makaleler Ş. Cankat TAŞKIN
275TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
Tutuklamaya itiraz 5271 sayılı CMK bakımından şüpheliye güven-
ce sağlayan çok önemli bir Ceza Muhakemesi kurumudur. Bu kurum,
AİHS m. 5/3 ve Anayasa m. 19/ 7 ile güvencelenmiştir.
Tutuklamaya itirazın incelenmesi bakımından CMK 101/5, 104/2,
267 ve 268 hükümleri uygulanmaktadır. Buna göre, sorgu yargıcının
CMK 100 vd. maddelerine göre vereceği bir tutuklama kararına karşı
kararı veren yargıevine (mahkemeye) 7 gün içinde itiraz edilebilir.
(CMK 101/5 ve 268/1)
İtiraz üzerine tutuklama kararını veren yargıevi bu kararını ya 3
gün içinde düzeltir ya da itiraz dilekçesinin kendisine verildiği tarihin-
den itibaren 3 gün içerisinde bu kararından dönmezse (tutuklamaya
devam kararı verirse) en geç 3. günün sonunda itirazı bir üst dereceli
yargıevine kendiliğinden gönderir. (CMK 105). Ancak üst dereceli
yargıevinin bu itirazı ne kadar süre içerisinde görüşeceği yasada açıkça
düzenlenmemiştir. Yargıevi, bunu aynı gün ya da ertesi gün görüşe-
bileceği gibi; iş yoğunluğu gerekçesiyle bu konuyu görüşmeyi ileri bir
tarihe de atabilir.
Burada dikkat edilmesi gereken, kararı veren mercinin kararını düzelt-
meyerek üst dereceli yargıevine göndermesinin aslında özü itibarıyla bir tür
“TUTUKLAMAYA DEVAM” kararı olmasıdır. Aynı şekilde, üst dereceli
yargıevinin de tutuksuz yargılama talebini reddetmesi de özü itibarıyla bir
“TUTUKLAMAYA DEVAM” kararıdır.
TUTUKLAMAYA
VE
TUTUKLULUK HALİNİN DEVAMINA
İTİRAZ KURUMU
Ş. Cankat TAŞKIN
*
* Avukat, Bursa Barosu.
Ş. Cankat TAŞKIN makaleler
276TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
Tutuklamaya itiraz durumunda CMK 105’te incelemeyi yapacak
olan üst dereceli yargıevinin tutuklama kararı hakkında ne kadar süre
içerisinde karar vereceğine ilişkin yasada belirli bir sürenin belirtilme-
miş olması kişinin AİHS m. 5/3 anlamında makul sürede salıverilme
hakkının ihlali anlamında gelebilecektir. Zira, tutuklu kişi ne zaman
yargıevine çıkacağından ya da hakkında ne zaman dava açılacağından
veya salıverilmesinin ne zaman gerçekleşeceğinden bihaberdir. Bu
durum, kişiyi ruhi olarak da oldukça zorlayacaktır.
Görüşümüze göre, yasadaki bu boşluğun ve tutuklunun kişi hürri-
yetinin AİHS 5/3’e, (yargılama sürerken AİHS 6’ya) ve Anayasa 19/7’ye
aykırı olmaması için, üst dereceli yargıevinin tutukluluk halini ne kadar
süre içerisinde karara bağlayacağı Anayasa 19’a ve CMK 105’e açıkça
yazılmalıdır. Hatta, belirtilen o süre içerisinde üst dereceli yargıevinin
karar vermemesi durumunda kişinin “derhal salıverileceği” ve yargıla-
maya tutuksuz devam edileceği de Anayasa m. 19 ve CMK m. 105 ile
güvenceye bağlanmalıdır. Konması gereken bu süre bireysel suçlar ba-
kımından en çok 7, toplu suçlar bakımından 15 gün olarak belirlenebilir.
Böylece, devletin kendi düzeneğini de hızlı işletmesi sağlanabilecek ve
şüphelilerin kişi özgürlükleri kısıtlanmamış olacağından AİHS m. 5’te;
BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi m. 3 ve 9’da; BM Medeni ve Siyasi
Haklar Sözleşmesi m. 9’da ve AY 19’da güvencelenen kişi özgürlüğü
ve güvenliği hakkı ihlal edilmesi olasılığı ortadan tamamen kaldırılmış
olacaktır.
Buna ilişkin yasal bir düzenleme getirilene dek kişinin tutuklu ka-
lacağı süre de AY 19’da belirtilen süre kadar (bireysel suçlarda en çok
48 saat;toplu suçlarda en çok 4 gün) olmalıdır.
Aksi durumda aşağıda inceleyeceğimiz AİHM kararlarında veri-
len ölçütlerden de anlaşılacağı gibi, kişi özgürlüğünün makul süreden
fazla kısıtlanması söz konusu olabilecektir ki bu da kişiye tinsel üzgü
(manevi işkence) yapmaktan farklı değildir. Eşdeyişle, kişi ne zaman
salıverileceğini ya da en geç ne kadar süre içerisinde hakkında iddia-
name yazılıp yargıevine çıkarılacağını bilmelidir. Bir hukuk devletin-
de, şüpheli “ölüm cezasının infazını bekleyen idam cezası hükümlüsü gibi”
bekletilmemelidir.
İkinci ve bizce yasanın mantığıyla da en çok bağdaşan çözüm CMK
109 vd maddelerinde belirtilen ve özü itibarıyla da (ağırlığı yönünden)
makaleler Ş. Cankat TAŞKIN
277TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
tutuklamadan farkı olmayan, hatta bazen sonuçları bakımından tu-
tuklamadan daha ağır sonuçlar doğurabilen adli kontrole ilişkin bazı
düzenlemelerin, tutuklama ve tutukluluk halinin devamı bakımından
kıyasen uygulanmasıdır. Örneğin, CMK 111’de belirtilen “Adli Kontrol
Kararının Kaldırılması” hükmünün CMK 110/2’ye yaptığı gönderme
sayesinde, adli kontrole yapılacak itiraz üzerine itirazı görüşecek olan
yargı evinin adli kontrolü değiştirebileceği gibi, bu kontrolü tamamen
kaldırabilmesi de mümkün olabilecektir. Yargıevi, bu kararı en geç 5
gün içerisinde verebilecektir.
CMK’da özgürlükler yararına yorum yoluyla kıyas mümkün ol-
duğundan ve yasamızda da ilk itiraz üzerine tutuklamanın devamına
karar veren üst dereceli yargıevinin kararını ne kadar süre içerisinde
vermesi gerektiği de açıkça düzenlenmediğinden ortada bir “örtülü yasa
boşluğu” vardır. Yasada boşluk olması-hele ki tutuklama gibi özgürlük
kısıtlayıcı bir konuda- kabul edilemeyeceğinden CMK 111’deki 5 gün-
lük inceleme süresinin tutuklama bakımından da kıyasen uygulanması
ve tutuklamaya itirazı görecek olan üst dereceli yargıevinin de CMK
111’deki 5 günlük süre içerisinde itirazı kesin olarak karara bağlaması
yerinde olacaktır. Bu önerimizi ilk önerimizle birleştirmek ve 5 gün
içerisinde üst dereceli yargıevi tarafından tutuklama hakkında karar
verilmediği taktirde, şüphelinin derhal salıverilmesinin de yasal hatta
Anayasal güvenceye bağlanması yerinde olacaktır.
Burada CMK 102’yi de irdelemek yerinde olacaktır. CMK 102’ye
göre, Ağır Ceza Mahkemelerinin görevine giren suçlarda tutukluluk
süresi en çok 2 yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde gerekçesi de gösterilmek
şartıyla en çok 1 yıl daha uzatılabilecektir. Süre hiçbir durumda 3 yılı
geçemeyecektir. Ağır Ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde
ise tutukluluk süresi en çok 6 ay olabilecek ve bu süre zorunlu hallerde
gerekçesi de gösterilerek en çok 4 ay daha uzatılabilecektir. Yani toplam
tutukluluk süresi bu suçlar bakımından en çok 10 ay olacaktır.
Ne var ki 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yürürlük ve
Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 12. maddesine göre CMK 102
maddesi 1 Nisan 2008 tarihinde yürürlüğe girecek ve bu tarihe kadar
da 1412 sayılı CMUK’nın 110. maddesi yürürlükte olacaktır.
1412 sayılı CMUK 110. maddesi kanaatimizce CMK 102’den
daha ileri ve daha özgürlükçü bir düzenlemedir. Çünkü 110. mad-
Ş. Cankat TAŞKIN makaleler
278TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
deye göre tutukluluk süresi hazırlık soruşturmasında 6 ayı geçemez.
Kamu davası açılınca bu süre, hazırlıktaki süre dahil 2 yılı geçemez.
(Demek ki suç ağır cezalık bir suç olsa bile sanık ağır ceza mahkemesinde
en çok 1. 5 yıl tutuklu kalacak ve sonra salıverilecektir. )
Ancak soruşturmanın veya yargılamanın zorluğu, geniş kapsamlı
olması sebebiyle belirtilen sürelerin sonunda kamu davası açılmamış
veya hüküm kurulamamış ise, fiilin cezasının alt sınırı 7 seneye kadar
hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren suçlarda tutuklama kararı kaldı-
rılır. (Demek ki Cumhuriyet Savcısı en geç 6 ay içerisinde iddianameyi
hazırlayıp yargıevine sunacaktır ve yargıevi de en geç 2 yıl içerisinde
kararını verecektir. Vermezse tutuklama kararı kaldırılacaktır. Bu ko-
nuda yargıevine takdir hakkı verilmemiştir. )
7 sene ve daha fazla cezalar ile, müebbet ağır hapis gerektiren suç-
larda; tutuklama sebebine delillerin durumuna ve sanığın şahsi hallerine
göre tutukluluk halinin devamına veya sona erdirilmesine yada uygun
görülecek nakdi kefalet karşılığında salıverilmesine karar verilebileceği
hükme bağlanmıştır.
Buna göre, yeni düzenleme sadece alt sınırı 7 yıl veya üstü olan
suçlar bakımından eski düzenlemeden daha teminatlıdır. Çünkü eski
düzenlemeye göre, alt sınırı 7 yıl ya da üzerinde ceza içeren bir suçta
tutuklama süresi 2 yılla sınırlı olmayabilecektir. Oysa yeni yasada bu
süre uzatılmış haliyle bile en çok 3 yıl olacaktır.
CMK 102, yukarıda belirttiğimiz veriler ışığında yeniden düzen-
lenmeli ve en az 1412 sayılı CMUK’nın 110. maddesindeki güvenceleri
içerecek duruma getirilmelidir.
Ancak CMK 102 (1 Nisan 2008’e dek 1412 sayılı CMUK 110) CMK
105’teki eksikliği gidermek için değil, sanığın kovuşturma sırasında en
çok ne kadar tutuklu kalacağını belirtmek için konmuş olan bir düzenle-
medir. Şu halde, CMK 105’teki sorunun çözümü bakımından yukarıda
önerilen çözümlerden birinin tartışılması uygun olacaktır.
KONUYLA İLGİLİ AİHM KARARLARI
Konunun öneminin daha iyi anlaşılması bakımından bazı AİHM
kararlarını incelemekte yarar vardır.
makaleler Ş. Cankat TAŞKIN
279TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
AİHM, tutukluluk halinin devamı ve kişinin salıverilme isteminin
makul süre içerisinde değerlendirilmesi bakımından aşağıda örnek ola-
rak verdiğimiz kararlarında belli ölçütler koymuştur. Bu kararlardan
bazıları şunlardır: Luberti-İtalya Kararı (79-23. 02. 1984); Neumeister-
Avusturya Kararı (6-27. 06. 1968); Stögmüller-Avusturya Kararı (10-10.
11. 1969); Wemhoff-Almanya Kararı (07-27. 06. 1968), Ringeisen-Avus-
turya Kararı (14-16/07/1971). Mansur-Türkiye Kararı (14-8. 6. 1995)
Wemhoff-Almanya Kararı’nda mahkeme tutuk halinin değerlendi-
rilmesi için Komisyon’un önerdiği 7 ölçütü belirtmektedir. Bu 7 ölçüt
şunlardır:
1. Tutukluluğun Gerçek Uzunluğu
Komisyona göre, kişi tutuklanmışsa m. 5/3 ve 5/1’deki makul
sürede salıverilmesi gerekmektedir. Buradaki makul süre deyişi
muğlaktır;tam belirgin değildir. Bu süre, somut olayın özelliğine göre
değerlendirilecektir.
2. Suçun Niteliği, Öngörülen ve Mahkumiyet Halinde Verilmesi
Beklenen Ceza İle, Verilebilecek Cezanın İnfazından Tutukluluk
Süresinin Düşülmesini Sağlayan Yasal Hükümler Bakımından Tu-
tukluluk Süresi Değerlendirilmelidir
Komisyonun değerlendirmesine göre, bu konuda tutukluluk sü-
resinin uzunluğu söz konusu suçun niteliğine, öngörülen ve verilmesi
beklenen cezaya göre değişebilecektir. Bununla birlikte, ceza ile tutuklu-
luk süresinin uzunluğu arasındaki ilişki belirlenirken Sözleşmenin 6/2.
maddesi ile güvencelenen “MASUMLUK KARİNESİ” dikkate alınmalı-
dır. Tutukluluk süresi, mahkumiyet sonucunda verilecek olan cezanın süresine
çok yaklaşacak olursa bu kurala (masumluk karinesine) uyulmamış olur.
3. Tutuklu Kişinin Maddi, Ahlaki ve Diğer Açılardan Durumu
Tutuklu kişinin suç işlemeye meyilli bir yapıya sahip olup olmadığı
(sabıka durumu), gelir durumu (özellikle hakkında hükmedilebilecek
kefaleti karşılayabilmesi bakımından), toplumdaki saygınlığı, mesleği
tutuklu kalacağı sürenin takdiri bakımından önem taşır.
Ş. Cankat TAŞKIN makaleler
280TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
4. Sanığın Tavrı
Sanık sorgulamanın veya yargılamanın gecikmesinde ya da hızlan-
masında etkili olmuş mu? Ayrıca sanığın (şüphelinin) kanun yollarına
başvurması sonucunda yargılamada ya da tutukluluk halinin devamın-
da bir gecikme olmuş mu? Tutuklu kişi, kefaletle salıverilmeyi talep
etmiş mi ya da başka güvenceler önermiş mi?
5. Olayın Özellikleri
Olayın soruşturulmasındaki güçlükler (olayın karmaşıklığı, tanıkların
ve suç ortaklarının sayısı, yurt dışından delil elde edilme ihtiyacı vs)
6. Soruşturmanın Yürütülme Tarzı
Soruşturma sisteminin uygulanabilirliği ve soruşturma makam-
larının olayı ele alırken gösterdikleri dikkatle soruşturmayı yürütüş
tarzları.
7. Yargısal Makamların Tavrı
Yargısal makamlar, yargılama sürerken salıvermeye ilişkin istekleri
nasıl değerlendirmiştir? Ayrıca bu makamların yargılama tamamlan-
dığında bu konudaki tavırları nasıldır?
Komisyona göre bu 7 ölçüt her somut olaya uygulanmalı ve tutukluluk
süresinin makullüğü buna göre değerlendirilmelidir.
Somut olayda tutukluluk süresi bu 7 ölçüte göre değerlendirli-
diğinde, başvurucunun evliliğini zedeleyen ve anne-babasıyla olan
ilişkilerini olumsuz etkileyen uzun tutukluluk süresi aşırıdır ve makul
sayılamaz. (Başvurucu yaklaşık 3 yıl boyunca tutuklu kalmış ve yargıç
her seferinde tutukluluk süresini “kaçma tehlikesi” nedeniyle uzatmıştır.
Hatta başvurucunun kefaletle tahliye talepleri de yeterli gerekçe göste-
rilmeden reddedilmiştir. )
Mahkemeye göre, (p. 60) cezanın ağır olma olasılığı tutuklama için
yeterli değildir. Bununla birlikte Alman Mahkemeleri kaçma tehlikesinin
makaleler Ş. Cankat TAŞKIN
281TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
bulunduğuna dair kararlarını gerekçelendirirken muhakemenin ilk aşa-
malarında, sanığın maddi durumuyla ilgili şartlara ve onun durumuna
dayanarak dikkatli davranmışlardır. Bu nedenle olayda ihlal yoktur.
Konuyla ilgili önemli ölçütler koyan diğer karar ise Stögmüller-
Avusturya Kararı’dır. Stögmüller tefecilik yasasındaki suçları işlediği
gerekçesiyle gözaltına alınır. Kaçma tehlikesi ve delilleri karartma teh-
likesi bulunduğu gerekçesiyle ertesi gün tutuklanır. 1 ay 18 gün tutuklu
kaldıktan sonra geçici olarak salınır. 2 ay kadar sonra bu kez sahtekarlık
ve bazı fonları zimmetine geçirmekten Stögmüller hakkında 2. kez so-
ruşturma açılır. Bu soruşturmadan Stögmüller’in yaklaşık 2 yıl sonra
haberi olur. Yargıevi başvurucuyu ifadesini almak için çağırır fakat o
sırada başvurucu yurt dışında olduğundan ifade almanın geciktirilme-
sini talep eder. Talebi kabul edilir. Başvurucu yurt dışından dönünce
derhal ve kendiliğinden yargıcın önüne gider fakat bu kez de yargıç iş
yoğunluğunu gerekçe göstererek başvurucunun ifadesini almaz.
Savcı aynı gün başvurucu hakkında tutuklama ister. Gerekçe olarak
da başvurucunun salıverilirken verdiği sözde durmadığını ve hatta yurt
dışına çıktığını, bu nedenle de kaçma tehlikesi bulunduğunu belirtir.
Savcının istemine uyan sorgu yargıcı, istemdeki gerekçelerle başvuru-
cuyu tutuklar.
Başvurucu birkaç gün sonra tutuklamaya itiraz ederek salıverilme-
sini ister. Gerekçesinde de işi gereği yurt dışına çıkmak zorunda oldu-
ğunu, hatta yurt dışına çıkmadan önce yargıçla konuşup her keresinde
izin almasının gerekip gerekmediğini sorduğunu; yargıcın buna gerek
olmadığını, yalnızca gideceği yerin adresini aile bireylerine bildirmesi-
nin yeterli olduğunu belirttiğini; ayrıca pilotlukla uğraşmak istediğini
yargıca belirttiğini, yargıcın buna da itiraz etmediğini;yurt dışına kaç-
masından kuşkulanılmadığını hatta yurt dışında bulunması nedeniyle
ifadesinin 2 kez ertelendiğini ancak döner dönmez derhal ifade vermek
için kendiliğinden yargıcın önüne geldiğini belirtmiştir.
Buna karşılık savcı tutukluluk durumunun sürmesi yönünde görüş
bildirmiş ve yargıevi de savcının isteğine uyarak yurt dışına çıkabilmesi
için başvurucuya genel bir izin verilmediğinden bahsetmiş, her sefe-
rinde dönüp ifade vermesinin olayla ilgili olmadığını belirtmiş; CMK
191. maddesindeki yemini ihlal etmenin bile başlı başına tutuklama için
Ş. Cankat TAŞKIN makaleler
282TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
yeterli bir neden olduğunu belirterek salıverilme istemini 1 ay 20 gün
sonra reddetmiştir.
Başvurucu üç buçuk ay sonra 2. kez itiraz etmiş ve bu başvuru da
aynı gerekçelerle reddedilmiştir. Başvurcunun 3. başvurusu güvence
vermesi ve CMK 191. maddesine göre yemini alınması koşuluyla kabul
edilmiştir.
Başvurucunun 2. tutukluluk hali 2 yıl 1 gün sürmüş ve başvurucu
toplamda 2 yıl 7 hafta tutuklu kalmıştır.
İlk soruşturma başvurucunun salıverilmesinden sonra 3, soruştur-
manın başlamasından ise yaklaşık 5 yıl sonra sonuçlanmış; soruşturma
ve kovuşturma boyunca 179 tanık dinlenmiş; 140 sayfalık iddianame
hazırlanmış ve başvurucunun iddianamede 1. sırada gösterildiği 3 sanık
hakkında kovuşturma açılmıştır.
Başvurucu 19 olaydan suçlu görülerek toplam 4 yıl 6 ay ağır hapis
cezasına çarptırılmıştır.
Başvurucu AİHM’e 2. tutuklamasından 1 yıl sonra ve salıverilmeden
yaklaşık 1 yıl öce başvurarak haksız yere tutulduğunu ve sözleşmenin
5/3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Komisyon 5/3. maddenin
ihlalini saptamıştır.
AİHM hükümetin itirazlarını tartışırken şu önemli noktaları gerek-
çesinde belirmiştir:
1. Hükümetin iddia ettiği gibi tutuklama nedenleri ile tutuk ha-
linin uzunluğu (madde 5/1. c ile 5/3) ayrılamaz
5/1. c’ye göre aranan “gözaltına alınmak için makul kuşku” duyulma-
sı koşulu bir kimsenin tutuklanması için de olmazsa olmaz koşuldur.
Ancak 5/3’e göre, tutukluluğun devam etmesi bakımından makul kuş-
kunun sürmesi de tek başına tutukluluk halinin belirli bir süre devam
etmesinden sonra yeterli olmaz.
2. 5/3’te belirtilen makul süre ile 6/1 deki makul süre farklıdır
6’daki makul süre her türlü olaya uygulanır ve bu hükmün amacı
dava taraflarını yargılama sürecindeki gecikmelere karşı korumaktır.
makaleler Ş. Cankat TAŞKIN
283TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
Bu hüküm, özellikle ceza yargılamasında bir kimsenin uzun süre suç isnadı
altında kalmasını önler.
5/3’teki makul süre ise tutuklu bulunan kimseler için öngörülmüş-
tür. Bu hüküm, tutuklu kişinin yargılamasına ayrı özen gösterilmesi gerektiğini
belirtir. Hazırlık soruşturmasının süresinin şikayet konusu olmadığı hallerde
bile tutukluluk dönemi makul süreyi aşmamalıdır.
Bu nedenle gözaltı nedeni ne olursa olsun ve soruşturma ne kadar
uzun sürerse sürsün, 5/3 kendi içerisinde bağımsız bir hükümdür ve
yalnızca tutuklu kişiler için uygulanmalıdır.
Bir devletin az sayıda soruşturma görevlisinin bulunması veya yargıçların
iş yükünün soruşturma sisteminin süratle işlemesine engel olması gibi nedenler,
tutukluluk süresinin makullüğünün değerlendirilmesinde önemli olamaz.
3. Sözleşmenin 5/3. maddesi ihlal edilmiştir
AİHM’e göre, hakkında suç isnadı bulunan bir kimsenin tutuk-
lanmasında veya tutukluluk halinin devam etmesinde suçta tekerrür
tehlikesi Avusturya iç hukuku bakımından haklı bir nedendir. Fakat,
başvurucu hakkında ilk salıvermeden sonra benzeri suçları işlediği
yönünde ihbarlar olmasına rağmen savcılığın bu ihbarlardan yalnızca
2 tanesini değerlendirmiştir.
Tutukluluk halinin devamında gerekçe olarak suçta tekerrür gös-
terilmiştir. Ancak burada Avusturya yargıevleri, başvurucunun yeni
yaşam tarzını hiç dikkate almamış, başvurucunun faizcilik işini bıra-
karak pilotluğa başlamasının tekerrürün koşullarını oluşturmayacağını
öngörmemiştir. Bu nedenlerle olayda tekerrür tehlikesi kalmamıştır.
Avusturya yargıevleri, tutukluluk halinin devamına gerekçe olarak
başvurucunun ağır ceza alabilecek durumda olmasını, pilotluk lisansının bu-
lunmasını ve babasının uçaklarının bulunmasını gerekçe olarak göstermiştir.
Ne var ki Mahkeme’ye göre (AİHM) sanığın sık sık yurt dışına çıkması,
pilotluk lisansına sahip olması ya da cezanın ağırlığı sanığın kaçma şüphesini
haklı gösterecek gerekçeler değildir. Sanık, tutuklu kalmak yerine kaçmayı yeğ-
lediğinde bunun sonuçlarının kendisi bakımından daha az kötü olabileceğini
düşünmelidir.
Ş. Cankat TAŞKIN makaleler
284TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
Ayrıca, sanığın tutukluluğa gösterdiği uyumsuzluk, ülkesiyle, ailesiyle
ve işiyle ilgili bağlantıları da tutuk halinin devamı kararı verilirken dikkatle
araştırılmalıdır.
Oysaki olayda yargıevi bu noktaları hiç gözetmemiştir. Sanık ilk salıveril-
mesinden sonra birçok kez yurt dışına çıkmış ve her seferinde de geri dönmüştür.
Hatta ifade vermeye kendisi (zor kullanmaya gerek kalmaksızın) gelmiştir.
Başvurucunun bu davranışları kaçma tehlikesi bulunmadığını göstermektedir.
Başvurucunun 2. salıverilme isteğinin güvenceye bağlanarak kabul edilmesi
gerekirken tutukluluk halinin devamına karar verilmesi sözleşmenin ihlali
sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle mahkeme (AİHM), tutuklunun makul
sürede salıverilme hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
AİHM, Luberti-İtalya Kararı’nda da benzer ölçütler kullanarak, akıl
hastalığı nedeniyle gözetim altına alına bir kimsenin özgürlüğünden
yoksun bırakılabilmesi için “o kimsenin akıl hastası olduğunun güvenilir
biçimde gösterilmesini, akli hastalığın güvenlik tedbirini ve muhafaza altına
alınmayı haklı göstermesini ( o derecede ileri bir hastalık olmasını), muhafazanın
sürmesi için de ileri derecedeki akıl hastalığının devam ediyor olması” koşul-
larını aramaktadır. AİHM, eğer bu kişinin iyileştiği doktor raporlarıyla
belgelenmişse o kişinin derhal salıverilmesi gerektiğine değinmiştir.
Bu nedenle de Luberti’nin iyileştikten sonra dahi haksız yere gözetim
altında tutulmasının sözleşmenin 5/4. maddesinin ihlali olarak değer-
lendirmiş ve İtalya’yı tazminata mahkum etmiştir.
Neumeister-Avusturya Kararı da konuyla ilgili öğretici bir karardır:
AİHM bu kararda önce 2 ay ardından salıverildikten sonra yeniden
tutuklanarak 26 ay tutuklu kalan ve 5 tahliye isteminin reddi sonucu
üst mahkemelerin de bu istemi reddetmesiyle sonuçta kefaletle salıve-
rilen (ilk duruşma tutuklanmasından yaklaşık 6. 5 ay sonra açılmıştır)
Neumeister’in başvurusunu değerlendirirken, tutukluluk halinin de-
vamı bakımından şu temel ilkeleri belirlemiştir:
1. Masumiyet Karinesi Korunmalıdır
“Tutuklulukta geçecek olan sürenin makullüğü değerlendirilirken sanığın
mahkum oluncaya dek masum sayılması ilkesi korunmalıdır. m. 5/3’ün amacı
bir kimsenin tutukluluğunun makullüğü ortadan kalktığı zaman o kimsenin
salıverilmesidir. Ulusal makamlar tutukluluğun makul sınırları aşıp aşma-
dığına karar verirken, tutukluluk için kamu yararının gerçekten bulunup
makaleler Ş. Cankat TAŞKIN
285TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
bulunmadığı konusundaki lehteki ve aleyhteki tüm koşulları dikkate almak
durumundadırlar. Mahkeme (AİHM), tutukluluğun sözleşmeyi ihlal edip
etmediğine karar verirken, salıverilme talepleri üzerine yargısal makamların
verdikleri kararlardaki gerekçelere ve tutukluluğa karşı yapılan itirazda gös-
terilen maddi olaylara dayanır.
... Her bir tutukluluğa itirazın reddi kararına karşı ayrı ayrı Strasbourg’a
başvurmak aşırı şekilcilik olur.
2. Sanığın Kişisel Koşulları Dikkate Alınmalıdır
“... Mahkeme(AİHM), başvurucunun tutukluluğunun devamı için gerekçe
olarak gösterilen kaçma tehlikesinin olayda bulunup bulunmadığını incele-
miştir. Mahkemeye göre kaçma tehlikesi sadece sanığın mahkumiyet halinde
alabileceği cezanın ağırlığına dayanmaz; sanığın karakteri, ahlaki durumu, evi,
mesleği, aile bağları, kovuşturulduğu ülke ile bağlantıları gibi, bu tehlikenin
varlığını teyid eden veya salıverilmesini gerektiren diğer etkenlere dayanır.
Tutukluluk uzadıkça kaçma tehlikesi azalır. ”
“... Bu koşullarda başvurucunun kaçma tehlikesi, kefaletle salıverilme
talebinin reddedilmesini gerektirecek kadar büyük değildir. Mahkemeye göre,
önerilen kefalet miktarı sanığın duruşmaya gelmesini sağlamak için konmuş-
tur. Duruşmaya gelmemesi durumunda ödediği kefaleti kaybedeceğinden, bu
miktarın sanığı kaçmaktan caydıracak kadar olup olmadığını değerlendirmek
için sanığın durumuna, malvarlığına ve bunu sağlayan kişilerle olan ilişkisine
bakılmalıdır. Olayda başvurucunun önerdiği kefalet miktarı kendisinin duruş-
maya gelmesini sağlayacak miktarda iken yargısal makamların bunu reddetme-
leri yerinde değildir. Bu nedenlerle Mahkeme olayda tutuklunun makul sürede
salıverilme hakkının İHLAL EDİLDİĞİ (m. 5/3) sonucuna varmıştır. ”
AİHM, AİHS 5/3’ün ihlal edildiğine hükmederken, 5/4’ün ihlal
edilmediğini karara bağlamıştır. Başvurucu, tutukluluk ile ilgili karar-
ların yazılı salıverilme talepleri üzerine kendisinin ve avukatının yoklu-
ğunda ve fakat savcının görüşü alındıktan sonra karara bağlanmasının
silahların eşitliği ilkesi ile bağdaşmadığını iddia etmiştir. Bunun üzerine
AİHM şöyle karar vermiştir:
“Mahkemeye göre, silahların eşitliği ilkesi sözleşmenin 6. maddesindeki
adil yargılanma şartının içinde yer almakta olup, bu ilke 5. madde bakımından
yapılan salıverilme taleplerine uygulanmaz. Tutukluluk muhakemesi sırasın-
Ş. Cankat TAŞKIN makaleler
286TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
da bütünüyle yazılı veya tarafların dinlendiği bir usul gecikmeye sebebiyet
verebilir. ”
Özellikle kararın bu son paragrafı, ülkemiz uygulamasındaki tutuk-
luluk halinin devamına yönelik kararların aslında AİHM içtihatlarına
aykırı olmadığını göstermektedir. Uygulamada ağır ceza mahkemeleri,
tutukluluk halinin incelenmesini en geç 30 günde yapmakta ve (şeklen)
duruşma açmaktadırlar (CMK 108). Bu duruşmada da savcının müta-
laası alınıp yargıçların kararı yazılmaktadır. Buraya müdafi çağrılma-
maktadır ve çoğu kez müdafiler bu oturumda bulunmamaktadırlar.
Hatta sanık dahi duruşmaya getirilmemektedir. AİHM’in bu içtihadı
dikkate alındığında, uygulamanın bu yönüyle AİHS m. 5/4’e aykırılık
oluşturmadığı anlaşılmaktadır. Ancak yine de bu kararda AİHM olanak
varsa tutukluluk halinin devamının da duruşma açılarak yapılmasını
önermektedir.
CMK 146/4 hükmü de yukarıdaki veriler ışığında değerlendirildi-
ğinde burada da tam anlamıyla CMK 147 vd hükümlerine göre bir sorgu
işlemi yapıldığı görülmektedir. Yukarıdaki ilkelerin bu durumdaki
şüpheli ya da sanık bakımından da uygulanması gerekmektedir.
AİHM, Ringeisen-Avusturya Kararı’nda Avusturya’yı AİHS m.
5/3’e aykırı davrandığı nedeniyle tazminata mahkum etmiştir. Karardan
bazı dikkat çekici bölümler şöyledir:
p. 105-107: “Mahkemeye göre, hileli iflas suçundan ceza koğuşturması
sırasında tutukluluğa karar veren Avusturya yargısal makamları, hiçbir bi-
çimde kaçma tehlikesinin bulunduğunu iddia etmemişler; bir yandan sanığın
hile yapma tehlikesini öte yandan suçta tekerrür tehlikesini göstermişlerdir.
Hükümetin ileri sürdüğü tanıklara baskı yapma tehlikesi bulunduğu gerekçesi,
tutuklamayı haklı göstermemektedir. Çünkü hileli iflas konusunda soruşturma
yargıcı tarafından polise verilen talimat sonucu bu alanda kovuşturma 31
Ağustos 1964 tarihinde başlamış, ancak başvurucunun 3 Eylül ve 20 Ekim
1964 tarihlerinde ifadesi alınmıştır. Başvurucu soruşturma tarihinden itibaren
tutuklanıncaya kadar geçen yaklaşık 5 aylık süre serbest kalmıştır. Bu süre
içinde başvurucu isteseydi, soruşturma yargıcının dinleyebileceği tanıklara
yaklaşıp ifadelerini değiştirmeye zorlayabilirdi. ”
Mansur-Türkiye Kararı da tutuklama kararı verilirken yargıevle-
rinin dikkat etmesi gereken ölçütlerin neler olması gerektiğini göster-
makaleler Ş. Cankat TAŞKIN
287TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
mesi bakımından öğreticidir. Buna göre, ülkemiz uygulamasında gerek
sorgu yargıevlerinin tutuklama kararında gerekse esas yargıevlerinin
tutuklamanın devamına ilişkin kararlarında gösterdiği gerekçeler çoğu
kez basmakalıp ve tekdüzedir. (mevcut delil durumu, suçun vasıf ve
mahiyeti, verilecek cezanın ağırlığı... vb... ) AİHM, bu yaklaşımı sözleş-
menin 5. maddesine aykırı görmüş ve Türkiye’yi pek çok kez mahkum
etmiştir. Mansur Kararı bunlardan yalnızca biridir. Bu karardan dikkat
çekici bölümler şöyledir:
(p. 52) “… Bu bağlamda ulusal yargı mercileri, varsayılan masumiyet
ilkesini geçerli ölçüde dikkate alarak, kişisel özgürlüğe saygı kuralından kamu
yararı adına taviz gerektiren haklı bir gerekçenin mevcudiyetine ilişkin lehte
ve aleyhteki esasların tümünü incelemeli ve serbest bırakılma başvurularına
ilişkin kararlarında bunları tesbit etmelidir...”
(p. 53) “… Edirne 1. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın tutukluluk
süresinin devamına ilişkin hususu dokuz kez görüşmüştür. Bay Mansur’un
serbest bırakılmasının reddedilme gerekçesi olarak “suçlamaların niteliğini”
ve “delil durumunu” öne sürmüş ve üç kez de kararı için bir gerekçe göster-
memiştir. ”
(p. 56) “... Delil durumu” ifadesi suça ilişkin ciddi göstergelerin mevcut
olduğu ve devam ettiği şeklinde anlaşılmaktadır. Genel olarak ilgili etkenler
olmasına rağmen, mevcut davada bunlar şikayet konusu tutukluluğun devamını
haklı çıkarmamaktadır. ” (aynı yönde bkz., 27. 11. 1991 tarihli Kemmache-
Fransa Kararı (No 1 ve 2)
Tutukluluk halinin devamının incelenmesi bakımından gerek yar-
gıevlerimizin gerekse meslektaşlarımızın AİHM ölçütlerine uymaları
ülkemizin tazminata mahkum olmaması ve bundan önemlisi, ülkemiz-
de hukukun layıkıyla uygulanması, kişi hak ve özgürlüklerinin ihlal
edilmemesi ile hukuk devleti ilkelerinin yerleşmesi bakımından önem
taşımaktadır.
Ayrıca, AİHM içtihatlarına uygun olmayan tutuklama kararları ya
da Cumhuriyet Savcısı tarafından verilen ve kanaatimizce “iddianame
benzeri” nitelik taşıyan tutuklama ya da adli kontrol istemi, uygulama-
da sıklıkla görüldüğü gibi, basmakalıp ifadelerle tutuklama ya da adli
kontrol istemi içeriyorsa ve hakkında koruma tedbirine hükmedilen
kişi de bu ifadelere dayanan haksız tutuklama nedeniyle AY 19/son
Ş. Cankat TAŞKIN makaleler
288TBB Dergisi, Sayı 66, 2006
ve CMK 141 vd. hükümlerine göre devletten tazminat almışsa; devletin
haksız tutuklamaya neden olan Cumhuriyet Savcısı ile haksız tutuklayan
sorgu yargıcı ya da haksız ve basmakalıp ifadelerle tutukluluk halinin
devamına karar veren esas mahkemesi yargıcı hakkında AY 129/5
gereğince rücu hakkını kullanması gerekir.
Hatta “iddianame benzeri” olan Cumhuriyet Savcısının tutuklama
(adli kontrol) istemi, AİHM içtihatlarındaki ölçütlerle ya da CMK 100
ve 109’daki koşullarla örtüşmüyor ve basmakalıp ifadeler içeriyorsa,
yargıevinin CMK 174’ü (özellikle 1/b) şüpheli lehine kıyasen uygulaya-
rak bu istemi savcıya iade etmesi ve şüphelinin tutuksuz yargılanmak
üzere serbest bırakılması gerekir. Aksi taktirde uygulamada sıklıkla
yapılan hatalar (basmakalıp gerekçelerle tutuklama ya da adli kontrol
isteme ya da tutuklamaya veya bunun devamına karar verilmesi gibi)
sona ermeyecek, pek çok mağduriyetin önü açılacak ve Türkiye Cum-
huriyeti AİHM’nde yüklü tazminatlar ödeme tehlikesiyle karşı karşıya
gelebilecektir.
AY 90/son hükmüne göre, uluslararası sözleşmeler yasalara göre
öncelikle uygulanır. Şu halde, uluslararası sözleşmelerin uygulamasını
gösteren yargıevi kararlarının da (AİHM gibi) iç hukukumuzda dikkatle
izlenmesi ve üst yargıevi kararı olarak-yol gösterici-nitelikte benim-
senmesi önem taşımaktadır. Ayrıca tutuklama ve adli kontrol gibi kişi
özgürlüğünü kısıtlayabilen koruma önlemleri hakkında yargıçlarımızla
savcılarımızın çok iyi bir eğitimden geçirilmesi ve AİHM içtihatlarını
özümsemeleri derhal sağlanmalıdır. Ne yazık ki uygulamada yargıçla-
rımız ya da savcılarımız çoğu kez AİHM içtihatlarından habersizdirler
ve yanlış kararlara imza atmaktadırlar.
Unutulmamalıdır ki siyasi gelişme hukuki gelişmeyle bağlantılıdır.
Çağdaş uluslarla aynı çizgiye gelmek için etkin ve doğru çalışan adalet
düzenini oturtmamız ve yerleştirmemiz gerektiği açıktır. Bu nedenle
de AİHM içtihatlarını yakından izlemeli ve uygulamaya yerleştirme
çabası içerisinde olmalıyız.