powered by

powered by

Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009338 SERBEST PİYASA DÜZENİ = KRİZ, ÇÖKÜNTÜ ve FELAKET (ARJANTİN ÖRNEĞİ VE ÇIKARTILACAK DERSLER) Hasan DURSUN ∗ Serbest piyasa ekonomisini savunanların fikrine göre, serbest te- şebbüsün piyasa düzeneğinin (mekanizmasının) kuralları ve şartları içerisinde çalışabilmesine olanak tanındığı takdirde ekonominin daha verimli çalışması ve kaynak yaratacak gücünün artması sağlanır ve böylece birçok ekonomik problemler çözüm yoluna girmiş olur. İşte bu bakış açısından hareket eden Harvard mezunu, Arjantin önceki Maliye ile Ekonomi Bakanı Domingo F. Cavollo; Büyüme İçin Ön Şart Ekonomide Yeniden Yapılanma “Economic Reorganization as a Pre- requisite to Growth” adlı makalesinde, Arjantin’in büyümeyi sağlamak için yapmış olduğu yapısal değişiklikler hakkında önemli bilgiler ver- mektedir. XX. yüzyılın başlarında, Arjantin, Batının en önemli devlet- lerinden biri olmaya aday bir ülkeydi. 1930 yılına kadar, Arjantin’in ekonomisi uluslararası ticarete yönelen bir ivmeye sahip olduğundan dolayı birçok fayda elde edilmişti. 1930’dan sonra, Büyük Depresyon ve II. Dünya Savaşı nedeniyle dünya ticareti düştü. Olumsuz dışsal etken- ler 1950 yılından sonra kaybolmasına rağmen, Arjantin’in ekonomisi kapalı kaldı ve ülke, dünyadan soyutlandığından dolayı çok düşük bir oranda büyüdü. Özellikle 1973 yılından sonra, bu düşük büyüme ora- nı bile ortadan kaybolarak negatif büyüme görülmeye başlandı. Dışa kapalı dönemde Arjantin’in ekonomik yapısı şu şekilde özetlenebilir: a. Ekonomi öyle karmaşıktı ki ekonomi uzmanları bile ne olup bit- tiğini anlamada güçlük çekiyorlardı; bunun yanında, her gün uzman- lar gizli bir sübvansiyon (subsidy) keşfediyorlar ki bu sübvansiyonlar- dan yalnızca ekonomi spekülatörleri haberdardı. * Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku (İdare Hukuku) doktora öğrencisi. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009339 b. Bütçede, Devletin kapasitesinin üstünde bir çok faaliyetler ön- görülerek bunların finansmanı vergiler yoluyla sağlanmaktaydı. Bu aşırı yük şeffaflığı ortadan kaldırdığından dolayı ekonomi hakkında tam bir bilgiye ulaşılamıyordu. c. Özel sektöre öyle yoğun bir devlet müdahalesi vardı ki ekono- mide oluşan dengesizliği, yine ekonominin arz ve talep yoluyla bu du- rumu düzeltmesine mani olunuyordu. Üretim faktörleri düşük kapa- siteli üretim faaliyetinde kullanılarak ekonomide büyük bir darboğaz oluşmaktaydı. Ayrıca, özel mal ve hizmetleri kamu mal ve hizmetleri- ne çevirmek büyük bir hataydı. d. Ekonomiye aşırı devlet müdahalesinden dolayı Hükümet eko- nomi üzerindeki düzenleyici rolünü kaybetti ki bu durumu Arjantinli- ler “voluntarismo irracional” olarak adlandırmaktadırlar. Makul bir bek- lenti olmadığı müddetçe, hiç kimse “voluntarismo irracional” yüzünden gelecek hakkında bir tahmin yapamıyordu. e. Kişi veya gruplar kendi menfaatleri doğrultusunda ekonomik kararların alınmasına etkide bulunuyorlardı. Bundan da öte baskı grupları, bütün olarak ekonomik yapıyı düzeltmek yerine kendi eko- nomik çıkarlarını koruma mücadelesi veriyorlardı. f. Hükümet iş dünyasının problemlerine sırt çevirmişti, bunun yanında, iş dünyası, hükümetin benimsediği teknoloji ve söz verdiği pazar doğrultusunda yatırım yapıyordu ki bu durum zayıf bir ekono- miye neden olmuştu. g. “Voluntarismo irracional”in en kötü örneği enflasyondu. Hükü- met topladığı vergiden çok yatırım yapmaya çalıştığından vergiler için meşruluk zemini oluşturulmada zorluk çekiliyordu. Çünkü Hükümet hiç bir şey yapmadığı halde halktan para istiyordu. Sonuç olarak kal- kınma faaliyeti bloke edilmiş ve üretim kaynakları verimsiz alanlara yönlendirilmişti. 1 Geleneksel neo-klasik büyüme modeline göre, üretim büyümesi aşağıdaki üç unsurun herhangi birisinin veya birkaçının birleşiminden oluşur: a. İşgücünün miktarı ve kalitesinde büyüme, 1 Cavollo, Economic Reorganization as a Prerequisite to Growth, s. 149-151. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009340 b. Sermaye artışı, c. Teknolojide meydana gelen değişme. Cavollo, Arjantin’in ekonomik yapısının “negatif büyümeye” yol açtığını, çünkü üretim faktörlerinin potansiyel olarak üretebileceği miktarı üretemediğini kabul etmektedir. Yetersiz üretim kapasite- si, kullanımı düşük üretim kapasitesine götürerek bir kısır döngüye neden oldu ve bu durumdan durgunluk ve ekonomik gerilik oluştu. Ekonomik büyümeyi temin etmek ve bütün bu kötü şartları ortadan kaldırmak için ekonominin yeniden yapılandırılması gerekmekteydi. Bu yeniden yapılanma ya genel üretim kapasitesinin yükseltilmesi ya da “negatif üretkenlik” durumunun ortadan kaldırılması ile temin edilebilirdi. Çağdaş bir ekonomik ve sosyal yapılanma, büyük bir şef- faflık sağlayabilir ve kamu sektörü için iyi bir planlama rolü ile reka- bet gücü oluşturulabilirdi. Ayrıca, bu yapılanma ile özel sektör iyi bir performansa ulaşabilirdi. Önemli olan ilke özel sektörün ekonominin serbest piyasa ve rekabet kurallarını kabul etmesi, kamu sektörünün ise yalnızca planlama ve bütçe rolünü kabul edebilmesiydi. Yolsuzluk ve karmaşayı önlemek için hangi kesim (kamu veya özel) tarafından yapılacağı belli olmayan faaliyetlere devletin müdahale etmemesi ge- rekiyordu. Ekonominin gerçeklerini tam anlamıyla kabul etmek için ‘voluntarismo irracional’ in Arjantin için terk edilmesi gerekiyordu. Özel teşebbüsü dinamik yapabilmek için ekonomi basit ve sade olma- lıydı. Bu amaçları temin etmek için aşağıdaki şartlar sağlanmalıydı: a. Kamu sektörünün yeniden yapılandırılması, b. İş dünyasının faaliyet alanlarının yeniden düzenlenmesi, c. Mali açıkların önlenmesi ile vergi toplamayı artırmak için vergi idaresinin etkin kılınması. Bu amacı temin etmek için aşağıdaki tedbirler yürürlüğe konul- du; a. Ticaret serbestisi sağlanarak ihracat üzerindeki hemen bütün yükümlülükler kaldırıldı, ithalat üzerindeki tarife dışı engeller kaldırı- larak ithalat mükellefiyetleri azaltılarak sabitleştirildi, yabancı serma- ye için ayrımcılık sayılan alanlar ile kısıtlama getiren kurallar kaldırıl- dı ve teknoloji kullanımı yaygınlaştırıldı. b. Devlette reform yapılarak kamu harcamaları ve mali açıklar makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009341 azaltıldı, piyasa ekonomisine geçildi, kamu iktisadi teşebbüsleri özel- leştirildi, fiyat, ücret, faiz ve döviz üzerindeki kısıtlamalar kaldırıldı, gizli vergi ve sübvansiyonlar kaldırıldı. c. Yerel para (peso), döviz ve altın baz alınarak belli bir sabit de- ğişim oranıyla güçlendirildi, endeksleme yasaklandı, dövizle yapılan sözleşmeler geçerli kılındı ve ücretlerin ancak üretimde meydana ge- len artışa paralel olarak artırılmasına karar verildi. d. Vergiler sadeleştirildi, maliye ve vergi politikalarında sistem reformu yapıldı, Vergi İdaresi yeniden yapılandırıldı ve ayrıca Federal Hükümet tarafından yapılan sosyal nitelikte olmayan harcamaların kı- sıtlanması yönüne gidildi. e. İç ve dış borç yeniden yapılandırıldı. Bunun yanında, IMF ile 1991 yılında (Standby Loan) ve 1992 yılında (Extended Fund Facility) antlaşmaları yapılması yoluna gidildi. 2 Sonuçlar iyimserdi. Enflasyon ve faiz oranları önemli oranda düş- tü. Bonex’in piyasa değeri yükseldi ve döviz bazında hesaplar arttı. İşsizlik azaldı ve sanayi üretimi arttı. İhracat düzeyi sürdürüldü; bu- nunla birlikte, ithalat önemli oranda arttı. Kamu iktisadi teşebbüsleri- nin özelleştirilmesinde ilerlemeler sağlandı. 3 Bu tedbirlerin temel amacı; enflasyonu uluslararası seviyede tut- mak, yıllık % 6, 7 büyüme oranını yakalamak ve uluslararası serbest kredi piyasalarına girmek, ekonomi üzerindeki aşırı düzenlemeyi kal- dırmak ve ekonomiye devlet müdahalesini yok etmektir. 4 Cavollo, bu tedbirlerin Arjantin’de düşük düzeyde olan kapasite kullanım oranının artmasına neden olduğunu belirtmektedir. Üretim kapasitesindeki bu artışa atıl kapasitenin kullanılması yoluyla ulaşıl- mıştır. Atıl kapasite engeli ortadan kaldırıldıktan sonra yatırımların artması ve ilave kapasite oluşturulması vasıtasıyla ekonomik büyüme sağlanacaktır. 5 Açıkça görülmektedir ki Cavollo, geleneksel neo-liberal büyüme teorisini desteklemektedir. Eşitlik kriteri yerine etkinlik kriterini göz 2 Cavallo, a. g. m., s. 152-154. 3 Cavallo, a. g. m., s. 154. 4 Cavallo, a. g. m., s. 155. 5 Cavallo, a. g. m., s. 155. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009342 önüne alırsak piyasa mekanizması yoluyla oluşan fiyat, devlet müda- halesi ile oluşan fiyata göre ekonomi açısından daha fazla arzulanan bir durumdur. Ancak, Cavallo ekonomik olarak az gelişmiş ülkelerin gelişmiş batı ülkelerinden yapı ve organizasyon bakımından çok farklı olduğunu gözden kaçırdı ki geleneksel neo-klasik büyüme modelinin varsayımları ve öngördüğü politikalar birinci durumda bulunan ilke- ler için yetersiz ve yanlıştır. Todaro’nun işaret ettiği gibi birçok iktisaden az gelişmiş ülkelerde serbest piyasa yoktur ve o ülkelerin kurumsal, kültürel ve tarihi pers- pektifi yönünden ve uzun dönem ekonomik ve sosyal yapısı itibariyle serbest piyasa arzulanan bir durum da değildir. Tüketiciler genel an- lamı itibariyle hangi hizmet ve malların üretileceği, hangi miktarda üretileceği ve kimler için üretileceği hakkında çok az bir bilgiye sahip- tir. Bilgi çok sınırlı, piyasalar bölünmüş ve ekonominin çoğu hala pa- rasallaşamamıştır. Hiç bir şey tüketmeyen veya üretmeyen kimselere ceza ve mükafat verilmekte; diğer taraftan, üretim ve teknolojide kısıt- lamalar bulunmaktadır. Devlet veya özel kesim olsun üreticiler piya- sa fiyatını belirlemede ve ne miktarda mal satılacağı hakkında büyük güce sahiptirler. Gerçek hayatta çok az bir rekabet bulunmaktadır. Neo-klasik bü- yüme modelinin, ekonominin arz ve talep vasıtasıyla kendiliğinden dengeye gelme durumu varsayımı yerine birçok iktisaden az gelişmiş ülke, dengesizlik, yapısal uyum modelleri –ki fiyat ve ücret seviyesi arasında birbirinin tersi bir ilişki olabilmektedir– aracılığıyla incelenir- ler. Monopol teorisi devlet ve özel kesimin günlük faaliyetleri hakkın- da çok az bir bilgi verebilmektedir. Ekonomide karar verme süreci öyle değişkendir ki, kâr en çok- laştırması yerine yabancı yöneticileri yerlilerle değiştirme ve istihdam oluşturma fikri daha fazla öncelik taşıyabilir. Son olarak, ekonominin görünmez eli (invisible hand) zaten iyi durumda olanların gelirlerini daha da yükseltebilmekte; diğer yandan, gelir dağılımında dengesiz- liği artırarak fakir durumda olan büyük çoğunluğun durumunu daha da kötü bir hale getirebilmektedir. Todaro yalnızca serbest piyasanın değil fiyat mekanizmasının –neo-klasik teori bu mekanizmayı toplum- sal olarak en iyi (optimal) kaynak dağılımında işaret ve teşvik unsuru olarak görür– da ekonomik olarak az gelişmiş ülkeler açısından geçer- li olmadığını belirtmektedir. Çünkü bu ülkelerde geniş bir çevresel, makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009343 kurumsal direnç oluşabilmekte ve yoğun sosyo-ekonomik eşitsizlikler bulunabilmektedir. 6 Hiç kimse hükümetin piyasadaki rolünü inkar edemez. Arndt’ın belirttiği gibi “son bir kaç yüzyıl baz alınarak Batıya ve genel olarak dünya- ya baktığımız zaman hiç bir ülkede hükümet müdahalesi olmadan piyasanın kendi kendine kurulduğu söylenemez. Asırlar boyunca, özel sektör; ekono- mik teşviklere uyum göstererek önce yerel piyasaları oluşturdu, daha sonra bu piyasalar bölgesel, ulusal ve dünya piyasalarına doğru genişledi. Piyasaya büyük bir hükümet müdahalesi isteyenler işi abartabilirler fakat onların piya- sa mekanizmasının ekonomik olarak az gelişmiş ülkelerin ihtiyaçlarını karşı- lamada yavaş işlediği şeklindeki kanaatları doğrudur.” Arndt; Batı piyasa ekonomilerinde bile çok çabuk netice alınması gereken şeylerin, örne- ğin barış ekonomisinin savaş ekonomisine çevrilmesi işinin piyasa ko- şullarına bırakılamayacağını belirtmektedir. Piyasanın başarısı büyük oranda herhangi bir konuda acil düzenleme isteyip istemediğimize bağlıdır. 7 Cavallo, kalkınma problemini yanlış bir mecraya da götürmüştür. Endonezyalı ekonomist, Suhartono’nun belirttiği üzere “iktisaden az gelişmiş ülkelerin karşı karşıya kaldığı problem, durağan (statik) analizler- le cevap alınmaya çalışılan hususlardan tamamen farklıdır: yalnızca üretim kaynaklarının nasıl tahsis edileceği problemi değil, fakat ekonomik ve sosyal kalkınmanın nasıl hızlandırılacağı problemi de önemlidir. . . Ekonomi dilinde problem, üretim olanakları eğrisinin genişlemesi olup eğri üzerinde hareket değildir. Bu nedenle durağan analizler problemi yanlış bir şekilde ortaya koy- makta, iktisaden az gelişmiş ülkelerin özelliklerini hesap edememektedir.” 8 Hiç kimse, devlet müdahalesi olmadan herhangi bir ülkenin kal- kındığını gösteremez. Arndt’ın belirttiği üzere Batıda bile “hükümetler, ekonomik kalkınmayı sağlamada, kamu malı sunumu, kamu yönetimi, adalet ve güvenlik, sağlık ve diğer hizmetler vasıtasıyla önemli bir rol oynadılar… hükümet, en azından özel sektörün müteşebbis gücünü harekete geçirecek dış şartları sağlamalıdır...” 9 Açıkça, Cavallo, piyasanın yaratıcı fonksiyonu (iş görüsü) ile tahsis 6 Todaro, Economic Development, s. 87. 7 Arndt, Market Failure ve Underdevelopment, s. 227. 8 Nak., Arndt, a. g. m., s. 220. 9 Arndt, a. g. m., s. 228. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009344 edici fonksiyonunu birbirine karıştırmıştır. Piyasanın yaratıcı fonksi- yonu devlet tarafından yerine getirilmelidir. Arndt’ın belirttiği üzere ulaşım ve iletişim araçlarının geliştirilmesi, bankalar ve okullar piya- sanın yaratıcı fonksiyonuna aittir ve bu hizmetlerin devlet tarafından yerine getirilmesi gerekir, bu hizmetlerin özel kesim tarafından yerine getirilmesinde başarısızlığa uğranılabilir. Piyasanın yaratıcı fonksiyo- nunun oluşturulmasında başarısız olunursa piyasa tahsis fonksiyonu- nu da tam anlamıyla yerine getiremez. 10 Devlet, sadece piyasanın yaratıcı fonksiyonuna değil tahsis edici fonksiyonuna da müdahale etmelidir. Monopol durumunda, hiç kim- se hükümet müdahalesinin rolünü göz ardı edemez. Myint’in bize hatırlattığına göre az gelişmiş ülkelerdeki fiyat çarpıklıkları hükümet müdahalesinden dolayı oluşmaz. 11 Arndt, devlet müdahalesinin şu durumlarda gerekli olduğunu iddia etmiştir: Devlet teşebbüsleri, ya- tırım planlaması, belki de siyasal hareketlilik ve piyasanın yetersiz ol- duğu durumlarda etik (moral) teşviklere başvurma. 12 Hükümet piyasanın yaratıcı ve tahsis fonksiyonuna müdahale et- mek yanında, Gelir dağılımının düzeltilmesi, çevrenin korunması ve piyasanın yetersiz olduğu diğer durumlarda yaşamın kalitesine de müdahale etmelidir. 13 Bu hususa ilave olarak, Kuttner, serbest piya- sa ekonomilerinin (laissez-faire economics) sağlık hizmetleri ve konut problemini çözmede yetersiz kaldığını iddia ederek yeni yaklaşımla- rın benimsenmesi gerektiğini ifade etmektedir. 14 Serbest piyasa (kapitalist) düzeninin bir başka özelliği kriz yarat- ma gizilgücüdür. Kapitalist düzeninin yarattığı krizlerin başında çev- re krizleri gelir. Richardson ve Curwen serbest piyasa düzeninin kriz yaratıcı gizilgüce sahip olduğunu belirtmişler ve bu bağlamda 1980 yılından beri serbest piyasaya doğru bir yöneliş ve merkezi planla- madan uzaklaşmanın olduğunu ve anılan dönemin ise çevresel kriz ve facia dönemi olarak adlandırılabileceğini belirtmişlerdir. 15 Bundan 10 Arndt, a. g. m., s. 228. 11 Nak., Arndt, a. g. m., s. 228. 12 Arndt, a. g. m., s. 228. 13 Arndt, a. g. m., s. 228. 14 Kuttner, Where the free market falls short, s. 20. 15 Richardson ve Curwen, Do free-market governments create crisis-ridden societies?, s. 551. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009345 daha da vahim olanı, kapitalist düzeninin çevre kirliğini etkin bir şe- kilde önleme yetisinin olmamasıdır. Gerçekten de, Güney’in belirttiği gibi kapitalist ilişkiler, siyasal iktidarların hukuk kuralları yoluyla kir- letenlere karşı etkili önlemler almasını engeller. Bunun iki temel ne- deni vardır. Bunlardan ilki, XXI. yüzyılda kapitalist sınıfların devleti ele geçirmiş olmalardır. İkincisi ise, kapitalist düzende üretim ilişki- lerinin özel yarışma temeline dayalı olmasıdır. Özel yarışma temeline dayanan üretim ilişkileri durumunda ancak toplam satış hasılatının toplam maliyeti geçtiği durumlarda üretim yapılır. Bir başka deyişle, kapitalist düzende, bir ürünün maliyeti, onun satışından elde edilen geliri geçiyorsa üretim yapılmaz. Bu anlayış, kapitalizmin doğal yasa- dır. Çevrenin korunması için yapılan çabalar da maliyet gerektirdiğine göre kapitalist olanaklar ölçüsünde bu maliyetten kaçınır. 16 Kapitalist düzende çevre olgusu, insana ve doğaya dönük özellikleri gözetilmek- sizin alınıp satılan bir “meta” gibi algılanır. Bu algı, çevre ve doğayı bitme noktasına getirmiştir. 17 Serbest piyasa ekonomisinin yarattığı bir başka kriz; piyasa kri- zidir. Kapitalizmin tarihi; kredi krizleri, panik, mali erime (financial meltdowns) ve durgunluklarla doludur. 18 Nitekim, Marx, daha 140 sene önce kapitalist birikimin önündeki en önemli engelin yine serme- ye olduğunu ve kapitalizmin bir anarşi ve kaos sistemi şeklinde betim- lenebileceğini ifade etmiştir. Marx, sermaye birikiminin kapitalist ihti- rası (tamahkarlığı) aşırı şekilde kamçılayacağını ve bunun sonucunda da devresel olarak 50-60 yıllık veya bunun arasına sıkışmış daha şid- detli ancak daha az erimli dalgalar halinde; kriz, büyüme, aşırı üre- tim, tekrar kriz, tekrar büyüme, sermayenin el değiştirmesi ve yeniden yapılanması, tekelci üretim koşullarının ortaya çıkması, sermayenin yoğunlaşması süreçlerinin kapitalizmin tarihinde iç içe yaşanacağını ifade etmiştir. 19 2008 yılında Amerika’da çıkan ve tüm dünyayı bir felaketin eşi- 16 Fazla bilgi için bkz. Güney, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Göre Çevre ve İnsan, s. 14-18. 17 Konu hakkında örnekler ve fazla bilgi için bkz. Güney, a.g.e., s. s. 14 vd. 18 Zakaria, The Age of Bloomberg, s. 23. 19 Nak., Erinç Yeldan, Erinç Yeldan’ın Amerika’da ortaya çıkan ve günümüzde tüm dünyayı kasıp kavuran mali kriz konusunda Devrim Sevimay ile söyleşisi için bkz. Milliyet, 6 Ekim 2008, Siyaset Bölümü. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009346 ğine getiren mali krizin temel sorumlusu da aç gözlü kapitalistlerdir. Gerçekten de, Foroohar’ın belirttiğine göre geçmiş yirmi yıllık dönem mali serbestleşme (financial liberalization) ve kuralsızlaşma (deregu- lation) dönemi olmuş, Morgan için 1:33, Goldman Sachs ve Merrill Lynch gibi diğer küresel mali kurumlar için 1:28 olmak üzere mali ku- ruluşların kaldıraç oranı 20 (leverage ratio) oldukça acıtacak bir noktaya (nose-bleed heights) ulaşmıştır. Mali kuruluşların aç gözlülüğünden doğan bu kriz, şu anda tüm dünyayı kasıp kavurmaktadır. Cavallo’nun, serbest piyasa ekonomisi taraftarı olarak piyasa- nın kendi kendine mükemmel bir şekilde işleyeceği şeklindeki fikri de doğru değildir. Serbest piyasanın ekonomik problemleri etkin ve adil bir şekilde çözeceğine ilişkin bir garanti yoktur. Sürgit bir şekilde piya- sanın yetersizliği ve sınırlılığı göz önüne alınmalıdır. Solow bu konu- da şu fikri savunmaktadır; “Ekonomistler arasında piyasa mekanizmasının avantajlarını savunanlar ile onun eksikliklerini kabul edenler arasında dai- ma derin tartışmalar yaşanmıştır… Milton Friedman’ı bir dakika dinlediğim zaman zihnim; artan oranda getiri, oligopolcu iç bağımlılık, tüketici bilgi- sizliği, çevre kirliliği, nesiller arası eşitlik vb. kavramlarla dolar. John Ken- neth Galbraith’i bir an için dinlemezsem bu konular için bir tedavi de yoktur, Galbraith’i dinlediğim zaman; rekabet disiplini, herhangi bir mal için büyük miktarda ikame edilebilirlik olanağı, bilginin oluştuğu yerlerde karar alma süreci vb. kavramlarla zihnimi doldurarak teselli buluyorum…” 21 Rozen ise serbest piyasasının yetersizliği konusunda şu görüşleri ileri sürmekte- dir: “… fırsat eşitliği her zaman mevcut olmayıp kaynakların dağılımı -yapı- lan işlerde ve farklı endüstrilerin nispi önemindeki değişimler- süreci zor ve zaman alıcı bir karaktere sahiptir. İnsanları nasıl istim ile işleyen bir silindi- rin önünde tutmak sağduyulu bir hareket tarzı olmadığından tepkiye neden olursa, aynı şekilde, katı, kişisel nitelikleri dikkate almayan piyasa güçlerine karşı direnme gösterirler. Piyasanın mantığında insan haysiyetine bir saygı 20 En fazla tanınan mali kuruluşların kaldıraç oranı; mali kuruluşun borcunun onun sahip olduğu menkul kıymete oranıdır. Bu oranın, örneğin 1: 30 olması demek, mali kuruluşun, gerçekte 1 birim değerinde borcu (parası) olmasına rağmen 30 bi- rimlik menkul kıymet (tahvil, hisse senedi, bono vb.) işlemi yapması anlamını taşır. Parasal olarak daha açık bir deyişle, mali kuruluşun gerçekte 1$ değerinde parası olmasına rağmen 30$’lık menkul kıymet işlemi yapması demektir. (Bkz. http:// www.investopedia.com/terms/I/leverageratio.asp, Erişim Tarihi, 17.10.2008). Füçur (gelecek), türev ve diğer piyasalar yoluyla 1$’lık parayla 30$’lık işlem yapıl- masının ne kadar bir aç gözlülük (greedy) oluşturduğu ortadadır. 21 Nak., Rozen, The market is no miracle worker, s. 48. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009347 da söz konusu değildir. Başka bir deyişle serbest piyasa; önüne çıkanı ezen ve hedeflerine büyük bir sosyal maliyet karşılığında ulaşan bir süreçtir…” 22 Tanınmış bir spekülatör olan George Soros bile serbest piyasa dü- zeninin sınırlılığını itiraf etmektedir. Soros bu konuda şunları söyle- mektedir: “Piyasalar denge noktasına gelme konusunda eğilimli değildir. Pi- yasalar, sadece esası (fundamental) yansıtmakla kalmazlar, bunun yanında, onu (esası) şekillendirirler. Bu yüzden, yalnızca para arzının kontrol altına alınması yeterli değildir. Piyasaların balon gibi şişmeye eğilimi bulunduğun- dan kural koyucular onların (piyasaların) oldukça fazla büyümesini önleme- leri gerekir.” 23 Cavallo, uygulanan neo-liberal politikaların sosyal maliyetini göz önüne almamıştır. Söz konusu sosyal maliyetlerden en önemlisi, ge- lir dağılımın bozulmasıdır. Arjantinde gini katsayısı 1980 yılında 0.38 iken, 2002 yılında 0.53’e yaklaşmıştır. Gini katsayısının sıfır olması her- kesin aynı geliri elde etmesini ifade eden mutlak eşitlik halini gösterir- ken; bir olması, mutlak eşitsizlik, bir başka deyişle bütün gelirin tek bir kişi tarafından elde edildiğini gösterir. Gini katsayısının 0’dan 1’e doğ- ru yükselmesinin gelir dağılımındaki adaletsizliği artırdığı açıktır. 24 Arjantin’de sadece gelir dağılımı kötüleşmekle kalmamış, yoksul- luk oranı da, özellikle ekonominin büyüdüğü iddia edilen 1990’lı yıl- lardan sonra hızla yükselmiştir. Yetişkin kişi başına aylık 140 $ gelir yoksulluk sınırı, 70 $ gelir ise açlık sınırı olarak kabul edilerek Dünya Bankası tarafından yapılan tahminlerde 1994 yılında 9.2 milyon kişi- nin (nüfusun %27.4’ü) 1998 yılında ise 13.4 milyon kişinin (nüfusun %36’sı) yoksulluk sınırı altında yaşadığı kestirilmiştir. Yine bu dönem zarfında açlık sınırının altında yaşayan insan sayısının ise 1.6 milyon- dan 3.2 milyona (nüfusun %8’i) çıktığı tahmin edilmiştir. 25 Schuler ise 1998 yılında yoksulluk sınırı altında yaşayan kimselerin nüfusa oranı- nın %25.9 olduğunu, bu oranının 2001 yılında %38.3’e çıktığını, 2002 yılında ise tarihinin en büyük zirvesini yaparak %57.5’e ulaştığını ifa- de etmektedir. 26 Yine serbest piyasa politikaları sonucu orta-direk bile 22 Rozen, a. g. m., s. 48. 23 Bkz. Newsweek, 13 October 2008, s. 26. 24 The World Bank Group B-SPAN, s. 1. 25 Valente, Low Inflation Has No Effect on Poverty, s. 1. 26 Schuler, Argentina’s Economic Crisis: Causes and Cures, s. 1. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009348 yoksulluğun pençesi altına girmiş ve bir kısım insanların yaşam ka- litesi hızla kötüleşmiştir. Örneğin, The Economist’de çıkan bir yazıya göre Arjantin’de birçok meslek sahibi insan ek iş olarak kısa zamanlı (part-time) işlerle de uğraşmaktadır; bir öğretim üyesi veya mimarı Buenos Aires sokaklarında gazete dağıtırken görebilirsiniz. Kent ve kasabalarda milyonlarca insan barakalarda yaşamaktadır. Ayrıca, Arjantin’in, dul kadınlara, yaşlı kimselere ve fakir ailelere yönelik ulu- sal bir yardım planı da bulunmamaktadır... 27 Ekonominin en ağır bir şekilde krize girdiği 2001 yılının en ağır sonuçlarının görüldüğü 2002 yılında ücretler reel olarak %23.7 oranında azalmıştır ki 28 kanımca bu azalış, Arjantin’de orta direği çökertmiştir. Arjantin’in özellikle 1990’lı yıllardan sonra karşı kaldığı bir başka sorun, işsizlik sorunudur. 1991 yılında çok yüksek bir değerde peso- nun dolara bire bir oranında sabitlenmesi sonucu Arjantin uluslararası rekabet gücünü yitirmiş, firmalar, düşük maliyetle dış pazara girebil- mek için işgücü maliyetini düşünme yoluna gitmiş, bu çerçevede işçi çıkartmışlar veya yeni işçi almamışlardır. Arjantin’de neo-liberal poli- tikaların yoğun bir şekilde uygulandığı özellikle 1990 yılından bu yana sadece 1991 ve 1992 yılları hariç her yılki açık işsizlik oranı 1990 yılın- dan daha yüksek olarak görülmüş, 2002 yılında ise 1990 yılındaki açık işsizlik oranı, neredeyse üçe katlanmıştır. Açık işsizlik oranı yüzde olarak 1990 yılında 8.6, 1991 yılında 6.3, 1992 yılında 6.7, 1993 yılında 10.6, 1994 yılında 11.1, 1995 yılında 20.2, 1996 yılında 18.0, 1997 yılında 17.1, 1998 yılında 14.2, 1999 yılında 15.7, 29 2001 yılında 18.3, krizin de- rin bir şekilde hissedildiği 2002 yılında ise 23.6’ya yükselmiştir. 30 Uygulanan neo-klasik politikalar sonucu Cavallo’nun iddia ettiği gibi Arjantin’de yolsuzluk ortadan kaldırılamamış, tam tersine Arjan- tin ekonmisinin 2001 yılında batmasının temel nedenini yolsuzluk teş- kil etmiştir. 31 Arjantin’de yolsuzluğun artmasının temel nedenini ise kamu mallarının özelleştirilmesi uygulamaları teşkil etmiştir. Yapılan özelleştirme uygulamalarında kamu malının ne pahasına olursa olsun elden çıkartılması anlayışı ile hareket edilmiş, yaygın bir şekilde kayır- 27 The other side of the halo: Argentina, The Economist, 1994, s. 39. 28 Bkz. Schuler, a. g. m., s. 1. 29 Galiani ve Hopenhayn, Duration and Risk of Unemployment in Argentina 2001, s. 9. 30 Schuler, a. g. m., s.1. 31 Aksi fikirde, bkz. Schuler, a. g. m., s. 17. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009349 macılık, himayecilik ve kıyakçılık olaylarına rastlanılmıştır. Örneğin, Arjantin ulusal havayolu şirketi (Aerolines) özelleştirilmeden önce içi boşaltılmış, telefon şirketleri oldukça komik fiyatlara satılmış, elekt- rik şirketlerinin lisansları tekel olarak bir kısım firmalara devredilmiş, bu firmalar ise yüksek fiyatlarla tüketcileri sömürmüşler, demiryol- ları özelleştirilmesine rağmen bir takım bilet sübvansiyonları ve fiyat garantileri verilmiş ve deflasyonist bir ortamda, kamu mallarını satın alan şirketlerin mal veya hizmetlerin tariflelerini %40 ile %100 arasın- da artırmalarına izin verilmiştir. 32 1989 yılından itibaren serbest piyasa ekonomisine geçişle birlik- te Arjantin’de daha yoğun olarak yolsuzluk olaylarıyla karşılaşıldığı Uluslararası Saydamlık (TI) Teşkilatının yayımladığı endekslere bakı- larak da anlaşılabilir. TI, ilk Yolsuzluk Algılama Endeksini 1995 yılın- da yayımlamış ve en az yolsuzluğa bulaşmış ülkeden en fazla yolsuz- luğa bulaşmış ülke olarak yaptığı sıralamada Arjantin’i yolsuzluğun en fazla olarak yapıldığı ülkelerin içinde bulunduğu grupta, kısacası, listenin ikinci yarısında göstermiştir. 2002 yılında yayımladığı Endeks- te ise söz konusu ülkeyi 102 ülke arasında 70. sıraya yerleştirmiştir. 33 Arjantin halkı da, Arjantin’de yoğun bir şekilde yolsuzluk yapıl- dığına inanmaktadır. Arjantinde yaşanan yolsuzluk olaylarına öfkeli bir tepki duyan halk günümüzde her pazar günü kadın, erkek, çocuk olarak Buenos Aires’teki Centenario Parkı’nda toplanmakta, bankala- rı, yolsuz siyasetçi ve yargıçları ıslıklamakta ve onlar hakkında aleyhte sloganlar atmakta ve tencere ile tavaları birbirine vurmaktadır. 34 Uygulanan neo-liberal politikalar sonucu 1990’lı yıllardan itiba- ren Arjantin’de sürekli olarak toplumsal huzursuzluk ve gerginliklere rastlanılmıştır. Örneğin 1994 yılında Arjantin Başkanlık Sarayı Casa Rosada’nın önünde, emekli maaşlarını yetersiz olarak gören 35 emek- 32 Bu konuda geniş bilgi için bkz. Katz, Argentina’s Economic Crisis: Interpretations and Proposals, s. 2 vd. 33 Schuler, a. g. m., s. 17. 34 Hopkins, Running Out of Patience, s. 1. 35 Makalesini değerlendirdiğimiz ve makalesini yazdığı dönemde Maliye Bakanı olan Cavollo’nun kendisinin bir röportajda aylık olarak ancak 10.000$’a geçinebi- leceğini ifade etmesi de emeklilerin ve çalışanların maaşı dikkate alınınca tam bir rezalet oluşturduğunu ifade etmek gerekir. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009350 lilerin de dahil olduğu büyük kalabalıklarca gösteriler yapılmıştır ki 36 bu gösteriler günümüzde de sürgit bir şekilde devam etmektedir. 30 Kasım 2001 tarihinde bankalardan yüklü miktarda mevduat çe- kilmesi üzerine Hükümet 1 Aralık 2001 tarihinde banka hesaplarını dondurmuş, kişi ve firmalar ödemelerini yapamamaları üzerine eko- nomi durgunluktan depresyone girmiş, krediler ise buhar olmuştur. Bunun üzerine kızgın kalalabalıklar sokağa çıkarak tencere tava gös- terisi (cacerolazos) olarak adlandırılan yüzlerce gösteri yapmışlardır. Bu gösterilere tencere tava gösterisi denilmesinin nedeni, tencere ile tavaların gürültü çıkarması amacıyla birbirlerine vurulmasıdır. 5 Ara- lık 2001 tarihinde ise IMF, Eylül 2001 tarihinde vermeyi kabul ettiği ancak Arjantinin kredi anlaşmasının gereklerini yerine getirmediği için 1.3 milyar $’lık kredi taksitini vermeyi durdurduğunu ilan etmiş- tir. IMF dışında hiç bir dış kaynaktan kredi bulma olanağı kalmayan Arjantin’de 13 Aralık 2001 tarihinde genel greve gidilmiş, 19-20 Aralık 2001 tarihinde yapılan yağma ve protestolarda 24 kişi ölmüş, 150 kişi yaralanmıştır. Bunun üzerine Başkan Menem döneminde Ekonomi Bakanlığı, Başkan De la Rûa döneminde ise küçük bir partinin genel başkanı olarak yine Ekonomi bakanlığı yapan Cavallo 19 Aralık 2001 tarihinde istifa etmiş, bu istifayı 20 Aralık 2001 tarihinde Başkan De la Rûa’nın istifası takip etmiştir. 37 Arjantin’de uygulanan neo-klasik politikalar, Arjantin çiftçisini de perişan etmiştir. Efsanelere göre, Arjantinde eski dönemde hayvancılık o kadar güçlüydü ki aç yolcular derisini sahibine bırakmak şartıyla bir sığırı öldürmekte serbestti. Hayvancılığın bu kadar müthiş gizilgücü yanında ayrıca, Arjantin dünyanın en verimli topraklarına da sahiptir. The Economist dergisinin belirttiğine göre, Arjantin’de serbest piyasa düzeninin yürürlüğe konulduğu 1980’lı yılların sonundan itibaren Ar- jantin çiftçisinin yarıdan fazlası borçlarını ödeyemediğinden tarımla uğraşmayı bırakmıştır… Başkan Menem’in serbest piyasa madalyonu- nun iki yüzüne de bakmak gerekir. Düşük enflasyona sahip olmak iyi  fakat Arjantin’in öbür ihracatçıları gibi çiftçiler de pesonun dolara bire bir bağlanmasından dolayı oluşan fiyat dezavantajları nedeniyle büyük zarar görmektedirler. Subvanse edilmiş Kuzey Amerikan buğ- dayı Brezilya piyasasını ele geçirmiş bulunmaktadır. Arjantin tarımda 36 Smith, Will Argentina stay the course? s. 174. 37 Schuler, a. g. m., s. 12. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009351 uygulanan tarifeleri düşürdüğünden dolayı gıda sektörü ile uğraşan yabancı firmalar adeta ülkeyi istila etmiştir. Tarımda uygulanan vergi- lerin artmasının acısı yavaş yavaş hissedilmeye başlanmıştır. 38 Tarım kesiminin problemleri de çığ gibi büyümüştür. The Econo­ mist’in işaret ettiği üzere; reel değerler bakımından 1993’te tarım üre- timi % 1 azalmıştır. Konvertibilite rejiminin uygulanmasından sonra dünyanın en verimli tarım arazilerinin bulunduğu Pampas Bölgesi’nin arazi fiyatlarında % 30 düşme olmuştur. Zirai borçlar 5 milyar dolara, başka bir deyimle endüstrinin toplam üretiminin % 40’ına ulaşmıştır. Ağustos 1994’in buğday fiyatlarını 1980 yılının ortalama buğday fiyat- ları ile karşılaştırırsak % 60 oranında bir düşüş görülür; et için bu oran % 55’dir. 39 Yine The Economist’in aktardığına göre tarım endüstrilerin- de görülen bu düşüş en fakir Arjantinlilerin durumlarının daha da kö- tüleşmesine neden olmuştur. 40 Arjantin hükümeti; 7 Ocak 2002 tarihinde, ulusal para birimi olan peso’yu dolar karşısında devalüe etmiş, resmi olarak 1.4 pesonun 1 $’a eşit olduğunu kabul etmiştir. Daha sonra devalüasyona devam edil- miş, 2002 yılının ortalarında 4 pesonun 1 $’a eşit olduğu kabul edilmiş sonra ise dalgalı kur rejimine geçmiştir. İlk bakışta pesonun dolar kar- şısında devalüe edilmesinden veya dalgalı kur rejimine geçilmesinden Arjantin çiftçisinin büyük yararlar sağladığı düşünülebilir. Örneğin devalüe edilmeden önce bir ton buğday 100 peso ediyorsa, devalü- asyondan sonra 140 pesoya çıkacaktır. Bir diğer deyişle, uluslararası piyasalarda tarım ürünleri Amerikan doları üzerinden alınıp satıldı- ğından, Arjantin çiftçilerinin en azından peso olarak tarım ürünlerinin daha değerli hale geldiği, bu durumun ise tarımsal üretimi artıracağı düşünülebilir. Ancak, çok değişik faktörler yüzünden Arjantinin ta- rımsal üretimi artmayacaktır. İlk olarak, Arjantin ekonomisinin çök- mesi nasıl diğer yurttaşları etkiliyorsa, Arjantin çiftçisini de etkilemek- tedir. Diğer yurttaşların olduğu gibi çiftçilerinin de tasarruf yapma ka- biliyetleri azalmış, yine çiftçiler enflasyon ve fiyat belirsizliğiyle karşı karşıya kalmışlardır. Diğer yandan çiftçiler, ürünleri karşılığında daha fazla peso elde etseler de, Devlet sübvansiyonu kalktığı için tohum, gübre, akaryakıt ve diğer girdilere daha fazla para ödemektedirler. 38 Unhappy: Argentina Farms, The Economist, 1994, s. 36. 39 How much is that gaucho in the window, The Economist, 1994, s. 11. 40 Raining cats and dogs, The Economist, 1994, s. 12. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009352 İkinci olarak, çiftçilerin kredi almaları da oldukça zorlaşmıştır. Çift- çilere verilen kredilerin faiz oranı %25 ile %50 arasında değişmekte bu durum ise çiftçilerin kredi almasını olanaksız kılmasa bile oldukça zorlaştırmaktadır. Böylelikle yalnızca tarımsal girdi fiyatları artmakla kalmamış, girdiler için gerekli olan parayı bulmak da zorlaşmıştır. Son olarak, Arjantin’de ekilebilir arazilerin büyük çoğunluğu zaten ekil- mekte ilave üretim için gerekli olan pek fazla nadasa bırakılan veya marjinal araziler bulunmamaktadır. 41 Cavollo; neo-liberal politikaların Arjantin ekonomisini parlak bir geleceğe götüreceğini savlamaktadır. Halbuki neo-liberal politikalar- dan özellikle aşırı değerlendirilmiş sabit döviz kuru ve yüksek dış borç sonucu Arjantin ekonomisi 2001 yılında çökmüştür. Arjantin’de, 1990’lı yılların başından itibaren pesonun dolar ile çok yüksek bir sevi- ye olan bire bir oranında eşitlenmesi, Arjantin’in uluslararası rekabet gücünü önemli ölçüde düşürmüş, dışsatımı çok az artırırken, dışalımı körüklemiştir. Söz konusu dış ticaret dengesizliği Arjantin’in dış borç- larının faizini ödemeye yeter dövizin bile kazanılamamasına neden ol- muştur. Arjantin dış borçlarının faizini ödeyebilmek için borç bulmuş, bu durum dış borçların daha da artmasına yol açmıştır. Sonunda yerel yönetimlerin borçlarıyla birlikte Arjantin’in borçları yıllık Gayri Safi Milli Hasılasının %50’sine ulaşmış, 2002 yılında ödenmesi gereken dış borç miktarı 30 milyar $’ı bulmuştur. Borcunu çevirebilmek ve faizini ödeyebilmek için yeni borç bulamayan Arjantin, borcunu vadesinde ödeyemeyeceğini (default) ilan etmiş ve pesoyu devalüe etmiştir. 42 Arjantin’in borçlarını ödeyememesinin ülkeyi nasıl bir tehlikeli yola götürdüğü aşağıda incelenecektir. Bundan önce, Arjantin’in 2002 yılın- da yaptığı devalüasyonun etkileri üzerinde kısaca durmak gerekir. 2002 yılında pesonun dolar karşısında %40 oranında devalüe edil- mesi, Arjantin’de yaygın bir şekilde şirket iflaslarına yol açmıştır. Şir- ketler genel olarak dolar ile borçlandığından örneğin 1 milyon dolar borç alan bir şirket, devalüasyondan sonra 1 milyon dolarlık borcunu ödeyebilmek için 1.4 milyon peso bulmak zorunda kalmıştır. Deva- lüasyon sadece şirketleri batırmakla kalmamış, önemli ölçüde döviz yükümlülüğü olan bir çok bankanın batmasına da neden olmuştur. 43 41 Market commentary and forecasts, CWB, s. 2. 42 Feldstein, Lessons from Argentina, s. 1. 43 Krş. Feldstein, a. g. m., s. 1. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009353 Arjantin’in 1991 yılında pesoyu dolarla çok yüksek seviyede bire bir olarak eşleştirmesi, iş gücü maliyetlerini düşürememiş, tam tersi- ne bu durum işgücü maliyetlerinin artmasına yol açmıştır. Bu olgu, Arjantin’in zaten zayıf olan uluslararası rekabet gücünü daha da dü- şürerek, dışsatımı –özellikle 1999 yılında– düşürürken; tam aksine, dışalımı daha da yoğun bir şekilde körüklemiştir. Yine doların 1995 yılından sonra Japon Yeni’ne karşı, Güneydoğu Asya’nın 1997 ve 1998 yılında uğradığı ekonomik krizden sonra bu ülkelerin paralarına karşı ve 1999 ve 2000 yıllarında Avrupa ülkelerinin paralarına karşı göre- celi olarak değer kazanması pesonun daha da değer kazanmasına yol açmış, bu durum Arjantinin rekabet gücünü daha da kötüleştirmiştir. Brezilyanın 1999 yılında para birimi olan real’ı keskin bir şekilde de- valüe etmesi, Arjantin’in uluslararası rekabet gücünü tam anlamıyla çökertmiştir. Dolara bire bir oranında çıpalanan pesoyu gerçek anlam- da dolarla eşitleyebilmek için Arjantin hükümeti sıkı bir makro ekono- mik politika uygulamış, bu durum ise ekonomiyi durgunluğa itmiştir. Halbuki böyle bir ortamda yapılması gereken husus, ya işgücü mali- yetlerinin düşürülerek veya paranın devalüe edilerek ülkenin rekabet gücününün artırılması olmak gerekirdi. Sendikaların işçi ücretlerinin düşürülmesine direnmesi ve dövizin çıpaya tabi olması her iki yola gidilmesine de engel olmuştur. 44 Bu durumun kaçınılmaz sonucu, artan oranda cari işlemler açığı ve dış borcun yığılmasıdır. Dış borcun büyümesi, özel tasarrufların düşük oranlı olması ve merkezi idare ile yerel yönetimlerin bütçeleri- nin esaslı ölçüde açık vermesi olgularında da yansıma alanı bulmuş- tur. Bütçelerin önemli ölçüde açık vermesinin temel nedeni, yaygın bir şekilde vergi kaçırmak ve özellikle yerel yönetimlerde olmak üzere kamu harcamalarının kontrol edilmesindeki zorluktur. Arjantin Ana- yasasına göre merkezi idarenin vergilerinin bir kısmı yerel yönetim- lerle bölüşülmek zorundadır. Yerel yönetimler merkezi idarenin ge- lirlerinden bir kısım pay almalarına rağmen büyük bütçe açığı ile yüz yüze kalmışlar, açıklarını, yurt dışından borç alarak kapatma yoluna gitmişlerdir. Dış borç büyüdükçe, Arjantin’e kredi verenler daha fazla faiz oranı talep etmişler, bu durum ise ülkenin yıllık dengesini daha da bozmuş ve dış borcun hızla artmasına yol açmıştır. Bu durumun doğal sonucu dış borcun çevrilememesidir. Arjantinin Aralık 2001 tarihinde 44 Feldstein, a. g. m., s. 1. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009354 merkezi idare ve yerel yönetimlerin toplam 155 milyar $’lık ödeyeme- yeceğini ilan etmesi, bu zamana kadar tarihte hiç rastlanmamış olan en büyük miktarda borç ödenememesi olayıdır. 45 Böyle bir ortamda kurnaz Arjantinliler ve yabancı yatırımcılar; ekonominin ağır bir durgunluğa girmesini önlemek ve cari işlemler açığının azaltılabilmesi için pesonun mutlaka devalüe edileceğini dü- şünmüşlerdir. Konvertibilite kanununa göre pesoyu dolara çevirmek ve doların yurtdışına çıkarılması serbest bırakılmıştı. Bu olanaktan ya- rarlanan bazı kimseler Arjantin Merkez Bankası’ndan dolar çekerek yurtdışına çıkarmışlar, böylelikle pesonun devalüe edilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Gerçi devalüasyonu önleyebilmek için IMF 2001 yılın- da yeni bir kredi vermiş, Merkez Bankası da işlerin iyi gittiği yönünde halka güven aşılamaya çalışmışsa da bu durum bir kaç ay sürmüş, Ar- jantin para birimi olan pesoyu Ocak 2002 tarihinde keskin bir şekilde 46 devalüe etmiştir. 47 Yukarıda da belirtildiği üzere Arjantin’in borç sorunu ülkeyi bir de- fault durumuna götürmüştür. Üç yıl süren bir default’un arkasından, Arjantin borcun yeniden yapılandırılmasını tamamlamış ve sonuçlar 3 Mart 2005 tarihinde açıklanmıştır. Borcun yeniden yapılandırılma- sına (swap) katılım düzeyi alacaklıkların %76.07 düzeyine ulaşmıştır. Default zamanında 81.8 milyar dolar tutarında olan borcun default ta- rihinden sonra işleyen faizleri yeniden yapılandırma kapsamı dışında tutulmuş ve swap kapsamında borcun 62.2 milyar dolarlık kısmı 36.2 milyar dolar olarak yeniden yapılandırılmıştır. 48 Arjantin’de yapılan swapa yerli ve yabancıların katılım düze- yi farklı olmuştur. Yerli alacaklıların (kreditörlerin) %98’inin swapa katıldığı tahmin edilmektedir. Yurtdışındaki alacaklılardan ise ABD ve İsviçre’de katılımın çok yüksek olmuş, özellikle Wall Street’deki banka ve fonlarda %80’inin üzerine çıkılmıştır. En kötü sonuçlar ise Avrupa’da özellikle Almanya ve İtalya’da alınmıştır. Japonya’da ise Bank of Tokyo-Mitsubishi ve Shinsei Bank; yaptıkları resmi duyu- 45 Feldstein, a. g. m., s. 3. 46 4 Peso:1$. 47 Feldstein, a. g. m., s. 3. 48 Serasker, Kırık bir swap hikayesi, s. 18. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009355 rularla swap teklifinin tek taraflı ve yetersiz olduğunu savlayarak reddetmişlerdir. 49 Arjantin’de yapılan bu swap operasyonunda tahvillerin orijinal değerleri üzerinden yapılan tıraşlama, sonul olarak, kabaca % 65 düze- yinde gerçekleşmiştir. Söz konusu operasyonla Arjantin, tüm zaman- ların en büyük borç indirim operasyonunu yapan ülke olarak tarihe geçmiştir. 50 Arjantin her ne kadar yüksek düzeyde borç tıraşlaması yapsa da borç veren alacaklıların doymak bilmeyen yüksek faiz oranı üzerinden para elde etmelerinden çok acı çekmiştir. Bu yüzden, Fren- kel adlı Arjantin’li bir yazar; spekülatif sermeyenin Arjantin ekono- misine tekrar girmesini istemediklerini, bir kez finansal kapana gir- diyseniz, uluslararası politikanızın da kapana girmiş sayılacağını ifade etmiştir. 51 Kanımızca, eğer uluslararası konjonktür müsait olmasaydı Arjan­ tin’in yapmış olduğu swap işleminden 52 oldukça tehlikeli uluslararası sonuçlar doğacaktı. 53 Bir diğer deyişle, Arjantin söz konusu operasyo- nu sonucu tehlikeli uluslararası sonuçların doğmamasının temel nede- nini, kanımızca, Amerika’nın yeni politikasının swap için uygun ortam oluşturması teşkil eder. Çünkü Amerika, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) asli fonksiyonuna dönmesi ve ülkelerle acil ödemeler dengesi dı- şında program ilişkisine girmemesini, bu bağlamda, iflas durumunda- ki ülkelere taze mali fonlar yerine iflas edebileceği bir uluslararası yasal düzenleme sağlanmasını istemektedir. İngiltere, İtalya ve Japonya’nın tüm girişimlerine rağmen IMF’nin Arjantin’in swap sürecinde devreye girmemesi de ABD’nin bu yeni politikası yüzündendir. 54 Son olarak; uygulanan serbest piyasa ekonomisinin Arjantin’i 2001 49 Serasker, a. g. m., s. 18. 50 Serasker, a. g. m., s. 18. 51 Ali Molla Serasker’in Frenkel ile yaptığı bu söyleşinin Türkçe metni için bkz. İktisat İşletme ve Finans, Yıl:20, Sayı: 229, Nisan 2005, s. 5-9. 52 Bir tür moratoryum. 53 Alacaklı devletler; Osmanlı İmparatorluğu’nun borcunu ödeyememesi üzerine ül- kenin bir kısmını işgal ettikleri gibi, Kosta Rika’nın borcunu ödememesi üzerine 1902 yılında söz konusu ülkenin bir boğazını da işgal ettiğini anımsamak gerekir. Gerçi, günümüzde borcundan dolayı bir ülkenin işgal edilmesi olayına rastlan- masa da devletler hukukunda öngörülen başka yaptırımların (örneğin ekonomik yaptırımların) devreye sokulabileceğini ifade etmek gerekir. 54 Fazla bilgi için bkz. Serasker, a. g. m., s. 20. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009356 yılında götürdüğü ekonomik çöküşün yansımalarını daha iyi göre- bilmek için ülkenin bazı ekonomik göstergelerine bakılması yerinde olacaktır. - 1998 yılına göre Gayri Safi Yurt İçi Hasıla 2002 yılında %28 düş- müştür. - Reel olarak süpermarketlerin cirosu 2001 yılında %5 düşmüş, 2002 yılında ise %26 oranında azalmıştır. - Nisan 1991 yılından bu yana 1 $’a eşit olan 1 peso, Ocak 2002 tarihinde %40 oranında devalüe edilmiş, 2002 yılı ortalarında tekrar aşırı bir şekilde devalüe edilerek 4 Pesonun 1 $’a eşit olduğu kabul edilmiş, Haziran 2003 tarihinde ise 2.90 pesonun 1 $’a eşit olduğu ka- bul edilmiştir - 1990 yılından bu yana oldukça düşük olan hatta kimi yıllarda ne- gatif olan enflasyon oranı, 2002 yılında %41 olarak gerçekleşmiştir. 55 Halbuki, Arjantin, bir asır önce, dünyanın yedinci büyük ekono- misine sahip bulunmaktaydı. Hatta II. Dünya Savaşı’nın bittiği sıralar- da Arjantin yurttaşları, Amerikan yurttaşlarından daha iyi bir yaşam standardına sahip bulunmaktaydı. 56 Daha önceleri oldukça kaliteli bir yaşama sahip olan Arjantin’i, 2001 krizinin götürdüğü rakamsal gös- tergesine baktıktan sonra meşhur bir deyiş olan “Arjantin; bize lütfen ağlama,” tekerlemesini anımsamaktan başka çare kalmamaktadır. SONUÇ ARJANTİN DENEYİMİNDEN TÜRKİYE LEHİNE ÇIKARTILABİLECEK DERSLER Türkiye’nin yakın ekonomik krizlerinin tarihi, bir çok bakımlardan Arjantin’in yakın ekonomik krizlerinin tarihiyle benzerlikler taşımak- tadır. Türkiye, 1980’li yıllardan itibaren IMF’nin doğrudan yardım ve desteğiyle neo-liberal akıma katılmış ve bu akımın gereği olarak; itha- lattan alınan tarifeleri düşürmüş, kamu iktisadi teşebbüslerini özelleş- tirmeye başlamış, sosyal nitelikli harcamalarda büyük kısıntıya gitmiş, emek piyasasını liberalleştirmiş ve çok uluslu şirketlere kapılarını aç- 55 Schuler, a. g. m., s. 1, 16. 56 Ruddy, Report from Buenos Aires: Don’t Cry to Us, s. 1. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009357 mıştır. IMF destekli neo-liberal politikalar Türkiye ve Arjantin’i tarihle- rinde pek görülemeyecek ölçüde ağır ekonomik krizlere sürüklemiş ve krize dayanamayan Arjantin ekonomisi 2001 yılında çökmüştür. 2001 yılında Türkiye ekonomisi de çökmek üzereyken IMF’nin desteğiyle ayakta kalabilmiştir. Her iki ülke de yakın geçmişten 57 itibaren neo- liberal politikalar uygulamasına rağmen IMF’nin Türkiye’ye yardım etmesinin temel nedenini, Türkiye’nin Amerikanın jeo-politik hedefle- ri bakımından yaşamsal bir konumda bulunması oluşturur. Bilindiği üzere IMF’nin en büyük hisseli ortağını ABD teşkil etmekte, görünür- de olmasa da gerçek anlamda IMF kararlarının temelini Amerikanın jeo-politik çıkarları oluşturmaktadır. 58 Ancak kanımca Türkiye’nin jeo-stratejik konumu gereği IMF ta- rafından Türkiyenin batmasına izin verilmeyeceği düşüncesiyle Tür- kiyenin ekonomik krize girmemesi yönünde herhangi bir önlem alın- maması doğru değildir. Bir kere sürekli olarak IMF desteğiyle ayakta kalmak; Türkiye ve Türk insanının onur ve gururnu incittiği gibi, Ana- yasanın başlangıç kısmında ifade edilen Türkiye’nin “Dünya milletler ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olması” esasına da aykırıdır. Bu çerçevede, Arjantin örneğinden yola çıkarak Türkiye’nin ekonomisi- ni sağlıklı bir yapıya kavuşturabilmek için aşağıdaki önlemleri alması yerinde olacaktır. Bununla birlikte, söz konusu önlemleri incelemeye geçmeden önce önemli bir hususa vurgu yapmak yerinde olacaktır. Türkiye; ekonomik, sosyal ve kültürel düzenini sağlıklı bir yapıya kavuşturabilmek için her şeyden önce serbest piyasa düzeninden vaz- geçip, sosyal piyasa düzenine yönelmesi gerekir. 59 Liberal ekonomik programın, bir diğer deyişle, serbest piyasa ekonomisinin uygulan- masıyla günümüzün çağcıl devlet anlayışı hiç bir şekilde bağdaşmaz. Günümüz çağcıl devleti, XIX. yüzyıl Batı Avrupa Ülkelerinde olduğu gibi kişilerin salt güvenliğini sağlayan jandarma bir devlet değildir. Günümüz devleti, herkese insan haysiyetine yakışır bir hayat düze- ni sağlama, gelir ve servet eşitsizliklerini azaltma yönünde tedbirler alan sosyal bir devlettir. Nitekim Anayasanın 2’nci maddesinde de Türkiye Cumhuriyetinin sosyal bir devlet olduğu açık bir şekilde be- 57 Türkiye’de 1980’li yıllarda, Arjantin’de ise 1980’li yılların sonunda. 58 Ülman, Argentina, Turkey, the IMF and the US, s. 2. 59 Sosyal piyasa düzeni hakkında özlü bilgi için bkz. Erkan, Hüsnü, Sosyal Piyasa Eko- nomisinin Bilimsel Temelleri, Konrad -Adenauer-Stiftung, İzmir, 1991. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009358 lirtilmiştir. Sosyal devlet söz konusu tedbirleri alırken dogmatik veya sezgiye bağlı varsayımlara dayanarak veya keyfi olarak ekonomiye müdahale etmez, planlı ve programlı bir şekilde müdahale eder. Nite- kim Anayasa’nın 166. maddesinde ekonomiye müdahalenin planlı bir şekilde yapılacağı bildirilmiştir. Bu çerçevede, devletin ekonomiye hiç bir müdahalesinin olmaması anlamına gelen katıksız liberal ekonomik düzenin Anayasa’nın sosyal devlet anlayışı ile bağdaştırılması kolay görülmemektedir. Çünkü piyasa kendi başına bırakıldığı takdirde; onun herkese asgari insan haysiyetine yaraşır bir yaşam sunabilmesi olanaklı olmadığı gibi, gelir ve servet eşitsizliklerinin azaltılması da mümkün olamaz. Hatta tam tersine, ekonominin görünmez eli (invi- sible hand) zengini daha zengin, yoksulu ise daha yoksul yapar. Sos- yal devlet ilkesinin gereklerini yerine getirebilmek için devletin ekono- miye az veya çok ancak planlı bir şekilde müdahale etmesi gerekmek- tedir. Nitekim bazı gelişmiş batı ülkeleri kendi ekonomik düzenlerini tanımlarken “serbest piyasa ekonomisi” tabirinden özenle kaçınarak, eko- nomik düzenlerini devletin ekonomiye müdahalesini gösteren “sosyal piya- sa ekonomisi” olarak tanımlamaktadırlar. Bu açıdan liberal ekonomik politikalardan vazgeçilerek, sosyal devlet ilkesine yaraşır ekonomik politikaların uygulanması yerinde olacaktır. a. Sabit Döviz Kuru Sistemine Hiç Bir Şekilde Geri Dönülmemesi Gereği İster Arjantin’de olduğu gibi başka bir ülkenin (Amerika’nın) para birimine bağlansın isterse Türkiye’de Şubat 2001 krizinden önce oldu- ğu gibi enflasyona çıpalı sabit döviz kuru sistemleri olsun bu olgular son derece tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır. Sabit döviz kuru sistemleri yerel para biriminin aşırı değerlenme- sine yol açmakta bu durum ise kur krizine yol açmakta, daha sonra ise ekonomi ve finans kesimi krize girmektedir. Bu sorunları önlemenin tek yolu dövizin değerinin piyasa tarafından belirlenmesini sağlaya- cak dalgalı kur sistemine geçmektir. 60 Türkiye, 1999 yılında IMF desteğiyle yeni bir İstikrar Programı uygulayarak lirayı dolar ve marktan oluşan bir sepete karşı sabitle- 60 Feldstein, a. g. m., s. 4. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009359 miş, dövizin ancak enflasyon oranı kadar artırılması öngörülmüştür. Türkiye’nin lirayı dolar ve mark sepetine karşı sabitlemesinin temel nedeni, enflasyonu tek haneli rakama indirme ereğidir. Bununla bir- likte 1999 yılında uygulanmaya başlayan istikrar programından sonra bile enflasyon tek haneli rakamlara indirilememiş, 2000 yılı için ön- görülen %25’lik enflasyon hedefi tutturulamamış, bu yılda enflasyon %36 olarak gerçeklemiştir. 61 Türkiye’nin enflasyonu indirebilmek için 1999 yılında Lirayı do- lar ve mark sepetine karşı sabitlemesi, Türkiye’nin dış rekabet gücünü de oldukça zayıflatmıştır. Bunun yanında, Türkiye’nin dışsatımının büyümesi de son derece yetersiz kalmıştır. Cari işlemler açığını ka- patabilmek ve dövize olan talebi karşılayabilmek için dışarıdan borç bulunmuş ve dış borçlar hızla yükselmiştir. Türkiye’nin 1999 yılında borca dayalı büyümeyi öngören İstikrar Programı dış şoklara oldukça duyarlı bir konumda bulunmuş ve dış koşulların olumsuz etkisinin ülkede hissedilmesine yol açmıştır. Rusya ve Asya Krizleri, Türk eko- nomisini olumsuz yönde etkilemiş, 1999 yılında meydana gelen Göl- cük ve Düzce Depremleri, dış dünyadaki yüksek akaryakıt fiyatları ve 2000-2001 yılında doların uluslararası arenada yükselişi, Türkiye’nin performansını son derece kötü etkilemiştir. 62 Daha açık bir deyişle, sabit döviz kuru politikası; Türkiye’nin reel ekonomisini oldukça zayıflatmış ve dışsatımda rekabet gücünü bir çıkmaza sokmuştur. Türk lirasının aşırı değer kazanması; dışalımı kö- rüklemiş, dışsatımı ise durgunluğa sokmuştur. Bu durum geleceğe yö- nelik kötü bir sinyal vermiş ve yatırımcının güveni ortadan kalkmıştır. Buna ilave olarak, sürdürülebilir bir mali reform yapılamamış ve böy- lece Türkiye, özellikle Şubat 2001’de, tarihinde görülmeyecek ölçüde çok ağır bir ekonomik ve mali krizle karşı karşıya kalmıştır. 63 Kanımca, Türkiye’nin tarihinde görülmeyecek ölçüde ağır bir kri- ze sürüklenmesinin temel nedenlerinden birini teşkil eden sabit döviz kuru sistemine hiç bir şekilde geri dönülmemesi ve şimdi olduğu gibi dalgalı kur sisteminin sürdürülmesi gerekir. Ancak günümüzde yü- 61 Eichengreen, Crisis Prevention and Management: Any New Lessons from Argentina and Turkey, s. 2 62 Öni, Argentina Crisis, IMF and The Limits of Neo-Liberal Globalization: A Comparative View From Turkey, s. 12 63 Öni, a. g. m., s. 12-13. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009360 rütülen dalgalı kur rejimi konusunda bir husus dikkat çekmektedir. Uygulanan sistem, dalgalı kur kambiyo rejimi olmasına rağmen, kimi yetkililer, dolar kurunun düşük seviyede bulunduğunu, dışsatımı ar- tırabilmek için doların Türk lirası karşısındaki değişim oranının artırıl- masını istemektedirler. Eğer dövizin değerini artırmak veya düşürmek için dalgalı kur sistemine müdahale edilirse uygulanan sistem dalgalı kur sistemi olmaktan çıkar, kirli dalgalı kur sistemine (dirty floating exchange rate system) dönüşür. Kanımca, sabit döviz kuru sistemin- den doğan her türlü olumsuzluk, kirli dalgalı kur sistemi açısından da geçerlidir. Bu nedenle dövizin değerini piyasanın belirleyeceği, serbest dalgalı kur sisteminden sapılmaması gerekir. Ancak dövizin değerini piyasanın sağlıklı bir şekilde belirleyebilmesi için devletin sağlıklı bir döviz piyasası altyapısı oluşturması gereğinin de altının çizilmesi ge- rekir. b. Dış Borçlanma Konusunda Strateji Değiştirme Gereği Arjantin ekonomisinin batışını hazırlayan temel faktörlerden birisi ülkenin ağır bir dış borç yüküyle karşılamasıdır. Bu çerçevede Arjantin örneğinden çıkarılacak çok önemli bir ders, kanımca, yüksek miktarda dış borç almanın oldukça riskli bir strateji olduğudur. 64 Feldstein’in isa- betli bir şekilde belirttiği gibi sadece kısa vadeli dış borç değil, aynı za- manda, uzun vadeli dış borç da çok büyük tehlike doğurur. Ayrıca dış borcu kullananın kamu veya özel sektör olması da önemli değildir. 65 Türkiye’de neo-liberalizmin temelini oluşturan 24 Ocak 1980 ka- rarları ile dışalım ikameci sanayileşme modeli yerine dışsatıma yö- nelik gelişme modeli, bir başka deyişle, dışa açılmacı gelişme modeli benimsenmiştir. Dışa açılmacı büyüme modeli; dış borç yükünün ar- tışını da beraberinde getirmiştir. 1979 yılında 13.4 milyar $ olan dış borç stoku, 1989 yılında 38 milyar $’a çıkmış, 1999 yılında 111 milyar $’a ulaşmış, 66 2002 yılında 131.4 milyar $ olan dış borç stoku ise 2003 64 Sadece yüksek miktarda dış borç değil kanımca, söz konusu miktarda iç borç da oldukça tehlikelidir. Esasen günümüzde mali piyasalarda görülen liberalleşme ve küreselleşme olguları nedeniyle, iç ve dış borç arasında yapılan geleneksel ayrım da gittikçe ortadan kalkmaktadır. 65 Feldstein, a. g. m., s. 4-5. 66 Fazla bilgi için bkz. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Borçlanma, İç ve Dış Borç Yöne- timi Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Ankara 2001, s. 53. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009361 yılının ilk çeyreğinde 133.2 milyar dolar olmuştur. 2003 yılı ilk çeyre- ği itibariyle toplam dış borç stokunun 116.5 milyar $’lık kısmını orta- uzun vadeli borçlar, 16.7 milyar $’lık kısmını ise kısa vadeli borçlar oluşturmuştur. 67 2008 yılının 2. çeyreğinde ise Türkiye’nin toplam dış borç stoku 284.403$’a ulaşmıştır. 68 Görüldüğü üzere Türkiye, ağır bir dış borç yüküyle karşı karşıya bulunmaktadır. Kanımızca, Türkiye’nin 2001 yılında maruz kaldığı ekonomik ve finansal krizin temel nedenlerinden birisini Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı ağır bir dış borç stoku oluşturur. Dış borcun çok ağır olmasın- dan dolayı faizler düşürülememiş, ortalama vadesi uzatılamamış ve kamu maliyesi alanında bütçeyi hazırlayanlara bir manevra kabiliyeti kazandırılamamıştır. Bu durum ise ülkeyi çok ağır bir ekonomik ve mali krizle karşı karşıya bırakmıştır. 69 Ayrıca, Türkiye’nin günümüz- deki dış borç stokunun 2001 kriz yılından daha fazla olması, ülkenin söz konusu krizden yeterli ölçüde ders almadığının da somut bir gös- tergesidir. Türkiye’nin dış borç yükünün bu kadar yüksek olması, yukarıda anlatıldığı üzere Arjantin’de yaşanan “default” ve “swap”ın Türkiye’de de yapılması gerektiği baskısını doğuracaktır. Gerçekten de, Serasker’in belirttiği gibi ekonomik olarak gelişmekte olan ülkelerde sürdürülebi- lir borç oranı konusunun önümüzdeki dönemde daha da fazla tartışıla- caktır. Çünkü, Arjantin’de yaşanan default ve swap yalnızca Arjantin’i değil, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ekonomik olarak geliş- mekte olan ülkeler grubunun tamamını ilgilendirmektedir. Bir kere, default’un kuramsal değil gerçek bir olgu olduğunu, ekonomik ola- rak gelişmekte olan ülkelerin oldukça fazla riskli olduğunu herkese anımsatmıştır. Swap sonucunda Arjantin’in başarı hanesine yazılan her indirim puanını ya da tıraşı “atılan kazığın ölçüsü” olarak değerlen- dirmek de olanaklıdır. Bu kazık ise, yalnızca Arjantin’i değil, araların- da paralellik kurulacak ve benzer şekilde algılanıp değerlendirilecek büyük bir ülke grubu 70 açısından daha yüksek faiz ve daha kısa erim (vade) ile borçlanma anlamına gelebilir. Dolayısıyla henüz kazığın tam 67 Hazine Müsteşarı İbrahim Halil Çanakçı’nın İşveren Dergisi Cilt: 41, Sayı 12, Eylül 2003, s. 5’te yaptığı söyleşi. 68 Bkz. Kamu Borç Yönetimi Raporu, Hazine Müsteşarlığı, Eylül 2008, s. 17. 69 Krş. İnan, Kamu Borç Stokunun Sürdürülebilirliği ve Türkiye, s. 15. 70 Türkiye dahil. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009362 olarak kimlere atıldığı da belirli değildir. 71 Kanımızca, Arjantin’de yaşanan default ve swap başarılı gibi gözük- se de 72 Türkiye’nin hiç bir şekilde bu yola tevessül etmemesi gerekir. Bir kere, alınan bir borcun ödenmesi ahlaki ve etik bir olgudur. Diğer yandan, Türkiye’nin bu yola tevessül etmesi durumunda bundan ol- dukça tehlikeli uluslararası sonuçların doğabileceğini unutmamak ge- rekir. Arjantin açısından tehlikeli sonuçlar doğmamasının Serasker’in de belirttiği gibi iki temel nedeni bulunmaktadır. Bunlardan ilki, yuka- rıda anlatıldığı gibi Arjantin’in default ve swap işleminin şanslı bir dö- neme rastlaması ve başarısını bir yerde Amerika’nın yeni politikasına borçlu olmasıdır. İkinci olarak, Amerika’nın bu yeni politikası olmasa bile Arjantin, default ve swap işlemini gerçekleştirebilirdi. Çünkü dip- lomatik olarak günümüzde “Amerika Amerikalılarındır” şeklindeki Monroe doktrini geçerli olup Amerika’nın her durumda iflas eden bir arka bahçesine duyarsız kalması ve elini uzatmaması düşünülemez. 73 Bu açılardan son derece tehlikeli olan yüksek dış borç stokuyla yüz yüze kalmak ve default ve swap yapılması yerine, reel ekonominin iç ve dış rekabet gücünü güçlendirici, ulusal tasarrufları artırıcı, ulusal kaynakları harekete geçirici yaklaşımlara ağırlık verilmeli, bu yakla- şımlara rağmen yine de sermayeye gereksinim duyulduğu hallerde ise doğrudan dış borç alma yerine portföy senetleri ihracı ve dış yatırımı ülkeye çekmek için yatırım ortamını iyileştirmek gibi çeşitli stratejileri geliştirmek gerekir. Ancak böylelikle borçlanmadan doğan sorunların giderilmesi olanağına kavuşulur. 74 c. Vergi Oranlarının Azaltılması ve Verginin Tabana Yayılması Gerekliliği Arjantin ekonomisinin çöküşünü hazırlayan nedenlerinden birisi de yanlış vergi politikasıdır. Fernande De la Rûa, Aralık 1999 tarihinde “Merkez Sol Koalisyon Hükümeti”nin başı olarak Arjantin Devlet Baş- kanı seçilmiştir. Başkan De la Rûa, Gayri Safi Yurt İçi Hasılanın 1999 71 Serasker, a. g. m., s. 20. 72 Gözükse diyoruz çünkü bize göre borcun kısmen reddi anlamına gelen bu davra- nış hiç de ahlaki değildir. 73 Serasker, a. g. m., s. 20. 74 Krş. Feldstein, a. g. m., s. 5 makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009363 yılında %2.5’ine ulaşan federal bütçe açığı konusunda büyük endişe duymuştur. Başkan, bütçe açığının azaltılmasının kamu finansmanın- da güven oluşturacağı, faiz oranlarını azaltacağı, ekonomiyi harekete geçireceğini düşünmüştür. Bütçe açığını azaltabilmek için iki yol bu- lunmaktaydı; ya kamu harcamaları kesilecek ya da vergi oranları artı- rılacak idi. 75 Kamu harcamalarının azaltılmasının kendisini siyasi olarak zor durumda bırakacağını düşünen Başkan, diğer yolu seçmiş, bir başka deyişle vergi oranlarının artırılması yoluna gitmiştir. Fernande De la Rûa, Ocak 2000, Nisan 2001 ve Ağustos 2001 tarihinde geçerli olmak üzere üç büyük vergi artışı öngörmüştür. Öngörülen vergi artışlarıy- la en yüksek gelir vergisi oranı %35’e çıkarılmış, işçi ve işverenlerin ödemesi gereken istihdam vergisi toplamı %32.5’e çıkarılmış, katma değer vergisi oranı %21’e çıkarılmış, dışsatıma vergi konmuş ve Nisan 2001 tarihinden geçerli olmak üzere mali işlemlerden vergi alınmaya başlamıştır. Vergi oranlarının yüksekliği sonucu ekonominin %23’ü yeraltına kaymış ve %30 ila %50 arasında vergi kaçırılmıştır. İzlenen yanlış vergi politikası, Arjantin ekonomisini 2000 yılından itibaren da- ralmaya itmiştir. 76 Kanımca, Türk ekonomisinin Kasım 2000 ve Şubat 2001 tarihinde ağır bir ekonomik krize girmesinin ve hala krizden kurtulamaması- nın 77 temel nedenlerinden birisi vergi oranlarının yüksekliği ve ver- ginin tabana yayılamaması oluşturur. Türkiye’nin belki de Gayri Safi Milli Hasılasının yarısından daha fazla olarak ekonominin kayıt dışı olmasının nedenlerinden birisi de vergi oranlarının yüksekliğidir. 78 Türkiye’nin daha sağlıklı bir ekonomik yapıya kavuşabilmesi için ver- giyi tabana yayacak ve oranlarını düşürecek şekilde bir vergi reformu- 75 Schuler, a. g. m., s. 8. 76 Schuler, a. g. m., s. 9. 77 Serbest piyasa düzeninin bizatihi kendisi kriz demek olduğundan ekonominin hiç bir zaman krizden kurtulması da zaten olanaklı değildir. Gerçekten de serbest pi- yasa düzeninde kriz kimi zaman görünmeyerek gizli gizli varlığını sürdürmekte kimi zaman ise akut bir şekilde patlayarak ortaya çıkmaktadır. 78 Gerçi, son yıllarda “katma değer vergisi” (ki bizce doğru tanımlama “katılan değer vergisi” dir) ve kurumlar vergisi oranlarında önemli ölçüde düşürmeler yaşan- sa da, en fazla emekçilerden alınan bir vergi oranı olan gelir vergisinde hissedilir oranda bir indirim sağlanamamıştır. Bu durumun, gıda ve enerji fiyatlarındaki artıştan dolayı oldukça bunalan emekçilerin geçim zorluğunu daha da artırdığı açıktır. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009364 nun yapılması ve kamu harcamalarının sorumlu bir yapıya kavuştu- rulması mutlak bir gerekliliktir. d. Reel Ekonomiye Dayanılması ve Rekabet Gücünün Artırılması Gerekliliği Türkiye, 1950’li yıllardan itibaren IMF destekli ve neo-liberal odaklı bir çok istikrar programı uygulamaya çalışmışsa da uyguladı- ğı tüm programlar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 79 Türkiye’nin en son Kemal Derviş’in liderliğinde uyguladığı IMF destekli “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” da kanımızca başarısızdır. 80 Bu zamana kadar uygula- nan IMF destekli tüm programlarda ağırlıklı olarak dış borca ve dışarı- dan sermaye girişine dayanılmakta, Türkiye gibi ekonomisi az gelişmiş ülkelerin çözmesi gereken temel sorunlara değinilmemektedir. Türkiye’nin çözmesi gereken temel sorun, reel ekonomiye daya- narak onun rekabet gücünü artırmak ve ulusal kaynaklarını harekete geçirmektir. Türkiye’nin Kasım 2000 ve Şubat 2001 tarihinde girdiği ağır ekonomik bunalımların temel nedenini; reel ekonominin rekabet gücüne sahip olamaması ve ulusal tasarruf oranının oldukça düşük 79 Bu başarısızlığa rağmen, 2008 yılında bile bazı kişiler hala IMF destekli bir program istemektedir. Örneğin, TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Arzuhan Doğan Yalçın- dağ 17 Ekim 2008 tarihinde yapılan TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Toplantı- sında; IMF ile yeni bir stand-by anlaşması imzalamanın gerekli olduğunu, IMF ile ivedilikle girişilecek yeni ve güçlü bir işbirliğinin elde edilen makro istikrarın kuvvetlendirilmesi ve sürdürülebilmesi açısından önemli bir destek oluşturacağı- nı, bu konuda gereksiz biçimde gecikildiğini, her geçen gün IMF ile yapılacak bu anlaşmanın zorlaşması anlamına geleceğini ifade etmiştir. Bu konuşma hakkında bkz. http://www.tusiad.org/tusiad_cms.nsf/Basinall/5F86679CA46892A2C2257 4E5002B3086/$FILE/ADDYIKKonusma171020081.pdf, Erişim Tarihi, 20.10.2008). Halbuki, bu zamana kadar uygulanan IMF destekli tüm programlar başarısız- lıkla sonuçlandığından IMF ile yeni bir program yapmaya gerek yoktur. Ayrıca, Türkiye’de 2002 yılından bu yana elde edilen makro-istikrar biçimsel nitelikli olup öze ilişkin bir makro-ekonomik istikrar sağlanamamıştır. Gerçekten de, Yeldan’ın belirttiği gibi 2003 yılından sonra dünyada bir likidite bolluğu, bir sermeye bollu- ğu yaşanmış ve Türkiye’ye aşırı miktarda sıcak para girerek cari işlem açığı finanse edilmiştir. Eğer cari açık finanse edilemezse (ki bu risk her zaman vardır) bunun bedeli reel sektör kriziyle ödenecektir. Bu konuda fazla bilgi için bkz., dip not 19. 80 Bu program yüzünden aşağıda ayrıntılı olarak anlatılacağı üzere tarım çökmüştür. Ayrıca, ulusal sanayi bitme nokta noktasına gelmiş, yan ve dikey sanayi arasındaki bağlantı neredeyse kopmuş ve Türkiye, bir ithalat cenneti ülkesi konumuna gel- miştir. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009365 olması oluşturur. Nitekim Türkiye’nin toplam iç tasarruflarının Gayri Safi Milli Hasılaya oranı 1980 yılında %11.4, 1990 yılında %20.1, 1999 yılında 19.5, 2000 yılında %16.8’dir ki bu oranların son derece düşük olduğu ortadadır. 81 Reel ekonomisinin zayıf olması nedeniyle Türkiye, 1999 yılında uygulamaya başladığı dış kaynağa dayalı program sonu- cu oluşan borç tuzağını çözememiş ve olumsuz etkisi bulunan dış şok- lara karşı dayanaksız bir konumda kalmıştır. 82 Bu açılardan Türkiye, IMF’nin çizdiği sınırların dışına çıkarak ekonominin rekabet gücünü sağlayabilmek için insan sermayesi ve araştırma-geliştirme faaliyetlerine özel bir önem vermelidir. Nitekim ilk olarak 1997 yılında maruz kaldığı ekonomik krizi, Güney Kore, çok yüksek iç tasarruf oranı ve reel ekonomisinin gücü sayesinde aşabilmiştir. 83 Diğer yandan Türkiye’nin Kasım 2000 ve Şubat 2001 tarihinde girdiği ağır ekonomik bunalımlar bir gerçeği daha gün ışığına çıkar- mıştır. Türkiye’ye kuralsız bir şekilde girip çıkan kısa vadeli döviz ve Türkiye’nin çok erken bir şekilde sermaye hareketlerini serbest bırak- ması ekonomik krizleri ağırlaştırmıştır ki 84 bu durum bile reel ekonomi yerine Türkiye’de IMF destekli parasalcı ekonomilerin tercih edilmesi- nin tehlikelerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Türkiye, rekabet gücü bakımından da iyi bir konumda bulun­ mamaktadır. 85 Ülkede, piyasada hakim durumun kötüye kullanılması olaylarıyla sıkça karşılaşmakta ve fiyat anlaşmaları, kartel ve tröst du- rumuyla piyasadaki rekabet kolayca bozulabilmektedir. Yine organize suç gruplarının yaygın bir şekilde yasal iş hayatına sızmaları etkin bir şekilde engellenememekte, bu durum ise Türkiye’nin rekabet gizilgü- 81 Toplam yurt içi tasarrufların GSMH’ye oranı günümüzde de oldukça düşüktür. Örneğin 2006 yılında bu oran %16 olarak hesaplanmıştır. Bkz. 2008 Yılı Programı (28 Ekim 2007 tarih ve Mükerrer 26684 sayılı Resmi Gazete, s. 17). 82 Krş. Öni, a.g.m. s. 17. 83 Bkz. Öni, a.g.m. s. 17. 84 Krş. Öni, a.g.m. s. 17-18. 85 International Institute for Management Development (IMD) adlı kuruluş her yıl Dünya Rekabet Yıllığı hazırlamaktadır. Bu kuruluşun hazırladığı 2007 Yılı Dünya Rekabet Yıllığında Türkiye, ekonomisinin rekabet gücü bakımından 2006 yılında olduğu gibi 55 ülke arasında 48. sırada yer almıştır. Bu konuda ayrıntılı bilgi için 16 Bkz. Mayıs 2008 tarihli Radikal Gazetesi, (http://www.radikal.com.tr/Default.a spx?aType=Detay&ArticleID=877886&Date=16.5.2008eCategoryID=80). Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009366 cüne büyük zarar vermektedir. Organize suç grupları tehdit, baskı, haraç toplama ve sahip oldukları infaz gücüyle rakiplerine bariz bir üstünlük sağlamakta, yasal olarak iş yapan firmaların iş yaşamından çekilmesine bile sebep olabilmektedirler. Bu olgu, Türkiye’nin gerek yurtiçi gerekse uluslar arası rekabet gücünü oldukça olumsuz bir şe- kilde etkilemektedir. Günümüz dünyasında bir ulusun zenginliği; o ulusun sahip ol- duğu doğal kaynaklara veya bir takım fizik büyüklüklere bağlı olarak değil o ulusun insan sermayesine ve rekabet gücüne bağlı olarak belir- lenmektedir. Türkiye’nin reel ekonomiyi güçlendirme yolunda insan sermayesini ve ekonominin rekabet gücünü artırması, ülkenin sağlıklı bir yapıya kavuşması açısından yaşamsal bir önem taşımaktadır. e. Özelleştirme Uygulamalarında Köklü Değişikliğe Gidilmesi Gerekliliği Arjantin deneyiminden faydalanılarak kanımızca, Türkiye’nin özelleştirme stratejisinde köklü değişikliklere gidilmesi gerekir. Arjan- tin, dünyanın en hızlı ve yoğun özelleştirme programını uygulayarak 1991-1996 yılları arasında 14.2 milyar $’lık gelir elde etmiştir. Özelleşti- rilmeden elde edilen gelir, sabit döviz kurunu sürdürme ve cari işlem- ler açığı ile bütçe açıklarını kapatmada önemli bir iş görüsellik (fonk- siyon) görmüştür. Bununla birlikte, özelleştirme gelirleri, kamunun sürekli bir gelir kaynağını oluşturamamıştır. Çünkü 1990’ların ortasın- da Arjantin’in satabileceği kamu malvarlığı kalmamıştır. Özelleştirme uygulamaları sonunda iki temel sorunla karşı karşıya kalınmıştır. İlk olarak Arjantin eskisi gibi uzun dönemli yabancı sermaye ve yatırım çekememe olgusuyla karşılaşmıştır. Bunun sonucunda, sermaye girişi- ni sağlayabilmek için Arjantin portföy sermayesine başvurmak duru- munda kalmıştır. İkinci olarak, 1996 yılından itibaren önemli miktarda bir özelleştirme gelirine sahip olamayan Arjantin’in mali dengeyi sağ- layabilmesi de gittikçe daha çok zorlaşmıştır. 86 Türkiye’de yapılan özelleştirme uygulamalarında bir takım hata- lar yapılmaktadır. Bir kurum veya kuruluşun özelleştirilmesinde o ku- rum veya kuruluşun piyasanın yaratıcı fonksiyonunu mu, yoka piya- 86 Öni, a. g. m., s. 7. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009367 sanın tahsis edici fonksiyonunu mu görüyor olmasına göre bir ayrım yapılmalı, o kurum veya kuruluş, piyasanın yaratıcı iş görüselliğini görüyorsa hiç bir şekilde özelleştirilmemesi gerekir. Örneğin, TÜP- RAŞ, TELEKOM ve ERDEMİR gibi kuruluşlar piyasanın yaratıcı iş gö- rüselliğini görmesine rağmen söz konusu kuruluşların özelleştirilmesi vahim bir hata olmuştur. Yine, bankacılık faaliyeti piyasanın yaratıcı iş görüselliğine ait bulunduğundan; Vakıflar, Ziraat ve Halk Banka- larının özelleştirilmesinden bir an önce vazgeçilmesi gerekir. Ancak, Türkiye’nin acil olarak özelleştirmesi gereken bir sektör bulunmakta- dır. Bu sektör ise talih ve bahis oyunları sektörüdür. Türkiye’de yıllardan beri devlet tekeli altında yasal kumar ve bahis oyunları olan piyango, kazı kazan, spor toto, spor loto, iddiaa, altılı ve at yarışları tertiplenmektedir. Kanımızca, bu işlerin devlet tarafından yapılmasının altında yatan temel neden; devletin bu işleri yapmasıyla yasadışı kumar ve bahis oyunları işinin azalacağının düşünülmesidir. Ancak, devlet tarafından düzenlenen kumar ve bahis oyunlarının ya- sadışı kumar ve bahis oyunları işini azalttığı yolunda somut delillere rastlanılamamaktadır. Tam tersine, devletin anılan işleri bizzat yürüt- mesi kötü bir örnek oluşturmakta, yasadışı kumar ve bahis oyunları işi gün geçtikçe daha da fazla artmaktadır. Bir başka deyimle, anılan işlerin devlet tarafından yürütülmesi saf insanların kötü yola sapma eğilimini kolaylaştırmaktadır. Devletin bu konularda kötü örnek ol- ması yüzünden yasadışı kumar ve bahis oynatanların daha iyi şart- larla kumar ve bahis hizmetini sunmalarına (örneğin kumar ve bahis kazançlarının net ödeneceği ve diğer cazip olanaklar önermeleri) top- lum katmanları tarafından rağbet gösterilebilmektedir. Devletin kötü örnek teşkil etmesini önlemek açısından her çeşit kumar ve bahis tür- leri (piyango, kazı kazan, spor toto, spor loto ve at yarışları) işinin ta- mamen özelleştirilerek, 87 kamunun anılan alanlardan çekilmesi uygun 87 Gerçi, 21.2.2008 tarih ve 5738 sayılı Spor Müsabakalarına Dayalı Sabit İhtimalli ve Müşterek Bahis Oyunlarının Özel Hukuk Tüzel Kişilerine Yaptırılması Hakkında Kanun (Bkz. 27.2.2008 tarih ve 26800 sayılı Resmi Gazete) ile spor müsabakalarına dayalı bahis oyunlarının özelleştirilmesinin yolu açılmıştır. Bu kanunun amaç ve kapsam başlıklı 1’inci maddesinde; Kanunun amacı; uzmanlık, ileri teknoloji ve yüksek maddi kaynak gerektiren, at yarışları hariç olmak üzere, spor müsabaka- ları üzerine sabit ihtimalli ve müşterek bahis oyunlarını düzenleme işine ilişkin merkezi bahsi sistemi ve risk yönetim merkezinin kurulması ve işletilmesi ile baş- bayilik iş ve hizmetlerinin özel hukuk sözleşmesi ile hasılattan pay verilmesi mo- deliyle, Spor Toto Teşkilat Başkanlığınca özel hukuk tüzel kişilerine yaptırılmasına Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009368 olur. Bir başka deyişle, devlet anılan işleri özel sektöre terk ederek biz- zat hizmet sunmaktan kaçınmalı; bu alanda, düzenleyici, gözetimci bir rol oynamalıdır. 88 Bu çerçevede, Türkiye’de herhangi bir iş görüselliği kalmamış bulunan 89 Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın da bir an önce kapatılması uygun düşecektir. Devletin bu işleri yapmasıyla yasadışı kumar ve bahis oyunları ile kaçak içki ve sigara işinin azalacağı düşünülmektedir. Ancak, devlet tarafından düzenlenen kumar ve bahis oyunları ile içki ve sigara üre- timinin, yasadışı kumar oyunları ile kaçak içki ve sigara işini azalttığı yolunda somut delillere rastlanılamamaktadır. Tam tersine, Devletin anılan işleri bizzat yürütmesi kötü örnek oluşturduğundan, yasadışı kumar ve bahis oyunları ile kaçak içki ve sigara işi gün geçtikçe daha da artırmaktadır. Bir başka deyimle, anılan işlerin Devlet tarafından yürütülmesi saf insanların kötü yola sapma eğilimini kolaylaştırmak- tadır. Devletin bu konularda kötü örnek olması yüzünden yasadışı kumar ve bahis oynatanların daha iyi şartlarla kumar ve bahis hiz- metini sunmaları (örneğin kumar ve bahis kazançlarının net ödenece- ği ve diğer cazip olanaklar önermeleri) ve kaçakçıların düşük fiyatla sigara ve içki arz etmeleri, toplum katmanları tarafından rağbet gör- mektedir. Devletin kötü örnek teşkil etmesini önlemek açısından her çeşit kumar ve bahis türleri (piyango, kazı kazan, spor toto, spor loto ve at yarışları) ile içki ve sigara üretiminin tamamen özelleştirilerek, kamunun anılan alanlardan çekilmesi uygun olur. Bir başka deyişle, devlet anılan işleri özel sektöre terk ederek bizzat üretim veya hizmet sunmaktan kaçınmalı; düzenleyici, gözetimci bir rol oynamalıdır. Bu sektörler özelleştirildikten sonra, fonksiyonu en azından kısa ve orta vadede kalmayacak olan (çünkü Türkiye’nin ekonomik olarak geliş- miş bir ülke konumuna yükselmesi uzun bir zamanı gerektirecektir) Özelleştirme İdaresi Başkanlığı kapatılmalıdır. ilişkin usul ve esasları belirlemek olarak saptanmıştır. Bununla birlikte, çıkartılan bu kanun yetersizdir. Çünkü at yarışları gereksiz yere özelleştirme kapsamı dışına çıkartılmış ve ayrıca piyango ve kazı-kazan gibi yasal kumar oyunlarının özelleşti- rilmesi konusuna hiç temas edilmemiştir. 88 Krş. Abadinsky, Organized Crime, s. 483 vd. 89 Yukarıda da belirtildiği üzere, piyasanın ancak tahsis (özgüleme) iş görüselliğini gören kuruluşlar özelleştirilebilir. Türkiye’de tahsis iş görüselliğini kuran tüm ku- ruluşlar (örneğin, çimento, yem fabrikaları ve Sümerbank gibi) bu zamana kadar özelleştirildiğinden Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın yapması gereken bir iş bu- lunmamaktadır. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009369 f. Yolsuzlukla Etkin Mücadele Edilmesi Gerekliliği Türkiye Cumhuriyetinin tarihinde eşi görülmeyecek şekilde 21 Şubat 2001 tarihinde girdiği ekonomik krizi tetikleyen olayın bir gün önce yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında önceki Cumhurbaş- kanı Sezer ile dönemin Başbakanı Ecevit arasındaki kamu sektörün- deki yolsuzluğun nasıl önlenebileceği konusundaki tartışma olduğu 90 dikkate alınırsa, yaşamın hemen her alanında yaygın bir şekilde gö- rülen yolsuzluğa karşı Türkiye’nin etkin bir şekilde savaşım vermesi gerekliliği açıktır. Yolsuzluk ve rüşvet, Türkiye’nin 1994, 2000 ve 2001 yıllarında içe- risine düştüğü ekonomik ve mali krizlerin temel nedenlerinden birisi- dir. Yerleşik yolsuzluk ve her seviyedeki kamu görevlilerinin yaygın bir şekilde rüşvete başvurabilmeleri ekonomideki adil rekabet ilkesine önemli ölçüde zarar vermiş, ekonomik ve mali krizlerin oluşmasına önemli ölçüde katkı sağlamıştır. 91 Serbest piyasa düzenini savunanlar; devletin ekonomik düzenden çekilmesiyle yolsuzluğun ortadan kalkacağını savlamaktadırlar. kanı- mızca, bu sav son derece tutarsızdır. Çünkü hiç bir “ekonomik düzenin” (liberal, karma, sosyalist) yolsuzluğa karşı bağışıklığı bulunmamakta- dır. Hatta liberal ekonomik düzen, insanlarda paraya taparcasına bir sevgi oluşmasına yol açtığı için gizilgüç olarak yolsuzluğu daha da artırıcı bir özelliğe sahiptir. Bu bağlamda, yolsuzluğu gizilgüç olarak daha azaltabilmek için bile serbest piyasa ekonomisi yerine sosyal pi- yasa ekonomisine geçilmesi gerekir. Ancak hangi tür piyasa ekonomisine geçilirse geçilsin bu geçiş tek başına yolsuzluğu önlemeye yetmez. Yolsuzluğa karşı savaşım veri- lirken gözden uzak tutulmaması gereken husus, yolsuzluğun olduğu gibi yolsuzlukla savaşımın da karmaşık bir olgu olduğu ve çok yönlü önlemlerin (ekonomik, sosyal, kültürel, hukuki) alınmasını kaçınılmaz kıldığıdır. Hukuksal boyutu itibariyle yolsuzluğa karşı etkin bir sava- şım verilebilmesi için ise Van Duyne’nin belirttiği gibi saydamlık ve herkesin hukuka bağlı olması ilkeleri çerçevesinde söz konusu ilkelere 90 Eichhengreen, a. g. m., s. 6. 91 Bu konuda fazla bilgi için bkz. Dursun, Ekonomik Suçlar ve Türkiye’deki Sürdürülebi- lir Kalkınmaya Etkileri, s. 216 vd. Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009370 uygun düşmeyen tüm mevzuatın kaldırılması gerekir. 92 f. Tarım ve Hayvancılığa Sağlanan Desteğin Artırılması Türkiye’de 1980’li yıllardan itibaren uygulanan neo-liberal politi- kalar sonucu; tarım ve hayvancılık sektörleri her yıl küçülmekte, tarım ve hayvancılığa yeterli destek sağlanamamakta, tarım ve hayvancılı- ğın sorunları her geçen yıl artarak birikmekte, deyim yerindeyse, ta- rım ve hayvancılık adeta çökmektedir. Örneğin 2004 Yılı Programında tarım sektörü konusunda şu saptamaya yer verilmektedir: “2003 yı- lında tarım sektörünün yüzde 2.9 oranında küçülmesi ve tarımsal üretimin GSYİH içindeki payının sabit fiyatlarla yüzde 12,5 düzeyinde gerçekleşmesi beklenmektedir. Tarımın milli gelir içindeki payı azalırken, nüfusun önemli bir kısmı geçimini tarımdan sağlamaya devam etmektedir. 2003 yılı birinci dönem hane halkı işgücü anketi sonuçlarına göre, tarımsal istihdamın toplam sivil istihdam içindeki payı yaklaşık yüzde 33 seviyesindedir.” 93 Yine aynı programda hayvancılık konusunda ise şu sorunlara temas edilmek- tedir “İşletme başına düşen hayvan sayısı ve birim başına verimin düşük olması, yem bitkileri ekim alanlarının yetersiz, çayır ve meraların büyük ölçü- de vasıflarını yitirmiş olmaları, hayvan hastalıklarının etkilerini sürdürmesi, üreticilerde teknik bilgi noksanlığı ve üretici örgütlerinin yetersizliği gibi ne- denlerle hayvancılık üretimi istenen düzeye çıkarılamamaktadır.” 94 OECD ülkelerinde çiftçilere çok büyük destek sağlanmakta ve çiftçilere ödenen doğrudan gelir ödemelerinin tarımsal destek için- deki payı %5 civarında bulunmaktadır. OECD ülkelerinin aksine, Türkiye’nin tarımsal destekler için bütçeden ayrılan toplam ödenek içinde doğrudan gelir ödemlerinin payı 2002 yılı içinde %79 olarak gerçekleşmiş, 2003 yılı içinde ise %83 civarında gerçekleşmesi bek- lenmektedir. Ayrıca, son yıllarda toplam tarımsal desteklerin GSMH içindeki payı %1 oranının altında olup, 2003 yılında bu oranın %0.8 civarında olması beklenmektedir. 95 Türkiye’nin nüfusunun önemli kısmının tarım ve hayvancılıkla uğraştığı veya geçindiği dikkate alınırsa tarım ve hayvancılığa ayrılan 92 Fazla bilgi için bkz. Van Duyne, Combating Corruption: Acts and Attitudes, s. 54-57. 93 Bkz. 28.10.2003 tarih ve Mükerrer 25273 sayılı Resmi Gazete, s. 207.de yayımlanan 94 Bkz. s. 214. 95 Bkz. 2004 Yılı programı, s. 207. makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009371 desteğin GSMH içinde çok az bir yer tutması ve doğrudan gelir öde- melerine ağırlık verilmesi vahim bir hata niteliğindedir. Tarım ve hay- vancılığı desteklemek için GSMH’dan ayrılan payın süratle artırılması ve çiftçiye; fiyat, akaryakıt, tohum, gübre ve diğer girdi destekleri sağ- lanması yaşamsal bir önem taşımaktadır. Gerçi, liberal ekonomistler, çiftçilere sübvansiyon ve destek sağlanmasının kaynakların etkin tah- sisini bozacağı gerekçesiyle karşı çıkmaktadırlar. Liberal ekonomistle- rin gözden kaçırdığı önemli bir nokta bulunmaktadır. Liberal ekono- mistler; yaşamsal bir önem taşıyan tarım ve hayvancılık desteklerine karşı çıkarken örneğin ağır bir borç yükü altında bulunan Türkiye’nin borçları için ödedikleri faizlere karşı çıkmamaktadırlar. Halbuki tarım ve hayvancılığa her türlü destek verilse bile Türkiye’nin ödediği borç faizleri yanında çok küçük bir meblağ tutar. Bu açıdan liberal ekono- mistlerin anılan görüşlerine itibar edilmemesi gerekir. Ayrıca tarım ve hayvancılığa yeterli destek verilmesinin köyden kente göçü azaltarak çarpık kentleşmeyi önleme, işsizlikle mücadele ve gelir dağılımındaki çarpıklıkları düzeltebilmek açısından da yaşamsal bir öneme sahip ol- duğu hatırdan uzak tutulmamalıdır. g. Gelir Dağılımındaki Adaletsizliğin Giderilmesi Gelir eşitsizliğinin önemli bir göstergesi olan gini katsayısı 96 ince- lendiğinde; 1994 Hanehalkı Gelir Dağılımı Araştırmasında Türkiye ge- neli için 0.49 olan katsayısı, 2002 yılında 0.44 olarak saptanmıştır. Yine Türkiye geneli için, ilk % 20’lik dilime giren 97 hanehalklarının toplam gelirden 1994 yılında % 4,9, 2002 yılında % 5.3 oranında pay aldıkla- rı belirlenmiş, beşinci %20’lik dilime giren 98 hanehalklarının ise 1994 yılında 54.9, 2002 yılında ise 50.1 oranında pay aldıkları saptanmıştır. 1994 yılında beşinci %20’lik dilimde yer alan hanehalkları, birinci %20 ’lik dilimde yer alan hanehalklarının yaklaşık 11.3 katı gelir elde eder- ken, 2002 yılında 9.5 katı gelir elde etmiştir. 99 Türkiye’de 2004 yılında gini katsayısı 0.40 olarak gerçekleşmiş, 2005 yılında ise 0.38 olarak sap- 96 Yukarıda da belirtildiği üzere gini katsayısının sıfıra yaklaşması gelir dağılımında- ki eşitliği gösterirken, 1’e yaklaşması bozuk bir gelir dağılımına işaret eder. 97 En düşük gelire sahip hanehalkları. 98 En yüksek gelire sahip hanehalkları. 99 (DİE, 2002 Hanehalkı Bütçe Anketi Gelir Dağılımı Sonuçları, 6.11.2003, http:// www.die.gov.tr/TURKISH/SONIST/HHGELTURK/071103.htm). Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009372 tanmıştır. Yine, 2005 yılında ilk %20’lik dilime giren hanehalklarının gelirden %6,1, beşinci %20’lik dilime giren hanehalkları ise %44.4 pay almıştır. 2005 yılında beşinci %20’lik dilimde yer alan hanehalkları, bi- rinci %20’lik dilimde yer alan hanehalklarının yaklaşık 7.3 katı gelir elde etmiştir. Kuşkusuz 1994 yılı ile 2002 ve 2005 yılları rakamlarının karşılaştırıl- ması; Türkiye’de gelir eşitsizliğinde bir düzelme eğiliminin olduğunu göstermektedir. Ancak kanımca söz konusu eğilim son derece yeter- sizdir ve gelir eşitsizliğinin daha da fazla azaltılabilmesi için devletin köklü önlemler alması kaçınılmaz gözükmektedir. Çünkü günümüzde bir ekonominin büyümesinden çok ekonominin kimin için büyüdüğü olgusu önem taşımakta, eğer bir ülke ekonomisi bir elin parmağının sayısını geçmeyecek kadar bir rantiyeci için büyüyorsa, o şekildeki bir ekonomik büyüme hoş karşılanmamaktadır. h. İşsizliğe Çözüm Getirilmesi Türkiye, özellikle 21 Şubat 2001 tarihinde yaşadığı ağır krizden sonra kanımızca, insanının güzel bir meziyeti olan sosyal dayanışma- sını tehlikeye sokacak ölçüde derin bir işsizlik sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Türkiye’deki işsizlik sorunu açık işsizlikten ibaret değildir. Açık işsizlik, eksik istihdam ile birlikte ele alınarak atıl işgücü oranı dolayısıyla işsizlik oranı olarak hesap edilmektedir. Türk ekonomisi- nin ağır bir krize girdiği 2001 yılında açık işsizlik %8,4, eksik istihdam ise %6’dır, dolayısıyla atıl işgücü oranı %14.4’dür. 2002 yılında ise, açık işsizlik %10,3, eksik istidam %5,4 olmak üzere atıl işgücü, dolayısıyla işsizlik oranı %15,7’dir. İşgücü, 2003 yılının ilk iki çeyreğinde ortalama olarak bir önceki yıla göre yaklaşık yüzde %0.9 azalarak 23,6 milyona, istihdam ise yaklaşık % 1,8 azalarak 20.9 milyona düşmüştür. İşsizlik oranı yüzde 11.2’ye yükselirken, eksik istihdam oranı % 4.8’e düşmüş- tür. Böylece atıl işgücü oranı %16 olarak gerçekleşmiştir. 100 2008 yılı Temmuz ayı itibariyle işsizlik oranı %9.4, eksik istihdam oranı %3.4 olarak gerçekleşmiş, bu çerçevede eksik istihdam oranı %12,8 olarak saptanmıştır. 101 100 2004 Yılı Programı, s. 163. 101 Bkz. http:www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenlerido?id=2049, makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009373 Türkiye’de her yıl yaklaşık 700 bin yeni işgücü iş piyasasına gir- meye çalışmaktadır. Ancak Türk ekonomisi 1996 yılından bu yana is- tihdam yaratamamaktadır. 1996 yılında 20 milyon 386 bin kişi olan istihdam, 2002 yılında 20 milyon 287 bin kişiye gerilemiştir. Bu gös- terge durumun vahametini somut bir şekilde ortaya koymaktadır. 102 Ataman’ın isabetli olarak belirttiği üzere; yeni istihdam olanaklarının yaratılması ancak makro-ekonomik politika uygulamalarıyla müm- kündür. Türkiye’nin 1980’li yıllardan itibaren neo-liberal politika uy- gulamalarının en önemli parçasını oluşturan özelleştirmeler, kamu- nun istihdam yaratma işlevini sınırlandırmaktadır. Neo-liberal poli- tikalar uygulayan hükümetlerin işsizliği azaltmaları için yapacakları tek şey özel girişimin yatırım yapmasını teşvik edecek politikaları, bir başka deyişle, mikro ölçekli politikaları uygulamaktır. 103 Bununla bir- likte, işsizliği azaltabilmek için mikro ölçekli politikalar da doğru bir şekilde uygulanamamıştır. Örneğin, Türkiye İşveren Sendikaları Kon- federasyonu (TİSK) tarafından 2002 yılı temel alınarak yapılan “Ça- lışma İstatistikleri ve İşgücü Maliyeti” araştırmasının sonuçlarına göre, Türkiye’nin, 30 OECD ülkesi arasında istihdam vergilerinin ağırlığı bakımından 2001 yılında olduğu gibi 2002 yılında da ilk sırada yer al- dığı saptanmıştır. 104 Durum, günümüzde de pek fazla değişmemiştir. Ekonomik İşbirliği ve Dayanışma Teşkilatı’nın (OECD) yayınladığı bir raporda; 2007 yılında da Türkiye’nin istihdam vergisinin çok yüksek olduğu ortaya konulmuştur. Söz konusu rapora göre, 2007 yılında or- talama olarak istihdam vergisi, toplam iş gücü maliyetlerinin Bağım- sız Devletler Topluluğu’nda %33, Avrupa Birliği ülkelerinde %11’ini oluştururken Türkiye’de yaklaşık %43’ünü oluşturmuştur. 105 Bu çerçevede ekonomik ve sosyal açılardan son derece tehlikeli so- runlar doğuran işsizliğe karşı etkin mücadele verebilmek için kanımca makro ve mikro ölçekli politikaların birlikte uygulanması yerinde ola- caktır. 102 Kılıç, Türkiye’de İşsizlik ve Avrupa İstihdam Stratejisi, s. 32. 103 Ataman, İşsizlik Sorunu ve Türkiye’nin AB istihdam Stratejisine Uyumu, s. 34. 104 Hürriyet, 18.11.2003, Ekonomi Bölümü. 105 Bkz. Sabah, 4 Eylül 2007, http://arsiv.sabah.com.tr/2007/09/04haber, 4DGF205A­ 54544A­ 5CADDE68BC31AGOAO9.html, Erişim Tarihi, 20.10.2008). Hasan DURSUN makaleler TBB Dergisi, Sayı 82, 2009374 KAYNAKLAR Abadinsky, Howard, Organized Crime Third Edition. Nelson-Hall Inc., Chicago, 1991. Alberto Petrocalla et all, Privatization in Argentina. Quarterly Review of Economics and Finance, 1993, v 33 n SPEISS, s. 67. Arndt, H.W. Market Failure ve Underdevelopment, World Development, 16 February 1988. Ataman-Ceylan, Berrin, İşsizlik Sorunu ve Türkiye’nin AB istihdam Stra- tejisine Uyumu, İşveren, Cilt: 42, Sayı:1, Ekim 2003. Cavallo, F. Domingo, Economic Reorganization as a Prerequisite to Growth, in Kansas City Fed pub: Policies for Long Run Economic Growth. Jackson Hole, Wyoming, Ağustos 27-29, 1992. CWB, Market commentary and forecasts. January 31, 2002. http://www. cwb.ca/en/buying/market_commnetary/013102jsp. Dinç, Güney, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Göre Çevre ve İnsan, Türki- ye Barolar Birliği Yayınları: 143, Ankara, 2008. Dursun, Hasan, Ekonomik Suçlar ve Türkiye’deki Sürdürülebilir Kalkın- maya Etkileri, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 58, Mayıs/Haziran 2005. The Economist, Learning a new dance. 26 November 1994 v 333 n 7891 s. 53. .................. The other side of the halo: Argentina. 12 February 1994 v 330 n 7850 s. 38. .................. Unhappy: Argentina Farms. 20 August 1994 v 332 n 7877 s. 36. .................. How much is that gaucho in the window? 26 November 1994 v333 n7891 s. 11. .................. Raining cats and dogs. 26 Kasım 1994 v 333 n 7891 s. S12. Eichengreen, Barry. Crisis Prevention and Management: Any New Les- sons from Argentina and Turkey, October 2001. www.worldbank. org/wbi/banking/finsecpolicy/finance forum 2002 /pdf/eichengre- en_argentina.pdf Feldstein, Martin, Lessons from Argentina, January 14, 2002. http:// econ161.berkeley.edu/macro_online/timely/economists.../Feldste- in_Argentina.htm. Foroohar, Rana, A New Age of Global Capitalism Starts Now, Newsweek, 13 October 2008. Galiani, Sebastian ve Hopenhayn A. Hugo, Duration and Risk of Unemp- loyment in Argentina 2001. http://repositories.cdlib.org/iber/cider/ C00-117. Hopkins, Alfred. Running Out of Patience, World Press Review, Feb. 27, makaleler Hasan DURSUN TBB Dergisi, Sayı 82, 2009375 2002. http://www.woldpress.org/Americas/380.cfm. İnan, Alpan Emre, Kamu Borç Stokunun Sürdürülebilirliği ve Türkiye, Bankacılar, Eylül 2003, Sayı 46. Katz, Claudio, Argentina’s Economic Crisis: Interpretations and Proposals, International Viewpoints, October 2001, bkz. (http://www.internatio- nalviewpoint.org./spip:php?article614., Erişim Tarihi, 16.10.2008). Kılıç, Cem, Türkiye’de İşsizlik ve Avrupa İstihdam Stratejisi, İşveren, Cilt: 42, Sayı:1, Ekim 2003. Kuttner, Robert, Where the free market falls short, Business Week, 30 June 1986, s. 20. Öni, Ziya, Argentina Crisis, IMF and The Limits of Neo-Liberal Globaliza- tion: A Comparative View From Turkey, October-2002-Revised Draft. http:// home.ku.edu.tr/~zonis/THELİMİTSOFNEO.PDF. Richardson, Bill ve Curwen, Peter. Do free-market governments create crisis-ridden societies? Journal of Business Ethics, July 1995, v 14, s. 551. Rozen A. Marvin, The market is no miracle worker, Challenge, Septem- ber- October 1985, s. 47. Ruddy, Christopher. Report from Buenos Aires: Don’t Cry to Us, Argen- tina. NewsMax.com. Jan. 2, 2002. http://www.newsmax.com/archi- ves/articles/2002/1/2/85501.shtml. Serasker, Ali Molla, Kırık bir swap hikayesi, İktisat İşletme ve Finans, Yıl:20, Sayı:229, Nisan 2005. Schuler, Kurt, Argentina’s Economic Crisis: Causes and Cures. June 2003. http://www.house.gov/jec/ Smith Geri, Will Argentina stay the course? Business Week, 17 October, 1994 n SPEISS s. 172. Ülman, Burak, Argentina, Turkey, the IMF and the US. Eclipse, Issue 5, 15 February 2002. Todaro, P. Michael, Economic Development, Fifth Edition, Longman, 1994. Valente, Marcela, Low Inflation Has No Effect on Poverty. InterPress Third World News Agency (IPS) Jun 14, 1999. http://www.coverge.org.nz/ lac/articles/news990623b.htm. Van Duyne, “Combating Corruption: Acts and Attitudes”, Five Issues in European Criminal Justice, Editor, Matti Joutsen, HEUNI, 1999. The World Bank Group B-SPAN. Income Distribution Changes in Argen- tina: A Characterization through Microeconomic Decompositions. October 2, 2002. http://www.worldbank.org/wbi/B-SPAN/sub_in- come_argentina.htm. Zakaria, Fareed. The Age of Bloomberg, Newsweek, October 13 2008.