçimlendirmek konusundaki inisiyatifinin ve sorumlu-
luğunun radikal biçimde artması olarak tanımlanabilecek bireyselleşme
kavramı çerçevesinde özetlenebilir (bkz., Eisner, 1997, s. 85).
Konunun teorik çerçevesini çizen önemli isimlerden birisi, Ulrich Beck’e
göre, bireyselleşme süreci dört ana eğilimle nitelenebilir:
“1. Geleneksel olarak varolagelen sosyal sistemlerden ve bağlardan kopma
(özgürleştirme, çözme eğilimi);
2. Mutlak doğruların, davranışlara yön veren kuralların ve normların yitimi
(büyünün bozulması eğilimi);
3. Bireylerin konumunun değişmesi: Bireyin ‘sosyal alanın yeniden yaratıcısı
olarak öneminin’ artışı;
4. ‘Ben merkezli bir dünya görüşünün’ yaygınlaşması” (bkz., Karrer, 1998,
s. 15).
Beck’e göre bireyselleşme sadece 20. yy’nin ikinci yarısına ait bir olgu
ya da bir keşif değildir. Tarihin çeşitli dönüşüm dönemlerinde bireyselleş-
me süreçleri yaşanmıştır. Dönemine uygun “bireyselleşmiş“ yaşam tarzları
rönesansda, ortaçağın saray kültüründe, köylülerin serflikten kurtuluşu
döneminde de ortaya çıkmıştır. Ancak endüstrileşme ile birlikte 20. yy’de
bireyselleşmenin yeni bir dönemi gündeme gelmiştir. Bu son bireyselleşme
dalgasını Beck modernleşmenin bir sonucu olarak görmektedir. Bu teze göre
modernleşme süreci merkezi devlet yapısı, sermayenin merkezileşmesi,
pazar ilişkilerinin hakimiyeti, kitle tüketimi ve hareketlilik (Mobilitaet)
yanında bireyselleşmeyi de beraberinde getirmiştir (bkz., Beck, 1986, s.
206).
Bireyselleşme süreci farklı ülkelerde, ekonomik ve sosyal koşullara
göre zamansal kaymalarla gerçekleşmekte ve farklı biçimler almaktadır.
Örneğin; asgari geçim güvencesinin tüm yurttaşlar için varolduğu batı top-
Yakup ÇOŞAR makaleler
288 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
lumlarında insanların bağlarını koparmaları ve kendi yaşamlarını bireysel
olarak şekillendirmeleri şansı, bu güvenceyi sağlayamayan toplumlara göre
çok daha yüksektir.
Türkiye’de yukarıdaki gelişmeler, merkezi devletin oluşumu bir yana
bırakılırsa, esas olarak 50’li yıllardan itibaren ve çok hızlı bir şehirleşmeye
birlikte gerçekleşmiştir. Hızlı şehirleşmeye rağmen Türkiye’de aile üyeleri
ve akrabalar arasındaki bağımlılık, diğer bir deyişle dayanışma hala çok
güçlüdür. Sosyal güvencelerin, hastalık sigortasının herkes için ve yeterli
düzeyde olmayışı insanları Avrupa’dakinden çok daha fazla bir arada
yaşamaya zorlamakta ve bireyselleşmenin özgürleştirici, çözücü etkisine
rağmen insanlar kendilerini hala, duruma göre aile, parti, aşiret ya da dini
grup olarak anlaşılan, “biz” kavramı ile tanımlamaktadırlar. Bu farklılık-
lara rağmen bireyselleşme, geleneksel bağlardan ve değerlerden kopuş ve
kendi başına bırakılma (kendi kaderine terkedilme) süreci olarak şehirleşen
Türkiye’de de yaşanmaktadır.
Aşağıda bireyselleşme sürecinin ortaya çıkardığı değişimleri üç ana
başlık altında özetleyip, bu değişimlerin (eğilimlerin) suç işleme davranışını
nasıl etkilediğini tartışacağım.
2.1.1. Bağların Zayıflaması
Geleneksel köylü toplumlarında insanın içinde doğduğu birim büyük
aile ve aşirettir. İnsanlar ömürlerini de genel olarak bu iki kurum içinde ge-
çirirler. Savaş, deprem gibi büyük felaketlerle karşılaşmadıkça yaşam boyu
aynı yerleşim biriminde, aynı topluluk içinde yaşanır. Tarlasına ya da en
fazla komşu köye giden köylü, akşam evine, yaşamakta olduğu topluluğa
geri döner. Günlük yaşam tarla ile ev, kahve, arada bir uğranılan kasaba
ya da komşu köy arasında geçer ve bu anlamıyla günlük yaşam herkesin
gözleri önünde cereyan eder. İnsan bu topluluğa aittir. Burada genellikle
kendisinden önce de varolan imkanlara ve koşullara göre çalışır ve hüküm
süren kurallara göre davranır. Geleneksel (feodal) toplumlarda sınıf, taba-
ka aidiyeti doğumla tanımlanır ve belli bir yaşam biçimiyle bağlantılıdır.
Sahip olunan mal varlıklarının miktarı şu ya da bu biçimde bellidir ve olası
davranış biçimleri de ait olunan tabakaya göre kodlanmıştır (bkz., Karrer,
1998, s. 16). Ağa çocuğu olarak dünyaya gelen çocuk ağalığı, çoban çocu-
ğu olarak dünyaya gelen çobanlığı sürdürmeye ve buna uygun davranış
biçimleri göstermeye mahkum gibidir.
Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yakın döneme
kadar varlığını sürdüren esas ilişki biçimi sözü edilen geleneksel feodal
ilişki idi. Ağa ailesi ortakçı/yarıcı ailesinden tümüyle farklı bir yaşam
makaleler Yakup ÇOŞAR
289TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
sürerdi. Bir çok bölgede ortakçı/yarıcı ailesi feodal beyin mülkü sayılır,
onun topraklarıyla alınıp satılır, yaşam biçimi ve davranış tarzı bu ilişkiye
göre şekillenir, kodlanırdı. Bu davranış kodlarına uymamak ayıp ya da suç
sayılır, cezalandırılma nedeni olurdu.
Ülkenin geri kalan bölümünde şehirleşmeden önce ancak sınırlı alan-
larda bu tür bir ilişki biçimi vardı. Ancak buralardaki hakim ilişki biçimi
de gelenekseldi ve aile ve akraba ilişkileri tayin edici önemdeydi. Yaşam
biçiminin asli belirleyicisi bu bölgelerde de ait olunan aile ve onun imkan-
ları idi.
Hareketlilik (Mobilitaet)
Şehirleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkan coğrafi hareketlilik
(geographische Mobilititaet), günlük yaşamdaki hareketlilik (alltaegliche
Mobilitaet) ve kent içinde bölge ve ev değiştirme (Fluktuation) olarak sı-
nıflandırılabilecek yeni hareketlilik biçimleriyle aile ve yerel çevre ile olan
bağlar önemli ölçüde farklılaşmaya uğrarlar.
Türkiye’de 50’li yılların başından beri kırdan şehire, Doğu ve Orta
Anadolu’dan Batıya doğru güçlü bir coğrafi hareketlilik (göç) yaşanmakta-
dır. İstatistiklere göre 1997 yılında Türkiye nüfusunun 1/4’ü doğdukları il
dışında yaşıyordu (bkz., Sönmez, 1998, S. 175). Kongar’ın sunduğu verilere
göre ise, 1975 -1980 dönemi içinde kırsal alanlardaki nüfus artışı yalnızca
%1.3 iken, şehirlerdeki artış %4.4’tür. 1985’ten başlayarak kırsal nüfus mut-
lak olarak da azalmaya başlamıştır (bkz., Kongar, 1998, s. 549).
Grafik 3. 1950’den itibaren kentsel ve kırsal nüfus oranları
Kaynak: Kongar, 1998, S. 549.
Yakup ÇOŞAR makaleler
290 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Grafikte görüldüğü üzere, Türkiye’de şehir nüfusunun oranı son 50
yıl içinde %25’den %65’e çıkmıştır. Uzmanlar yüzyılın sonu itibariyle bu
oranın %70’e varmış olduğunu tahmin etmektedirler.
Coğrafi hareketliliğin yanında iş bölümünün, modern ulaşım araçları
ve ulaşım yollarının gelişmesinin sonucu olarak kentsel alanda yeni tür-
den bir hareketlilik, günlük hareketlilik (Alltagsmobilitaet) ortaya çıktı.
Wirkström’ün vurguladığı gibi 2. Dünya savaşından sonra ev içindeki ve
yakın çevredeki insan faaliyetleri azalırken, ev dışı ve çevre dışı falliyetler
arttı (bkz., Wirkström, 1991, s. 13). Böylelikle insanların büyük çoğunluğu
zamanlarının önemli bir kısmını evlerinin ve mahallelerinin dışında geçirir
oldular.
Coğrafi ve günlük hareketliliğe ek olarak şehirde aynı şehir içinde ev
ve mahalle değiştirme (Fluktuation) demek olan üçüncü bir hareketlilik
biçimi vardır ve özellikle de şehrin oturmamış semtlerinde çok sık gündeme
gelir. Köylü kendi evinin genellikle sahibidir ve istisnai durumlar dışında
bu evi terketmez. İşinden dolayı böyle bir zorunluluk da yaşanmaz. Oysa
şehirde birçok insan kiracıdır. İşyerinin, okulun, alışveriş merkezinin vs.
uzaklığına göre, ya da maddi olanaklarındaki değişikliklere göre şehirde
yaşayan insan için ev ve mahalle değiştirmek her zaman söz konusudur.
Aşağıda ayrıntılarıyla tartışacağım gecekondu olgusu Türkiye şehirlerinde
bu tür hareketliliği hızlandıran bir unsur olmuştur.
Göç, kentsel alandaki günlük hareketlilik ve yüksek ev ve mahalle de-
ğiştirme oranları, mahalli topluluklarla sıkı ilişkiler kurma ve bunu devam
ettirme olanaklarını sınırlar.
Aidiyetlerin Önemsizleşmesi
Şehirde yaşayan ve ekmeğini herhangi bir işten kazanan insan açısın-
dan doğuştan getirilen aidiyetlerin önemi de azalmaktadır. Artık köken
ya da aile ve akrabalık ilişkileri davranışları ve yaşam biçimini belirleyen
asli ölçütler olmaktan çıkmaktadır. Belli bir aileden gelmek artık ne belli
davranış bçimlerine uyma zorunluluğunu birlikte getiriyor ne de belirli bir
konuma ve belirli mal ve mülke sahip olma garantisi veriyor. Aidiyetler ve
kimlikler en azından teorik olarak birey tarafından şekillendirilebilmekte,
yani birey hangi gruba (çevreye) ait olmak istediğine, kimle ilişki kurmak
istediğine olanakları ölçüsünde kendisi karar verebilmektedir.
Bağların Zayıflaması ve Suç İşleme Eğilimi
Bağların zayıflamasının insanların suç işleme eğilimlerini artırdığı sa-
vunulmaktadır. Şehirde aile bağları ve mahalle bağları asgariye inmiştir
makaleler Yakup ÇOŞAR
291TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
ve bireyin aile ya da çevreye karşı sorumluluğunun önemi azalmıştır. Aile
ve akraba çevresinden, oturulan çevreden gelecek baskılar azalmıştır ve
bunlar artık çoğu kez bireyi suç işlemekten alıkoymaya yetecek düzeyde
değildir.
“(Şehrin) büyüklüğü ve hetereojenliğin ve hareketliliğin sonucu olarak sosyal
ilişkiler değişmekte ve kural olarak daha yüzeysel, anonim ve değişken hale gel-
mektedirler. Yerleşim biriminde oturanların sayısı arttıkça, insanların birbirleri-
ni tanıma oranları azalmaktadır. İlişkilerde bir tür parçalanma (Segmentierung)
ortaya çıkmakta ve insanlar artık ancak belirli roller çerçevesinde birbirleriyle
ilişkiye girmektedirler. Yüksek düzeyde heterojenlik ve yoğunluk fiziki olarak
yakınlığa yol açarken, sosyal ilişkiyi azaltmakta, ilişkinin biçimi göz kontağına
dönüşmektedir.
Bu değişken ve yüzeysel ilişkilerin sonucu olarak şehirli insanın özgürlüğü art-
makta, yani insan küçük, homojen köylük alanlarda varolan birincil grupların (aile,
komşu) sosyal kontrolünden kurtulmaktadır” (Friedrichs, 1995; s. 145-146).
Kontrol teorilerinin bir alt başlığı olarak kabul edilen sosyal bağ teori-
leri (Bindungstheorien) suçluluğu bağların zayıflığıyla açıklamaktadırlar:
“Sorumluluk ve suç duygumuzu tanımlayan bu ‘bağın’ kırılganlaşması ya da
nötr hale gelmesi durumunda, suçluluk davranışı beklenmelidir. Bağları olmayan
birey ‘suç işleme konusunda özgürdür” (free to deviate) (Hirschi, 1969, bkz.,
Kaiser, 1989, s. 95).
Suç işlemiş birey köy toplumlarında yaşam boyu bu eylemiyle bilinir,
anılır. Şehirde ise en kötü olasılıkla mahalle değiştirerek bu kötü şöhretten
kurtulabilir. Ayrıca insanın bir mahallede iyi ya da kötü bir adının olması-
nın da köydeki kadar yaşamsal bir önemi yoktur. Günlük yaşamın büyük
bir kısmı mahalle dışında geçmektedir ve insanın mahalledeki, hatta aynı
apartmandaki insanlarla ilişki kurma zorunluluğu azalmaktadır.
Bağların zayıflaması kontrol imkanlarının azalmasını da birlikte geti-
rir. İnsanlar sadece bağların zayıflığından değil, kontrolün yokluğundan
dolayı da suç işlerler. Kontrol teorisi sıradan bir varsayımdan yola çıkar.
Buna göre insanların suç işleyecek imkanları varsa suç işlerler. Yani suç
davranışı diğer davranış biçimlerinden farklı değildir; Belli bir doyum verir
ve getirisi olursa insanlar suç işlerler.
“Suçluluğa yönelik bu ‘doğal motivasyonun’ sonucu olarak, getiri-zarar
hesabına göre rasyonel davranan birey, engelleyecek bir kuvvet de yoksa, suç
işleyecektir” (Niggli, 1994, bkz. Eisner, 1997, S. 32).
İlişkilerde ve yaşam tarzında sözünü ettiğimiz bu değişiklikler, yani
kalıcı, istikrarlı bağların zayıflaması ve hareketlilik sosyal kontrolün (aile
Yakup ÇOŞAR makaleler
292 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
ve yerel kontrol) azalmasına neden olmaktadır. Resmi kontrol (güvenlik
güçlerinin kontrolü) ise şehrin yerleşiklik düzeyine ve bölgelere göre değişir
ve şehrin henüz oturmamış, organize olmamış bölgelerinde daha zayıftır.
Böylece yakalanma, cezalandırılma riski de küçüktür. Sosyal kontrolün
ve resmi kontrol imkanlarının sınırlılığı suç işleme oranını artırmaktadır.
Yakalanma ve cezalandırılma ya da topluluktan, aileden dışlanma ihtimali
azaldıkça suç işlemeyi göze almak kolaylaşmaktadır.
2.1.2. Bağlayıcı Davranış Ölçütlerinin Kaybı/Normların Öznelleşmesi
Geleneksel toplumlarda sadece maddi olanaklar değil, davranış ölçüt-
leri, başka bir deyişle değer ve normlar da ait olunan tabakaya, aileye ya
da aşirete göre şekillenmiştir. Normlar gelenekselleşmiştir, nesilden nesile
aktarılırlar ve mensup olunan aileye, çevreye göre de bağlayıcıdırlar.
Modern toplumlarda yaşanan bireyleşme sürecinin sonucu olarak bu
durum hızla değşimektedir. Normlar ve değerlerin geleneksel ilişkilerde
olduğu ölçüde kapsamlı ve yeterli bir şekilde aktarılma imkanı ortadan
kalkmıştır. Kentte aileye ek olarak devreye giren çok sayıdaki alt sistem
yeni toplumsallaşma biçimleri yaratmakta bağlayıcı davranış ölçütlerinin
kaybının ikinci nedenini oluşturmaktadırlar.
Aktarım İmkanının Sınırlanması
Değerlerin ve davranış normlarının aktarılma imkanının sınırlanması-
nının bir nedeni yukarıda ayrıntılandırmaya çalıştığım bağların zayıflama-
sıdır. Bir diğer önemli neden de teknolojik ve kültürel alandaki değişimlerin
hızındaki artıştır.
“Muhtemelen ilk kez, içinde yaşadığımız yüzyılda insanların değişim temposu,
dünyadaki şeylerin hızlı değişimi karşısında yaya kalmaktadır. (Bu değişimin anlam
verici bir göstergesi, nesiller arasında sürekli daralan zaman aralığıdır. Babalar ve
oğullar arasındaki ‘doğal’ nesil aralığı ölçü olarak alındığında, bir yüzyıla genel
olarak üç-dört neslin sığmasından söz edilirdi. Simdi öyle bir noktaya geldik ki,
dört ya da beş yılla bir nesil ayrımı yapılabiliyor)” (bkz., Arendt, 2001, s. 98).
Bu hızlı değişim temposu göçle birleştiğinde daha çarpıcı bir boyut
kazanmaktadır. Bir örnek olarak köyden şehire göç eden ve okuma yazma
bile bilmeyen bir baba ya da dedeyle internet kullanan torun arasındaki
ilişki verilebilir. Yeni duruma ayak uydurmakta oldukça zorlanan dede ya
da baba internetçi toruna kendi değerlerini aktarmakta çok zorlanacaktır.
Böyle bir çaba genç tarafından da çoğu kez ciddiye alınmayacaktır. De-
makaleler Yakup ÇOŞAR
293TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
ğerleri nesilden nesile aktaran yaşlı bilgelerin yerini şehirde kitle iletişim
araçları almaktadır.
Toplumsallaşma Sürecinin Yeni Sistemleri
Geçerli, bağlayıcı davranış ölçütlerinin kaybına neden olan diğer bir
unsur yeni toplumsallaşma koşullarıdır. Şehirde toplumsallaşma süreci
birbirinden çok farklı değerleri olan farklı sistemler içerisinde yaşanmak-
tadır.
“Kentsel alandaki farklılaşma sürecinin (işbölümünün) bir sonucu da top-
lumun her bireyinin ömür boyu tüm günlük yaşamında kişiliğinde önemli izler
bırakacak çok farklı kurumların ve örgütlenmelerin (sistemlerin) etkilerine ‘ma-
ruz’ kalmasıdır. (...) Her alt sistem kendi özelliğine göre bireyin gelişim sürecinin
şekillenmesine ve mensuplarının ya da hizmetinden yararlananların dış dünya
ile ilişkilerininin biçimlenmesine etkide bulunur yani bir ‘toplumsallaşama’ un-
surudur” (Hurrrelmann, 1989, s. 94).
Kırsal alanda kişiliğin şekillenmesinde etkili unsurlar aile, akrabalar ve
komşularla sınırlıdır. Şehirde bunlara ek olarak kreş, çocuk yuvası, okul,
yurtlar, yerine göre gençlik kulüpleri, TV, basın, internet ve de çok farklı
çevrelerden insanlarla ilişki kurma imkanları gelir. Her nesil yeni değer
yargıları ve yeni normlarla yetişmektedir. Bununla da kalmamakta aynı
şehirde yaşayan aynı nesilden insanlar arasında da yaşanılan bölgeye,
içinden geçilen alt sistemlerin özelliklerine göre çok farklı değer yargıları
ve normlar geçerli olabilmektedir.
Şehirde ayrıca çok farklı kültürel, etnik ve dini kökenden insanlar bir
araya gelmektedirler. İnsanların faaliyet alanları da, ilgileri de farklılaşmış-
tır. Farklı gruplardan, kökenlerden gelen insanlar şehirde kendi değerlerine
ve normlarına göre yaşama olanağı da bulabilmekte, kendi alt kültürlerini
oluşturmaktadırlar.
Normların Öznelleşmesi ve Suç
Eisner normların bu çoğulluğunu, diğer bir deyişle bağlayıcı davranış
ölçütlerinin kaybını değer yargılarının ve normların öznelleşmesi olarak
tanımlamakta ve bu öznelleşme eğilimde sorunları şiddetsiz çözme hakim
kodunun devre dışı kalması tehlikesine dikkat çekmektedir.
“Değer yargılarının ve normların öznelleşmesinin sonuç olarak da evrensel
şiddet yasağına uyma konusunda etkileri vardır. Bireyin ahlaki normların geçerliliği
konusunda bireysel olarak karar verebilme alanının geniş olduğu yerde, şiddetten
Yakup ÇOŞAR makaleler
294 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
kaçınma, sadece iletişim süreçlerinde bu normun evrensel geçerliliği yeniden ve
sürekli olarak teyit edilirse beklenebilir. Ancak modern toplumlardaki parçalanma
(Fragmentierung), örneğin gençlik alt kültürlerinde şiddetten kaçınma evrensel
kodunun en azından kısmen devre dışı bırakılma olasılığını artırmaktadır” (Eis-
ner, 1997, s. 88).
Eisner’ın tezi sadece şiddet için değil, diğer suç davranışları için de
geçerlidir. Bulunulan çevre, yakın durulan alt kültür ya da medya suç dav-
ranışını onaylıyorsa, bu tür davranışlar grup içinde sempati ve övgüyle
karşılanıyorsa, ya da erkekliğin bir kanıtı olarak kabul ediliyorsa gençler
kolaylıkla suç işleyebilirler.
Girişte de vurgulandığı gibi gençlerin (ergenlerin) durumları daha
özeldir. Onların henüz mutlak olarak içselleştirdikleri değerler yoktur, et-
kilere yetişkinlere göre daha açıktırlar, akranlarının davranışlarına uymayı
çok önemserler. Onları suç işlemekten alıkoyacak aile ve çevre desteğinin
ya da kurumsal desteğin yokluğu durumunda rahatlıkla suç işleyebilirler.
TV’de her gün şiddeti yaşayan gençleri çevreden uyaracak, destek olacak,
onlarla diyalog kurup belli normların geçerliliğini anımsatacak birileri yoksa
Eisner’in vurguladığı gibi şiddet davranışı göstermeleri ya da genel olarak
suç işlemeleri şaşırtıcı değildir.
2.1.3. Seçim Biyografyaları ve Kendi Kaderine Terkedilmişlik
Geleneksel toplumlarda insanların kural olarak meslek, evlilik, iş yeri,
ikamet yeri gibi konularda karar vermeleri gerekmiyordu. Bireysel biyog-
rafyalar az çok doğuştan itibaren belliydi. Gelecek genel olarak şimdiye
kadar olanın devamı idi ve bireylerin farklı bir gelecek kurma olasılıkları
çok sınırlıydı (bkz., Karrer, 1998, s. 20).
Bireyselleşme sürecinde ise yaşam biçimleri değişmekte ve bireysel
biyografyaları seçme ve şekillendirme şansı artmaktadır.
“Bu anlamda bireyselleşme insan biyografyasının verili koordinatlardan çö-
zülmesi, açık, bireysel seçime bağlı hale gelmesi ve şekillenmesinin bireyin önüne
bir ödev olarak çıkmasıdır. Yaşamın seyrinin ilke olarak bireysel karardan bağımsız
olan kısmı azalırken, seçime bağlı, bireysel olarak şekillendirilecek bölümü artmak-
tadır” (Beck, 1986, s. 112).
Geçmişte veri olan bir çok şeyin bugün kararlaştırılması ve uğrunda
mücadele edilmesi gerekmektedir. Prensip olarak sosyal statü de maddi
olanaklar da herkes için elde edilebilir hale gelmektedir. Birey okul ve
meslek seçimi, evlenip evlenmemek, çocuk yapıp yapmamak, yaşayacak
yer, arkadaşlık, dinleyeceği müzik, giyeceği elbise, gireceği çevre vs. ko-
makaleler Yakup ÇOŞAR
295TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
nusunda bizzat karar vermek zorundadır. Biyografya şimdi önemli ölçüde
insanların çoğu kez tek başlarına vermek zorunda kaldıkları bu kararlarla
şekillenmektedir.
Ancak bu kararları alabilmek, uygulayabilmek ve umulan sonuçları
alabilmek, belli bir donanıma ulaşmayı, yoğun bir çabayı ve imkanların var-
lığını gerektirmektedir. Seçme imkanlarının artmasına paralel olarak seçme
yükümlülüğü ve baskısı da tarihsel olarak yeni olan bir boyut kazanmak-
tadır (Beck ve Beck-Gernsheim, 1994, bkz., Karrer, 1998, s. 15). İnsanların
başarı ya da başarısızlığında artık esas olarak aidiyet kriterleri (aile, sülale
vs.) değil, kendi çabaları belirleyici olmaktadır. Bu anlamda birey kendi
kaderine terkedilmiş ve bireyselleşmeye “mahkum edilmiştir”.
“Eğilim, insanların - ayakta kalabilmek için - kendi yaşamlarını planlama ve
bu yaşamın merkezi olmaya zorlayan bireyselleşmiş varoluş biçimleri ve varoluş
durumlarının gelişmesi yönündedir” (Beck, 1986, s. 116-117).
Seçim Biyografyaları ve Suç
Bireyselleşmenin ortaya çıkardığı bu devasa sorumluluğun -birey
olarak yaşamı planlama ve şekillendirme sürecinin merkezi olma sorum-
luluğunun- üstesinden gelebilmek sahip olunan donanıma bağlıdır. Bu ise,
çocukluğunda yetilerini geliştirememiş, donanımları sınırlı ve maddi olarak
da kötü durumda olan gençlerin toplumda kendilerine yer edinmelerinin
ve rahat bir yaşam sürmelerinin zor olacağı anlamına gelir. Olanakları
sınırlı ergenler için sözü edilen bu seçme baskısı özgüvenin azalmasına
ve gencin yaşamına yön vermek konusunda çıkışsız kalmasına (Orientie-
rungslosigkeit) yol açabilir.
“Bireyselleşmiş toplumlarda, geçiş dönemlerinin (özellikle çocukluktan yetiş-
kinliğe geçiş aşamasının) üstesinde gelinmesi, güvenli bir kimliğin oluşması, yaşam
biçimlerine ilişkin tasarımların oluşturulması, kendini yönlendirme (Selbststeue-
rung) yetisinin derecesine bağlıdır. Paradoksal olarak modern insanın özerk, bilinçli
ve kendini yönlendirebilen birey olmasına yapılan vurgu istikrarlı kimliklerin olu-
şumunu zorlaştırıp, yeni eşitsizlikler üretmektedir. (...) Aldıkları iyi eğitim, güvenli
iş yerleri ve sosyal ilişkileri sayesinde modern toplumların çekirdek gruplarına ait
olanlar için özgürlüğün genişlemesi ve geleneklerden kurtulma demek olan bu
süreç, yeterli donanımları olmayanlar için (doğrudan suçluluğa yol açabilecek)
bir çıkışsızlık ve dışlanma nedeni olmaktadır” (Eisner, 1997, s. 88).
Bu koşullar altında seçim biyografyaları kolaylıkla kopuş biyografya-
larına dönüşebilmektedir. Bireyselleşme ile birlikte kolektif izah olanakları
da azaldığı, “biz” kavramı önemini yitirip, karar ve izah kavramı olarak
Yakup ÇOŞAR makaleler
296 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
“ben” kavramı ön plana çıktığı için, uğranılan başarısızlıkları kader, sosyal
eşitsizliğin sonucu ya da bir sınıfa, aileye mensubiyetle açıklamak da güç-
leşmektedir. Hatta toplumsal krizler ve sorunlar bile bireysel sorunlarmış
gibi gözükmekte ve toplumsallıkları ancak sınırlı ölçüde ve ancak birilerinin
bu boyutuna vurgu yapması durumunda, yani dolaylı olarak algılanmak-
tadırlar (bkz., Beck, 1986, s.118). Başarısızlık durumlarında toplum değil
tek başına birey sorumlu görülmekte ve birey olarak başarısızlığa uğramış
olma duygusu yoğunlaşmaktadır.
Başarısızlığa uğramış olmak ve toplumda bir yer edinememek ve bun-
ları kolektif bir nedenle açıklama imkanının yokluğu suçluluğun önemli
bir nedenini oluşturmaktadır. İleride de değineceğim anomi teorisinin bir
değişkesini sunan Merton kültürel yapı ile toplumsal yapı arasında ayrım
yapmakta ve kültürel olarak tanımlanmış hedeflere varolan toplumsal
yapının sunduğu yasal imkanlarla ulaşma şansının azalması oranında suç
işleme olasılığının arttığını vurgulamaktadır (bkz., Kerscher, 1985, s. 39).
Türkiye’de ıslahevlerindeki hükümlü gençlerin %86’sının eğitimlerini
tamamlayamamış çocuklar olmaları tesadüf değildir. Bunların çoğunluğu
ortaokula başlamış, ancak devam edememişlerdir (bkz., Devlet İstatistik
Enstitüsü, 1998b, s. 197). Bunların biyografyalarında bir kopuş ortaya çık-
mıştır ve okul eğitiminin önemine ve başarıya yapılan vurgu ile bu hedeflere
ulaşmanın imkansızlığı arasındaki gerilim, gençleri yaşamak zorunda kal-
dıkları bu gerilimi hafifletmek için başka yollar aramaya itmiştir. Bunlardan
bir kısmı da, tabii başka faktörlerin de katkısıyla, bu gerilimin çözümünü
suç işlemekte aramışlardır.
Şimdiye karar bireyselleşmeyi şehirleşmenin bir sonucu olarak tartışıp
suçluluk davranışı ile ilgisini kurmaya çalıştım. Gelecek bölümde şehrin
suçluluğu kolaylaştıran, duruma göre de teşvik eden özelliklerini tartışa-
cağım.
2.2. Şehre Faktörler ve Suç
Girişte nüfusun %65’inin şehirlerde oturmasına rağmen suç zannıyla
gözetim altına alınan gençlerin %92.6’sının şehirde oturduğu vurgulan-
mıştı. Aynı kaynağın verilerine göre 1997 yılında göz altına alınan (12-18)
yaş arası gençlerin %3.3’ü jandarma %96.7’si ise polis tarafından göz altına
alınmıştır. Zanlı çocuklardan şehirde oturanların oranı (%92.6) ile şehirde
(polisçe) yakalananların oranı (%96.7) arasındaki fark, kırsal kesimde oturan
bir kısım gencin de suç yeri olarak şehri seçtiğine işaret etmektedir (bkz.,
Devlet İstatistik Enstitüsü, 1998a, s. 42).
makaleler Yakup ÇOŞAR
297TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Antalya’da yapılan bir araştırma Türkiye çapındaki bu verilere ek bir
boyut getirmektedir. Araştırmaya göre; gençlik suçları şehir merkezinde
yoğunlaşmaktadır. Mayıs 1994 ile Mayıs 1995 arasında Antalya’da gözetim
altına alınan 225 küçüğün
3
büyük bir kısmı (%28.9) Şarampol Karakolu’nca
yakalanmıştır. Şarampol Karakolu şehrin merkezinde bulunmaktadır. Bü-
yük alış-veriş merkezleri ve çok sayıda büronun da bulunduğu merkez
gündüz şehrin en kalabalık yeridir (Karagöz, 1995, sayfa numarasız).
Yukarıdaki bölümde modernleşmenin ve kentleşmenin bir sonucu ola-
rak ortaya çıkan ve bireyselleşme kavramı altında özetlenen değişiklikleri
tartışıp, bunların suç işleme eğilimi ile bağlantısını kurmaya çalışmıştım.
Orada söz konusu olan insan davranışları, yani kentleşme sürecinin insan
davranışlarına etkisi ve bunun suç işleme eğilimleri ile ilintisi idi.
Burada ise içinde yaşayan insanların kişisel özelliklerinden bağımsız
olarak varolan şehre ait ve suç işlemeyi kolaylaştıran unsurları sözkonusu
edeceğim.
Ülkeden ülkeye ve şehirden şehire değişse de aşağıdaki fakörler, şehre
ait, şehri suç işlemeye elverişli kılan, çekici yapan unsurlar olarak ön plana
çıkmaktadırlar.
2.2.1. Suç İşlemek İçin Gerekli Hedeflerin Varlığı
Köyden farklı olarak şehir potansiyel suçlu için çok sayıda hedef sunar.
Bir yandan çok sayıda çekici vitrin, elini uzatsan ulaşabileceğin ve göze ba-
tacak, çekiciliği artıracak şekilde sergilenen bir çok yiyecek ve mal, öte yan-
dan yabancıyı, suçluyu tanıma olasılıkları bulunmayan, kamusal alanlarda
(parklarda, sokaklarda, hatta otobüste ve trende) korumasız durumdaki
çocuklar ve de bir çok durumda fiziki olarak daha güçsüz olan kadınlar.
Bu alanlarda daha önce de vurgulandığı gibi zorunlu bir fiziki yakınlığın
varlığına rağmen sosyal ilişki ve dolayısıyla sosyal kontrol sınırlıdır. Bu
hedef bolluğu kontrol imkanlarının sınırlılığıyla biraraya gelince önemli
bir suç nedenini oluşturmaktadır.
3
1978’de çıkarılan 2253 sayılı Çocuk Mahkemeleri’nin kuruluşunu düzenleyen ya-
sada 12-15 yaş arası ergenler Küçükler olarak adlandırılmaktadırlar. Aynı yasada
11 yaşın altındaki grup Çocuklar ve 15-18 yaşlar arasındaki grup ise Gençler olarak
adlandırılmaktadır.
Çocuk Mahkemeleri Kuruluş Yasası esas olarak bu yaş grubunun yargılanması
ile ilgili düzenlemeler yapmaktadır. Bu düzenlemelerden biri haklarında dava açılan
küçüklerin tümünün cezai ehliyetlerinin tespiti için adli tıp tarafından muayenelerini
öngörmektedir. Bu nedenle bu yaş grubundaki ergenler üzerine adli tıp doktorlarınca
yapılmış çok sayıda inceleme vardır.
Yakup ÇOŞAR makaleler
298 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
2.2.2. Şehrin Mimarisi ve Suç
İkinci bir unsur şehrin mimarisidir. Şehrin planlı bir şekilde yapılıp
yapılmadığı, sokakların darlığı ya da genişliği, aydınlatılma dereceleri,
trafiğin akış hızı suçluluğu artıran ya da azaltan unsurlardır. Türkiye’de
bir çok hırsızlık ya da gasp olayı trafiğin sık sık tıkandığı yerlerde, dar ara
sokaklarda ve bunlara açılan caddelerde gerçekleşmektedir. Hırsız nere-
deyse durmakta olan otoya yaklaşmakta, kapıyı açıp koltuğun üzerinde
bulduğu şeyi alıp kaçmaktadır. Yandaki dar ara sokağa girebilmek ise,
yakalanma riskinden kurtulmak anlamına gelmektedir.
2.2.3. Şehirdeki İlişkilerin Taşıdıkları Çatışma Potansiyeli
Kırsal alandaki yaşamda insanlar fiziki olarak çok içiçe yaşamazlar.
Apartman hayatı yoktur, herkes kendi tarlasında çalışır, beraber binilen
ulaşım araçları vs. sınırlıdır. Ayrıca kırsal kesimde günlük yaşamın ritmi
yavaş ve ilişkiler belirli sayıda insanla sınırlıdır. İnsanlar birbirlerini tanırlar
ve herkes kime karşı nasıl davranacağını bilir.
Şehirde birlikte yaşam biçimi değişir. Günlük yaşamda çok sayıda ve
farklı insanla ilişkiye girilir. Diğer insanlarla aynı apartmanda, aynı büroda,
aynı otobüste, aynı sokakta karşılaşılır. Ancak insanlar bu fiziki yakınlığa
rağmen sosyal olarak yakın değildirler, birbirlerini tanımazlar. Yoğunluk
ve heterojenlik fiziki yakınlıkla birlikte ilişkilerde mesafeyi (anonimliği)
birlikte getirir (bkz., Friedrichs, 1995, s. 145). İnsanlar arasındaki doğru-
dan, sözel iletişim azalır ve yerini semboller ve kurallara bırakır. Şehir
hayatı esas olarak birbiriyle doğrudan ilişkiye girmeyen, giremeyecek olan
insanların aralarındaki ilişkileri şekillendiren bu semboller ve kurallarla
düzenlenir. Günlük hayatın çatışmasız, kavgasız yürümesinin koşulu sözü
edilen sembollerin ve kuralların varlığına ve herkes açısından anlaşılabilir,
algılanabilir biçimde formüle edilmelerine bağlıdır. Bu ise şehrin belli bir
örgütlülük düzeyinde olmasını gerektirir. Örgütlülük düzeyinin düşüklüğü
kentsel alanda çelişkilerin ve duruma göre de suçun nedenlerinden birini
oluşturur.
Hızlı ve düzensiz şehirleşmenin sonucu olarak Türkiye kentlerinin
örgütlülük düzeyi düşüktür. Türkiye’deki şehir yaşamından bu konuda çok
sayıda örnek verilebilir. Örneğin; İstanbul’da şehir içi hızın kaç kilometre
olduğunu gösteren tabela yok gibidir. Şehir bu yaşam biçiminin gerektirdiği
semboller ve işaretlerle donatılmamıştır. Yine sokaklarda yaya geçitleri-
nin sayısı çok sınırlıdır. Sokaktan karşı karşıya geçmek özel bir alışkanlık,
yetenek ve performans gerektirmektedir ve sık sık otomobil sürücüleriyle
yayalar arasında kavgaya neden olmaktadır.
makaleler Yakup ÇOŞAR
299TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Bir başka örnek apartman hayatının düzenlenmesi konusundadır. Her-
hangi bir Avrupa kentinde kira sözleşmesi imzalayan birey, sözleşmeyle
birlikte mutlaka apartmandaki yaşamı düzenleyen kuralların yazılı olduğu
bir broşür alır. Broşürde hangi saatlerde banyonun kullanılamayacağından,
çamaşırın nereye asılacağına, kedi köpek bulundurulup bulundurulama-
yacağına vs. dair birçok kural vardır. Anlaşmazlık durumunda ise başvu-
rulacak merci belirtilmiştir. Apartmanlarda uzun boylu sorun çıkmaz ve
çıkan sorunlar kısa sürede genellikle önceden konulmuş kurallara göre,
kavgasız halledilir. Apartman hayatına geçilmesine rağmen bu derece ör-
gütlü olmayan Türkiye’de bu imkan çoğu kez yoktur ve sorunlar iyi niyetle
halledilemezse kavga çıkar.
Kısacası sembollerin ve kuralların yokluğu keyfi davranışlar için alan
yaratmakta, suç işlemeyi teşvik etmektedir. Ek bir sorun ise varolan sem-
bollerin, yazı ve semboller dünyasına yeni giren göçmenlerce yeterince
algılanamamasıdır.
O halde bireyselleşme sürecinin yanında şehre içkin faktörler de kentsel
alandaki suçluluğu etkilemektedirler. Muhtemel hedeflerin varlığı şehri po-
tansiyel suçlular için çekici kılmakta, günlük yaşamı düzenlemesi gereken
kuralların ve sembollerin yokluğu, ya da yetersizliği insanlar arasındaki
ilişkileri çatışmalı hale getirmekte ve şehrin mimarisi de anonimlikle birlik-
te potansiyel suçlular üzerindeki sosyal ve resmi kontrolü azaltmaktadır.
Ergenlerin suç işleme eğilimleri üzerinde bu faktörlerin tümü aynı şekilde
etkili olmaktadır.
2.3. Türkiye’de Şehirleşmenin Biçimi ve Sonuçları
Bu bölümün ilk kısmında Türkiye’deki şehirleşme sürecini ve bunun
sonuçları olan gecekondulaşma, şehirlerde daha da adaletsiz olan gelir
dağılımı ve daha yüksek olan işsizliği söz konusu edip, ikinci kısımda suç
işleyen ergenlerin oturdukları ve doğdukları yerlerden yola çıkarak şehir-
leşmenin bu özel biçiminin gençlik suçluluğuna etkisini inceleyeceğim.
Yukarıda da belirttiğim gibi Türkiye’deki şehir nüfusunun oranı son
50 yıl içerisinde % 25’den % 65’e yükselmiştir. Bu artış hızıyla Türkiye
dünya çapında şehirleşmenin en hızlı olduğu ülkedir. Devlet Planlama
Teşkilatı’nın bir raporuna göreTürkiye 90’lı yıllarda % 4.9’luk şehirleşme
hızıyla Çin (% 4.5) ve Meksika’dan (% 3.0) önce gelmektedir. Almanya da
ise bu hız % 0.7 ile çok mütevazi bir düzeyde kalmaktadır (Devlet Planlama
Teşkilatı, 1996, s. 201). Böyle hızlı bir şehirleşmenin kentsel alanda olum-
suz sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Bu sonuçlardan birisi de gençlik
suçluluğudur.
Yakup ÇOŞAR makaleler
300 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
2.3.1. Türkiye’nin Kentleşmesinin Özel Biçimi
Türkiye’de ellili yıllardan beri yoğun bir iç göç, altmışlı yıllardan beri
de Avrupa’ya dönük dış göç yaşanmaktadır. Günümüzde Avrupa’da üç
milyon civarında Türkiye kökenli insan yaşamaktadır ve bu Türkiye nü-
fusunun yaklaşık % 5’ine tekabül etmektedir.
İç göç ise sadece kırsal alandan şehirlere değil, özellikle Doğu ve Güney
Doğu Anadolu’dan olmak üzere, Orta ve Kuzey Anadolu’dan Batıya ve
Güney’e doğru olmaktadır. Doğu, Orta ve Kuzey Anadolu’daki şehirlerin
nüfusu, Diyarbakır gibi istisnalar bir yana bırakılırsa çok artmamaktadır.
Yani, Kars’ın köylüleri Kars kentine değil, aynen Erzincan köylülerinin ya
da Tunceli köylülerinin yaptığı gibi batı ya da güneydeki büyük kentlere
göçmüşlerdir. Bu nedenle Türkiye’de sadece bir şehirleşmeden değil, bir
“Batıya kayıştan”da söz etmek gerekmektedir.
2.3.2. Göçün Nedenleri/İtici ve Çekici Faktörler
Hem iç hem de dış göç için etkili olan belli faktörler vardır. Süreci
başlatan, İkinci Dünya Savaşı sonrası liberalleşme ve tarımın makineleş-
mesi olmuştur. Tarımın makineleşmesi kırsal alandaki iş gücünün belli bir
kısmını gereksiz hale getirmiştir. İkinci bir unsur olarak tarımsal alandaki
düşük verimlilik gösterilmektedir. Tarımdaki gelirin düşüklüğü ve toprağın
eşitsiz dağılımı köylüleri terke zorlamaktadır. Emre Kongar üçüncü bir
öğe olarak Türkiye’deki ekilebilir toprakların sınırına ulaşılmış olmasını
vermektedir (bkz., Kongar, 1998, s. 551-552).
Dördüncü bir öğe Türkiye’nin Güney Doğusu’nda on beş yıl süren
küçük çaplı savaştır. 1984 ile 1987 yılları arasında 735 köy ve 1535 mezra
tamamen, 235 köy ve 141 mezra kısmen boşaltılmıştır (Dörtkardeş, 1997,
bkz., Kongar, 1998, s. 297). Yine Kongar’ın aktardığı verilere göre bu yıllar
arasında 370’000 kişi köyünü terk edip, şehre göçmüş ve bunların bir çoğu
hala geri dönememiştir. Birçok kaynak göç etmek zorunda kalan insan
sayısının verilen rakamların çok üstünde olduğunu iddia etmektedir. İn-
sanlar önce yakın kasabalardaki, kentlerdeki akrabalarına sığınmış, olanak
bulanlar Batıya doğru yollarına devam etmişlerdir.
Yukarıda sayılan öğeler, insanları kırsal alanı terketmeye zorlayan itici
öğeler (Push-Faktoren) olarak adlandırılabilirler.
Kentleşme sürecinde etkili olan bir de, şehire göçü, şehirde yaşamayı
çekici kılan çekici öğeler (Pull-Faktoren) vardır. Bunlar arasında daha iyi iş
koşulları, endüstrileşmenin bir sonucu olarak daha yüksek ücretler, daha
iyi sağlık, okul ve eğitim imkanları sayılabilir. Bunlara ek olarak kültürel ve
makaleler Yakup ÇOŞAR
301TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
tarihsel bir takım etkenler de genel olarak kente, özel olarak da İstanbul’a
göçü teşvik etmektedir:
“İstanbul’un taşı toprağı altındır, ya da ‘büyük kentlerde kerahet de keramet
de boldur’ gibi halk deyişleri, Türkiye’de büyük kentlerin çekiciliğini belirleyen
sözlerdir. Halkın büyük kent yaşamına duyduğu imrenmenin ardında, büyük bir
olasılıkla, İmparatorluk döneminde İstanbul halkının sahip olduğu önemli ayrıca-
lıklar (örneğin, İstanbul halkı askerlik yapmazdı) yatar” (Kongar, 1998, s. 553).
Türkiye’de kentleşme özel olarak endüstrileşmenin doğrudan bir so-
nucu olmasa da, gerek devlet gerekse kamu yatırımlarının Batı illerinde
yoğunlaşması göçü artıran bir unsur olmuştur.
“Gerek kamu, gerekse özel kesim yatırımları, bu gelişmiş on ilde (İstanbul,
Ankara, İzmir, Adana, Kocaeli, Zonguldak, Eskişehir, Aydın, İçel ve Bursa) yoğun-
laşmaktadır. Bu illerdeki kamu yatırımları, bütün Türkiye’deki kamu yatırımlarının
beşte ikisi dolayındadır. (...) Öztörün, 1990’lı yıllara girerken, Türkiye’nin kaba
yurt içi ürününün yaklaşık yarısını, İstanbul yüzde 22.02, İzmir yüzde 8.6, Ankara
yüzde 7.28, Kocaeli yüzde 4.2, Bursa yüzde 3.56 ve Adana yüzde 3.21 (toplam yüzde
48.85) olarak, altı ilin oluşturduğunu saptamıştır” (Kongar, 1998, s. 557).
Bu gelişmenin arka yüzü, Türkiye’nin diğer kesimlerindeki gelir
düzeyinin düşüklüğü ve hizmetlerin sınırlılığıdır. Bu gelişmenin bir gös-
tergesi olarak çeşitli şehirlerde doktor başına düşen insan sayısını vermek
istiyorum. Batıdan uzaklaşıp, içlere ve Doğu ve Güney Doğuya gidildikçe,
bir doktorun bakmak durumunda kaldığı insan sayısı artmakta ve sağlık
hizmetlerinin kalitesi azalmaktadır.
Kısaca batı ülkelerinde kentleşme esas olarak endüstrileşmenin (çekici
faktörlerin) bir sonuncu iken, Türkiye’deki kentleşme itici faktörlerin bir
sonucu olmuş, bu anlamda kentleşme “batıya kayma” gibi özel bir görünüm
kazanmış ve başından itibaren süreç suç işlemeyi teşvik edici sorunları
birlikte getirmiştir. Şimdi kısaca bu sorunları tartışacağım.
2.3.3. Göçün Sosyoekonomik Sonuçları
Kentlerde alansal ayrışma (raeumliche Segregation), gecekonduların
ortaya çıkışı
Türkiye’deki hızlı ve plansız şehirleşme gecekondu olgusununa yol
açmıştır. Gecekondulaşma İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, şe-
hirleşmeye paralel olarak ortaya çıkmış ve 1948 yılından itibaren de siyasi
bir sorun olmaya başlamıştır. Aynı yıl bir yasal düzenlemeyle bu tür evlerin
yapımı yasaklanmıştır. Ancak yasağın pratik bir etkisi olmamış ve şehre
Yakup ÇOŞAR makaleler
302 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
akına paralel olarak gecekondu bölgeleri genişleyip, kentlerin önemli bir
parçası haline gelmiştir. Keleş’in verilerine göre 1995 yılında şehir nüfusu-
nun %35’i gecekondularda yaşamaktaydı. Bu oran büyük şehirlerde daha
da yüksektir (Keleş, 1996, bkz., Kongar, 1998, s. 565).
Yasadışı olarak yapılan evler zamanla şehrin önemli bir bölümünü
oluşturdukları için arada bir çıkarılan aflarla yasallaştırılmışlardır.
Gecekondu mahallerinde ilk dönemler her şey eksikti. Ne alt yapı ne
okul ne de diğer kurumlar mevcuttu. Zamanla belli eksiklikler giderilip,
altyapı hizmetleri getirildi. Ama gecekondular hala şehirlerin işsizlik ora-
nının yüksek, gelir düzeyinin düşük, merkeze ve işyerlerine ulaşımın zor,
oyun alanlarının, gençlik merkezlerinin, dinlenme alanlarının az olduğu
ya da bulunmadığı oturmamış, bakımsız bölgelerdir.
Zamanla gecekondu bölgeleri değişmeye, eski gecekondu bölgelerinde
de altyapısı olan apartmanlar yükselmeye başlamıştır. Bu yolla bazı gece-
kondu sakinleri statü değiştirerek apartman sahibi olup, tabaka değiştirir-
ken, eski gecekonducuların bir kısmı, şehrin yoksulları ve yeni göçmenler,
yeni gecekondu alanlarına ya da şehirlerin bakımsız kalmış eski bölgelerine
doğru kaymaktadırlar. Bu anlamda gecekondu bölgeleri yukarıda sözünü
ettiğim ev ve mahalle değiştirme biçimindeki hareketliliğin (Fluktuation)
özel bir nedenini oluşturmaktadır.
Grafik 4. Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde doktor başına düşen insan sayısı
Kaynak: Sönmez, 1998, S. 286-287
makaleler Yakup ÇOŞAR
303TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
“Örneğin 1990’lı yılların sonuna doğru İstanbul’un eski gecekondu bölge-
lerinden Ümraniye’de, ilk yerleştikleri mahallede oturanların oranı sadece %20
olarak saptanmıştır” (Erder, 1996, aktaran Kongar, 1998, s. 570).
Yani bütün şehirlerde varolan ev ve mahalle değiştirme biçimindeki
hareketlilik, şehrin önemli bir kısmını gecekonduların oluşturması dolayı-
sıyla genel olarak Türkiye’de özel olarak da Türkiye’nin büyük şehirlerinde
daha yoğundur.
Şehirlerde Daha Adaletsiz Olan Gelir Bölüşümü
Şehirlerdeki gelir bölüşümü kırsal alandan daha adaletsizdir. Örneğin
şehirlerdeki %20’lik üst tabaka gelirin %57.2’sini alırken, kırlarda en varlıklı
% 20’lik kısım gelirin daha az olan bir kısmını, %47.7’sini elde etmektedir.
Gecekonduların yoğun olduğu büyük şehirlerde bu dengesizlik daha
belirgindir. Örneğin; İstanbul’da halkın en varlıklı %20’lik kısmı, gelirin
%64’ünü almaktadır.
Türkiye’de gelir dağılımını yoksullar lehine düzeltecek ciddi bir önlem
alınmamaktadır. Gelir düzeyi yetersiz olanlar için sosyal yardım, işsizlik
sigortası yoktur. Halkın hala önemlice bir kesimi için yaşlılık sigortası da
bulunmamaktadır (bkz., Devlet Planlama Teşkilatı, 1996, s. 188). Şehirde
aile bağlarının zayıfladığı ve kırsal kesimden farklı olarak kendi geçimini
topraktan temin etme olanaklarının ortadan kalktığı da düşünülürse, eşitsiz
gelir bölüşümünün şehirlerde daha büyük bir sorun oluşturduğu anlaşılır.
Şehirlerde çöp kutularını karıştırıp, yiyecek ya da satacak bir şeyler arayan
yaşlıların varlığı bu durumun acı bir göstergesidir.
Grafik 5. Gecekondu nüfusunun kentsel nüfusa oranı
Kaynak: Keleş, 1996, aktaran. Kongar, 1998, s. 566.
Yakup ÇOŞAR makaleler
304 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Kentlerdeki Daha Yüksek İşsizlik Oranları
Türkiye’deki kentleşmenin ortaya çıkardığı sorunlardan birisi de
şehirdeki işsizlik oranlarının kırsal alandan daha yüksek olmasıdır. Tür-
kiye’de işsizlik sigortası bulunmadığı için işsizlerin gerçek sayısını tespit
etmek zordur ve varolan istatistikler yeterli değildir. Eldeki resmi verilere
göre Türkiye genelinde işsizlik oranı yaklaşık %14 civarındadır. Kısmi
işsizlerin Türkiye ortalaması %7.4 iken, şehirlerde bu oran %8.9’dur. Hiç
bir işi olmayanların oranı Türkiye genelinde %7 iken, şehirlerde %12.1’dir.
Toplam işsizlik açısından bakıldığında Türkiye çapında bu rakam %14.4
iken, şehirlerde %21’i bulmaktadır.
Yukarıda vurgulandığı gibi Türkiye’de işsizlik sigortası yoktur. İşsiz-
ler aile ve akrabaların desteğine muhtaçtırlar. Ancak bu bağlar şehirlerde
artık eskisi kadar güçlü değildir. Ayrıca ailenin diğer fertleri arasında da
işsizlerin bulunması yüksek bir olasılıktır.
Grafik 6. Kentlerde ve kırsal alanda gelir bölüşümü.
Kaynak: Sönmez, 1998, S. 131 ve Kongar, 1998, s. 637.
makaleler Yakup ÇOŞAR
305TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
2.4. Hızlı ve Plansız Kentleşmenin Bir Ürünü Olarak
Çocuk Suçluluğu
2.4.1. Gecekondulu ve Düşük Gelirli Ailelerin Çocukları
Arasında Suç İşleme Oranı Daha Yüksektir
Suç işleyen çocuklar çoğunlukla gecekondu bölgelerinde ya da şehir -
lerin sosyo ekonomik düzeyi düşük bölgelerinde oturmaktadır. 1990-1993
yılları arasında İzmir Çocuk Mahkemesi’ne çıkarılan 2466 küçük üzerinde
yapılan araştırmaya göre, bunların %80’inin gecekondu bölgelerinde ya
da kısmen gecekondulardan oluşan bölgelerde oturdukları tespit edilmiş-
tir (bkz., Hancı, 1995, s. 55-62)
4
. Antalya’da yapılan benzer bir araştırma
İzmir’deki araştırmanın sonuçlarını doğrulamaktadır. Karagöz’ün araş-
tırmasına göre haklarında bilgi toplanan 225 küçüğün büyük çoğunluğu
gecekondu mahallelerinde oturmaktadır (bkz., Karagöz, 1995, sayfa nu-
marasız).
Peki gecekondulu gençler arasında suç işleme oranı neden daha yük-
sektir?
Çalışmanın ilk bölümünde kentsel alandaki suçlulukla ilgili olarak
kontrol ve sosyal bağlar teorisine değinmiştim. Şehirlerin sosyoekonomik
düzeyleri düşük bölgelerinde gençleri kontrol etme olanaklarının sınırlı-
lığı önemli bir suçluluk nedenidir. Eisner konuyla ilgili iki önemli unsura
değiniyor;
Grafik 7. Türkiye genelinde ve kentlerde işsizlerin oranları.
Kaynak: Devlet Planlama Teşkilatı, 1996, S. 175-176.
4
Yukarıda belirtildiği gibi 1995 yılında Türkiye genelinde şehir nüfusunun % 35‘i gece-
kondu bölgelerinde oturmaktadır (bkz., Keleş, 1996, aktaran Kongar, 1998, s. 565. 566).
Yakup ÇOŞAR makaleler
306 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
“Birinci olarak bölgenin sosyo ekonomik statüsünün düşüklüğü sosyal kontrol
imkanlarının daralmasına ve entegrasyonun zorlaşmasına neden oluyor. Gençle-
rin sosyal kontrolü için gerekli olan koşullar yoktur ve boş zamanı değerlendirme
imkanları daha azdır. İkinci olarak bir bölgedeki ev değiştirme sıklığı (Fluktuation)
anonimliğin artmasına, yerel ilişki ağlarının kurulması olanaklarının zayıflamasına
neden olmakta ve böylece de sosyal kontrol imkanlarını sınırlamaktadır” (Eisner,
1997, s. 36).
Bu bölgelerde yaşayanlar genellikle ucuz işgücü kaynağını oluştur-
dukları için sık sık ailenin yetişkin bütün bireyleri çalışmakta, çocuklar
okul sonrası yalnız kalmaktadırlar. Çocukların okul sonrası gidecekleri,
boş zamanlarını geçirecekleri kurumlar yoktur. Bölgedeki ev değiştirme
sıklığı kalıcı ilişkilerin, yerel ağların kurulmasını engellemektedir. Böyle-
likle ergenlerin üzerindeki sosyal kontrol zayıflamakta ve bunlar sonuçta
kolaylıkla suça itilebilmektedir. Bu yaklaşıma göre, yüksek suç işleme oranı
hızlı ve plansız şehirleşmenin, gecekondulaşmaya (desorganize merkezlere)
neden olan bu biçiminin bir sonucu olarak anlaşılmaktadır.
Bir başka açıklama ise, suçluluğu toplumsal olarak belirlenen hedeflerle,
bu hedeflere ulaşmak için varolan imkanlar arasındaki uçurumla açıklayan
ve birinci bölümde değindiğim anomi teorisi sunmaktadır. Merton Ameri-
kan toplumundaki bu uçurumdan yola çıkarak şu tezi sunmaktadır;
“Göreli olarak daha katı bir sınıf ayrımı, bir kast düzeni, insanların şanslarını
bugünkü Amerikan toplumunda olduğundan daha fazla sınırlayabilir. Ancak kül-
türel değerler sistemi tüm halk için geçerli belirli ortak başarı hedeflerini tüm diğer
hedeflerin üstünde tutarken, sosyal yapı halkın büyük bölümü için bu hedeflere
varacak araçlara ulaşmayı sınırlar ya da engellerse, büyük çapta suç davranışı
ortaya çıkabilir” (Merton, 1968, aktaran Kerscher, 1985, s. 40).
İlk bölümde açıklamaya çalıştığım gibi katı sınıf yapıları, aile ve aşiret
bağları Türkiye’de önemli ölçüde anlam yitimine uğradı. Şimdi artık çok
sayıdaki televizyon kanalı ve resimli gazetelerin saldırgan reklamlarıyla
sürekli olarak yeni istekler ve umutlar uyandırılmakta ve her şey herkes
için en azından teorik olarak mümkün hale gelmektedir.
Mina Urgan çocukluğunu anlatırken, o zamanlar varlıklıların parala-
rını gözler önüne sermeyi ayıp saydıklarından, varlıklı kız arkadaşlarının
da herkes gibi giyindiğinden söz ettikten sonra, özellikle seksenli yıllarda
durumun değiştiğini vurgulayarak şöyle diyor;
“(Şimdi) Türkler hem daha çok para kazanmak istiyor, hem de çok parası
olduğunu herkesin bilmesini istiyor” (Urgan, 1998, s. 247-249).
makaleler Yakup ÇOŞAR
307TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Urgan devamla toplumsal olarak herkesin önüne konulan çok para
sahibi olma hedefinin 1950’lerden sonra, yani yoğun kentleşmeyle birlikte
ortaya çıktığını vurgulamaktadır. Bu hedef 1980’lerden sonra yoğunlaşan
ve giderek ”çığırtkanlığa” dönüşen yeni medya düzeni aracılığıyla toplumun
çok geniş kesimlerince de içselleştirilmiş ve paralı olmak, köşeyi dönmek
statü sembolleri arasına ön sıralara geçmiştir.
Alt tabakalardan insanların, eğitim düzeyleri ve olanakları sınırlı ge-
cekonduluların uyandırılan bu isteklere, kültürel olarak önlerine konulan
bu hedeflere yasal araçlarla ulaşmaları zordur. Herkese bütün yolların açık
olduğu yolundaki hakim kültüre/ideolojiye rağmen, eğitim düzeyleri dü-
şük ve maddi olanakları sınırlı insanlar açısından sosyal yükseliş imkanları
sınırlıdır. Bu yapısal çelişkinin neden olduğu baskı suçluluğun önemli bir
nedenini oluşturmaktadır.
Gençler açısından durum daha da özeldir; gençlerde gerçeklik hissi
genellikle olasılık duygusundan daha zayıftır (bkz., Karrer, 1998, s. 36).
Yaşlılar adım atarken basacakları yerin sağlam olup olmadığını kontrol
ederler. Gençler ise zıplayarak yürürler, attıkları adımın nereye gideceği
konusunda fazla kafa yormazlar. Gençler uyandırılan bu hedeflere ulaşmak,
hedeflerle imkanlar arasındaki bu çelişkiyi aşmak için suç işleme riski de
dahil, çok daha fazla riski daha kolay göze alırlar.
2.4.2. Göçmen Çocuklar Arasında Suç İşleme Oranı Daha Yüksektir
Çeşitli şehirlerde yapılan araştırmalar suç işleyen çocuklar arasında
“göçmen” çocukların oranının yüksek olduğunu göstermektedir. Hancı ve
arkadaşlarının İzmir’de yaptıkları araştırmaya göre bu şehirde suç işleyen
çocukların %69’u başka bir ilde doğup, daha sonra İzmir’e taşınmıştır. Suç
işleyen göçmen çocuklar arasında da Doğu ve Güneydoğu Anadolu do-
ğumluların oranı daha yüksektir.
Görüldüğü gibi İzmir’de Doğu ve özellikle Güneydoğu Anadolu
kökenli insanların oranı %3’ün biraz üzerinde iken, suç işleyen çocuklar
arasında Doğu Anadolu doğumluların oranı % 1.7, Güneydoğu illerinde
doğan çocukların oranı ise %22’yi bulmaktadır. Doğu ve Güney Doğu il-
Yakup ÇOŞAR makaleler
308 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
lerinden göçenler birlikte değerlendirildiğinde bu bölgelerden gelenlerin
toplam nüfus içindeki oranları %6.65 iken, buralardan göçen çocukların
toplam suç işleyen çocuklar içindeki oranları %33.7’dir.
Aynı olgu Antalya’da Mayıs 1994 ile Mayıs 1995 arasında yapılan bir
araştırma ile de doğrulanmaktadır. Araştırmaya göre suç işleyen küçük-
lerin %60’ı başka bir ilde doğmuş ve Antalya’ya göç etmiştir. Araştırmada
Antalya şehrine özellikle Güneydoğu Anadolu’dan hızlı bir göç olduğu
vurgulanmaktadır (bkz., Karagöz, 1995, sayfa numarasız).
Kısacası suç işleyen gençlerin önemli bir kısmını (İzmir’de yaklaşık
%70’ini, Antalya’da % 60’ını) göçmen gençler oluşturuyor. Ancak suç işleme
oranı bütün göçmen çocuklar arasında değil, özellikle Doğu ve Güneydo-
ğu’dan gelen göçmen çocuklar arasında yüksek.
5
Hancı ve arkadaşları araştırma sonuçlarını illere göre vermişlerdi. Okumayı kolay-
laştımak için bölgelere göre illeri toplayarak sunmayı uygun buldum. İstatistiklerde
bölgelerin bütün illeri değil, İzmir’de yoğun olarak göç yaşanan ve de suç işleyen
gençler arasında temsil edilen iller verilmiştir. Aşağıda grafikdeki bölgelerin hangi
illere ait verileri kapsadığını ayrıca sunuyorum:
Batı Anadolu: Manisa, Aydın, Afyon, Balıkesir, İstanbul, Denizli, Muğla ve Uşak
toplamı.
Orta Anadolu: Konya, Ankara
Doğu Anadolu: Erzurum, Kars ve Ağrı
Güney Doğu Anadlu: Mardin, Diyarbakır ve Muş.
Grafik 8. Suç işleyen çocukların ve İzmir’de yaşayan halkın doğum yerleri.
Kaynak: Hancı, Aktaş, Akçiçek, 1995, s. 173-183.
5
İzmir Batı Anadolu Orta Anadolu Yurtdışı Doğu Anadolu Güneydoğu
Anadolu
makaleler Yakup ÇOŞAR
309TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Batı şehirlerinden İzmir’e gelip yerleşenlerin bir kısmının işçi ya da
memur ailesi olduğu ve tayin, nakil dolayısıyla, ya da bireysel tercihleri
sonucu buraya geldikleri düşünebiliriz. Ancak Doğu, Güneydoğu ve Orta
Anadolu’dan gelenlerin göçü, birinci olarak yukarıdaki bölümlerde anlatı-
lan kırdan şehire göçün nedenleri arasında aranmalıdır. Tarım alanlarının
yetersizliği, makineleşme, Batı’daki iş olanakları ve hizmetlerin (örneğin;
okulların, sağlık hizmetlerinin) daha iyi durumda olması.
Güneydoğu’dan, kısmen Doğu’dan göçün bir nedenini ise daha önce de
belirtildiği gibi bu bölgede on beş yıl süren silahlı çatışmalar oluşturmak-
tadır. Bu bölgeden gelenlerin hiçbir ön hazırlık yapıp, imkan yaratmadan
bölgeyi terk etmek zorunda kalmış oldukları düşünülürse, onların ekono-
mik ve sosyal bakımdan en zor durumda oldukları anlaşılır. Hazırlıksız
bir göçe maruz kalan bu insanların birçoğu varolan mallarını mülklerini de
satamadan, uygun şekilde değerlendiremeden şehre gelmektedirler. Batıya
göçmek zorunda kalan bu insanlara yönelik bir devlet desteği de yoktu.
On beş yıl süren bu “küçük savaşa” rağmen Türkiye’de bir Türk-Kürt
çatışması yaşanmamıştır. Ancak bu savaşın iki etnik kökenden insanlar
arasında belli ön yargılar yaratmış olduğu da inkar edilemez. Bu önyar-
gılar Kürt kökenli insanların Batıdaki entegrasyonları önünde bir engel
oluşturmakta, yeni bir hayat kurmalarını en azından zorlaştırmaktadır.
Türkiye’de işlerin esas olarak ilişkiler üzerinden yürüdüğü düşünülürse
bu zorluk daha iyi anlaşılabilir.
Ayrıca Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden gelen insanların genelde
eğitim düzeyleri düşük, yani maddi donanımlarının eksikliğinin yanında
maddi olmayan donanımları (eğitim, iş tecrübesi gibi) da yeterli değildir ve
bu donanımsızlık yeni bir hayat kurmakta ek zorluklar yaratmaktadır.
Kısaca Doğu ve Güneydoğu kökenli gençler açısından -yeniden anomi
teorisine dönersek- toplumsal olarak konulmuş hedeflerle, bu hedeflere
ulaşmak için varolan imkanlar arasındaki uçurum daha derindir. Bu neden-
lerle bu çocukların daha fazla suç işlemeleri izah edilebilir bir durumdur.
2.4.3. Kültürel İklim, Himayecilik ve Çocuk Suçluluğu
Türkiye’nin özel kentleşme biçiminin, diğer bir deyişle gecekondula-
şarak kentleşmesinin sosyokültürel ve politik sonuçları da olmuştur. Bu
gelişmenin Güneydoğu Anadolu’daki silahlı çatışmalar ve bu çatışmaların
sonuçlarıyla birleşmesi Türkiye’de suç işlemeyi kolaylaştıran bir kültürel
iklim ve himayeci bir ilişki biçimi ortaya çıkarmıştır.
Yakup ÇOŞAR makaleler
310 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Gecekondu yapmak için ilişki, arsa bulacak ya da satacak biri gereklidir.
Süreç içinde kentlerde bu işleri organize eden, devlet arazilerini, zaman
zaman da özel arazileri parselleyip satan ve kısa sürede köşeyi dönen ge-
cekondu mafyaları oluşmuştur. Bunlar öncelikle akrabalarını, hemşerilerini
ya da mezhepsel ya da politik yakınlıkları olan insanları arkalarına alıp kısa
zamanda yerel politik güçler haline geldiler. Kongar’a göre bu ilişki biçimi
zamanla genişleyerek tüm Türkiye’ye yayıldı ve hakim ilişki biçimlerinden
biri haline geldi. Emre Kongar bu gelişmeyi şöyle özetlemektedir;
“Bir başka terminoloji ile ifade edilirse, Türkiye’deki kentleşme, devletin ve
resmi örgütlerinin denetiminde ve belli kent planlarına göre değil, devletin boş
bıraktığı alanlarada at oynatan yasadışı grupların devlet ve birbirleri karşısındaki
göreli güçlerine göre biçimlenmiştir. (...)
Kaçak yapılaşma, bir süre sonra, yerel ve ulusal düzeyde politika ile de bü-
tünleşmiş, bu yağma düzenine, gecekondu bölgelerine göç edenler açısından yerel
politikacılar, kent merkezlerindeki rantı paylaşan holdingler açısından da, ulusal
düzeyde politika yapan liderler eklemlenmiştir.
Böylece iç içe geçen yasadışı yağma, bir süre sonra tüm ülkeyi siyasal eklem-
lenme yoluyla etkisine almıştır.
Bu arada, kent hukuku dışı alanlardaki, yani gecekondulardaki ilişkiler,
meşruiyet üzerine değil de kaba kuvvet ilkesine göre biçimlendiğinden, her türlü
yöresel, ideolojik, mezhepsel ve etnik ayrım, bu bölgelerin paylaşılmasında ve yağ-
malanmasında işlevsel olmuştur. Bu ayrımlar bir süre sonra da artık o mahalleler
için bir ‘yaşam biçimi’ halini almıştır. Çünkü insanlar bu bölgelerde sadece konut
edinme eylemleri için değil, günlük yaşamlarını sürdürme açısından bile bu tür
ilişkilere bağımlı kılınmışlardır” (Kongar, 1998, s. 578).
Endüstrileşmenin, doğal bir gelişimin sonucu olmayan Türkiye tipi
şehirleşmede yukarıda sözü edildiği gibi sadece bir ev için değil, iş için de,
pazar yeri için de, sokakta bir şeyler satmak için de ilişkilere ihtiyaç vardır.
Bunun için üstten korunmak, kollanmak, himaye edilmek gerekmektedir.
Bedel olarak da bir hizmet, bir karşılık beklenmektedir elbette. Bu gelişme
politik güç sahipleri ile para sahipleri arasında bir çıkar ittifakına ve ülke
çapında yasalarla, mahkeme kararlarıyla düzeltilemeyen keyfi uygulama-
lara yol açmıştır. İktidar sahiplerinin keyfi davranışlarına ilişkin çok sayıda
örnek vermek mümkündür. Bazı gazetelerin üçüncü sayfalarını cinayet ve
yaralama haberlerine ayırmaları gibi, gazetelerin bir kısmı da de her gün
sayfalar dolusu yolsuzluk ve keyfilik haberleri vermektedirler. Eski feodal
ilişkiler kırsal alanda çözülürken şehirde himayecilik diye tanımlanabilecek
yeni bir feodal ilişki biçimi, içinde ciddi bir suç işleme potansiyeli taşıyan
bir koruma ve itaat ilişkisi yerleşmektedir.
makaleler Yakup ÇOŞAR
311TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
“(Göçerek) gelenler, büyük kentte ayakta kalabilmek için taşradaki geçerli
ilişki biçimi olan himaye düzenini benimsiyorlar. Önceleri aile-hemşerilik ilişkisi
düzeyindeki himayecilik giderek siyasi parti himayesi biçimine dönüştü, bu ilişki
ile sağlanan iş, gecekondu vb. nimetlerinin sonuna gelinince sırayı dinsel tarikat
ve topluluk himayeciliği aldı.
Bu tür himayecilik düzenleri, göçüp gelenlerde içe kapanmaları, yabancılaş-
maları artırdı. Bu hal, bağnazlığı, hoşgörüsüzlüğü hatta düşmanlığı körükledi,
mafyacılığa çanak tuttu. Her himaye düzeni kendi ‘hukuk’unu yaratarak, hukuk
devleti umutlarını zayıflattı“ (Sönmez, 1998, s. 178-179).
Himayeci ilişkilerin yerleşmesine Güneydoğu Anadolu’da yaşanan
on beş yıllık çatışmalar önemli bir katkıda bulunmuştur. Çatışmaların
önemli sonuçlarından birisi “öldürme eyleminin” sıradanlaşması olmuştur.
Yıllar boyu ölen güvenlik görevlileri ya da PKK`lılarla ilgili haberler, haber
bültenlerinin hava durumuna benzer günlük, alışıldık bir parçası haline
gelmiştir. Öldürmenin bu kadar sıradanlaştığı bir yerde, öldürmeye heves-
lenen, ya da şiddete başvurarak çıkar sağlamayı düşünen insanların sayısı
artacaktır. Sonuçta birtakım çevreler de bu ortamdan yararlanıp, kişisel
çıkar elde etmek için çeteler oluşturmuş ve himayecilik düzenine yeni bir
boyut katmışlardır.
Emre Kongar’ın vurguladığı gibi, demokrasinin, hukuk devleti sınırları
içinde kalarak sistemi yolsuzluklardan ve çetelerden arındırma işlevi de,
başarıyla uygulamaya konulamamış ve sonuçta ortaya himayecilik ilişkileri
bazında yürüyen ve siyasetle eklemlenen bir yağma kültürü ortaya çıkmış-
tır (bkz., Kongar, 1998, s. 646). Başarının yolu artık çalışmaktan, yasalara
uymaktan değil, doğru ilişkilere sahip olmaktan, itaatten ve yağmadan
geçmektedir.
Şimdi bu gelişmenin yani himayecilik ilişkilerinin ve yağma kültürünün
gençlik suçluluğuna etkisi nedir sorusuna yanıt aramaya çalışacağım.
Anomi teorisine yeni bir boyut getiren Cloward/Ohlin’in farklı fırsatlar
teorisine göre insanların kültürel olarak belirlenen hedeflere sadece yasal
araçlarla ulaşma şansları değil, yasadışı araçlarla ulaşma “fırsatları/şansları”
da farklıdır. Örneğin küçük burjuva bir semtte oturan genç de imkansızlıklar
içinde bulunup, sözü edilen hedeflere, yani zenginlik, güç, prestije ulaşmak
için gerekli yasal araçlardan yoksun olabilir. Bu durum gencin üzerinde
onu suça zorlayacak bir baskı da oluşturur. Ancak genç suç işlemek için
fırsat bulamaz. Çünkü mahallesinde, bölgesinde birlikte davranacağı genç-
lik çeteleri yoktur. Sosyal ve ekonomik statüsü düşük bölgelerdeki genç
açısından ise bu “fırsat” vardır. Yasal yollarla ulaşamayacağı hedeflere,
yasadışı çetelere, gruplara girerek ve suç işleyerek ulaşabilir ya da ulaşmayı
deneyebilir (bkz., Kerscher, 1985, s. 53).
Yakup ÇOŞAR makaleler
312 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Ancak Türkiye’de durum daha da farklıdır ve farklı fırsatlar teorisi
burada yeni bir boyut kazanmaktadır. Himayecilik düzeninin ve yağma
kültürünün bir sonucu olarak çeteler sadece düşük gelirli oturmamış böl-
gelerde değil, her yerdedir. Bu anlamda bu gruplara girme ve yasal yol-
larla ulaşamayacakları hedeflere suç işleyerek girme imkanı gecekondulu
olmayan gençler için de aynı ölçüde olmasa da mevcuttur.
Himayeciliğin ve keyfiliğin neredeyse tüm toplumsal ilişkilere sinme-
sinin ortaya çıkardığı gene Türkiye’ye özgü bir durum, teoride tartışılanı
aşan özel bir kuralsızlık, özel bir “anomik durum”dur. Bu durum donanımları
iyi olan insanları bile suç işlemeye zorlamaktadır. Bu sistemde herhangi
bir hedefe ulaşmanın yolu bir çok durumda ilişkiden ve yasadışı araçların
kullanılmasından geçmektedir. Rüşvet vermek artık haklı bir konumda
olup olmamaya bağlı değildir. Sıradan bir çok insan yasal yollarla çöze-
medikleri sorunlarını mafyalara başvurarak, onlara haraç vererek çözmeye
çalışmaktadırlar. Oysa rüşvet vermek de, haraç vermek de suç olan eylem-
lerdir ve suç işlemeyi hayatlarında hiç düşünmemiş olan insanlar bile buna
zorlanabilmektedirler.
Bu himaye düzeni ve yağma kültürünün içinde büyük bir suç potan-
siyeli taşıdığını belirttim. Prof. Türker Alkan sözü edilen ortama ilişkin
örnekler verdikten sonra bu ortamın muhtemel sonuçlarını şu soruları
sorarak özetliyor;
“Bu ortamda, öğrenci kopya çekmez mi? Bakkal çürük elmaları torbaya
doldurmaz mı? Usta yaptığı işi şişirmez mi? Taksi şoförü sizi daha uzun yoldan
dolandırmaz mı? Memur rüşvet almaz mı? Tinerci çocuklar cinayet işlemez mi?
(...)” (Alkan, Hürriyet Gazetesi, 24.10.1998).
Bu gelişmeden en çok etkilenen ve bu yolla suça itilen, normları ve de-
ğerleri benimseme, içselleştirme, yeni roller üstlenme, kendilerini “idollerle”
özdeşleştirme aşamasında olan ergenlik çağındaki gençlerdir.
Bu gelişmenin sonuçları yavaş yavaş yapılan araştırmalarla da ortay
konulmaktadır.
“Biz Bakırköy Çocuk Tutukevi’nde bir araştırma yaptık. Oradakilerin çoğu
göç eden ailelerin çocukları... Bu çocuklara, ‘Hayatta en büyük amacın ne’ diye
soruyoruz. Cevap ‘Çok para kazanmak, zengin olmak.’ Yine soruyoruz: ‘Kimi örnek
almak istiyorsun?’ Cevap: ‘Ben mafya babası olmak istiyorum’” (Cumhuriyet, 8
Temmuz 2001, Türkiye şiddet toplumu olmaya aday. Prof. Dr. İbrahim
Balcıoğlu ile konuşma).
Bir kaç yıl önce aynı cezaevinde kalan Güneydoğu Anadolu’nun bir
köyünden İstanbul’a mafya olmaya gelen bir gencin öyküsünü dinlemiş-
tim: Genç “mafya olmak” için köyünden kalkıp gelmiş, “mafya” ile ilişki
kurmayı becermiş, ama ilk “işinde” içeri düşmüştü. Güneydoğulu gencin
makaleler Yakup ÇOŞAR
313TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
hikayesinin devamını bilmiyorum. Ama onun tekil bir örnek olmadığını,
birçok gencin bu talan kültürünün etkisiyle gençlik çağında “suçlu” dam-
gası yediğini ya da yiyeceğini yukarıda aktarılan araştırmanın sonuçları
da ortaya koymaktadır.
2.5. Çocukların İşledikleri Suçların Türleri ve Kentleşme
Bu bölümde kendimi en sık rastlanan ve istatistiklerde de kısmen kolay
ayrı edilebilen üç suç türüyle sınırlayacağım. Bunlar mala karşı suçlar (hır-
sızlık ve gasp), şahsa karşı suçlar (yaralama ve öldürme) ve cinsel suçlardır
(kız kaçırma, tecavüz, tecavüz girişimi). Tecavüz ve tecavüz girişimi suçları
erkeklere yönelik olanları da kapsamaktadır.
Şehirleşmeye paralel bir şekilde gençlerin işledikleri suç türleri de de-
ğişmiştir. Mala yönelik suçlardan dolayı cezalandırılan gençlerin oranı 1946
da %19’u oluştururken, aynı oran 1996’da %56’ya ulaşmıştır. Buna karşılık
şahsa karşı suçlar tam tersi bir seyir izlemiş ve bu nedenle mahkum olan
gençlerin payı toplam hükümlüler arasında %54’den %19’a inmiştir. Cinsel
suç işleyip, hüküm giyenlerin oranı ise yaklaşık olarak aynı kalmıştır.
Mala yönelik suçlardaki artış şehirlerde daha bozuk olan gelir dağılımı,
daha yüksek oranlardaki işsizlik, şehirde sosyal bağların zayıflaması sonucu
olarak azalan sosyal kontrol imkanlarıyla açıklanabilir.
Grafik 9. Islahevlerindeki hükümlü çocukların işledikleri suçlara göre dağılımı.
Kaynak: 1937 ve 1946 yılı istatistikleri için, bkz., Yavuzer, 1990, aktaran Hancı ve Ege, 1993, s.
334. 1995 yılına kadar olan diğer istatistikler için bkz., Devlet İstatistik Enstitüsü, 1972, s. 10 ve
İçli, 1994, s. 248. 1995 ve 1996 yılı istatistikleri için bkz., Devlet İstatistik Enstitüsü, 1997, s. 190
ve Devlet İstatistik Enstitüsü, 1998b, s. 194.
Yakup ÇOŞAR makaleler
314 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Şahsa karşı suçların azalmasında gene bireyselleşme ve bunun sonucu
olarak ortaya çıkan bağların zayıflaması önemli bir rol oynamaktadır. Eli-
mizde cana yönelik suçların ne kadarının tasarlayarak olduğu ve tasarlama
nedenleriyle ilgili yapılmış bir araştırma bulunmamaktadır. Ancak özel-
likle aşiretler ve aileler arası kan davaları sonucu olarak öc almaya yönelik
işlenen cinayet sayısının radikal bir biçimde azaldığını düşünüyorum. Bu
tür cinayetlerin arka planını oluşturan geleneksel aşiret ve aile ilişkileri
çok sınırlı bölgeler bir yana bırakılırsa yok olmaktadır. “Namus meselesi”
ve kıskançlık dolayısıyla kadınları hedefleyen saldırılar ve cinayetler tabii
varolmaya devam etmektedir. Ancak bunlar artık bir büyük aile ve aşiret
meselesi olmaktan çıkmakta, daha çok kadını aşağı bir mahluk olarak gören,
ona mutlak olarak hükmetme hakkını kendinde bulan ataerkil anlayıştan
kaynaklanmaktadır.
Şahsa karşı işlenen suçların önemli bir bölümünün şehre içkin fak-
törler, çeteciliğe cevap veren himayeci ilişkiler ve hakim kültürel iklimle
açıklanabileceğini düşünüyorum.
Cinsel suçların oranı yaklaşık olarak aynı kalmıştır. Elimde bu suçların
dağılımına ilişkin kronolojik istatistikler bulunmamaktadır. Bu anlamda
bu kategorinin kendi içindeki değişimini tarihsel olarak izlemek olanağı
yok. Ancak evlenmek amacıyla kız kaçırmaların azaldığını, buna karşın
kadın ve erkeğe yönelik tecavüz olaylarının ya da girişimlerinin arttığını
tahmin ediyorum.
Şehirleşme erkeğin olduğu gibi kadının da gelecekle ilgili karar verme,
gelecekte birlikte yaşayacağı insanı seçme olanağını genişletmektedir. Bu
anlamda kız kaçırma yoluyla evlenmeler, ya da kız kaçırma olayları daha
seyrek gündeme gelmektedir.
Cinsel suçlar içinde kadın ve erkeğe yönelik tecavüz suçlarının ise
arttığını tahmin etmekteyim. Yukarıda sözünü ettiğim gibi saldırganların
şehirde tanınma, yaşadıkları çevreden dışlanma gibi bir sosyal kontrolden
ve baskıdan korkmamaları; kitle iletişim araçlarının en azından bir bölü-
münün saldırgan ve kadın düşmanı yayınları, kadının erkeklerin gerek-
sinimlerini giderecek birer cinsel nesne olarak sunulması kadına yönelik
cinsel şiddetin devamının önemli nedenlerini oluşturmaktadır.
makaleler Yakup ÇOŞAR
315TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
III. Kurumlaşmanın Yetersizliği, Yargılama Süreci ve
Çocuk Suçluluğu
Girişte ergenlik döneminin özel bir dönem, kendini arama ve bulma
dönemi olduğunu, bu arama döneminde yaşanan bireysel, ailevi ve eko-
nomik zorlukların oturmuş davranış kalıpları, yerleşik değerleri, içselleş-
tirilmiş normları olmayan genci, o anda makul bir çözüm olarak gördüğü
suç işleme yoluna itebileceğini söylemiştim.
Bu durumdaki çocukların ve gençlerin desteğe gereksinimleri vardır.
Peki bu destek nasıl sağlanacaktır? Çalışmanın önceki bölümlerinde suç
işleyen gençlerin çoğunlukla maddi olarak zayıf ailelerden ve göçmen
ailelerden geldikleri gösterildi. Tam da bu ailelerde ana babalar çoğu kez
çocuklarına yardım edecek durumda değildirler. Bunun için gerekli olan
maddi olanaklardan da, bilgi ve eğitim donanımından da yoksundurlar.
O halde bu durumdaki gençlere, akraba ilişkilerinin de zayıfladığı dü-
şünülürse ancak kurumlar aracılığıyla destek olunabilir. Çalışmanın önceki
bölümlerinde özellikle şehirlerin gecekondu bölgelerinde kurumlaşmanın
yetersiz olduğundan söz edilmişti. Peki kurumlaşma açısından genel olarak
Türkiye’de durum nedir?
3.1. Suç İşlemeyi Önleyecek Destek Kurumlarının Yokluğu
Batı toplumlarında bireyselleşme süreci yaşamın farklı alanlarında yeni
inşa edilen kurumların oluşumuyla şu ya da bu şekilde paralel yürümek-
tedir. Türkiye’de ise esas olarak kentleşmenin hızlı ve plansız yaşanması,
maddi imkanların yetersizliği nedeniyle bu tür kurumlar oluşmamıştır.
Aile ve akraba sistemleri içinde bakılamayan, desteklenemeyen insanları
destekleyecek kurumlar yoktur. Yüksek orandaki işsizliğe rağmen işsizlik
sigortası bulunmamaktadır; yaşlılık sigortası insanların %30’a yakın bir
bölümü için hala yoktur ya da çok yetersiz durumdadır; işlevsel bir sağlık
sigortası sistemi kurulamamıştır, hala sigorta kapsamında olmayan insanlar
vardır; hiçbir maddi olanağı bulunmayan insanlar için asgari geçim garan-
tisi yani sosyal yardım yoktur.
Gençlerle ilgili durum daha parlak değildir. Devlet okullarında sınıf-
lar çok kalabalık ve eğitimin kalitesi düşüktür. Birçok genç maddi olanak
bulamadığı için ya da yeterince başarılı olamadığı için zorunlu eğitim
dönemi olan beş yıllık (1997 yılından beri sekiz yıl) eğitimden ilerisine
gidememektedir.
Bu gençler için tek imkan çırak olarak bir işe başlamaktır. Çıraklıkla
ilgili yasal düzenlemeler yapılmış olsa da geniş çaplı, işlevsel bir yapılaşma
Yakup ÇOŞAR makaleler
316 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
yoktur. Çırağın işvereniyle ilişkisi yazılı ve çocuğun haklarını koruyan bir
sözleşmeye dayanmamaktadır ve genellikle bir okulla bağlantılı değildir.
Gençler genellikle işverenin insafına terkedilmişlerdir. Çırak çalıştıran
işverenler küçük işletmelerin sahipleridirler ve ayakta kalma mücadelesi
içinde çocukları yoğun bir biçimde sömürmektedirler. On saatlik iş günü
çıraklar arasında istisna değil, kuraldır.
Türkiye’de çıraklık kurumunun tarihsel bir geçmişi vardır. Küçük
yerleşim birimlerinde çocuklar küçük yaşta bir ustanın yanına yerleştirilir
ve bu yolla meslek öğrenirlerdi. Geleneksel ilişkiler içerisinde bu bir sorun
da değildi. Küçük yerleşim birimlerinde insanlar birbirlerini tanımaktaydı,
ilişkiler hala kişiseldi. Çırak olarak verilen çocuk, belli bir ailenin çocuğu
olarak bilinmeye devam ederdi. Anne, baba kontrolü çocuğun iş koşulları
konusunda da belli ölçüde geçerli idi. Şehirleşme ile bu olanak ortadan
kalkmakta, çocuklar işverenin insafına terk edilmektedirler.
Bu gençlerin bir kısmı yukarıda belirttiğim gibi çırak olarak olanakla-
rı sınırlı işverenlerin yanında, çok düşük ücretlerle çalıştırılmaktadır. Bir
kısmı da düzenli bir iş ilişkisi içinde olmayıp sokakta çalışarak geçimlerini
sağlamakta ya da ailelerine yardım etmektedirler. Buralarda ekmek asla-
nın ağzındadır ve ayakta kalabilmek için her yol denenmek zorundadır.
Hiçbir destek ve denetim olmadan çalışan çocuk kendinden büyüklerin
uyguladıkları yöntemleri kısa sürede öğrenmekte, bunları içselleştirmekte
ve uygulamaktadır. Bu arada çocuk suç olan eylemleri de öğrenip, içsel-
leştirmektedir.
Suçluluğu sosyo kültürel açıdan tartışan teorisyenler suç davranışının
her tür davranış gibi öğrenilen bir şey olduğunu savunurlar.
“Suç davranışı toplumsallaşma süreci içerisinde kriminal gruplarla ilişkiye
girilirse öğrenilir. Bu ilişkinin yeterince sıkı, yoğun, uzun süreli olması ve somut
bir durumda kriminal motiflerin ağır basması durumunda suç işlenir” (bkz.,
Kerscher, 1985, s. 42).
O halde hüküm giyenlerin %79.6’sını çalışan, yani okula gitmeyen
gençlerin oluşturması bir tesadüf değildir (bkz., Devlet İstatistik Enstitü-
sü, 1998b, s. 194).
İş sürecindeki çocuklar açısından geçerli olan bu teorik yaklaşım, çalış-
madıkları halde boş zamanlarında aile ve kurumlardan destek görmeyen
ve kriminal çevrelerle ilişki imkanı olan çocuklar açısından da geçerlidir.
Belirtildiği gibi çocukları gerek iş ilişkileri içinde gerekse bunun dışın-
da koruyacak kurumlar ya çok sınırlı sayıdadır ya da çocuklara yardımcı
olacak donanımdan yoksundurlar.
makaleler Yakup ÇOŞAR
317TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Örneğin; İstanbul’da 1998 yılında, bazı belediyelerin yeni yeni açma-
ya başladıkları kurslar bir yana bırakılırsa, gençlere hizmet veren bir tek
gençlik merkezi yoktu.
Yetim, ya da terkedilmiş çocuklarla ilgili imkanlar çok sınırlıdır. 1996 yı-
lında genellikle annesiz babasız çocukların yerleştirildiği yurtlarda Türkiye
çapında sadece on bin yüz yirmi iki çocuk için yer vardı (Devlet Planlama
Teşkilatı, 1996, s. 190). Bu yurtların birçoğunda koşullar çok kötüdür ve
bizatihi bu koşullar çocukları korumaktan çok suça teşvik etmektedirler.
Sadece İstanbul’da ailesi ile ilişkileri kopmuş, sokakta yaşayan yedi bin-
den, fazla çocuğun varlığından söz edilmektedir (bkz., Radikal, 25.8.2000).
Son yıllarda bir takım kurumlar oluşturulmaktaysa da, bu çocukların önemli
bir kısmı hala günlerini ve gecelerini sokaklarda geçirmektedir.
Sokakta çalışan, mendil ya da benzeri şeyler satarak geçimlerini sağla-
maya çalışan ya da ailelerine destek olan çocukların sayıları konusunda da
bilgi yoktur. Ancak büyük şehirlerde bu çocuklar şehrin fotoğrafında sabit
yerlerini almış durumdadırlar. Bu çocukların ne sosyal güvenceleri ne de
düzenli bir gelirleri vardır. Bunların bir çoğu açısından sokakta çalışmak
sokakta yaşamanın ilk adımını oluşturmaktadır.
Kısaca şehirleşme ve bireyselleşme süreçlerinin sonucu olarak aile ya
da akrabalar tarafından bakılamayan, desteklenemeyen çocuklar açısın-
dan kendilerini geliştirme, hatta hayatta kalma olanakları çok sınırlıdır.
Yaşamsal sorunlarla karşı karşıya olmayan çocukların önemli bir kısmı da
hayatlarının bu kritik dönemlerinde gerekli olan destekten yoksundurlar.
Kentleşme sürecinde bağların zayıflamasının sonucu ve de diğer sosyal ve
ekonomik etkenlerin sonucu olarak aile ve akraba çevresinin vermediği ya
da veremediği bu desteği verecek kurumlara gereksinim vardır. Bunların
yokluğu çocuk suçluluğunun önemli bir nedenini oluşturmaktadır.
3.2. Yargılama Süreci ve Çocuk Suçluluğu
Şimdi de “suç işleyerek” sanık durumuna düşmüş ya da hüküm giy-
miş gençlerin durumuna bakalım. Bunları koruyacak kurumlar, yani ikin-
cil önleyici yapılar var mıdır, durumları nedir?
Bilindiği gibi çocuk yargılamasında esas olan ceza değil, ıslahtır. Hü-
kümlü çocukların tutuldukları yerlerin adı da cezaevi ya da hapishane
değil ıslahevidir. Çocuk suçluluğu alanında suç işleyen çocuktan ziyade
suça itilen çocuk deyişinin kullanılması savunulur. Çünkü söz konusu
olan henüz kişiliğinin oluşumu önemli ölçüde tamamlanmamış, toplum-
sallaşma sürecindeki gençtir ve yargılamanın amacı çocukların temel hak-
Yakup ÇOŞAR makaleler
318 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
larının ve güvenliklerinin korunması ve gereksinimlerinin karşılanması,
bedensel ve tinsel esenliklerinin geliştirilmesidir.
Çocukların/gençlerin tabi oldukları uluslararası kuralları ve Türki-
ye’deki uygulamaları ayrıntılı olarak tartışamayacağız. Burada tutukla-
ma, yargılama ve ıslah evi süreçlerinin suçun ortaya çıkışı açısından bizi
ilgilendiren boyutlarını kısaca ele alacak ve konunun kentleşmeyle ilinti-
sini tartışacağım.
Türkiye’de 1979 yılına kadar çocuklar suç işleme durumlarında ceza
indirimi almaları ve yetişkinlerden ayrı tutulmaları dışında esas olarak
yetişkinlerle aynı yasal düzenlemelere göre ve aynı mahkemelerde yar-
gılanıyorlardı. 1979 yılında çocuk mahkemelerinin kuruluşuna olanak
veren yasa kabul edildi. Yasa 18 yaşın altındaki gençleri üç kategoriye
ayırdı. Kurulan çocuk mahkemeleri 12-15 yaşları arasında olan ve yasada
küçükler olarak tanımlanan kategoriye giren gençleri yargılamakla gö-
revlendirildi. (Yasanın görev alanı ancak 2003 yılında yapılan yasa deği-
şikliği
6
ile 16–18 yaş grubunun da çocuk mahkemelerinde yargılanmasını
sağlayacak biçimde değiştirilebildi.) Bu yasanın çıkarılmasının dışında
çocuk suçluluğu konusunda, uluslararası sözleşmelerde taahhüt edilen
çocukların korunması, geleceklerini suç işlemek zorunda kalmadan kura-
bilecekleri özerk insanlar haline gelmeleri konusunda başka bir yasal ya
da kurumsal düzenleme yapılmadı.
• Yasada yüz binin üzerinde nüfusu olan yerleşim birimlerinde kurul-
ması öngörülen çocuk mahkemeleri aradan geçen yirmi beş yıl içerisinde
sadece altı ilde, İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Diyarbakır ve Trabzon’da
kurulabilmiştir. İzmir, Kocaeli ve Diyarbakır mahkemeleri yakın tarihlerde
kurulmuştur. Son üç ildeki mahkemeler kurulmadan ve 2003 yılındaki
değişiklikten önce yaptığım hesaplamalara göre 12-18 yaş arası gençlerin
ancak %8’i çocuk mahkemelerine çıkarılmakta, geri kalan ezici çoğunluğu
hala normal mahkemelerde yargılanmaktaydı.
• Yasada öngörülen, çocukların bakıcı aile yanına, yurtlara yerleşti-
rilmeleri ya da bir usta yanına yerleştirilmesi, iş bulunması gibi tedbirler
pratik olarak uygulanmamaktadır.
• Çocuk mahkemelerinin iş yükü çok fazladır. İstanbul çocuk mahke-
melerinde yaptığımız görüşmelerde 16–18 yaş grubu çocuk mahkemelerinin
görev alanına dahil edilmeden önce hakimlerin günde yaklaşık olarak 50
dosyaya baktıklarını öğrenmiştik. 16–18 yaş grubunun da çocuk mahke-
melerinde yargılanmaya başlaması ile İstanbul’da çocuk mahkemelerinin
6
30.7.2003 T. ve 4963 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Ilişkin Kanun
makaleler Yakup ÇOŞAR
319TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
her birinin derdest dosya sayısı 6.000’i bulmuş, her bir mahkeme günde
en az 15–20 tutuklu dosyanın ve bunun iki katı kadar da tutuksuz dosya-
nın yargılamasını yapmak zorunda kalmıştı. Bu koşullar altında tutuksuz
dosyaların duruşması yılda ancak bir kez yapılabilmektedir. Bu iş yükü
altında çocuğun özelliklerine uygun bir yargılama yapmak çok zor, hatta
imkansızdır.
• Mahkemelerde görevli olan ve çocukların sosyal ve ruhsal durumları-
nı inceleyip, mahkemeye rapor vermeleri gereken Sosyal Hizmet Uzmanları,
Psikologlar ve Sosyal Pedagoglar’ın uygulamada çok sınırlı bir işlevleri
vardır. Maddi olanaksızlıklar, çocukların yaşadıkları yerlerle mahkemelerin
uzaklığı vs. nedenlerle çocuğun sosyal çevresini incelemek, çocukla sık sık
bir araya gelip, ruhsal durumu ve geleceğiyle ilgili bilgi almak ve müdaha-
lede bulunmak ancak çok sınırlı durumlarda mümkün olmaktadır.
• Çocuklara polis ve tutukevinde yaşlarına uygun davranılmadığı
yolunda yaygın iddialar mevcuttur.
• Adli sicil ve polis raporları çocukların gelecekteki yaşamlarını kur-
maları önünde sık sık ciddi bir engel oluşturmaktadır.
• Tutukluluk ya da hükümlülük dönemlerinde çocuklara çok sınırlı
örnekler dışında eğitim verilmemektedir.
• Tutukevi ya da ıslahevi sonrası dönem için yasal hiçbir düzenleme
yoktur.
• İstikrarlı aile ilişkilerinden gelmeyen, maddi olanakları olmayan
gençler açısından cezaevi sonrası suç işleme riski büyüktür. Çocuk çoğu
durumda sokakta kalmakta, karnını doyurmak için yeniden suç işlemek
zorunda kalmaktadır.
Kısacası çocukları suç işledikten sonra da destekleyecek kurumsal
yapılaşma çok cılız, işlevsiz ve bu kurumların sundukları hizmetler çok
sınırlıdır. Tutukevine giren çocuk oradan güçlenerek, yaşamını tek başına
suç işlemeden sürdüreceği bir donanımla değil, örselenmiş, aşağılanmış,
bir çok durumda yanında kaldığı yetişkinlerden suç işleme konusunda
eğitim almış olarak çıkmaktadır.
Şimdi yukarıda sıraladığımız sorunlardan ikisini, uzman desteğinin
hangi koşullarda gerçekleştiğini, daha doğrusu gerçekleşemediğini ve adli
sicil raporlarının sonuçlarını biraz daha ayrıntılı inceleyeceğim.
Çocuğa destek olmaları öngörülen Sosyal Hizmet Uzmanları ve diğer
sosyal görevliler aşağıda İstanbul örneğinde göreceğimiz gibi ancak ço-
cuğun mahkemeye çıkarılması sürecinde devreye girmektedirler. Sosyal
Yakup ÇOŞAR makaleler
320 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
hizmet görevlileri ve diğer sosyal görevlilerin sadece çocuk mahkemelerinin
bulunduğu illerde ve bu mahkemeler nezdinde görev yaptıkları ek olarak
belirtilmelidir.
1998 yılında o İstanbul çocuk mahkemelerinde çalışan Sosyal Hizmet
Uzmanları ve hakimlerle yaptığımız görüşmelerden bu uzmanların çalış-
malarıyla ilgili şu bilgileri edinmiştik.
1998 yılında İstanbul çocuk mahkemelerinde yılda yaklaşık üç bin dava
açılmaktadır. Bu davaların yaklaşık olarak atmış tanesinde sosyal hizmet
uzmanları, pedagog ve psikologlar devreye girmekte ve yasada öngörü-
len sosyal inceleme raporlarını hazırlamaktadırlar. Hakimlerin iş yükünün
yoğunluğu nedeniyle, hazırlansa bile, sosyal inceleme raporlarını ayrıntılı
okuyacak zamanları yoktur. Bu nedenle de hakimler uzmanlara inceleme
görevi vermekte çekimser davranmaktadırlar. Öte yandan uzmanlar aldık-
ları dosyalarda ilgili yoğun çalışma yapamamaktadırlar. Mahkemeler şehrin
merkezinde bulunmakta, çocuklar ise genellikle şehrin dış mahallelerinden
gelmektedirler. Çocuk, ailesi, okulu, ya da işvereniyle sık sık görüşmek
İstanbul’un ulaşım sistemi dikkate alındığında imkansız gibidir. Sosyal
Hizmet Uzmanlarına bu görüşmeler için araç da sağlanamamaktadır. Kı-
sacası hizmetlerin varolduğu, belki de en iyi durumda olduğu İstanbul’da
bile üç bin çocuktan atmışına, yani mahkemelik olan çocukların %2’sine
sosyal yardım, ya da psikolog desteği sunulabilmektedir. Bu destek de çoğu
durumda çocuğun serbest bırakılması ya da bir ıslah evine nakli ile sona
ermektedir. Serbest bırakılıp İstanbul’un ücra bir köşesinde oturan çocukla
iletişim yukarıda sıraladığım zorluklar nedeniyle genellikle kopmaktadır.
Islah evine gönderilen çocuk ise şehir değiştirmekte, aslında sadece sosyal
hizmet uzmanından değil, belki tüm aile ve çevresinden uzaklaşmaktadır.
Bilindiği gibi Türkiye’de Ankara, İzmir ve Elazığ olmak üzere sadece üç
ilde ıslah evi bulunmakta ve hüküm giyen çocuklar bu şehirlerdeki evlere
nakledilmektedirler.
Tutukevinde ya da ıslahevlerinde Sosyal Hizmet Uzmanı desteği
yoktur. Bu kurumlarda sosyal hizmet kadroları ya yoktur, ya da bunlara
atama yapılmamaktadır. İstanbul tutukevinde ve ıslah evlerinde çocuklarla
birinci derecede ilişki içinde olanlar infaz koruma memurlarıdır. Ancak bu
memurların çocuklarla, gençlerle çalışmak konusunda özel bir eğitimleri
yoktur. İstanbul’da 300–400 gencin kaldığı tutukevinde bir tek öğretmen
kadrosu bulunmaktadır.
Bu koşullar altında, yani gerekli destekten yoksun olarak soruşturma,
yargılama ve tutukluluk/hükümlülük dönemlerini geride bırakan çocuk
dışarıya hazırlıksız ve üstelik suçlu damgasıyla çıkmaktadır.
makaleler Yakup ÇOŞAR
321TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Yasaya göre küçükler hakkında, adli sicile geçilen bilgiler ancak soruş-
turma ve kovuşturma konusu olan işler nedeniyle savcılık ya da hakimlik
tarafından istenmesi, bir de yasama meclisi seçimleriyle ilgili yüksek seçim
kurulu tarafından istenmesi durumunda bildirilir ve bu amaçla verilen bil-
giler başka bir amaçla kullanılamaz. Ancak uygulamada durum farklıdır.
Yasaya göre;
“...11-18 yaş arasında suç işleyen çocuğa verilen hüküm kaydına sadece
mahkemeler ve TBMM üyeliği secimi için geçirilir ve kullanılır. Bunun dışındaki
hiçbir nedenle bu bilgiler bildirilmez ve kullanılmaz. Oysa çocuk, okula girerken,
işe girerken, pasaport alırken veya buna benzer yaşamı ile ilgili herhangi bir ne-
denle güvenlik soruşturması adı altında polise başvurduğunda, polis sicilindeki bu
bilgileri kullanmaktadır. Adli Sicil Yasası’nda, bu bilgilerin bu şekilde kullanan
ve bildirenler hakkında cezai kovuşturma öngörülmüştür.
Buna rağmen polis bu bilgileri kullanmakta ve çocukluğunda işlenen ve yasalar
gereği gizli tutulan bu bilgileri ilgililere aktararak, onun eğitimine, işe girmesine,
başka bir deyimle yaşamasına, topluma yararlı bir insan haline gelmesine engel
olunmaktadır” (Asma, 1997, s. 49).
Suça yol açan sorunlar çözülmediği halde insanın (çocuğun) damga-
lanması kriminal bir kariyerin önünü açmaktadır.
“İnteraksiyonist yaklaşım insanların objektif olarak sapkın davranışlarından
dolayı değil, belirli tanımlama, damgalama ve saflara ayırma gibi sonuçlar yaratan
sosyal psikolojik süreçler sonucunda suçlu olur... Bu yaklaşımı savunan teoris-
yenlerin ortak düşünceleri sapkın davranışları, özellikle de suç davranışını sorun-
ların üstesinden gelmenin bir denemesi olarak görmeleridir. Böyle bir durumda
sorunlar çözülmeden ceza ile yetinilirse -olumsuz tanımlamalar ve etiketlemeler
nedeniyle- yeniden suç işleme ve de kriminal bir kariyer olasılığı artar” (bkz.,
Geiser, 1992, 1).
Bu yaklaşım suçu birey ile toplum arasındaki bir interaksiyon süreci,
bir karşılıklı şartlandırma ve ilerletme süreci olarak görür (bkz., Kerscher,
1985, s. 74). Sorunların üstesinden gelemeyen çocuk çıkar yol olarak suç
işlemeyi görmüş ve ilk adımı atmıştır. Toplum ise çocuğu suça iten sorunu
çözmek, çocuğa gerekli olan desteği sağlamak yerine onu damgalamakta,
suçluluğunu ilan etmektedir. Kısacası çocuk/genç tahliye olduğunda,
yazının başından itibaren sunmaya çalıştığım sorunların yanında ek bir
sorunla, damgalanma sorunuyla dışarı çıkmaktadır. Onu suça itebilecek
nedenler eksilmemiş, artmıştır. Artık o kendisini toplumun bütününden
soyutlanmış ve suçlu rolüne indirgenmiş hissetmektedir.
Kırsal alanda, tarımda çalışacak çocuk açısından sicilinin kötü olması
çok şeyi değiştirmeyebilir. Ancak şehirde durum farklıdır ve her iş ya da
Yakup ÇOŞAR makaleler
322 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
eğitim kurumu sabıka kaydı ya da polis raporu istemektedir. Bu durumda
çocuğun önü ciddi ölçüde kapanmaktadır. Belirtildiği gibi onu koruyacak,
bu tür sorunlarının çözümünde de yardımcı olacak kurumlaşma yoktur.
Aile ve akraba çevresinden yeterli destek yoksa çocuk bir çok durumda
eski çevresine, birlikte suç işlediği, ya da suç işlemeyi öğrendiği çevreye
mahkum olacaktır.
3.3. Bir Öncü Kurum: Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı
Yukarıda bireyselleşme sürecinin batı toplumlarında yaşamın farklı
alanlarında ortaya çıkan yeni gereksinimleri karşılayacak kurumların oluş-
masıyla bir paralellik gösterdiğini söylemiştim. Türkiye’de şehirleşmenin
hızlı ve plansız yaşanması, süreçte çekici değil, itici unsurların esas rolü
oynaması nedeniyle bu kurumlaşma oluşmamıştır. Burada politik tercih-
lerin ve önceliklerin de elbette önemli bir rolü vardır.
Çocuk suçluluğu ve çocuk yargılaması alanındaki bir çok sorunun
yanı sıra çok önemli bir sorunun da suça itilmiş çocuklara mahkeme, ya
da tutukluluk sonrası destek olacak kurumların yokluğunu vurguladım.
Tam da bu alandaki sorunlara çözüm aramak ve de özellikle tahliye sonrası
desteksiz kalan gençlere, çocuklara ailelerin ya da devlet kuruluşlarının
sağlayamadığı desteği sunmak üzere 1992 yılında İstanbul’da Çocuklara
Yeniden Özgürlük Vakfı adı altında bir kuruluş oluşturuldu. Merkezi İs-
tanbul’da olan vakfın, İzmir ve Ankara’da şubeleri bulunmaktadır.
Burada şimdiye kadar çizmiş olduğum umutsuz tabloyu biraz değiştir-
mek, tüm olumsuzlukların yanında olumlu şeylerin de yaşandığının altını
çizmek ve de vakfın bu alandaki yol gösterici önemdeki çalışmalarını kısaca
özetlemek istiyorum.
Vakıf İstanbul Kadıköy’de devletten alıp, gönüllülerin desteğiyle
onardığı dört katlı binasında çalışmalarını sürdürmektedir. İstanbul’da
gençlerle ilgili çalışmaları sistemleştirmek, onların suçtan arınmış, özerk
bir yaşam sürdürmelerine yardımcı olmak ve yasalarda buna uygun de-
ğişiklikler yapılması konusunda çaba göstermek üzere 1997 yılında aynı
binada Gençlik Eğitim Merkezi oluşturulmuştur.
Eğitim merkezinde gençlere tahliye sonrası dönemde yaşamlarını ye-
niden kurabilmeleri ve özerk bireyler olarak yaşayabilmeleri, kendilerini
geliştirebilmeleri konusunda destek sunulmaktadır. Gençlere merkezde
çeşitli konularda kurslar verilmekte, psikolojik danışmanlık hizmeti sunul-
makta, sağlıkla ilgili sorunlarının çözümüne aracılık edilmekte, aileleriyle
ve yakınlarıyla ilişki kurularak zayıflamış, ya da zedelenmiş ilişkilerin
makaleler Yakup ÇOŞAR
323TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
yeniden oluşturulmasına çalışılmakta, zor durumlarda burs ve benzeri
maddi imkanlar bulunmakta, sinema, tiyatro, piknik, yaz kampı gibi ola-
naklar sağlanmaktadır. Belki bunların yanında en önemli yardımlardan
biri, zorda kalan, sorunlarını çözemeyen gencin sıkışık durumlarda derdini
anlatabileceği bir ilişkinin sunulmasıdır.
Şimdilik esas olarak hafta sonunda olmak üzere merkeze düzenli olarak
kırk genç gelmektedir. Merkeze gelenlerin yakın dönemde kanunla başı
derde girmiş ve bu nedenle hakkında dava açılmıştır. Vakfın adresi gençlere
mahkeme sürecinde görüştükleri sosyal hizmet görevlileri, psikologlar ya
da pedagoglar tarafından verilmektedir. Adres verilen gençlerin bir kısmı
vakfa gelip, gençlik merkezinin hizmetlerinden yararlanıyorlar. Ancak va-
kıfla mahkeme arasındaki ilişki yazılı bir sözleşmeye dayalı, yani resmi,
kurumsallaşmış, karşılıklı yükümlülükler içeren bir ilişki değildir ve sadece
karşılıklı iyi niyete dayanmakadır. Adres verilen gençlerin gelme zorunlu-
luğu olmadığı gibi, merkezin rapor sunma gibi bir ödevi de yoktur.
Doğrudan Gençlik Eğitim Merkezi tarafından yürütülmeyen vakfın
bir diğer çalışması tutukevine yöneliktir. Vakıf İstanbul’daki tutukevinde
gençler için Mart 1998’den beri çeşitli kurslar düzenlemiş, gençlere dışarı-
dan sağlanan maddi olanaklara çeşitli imkanlar sunulmuş (voleybol ağı,
basketbol potası, koğuşların badana edilmesi, mutfaklara fayans döşenmesi
gibi), hukuk yardımı yapmış, gençlerin dışarıdaki aile ve yakınlarıyla iliş-
kiler kurmuştur.
Vakfın çok önemli faaliyetlerinden biri de çocuk suçluluğu alanında
yasal ve kurumsal düzenlemeler için kamuouyu çalışması yapmaktır. Bu
çerçevede çocuk suçluluğunun nedenleri, yargılama ve infaz süreçlerinin
anlatıldığı bir dia projesi hazırlanmıştır. Belli aralıklarla Özgür Kuş adlı
bir yayın organı çıkarılmaktadır. Vakfın kütüphanesinde çocuk suçlulu-
ğu ile ilgili ciddi bir kaynak birikimi vardır ve isteyenlerin kullanımına
sunulmaktadır. Vakıf konuyla ilgili çok sayıda toplantı düzenlemekte, ya
da düzenlenen toplantılara katılmaktadır. Bakanlık görevlileriyle sıkı bir
bilgi ve deneyim alış-verişi yapılmaktadır.
Tüm bu çalışmalar devlet desteği olmaksızın çok sınırlı sayıda ücretli
ve çok sayıda gönüllü ile yürütülmektedir. Tüm maddi olanaklar bağışlar
ve sponsor desteğiyle sağlanmaktadır. Vakfın uzun vadeli hedeflerinden
biri de bu çalışmanın bakanlıkla yapılacak bir sözleşme çerçevesinde res-
mileştirilerek sürdürülmesi ya da bakanlığın aynı türden çalışmaları dü-
zenleyecek kadroları oluşturmasıdır. Ayrıca tutukevi çalışanlarına gerekli
eğitimin verilmesi, sosyal hizmet uzmanı, pedagog, psikolog ve hukukçu
kadrolarının oluşturulması amaçlanmaktadır.
Yakup ÇOŞAR makaleler
324 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Vakıf şu anda Türkiye’de konu ile ilgili fikrine başvurulan kurum
haline gelmiş ve çocuk suçluluğu biraz da vakfın çalışmaları sayesinde bir
sorun olarak görülmeye başlanmıştır. Şu ana kadar henüz yasal düzeyde bir
değişiklik gerçekleşmedi. Ancak konu ile ilgili bir hassasiyetin oluştuğunu
sözetmek mümkündür. Vakfın katkılarıyla İstanbul tutukevindeki koşullar
iyileşmiştir. Vakfa gelen gençlerin önemlice bir kısmı normal günlük yaşa-
ma dönmüşlerdir. Yeniden suç işleyenlerin sayısı çok sınırlıdır.
Bu çalışmada sık sık kentleşmenin ve bununla birlikte gelişen bireysel-
leşme sürecinin, kendi kaderine terkedilen insanları (gençleri) kucaklaya-
cak, koruyup, destekleyecek kurumları da yaratması gerektiği vurgulandı.
Batı’dan farklı olarak Türkiye’de hızlı ve plansız kentleşmeden dolayı bu
kurumlar oluşamadı. Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı kentleşme sü-
recindeki Türkiye’de, kendi alanında kente uygun bir kurum, gelecekteki
çalışmalar ve kurumlar için bir örnek (model) dir.
Özet
Türkiye’de ellili yıllardan beri hızlı ve plansız bir kentleşme yaşan-
maktadır. Kentleşme sürecine eski toplumsal yapıları ve ilişkileri hızla
ortadan kaldıran bir bireyselleşme süreci eşlik etmektedir. Bu süreçlerin
ortaya çıkardığı yeni sorunları çözecek ya da hafifletecek bir kurumlaşma
ise oluşamamıştır.
Bu hızlı ve plansız kentleşme şehirlerde gecekondu ve gecekondu ol-
mayan alanlar biçiminde bir alansal ayrışmayı (raeumliche Segregation),
ülke ortalamasından daha yüksek düzeyde işsizliği ve daha adaletsiz bir
gelir dağılımını birlikte getirmiştir.
Şehirleşme süreci Güneydoğu Anadolu’da on beş yıl boyunca süren
silahlı çatışmalarla daha da hızlanmıştır.
Türkiye’de tüm bu gelişmelerin sonucu olarak himayecilik diye adlan-
dırabileceğimiz bir ilişki biçimi hakim olmaya başlamıştır.
Gençlik suçluluğu, burada tartışmadığımız başka nedenlerin yanında,
bu olumsuz gelişmelerin bir sonucudur. Suç işleyen gençler çoğunlukla
şehirde oturmaktadırlar. Şehirde oturanlar arasında gecekondu bölgele-
rinde oturanların oranı çok yüksektir. Gençlerin büyük bir kısmı da yakın
dönemde köyden şehire göç etmiş Doğu ve Güneydoğu kökenli ailelerden
gelmektedirler.
Yine bu etkenlere bağlı olarak işlenen suçların türlerinde bir kayma
olmuş, şahsa karşı suçlar önemli ölçüde azalırken mala karşı suçlar art-
mıştır.
makaleler Yakup ÇOŞAR
325TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Türkiye’de şehirleşme sonucu ortaya çıkan sosyal sorunları hafiflete-
cek ya da çözecek, sorunların ortaya çıkış sürecine paralel biçimde gelişen
bir kurumlaşma oluşamamıştır. Destek kurumlarının ve ikincil önleyici
kurumların olmayışı ya da yetersizlikleri ve yasal alandaki sorunlar çocuk
suçluluğunun ortaya çıkmasında ek bir unsur oluşturmaktadırlar.
Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı bu alanda örnek bir çalışma yürüt-
mektedir. Vakıf bir yandan sınırlı olanaklarla yapılan çalışmalarla, gelecek-
teki çalışmalar için model işlevi görmekte, öte yandan yasal çerçevenin ve
kurumların yaratılması için kamuoyu çalışmaları yapmaktadır.
KAYNAKÇA
Alkan, T., Hürriyet, 24.10.1998.
Arendt, H. (2001), Sivil İtaatsizlik, Kamu Vicdanına Çağrı, Arendt, H., Dwor-
kin, R. ...( içinde), s. 77-118. İstanbul, Ayrıntı.
Asma, T., (1997), Çocuk Mahkemeleri, Emniyet Genel Müdürlüğü, Küçükleri
Koruma Hizmetleri Yönetici Semineri Notları (içinde), s. 38-49, Ankara,
Asayiş Şube Müdürlüğü.
Beck, U., (1986), Risikogesellschaft. Auf dem Weg in eine andere Moderne,
Frankfurt am Main, Suhrkamp.
Buchmann, M., (1983), Konformität und Abweichung im Jugendalter, Dissen-
hofen, Rüegger.
Devlet İstatistik Enstitüsü, (1972), Kadın ve Çocuk Hükümlüler, Ankara,
Devlet İstatistik Enstitüsü.
Devlet İstatistik Enstitüsü, (1998), Güvenlik Birimine Gelen, Getirilen Çocuk
İstatistikleri 1997, Ankara, Devlet İstatistik Enstitüsü.
Devlet İstatistik Enstitüsü, (1998), Adalet İstatistikleri, 1996, Ankara, Devlet
İstatistik Enstitüsü.
Devlet İstatistik Enstitüsü, (1999), Adalet İstatistikleri, 1997, Ankara, Devlet
İstatistik Enstitüsü.
Devlet Planlama Teskilati, (1996), Ekonomik ve Sosyal Sektörlerdeki Gelişmeler,
Ankara, DPT.
Yakup ÇOŞAR makaleler
326 TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Eisner, M., (1997), Das Ende der zivilisierten Stadt? Die Auswirkungen von
Modernisierung und urbaner Krise auf Gewaltdelinquenz, Frankfurt/Main,
Campus.
Friedrichs, J., (1995), Stadtsoziologie, Opladen, Leske+Budrich.
Geiser, K., (1992), Interaktionistische Ansaetze zur Erklaerung abweichenden
Verhaltens, Yayınlanmamış Ders Notları, Zürih Sosyal Hizmetler
Yüksek Okulu.
Hancı, I. H., Ege, B., (1993), İzmir Islah Evindeki Hükümlü Çocukların De-
mografik Özellikleri, 7. Ulusal Adli Tip Günleri, Poster Sunulari, Ankara,
Adalet Bakanlığı ve Adli Tıp.
Hancı, I. H., Ekin, Ö., Akçiçek, E. (1995), “İç Göçlerin Çocuk Suçluluğuna
Etkisi”, Adli Tıp Dergisi, 11. s. 173-183.
Hancı, I. H., (1995), “Gecekondulaşma ve Çocuk Suçluluğu”, Adli Tıp Der-
gisi, 11. s. 55-62.
Hancı, I. H., Akçiçek, E., Aktaş E. Ö., Batuk, G., Coşkunol, H., Erol, A., (1995),
“Çocuk Suçluluğuna Ekolojik Bir Yaklaşım: Çocukların Oturdukları
Şehir Bölgeleri”, Adli Tıp Dergisi, 11, s. 185-189.
Hurrelmann, K., (1989), Einführung in die Sozialisationstheorie. Ueber den Zu-
sammenhang von Sozialstruktur und Persönlichkeit, (2. Auflage), Weinheim
und Basel, Beltz Verlag.
Hurrelmann, K., Rosewitz, B., Wolf, H. K., (1989), Lebensphase Jugend. Eine
Einführung in die sozialwissenschaftliche Jugendforschung, (2. Aufl.), We-
inheim und München, Juventa.
İçli, T. G., (1994), Kriminoloji, Ankara, Kendi yayını.
Kaiser, G., (1989), Kriminologie. Eine Einführung in die Grundlagen, (8. Aufl.),
Heidelberg, C. F. Müller Juristischer Verlag.
Karagöz, Y. M., (1995), Antalya`da Çocuk Suçluluğu, 225 Olguluk bir Anket
Çalışması, Yayınlanmamış Araştırma.
Karrer, D., (1998), Die Last des Unterschiedes. Biographie, Lebensführung und
Habitus von Arbeitern und Angestellten im Vergleich, Opladen/Wiesbaden,
Westdeutscher Verlag.
Kerscher, I., (1985), Sozialwissenschaftliche Kriminalitätstheorien, Eine Einfüh-
rung (4. Aufl.), Weinheim und Basel, Beltz Verlag.
Kongar, E., (1998), 21. yy’da Türkiye, 10. baskı, İstanbul, Remzi.
makaleler Yakup ÇOŞAR
327TBB Dergisi, Sayı 56, 2005
Radikal (Günlük Gazete), 25.8.2000, “Türkiye Sokaklardaki Çocukların
Sayısını Bile Bilmiyor”, Öteki Çocuklar.
Sönmez, M., (1998), Bölgesel Eşitsizlik, Türkiye’de Doğu Batı Uçurumu. İstan-
bul, Alan.
Wikström, P. O. H., (1991), Urban Crime, Criminals, and Victims, The Swe-
dish Experience in an Anglo-American Comparative Perspective, New York,
Springer-Verlag.
Yücel, M., (1989), Çocuk Suçluluğu ve Mahkemeler, Unicef ve Devlet Plan-
lama Teşkilatı (Yayınlayan), Türkiye’de Çocuğun Durumu (s. 149-175),
Ankara, DPT.