TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 89
makaleler Ioanna KUÇURADİ
LAİKLİK VE İNSAN HAKLARI
İoanna KUCURADİ *
Dünyada birkaç onyıldan beri, bizde de 90’dan bu yana, özellikle de
son bir iki yılda, herkes, kimisi bir şeyler yapmak istediğinden, kimisi de
moda olduğundan insan hakları hakkında konuşuyor; insan hakları ile
başka bazı kavramlar arasında —haklarında olumlu değer yargılarının yay-
gın olduğu demokrasi-demokratikleşme, hoşgörü, pluralizm vb. kavramlar
arasında— bağlantılar kuruluyor, ama insan hakları ile laiklik arasında pek
bağlantı kuran olmuyor.
* * *
İnsan hakları ile laiklik arasındaki zorunlu bağlantıyı görebilmek
için, ilkin, bu iki kavramdan neyin anlaşılmasının uygun olduğunu, yay-
gın kanılara göre değil, bilgisel olarak belirlemek gerek. Çünkü “insan
hakları nedir?” sorusuna bilgiyle temellendirilebilir bir cevap verilmedikçe,
her şey —kimin ne hoşuna giderse ya da neye ihtiyacı varsa— bir insan
hakkı satılabiliyor; laikliği de. İsteyen istediği anlama çekiyor. Örneğin
geçenlerde, Sosyal Bilimler Derneği’nin kongresinde, bir genç “hata yapma
hakkı”ndan söz etmiş.
Nedir insan hakları? Her şeyden önce, insanların —bazı insanların— in-
sanlık tarihine getirdikleri bir düşüncedir: İnsanların, insan oldukları için,
yani belirli özellikler ve olanaklar taşıyan bir türün üyeleri oldukları için,
bazı hakları olduğu—: görmedikleri, ama görmeleri gereken bir muamele
söz konusu olduğu— ve başkalarına böyle bir muamele göstermeleri gerek-
tiği düşüncesidir. Bu, insanın belirli olanaklarının kişilerce gerçekleştirilip
geliştirilebilmelerini sağlayan bir muameledir. Başta İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi ve diğer ana uluslararası insan hakları belgeleri bu muameleyi
saptamaya —bu konuda ilkeler getirmeye— çalışıyor.
* Prof. Dr. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı.
90 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ioanna KUÇURADİ makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 91
makaleler Ioanna KUÇURADİ
Kişilere muamele ilkeleri olarak insan haklarına baktığımızda, görürüz
ki h e r kişiyle ilgilerinde bu haklar birbirine bağlı olmakla ve bir bütün
oluşturmakla birlikte, talepler olarak bazı önemli farklar gösterirler. Bu ta-
leplerden bir kısmı insanın olanaklarıyla doğrudan doğruya ilgilidir; başka
bir kısmı ise, bu olanakların geliştirilmesi için genel olarak gerekli görülen
önkoşullarla ilgilidir. İlk türden insan haklarına, kişinin güvenliğine ilişkin
talepler ve/veya “temel özgürlükler”, ikinci türe ise, insanın olanaklarını
korumanın genel olarak önkoşullarına ilişkin talepler (sağlık, beslenme,
eğitim, çalışma vb. haklar) girer.
İlk türden talepler, doğrudan doğruya insanın olanaklarının gerçek-
leştirilebilmesiyle ilgilidir. İnsana özgü etkinlikleri gerçekleştirirken kişi-
lere dokunulmamasmı talep ederler. Böyle anlaşıldıklarında bu tür insan
haklarına saygı, etik bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.
Bu haklar konusunda devletin rolü, çiğnenmelerini önlemek, çiğnendik-
leri zaman da dengeyi yeniden kurmaktır ya da devletten b u beklenir. Bu
hakların korunması, ancak onları çiğneme girişimleri olduğu zaman söz
konusu olabildiğinden; devletin bu hakları koruması, bu hakları yasaların
güvencesi altına alması, yani bu hakların çiğnenmesini yasalarla önlemeye
çalışması, çiğnendikleri zaman da çeşitli organlarıyla araya girmesi demek
olur. (Bunları söylerken, devlet organlarının da bu hakları çiğnediği, bunu
yapmakla da o devletin temellerini sarstığı durumları, kuşkusuz, unutuyor
değilim.) Geleneksel adlarıyla kişi özgürlüğü ve güvenliği gibi haklar ve
gerektirdikleri (: hiç kimse esir ya da köle durumunda tutulmayacaktır; hiç
kimseye işkence ya da acımasız, insan dışı, küçültücü muamele yapılmaya-
cak, bu tür ceza verilmeyecektir; hiç kimse keyfi olarak tutuklanmayacaktır.)
ile düşünce, kanaat, ifade özgürlükleri denen özgürlükler bu tür haklardır;
herkesten insanın değerine dokunmama talebinde bulunurlar.
“Temel özgürlükler” bu kişi haklarının yasal güvenceleridir; bir kişi,
insan olarak bu tür olanaklarını gerçekleştirirken —ancak ve ancak bunu
yaparken— o kişiye hiçbir nedenle “hiç kimse”nin dokunmamasını güvence
altına alırlar. Hukuksal geçerliliği olan bir belgede yer almaları, herkesten
istenebilmelerini güvence altına alır, ama yalnızca bununla bu haklara saygı
gösterilmesi sağlanmış olmaz.
Bu haklar, bütün insanların eşit olduğu hakların bir kısmını
oluştururlar. Bu haklara saygı gösterildiği yerde, ilgili özgürlükler v a r-
d ı r . Onlara saygı gösterilmediği yerde, güvensizlik —ya da anarşi ve
terör— egemendir. Ve devlet organları tarafından çiğnendikleri yerde,
orada baskı vardır, demektir.
Bütün insanların eşit olduğu, her kişinin insan olarak sahip olduğu,
90 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ioanna KUÇURADİ makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 91
makaleler Ioanna KUÇURADİ
yani tanınmaları söz konusu olmayan, ama saygı görmeleri ya da çiğnen-
meleri de söz konusu olmayan bir grup temel haklar daha vardır. Bunlar,
her kişiye insan olarak olanaklarını geliştire bilmesini sağlayan önkoşul-
lara ilişkin taleplerdir. Sağlık, eğitim bu tür haklardandır. İlk grup insan
haklarının tersine, bu hakların korunması kişilere doğrudan doğruya
bağlı değil, bir ülkede yapılan hukuksal düzenlemelere ve alınan siyasal
kararlara bağlıdır. Bu haklar ancak dolaylı olarak, devletin kişilere tanı-
dığı haklar —sosyal-ekonomik-siyasal haklar— ve her zaman değilse de
çoğu zaman siyasal kararlarla kurulan kamu kuruluşları aracılığıyla ko-
runabilirler. Yurttaşlara çizilen sınırlar olan bu tanınan haklar, ülkelerin
koşullarına göre, sınırları farklı çizilebilecek haklardır. Bu haklara çizilen
sınırların, aracı oldukları hakları koruyup koruyamaması, bu sınırların, bir
ülkedeki bütün yurttaşların eşitliği ilkesi —yani o ülkenin koşullarında
bütün yurttaşlar için yaratacakları önceden görülebilir sonuçlar— hesaba
katılarak çizilip çizilmediklerine bağlıdır.
Kişi açısından bakıldığında muamele ilkeleri olduğu görülen insan
haklarına modern devlet açısından bakıldığında, bu haklar toplumsal
ilişkileri düzenleme ilkeleri ve kamu işlerinin yönetimine ilişkin ilkeler;
yani hukukun türetileceği temel ilkeler —temel öncüller— olarak karşı-
mıza çıkıyor: kişilerin, insanın o belirli olanaklarını geliştirebilmelerinin
temel koşullarım dile getirip talep ediyorlar —yaşama, beslenme, eğitilme
hakları gibi.
İnsan hakları düşüncesinin temelinde, bütün insanların yapı aynılığı
ve onur-değer bakımından eşitliği kabulü bulunuyor.
Gerek muamele ilkeleri olarak, gerekse hukukun türetileceği temel ön-
cüller olarak insan hakları, tür olarak insanın b a z ı olanaklarının —değerini
bildiğimiz bazı olanakların— gerçekleşebilirliğinin koşullarına ilişkin, bu
koşulların kişilere sağlanmasına ilişkin talepler getiriyor.
* * *
İnsan hakları kavramı kısaca bu şekilde ortaya konduktan sonra, şimdi
de laikliğe bakalım. Nedir laiklik?
Kimilerine göre laiklik dinsizliktir. Bu sava karşı çıkanlar ise, laikliğin
dinsizlik olmadığını, hem dindar hem laik olunabileceğini söylüyorlar. Ama
her iki sav temellendirilmeden kaldığı için, bu tartışma bir kısır döngü
oluşturuyor.
Felsefeyle bakıldığında laiklik ne dinsizlik ama ne de dinlilik olarak
görünüyor. Çünkü b i r dine —dine değil, belirli bir dine— sahip olan,
kişilerdir, dolayısıyla gruplardır. Ama bugünkü dünyada her kişi aynı za-
92 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ioanna KUÇURADİ makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 93
makaleler Ioanna KUÇURADİ
manda bir devletin yurttaşıdır; bir devletin yurttaşlarının da farklı dinleri
olabiliyor, kimileri de dinsiz olabiliyor. Diğer yandan da farklı devletlerin
yurttaşları aynı dine sahip olabiliyor. Başka bir deyişle yurttaşlık, kişilerin
bir devletle ilişkisini; dinlilik-dinsizlik ise kişilerin belirli bir dinle —tek tan-
rılı olan veya olmayan belirli bir inanç sistemiyle— ilgisini dile getiriyor.
Her din, belirli bir öğretiden (doktrinden, dogmadan) ve bununla bağ-
lantılı olan bir ahlak sisteminden (bir değerlendirme ve davranış normları
sisteminden) oluşur. Tarihsel olan bu öğretilerde ve ahlak sistemlerinde bazı
ortak noktalar olabilmekle birlikte, aralarında önemli farklar da vardır. Yok-
sa farklı dinlerden söz edilemezdi. Bir kişinin bir dine mensup olması, ona
öğretilen ve diğerlerine göre farklılıklar gösteren bir öğretinin —epistemik
özelliğine bakılmaksızın— “doğruluğuna” inanması ve bu öğretiyle ilgili olan
değerlendirme ve davranış normlarının —epistemolojik ve aksiolojik özel-
liklerine bakılmaksızın— taleplerini yaşamda yerine getirmesi demektir.
Ahlak sistemleri —ister bir dinle ilgili olsunlar, ister olmasınlar,
hepsi— kişilere neyin “iyi” neyin “kötü” olduğunu, dolayısıyla yapıl-
ması-yapılmaması gerektiğini öğretmek, böylece de kişilerin başkaları ve
kendileriyle ilişkilerinde değerlendirmelerini ve eylemlerini belirlemek
isteyen, bir grupta geçerli kılınmış norm bütünleridir —çoğu değişik ve
değişken olan değer yargıları, ilkeler, kurallar bütünleri. Laiklik ise herhangi
bir ahlakta yer alabilecek ilkeler türünden bir ilke değildir. O, bir devlette
hukuksal ilişkilerin düzenlenmesiyle ilgili bir ilkedir. Gerçi her pratik ilke
gibi o da bir “şeyin” yapılması veya yapılmaması gerektiğine ilişkin bir
talebi dile getirir; ama getirdiği talep, kişiler arası ilişkilerin belirlenme-
sine ilişkin değildir; toplumsal-hukuksal ilişkilerin ya da rol ilişkilerinin
belirlenmesine ilişkindir.
Yaygın bir anlayışa göre laiklik, “din ile devlet işlerinin birbirinden
ayrılması” —kimilerine göre “dinin devlet işlerine karışmaması”, kimilerine
göre de “yalnız dinin devlet işlerine karışmaması değil, devletin de din işlerine
karışmaması”— demektir.
Bu, laikliğin oldukça yüzeysel, dolayısıyla her tarafa çekilebilecek bir
dile getirilişidir. Ne var ki bu dile getiriş, laikliği açıklığa kavuşturabilmek
için bize bir ipucu sağlıyor: Laiklikle, yapılan bir “şeyin” yapılmaması
gerektiğine ilişkin bir talebin ortaya konmasının amaçlandığını göste-
riyor. Bu talebin ilişkin olduğu bu “şeyi” açık bir şekilde saptamak, laik-
liğin bilgiyle ternellendirilebilir bir kavramını ortaya koymaya yardımcı
olabiliyor.
Laiklik türünden bir ilkenin n e y i talep ettiğim açıklıkla görebilmek
için, laiklik fikrinin düşünce tarihine getirildiği tarihsel dönemin koşulla-
92 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ioanna KUÇURADİ makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 93
makaleler Ioanna KUÇURADİ
rını ve bu fikrin hangi koşullar karşısında, ne amaçla getirildiğini
bilmek gerekiyor.
Burada bu koşulları sergilemeden, ama hesaba katarak, bize sözcüğü
Fransızca’dan geçen bu fikrin, batı dillerinde iki ayrı sözcükle —laïcité ve
secularisation sözcükleriyle— dile getirilmiş olmasından da yararlanarak
onu kavramlaştırmaya çalışayım.
Laïcité’nin türetildiği laikos sözcüğü, i s i m olarak kullanılmış bir sıfat-
tır. Klerikos’ın göreli kavramını dile getirmek için kullanılan bu sözcük,
diğer toplumsal özellikleri ne olursa olsun ruhban sınıfına mensup olma-
yanları imler; yani laikos, klerikos olmayan kişi demektir. B u anlamla
ilgisinde “laik” sıfatının, karşımıza doğal bir biçimde çıktığı bağlamlara
bakarsak —yani ‘laik ahlak’, ‘laik devlet’, ‘laik eğitim’ vb. bağlamlarındaki
’laik’ sıfatının ne anlama geldiğine bakarsak— laik olma: İçeriği (oluştuğu
tek tek normlar) başka bakımlardan ne olursa olsun, bir ahlak sisteminin,
herhangi bir dinden kaynaklanan bir normlar sistemi olmadığını; diğer
özellikleri ne olursa olsun bir devletin örgütlenmesinin ve işleyişinin, bir
dinin inançlanyla ilgili anlayışlar ve normlar tarafından belirlenmediğini;
amaçlan ve metodlan ne olursa olsun bir eğitim sisteminin, herhangi bir
dinin anlayışları hesaba katılarak oluşturulmadığını dile getiriyor,
yalnızca.
Bu demektir ki laik bir devletten söz edildiğinde, bundan, o devlet
hakkında öğrendiğimiz tek şey, onun örgütlenmesi yapılırken, hukuku
oluşturulurken ve işletilirken, bunların herhangi bir dinin dünya görüşüne,
ilke ve kurallarına uyup uymadığına bakılmadığıdır; ama o devletin
nasıl örgütlenmiş olduğu, nasıl işlediği konusunda bir şey bildirmiyor ‘laik’
sıfatı. Laik bir devlette yurttaşların, kişiler olarak dinlerinin olması, farklı
dinlere sahip olması veya bir dine sahip olmaması, yurttaş olarak onların
“devlet”le ilişkilerinde bir fark yaratmaz; çünkü laik devletin temelinde
herhangi bir dinin normları yoktur.
Aydınlanmanın bir fikri ve modern devletin —birimi yurttaş olan
ve yurttaşların hak eşitliğine dayanan devletin— bir ilkesi olarak laiklik,
(laîcisme) bir devletin örgütlenmesinde, hukukunun oluşturulmasında ve
işletilmesinde herhangi bir dinin anlayışları ve normları tarafından belir-
lenmemesi talebini dile getiriyor.
Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere laiklik, felsefedeki teknik anlamıyla
“negatif” bir kavramdır. Bu da normlara ilişkin felsefi bilgi —epistemolojik
ve aksiolojik bilgi— pek az olduğu için, laikliğin getiriliş amacının gerçek-
leştirilmesinde büyük güçlükler yaratıyor.
94 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ioanna KUÇURADİ makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 95
makaleler Ioanna KUÇURADİ
Bu güçlükleri aşabilmek için şu soruyu sormamız yararlı olabilir: Bir
devletin örgütlenmesini, hukukunun oluşturulmasını ve işletilmesini her-
hangi bir dinin anlayışlan-normları belirlemeyecekse, neyin belirlemesi
uygun olabilir?
Bu soruya cevap verebilmek için bazı batı dillerinde, getirildiği koşul-
larda yine bu düşünceyi dile getirmede kullanılan başka bir sözcük bize
bir ipucu veriyor: Secularisation-secularism sözcüğü.
Sekülarizasyon kavramında, laiklikte olmayan e k bir öğe bulunuyor:
seküler (saecularis) sıfatının kök anlamına baktığımızda, yani saeculum söz-
cüğüne baktığımızda, bu Latince sözcüğün ‘yüzyıl’, ‘çağ’ demek olduğunu
görürüz. Buna göre sekülarizasyon —Türkçe’de kolayca görülebileceği
gibi— ‘çağdaşlaştırma’ demek olur. Getirildiği tarihsel dönemin koşullarına
bakılırsa, çağdaşlaştırma, (secularisation) çağdaşlaştırman ne ise —ve genel-
likle bir kurum oluyor— onu o anda insanlığın o konuda ulaştığı anlayışa
uygun hale getirmek demek oluyor. Sekülarism b u talebi dile getiriyor.
Böylece laiklik ve sekülarism, aynı fikrin birbirini tamamlayan ve
onu daha açık görmemizi sağlayan iki yüzü oluyor: Laiklik bir devletin
örgütlenmesini ve işleyişini nelerin belirlememesi gerektiğini; se-
külarism ise nelerin belirlemesi gerektiğini söylüyor: “Çağın” felsefi
düşüncesinin oluşturduğu fikirler, ortaya koyduğu bilgiler. Konuya biraz
daha geniş zaman boyutları içinde bakıldığında, bunlar, Kant’ın anladığı
anlamda aydınlanmanın ürünü olan veya aydınlanmanın önplana getirdiği
fikirlerdir.
İşte burada, laikliğin, kurumları çağdaşlaştırmanın nasıl önkoşulu
olduğunu; laiklik olmadan çağdaşlaşmanın neden gerçekleşemeyeceğini
görebiliyoruz.
Gerçi “çağdaşlığın” ne olduğu, özellikle başka bir tarihsel dönemle ilgi-
sinde ne olduğu konusunda kanılar farklılık gösterebilir, nitekim gösteri-
yor da. Ne var ki pratikte sorunlar yaratan bu güçlüğün aşılması, konuya
bunlara ilişkin felsefi bilgiyle baktığımızda, ilk bakışta görüldüğü kadar
içinden çıkılmaz olmasa gerek. Şu şartla ki hukuk oluşturmada ve bu hu-
kuku isletmede seçtiğimiz normların doğru değerlendirilebilmesi
gerekiyor. Bu da sırasıyla yaşamda normların nasıl değerlendirildiğini v e
bir normu doğru değerlendirmenin nasıl bir bilgisel etkinlik olduğunu
bilmeyi gerektiriyor.
‘Laik devlet’, örgütlenmesi ve işleyişi herhangi bir dinin anlayışlarına,
ilke ve kurallarına dayanmayan devlet ise ‘çağdaş devlet’ bugün ne
özellikte bir devlet olur?
94 TBB Dergisi, Sayı 52, 2004
Ioanna KUÇURADİ makaleler
TBB Dergisi, Sayı 52, 2004 95
makaleler Ioanna KUÇURADİ
Konumuzla ilgili olarak çağımızın belli başlı fikirlerine değerle-
ri açısından baktığımızda —özellikle de a y n ı konuyla ilgili farklı
normları karşılaştırıp kişilerin yaşamları için yarattıklan farklı sonuçları
gördüğümüzde— sanırım, bu fikirlerin en önemlisi insan haklarıdır, yani
insanların, insan olduklarından dolayı “belirli” bir muamele görmeleri
gerektiği düşüncesi. Ama bu çok önemli düşünce çok bulanıktır hâlâ. Bu-
gün insan hakları sayılan kimi hakların durumu —özellikle sayılarındaki
enflasyon— bunu gösteriyor.
Çağımızın en önemli düşüncesi insan haklan ise ve tek tek insan hakları
bazı ilkeler ise “çağdaş devlet”, hukuku yalnız dinsel normlara değil; yerel,
kültürel normlara da dayanmayan, insan hakları ilkelerine —getiriliş amaç-
larına uygun bir biçimde kavramlaştırılan insan hakları ilkelerine— daya-
nılarak oluşturulan ve işletilen devlettir, insan haklarına dayalı devlet.
Böylece laiklik, “çağdaş devlet”in onsuz olamayacağı bir ilkedir; çünkü
insan haklarının belirleyici olabilmesinin önkoşulu, onsuz olunamayacak
önkoşuludur.
İnsan haklarının toplumsal-kamusal yaşamda belirleyici olabilmesini
istiyorsak —yani insanlarımızın yurttaşlar olarak insan haklarının talep
ettiği muameleyi görmelerini istiyorsak; (beslenmesini, eğitim görmesini,
işkence görmemesini vb. istiyorsak) yukarıda belirttiğim anlamda —top-
lumsal-kamusal işleri en genel anlamda kültürel normların belirlememesi
anlamında— laiklik muhakkak sahip çıkılması gereken bir ilkedir. Yoksa
bocalayıp durmamız devam eder.