126 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
Yolsuzluğun çok çeşitli tanımları yapılmaktadır. Ancak günlük ya-
şamda kullanılan yolsuzluk tabirinin sınırlarını tam olarak belirlemek
mümkün olamamaktadır. Çünkü çoğu durumlarda, kullanılan yolsuzluk
kavramının içeriğinde birbirine geçişler görülmektedir. Doktrinde en kap-
samlı ve bütüncül yolsuzluk tanımı, Van Duyne tarafından yapılmaktadır.
Van Duyne, yolsuzluk kavramının asgari unsurlarından hareketle şöyle
bir tanım yapmaktadır: Yolsuzluk; karar alma sürecinde karşılaşılan bir
uygunsuzluk veya bozulma olup, karar vericinin (özel sektörde veya ka-
muda), karar verme sürecinde, karar için aranan ölçütlerden, kararı haklı
göstermeyecek bir takım çıkar ya da çıkar beklentileri veya çıkar sözü
karşılığında ayrılmaya rıza göstermesidir (Van Duyne, s. 22).
Kanımca, Van Duyne’nin son derece isabetli bir şekilde yaptığı yolsuz-
luk tanımından uygulamada oldukça yaygın bir şekilde yanlış anlaşılan
iki husus açıklığa kavuşmaktadır. Bunlardan birincisi, zimmet ve ihtilas
suçlarının karar verme olgusuyla ilgisi bulunmadığından, yolsuzluk ola-
rak değil hırsızlık olarak adlandırılmasının daha doğru olacağıdır. İkincisi
ise, vermiş olduğu kararlardan ötürü kimseye hesap verme yükümlülüğü
altında bulunmayan kral, diktatör gibi kimselerin yapmış olduğu yasa
dışı işlerin yolsuzluk olarak değil, hırsızlık olarak adlandırılmasının daha
doğru olacağıdır. Çünkü bu kimselerin vermiş olduğu kararların haklı olup
olmadığı tartışılamamakta ve karar için aranan ölçüt veya ölçütsüzlüğü
yine bu kimseler oluşturmaktadır (Karş. Van Duyne, s. 24).
Yolsuzluk konusunda yapılacak analizlerde gözden uzak tutulmaması
gereken bir nokta da organize suç gerçeğidir. Yolsuzluk ile organize suç
arasında ayrılmaz bir bağıntı bulunduğundan ve organize suç grupları,
YARGI ORGANLARININ YOLSUZLUKLA
MÜCADELESİ SIRASINDA KARŞILAŞILAN
SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Hasan DURSUN
*
*
Planlama uzmanı. (Bu makalede ileri sürülen görüşler DPT’yi bağlamaz. Yazarın
kişisel görüşleridir.)
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 127
makaleler Hasan DURSUN
yolsuzluğa başvurmadan faaliyetlerini yürütemeyeceğinden organize suçu
bertaraf etmeye yönelik önlemler alınmadan, yolsuzlukla etkin mücadele
edilebilmesi mümkün değildir. Bundan da öte, mafya tipi çoğu organize
suç organizasyonlarının teşkil+at şemasında gizli bir şekilde “yolsuzluğa
bulaştıran” ve “yolsuzluğa bulaşmış” kadroları bulunmaktadır. Yolsuzluğa
bulaştıran kadrosunda bulunan kimse organize suç aile üyelerinin güvenli-
ğini sağlama ile tutuklanma, soruşturma ve cezalandırmadan bağışıklığını
temin etmek üzere polis ve kamu görevlilerine rüşvet vermekte, onları
satın almakta, yıldırmakta, onlarla müzakerelerde bulunmakta ve onları
kandırmaktadır. Mafya tipi suç organizasyonlarının organizasyon şemala-
rında gizli bir şekilde belirlenen “yolsuzluğa bulaştıran” görevi, “yolsuzluğa
bulaşmış” görevi gibi enformel bir pozisyondur ve bu görev, organize suç
ailesindeki eleman, şef, patron yardımcısı, hatta patron tarafından bile
yerine getirilebilmektedir (Cressey, s. 36-37).
Yolsuzluğa bulaştıran kadrosunun bulunduğu hallerde, en az bir kişi
bu görevi yapmaktadır. Ayrıksı durumlarda ise, en fazla iki organize suç
grubu için bir tane yolsuzluğa bulaştıran görevini yapan kimse bulunmak-
tadır. Yolsuzluğa bulaştıran, bağlı olduğu organize suç grubunun belli bir
coğrafi bölgedeki yolsuzluk faaliyetlerini yürütmektedir. Bununla birlikte,
yaygın olarak bir organize suç grubunda birden fazla yolsuzluğa bulaştıran
kimse bulunabilmektedir. Örneğin; bu kimselerden bazıları polis veya il
genel meclisi gibi devletin bazı kurumlarını yolsuzluğa bulaştırma işiyle
uğraşmakta, diğer birisi, Tekel idaresi gibi başka kamu kurumu görevli-
lerinin etik değerlerini zayıflatarak onları kandırmaya uğraşmakta, başka
birisi ise hakim, savcı ve diğer adalet personelini yolsuzluğa bulaştırarak
işlerini kolay yürütebilme peşinde koşabilmektedir. Kişinin hangi kamu
kurumunda tanıdığı olmasına göre yolsuzluğa bulaştıran kimselerin rol-
leri değişebilmektedir. Bazı durumlarda ise bir “baş yolsuzluğa bulaştıran”
kimse bulunmakta ve bu kimse diğer yolsuzluğa bulaştıran kimselerin
faaliyetlerine eşgüdüm sağlamaktadır. Yolsuzluğa bulaştıran görevine ata-
nan kimselerin görevi kalıcı olmamakla birilikte oldukça uzun bir süreyi
kapsadığı söylenebilir (Cressey, s. 37)
Organize suç grupları; yolsuzluğa bulaştıran kadrosunun sayısına eş
olarak “yolsuzluğa bulaşmış” kadrolarına da sahip bulunmaktadır. Genel
olarak bir organize suç grubu ailesi; aileye nasıl ki şef, muhasebeci, özel
şoför seçip alırken belli bir takım yöntemleri uyguluyorsa “yolsuzluğa
bulaşmış” görevine de adam alırken aynı yöntemi izlemektedir. Bununla
birlikte “yolsuzluğa bulaşmış” görevine atanan kimse, atandığı organize suç
grubunun üyesi konumunda bulunmamakta, sadece o ailenin iş bölümü
açısından önem kazanmaktadır. Bazı durumlarda ise organize suç ailesi,
kendine “yolsuzluğa bulaşmış” kadrosuyla kişi almamakta, yolsuzluğa
128 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
bulaştıran kimse veya kimselerin yardımıyla bazı kişi veya kişileri çeşitli
kamu kurumlarına yerleştirmektedir. Bu tip kişilerin sahibi, kendisini işe
yerleştiren organize suç ailesidir (Cressey, s. 37).
Genel olarak gittikçe artan oranda sınırı aşan faaliyet göstermeye baş-
layan suç organizasyonları konusunda, halkın da son yıllarda dikkati, yol-
suzluk üzerinde toplanmaya başlamıştır. Suç organizasyonları yolsuzluğa
bulaşmış, bozulmuş kamu görevlilerinin yardımıyla düzgün ve ihtiyatlı bir
şekilde faaliyetlerini yürütmektedirler. Bu durum yalnızca demokrasiye ar-
tan oranda bir tehdit oluşturmakla kalmamakta, aynı zamanda uluslararası
ticari faaliyetlere de artan oranda bir zarar oluşturmaktadır. Ancak, organize
suçun demokrasiye ve uluslararası ticarete verdiği zarar, genellikle yazarlar
tarafından eşanlı olarak incelenmemiştir. Bundan da öte, Ekonomik İşbirliği
ve Kalkınma Teşkilatı (OECD), Amerikan Devletleri Organizasyonu (OAS),
Avrupa Birliği (EU), Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kuruluşlar sadece
kamu görevlileri ile yasal şirketler veya işadamları arasındaki yolsuzluk
konusuna eğilmişlerdir. Daha da dikkat çekici olan husus ise, yapılan bu
çalışmalarda yasal iş dünyasının resmi yolsuzluk konusundaki rolü ve so-
rumluluğu konusunda yeterli dikkat ve özenin harcanmaması olgusudur.
Paranın yazı ve tura kısmı gibi birbirinden ayrıştırılması imkansız olan
yolsuzluk ve organize suç, söz konusu kuruluşlar tarafından gerek önlem
temelinde gerekse araştırma temelinde sanki birbirinden ayrı olgular gibi
ayrı ayrı incelenmiştir (Passas, s. 42).
Bu incelemede önce, yargının yolsuzlukla etkin mücadelesi için gerekli
olan koşullar konusunda genel bir bilgi verilecek, daha sonra ise Türkiye’de,
yargı organlarının yolsuzlukla mücadelesi sırasında karşılaştığı sorunlara
ve çözüm yollarına değinilecektir.
I. GENEL OLARAK
Bir ülkenin gönence kavuşabilmesi için; firma, yurttaş ve hükümet
arasındaki uyuşmazlıkları çözecek, kanun ve diğer mevzuattaki belirsiz-
likleri giderecek ve kurallara zorla uyulmasını sağlayacak olan kurumsal
mekanizmalara gereksinim vardır. Toplumlar; uyuşmazlıkları çözebilmek
için resmi veya gayri resmi (enformel) bir çok mekanizma geliştirmişlerdir.
Bununla birlikte söz konusu mekanizmalardan hiç biri resmi yargı kadar
önemli değildir. Çünkü yalnızca yargı organı; kararlarının uygulanmasını
sağlamak üzere meşru zorlayıcı otoriteye sahiptir ve yine sadece yargı
organı yasama ve yürütme faaliyetlerinin hukuka uygun olup olmadığını
belirleyebilir. Yargının yasama ve yürütmeyle ilgili ilişkileri yargıyı yegane
önemli bir konuma sokmaktadır. Yargı; yasama ve yürütmenin kararlarının
hukuka uygun olup olmadığını denetlediğinden ve kararlarıyla sağlıklı
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 129
makaleler Hasan DURSUN
bir iş hayatı ve siyasi ortam oluşturulmasına büyük katkı sağladığından
sürdürülebilir kalkınmayı sağlama bakımından özgün bir güç konumunda
bulunmaktadır (World Development Report, 1997, s. 100).
Sürdürülebilir kalkınmaya en çok zarar veren hususların başında
yolsuzluk gelmektedir. Bir ülkede yolsuzluk katlanılabilir bir seviyeye
getirilmeden sürdürülebilir kalkınmayı elde etmek ham bir hayalden öte-
ye gidemez. Yolsuzlukları katlanılabilir bir seviyeye indirme bakımından,
yargı önemli bir konumda bulunmaktadır. Ancak, yargının yolsuzluklara
karşı etkin bir mücadele verebilmesi için yargının kendisi şu üç koşulu
bünyesinde eşanlı olarak taşıması gerekir. Bunlar; yargının bağımsızlığı,
yargı kararlarının uygulanmasını sağlayacak nitelikte yargının infaz gücü-
nün bulunması ve yargının etkin bir organizasyona sahip olmasıdır (Karş.
World Development Report, 1997, s. 100).
Yargının, diğer devlet organlarından bağımsız olması söz konusu üç
koşuldan en önemlisi olanıdır. Yargının yasama ve yürütmeyle ilişkisinin
boyutu ne olursa olsun, sanayileşmiş bütün ülkeler ve ekonomik olarak
az gelişmiş bir çok ülke, anayasal hükümleri yorumlayıp uyguladığı ve
yürütmenin hukuka aykırı işlemlerinde yargıya hesap verdiği için yargıya
güven duymaktadır (World Development Report, 1997, s. 100).
Bununla birlikte bir çok ülkede yargı bağımsızlığına gölge düşüren
çok sayıda uygulamalara rastlanılmakta ve hiç bir ülkenin yargısı, yargı
kararlarını etkisiz kılmak için siyasiler tarafından girişilecek çabalara kar-
şı bağışıklığa sahip bulunmamaktadır. Yasama organı ve yürütme, kendi
yargılarını dizginleyebilmek için çok değişik yollara başvurabilmektedirler.
Bu konuda çok sayıda örnek gösterebilmek mümkündür;
a. İdari işlemlere karşı açılan bir davanın duruşmasından bir saat önce,
Malta’daki üst bir mahkemenin yargıçları görevlerinden uzaklaştırılmıştır.
b. Geçmiş Pakistan hükümetleri sık sık yargıçları geçici olarak atamış-
lardır. Yargıçların görev teminatının olmaması, yargıçlar üzerinde siyasal
baskı kurulabilmesi için uygun bir mekanizma oluşturmuştur.
c. Ukrayna Anayasası, yargının yürütmeden bağımsız olduğunu bil-
dirmesine rağmen, yargıçlara konut tahsis edilmesi işini ağırlıklı olarak
yerel yönetimlerin takdirine bırakmıştır. Yargıçlar, yerel yönetim görevli-
lerinin kararlarının iptali yoluna giderlerse, iptal kararı veren yargıçların
ev talepleri bilinçli olarak geciktirilmektedir. (World Development Report,
1997, s. 100).
Yargının yolsuzluklarla mücadelesinde etkinliğini sağlayacak bir başka
koşul, yargı kararlarının uygulanma yetisidir. Uygulamada bunun anlamı;
130 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
devletin diğer organlarının, mahkeme hizmetlerini görebilecek nitelikte
personel istihdamı, çekişmeli mala el koyacak, yönetecek ve davada haklı
çıkana teslim edecek, kısacası, mahkeme kararının icra edilmesini sağla-
yacak şekilde gerekli kaynağı, yargıya tahsis etmesini gerektirir. Bununla
birlikte çoğu ülkelerde yargı kararlarının icra yetisi kısıtlanmaktadır. Örne-
ğin; Polonya’da icra memurları mahkeme tarafından değil Adalet Bakanlığı
tarafından işe alınmaktadır. Polonya’nın yargıçları yeterli ve makul oranda
etkin bir konumda bulunmasına rağmen, artan dava sayısı oranında icra
memurları işe alınamadığından dolayı yargı kararlarının infaz kabiliyetinde
yavaşlık ve sık sık etkinsizlikle karşılaşılmaktadır (World Development
Report, 1997, s. 100).
Yargının yolsuzluklarla mücadelesinde etkinliğini sağlayacak son ko-
şul, yargının organizasyon etkinliğinin sağlanmasıdır. Yargının kurumsal
etkinliğe kavuşması, davaların hızlı bir şekilde çözüme kavuşturulması
açısından yaşamsal bir önem taşımaktadır. Bir davanın sonuçlandırılması
Brezilya ve Ekvator’da ortalama olarak bin beş yüz günü bulmasına rağ-
men, Fransa’da ortalama olarak sadece yüz günde sonuçlandırılmaktadır.
Davaların uzun sürmesi uyuşmazlığın çözümündeki işlem maliyetini artır-
makta ve gizli güç olarak, hak arayanların yargıya başvurmamasına neden
olmaktadır. Bununla birlikte yargının kurumsal etkinliğinin olmamasından
dolayı davaların uzun sürmesi; yargının bağımsızlığı ve yargı kararlarının
uygulanma yetisi koşullarından daha az bir öneme sahiptir. Yargı hantal ve
maliyetli bir şekilde işlese de, eğer yurttaşlar, yargı kararlarının adil olduğu
yönünde inanca sahipseler, o ülkenin yargı sisteminin güvenilirliği vardır
(World Development Report, 1997, s. 100).
II. YARGI ORGANLARININ YOLSUZLUKLA MÜCADELE
EDERKEN KARŞILAŞTIĞI SORUNLAR
Yargı organları, yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında diğer suç
türlerine kıyasla çok fazla güçlüklerle hatta zaman zaman başa çıkılamaz
durumlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Yargı organlarının yolsuzlukla
mücadele ederken karşılaştığı güçlükler oldukça çok boyutlu olmasına rağ-
men; söz konusu güçlükleri siyasal, yasal ve uygulama güçlükleri olarak
üçe ayırabilmek mümkün gözükmektedir (Bertossa, s. 103).
2.1. Siyasal Güçlükler
Türkiye’de yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında yargı organ-
larının baş başa kaldığı en büyük siyasal güçlük; milletvekillerine tanınan
cezai kovuşturma ve soruşturma bağışıklığıdır. Sorun yaratan husus;
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 131
makaleler Hasan DURSUN
Anayasa’nın 83. maddesinin 2. fıkrasının birinci tümcesidir. Bu tümceye
göre; seçimden önce veya sonra bir suç işlediği iddia edilen bir milletvekili,
meclis kararı olmadıkça tutulamamakta, sorguya çekilememekte, tutukla-
namamakta ve yargılanamamaktadır.
Diğer yandan, başbakan veya bakanların görevleriyle ilgili cezai
sorumluluğunun araştırılmasıyla ilgili meclis soruşturması da yolsuzluk
soruşturma ve kovuşturmalarına büyük güçlük çıkarmaktadır. Konuyla
ilgili Anayasa’nın 100. maddesine göre, başbakan veya bakanlar hakkında
ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının en az onda birinin
vereceği önerge ile soruşturma açılabilmekte, meclis gerekli gördüğü tak-
dirde ilgiliyi yüce divana sevk etmekte, yüce divana sevk kararı ancak üye
tam sayısının salt çoğunluğu ile alınmaktadır.
Yargı organlarının yolsuzlukla mücadele ederken karşılaştığı diğer bir
güçlük; yolsuzluk soruşturmasına uğrayan siyasilerin veya siyasi partilerin
özel bir güce sahip olmalarıdır. Özellikle iktidar partisinin veya iktidar
partisine yakın kimselerin yolsuzluk soruşturması daha da güçleşmektedir.
Çünkü iktidar partisi veya iktidar partisine yakın olan siyasiler, özellikle
kamu kurumlarını kendi kontrolleri altında bulundurmakta, bu durum-
dan faydalanarak yolsuzluk delillerini kolaylıkla karartabilmektedirler
(Bertossa, s. 103).
Yargı organlarının yolsuzlukla mücadelesi sırasında karşılaştığı diğer
sorun; yukarıda kısaca anlatıldığı gibi özellikle yürütmeye karşı hakimlerin
bağımsızlığı ve teminatının bulunmaması ile bazı hakimlerin dürüst, onurlu
ve cesur olmamasıdır. Bu tip vasıflara sahip olmayan hakimler; “verilen
talimatların yerine getirilmesi” veya “mesleğinde yükselme olgusuna” yolsuzluk
soruşturma ve kovuşturulmasının doğru bir şekilde sonuca kavuşturulma-
sından daha fazla olarak önem verebilmektedirler (Bertossa, s. 103).
Yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında karşılaşılan diğer bir
önemli güçlük; soruşturma ve kovuşturmayı yürüten hakim ve savcıların
haksız ithama maruz kalmalarıdır. Soruşturma ve kovuşturmayı yürüten
hakim ve savcılar; belirli bir partinin kuklası, belirli bir partinin düşmanı,
belirli bir siyasi kimsenin maşası, belirli bir siyasinin düşmanı veya belirli
bir ideolojinin adamı (komünist, faşist vb.) olarak yaftalanabilmektedir.
Yargıç ve savcılara yöneltilen bu suçlamalar tamamen hayal ürünü olsa
bile, “çamur at izi kalsın” misali, yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarının
selameti zarar görmektedir (Karş. Bertossa, s. 103).
Yolsuzluk fiil ve eylemlerine bulaşanların yaptıkları kirli işlere ülke
çıkarı anlayışıyla yaklaşılması, yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmaları-
na önemli ölçüde sekte vurmaktadır. Kirli işlere bulaşanlardan özellikle
siyasiler; ülkeyi yabancı rekabete karşı koruduklarını, ülkeye istihdam
132 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
olanağı sağladıklarını iddia edebilmektedir. Yine yolsuzluk suçlarından
dolayı sanık konumunda bulunan kimseler; üzerlerine atılı olan suçları
yurttaşların ortak iyiliği veya ülkenin zenginleşmesi amacıyla işlediklerini
savunabilmektedir. Daha açık bir deyişle kirli işlere bulaşanlar, “ne yaptıksak,
ülke için yaptık” deme cüretini gösterebilmektedir (Karş. Bertossa, s. 103).
Kanımca, Türk siyasetinin finansmanının saydam usullere bağlanama-
ması da yolsuzlukla mücadele açısından önemli güçlükler doğurmaktadır.
Siyasi partiler tek başlarına veya koalisyon ortağı olarak işbaşına geldiği
hallerde partilerinin organizasyon ve seçim masraflarını karşılayan kişilere
ihale veya başka bir takım çıkarlar sağlayabilmekte ve böylece derinleşen
yolsuzluğa karşı mücadele daha da zorlaşmaktadır.
Son olarak, kamu kesiminde işe alınma ve görevde yükselme için
nesnel ölçütlerin bulunmaması ve iktidar parti veya partilerinin, kendi
siyasi düşüncelerine yakın kimseleri işe alması veya yükseltmesi yolsuzluk
soruşturma ve kovuşturmalarını güçleştirmektedir.
2.2. Normatif Güçlükler
Yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında karşılaşılan normatif güç-
lükleri anayasal ve yasal güçlükler olarak ikiye ayırmak mümkündür.
2.2.1. Anayasal Güçlükler
Yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında karşılaşılan önemli bir
anayasal güçlük; Anayasa’nın 129. maddesinin son fıkrasıdır. Bu fıkraya
göre memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen
suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması istisnalar dışında idari merciin
iznine tabi tutulmuştur.
Anayasa’nın 38. maddesinin 6. fıkrasındaki “ceza sorumluluğunun şahsi
olması” ilkesi ile 7. fıkrasındaki “genel müsadere cezası verilemez” ilkesi orga-
nize suç ve yolsuzlukla etkin mücadele açısından zafiyet doğurmaktadır.
Yine Anayasa’nın 38. maddesinin son fıkrasında ifade edilen vatandaşın
suç sebebiyle yabancı bir ülkeye geri verilemeyeceği kuralı yolsuzlukla
etkin mücadelenin önünde bir engel oluşturmaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla yargılama yapması
(Anayasa m. 148) ve asker kişilerin askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili
olarak işledikleri suçların askeri yargı tarafından görülmesi (Anayasa m.
145) yolsuzlukla etkin mücadele verilmesini güçleştirmektedir.
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 133
makaleler Hasan DURSUN
2.2.2. Yasal Güçlükler
Yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında karşılaşılan en büyük
yasal güçlük; devlet sırrı ve ticari sırrın somutlaştırılamamış olması, banka
sırrı ve müşteri sırrı gibi kavramların ise mevcudiyetini sürdürmesidir.
Türk Ceza Kanunu’nun 132. maddesinde; devletin güvenliği veya iç veya
dış siyasi menfaatleriyle ilgili bilgi ve belgelerin devlet sırrı niteliğinde
olduğu zımnen tanımlanmakta, Bankalar Kanunu’nun 22. maddesinde ve
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanunu’nun 35. maddesinde banka
ve müşteri sırrından bahsedilmekte, Türk Ticaret Kanunu’nun 57 ve 64.
maddelerinde ticari sır kavramına yer verilmektedir. Devlet sırrı, ticari
sır, banka müşteri sırrı kavramları her ne kadar yasalarda düzenlense de
somutlaştırılamadığı ya da kaldırılamadığı için bir çok yolsuzluk fiil ve
eylemleri bu kavramların içerisine sokulabilmekte, bu yüzden yolsuzluk
soruşturma ve kovuşturmalarından gerekli sonuç elde edilememektedir.
Sanıkların sıfatına ve görevine tabi olarak işlenen görev suçlarının so-
ruşturma ve kovuşturmalarının izne tabi tutulması yolsuzlukla mücadeleyi
güçleştirmektedir. Bu konuda çok sayıda örnek vermek mümkündür. Örne-
ğin; 2.12.1999 tarih ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin
Yargılanması Hakkında Kanun’la; memur ve diğer kamu görevlilerinin
görev suçlarında soruşturma yapılması için izin koşulu aranmaktadır. Yine,
18.1.1972 tarih ve 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 153. maddesinde; no-
terlerin, görevinden doğan veya görevi sırasında işledikleri suçlarından
dolayı kovuşturma yapılabilmesinin Adalet Bakanlığı’nın iznine tabi ol-
duğu belirtilmiştir.
Yine işlenen bir takım suçların soruşturma ve kovuşturulmasının özel
soruşturma ve kovuşturma usullerine tabi tutulması, yargılama birliğini
bozmakta, dolayısıyla yargının yolsuzlukla etkin bir mücadele vermesini
güçleştirmektedir. Bu konuda da çok sayıda örnek bulabilmek mümkündür.
Örneğin; 4.11.1981 tarih ve 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’nun 53.
maddesiyle; YÖK başkan ve üyeleri, üniversite rektörleri, fakülte dekanları
ve öğretim elemanlarının görev suçlarının soruşturulması, özel soruşturma
ve kovuşturma usulüne tabi tutulmaktadır. Yine, 18.1.1972 tarih ve 1512
sayılı Noterlik Kanunu’nun 154. maddesinde; suç işlediği öne sürülen noter
için özel kovuşturma ve soruşturma usulü öngörülmektedir.
4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nun 1.
maddesinde çıkar amaçlı suç örgütünün son derece karmaşık bir şekilde ta-
nımlanması ve ancak belli nitelikteki suçları işlemek üzere yapılan birleşme-
lerin çıkar amaçlı suç örgütü olarak kabul edilmesi, yolsuzluk soruşturma ve
kovuşturmalarına büyük zorluklar çıkartmaktadır. 4422 sayılı Çıkar Amaçlı
Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nun 1. maddesine göre “Doğrudan veya
134 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
dolaylı biçimde bir kurumun, kuruluşun veya teşebbüsün yönetim ve denetimini ele
geçirmek, kamu hizmetlerinde, basın ve yayın kuruluşları üzerinde, ihale, imtiyaz
ve ruhsat işlemlerinde nüfuz ve denetim elde etmek, ekonomik faaliyetlerde kartel
ve tröst yaratmak, madde ve eşyanın azalmasını ve darlığını, fiyatların düşmesini
veya artmasını temin etmek, kendilerine veya başkalarına haksız çıkar sağlamak,
seçimlerde oy elde etmek veya seçimleri engellemek maksadıyla tehdit, baskı, cebir
veya şiddet uygulamak suretiyle yıldırma veya korkutma veya sindirme gücünü
kullanarak suç işlemek için örgüt kuranlara veya örgütü yönetenlere veya örgüt
adına faaliyette bulunanlara veya bilerek hizmet yüklenenlere sadece bu nedenle
üç yıldan altı yıla kadar; örgüte üye olanlara iki yıldan dört yıla kadar ağır hapis
cezası verilir” denilmektedir.
Kara para aklama konusunda temel mevzuat olan 4208 sayılı Kanun’un
kara parayı ve kara para aklama suçunu son derece dar bir şekilde tanımla-
ması da yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarına büyük güçlük çıkart-
maktadır. 4208 sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinin alt
bentlerinde kara para;
1. 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun’undaki,
2. 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkında Kanun’undaki,
3. 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında
Kanun’undaki,
4. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması Hakkında
Kanun’undaki,
5. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 359. maddesinin (b) fıkrasındaki,
6. 4389 sayılı Bankalar Kanun’unun 22. maddesinin (4) numaralı fık-
rasındaki,
7. 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 47. maddesinin 1. fıkrasının
(a) bendinin (1) ila (7) numaralı alt bentlerindeki,
8. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredilen veya Tasarruf Mev-
duatı Sigorta Fonu tarafından tasfiyeye tabi tutulan bankalara dair iflas
ve konkordatoya ilişkin olarak 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 333.
maddesindeki,
9. 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’ndaki Devletin Şahsiyetine Karşı İşlenen
Cürümler ve aynı Kanun’un 179, 192, 264, 316, 317, 318, 319, 322, 325, 332,
333, 335, 335, 339, 341, 342, 345, 350, 403, 404, 406, 435, 436, 495, 496, 497,
498, 499, 500, 504, ve 506. maddelerindeki,
Fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen para veya para yerine geçen
her türlü kıymetli evrakla, mal veya gelirleri veya bir para biriminden
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 135
makaleler Hasan DURSUN
diğer bir para birimine çevrilmesi de dahil, sözü edilen para, evrak, mal
veya gelirlerin birbirine dönüştürülmesinden elde edilen her türlü maddi
menfaat ve değer olarak tanımlanmıştır.
Kara para aklama suçu ise 4208 sayılı Kanun’un 2. maddesinin 1. fık-
rasının (b) bendinde “Türk Ceza Kanunu’nun 296. maddesinde belirtilen haller
haricinde, bu maddenin (a) bendinde sayılan fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen
kara paranın elde edenlerce meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesi,
bu yolla elde edildiği bilinen kara paranın başkalarınca iktisap edilmesi, bulun-
durulması, elde edenlerce veya başkaları tarafından kullanılması, kaynak veya
niteliğinin veya zilyet ya da malikinin değiştirilmesi, gizlenmesi veya sınır ötesi
harekete tabi tutulması veya bu hareketin gizlenmesi, yukarıda belirtilen suçların
hukuki sonuçlarından failin kaçmasına yardım etmek amacıyla kaynağının veya
yerinin değiştirilmesi veya transfer yoluyla aklanması veya kara paranın tespitini
engellemeye yönelik fiiller” şeklinde tanımlanmıştır.
2.3. Uygulama Güçlükleri
Türk Ceza Kanunu; 64. maddesinde asli iştirak, 65. maddesinde ise feri
iştirak şeklini kabul etmiş ve iştirak hallerini tahdidi olarak düzenlemiştir.
Ceza Hukuku’nda geçerli olan kıyas yasağı kuralı gereğince Kanun’da gös-
terilen iştirak şekilleri dışındaki diğer iştirak şekilleri cezasız kalmaktadır.
Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen iştirak şekilleri çağcıl gelişmelere
uygun olmadığı gibi, organize suçla etkin mücadele etmek için de yeterli
değildir.
19.4.1990 tarih ve 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet
ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 14. 13.11.1996 tarih ve 4208 sa-
yılı Kara Para Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’nun 7. ve 30.7.1999 tarih
ve 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nun 6.
maddesinde; ancak sanık mahkum olduğunda mal varlığının zoralımına
karar verileceğinin belirtilmesi, bir başka deyişle yolsuz mal varlığının ceza
davası yoluyla devlete intikal etmesinin öngörülmesi, yolsuzlukla etkili
mücadeleyi güçleştirmektedir.
Yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında etkin bir ceza indirimi
veya muafiyeti mekanizmasının öngörülmemesi de, yolsuzlukla mücade-
leyi güçleştirmektedir.
Kıyı (off shore) bankacılığına veya kıyı merkezlerinde veya ülkede
paravan şirket kurulmasına müsaade edilmesi, yolsuzlukla mücadeleyi
olumsuz olarak derinden etkilemektedir (Karş. Bertossa, s. 104).
136 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
Avukat, noter gibi bir takım profesyonel meslek sahiplerinin mali işler-
de bile sır tutma yükümlülüğü altında bulunması, yolsuzlukla mücadeleyi
güçleştirmektedir. Profesyonel meslek mensuplarının bu tip ayrıcalıklara
sahip olması, yargıcı, yolsuzlukla mücadele ederken güçsüz bir konumda
bırakmaktadır (Karş. Bertossa, s. 104).
III. YARGI ORGANLARININ YOLSUZLUĞA KARŞI ETKİN
BİR MÜCADELE VEREBİLMESİ AMACIYLA ALINMASI
GEREKEN TEDBİRLER
3.1. Siyasal Önlemler
a. Milletvekili Bağışıklığının Yeniden Düzenlenmesi
Yolsuzluğa ve organize suça karşı alınması gereken en önemli siyasal
önlem; Anayasa’nın 83. maddesinin 1. fıkrasının yenilenmesi, 2. fıkrasının
ise daraltılmasıdır. Anayasa’nın yasama dokunulmazlığı başlıklı (Bu arada
Anayasa’nın 83. maddesinin başlığının hatalı olduğunu ifade etmek gere-
kir. Çünkü yasama dokunulmazlığı parlamenter bağışıklığının bir kolunu
teşkil eder. Parlamenter bağışıklığının diğer kolunu yasama sorumsuzluğu
oluşturur. Anılan 83. maddede yasama sorumsuzluğu ve yasama doku-
nulmazlığını beraberce düzenlediği için başlık hatalıdır. “Milletvekili Bağı-
şıklığı” olarak başlığın düzeltilmesi gerekir.) 83. maddesinin 1. fıkrasında
parlamenter bağışıklığının bir görünümü olan yasama sorumsuzluğu ilkesi
düzenlenmektedir. Bu fıkraya göre, “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri,
meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden,
o oturumdaki Başkanlık Divanı’nın teklifi üzerine meclisçe başka bir karar alınma-
dıkça bunları meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamaz”.
Bu fıkrada eleştirilmesi gereken husus, parlamenterin meclis içerisinde kul-
landıkları sözlerin meclis dışında tekrarlanmasının o oturumdaki Başkanlık
Divanı’nın önerisi üzerine meclis kararıyla yasaklanabilmesidir.
Yasama sorumsuzluğu ilkesi ile milletvekilinin, konuşma ve düşünce
özgürlüğünün mutlak bir şekilde sağlanarak, görevini gereği gibi yapması
amaçlanmıştır. Bu açıdan milletvekilinin mecliste ifade ettiği görüşlerini
meclis dışında yaymaktan yasaklanabilmesi, sınırlarının belirsizliği ve keyfi
kullanıma açık olması nedenleriyle yasama sorumsuzluğu ilkesini zedeler.
Bu fıkraya dayanılarak bir milletvekilinin örneğin yolsuzluk konusunda
verdiği önemli bir bilgiyi meclis dışında açıklaması yasaklanabilir. Böyle
bir durumun ise kamu oyunun gerçekleri öğrenme hakkını zedeleyeceği
ve yolsuzlukla mücadeleyi zorlaştıracağı açıktır. Çünkü, bazı durum-
larda yolsuzluğun ortaya çıkarılması, yolsuzluk yapanların mahkum
olmasından daha iyi bir şekilde yolsuzlukla mücadeleye katkı sağlar. Bu
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 137
makaleler Hasan DURSUN
açılardan temsili demokrasinin en önemli kurallarından birisi olan yasama
sorumsuzluğu ilkesi alabildiğince genişletilmeli, milletvekilinin mecliste
ileri sürdüğü düşüncelerin dışarıda açıklanması, ancak bir takım nesnel
kısıtlara tabi olarak (örneğin; üçüncü şahısların kişilik haklarını koruma
gibi) sınırlandırılmalıdır.
83. maddesinin 2. fıkrasında, seçimlerden önce veya sonra bir suç işle-
diği ileri sürülen bir milletvekilinin, meclisin kararı olmadıkça tutulama-
yacağı, sorguya çekilemeyeceği, tutuklanamayacağı ve yargılanamayacağı
belirtilmektedir. Bu hüküm, yolsuzluk ve bu arada organize suçla mücade-
leyi zafiyete düşürmektedir. Bir organize suç grubunu, sokak çetesinden
ayıran özelliklerden birisi, anılan grubun siyasilerle bağlantıya geçerek
kendi faaliyetlerine göz yumulmasını temin etmektir. Dolayısıyla nüfuz sa-
hibi siyasilerle bağlantı kurmaksızın, organize suç gruplarının, faaliyetlerini
etin bir şekilde yürütebilmeleri mümkün değildir. Bu çerçevede yolsuzluk
ve organize suçla mücadelenin etkin olabilmesi için organize suçun siyasi
uzantılarının kolay bir şekilde yargı önüne çıkartılabilmesi yaşamsal de-
recede önem taşımaktadır. Yasama dokunulmazlığı müessesesi nedeniyle
organize suç gruplarına destek veren milletvekili kolaylıkla yargı önüne
çıkartılamamakta, dolayısıyla bazı organize suç faaliyetlerinin failleri ce-
zasız kalabilmektedir. Daha somut bir deyişle, meclisin çoğu durumlarda
siyasal dürtülerle dokunulmazlık dosyalarını rafa kaldırması nedeniyle,
yolsuzluk ve organize suçla mücadele zafiyete uğramaktadır.
Son yıllarda İtalya’nın yolsuzluk ve organize suça karşı verdiği mü-
cadelede başarılı olmasının temel nedenini, yasama dokunulmazlığının
sınırlandırılarak, organize suç gruplarının yasamadaki uzantılarını ko-
laylıkla yargı önüne çıkartılması oluşturur. Bu açılardan Anayasa’nın 83.
maddesinin 2. fıkrası değiştirilerek; milletvekiline sadece “tutulmama ve
tutuklanmama” dokunulmazlığı sağlanmalı, diğer durumlarda milletvekili
ile yurttaş eşit koşullarda bulunmalıdır.
b. Meclis Soruşturması Usulünün Kaldırılması
Anayasa’nın 100. maddesi gereği; bakanların görevleriyle ilgili suçla-
rı, meclis soruşturması yoluyla araştırılmakta ve soruşturma sonucunda,
ilgili bakanın Yüce Divan’a sevk edilmesine meclisçe karar verilebileceği
belirtilmektedir. Sadece işbaşında bulunan bakanların görev suçları meclis
soruşturması yoluyla belirlenmemekte, görevinden ayrılmış olan bakanların
görev suçları bile, meclis soruşturması yoluyla saptanmaktadır.
Yargı organlarının yolsuzluğa karşı etkin bir mücadele verebilmesi için
kanımca, Anayasa’nın 100. maddesinin kaldırılarak meclis soruşturması
138 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
usulünün terk edilmesi gerekir. Bir kere, meclisin yürütme üzerinde yargısal
nitelikte denetim yolu diyebileceğimiz bu usul, uygulamada kimi durum-
larda bakanların yolsuzluğunu ortaya çıkarmak amacıyla değil, bakanların
yolsuzluklarını örtmek için kullanılmaktadır. Hatta bu yol öyle partizanca
amaçlarla kullanılmaktadır ki, benim iktidarımın bakanının yolsuzluğunu
örtersen ben de senin iktidarının bakanının yolsuzluğunu örterim şeklinde
pazarlıklara bile neden olabilmektedir. İkincisi, bakan dahi olsa herkesin
yargılanma hakkı bulunmaktadır. Meclis soruşturması sonucu Yüce Di-
van’a sevk edilmeyen bakan, vicdanen huzursuz olabilir ve Yüce Divan’da
yargılanarak beraat etmek isteyebilir. Ayrıca, Yüce Divan’a gönderilmeyen
bakan hakkında, toplum masumiyet duygusu duymayabilir. Bu açıdan hu-
kukun üstünlüğü ve insancıl açıdan herkese yargılanma hakkının tanınması
mutlak bir gerekliliktir. Son olarak, bakan hakkında meclis soruşturması
ya bakan hakkında bir iddiaya ya da meclis araştırması sonucunda ortaya
konan olgulara dayanılarak yapılır. Bakan hakkında ortaya atılan iddiaları
veya olguları meclisin yerine ceza mahkemelerinin değerlendirmesi daha
yerinde olacaktır. Çünkü ceza mahkemelerinde her şey her şeyle ispat edi-
lebilir ve hiç bir şey kesin delil oluşturamaz. Daha somut bir deyişle, iddia
veya olguları daha geniş bir şekilde değerlendirme olanağı bulunan ceza
mahkemelerinin bakanı yargılaması daha yerinde olacaktır.
c. Siyasetin Finansmanının Saydam Hale Getirilmesi
Mark Hanna adlı Amerikalı bir politikacı, (ölm. 1904) siyasette iki şey
çok önemlidir; birisi para, diğerini ise şu anda hatırlamıyorum! diyerek
siyasette paranın önemini son derece veciz bir şekilde ifade etmiştir.
Yargının yolsuzluğa karşı etkin bir mücadele verebilmesi amacıyla
siyasetin finansmanı mutlak bir şekilde saydamlaştırılmalıdır. Türkiye,
siyasetin finansmanını saydamlaştıramadığından, siyasetin finansmanını
sağlayanlar ile siyasetçilerin finansman sağlayıcılarına sunduğu çıkarlar
arasındaki çıkar ilişkisi ortaya çıkartılamamakta, bir çok yolsuzluk olayları
karanlıkta kalmaktadır.
Siyasetin saydam hale getirilmesi için alınması gerekli önlemeleri en
genel hatları ile şu şekilde ortaya konulabilir;
a. Bir adayın seçim kampanyasında harcayabileceği para miktarına üst
bir tavan getirilmesi (örneğin; en yüksek devlet memuru aylığının azami
üç katı vb.) ve getirilen tavanı aşmayacak ölçüde adaya bağış ve yardımda
bulunacakların ilan edilmesi gerekir. Böylelikle seçimden önce adaya bağış
ve yardım yapanlar ile seçimden sonra adayın, bağış ve yardımcılara sağ-
layacağı çıkarlar arasında ilişki kolaylıkla ortaya çıkartılabilir.
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 139
makaleler Hasan DURSUN
b. Siyasal partilerin masrafları organizasyon ve seçim masrafları olarak
ikiye ayrılmalı ve söz konusu masrafların mali kaynakları farklı hükümlere
tabi tutulmalıdır. Siyasal partinin organizasyon masrafı, sadece o partinin
parti üyeleri tarafından karşılanmalıdır. Bu çerçevede, Anayasa’nın siyasi
partilerle ilgili hükümlerinde değişikliğe gidilerek siyasal partilerin özel
menfaat gruplarından (şirketlerden, parti üyesi olmayan kişilerden) bağış
almaları ve diğer çıkar ilişkisine girmelerinin yasaklanması gerekir. Diğer
yandan, bir partiye hazine yardımı yapılırken o partinin en son milletvekili
seçimlerinde hangi oranda oy aldığına göre yardım yapılmaktan kaçınılma-
sı, siyasal partilere seçimlerde yapılacak hazine yardımı, seçime katılmaya
hak kazanan tüm siyasal partiler arasında eşit bir şekilde üleştirilmelidir.
c. Son olarak; siyasi partilerin malvarlıklarını ve gelir gider hesaplarını
denetleme işi, ağır bir iş yükü altında bulunan Anayasa Mahkemesi’nden
alınarak partilerin teşkilatlarının bulunduğu il ve ilçe mahkemelerine
devredilmelidir.
d. Kamuda İşe Alma veya Görevde Yükselmenin Nesnel
(Objektif) Ölçütlere Bağlanması
Kamu kesiminde işe alma veya görevde yükselme için yeterli nesnel
ölçütler bulunmamakta ve özellikle iktidarda bulunan siyasiler; kamu ku-
rumunda işe adam alırken veya kamu görevlilerini görevde yükseltirken
kendi akrabalarını (nepotizm) veya dost veya arkadaşlarını (kronizm)
veya kendi siyasal yandaşlarını (partizanlık) tercih edebilmektedirler.
iktidar parti veya partilerinin, kendi siyasi düşüncelerine yakın kimseleri
işe alması veya yükseltmesi yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarını
güçleştirmektedir.
Anayasa’nın 70. maddesinin 2. fıkrasında; kamu hizmetine alınmada,
görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez denilmiş,
128. maddesinin son fıkrasında ise “Üst kademe yöneticilerinin yetiştirilme usul
ve esasları, kanunla özel olarak düzenlenir” şeklinde bir hükme yer verilmiş,
buna karşın uygulamada, gerek kamu görevine atanmada gerekse kamu
görevlisinin göreve yükseltilmesinde yaygın bir şekilde akraba, eş, dost ve
parti yandaşlarını kayırma olgusuyla karşılaşılmıştır.
Yargının yolsuzluklara karşı etkin mücadele verebilmesi amacıyla ge-
rek kamu görevine alınmada gerekse kamu görevlisinin üst düzey görevle-
re atanmasında öznel değerlendirmeleri yok denilecek seviyeye getirecek
nesnel kriterlere mutlak bir gereksinim bulunmaktadır. Gerek kamu göre-
vine alınma gerekse üst düzey görevlere atanmada yeterli nesnel ölçütler
olmadığı için kimi durumlarda siyasetçi ve bürokrat el birliği ile yolsuzluk
140 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
yapabilmekte, bazen ise siyasetçinin yaptığı yolsuzluk kanıtları, kayırma-
cılık yoluyla göreve gelmiş bürokratlar tarafından karartılabilmektedir. Bu
durumun ise yolsuzlukla mücadeleyi ne kadar zorlaştırdığı ortadadır.
Kamu görevine atanma veya görevde yükseltmeyi tarafsız bir şekilde
sağlayabilmek için kanımca şöyle bir yol izlenmelidir. Kamu görevine alın-
ma işi sadece Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nin yapacağı sınav
sonucu olmalı, işe alacak kuruma herhangi bir inisiyatif (örneğin; sözlü sı-
nav) tanınmamalıdır. Sözlü sınavın mutlaka yapılması gereken mesleklerde
ise (örneğin; TRT spikerliği) dışarıdan konunun uzmanlarından oluşan bir
kurul oluşturulmalı, sınavı o kurul yapmalıdır. Görevde yükselmede ise
kamu görevlisine sadece bulunduğu makam veya mevkiden bir üst makam
veya mevkie çıkma hakkı verilmeli, üst makam veya mevkie çıkma hakkı
ise ya kurum tarafından yapılacak test usulü yazılı sınavdan başarılı not
alanlara ya da Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi’nin açacağı yöneticilik
kursunu başarı ile bitirenlere verilmelidir.
e. Yargıçların Tam Bir Şekilde Bağımsızlığı ve Tarafsızlığını
Sağlayacak Düzenlemeler Yapılması
Türkiye’de yargıç bağımsızlığı tam olarak sağlanamadığından yolsuz-
luklara karşı etkin mücadele verilememektedir. Özellikle ucu siyasilere
dokunan yolsuzları etkin bir şekilde ortaya çıkarmak ve soruşturabilmek
kahramanlık gerektirmektedir. Çünkü Türkiye’de siyasiler, beğenmediği
yargıçların özlük haklarını olumsuz etkileyebilecek bir takım mekanizma-
lara sahiptirler. Kanımca, yargıçların, yolsuzluk soruşturma ve kovuştur-
malarını etkin bir şekilde ortaya çıkaramadığı, dolayısıyla kahramanlık
yapamadığı için suçlanması da yerinde değildir. Çünkü hiç kimseden
görevini yaparken kahramanlık göstermesi beklenilemez. Bu çerçevede,
yargının yolsuzlukları etkin bir şekilde soruşturma ve kovuşturabilmesi
için yargıç bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlayacak önlemler alınmasına
mutlak bir gereksinim bulunmaktadır.
Yargıçların bağımsızlığı ve tarafsızlığı iki açıdan değerlendirilmek du-
rumundadır. Bunlardan ilki öznel (subjektif) açıdan bağımsızlıktır. Öznel
açıdan bağımsızlık; yargıcın kişisel anlamda önyargısız ve tarafsız olmasını
gerektirir. Yargıçların önyargısız ve tarafsız olmasını temin için; yargıçlar,
gerek adaylık gerekse meslek içinde eğitim ve öğretime tabi tutulmalı ve
belirli bir bilinç düzeyine ulaştırılması gerekir. Diğeri ise nesnel (objek-
tif) açıdan bağımsızlıktır. Nesnel açıdan bağımsızlık; yargıcın her türlü
kuşkudan uzak olacak biçimde gerekli güvencelere kavuşması anlamına
gelir. Yargıçların nesnel yönden tarafsızlığını sağlamak üzere Hakimler
ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, Hakimler Yüksek Kurulu’na dönüştürül-
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 141
makaleler Hasan DURSUN
mesi, Hakimler Kurulu’nda Adalet Bakanı ve Müsteşara yer verilmemesi,
yargıçların rızası alınmadan savcılığa geçirilmesi yoluna gidilmemesi, yar-
gıçların Adalet Bakanlığı Merkez Teşkilatı’nda geçici veya sürekli istihda-
mına yer verilememesi, daha somut bir deyişle, Adalet Bakanlığı, kürsü
yargıcına ihtiyaç duymayacak tarzda profesyonel uzmanlardan oluşan bir
yapıya kavuşması, yargıçların özlük işlerinin Hakimler Kurulu tarafından
düzenlenmesi ve Hakimler Kurulu’nun yönetsel ve mali açılardan özerk
bir yapıya kavuşturulması gerekir (Karş. TÜSİAD, Yargılama Düzeninde
Kalite, 1998, s. 28 vd.).
3.2. Normatif Önlemler
3.2.1. Anayasal Önlemler
Yolsuzluğa ve bu arada yolsuzluğun bir türü olan organize suça karşı
yargının etkin mücadele verebilmesi amacıyla anayasal bir takım tedbir-
lerin alınması kaçınılmaz gözükmektedir. Aşağıda bu tedbirlere ayrıntılı
bir şekilde yer verilecektir.
a. Organize Olarak İşlenen Suçlarda Cezai Sorumluluğun
Ortak Olması
Organize suça karşı 1994 yılında yayımlanan Napoli Siyasal Bildirge-
si ve Küresel Eylem Planı’na uyum sağlamak açısından Anayasa’nın 38.
maddesinin 6. fıkrasında ifade edilen “ceza sorumluluğu şahsidir” ilkesinden
sonra gelmek üzere “ancak suçun organize bir şekilde işlendiği durumlarda ceza
sorumluluğu ortaktır” ilkesinin ilave edilmesi yerinde olacaktır. Suçun orga-
nize bir şekilde işlendiği durumlarda ceza sorumluluğunun şahsi olduğu
ilkesi çerçevesinde, yalnızca suçu icra eden kimse veya kimselerin cezalan-
dırılması adalet duygusuna uygun değildir. Çünkü kişi veya kişiler mensup
olduğu suç organizasyonunun hedefini gerçekleştirmek için suç işlemekte,
dolayısıyla o suçun arkasında anılan organizasyon bulunmaktadır. Yine
ceza sorumluluğunun şahsi olması yüzünden suç organizasyonları tam
anlamıyla çökertilememektedir. Bir başka deyimle anılan ilke yüzünden
güvenlik görevlileri yalnızca suçu işleyenler üzerinde yoğunlaşmakta, suç
organizasyonunun diğer mensuplarının bilinmesi halinde bile anılan kim-
selerin o suçtan cezai bir sorumluluklarının olmaması nedeniyle güvenlik
görevlileri diğer mensuplar üzerinde odaklanamamaktadırlar. Bu açılardan
bir organize suç grubu mensubunun işlediği bir suç için o grubun diğer
mensupları sorumlu tutulacak olursa organize suç gruplarının çökertilmesi
kolaylaşacak ve kişilerin organize suç gruplarına katılımı büyük ölçüde
engellenecektir.
142 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
b. Genel Müsadere Cezası Verilemez İlkesine İstisna Tanınması
Yolsuzluğa ve organize suça karşı yargının etkin bir mücadele vere-
bilmesi amacıyla alınması gereken başka bir anayasal tedbir; yine, Napoli
Siyasal Bildirgesi ve Küresel Eylem Planı’na uyum sağlamak açısından ana-
yasanın 38. maddesinin 7. fıkrasında ifade edilen “genel müsadere cezası veri-
lemez” ilkesinin başına “suç organizasyonlarının malvarlıkları hariç” ibaresinin
ilave edilmesidir. Uluslararası toplum, organize suça karşı etkin mücadele
etmek amacıyla ülkelere suç organizasyonlarının tüm malvarlıklarını elle-
rinden alacak düzenlemelerin yapılması tavsiyesinde bulunmaktadır. Bir
organize suç grubunun malvarlığı anılan grubun faaliyetlerini yürütebilmek
açısından her şey olduğundan, uluslararası toplum, suç organizasyonlarının
malvarlıklarının ellerinden alınmasını, anılan organizasyonlarının çökerti-
lebilmesini sağlamak açısından neredeyse olmazsa olmaz koşul (conditio
sine qua non) olarak görmektedir.
c. Bir Tüzel Kişilik Mensubu Tarafından Tüzel Kişilik
Adına ve/veya Yararına Olarak İşlenen Suçlarda İlk
Amirin Cezai Sorumluluğa Tabi Tutulması ve Tüzel
Kişiye Para Cezası Verilmesi
Yolsuzluğa ve diğer suçlara karşı etkin mücadele verilebilmesi ama-
cıyla alınması gereken tedbirlerden birisi, Anayasa’nın 38. maddesine bir
fıkra ilave edilerek, bir tüzel kişilik mensubu tarafından tüzel kişilik adına
ve/veya hesabına işlenen suçlarda, suç failinin ilk derece amirinin cezai
sorumluluğunun olduğunun belirtilmesidir. Anayasa’nın 38. maddesine
ilave edilecek fıkra şu şekilde olmalıdır: “Suçun tüzel kişilik adına ve/veya
hesabına işlenmesi halinde suç failinin ilk derece amirinin cezai sorumluğu sak-
lıdır”. Bu hükümden sonra ilgili kanunlarda değişikliğe gidilerek suç fai-
linin, yolsuzluğun işlenmesine katılmayan ilk derece amirine hapis cezası
öngörülmelidir.
Tüzel kişilik adına ve/veya hesabına işlenen suçlarda suç failinin ilk de-
rece amirinin cezai sorumluluğuna gidilmesi yolsuzlukla etkin mücadeleye
katkı sağlayabileceği gibi yolsuzluk olaylarının daha kolay bir şekilde ortaya
çıkmasına da katkı sağlayabilecektir. Yolsuzluğun işlenmesine katılmayan
tüzel kişiliğin ilk derece amiri, kendisi için öngörülecek cezadan, tüzel kişi-
likte kendisine bağlı olarak çalışan elemanların yolsuzluk yapmamaları için
tamim, genelge gibi soyut iç düzenleyici işlemler yayımladığını ileri sürerek
kurtulamamalıdır. İlk derece amiri, söz konusu cezadan ancak, kendisine
bağlı tüzel kişilik elemanlarının yolsuzluk yapmamaları için her türlü ob-
jektif dikkat ve özen vazifesini yerine getirdiğini veya her türlü dikkat ve
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 143
makaleler Hasan DURSUN
özen vazifesini yerine getirse bile yine de o tüzel kişilik elemanının veya
elemanlarının yolsuzluk yapacağını kanıtlayarak kurtulabilmelidir.
Ayrıca, Anayasa’nın 38. maddesine bir başka fıkra ilave edilerek, tüzel
kişilikte çalışan her hangi bir kişi tarafından tüzel kişilik yararına işlenen
suçlarda tüzel kişiye para cezası verileceği öngörülmelidir. Bu hükümden
sonra ilgili kanunlarda değişikliğe gidilerek, sadece tüzel kişiliği temsil
etme veya tüzel kişilik adına karar alma yetkisine sahip olanlar tarafından
tüzel kişilik lehine işlenen yolsuzluk suçlarında değil, herhangi bir tüzel
kişilik elemanı tarafından tüzel kişilik yararına işlenen yolsuzluk suçların-
da da tüzel kişiye para cezası öngörülmesi gerekir. Çünkü, herhangi bir
tüzel kişilik elemanı tarafından da tüzel kişilik lehine yolsuzluk suç veya
suçlarının işlenebilmesi olanaklıdır.
d. Kamu Görevlilerinin Yargılanmasında İzin Şartının Kaldırılması
Yolsuzluğa ve organize suça karşı alınması gereken diğer bir anayasal
tedbir, Anayasa’nın 129. maddesinin 6. fıkrasının değiştirilmesidir. Bu fık-
raya göre memurlara ve diğer kamu görevlilerine karşı ceza kovuşturması
açılabilmesi için idarenin izin vermesi gerekmektedir. Bu hüküm yalnızca
kamu görevlileri ile vatandaşlar arasında anayasanın 10. maddesinde dü-
zenlenen yasa önünde eşitlik ilkesini ihlal etmekle kalmamakta, yolsuzluğa
yardım ve yataklık eden kamu görevlilerinin yargılanmasında da büyük
sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Organize bir suç grubunu, sokak çetesinden
ayıran husus; organize suç grubunun, faaliyetlerine göz yumulmasını te-
min etmek için kamu görevlileri ya da siyasetçiler ile çıkar ilişkisi içerisine
girmesidir. Bu açıdan bir organize suç grubu, faaliyetlerini daha kolay bir
şekilde yürütebilmek için ya siyasetçilerle ya da kamu görevlileri ile mutlaka
bir çıkar ilişkisine girer. Ancak Anayasa’nın 129. maddesinin 6. fıkrasının;
çetelerle yolsuz ilişkisi içerisine giren kamu görevlilerinin etkin bir şekilde
yargılanmasını engellediği açıktır. Organize suç gruplarıyla çıkar ilişkisine
girerek iğfal edilen kamu görevlilerinin etkin bir şekilde yargılanabilmesi
ve böylece suç organizasyonlarının faaliyetlerini etkinsizleştirebilmek açı-
sından anayasanın 129. maddesinin son fıkrasının “memurlar ve diğer kamu
görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması
açılması, hiç bir idari merciin iznine tabi tutulamaz” şeklinde değiştirilmesi
yerinde olacaktır.
e. Adli Yargının Önündeki Anayasal Engellerin Kaldırılması
Yolsuzluk ve organizeye karşı yargı tarafından etkin bir mücadele
verilebilmesi amacıyla adli yargının önündeki anayasal engeller de kaldı-
144 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
rılmalıdır. Adli yargının önündeki anayasal engellerin başında, Anayasa
Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla bazı kişileri yargılama yetkisine sahip
olması (Anayasa m. 148) gelir. Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla
yargılama yetkisine sahip olması; doğal yargıç ve yargılama birliği ilkesine
aykırı düşmekte; bunun yanında, farklı yargılama düzenlerine sahip olan
kişilerin yolsuzluğu birlikte gerçekleştirdikleri durumlarda, yolsuzluk fa-
illerinin farklı yargılama düzenini oluşturan mahkemelerde yargılanması
sonucunu doğuracağından ve böylece olayın bütünlüğünün bozulmasına
yol açacağından yolsuzlukla mücadeleyi de etkinsizleştirmektedir. Bu açı-
dan Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla yargılama yapma yetkisi
kaldırılarak, Yüce Divan sıfatıyla yargılanacak kimselerin adli yargılama
düzenine tabi olmaları esası kabul edilmelidir.
Adli yargının önündeki diğer bir anayasal engeli, yolsuzluğa askeri ve
sivil kimselerin beraberce bulaştığı durumlarda, sivil şahsın adli yargıda,
askeri şahsın ise askeri yargıda yargılanması oluşturur. Örneğin; askeri
bir ihalede askeri personele rüşvet veren sivil şahıs, adli yargıda, askeri
şahıs ise askeri yargıda yargılanır. Mevcut hukuk sisteminin; değişik yargı
düzenine tabi kimseler tarafından birlikte gerçekleştirilen bir suçu, deği-
şik yargı düzenlerine tabi tutması, bilime ve ceza yargılamasındaki çağcıl
gelişmelere aykırıdır. Çünkü bir suçun değişik kişiler tarafından ortak bir
şekilde işlendiği durum, ceza yargılamasında objektif bağlantı olarak kabul
edilmekte; objektif bağlantı bulunan hallerde davaların farklı yargı düzen-
lerine tabi tutulması ise objektif bağlantının doğasına aykırı görülmektedir.
Bir başka deyimle objektif bağlantı halinde davanın sanıklarının hiç bir şe-
kilde birbirinden ayrılamayacakları (indivizibilite) esası benimsenmektedir
(Fazla bilgi için bkz., Erem, s. 111). Bu açılardan bir suçun farklı yargılama
düzenine tabi değişik sanıklar tarafından işlendiği durumlarda, sanıkların
işgal ettiği mevki veya makama bakılmayarak bütün sanıkların tek bir yargı
düzenine (adli yargıya) tabi tutulması; birçok yolsuzluk ve organize suç
olaylarının ortaya çıkartılması ve anılan davaların hızlı görülmesi bakımla-
rından yaşamsal derecede önem taşımaktadır. Bu çerçevede suçun adli ve
askeri yargı düzenine tabi kişiler tarafından birlikte işlendiği durumlarda
adli yargının yetkili olmasını öngören anayasal bir sistem getirilmelidir.
f. Vatandaşın Geri Verilmezliği Kuralının Değiştirilmesi
Yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarına güçlük çıkaran son husus;
vatandaşların işlenen bir suç nedeniyle yabancı ülkeye geri verilmezliği
kuralıdır. Anayasa’nın, 7.5.2004 tarih ve 5170 sayılı Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası’nın Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun’la Deği-
şik 38. maddesinin son fıkrasında “Uluslararası Ceza Divanı’na taraf olmanın
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 145
makaleler Hasan DURSUN
gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir
ülkeye verilemez” denilmektedir.
Günümüzde yolsuzluk, kara para aklama faaliyetleri ve organize suçlar
gittikçe uluslararası bir boyut kazanmış, uluslararası boyut kazanan bu
faaliyetlere karşı etkin mücadele verebilmek için vatandaşların suç sebe-
biyle yabancı bir ülkeye verilemez kurallarından vazgeçilmesi gerekmiştir.
Uluslararası eğilim; ulus devletler tarafından sayılacak belirli suçlar dışın-
da (örneğin; sırf siyasi suç, askeri suç vb.) diğer tüm suçlarda vatandaşın
suç sebebiyle suçun işlendiği ülkeye iade edilmesi yönündedir. Bu açıdan
anayasanın 38. maddesinin son fıkrasının kaldırılarak, Ceza Muhakemeleri
Usulü Kanunu’nda, vatandaşın hangi suçlar nedeniyle yabancı ülkelere ve-
rilemeyeceği gösterilmeli, sayılmayan suçlarda ise vatandaşın suç sebebiyle
yabancı ülkeye iade edileceği esası getirilmelidir. Böyle bir yola gidilirse,
Türkiye, örneğin; yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında, milletle-
rarası adli yardım ve suçluların iadesi mekanizmalarından daha kolay bir
şekilde yararlanacak; böylelikle, yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarını
daha etkin bir şekilde yürütme olanağına kavuşacaktır.
3.2.2. Yasal Önlemler
Bu kısımda, yargının yolsuzluğa karşı etkin bir mücadele verebilmesi
amacıyla alınması gerekli yasal önlemler üzerinde durulacaktır.
a. Sır Konusunda Düzenleme Yapılması
Yolsuzluğa karşı alınması gerekli yasal tedbirlerden en önemlisi; say-
damlık ve herkesin hukuka bağlı olması ilkeleri çerçevesinde mevzuatta
gerekli düzenlemelerin yapılmasıdır (Van Duyne, s. 54-57). Saydamlık
prensibinin Türkiye’de karşılaştığı en büyük engel; devlet ve ticari sır-
ların somutlaştırılamamış, banka ve müşteri sırlarının ise mevcudiyetini
sürdürüyor olmasıdır. Türkiye’de yapılan kimi yolsuzluklar sır kavramının
içerisine sokulmakta ve yaygın bir gizlilik kültürü bulunmaktadır. Gizli-
lik kültürü ile etkin bir mücadele verebilmek amacıyla devlet ve ticari sır
kavramları somutlaştırılmalı ve mevzuatta gereksiz yere sır teşkil eden
hususlar (müşteri ve banka sırrı vb.) ayıklanmalıdır. Aşağıda konu hakkında
ayrıntılı bilgi verilmektedir.
Yargı organlarının yolsuzluğa karşı etkin mücadele verebilmesinin
önündeki en büyük engellerden birisi, devlet sırrı kavramının son dere-
ce geniş bir şekilde tanımlanmış, bir başka deyişle, somutlaştırılamamış
olmasıdır. Gerçekten de Türk Ceza Kanunu’nun 132. maddesinde devlet
146 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
sırrı; devletin güvenliği veya iç veya dış siyasi menfaatleriyle ilgili bilgi ve
belgeler şeklinde zımnen ancak oldukça geniş bir şekilde tanımlanmıştır.
Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasi menfaati gibi kavramlar son
derece belirsiz bir görünüm arz etmekte, içeriğini belirlemekte büyük
güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Daha somut bir deyişle, söz konusu kav-
ramların içeriği zaman ve mekana göre değişebildiği gibi, yorumlayanların
anlayışına göre de farklı olabilmektedir. Kuşkusuz en çağcıl ülkelerde bile
devlet sırrı kavramı bulunmaktadır. Ancak çağcıl ülkelerin hiçbirisi, kendi
devlet sırrını Türkiye kadar geniş bir şekilde tanımlamamıştır. Bu açıdan,
yolsuzluğa karşı etkin bir mücadele verilebilmesi için devlet sırrı kavra-
mının yeniden belirlenmesi ve tanımının somutlaştırılmasına mutlak bir
gereksinim bulunmaktadır.
Yargı organlarının yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında karşı-
laştıkları diğer bir sorun; ticari sır kavramının belirsiz olması, daha doğrusu
tanımlanmamış olmasıdır. Örneğin; Türk Ticaret Kanunu’nun 57, 64, 358 ve
363. maddelerinde ticari sırlar konusunda çeşitli hükümlere rastlanılmak-
ta; ancak, nelerin ticari sır olduğu somut bir şekilde gösterilememektedir.
Ticari sırrın, sadece işletme veya şirketin fikri ve sınai haklarını koruyacak
şekilde yeniden tanımlanması, yolsuzlukların ticari sır kavramının içerisine
sokulmasını önleyecek ve yolsuzlukların kolaylıkla ortaya çıkartılmasına
katkı sağlayacaktır.
Yargı organlarının yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında karşı-
laştıkları diğer bir önemli sorun; Türkiye’de banka ve müşteri sırrı kavram-
larının oldukça geniş bir şekilde uygulanmasıdır. Örneğin; 18.6.1999 tarih
ve 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 22. maddesinin 8. bendinde, bankaların
mensupları ve diğer görevlilerinin, sıfat ve görevleri dolayısıyla öğrendik-
leri bankalara veya müşterilerine ait sırların, bu konuda kanunen açıkça
yetkili kılınan mercilerden başkasına açıklanamayacağı, bu yükümlülüğün
görevden ayrılmalarından sonra da devam edeceği, bu madde hükmüne
aykırı davrandığı tespit edilen kişiler için bir yıldan üç yıla kadar ağır hapis
ve bir milyar liradan az olmamak üzere ağır para cezasına hüküm olunacağı,
banka ve müşterilerine ait sırları açıklayan üçüncü kişiler hakkında da aynı
cezaların uygulanacağı ifade edilerek ticari sır ve müşteri sırrı kavramlarına
olabildiğince geniş bir şekilde yer verilmiştir.
Bankalar Kanunu’nda yer alan bu hüküm, yolsuzluklara karşı etkin
mücadele verebilmek amacıyla mali kurumların da saydam olmasını iste-
yen çağcıl akımlara aykırı düştüğü gibi, ceza hukukunun temel ilkelerine
de aykırılık taşımaktadır. Her şeyden önce, sır kapsamına nelerin girdiği
somut bir şekilde gösterilmemiştir. Sır kapsamına nelerin girdiği somut
bir şekilde gösterilmeden, belirsiz bir şekilde, banka veya müşterilerine
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 147
makaleler Hasan DURSUN
ait sırlardan bahsedilmesi, ceza hukukunda geçerli olan kanuni tipiklik
ilkesine aykırılık oluşturur. Söz konusu ilke gereği; suçun yasal unsurları,
değişik yorumlara meydan vermeyecek ölçüde açık ve kesin bir şekilde
belirtilmelidir.
Çağcıl ülkeler, yolsuzluğa karşı etkin mücadele verebilmek amacıyla
mevzuatlarından banka ve müşteri sırrı kavramını atmaya başlamışlar ve
banka ve müşteri ile ilgili korunması gereken bir takım hukuki yararları,
Kişisel Verilerin Korunması Yasası’nda düzenlemeye başlamışlardır. Bu
çerçevede kanımca, mevzuattan banka ve müşteri sırrı kavramları çıkar-
tılmalı, banka ve müşterilerle ilgili korunması gereken hukuki menfaatler,
çıkarılması gerekli olan kişisel verilerle ilgili yasaya konulmalıdır. Daha
somut bir deyişle, sadece banka ve müşterinin mali ve iktisadi gücü ile
itibarını kapsayan hususlar, hukuksal korumaya değer görülerek, çıkarıl-
ması faydalı olacak kişisel verilerin korunması ile ilgili yasaya konulması
gerekir.
b. İzin Şartının Kaldırılması
Kanun koyucu, failin durumu ve vasfını dikkate alarak, fail hakkında
soruşturma ve kovuşturma yapılmasını izne bağlayabilmektedir. Bu ko-
nuda çok sayıda örnek bulmak mümkündür. İzin koşulunu öngören, 4483
sayılı yasadan yukarıda bahsedildi. Başka bir takım yasalarda da yargıla-
ma yapılabilmesi için izin koşulu öngörülebilmektedir. Örneğin; Kamu
İktisadi Teşebbüsleri Personel Rejimi’nin düzenlenmesi hakkındaki 399
sayılı Kanun hükmünde kararnamenin 11/d maddesinde; kamu iktisadi
teşebbüsü genel müdürü ve yönetim kurulu üyelerinin görevlerini icra
sırasında işledikleri suçlardan dolayı yargılanmalarının ilgili bakanının
iznine tabi olduğu belirtilmiştir.
Yukarıda da belirtildiği üzere yolsuzluğa karşı en etkili yasal yöntem;
saydamlık ve herkesin hukuka bağlı olması ilkeleri çerçevesinde mevzuatta
gerekli düzenlemeleri yapmaktır. Görev suçu bile olsa, bir kamu görevlisi-
nin yargılanabilmesi için izin şartının öngörülmesi herkesin hukuka bağlı
olması ilkesine aykırılık taşır ve yolsuzlukla mücadeleyi zafiyete uğratır.
Bazıları, 19.4.1990 tarih ve 3628 sayılı Kanun’un 17. maddesi gereği,
rüşvet, ihtilas ve zimmete para geçirme, görev sırasında veya görevinden
dolayı kaçakçılık, resmi ihale ve alım ve satımlara fesat karıştırma, devlet
sırlarının açıklanması veya açıklanmasına sebebiyet verme suçlarında veya
bu suçlara iştirak etme halinde izin şartının öngörülmediği, dolayısıyla
başka suçlarda (örneğin; görev suçlarında) izin şartının öngörülmesinin
yolsuzlukla etkin mücadele açısından bir zafiyet doğurmayacağını iddia
148 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
etmektedir. Kanımca bu görüş doğru değildir. Bir kere, yolsuzluk suçla-
rı sadece 3628 sayılı Kanun’un 17. maddesinde sayılan suçlardan ibaret
değildir. Türk Ceza Kanunu’nun 230. maddesinde düzenlenen görevi
ihmal suçu ile 240. maddesinde düzenlenen görevin genel nitelikte kötü-
ye kullanılması suçunun işlenmesi halleri de kimi durumlarda yolsuzluk
teşkil edebilir. Bu gibi durumlarda, yapılan yolsuzlukların kovuşturma
ve soruşturması için izin alınması gerekecektir ki, bu durumun yolsuzlu-
ğa karşı etkin mücadele verilmesini engelleyeceği açıktır. Diğer yandan,
kamu görevlilerinin, yolsuzluk teşkil edebilen Türk Ceza Kanunu’nun 230
ve 240. maddesinde gösterilen suçları işledikleri zaman yargılanabilmeleri
için izin şartının öngörülmesi; izin verilmediği durumlarda yapılan yolsuz-
lukların karanlıkta kalmasına yol açabilecek bir durum oluşturabilir. Böyle
bir durumun ise yolsuzlukla mücadeleye katkı sağlamayacağı açıktır. Bu
açıdan, muhakeme yapılması için izin şartı öngören tüm mevzuatın atılması
yerinde olacaktır.
c. Yargılama Birliği Prensibine Getirilen Ayrıksı
Durumların Kaldırılması
Çeşitli yasalarla, bir kısım kişilerin işledikleri suçların kovuşturulması
ve soruşturulması özel bir takım usullere tabi tutulmuştur. Konu hakkında
yukarıda, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 53. maddesi örnek olarak
verilmişti. Başka bir takım yasalarda da işlenen suçların kovuşturma ve
soruşturulması, özel bir takım usullere tabi tutulabilmektedir. Örneğin;
2.12.1999 tarih ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin
Yargılanması Hakkında Kanunu’nun 1. maddesinde memurlar ve diğer
kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargı-
lanmalarının özel usule tabi olduğu belirtilmiş ve müteakip maddelerde
söz konusu usulün ayrıntılı düzenlemesi yapılmıştır.
Yargılama birliği prensibi, elinde kuvvet bulunduranların kendilerine
ayrı mahkeme istemelerine ve böylece içeriği aynı olan uyuşmazlıkların
bir kısmının adliye içi, bir kısmının adliye dışı yargılama makamlarında
çözülmesine engeldir. Örneğin; bir fiilin suç olup olmadığı, faile ceza veril-
mesi gerekip gerekmediği gibi sorunların çözümünde hem adliye içi hem
de adliye dışı yargılama makamları yetkili olursa yargılama birliğinden
uzaklaşılmış olunur (Kunter, s. 148).
Bir takım kimselerin işledikleri suçların kovuşturma ve soruşturul-
masında özel bir takım usul öngörülmesi; Kunter’in isabetli bir şekilde
belirttiği üzere yargılama birliğine aykırıdır ve kaldırılması gerekir. Ayrıca,
kanımca, bir takım suçların soruşturulmasının özel soruşturma usulüne tabi
tutulması, yolsuzlukla etkim mücadeleyi de zafiyete uğratır. Yolsuzluğa
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 149
makaleler Hasan DURSUN
karşı en etkili yasal yöntem olan herkesin hukuka bağlı olması prensibi,
herkesin genel ceza usulü kurallarına tabi olmasını da gerektirir. Eğer bir
takım kişilerin işledikleri suçların kovuşturma ve soruşturmaları; adliye
dışı idari yargılama makamları tarafından soruşturulursa, sanığın idari
makamlar tarafından kayrıldığı iddiasını gündeme getirebilecek ve böylece
herkesin hukuka bağlı olması ilkesine uyulmadığı görüntüsü verilmiş ola-
caktır. Bu çerçevede, yolsuzlukla mücadelede büyük bir zafiyet doğuran,
yargılama birliği ilkesine aykırı bir nitelik taşıyan bütün özel soruşturma
ve kovuşturma usullerinin kaldırılması yerinde olacaktır.
d. Organize Suçun Tanımının Değiştirilmesi
Yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarına önemli ölçüde engel
çıkaran başka bir husus; 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Müca-
dele Kanunu’nun 1. maddesinde, çıkar amaçlı suç örgütünün, konunun
uzmanlarının bile zor anlayacağı şekilde son derece karmaşık bir şekilde
tanımlanması ve çıkar amaçlı suç örgütünün oluşturulması koşulunun
gerçekleşmesi için belirli bir takım suçları işlemek üzere bir araya gelme
şartının aranmasıdır.
Yargıçlar; çıkar amaçlı suç örgütünün tanımının, ceza hukukunda
geçerli olan kanuni tipiklik ilkesine aykırı bir şekilde yapılması (örneğin;
örgütün ne olduğunun açıkça tanımlanmaması) nedeniyle hangi oluşum-
ların çıkar amaçlı suç örgütü oluşturacağını saptamakta büyük güçlüklerle
karşılaşmaktadırlar. Diğer yandan, maddede, herhangi bir suçu işlemek
üzere değil, belli suçları işlemek üzere yapılan birleşimler çıkar amaçlı suç
örgütü olarak kabul edilmekte, bir başka deyişle suçlar arasında ayrım ya-
pılmaktadır. Organize suç grubu elemanlarının mahkum edilebilmeleri için,
yasada gösterilen fiilleri işlemek üzere bir araya geldiklerinin mahkemece
kanıtlanması gerekecektir ki, söz konusu kanıtlama işinin ne kadar büyük
bir külfet doğuracağı ortadadır.
Halbuki, Avrupa Komisyonu, organize suçu son derece basit bir şe-
kilde tanımlamıştır. Avrupa Komisyonu tarafından yapılan organize suç
tanımında, organize suçun ölçütleri, zorunlu ve seçimlik ölçütler olmak
üzere ikiye ayrılmıştır. Organize suçun zorunlu ölçütleri şunlardır;
a. Üç veya daha fazla kimsenin beraberce çalışması,
b. Suç grubunun uzun veya belirsiz bir zaman dilimi için faaliyet gös-
termek üzere oluşturulması,
c. Suç grubu elemanlarının ağır suçları işlediklerinden şüphe duyulması
veya anılan elemanların suçlu bulunarak mahkum edilmeleri,
150 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
d. Suç grubunun amacının kâr ve/veya güç elde etmek olmasıdır.
Organize suçun seçimlik ölçütleri ise şu şekildedir;
a. Suç grubuna katılan kimselerin her birisinin kendisine özgü bir
görevi veya rolünün bulunması,
b. Suç grubunun bazı çeşit iç disiplin ve kontrol araçlarına sahip olması,
c. Suç grubunun haraç toplamak için tehdit ve diğer etkili yöntemleri
kullanması,
d. Suç grubunun yolsuzluk ve diğer yöntemlerle siyaset, görsel ve yazılı
basın, kamu yönetimi, güvenlik görevlileri, yargı veya ekonomik üzerinde
etkinlik sağlamaya çalışması,
e. Suç grubunun ticari veya benzeri bir yapılaşmasının olması,
f. Suç grubunun kara para aklama faaliyetiyle uğraşması,
g. Suç grubunun uluslararası düzeyde faaliyet göstermesidir (Adamoli
ve diğerleri, s. 8-9).
Yargının yolsuzluklara karşı etkin bir mücadele vermesini sağlamak ve
AB normlarına uyum açısından 4422 sayılı Kanun’un 1. maddesindeki çıkar
amaçlı suç örgütü tanımının bütünüyle değiştirilerek, Avrupa Komisyo-
nu’nun aradığı zorunlu ölçütlere uygun bir organize suç tanımı yapılmasına
mutlak bir gereklilik bulunmaktadır. Ayrıca, yapılacak tanımda, suçlar ara-
sında ayrım yapılmasından vazgeçilerek, hangi suçu işlemek üzere olursa
olsun kanunda gösterilecek yasal tipiklik ilkesine uygun birleşmelerin
organize suç olarak kabul edilmesi yerinde olacaktır.
e. Kara Para ve Kara Para Aklama Suçunun Tanımının Değiştirilmesi
Yolsuzluk ile kara para arasında sadece, yolsuzluktan elde edilen geti-
rilerin aklanması şeklinde bir ilişkisi bulunmamakta, bunun yanında, kara
para aklanmasının bir ülkenin mali, ekonomik ve sosyal hayatını bozması,
yolsuz kılması suretiyle de bir ilişkisi bulunmaktadır.
Kara para ve kara para aklamayla ilgili temel mevzuat olan 4208 sa-
yılı Kara Para Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’nda kara para ile kara
para aklama suçunun dar tanımlanması ve kara para aklama suçunun
oluşabilmesi için özel bir kast (güdü) aranması yolsuzluk soruşturma ve
kovuşturmalarına büyük güçlükler çıkartmaktadır.
4208 sayılı Kara Para Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’na göre, an-
cak Kanun’da sayılan öncül suçların işlenmesi suretiyle elde edilen kazanç
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 151
makaleler Hasan DURSUN
kara para, söz konusu kara parayı mali sisteme sokmak, kara para aklama
suçu olarak kabul edilmiş, içeriği itibariyle kara para olarak kabul edilmesi
gereken bir çok suçtan elde edilen getiri, vahim bir hata sonucu, kara para
olarak kabul edilmemiştir. Örneğin; kara paranın en somut göstergesini
teşkil eden profesyonel bir katilin adam öldürme karşılığında elde ettiği
para, adam öldürme suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hü-
kümlerine yollama yapılmadığı için kara para olarak kabul edilmemiştir.
Yine, yasadışı tefecilik suretiyle elde edilen kazanç da kara para olarak kabul
edilmemiştir. Halbuki yasadışı tefecilik yoluyla, zor durumdaki insanların
durumundan faydalanılmakta ve bu suçtan elde edilen getiri, tam anlamıyla
kara para (kirli para) niteliğinde bulunmaktadır.
4208 sayılı Kara Para Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’nda kara para
meşruiyet kazandırılması amacıyla değerlendirilmesini, kara para aklama
suçu olarak kabul edilmiştir. Kanımca, “Kara paranın meşruiyet kazandırıl-
ması amacıyla değerlendirilmesi” ibaresiyle kanun koyucu, kara para aklama
suçunun işlenebilmesi için maddi unsur olarak özel bir kast (güdü) ara-
maktadır ki, bu durum bile bütünüyle çağcıl gelişmelere aykırıdır. Çünkü
genel kasıtın bile mahkemelerce kanıtlanmasının oldukça zor olduğu açık
bir gerçeklik iken, genel kast yanında bir de özel kasıtın kanıtlanmasının
mahkemelere yüklenmesi, mahkemelerin işini daha da zorlaştıracak, daha
somut bir deyişle, cezalandırılması gereken çok sayıda kara para aklama
sanığı, delil yokluğu veya yetersizliği nedeniyle beraat edecektir.
Kara para aklamaya karşı yargısal yolla etkin bir mücadele verebilmek
için; kara para, kanunların suç saydığı fiillerin işlenmesinden elde edilen
getiri şeklinde tanımlanmalı, söz konusu getirinin hangi amaçla değerlen-
dirilirse değerlendirilsin mali bir işleme sokulması, kara para aklama suçu
olarak kabul edilmelidir.
3.3. Uygulamayı Kolaylaştırıcı Önlemler
Yargının yolsuzluklara karşı etkin mücadele verebilmesi amacıyla
uygulamada karşılaşılan zorlukları yenmek amacıyla da bir takım önlem-
lerin alınması kaçınılmaz gözükmektedir. Aşağıda bu önlemlere ayrıntılı
bir şekilde yer verilecektir.
a. İştirak Halinin Yeniden Düzenlenmesi
Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen iştirak şekilleri yolsuzlukla özel-
likle organize suçla mücadele etmek açısından yeterli olmadığı gibi, iştirak
halini kolay kanıtlama açısından da yeterli değildir.
152 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
Organize suç konusunda Anayasa’ya ilave edilecek olan ceza sorum-
luluğunun ortak olduğu ilkesine hayatiyet kazandırabilmek için Türk Ceza
Kanunu’nun iştiraki düzenleyen hükümlerinde değişikliğe gidilmelidir.
Bir başka deyişle, Türk Ceza Kanunu’nun iştiraki düzenleyen hükümleri,
organize olarak bir suçun işlendiği durumlarda, suç organizasyonlarının
bütün mensuplarını cezalandırmak açısından son derece yetersiz bulun-
duğu için yeni tip iştirak halleri getirilmelidir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde üç çeşit iştirak hali benimsenmiş bu-
lunmaktadır. Bunlar;
1. Tekerlek İştiraki: Bu iştirak şeklinde; bir benzetimle, tekerleğin gö-
beğinde bulunan kişi, göbekle jant arasında çubuk görevi gören iki veya
daha fazla kimse ile suçun işlenmesi konusunda bir anlaşma yapmaktadır.
Tekerlek iştirakinin tamam olabilmesi için jantın varlığı aranmakta, bir
başka deyimle çubuğu oluşturan kişilerin en azından bir hedefi gerçekleş-
tirmek için aralarında anlaşma yapması gerekmektedir.
2. Zincir İştiraki: Bu iştirak şeklinde; yine bir benzetimle, yılbaşı gecesi
dikilen çamlardaki lambalar gibi, her bir iştirakçi diğer birinin başarılı bir
şekilde görevini yapmasına bağımlı bulunmaktadır. Bu iştirak şeklinde
“bağ” oluşturan her bir üye, suç planın başarılı olabilmesi için zincir içeri-
sinde bulunan her bir kişinin başarılı olması gerektiğinin farkındadır.
3. Teşebbüs İştiraki: Tekerlek veya zincir iştirakine girmeyen iştirak
halleri için uygulanan bu iştirak şekline göre yasaları ihlal edip yasadı-
şı yollarla para kazanmak için bir teşekkül kurarak anlaşmak teşebbüs
iştirakini oluşturur. Bu iştirak şeklinin tamam olabilmesi için teşekkülü
oluşturan elemanların birbirlerini tanıması, hatta bir diğerinin işlediği suç
hakkında bilgi sahibi olması koşulu aranmaz. Aranan tek şey, bir suç işle-
mekle dağılmayacak ölçüde uzunca bir süre için yasadışı faaliyet göstermek
üzere bir teşekkülün oluşturulmak üzere üyelerin anlaşma sağlamasıdır.
Amerika’daki kısaltılmış ismi RICO olan Yasa, suçun teşebbüs iştirakiyle
işlendiği durumlarda, o teşekkülün bütün mensuplarınının her birini, diğer
elemanın veya elamanların işlediği suça katılmamış olsa bile teşebbüs işti-
raki halinde bulundukları için yirmi yıl hapis cezası ile cezalandırılacağını
bildirmektedir (Abadinsky, s. 417).
Eski İtalyan Ceza Kanunu’na dayanan Türk Ceza Kanunu ise 64.
maddesinde asli iştirak, 65. maddesinde ise feri iştirak şeklini kabul etmiş
ve iştirak hallerini tahdidi olarak düzenlemiştir. Ceza Hukuku’nda geçerli
olan kıyas yasağı kuralı gereğince kanunda gösterilen iştirak şekilleri dı-
şındaki diğer iştirak şekilleri cezasız kalmaktadır. Bu açılardan kanımca
çağcıl gelişmelere uygun olarak iştirak halleri; tekerlek, zincir ve teşebbüs
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 153
makaleler Hasan DURSUN
iştiraki şeklinde düzenlenmelidir. Bilhassa teşebbüs (teşekkül) iştirakinin
kabulü vasıtasıyla suç organizasyonlarının daha kolay bir şekilde çöker-
tilebileceği açıktır.
a. Zoralımların Hukuk Davası Yoluyla Çözümlenmesi
ve Kanıt Külfetinin Ters Çevrilmesi
Yargı organlarının yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında kar-
şılaştıkları bir başka güçlük, zoralımın, sanığın mahkum olması koşuluna
bağlanması ve kanıt külfetidir. Gerçekten de, 19.4.1990 tarih ve 3628 sa-
yılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele
Kanunu’nun 14. maddesinde, 13.11.1996 tarih ve 4208 sayılı Kara Para
Aklanmasının Önlenmesi Kanunu’nun 7. ve 30.7.1999 tarih ve 4422 sayılı
Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nun 6. maddesinde;
ancak, sanık mahkum olursa malvarlığının zoralımına karar verileceği
belirtilmektedir. Ceza davalarında kanıt külfeti, doğal olarak mahkeme
üzerinde bulunmaktadır.
Zoralımın ceza davası içerisinde karara bağlanmasının iki sakıncası
bulunmaktadır. Bunlardan ilki, ceza davalarında kanıt külfetinin ters çevril-
mesinin olanaklı olmamasıdır. Daha somut bir deyişle, ceza davası yoluyla
sanık, malvarlığını meşru yollardan elde ettiğini kanıtlamaya zorlanamaz.
Eğer sanık, malvarlığını meşru yollardan elde ettiğini kanıtlamaya zorla-
nırsa, bu durum, kişilere sağlanan hukuksal güvencelerin ters yüz edilmesi
anlamına gelir ve Anayasa’ya aykırılık oluşturur. İkinci sakınca şudur; eğer
sanık, malvarlığını, yolsuzluk suçlarından değil, başka bir suçtan elde et-
tiğini kanıtlarsa sanığın malvarlığının devlete geçmesi mümkün olmaz ki
bu durum da çeşitli uygunsuzluklar doğurur.
Bu çerçevede yolsuzluktan elde edilen malvarlığının kolayca devlete
geçmesini sağlamak için malvarlığının, mahkum olma şartı aranmadan hu-
kuk davası yolu ile devlete geçmesi kuralı getirilmeli ve ayrıca kanıt külfeti
ters çevrilmelidir. Hukuk davalarında kanıt külfetinin tersine çevrilmesi
kişi özgürlüklerine pek zarar vermeyeceğinden Anayasa’ya aykırı olmaz.
hukuk davasında, mahkeme, kuvvetli belirtilerle davalının malvarlığına
el koyma kararı verince aksini kanıtlama külfeti davalıya düşmeli, davalı,
malvarlığını meşru yollardan elde ettiğini kanıtlamalıdır. Davalı, malvar-
lığını meşru yollardan elde ettiğini kanıtlayamadığı durumda, malvarlığı
kendiliğinden devlete geçmelidir.
154 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
c. Etkin Bir Ceza İndirimi veya Muafiyeti
Mekanizmasının Öngörülmesi
Yargı organlarının yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında uygu-
lamada karşılaştıkları bir başka güçlük, etkin bir ceza indirimi veya muafi-
yeti mekanizmasının öngörülmemiş olmasıdır. Gerçi, 30.7.1999 tarih ve 4422
sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nun 14. maddesinde
pişmanlıkla ilgili hükümlere rastlanılmaktadır. Ancak, bu maddede ceza
indirimi veya muafiyeti, soruşturmanın değişik aşamalarına göre öngö-
rülmekte ve organize suç grubunun yöneticilerinin hüküm kesinleştikten
sonra başvurup bilgi vererek suçluların yakalanması hususunda yardımda
bulunsa bile cezasının indirilmeyeceği bildirilmektedir.
Organize suç gruplarının sahip olduğu geleneklerden belki de en
önemlisi, mensuplarının, suç organizasyonun faaliyetleri ve lider kadrosu
hakkında resmi makamlara en küçük bir bilgi vermemesidir. Resmi makam-
lara en ufak bir bilgi veren grup elemanı; muhbir olarak adlandırılmakta
ve anılan grup tarafından çoğu defa öldürülerek cezalandırılmaktadır. Bu
çerçevede, riskin büyüklüğü dikkate alınarak, organize suç olaylarında
itirafçıya ceza indirimi değil, ceza muafiyeti olanağı tanınmalıdır. Ayrıca,
ceza muafiyeti hakkı tanınırken itirafçının kim olduğuna da bakılmamalıdır.
Çünkü çoğu durumlarda suç organizasyonunu çökertecek nitelikte bilgi
ancak o organize suç grubunun lider kadrosundan temin edilebilir.
Organize suç davalarında ceza muafiyeti hakkının sağlanabilmesi için
ilgilinin verdiği bilginin doğru olması veya önemli bir bölümünün doğru
olması ve yaşamsal derecede önem taşıması koşulları aranmalıdır. Daha
somut bir deyişle, itirafçı kişi, suç organizasyonunun yapısı veya eylem ve
fiilleri hakkında öyle bir bilgi vermelidir ki, verdiği bilginin başka yerlerden
elde edilme olanağı bulunmamalı ve o organizasyonu çökertecek nitelikte
olmalıdır (Dursun, H., Organize Suça Genel Bir Bakış, s. 103-104).
Organize suç davaları dışındaki diğer yolsuzluk davalarında ise,
yolsuzluğun kolay bir şekilde ortaya çıkartılmasını sağlamak için ceza
indirimi ve muafiyeti olanakları getirilmelidir. Cezai indirim hakkının
sağlanabilmesi için ilgilinin verdiği bilginin doğru veya önemli bir bölü-
münün doğru olması şartı aranmalı ve bilgilerin doğru olup olmadığını
test edecek mekanizmalara yer verilmesi gerekir. İtirafçıya ceza muafiyeti
tanınabilmesi için ise itirafçının verdiği bilginin yaşamasal derecede önem
taşıması, bir başka deyişle verdiği bilginin başka yerlerden elde edilme
olanağı bulunmaması şartının aranması gerekir. Ancak, itirafçının verdiği
bilgi önemsiz olsa veya başka yerlerden elde edilebilecek olsa bile, ken-
disinin karıştığı olayları anlatması yüzünden itirafçıya herhangi bir ceza
verilmemelidir. Kısaca, itirafçılık ve bağışıklık denklemini iyi bir şekilde
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 155
makaleler Hasan DURSUN
dengede tutabilmek gerekir (Bu konularda geniş bilgi için bkz., Dursun,
H., Organize Suça Genel Bir Bakış, s. 103 - 105, Ankara 2001).
d. Kıyı Bankacılığının (Off shore) Yasaklanması
Yolsuzluk soruşturmalarını, özellikle kara para aklama soruşturma ve
kovuşturmalarını deyim yerindeyse çıkmaza sokan başka bir husus, kıyı
bankacılığının serbest olmasıdır. 18.6.1999 tarih ve 4389 sayılı Bankalar
Kanunu’nun, bankaların kuruluşları ve faaliyete geçme esasları başlıklı
7. maddesinin 5. bendinde; Türkiye’de münhasıran kıyı bankacılığı faa-
liyetinde bulunmak üzere banka kurulmasına veya yurtdışında kurulu
bankalarca şube açılmasına ilişkin hususların, faaliyet esas ve alanlarının,
hesap ve kayıt düzeni ile denetim usulleri ve faaliyetlerinin geçici veya sü-
rekli olarak durdurulmasının Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu
kararıyla belirleneceği ifade edilmiş ve kıyı bankacılığı hakkında Bankalar
Kanunu ile 1211 sayılı Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanunu’nun
40. maddesinin uygulanmayacağı ifade edilmiştir. Kıyı bankacılığı hakkın-
da uygulanmayacağı belirtilen 1211 sayılı Kanun’un 40. maddesinde ise,
Merkez Bankası’nın, para-kredi konularında bankalar üzerindeki görev ve
yetkileri düzenlenmiştir.
Son yıllarda kara para aklayıcıları gittikçe artan oranda kıyı bankacılığı
yoluyla kara para aklama faaliyetlerine girişmişlerdir. Bunun temel nedeni,
kıyı bölgelerinden kara para aklayıcısının tabiiyet bağı ile bağlı olduğu
ulus devletin, kıyı bölgesinden bilgi almasının oldukça zor olmasıdır. Vergi
veya kara para cenneti olarak adlandırılabilecek bölgeler ile çoğu ülkele-
rin bilgi değişim antlaşması bulunmamaktadır. Çünkü kıyı bölgelerinin
çoğunluğu, ülkelerle, şirket veya kıyı bankacılığına ilişkin bilgilerin deği-
şimini öngören bir anlaşma imzalamaya yanaşmamaktadır. Ülkelerin, kıyı
bölgeleriyle yapmış olduğu antlaşmaların çoğunda, anlaşmanın tarafı olan
ülke vatandaşlarının çifte vergilendirilmesini önlemeye yönelik hükümler
bulunmaktadır (Abadinsky, s. 394).
Kıyı bankacılığı yoluyla yapılan kara para aklama faaliyetlerinden
istinabe müzekkeresi yazılarak bilgi edinebilmek de oldukça güçtür. İs-
tinabe talebiyle, bir başka deyişle adli yardım talebiyle bilgi edinebilmek,
diplomatik ve yargısal yolların kullanılmasını gerektirdiği için oldukça
zaman alan bir süreçtir. Buna rağmen devletler, birbirlerinden istinabe
talebi yoluyla çeşitli soruşturmaların aydınlatılmasında yardım istemekte
ve söz konusu mekanizmadan büyük yararlar sağlamaktadır. Uluslararası
boyutlu suç olaylarında devletlerin birbirlerinden istinabe suretiyle yardım
istemesi son derece doğal sayılmasına rağmen, kıyı merkezleri, yapılan
156 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
istinabe talebini, kendi bağımsızlıkları ve ticari hayatlarına bir müdahale
olarak değerlendirmekte ve istinabe talebinde bulunulan konuda, daha sert
bir takım tedbirler alma yoluna gidebilmektedir. Örneğin; 1976 yılında,
Keymın (Cayman) Adaları, zaten sıkı bir şekilde koruduğu banka sırrının
ihlaline uyguladığı ağır yaptırımlara, ek bir takım tedbirler alarak, banka
ve ticari bilgileri açığa vuran kimselere karşı uygulanan yaptırımları daha
da ağırlaştırmıştır (Abadinsky, s. 394).
Türk organize suç grupları özellikle 1990’lı yıllardan itibaren kıyı
bankacılığı yoluyla yoğun bir şekilde kara para aklama faaliyetlerine gi-
rişmişler ve yapılan kara para aklama faaliyetlerinin neredeyse hiç birisi
ortaya çıkartılamamıştır. Türk organize suç gruplarının yaptıkları kara para
aklama faaliyetlerinde dikkat çeken başka bir husus; Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’ndeki kıyı bankalarından ağırlıklı bir şekilde yararlanılması
olgusudur.
Bu çerçevede Türkiye’de münhasıran kıyı bankacılığı faaliyetinde bu-
lunmak üzere banka kurulması veya Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dahil
yurt dışında kurulu kıyı bankalarınca Türkiye’de şube açılması veya Türk
bankalarının Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dahil yurt dışında kıyı banka-
cılığı yapması yasaklanmalıdır. Kanımca kıyı bankacılığının yasaklanması
için iki ek gerekçe daha bulunmaktadır. Bunlar; kıyı (offshore) sözcüğünün
ilk bakışta vergi kaçakçılığı, gizlilik ve kara para aklamayı çağrıştırması ve
kıyı bankacılığının mali ve hukuki açılardan ulusal ve uluslararası alanda
çok büyük bir boşluk doğurmasıdır.
b. Paravan Şirket Kurulmasının Önlenmesi
Son yıllarda, Türkiye’de yolsuz faaliyetler; özellikle kara para aklama
faaliyetleri için yaygın olarak paravan şirket kurulması yoluna gidildiği
gözlemlenmektedir. Buna karşın, Türk mevzuatında paravan şirket kurul-
masını engelleyecek bir hükme rastlanılamamaktadır.
Kıyı (off shore) bölgelerinde de, yaygın bir şekilde, kara para aklamak
için paravan şirket kurma yoluna gidilmektedir. Daha somut bir deyişle,
kıyı bölgelerinde yapılan kara para aklama faaliyetlerinde paravan şirketler
anahtar bir konumda bulunmaktadır. Kıyı bölgelerinde gerçekleştirilen
kara para aklama faaliyetlerinin ortak karakteri şu şekildedir: Kıyı bölgesi
vasıtasıyla çok değişik türde mali işlem yapılması, söz konusu mali işlemleri
gerçekleştirmek amacıyla şirketlerin sözde (kukla) sahiplerinin veya kukla
adamların kullanılması ve uluslararası nitelikte paravan şirketler ağının
oluşturulmasıdır. Bu arada bazı paravan şirketlerin, kara para aklama faali-
yeti gerçekleştirildikten sonra kapatıldığını belirtmek gerekir. Çoğunlukla,
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 157
makaleler Hasan DURSUN
bir kara para aklama faaliyetinde birden fazla kıyı bölgesi kullanılmaktadır.
Ülkelerin kara para aklama soruşturmasını yürüten birimleri, genellikle,
kirli paranın, kıyı bölgelerinin içerisinde veya dışarısında takip ettiği rotayı
belirleyebilmekte ancak, kirli para ile paranın kaynağı olan suç arasındaki
ilişkiyi belirleyememektedir. Bu yüzden, kıyı bölgeleri vasıtasıyla yapılan
kara para aklama faaliyetlerinde, delil yokluğu yüzünden yeterince mahku-
miyet kararı elde edilememektedir (Report on Money Laundering Typologies,
1998-1999, FATF, s. 6).
Kıyı bölgeleri, kendilerine yatırılan fonlar hakkında büyük bir gizlilik
anlayışıyla hareket ettikleri için kara para aklayıcıları tarafından oldukça
cazip olarak görülmektedir. Ayrıca, kıyı bölgeleri; yalnızca kara para aklama
amacıyla kullanılmamakta, vergi kaçırma amacıyla da kullanılmaktadır.
Kıyı bölgeleri, yabancı fonlar için ya hiç vergi almamakta ya da çok az
vergi almaktadır. Nitekim bu bölgeler, vergi kaçakçılığını bir suç olarak
kabul etmemekte ve bir ülke tarafından kendi vatandaşının vergi kaçırıp
kaçırmadığı hakkındaki yardım taleplerine olumlu cevap vermekten genel
olarak nefret etmektedir. Bundan da öte, bu bölgelerde, kara para aklanma-
sına, vergi kaçırılmasına yardım eden, bir başka deyişle, aynı kumpanyanın
adamı bir çok avukat, mali müşavir ve bankacı bulunmakta ve söz konusu
kimseler, gerektiği durumlarda karşı ülkeyi tatmin edebilmek için gerçek
mal sahibini gizleyen şirket sözleşmelerini bir gece içerisinde tanzim ede-
bilmektedir (Abadinsky, s. 393-394).
Türkiye’de paravan şirket kurulması kanımca iki açıdan kolaydır. Bun-
lardan birisini, şirket kurulması için aranan asgari sermaye miktarının düşük
tutulmasıdır. Gerçi, 19.1.2002 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar
Kurulu Kararı’yla anonim şirketler için öngörülen esas sermaye miktarı beş
milyar Türk Lirası’ndan elli milyar Türk Lirası’na, limitet şirketler için beş
yüz milyon Türk Lirası olarak öngörülen esas sermaye miktarı beş milyar
Türk Lirası’na çıkartılmışsa da yine de söz konusu rakamlar yetersiz olup,
paravan şirket kurulmasını önleyici nitelikte değildir. Paravan şirket kurul-
masını kolaylaştıran ikinci husus ise, şirket kurucularının taahhüt ettikleri
sermayenin miktarı hakkında yasalarda herhangi bir hüküm olmamasıdır.
Örneğin; beş milyar Türk Lirası esas sermayesi olan bir limitet şirket, bir
ortağın dört milyar dokuz yüz doksan dokuz milyon Türk Lirası, diğer bir
ortağın bir milyon Türk Lirası taahhüt etmesi ile kurulabilecektir. Bu örnekte
bir milyon Türk Lirası taahhüt eden kişinin, limitet şirket için Türk Ticaret
Kanunu’nun 503. maddesinde aranan asgari iki kurucu olma şartını yerine
getirmek için kullanılan saman adam (strawman) olduğu açıktır.
Kara para aklama ve diğer yolsuz faaliyetler için artan bir şekilde
kullanılmaya başlanılan paravan şirketlerin kurulmasının yasaklanması
158 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
yerinde olacaktır. Bu amaçla, sermaye şirketlerinin esas sermaye miktarı,
paravan şirket kurulmasını önlemeye yetecek şekilde yükseltilmeli ve şirket
ortaklarının taahhüt ettikleri sermaye miktarı, saman adam kullanılması-
nı önleyecek bir şekilde gösterilmelidir. Ayrıca kıyı bölgelerinde kurulan
paravan (tabela) şirketler, hukuka aykırı olarak kabul edilmeli ve bu tip
şirketlerin Türkiye’de iş yapması veya Türkiye’deki şirket veya Türk va-
tandaşları ile ticari faaliyet! içerisine girmesi engellenmelidir.
f. Uluslararası Adli Yardımının Kolaylaştırılması
Günümüzde yolsuzluk faaliyetleri özellikle organize suç; gittikçe artan
oranda uluslararası bir nitelik kazanmakta, buna karşın yolsuzluğa karşı
etkili bir uluslararası yöntem olan uluslararası adli yardım mekanizmasının
işletilmesinde; ülkeler, güçlüklerle karşılaşmaktadır. Renkli bir benzetimle,
ulusal sınırlar sadece ulus devletleri bakımından bir anlam ifade etmekte,
suçlular için herhangi bir anlam ifade etmemektedir.
Yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında yapılan adli yardım
taleplerine sadece kıyı (off shore) bölgeleri kayıtsız kalmamakta, Avrupa
ve diğer kıtalardaki çoğu ülkeler de kayıtsız kalmaktadır. Ayrıca, sadece
Türkiye değil, başka ülkeler de yapmış oldukları adli yardım taleplerinde
diğer ülkelerden yeterli destek alamamaktadırlar. Örneğin; İtalya’da yol-
suzluğa karşı 1992 yılında girişilen temiz eller operasyonu çerçevesinde
2000 yılına kadar otuzdan fazla ülkeye altı yüz on üç adli yardım talebinde
bulunulmuştur. Bu taleplerden sadece iki yüz bir tanesine yanıt verilmiştir.
Bu oran, toplam adli yardım taleplerinin %32.7’sine karşılık gelmektedir
ki, oldukça düşük olduğu ortadadır. Toplam adli yardım taleplerinin yak-
laşık %60’ ına diğer ülkelerden herhangi bir yanıt alınamamış, taleplerin
%2.94’ü ise (on sekiz adli yardım talebi) açıkça reddedilmiştir. Bazı adli
yardım taleplerine aradan sekiz yıl geçmesine rağmen, diğer ülkelerin yanıt
vermediği gözlenmiştir (Colombo, s. 108).
Gittikçe uluslararası boyut kazanan yolsuz faaliyetleri etkin bir şe-
kilde soruşturabilmek ve kovuşturabilmek için uluslararası adli yardım
mekanizmasından etkin bir şekilde yararlanmak gerekir. Türkiye’nin adli
yardım mekanizmasından etkin bir şekilde yararlanabilmesi için alınması
gereken önlemler şöyle sıralanabilir;
a. Türkiye, uluslararası adli yardımı kolaylaştırmak ve böylelikle yol-
suzluk soruşturma ve kovuşturmalarında etkinlik sağlayabilmek için diğer
devletlerle çok daha fazla, ikili adli yardımlaşma antlaşması yapma yoluna
gitmesi gerekir. İkili antlaşma yapılan ülkeler, adli yardım taleplerine daha
hızlı yanıt verirler. Türkiye’nin, diğer ülkelerle yapmış olduğu ikili adli
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 159
makaleler Hasan DURSUN
yardımlaşmaların sayısı azdır. Gerçekten de, “8 Kasım 2003 tarihi itibariyle
Türkiye ile yirmi dokuz ülke arasında cezai alanda, suçluların iadesi, istinabe,
tebligat, hükümlülerin nakli, kararların karşılıklı olarak infazı hususlarında ikili
yardım antlaşmaları bulunmaktadır...” (Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in Tür-
kiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda 2004 yılı Adalet
Bakanlığı Bütçesi Sunuş Konuşması Metni, s. 40, 41).
Türkiye, yapmış olduğu ikili adli yardım antlaşmalarını etkin kıla-
bilmek için hakim ve savcılara adli yardım ve tebligat hususunda önemli
yetkiler tanımalıdır. Bir başka deyişle, ikili adli yardım anlaşmaları çerçe-
vesinde; yargıç ve Cumhuriyet savcıları, yolsuzluk faillerinin, suç kanıt-
larının ve yolsuzluk getirilerinin, doğrudan veya kolluk aracılığıyla yurt
dışında araştırılmasıyla ilgili kararları alabilme ve uygulatma yetkisine
sahip olmalıdır.
Türkiye’nin ikili adli yardımlaşma çerçevesinde yapması gereken
başka bir husus, antlaşmalarda hızlı bir şekilde işbirliğini garanti edici
mekanizmaların kurulmasının sağlaması ve adli işbirliğinin belli bir süre
içinde yerine getirileceği yönünde hükümler konulmasıdır. Eğer, adli yar-
dım taleplerinin Türkiye ve karşı ülke tarafından belli bir zaman dilimi
içerisinde ve zorunluluk ilkesi gereğince yerine getirileceği konusunda
hükümler konulabilirse, uluslararası adli yardım daha kolay bir şekilde
işleyebilecektir (Karş. Colombo, s. 108).
b. Türkiye, uluslararası adli yardımı kolaylaştırmak ve böylelikle
yolsuzluk soruşturma ve kovuşturmalarında etkinlik sağlayabilmek
için yolsuzlukla mücadele konusundaki uluslararası antlaşmaları hızlı
bir şekilde yürürlüğe koymalıdır. Türkiye, uluslararası organizasyonlar
tarafından hazırlanan çok taraflı yolsuzlukla mücadele antlaşmalarını im-
zalamada ve onları, iç hukukunun bir parçası haline getirmekte oldukça
yavaş davranmaktadır. Nitekim, uluslararası adli yardım ve tebligat ko-
nusunda kolaylaştırıcı hükümler taşıyan Yolsuzluğa Karşı Birleşmiş Mil-
letler Sözleşmesi’ni, Türkiye, bugüne kadar imzalamamıştır. Yolsuzlukla
mücadelede etkin bir uluslararası işbirliğini öngören ve 27.1.1999 tarihinde
imzaya açılan Avrupa Konseyi’nin “Yolsuzluğa Dair Ceza Hukuku Sözleşme-
si” 27.9.2001 tarihinde imzalanmış, 14.1.2004 tarih ve 5065 sayılı Kanun’la
onaylanması uygun bulunmuştur. Söz konusu sözleşme, 5.2.2004 tarihli
Bakanlar Kurulu Kararı’yla onaylanmış ve onay kararı 2 Mart 2004 tarihli
Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Yine, Yolsuzlukla mücadelede etkin bir
uluslararası işbirliğini öngören ve 4.11.1999 tarihinde imzaya açılan Avrupa
Konseyi’nin “Yolsuzluğa Dair Özel Hukuk Sözleşmesi” 17.4.2003 tarih ve 4852
sayılı Kanun’la onaylanması uygun bulunmuştur. Bu sözleşme, 28.5.2003
tarihli Bakanlar Kurulu Kararı’yla onaylanmış ve onay kararı 17 Haziran
160 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 1997 yılında imzaya açılan
Yabancı Kamu Görevlilerine Rüşvet Verilmesinin Önlenmesi Hakkındaki
OECD Sözleşmesi’nin gereğini yerine getirebilmek amacıyla 2.1.2003 tarih
ve 4782 sayılı Uluslararası Ticari İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine
Rüşvet Verilmesinin Önlenmesi İçin Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılma-
sına Dair Kanun çıkarılmış ve söz konusu Kanun 11 Ocak 2003 tarihinde
yürürlüğe girmiştir. Sözleşmelerin imzaya açılma tarihi dikkate alınırsa,
Türkiye’nin sözleşmeleri iç hukukunun bir parçası haline getirmekte ne
kadar geç kalmış olduğu ortaya çıkmış olur.
c. Türkiye, diğer ülkelerden kolay bir şekilde adli yardım yapabilmek
ve tebligat işlemlerini kolay bir şekilde yürütebilmek için, diğer ülkelerin
istediği adli yardım hizmetlerini, hızlı ve etkin bir şekilde yerine getirme-
lidir. Türkiye, diğer ülkelerin istediği uluslararası adli yardım taleplerini,
süratli bir şekilde sağlayamamaktadır. Gerçekten de, Adalet Bakanı Cemil
Çiçek, Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, 2003
yılı Adalet Bakanlığı Bütçesi Sunuş Konuşma Metni’nde, bu konuda şu
tespitlere yer vermektedir. “Ülkemiz ile yabancı ülkeler arasında bulunan ikili
veya çok taraflı anlaşmalar uyarınca ya da devletler arası karşılıklı adli yardımlaşma
ilkesi çerçevesinde istinabe ve tebligat işlemleri yapılmaktadır. İstinabe yoluyla yurt
dışında bulunan sanıkların sorgulanması, tanık ve müşteki ifadelerinin alınması,
yapılmakta olan soruşturma ya da görülmekte olan davalara ilişkin olarak yurt
dışından bilgi ve belge istenmesi, arama ve el konma işlemleri yapılması için ya-
bancı adli makamlardan yardım istenmesi ve yurt dışında bulunan vatandaşların
adreslerinin tespiti gibi hukuki ve cezai işlemlere ilişkin olarak, yurt dışından 2
Ocak 2002 - 31 Ocak 2003 tarihleri arasında toplam 17.467 istinabe, tebligat ve
müteferrik dosyaları işlem görmüş, bunlardan 6.421’i sonuçlandırılmış, 11.046’sı-
nın işlemleri ise halen devam etmektedir. Cezai işlemlere ilişkin olarak aynı tarih-
ler arasında toplam 7.348 istinabe ve tebligat dosyaları işlem görmüş, bunlardan
2.103’ü sonuçlandırılmış, 5.245’inin işlemleri devam etmektedir”(s. 51). Bir yılı
aşkın bir sürede işlemi tamamlanamayan dosya sayısı dikkate alındığında,
Türkiye’nin adli yardım hizmetlerini etkinlikten uzak bir şekilde yerine
getirdiği ortaya çıkmaktadır. Uluslararası ilişkilerde en önemli ilkelerden
birisi karşılıklılık ilkesidir. Türkiye, adli yardım hizmetlerini ne kadar etkin
bir şekilde verirse, diğer ülkeler de Türkiye’nin istediği adli yardımlara
etkin bir şekilde verecek; en azından Türkiye, diğer ülkelerden adli yardım
hizmetinin etkin bir şekilde verilmesini isteme hakkına sahip olacaktır.
c. Meslek Sırrının Daraltılması
Günümüzde oldukça karmaşık bir hale gelmeye başlayan yolsuz faa-
liyetlerde, özellikle kara para aklanılmasında; avukatlar, noterler, muhase-
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 161
makaleler Hasan DURSUN
beciler ve mali konularda danışmanlık yapan diğer meslek mensupları çok
önemli roller oynamaya başlamışlardır. Devletler, kara para aklanmasına
karşı önlem alma yoluna gittikçe, kara para aklayıcılarının işleri zorlaşmaya
başlamış, söz konusu aklayıcılar, karşı tedbir olarak çok karmaşık kara para
aklama planları geliştirmeye başlamışlardır. Doğal yapısı gereği, zaten kar-
maşık olan kara para aklama faaliyetlerinin, daha da karmaşık olması, kara
para aklayıcılarının eğer kendi bünyelerinde bu iş için özel olarak uzman
kişiler istihdam etmiyorlarsa, kara para aklama işinde avukat, noter, muha-
sebeci, mali müşavir ve diğer profesyonellerden yararlanmayı gerektirmiştir
(Report on Money Laundering Typologies, 2000 - 2001, FATF, s. 12).
Kara para aklayıcılar; kara para akama faaliyetlerinde yalnızca pro-
fesyonel meslek mensuplarının uzmanlık bilgilerini kullanmakla kalma-
makta, onların mesleki statülerini ve mali kurum çalışanlarıyla girdikleri
ilişkiden doğan yakınlığı da kullanarak, yetkililerin kara para konusundaki
kuşkularını en alt düzeye indirmeye çalışmaktadırlar. Örneğin; kara para
aklayıcısının yapacağı bir mali işlem, avukat tarafından veya avukatın mali
kurum çalışanıyla kara para aklayıcısını tanıştırarak avukatın huzurunda
yapılırsa, mali işlemi yapan görevlinin işlem hakkındaki kuşkusu en alt
düzeye inecektir. Çünkü mali görevli, avukatın, yolsuz işlere bulaşmadığını
ve mesleğinin etik kurallarına bağlı kaldığını varsaymak durumundadır
(Report on Money Laundering Typologies, 2002-2001, FATF, s. 13).
Türk hukukunda yer alan meslek sırrı ile ilgili kurallar, profesyonel
meslek mensuplarının yolsuz faaliyetlere katılımını kolaylaştırıcı nitelikte
bulunmaktadır. Gerçekten de, Türk Hukuku’nda, meslek sırrı ile ilgili ku-
rallar son derece geniş bir şekilde yer almakta ve çağcıl gelişmelere uygun
düşmemektedir. Örneğin; 4.4.1929 tarih ve 1412 sayılı Ceza Muhakemele-
ri Usulü Kanunu’nun 48. maddesinde; müdafilerin bu sıfatları nedeniyle
sahip oldukları sırlar hakkında tanıklıktan çekinebileceği, ancak sır sahibi
muvafakat ederse tanıklıktan çekinemeyeceği belirtilmiş, 19.3.1969 tarih ve
1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 36. maddesinde; daha da ileri gidilerek,
iş sahibi muvafakat etse bile avukatın tanıklıktan çekinebileceği ifade edil-
miştir. Yine bu maddede; avukatların, kendilerine tevdi edilen veya gerek
avukatlık görevi, gerekse, Türkiye Barolar Birliği ve barolar organlarındaki
görevleri dolayısıyla öğrendikleri hususları açığa vurmalarının yasak ol-
duğu belirtilmiştir. 18.1.1972 tarih ve 1512 sayılı Noterlik Kanunu’nun 54.
maddesinde; noter ve noter katiplerinin, görevleri dolayısıyla öğrendikleri
sırları, kanunun emrettiği haller dışında açıklayamayacağı ifade edilmiş-
tir. Son olarak, 1.6.1989 tarih ve 3568 sayılı Serbest Muhasebecilik, Serbest
Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu’nun 43.
maddesinin 1. fıkrasında; meslek mensupları ve bunların yanlarında çalı-
şanların, işleri dolayısıyla öğrendikleri bilgi ve sırları ifşa edemeyecekleri,
162 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
çeşitli kanunlarla muhbirlere tanınan hak ve menfaatlerden yararlanama-
yacakları ifade edilmiştir.
Bir çok defalar dile getirildiği üzere, yolsuzlukla etkin yasal mücadele
yöntemi; saydamlık ve hukuka bağlılık prensipleri çerçevesinde mevzuatta
gerekli düzenlemelere gitmektir. Meslek sırrının bu kadar geniş tutulması,
saydamlık ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Meslek sırrının sadece özel bilgi
niteliği taşıyan hususlarla sınırlandırılması, acil bir zorunluluk olarak
kendisini hissettirmektedir. Diğer yandan; meslek sırrının, avukata, mali
müşavire, notere ve diğer meslek mensuplarına suça iştirak veya yataklık
etmek yetkisi vermeyeceği ifade edilmeli ve sır sahibinin muvafakat ver-
mesi halinde, sırrın açıklanmasından kaçınılamayacağı belirtilmelidir. Yine,
meslek sırrını açıklayanlara, kanunlarda özel düzenleme yoksa Türk Ceza
Kanunu’nun 198. maddesi gereği hapis ve para cezası öngörülmektedir.
Saydamlık ilkesini etkin bir şekilde hakim kılabilmek açısından sırrın fail
veya üçüncü şahıslar çıkarına kullanılması halleri dışında, sırrı açıklayanla-
ra cezai yaptırım öngörülmemeli, özel hukuk yaptırımları ile yetinilmelidir.
Son olarak, sırrı açıklayan meslek mensuplarının muhbirlere tanınan hak ve
menfaatlerden yararlanamaması da doğru değildir. Çeşitli sözleşmelerde;
örneğin; Yolsuzluğa Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde iyi niyete ve
makul nedenlere dayalı olarak yolsuzluk suçlarını ihbar yapan herkesin
korunması öngörülmektedir. Bu açıdan, ihbarı yapan kimsenin kim oldu-
ğuna bakılmayarak, iyi niyetle ve haklı gerekçelerle suçu ihbar eden herkes,
muhbirlere tanınan kolaylıklardan yararlanmalıdır.
SONUÇ
Bu incelemeden de anlaşılacağı üzere yolsuzlukla yargısal mücadele
oldukça karmaşık ve grift bir yapıya sahip bulunmaktadır. Bir başka de-
yişle, yolsuzlukla etkin bir yargısal mücadele yapabilmek için sadece ceza
hukuku önlemlerinin alınması yeterli olmamakta, bunun yanında mali,
idari, siyasi bir takım önlemlerin alınması gerekli bulunmaktadır. Alınması
gerekli hukuki, mali, idari ve siyasi önlemler arasında birbirine geçişler
görülmesi, yolsuzlukla mücadeleyi oldukça güçleştirmektedir.
Yolsuzluğun kalıcı, uzun dönemli ve gerçek çözümü kültürel, sosyolo-
jik ve siyasi önlemlerdir. Ancak Türk halkının kültürel ve sosyolojik yapısı
yolsuzlukla etkin mücadele için uygun bir ortam oluşturmamaktadır. Hatta
tam tersine kültürel ve sosyolojik yapı, yolsuzluğun Türkiye’de derin kültü-
rel ve sosyolojik kökleri bulunduğunu göstermekte ve bu durum yolsuzluğu
besleyici bir ortam oluşturmaktadır. Örneğin; “bal tutan parmağını yalar”,
“üzümünü ye, bağını sorma”, “devlet malı deniz, yemeyen domuz” gibi atasöz-
TBB Dergisi, Sayı 55, 2004 163
makaleler Hasan DURSUN
leri yolsuzlukla mücadele için etkin bir ortam oluşturmak şöyle dursun,
yolsuzluğa hoşgörü ile yaklaşılmasını teşvik etmektedir.
Türkiye’deki siyasal yapı da yolsuzlukla mücadele için uygun bir ortam
oluşturmamaktadır. Özellikle siyasetin finansmanın saydam usullere tabi
tutulmaması, siyasi partilerin seçim, kampanya ve organizasyon masraf-
larının ağır oluşu ve siyasal partilerin özel çıkar gruplarıyla parasal ilişki
kurmalarının önüne geçilememesi, yolsuzluk ile siyaset arasında “karşılıklı
beslenme bağımlılığı” denilebilecek bir durum yaratmıştır. Bir başka deyişle;
yolsuzluk ve siyaset karşılıklı olarak birbirini beslemekte, birbirini semirt-
mektedir.
Türkiye’deki kültürel, sosyolojik ve siyasal yapı yolsuzlukla etkin mü-
cadele etmek için elverişli bir ortam oluşturmadığından, geriye, yolsuzlukla
mücadele için tek uygun araç olan yargısal mücadele kalmaktadır. Ancak
yolsuzlukla yargısal mücadele; yolsuzluk sorununu, uzun vadeli, kalıcı ve
köklü bir şekilde ortadan kaldıramaz, sadece, kısa vadeli olarak yolsuzluk
sorununun bastırılmasına yardımcı olur.
Yolsuzlukla yargısal mücadele edilirken gözden uzak tutulması ge-
reken bir gerçek; sadece ceza hukuku önlemleriyle yolsuzluğa karşı etkin
mücadele verilemeyeceğidir. Yargının yolsuzluğa karşı etkin bir mücadele
verebilmesini sağlamak için saydamlık ve herkesin hukuka bağlı olması
ilkeleri çerçevesinde bütün mevzuatın gözden geçirilmesi, mali, idari ve
siyasi olarak, köklü ve çok boyutlu tedbirlerin alınması gerekir.
Yargısal yollarla yolsuzluğa karşı geçici çözüm getirileceği, kalıcı bir
mücadele verilemeyeceği gerekçesiyle, yolsuzluğa karşı etkin bir yargısal
mücadele yapılmasından kaçınılamaz. Çünkü yolsuzluk, Türkiye Cum-
huriyeti’ni tarihinde görülmemiş ağır bir ekonomik ve mali krize sokmuş
ve kriz 2001 yılının Şubat ayında patlamıştır. Yaklaşık bir milyon kişinin
işini kaybetmesine yol açan kriz, hala etkisini sürdürmektedir. Bu açıdan
en son çare olarak (last resort) başvurulması gerekli olan yolsuzlukla etkin
yargısal mücadele yöntemine bir an önce başlanılmalıdır. Aksi takdirde,
hala etkisini sürdüren kriz, gittikçe daha da derinleşecektir.
164 TBB Dergisi, Sayı 55, 2004
Hasan DURSUN makaleler
KAYNAKÇA
Adomoli Sabrina, Nicola Di Andrea, Savona U. Ernesto, Zoffi Paola,
Organized Crime Around the World. HEUNI, Helsinki, 1998.
Abadinsky, Howard, Organized Crime, Third Edition, Nelson - Hall Inc.
Chicago, 1991.
Bertossa, Bernard, The Fight Against Corruption: Difficulties Encountered by
the Judiciary, Responding Corruption adlı kitabın içerisinde yayımlanmıştır.
UNICRI, Publication No.63. Rome/Milan 2000.
Colombo, Gherardo, Problems Encountered By the İtalian Judiciary in
Fighting Corruption, Responding Corruption adlı kitabın içerisinde yayım-
lanmıştır, UNICRI, Publication No. 63. Rome/Milan 2000.
Cressey, R. Donald, Criminal Organization, It’s Elementary Forms, Heinemann
Educational Books (HEB), London, 1972.
Erem, Faruk, Ceza Usulü Hukuku, İkinci Baskı, AÜHF Yayınları No. 231, An-
kara - 1968.
Dursun, Hasan, Organize Suça Genel Bir Bakış, DPT Yayınları, Ankara, 2001;
Askeri Yargıya Genel Bir Bakış, İzmir Barosu Dergisi, Yıl: 66, Ocak 2001,
Sa. 1.
Kunter, Nurullah, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku.
Dokuzuncu Baskı, Beta Yayınları, İstanbul, 1989.
Passas, Nicos. A Structural Analysis of Corruption: The Role of Criminoge-
nic Asymmetries, Transnational Organized Crime, Volume, 4, Spring 1998,
Number 1.
Report on Money Laundering Typologies, 1998-1999, FATF, Paris, 10 February
1999, http:// www.oecd. Org/fatf/FAT Docs_en.htm
Report on Money Laundering Typologies, 2000-2001, FATF, Paris, 1 Febraury 2001.
http:// www1.oecd.org/fatf/pdf/TY2001_en.pdf
Van Duyne C. Petrus. Combatting Corruption: Acts and Attitudes, Five
Issues In Eurepean Criminal Justice adlı kitabın içerisinde yayımlanmıştır.
HEUNI, 1999.
World Development Report 1997, The State In a Changing World. The Inter-
national Bank For Reconstruction and Development/World Bank, Oxford
University Press, 1997.
Yargılama Düzeninde Kalite, TÜSİAD Yayınları, 1998.