hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
29TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Yeni Bir Ceza Usulü Gereği (!?)
Alman orijinli ceza muhakemesi kanunu
1
yerine yeni bir “ceza mu-
hakemesi kanunu” vaz etmenin(!) ne derece gerekli olduğu konusu acaba
ayrıntılı olarak değerlendirildi mi? Yürürlükte bulunan sistemin de-facto
işleyişine yönelik ne tür analiz çalışmaları bir değişim ihtiyacına işaret etti?
Değişimin total olması yerine istinaf ve YTCK (Yeni Türk Ceza Kanunu)
nedeniyle Fransa/Almanya örneğinde olduğu gibi kısmi değişiklikler
yapılması mümkün olamaz mıydı? Total bir değişimde hedeflenen temel
amaçlar nelerdi? Kanunun genel gerekçesine bakıldığında, soyut irdeleme
ve karşılaştırmalı usul hukuka yapılan atıflar dışında ülkemize özgü -salt
%30’luk beraat oranı dışında- ne türden analizler bu yeni kanuna dayanak
olmuştur?
2
Bu kanunla “itham oranında” son kırk yıldır sağlanamayan bir
azalma sağlanabilecek midir?
3
Yine her yıl geniş kapsamlı af gibi beliren
zamanaşımı nedeniyle düşme sayısında belirli bir oran hedeflendi mi?
AİH Mahkemesi’nde ülkemiz mahkumiyetine neden olan makul süre
taşmaları acaba makule indirilebilecek mi? İlk derece mahkemeler ile Tem-
yiz arasında yer alacak “istinaf”la yargılama sürecindeki “sürat” mi gerçek-
leşecek? Sistemde artan iş yükünü azaltmada diversion/ itham pazarlığı
tedbiri olarak “uzlaştırma”/ ”etkin pişmanlık” ne derece etkili olacaktır? Bu
kurumların öğreti ve adliye kültüründe alt yapısı oluşturulmadan spon-
tan etkinliği beklemek ne derece gerçekçidir? Ceza Kanunu’nda yer alan
“kabahatlerin” de-kriminalize edilmesi sonucu sistemdeki iş yükü, özellikle
YENİ CEZA MUHAKEMESİ KANUNU
(YCMK) KARŞISINDA CEZA ADALETİ
SİSTEMİNİN -de facto- GÖRÜNÜMÜ
VE SOSYOLOJİK ÇIKMAZLAR
Mustafa Tören YÜCEL
*
*
Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Sosyolojisi ve Hukuk Felsefesi
Ana Bilim Dalı Başkanı
1
Almanya Federal Cumhuriyeti Ceza Muhakemesi Kanunu (N. Kunter’in Önsözü)
(Çev. F. Yenisey) Yarı Açık Cezaevi Matbaası, Ank., 1979. Ayrıca bkz., Council of
Europe, Historical Research on Crime and Criminal Justice, Strasbourg, 1985.
2
J. Pradel, Çağdaş Sistemlerde Karşılaştırmalı Ceza Usulü (Terc. S. Dönmezer) Beta, Ka-
sım 2000; TBMM Ceza Muhakameleri Usulü Kanunu Tasarısı ve Adalet Komisyonu
Raporu (1/535, 1/292) .
3
M. T. Yücel, Hukuk Sosyolojisi, Ank. 2004, s. 309.
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
30TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
metropol kent adliyelerinde ne derece olacaktır? 2010 yılı metropol adliyele-
ri için yapılan iş yükü tahminleri
4
karşısında bu beklenen etki kayda değer
olabilecek mi? İş yükünde ciddi nicelikte bir azalma isteniyorsa, kolluk evre-
sinde diversion sağlayıcı tedbirlere, İngiltere örneğinde olduğu gibi “kolluk
ihtarına”, neden yer verilmedi? Daha da önemlisi, savcılıkta “kanunilik ilkesi”
yerine “maslahata uygunluk/ takdirilik ilkesine” geçiş sağlanmayıp, karma bir
sistem doğrultusunda, “etkinlik pişmanlık”a özgü cezaya hükmedilmeyecek
haller için “kovuşturulmaya yer almadığına” karar verilmesi yöntemi neden
yeğlendi? Öte yandan, şüpheli/sanık ile mağdur arasında bozulan dengeyi
5
yeniden oluşturmak üzere mağdur lehine getirilen yeni hükümlerin sosyal
gerçekleşmesi koşulları hazırlandı mı? YTCK (Yeni Türk Ceza Kanunu m.
61-62) ile ağırlıklı olarak gündeme gelen suçlu hakkında psiko-sosyal an-
ket hazırlanması ve hükümlülerin gözetimli erteleme/denetimli serbestiye
(probation) tabi tutulması için, iş yüküne oranlı personel sayısının de facto
gerçekleşmesi doğrultusunda kaç yıla gereksinme olduğunun planlaması
yapıldı mı?
6
Personel ile iş yükü arasında etkin bir işlev görmeye elverişli
bir oran kurulamadığında bazı kurumların de-jure varlığının biçimsel ol-
maktan öteye gidemeyeceği düşünülmedi mi? Veya bu türden bir gerçek
647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkındaki Kanun’da (1965) yer alan erteleme
hükmünün son 39 yıllık uygulamasında görüldüğü üzere “negatif bir hal”
saptanmadığından ertelemeye hükmedilmesi gibi biçimsel otomatiğin
devreye girmesinde görülmedi mi? Gerçeğin daha somut bir göstergesi
olarak, 11-14 yaş grubu hükümlü çocuklar için 26 yıldır uygulama olanağı
bulunamayan bu kurumun 15-18 yaş grubu ile birlikte yetişkinleri de kapsar
şekilde uygulanabileceğini düşünmek illüzyon değil midir? En son olarakta
tüm bu değişiklerin getireceği mali yükün ne olacağı saptandı mı? İşte bu
soru cümlelerini şimdilik noktalayarak YCMK’yla yapılan düzenlemelerden
özgün olanların sistem analizi bağlamında olası etkilerini irdeleyelim.
Ceza Usulüne İlkesel Yaklaşım ve Görüntü
Ceza usulüne özgü karşılaştırmalı bir incelemede, usul sistemlerin- de
4
M. T. Yücel, Türkiye’de Yargının Etkinliği, Ank. 2001, s. 95.
5
M. T. Yücel, “Hukukun Sosyal Teorisi” TBB Dergisi S. 52 Mayıs/Haziran 2004 s. 118-133.
6
Gözetimli erteleme (probation) ceza sistemimize YTCK (m. 51-5/2004) ile girmiş
olmayıp, 2253 Sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun’un (1979) 29-30. maddeleriyle ön görülmüş olmasına karşın 26
yıllık uygulama evresinde bu kurumun Anglo-Sakson/Kıta Avrupası düzeyinde
tek bir uygulamasına tanık olunamamıştır. Probation kurumunun ayrıntılı analizi
için bkz., M. T. Yücel, “ABD’de Yetişkin Suçlulara Tatbik Edilen Deneme Müesse-
sesi (Probation) Tetkik ve Tahlili ve Bu Müessesenin Türk Ceza Hukukuna İntikali
İmkanı”, Adalet Dergisi, s. 11-12, 1965, s.1313-1327.
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
31TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
amaç-ilkeler açısından birlik olmasına karşılık araçlar açısından bu birliğe
tanık olunmamaktadır. Örneğin; Avrupa Kıtası’nda suçsuzluk karinesi
ilkesinde bir uzlaşma sağlanabilmesine karşın bu konudaki teknikler ve
özellikle hakim ve tarafların rolü bakımından sistemlerin birbirinden ay-
rıldığı görülmektedir.
Genelde, ECMUK’ta (Eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda) 27
kez yapılan değişikliklerle, hukuk düzeninin, masumluk karinesi, savunma
hakları gibi temel ilkelerine zarar vermeksizin/ihlal etmeksizin ceza ada-
leti sürecinin ritminin olabildiğinde hızlandırılması hedeflenmiştir. Sürat
herkesin (mağdur, suçlu ve halk) yararına olan ilkesel bir değerdir. Mağ-
durun psikolojik tatmini yanında maddi/manevi zararlarının zamanlıca
giderilmesi, masum bir zanlının kısa zamanda aklanabilmesi, itham edil-
mekten kurtulmasını sağlayıcı kanıtlara ulaşılabilmesi, potansiyel suçlular
için caydırıcı olabilmesi ve halk katında cezaların genel önleme işlevine
etkinlik kazandırılmasıdır.
Hazırlık evresinin açılmasına hemen/otomatik olarak girişilmemesi
sistemde etkinlik bakımından gereklidir. Sistemin ilk cümle kapısında
ayıklama işlemi (case screening) yapılarak, “makul şüphe” olmadığında
soruşturma açılmamalıdır. İşte takip, soruşturma ve ayıklama işlevini içe-
ren bu evreye geçiş insan hakları ve dava ekonomisi bakımından önemli
olduğu kadar de facto vatandaşlara bahşedilen hürriyetlerin bir ölçeri/
turnusolu olmaktadır.
Bu evrede, soruşturma konularının neleri kapsaması gerektiği, mad-
di konu ve kusurluluk/sorumlulukla yetinmeli midir? Yoksa soruştur-
ma, şüphelinin/sanığın kişilik unsurlarını da kapsamalı mıdır? sorusu
gündeme gelmektedir. Anglo-Sakson sisteminde kriminolojik gözlem
raporu/psiko-sosyal anket (gerichtshilfe)/(pre-sentencing report) ha-
zırlanmasına hüküm (guilty) sonrası imkan varken Alman orijinli usul
sistemimizde, savcılık, araştırmalarını ceza kanununa göre yaptırımın
belirlenmesi için zorunlu öğelerin bulunması hususunda (YTCK 61-62)
geniş kapsamlı bir kişilik araştırmasına hemen başlanılmasını gerektir-
mektedir. Sosyal anketin uygulamada dikkat çekecek şekilde genişletildi-
ğine tanık olduğumuz Almanya (StPO 160-3) örnek alınarak Cumhuriyet
Savcısı (YCMK 161/CMUK 153 “her türlü araştırmayı yapabilir”) şimdilik
ağır cezalık işlerinde ruhsal patoloji örneği sergileyen şüpheliler/sanıklar
(mükerrir, itiyadi, suçu meslek edinen kişi veya örgüt mensubu suçlu)
hakkında psiko-sosyal anket hazırlanmasına soruşturma işlemleri sırasın-
7
(6) ....mükerrir hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uy-
gulanır.
(9) Mükerrirlere özgü... cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin,
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
32TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
da koyulmalı;
7
ve hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkumiyet halinde anket
raporu infaz kurumuna gönderilmelidir. Ne var ki, en azından probati-
on gibi bir kurum için sine qua non olan psiko-sosyal anketin ne derece
önemli olduğu bilinmediğinden YCMK’un “genel” ve “madde gerekçeleri”
ile Adalet Komisyonu Raporu’nda hiç değinilmediği görülmektedir. İn-
san ancak yaşadığı kadarını, gerçek yaşamında veya rüyalarında yaşadığı
kadarını görebilmektedir. Soyut kavramlarla özlenen/yaşayan hukuka
varılamayacağına tanık olduğum son kırk yıllık deneyimim, “kriminoloji”
ve “hukuk sosyoloji” derslerinin hukuk fakülteleri için ne kadar önemli ol-
duğunu(!) göstermektedir.
Soruşturmayı yürüten birimlerin eyleyicilere egemen olan üç temel
ilke ise şöyledir; etkinlik, sürat ve dürüstlük/hakkaniyettir. Bu kavram-
ların içerikleri özet olarak, etkinlik –yasal amaçları gerçekleştirmek kadar
kamu güvenliğini artırmak üzere eldeki kaynakların ekonomik şekilde
kullanılması; bu doğrultuda savcının tüm araştırma işlemlerine, fiillere
başvurabilmesi;ekip çalışması, görev analizlerinin yapılması, iş türlerine
göre uzmanlaşma; adliyelerde can güvenliği sağlanması ve gereksiz yere
kamu davası açılmaması; sürat- just in time’in işlerliği, işlerin hızlandı-
rılmasını sağlayıcı hükümler ve teknoloji katkısıyla süratın sağlanması;
tutuklama süresinin ve sayısının olabildiğince azaltılması; dürüstlük ise-
şüpheli/sanığın leh ve aleyhinde soruşturma ve araştırma yapılması gere-
ğine işaret etmekte; AİHS’nin 6. maddesinde “her kişinin davasının dürüst
olarak görülmesini istemek hakkına vurgu yapılmakta; ahlakın hukuku öncelle-
mesi ile soruşturma organlarının kanıtları ahlaka saygınlık içinde toplanması
gereği belirmektedir.
8
Özetle, bilimsel, normatif, teknolojik ve ahlaki kültür
kullanılarak yargılama sürecinin gerçeği yakalama gücünü artırmayı he-
defleyen yargısal hümanizme odaklanılmalıdır.
Kamu davası öncesi ayıklama işleminde “yeterli belirti” ölçütünden “ye-
terli kanıt”a geçilmiş iken, YCMK’yla da “yeterli şüphe” ölçütü vaz edilmiştir.
Bu değişimlerle, uygulama kültür ve refleksinin oluşmasının önemli ölçüde
aksayacağı göz ardı edilmiştir. Nitekim, 1929 yılına kadar elli yıl yürürlükte
kalan 1879 tarihli Fransız orijinli “Usulü Muhakematı Cezaiye Kanunu”ndan
çok farklı olan Alman orijinli CMUK uzun süre eski alışkanlıkların etkisinde
itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi veya örgüt mensubu suçlu hakkında da uy-
gulanmasına hükmedilir (TCK 58).
(3) Cezası ertelenen hükümlü hakkında, bir yıldan az, üç yıldan fazla olmamak
üzere, bir denetim süresi belirlenir...
(5) Mahkeme, denetim süresi içinde hükümlüye rehberlik edecek bir uzman kişiyi
görevlendirebilir... (TCK 51).
8
M. T. Yücel, Hukuk Felsefesi, Ank. 2005, s. 131; D. Özlem, “Ahlak Hukuku Önceler”
Hukuk Felsefesi ve Sosyoloji Arkivi 4 (İst. Barosu) İst. 2002, s. 20.
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
33TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
kalarak sistemine ters düşen bir biçimde yorumlanmıştır(!)
Her şeyden önce, kamu davası açmak için “yeterli belirti” yerine ge-
tirilen “yeterli delil” ölçütü istenilen işleve kavuşturulamamıştır. Bunun
en belirgin nedeni ise, savcılara güven duyulmamasıdır. Bu duygu adliye
kültürümüzün yerleşik bir öğesidir. Bu durum, savcıların ciddi bir hazırlık
işlemi yapmaksızın kamu davası açması tutumu ile beslenmektedir. Nite-
kim, adalet müfettişlerince 1986 yılı Ankara Cumhuriyet Savcılığı deneti-
minde, hazırlık soruşturmalarının tamamına yakın bir kısmının zabıtaya
yaptırıldığı, derdest 31074 hazırlık evrakından yalnızca 732’sinin (% 2.3)
savcılarca tahkik işlemine tabi tutulduğu saptanmıştır.
Ülkemizde, yeterli delil ölçütüne göre dava açma tekelini elinde bu-
lunduran savcıların bu ölçüte ne derece işlerlik kazandırdığı somut veriler
(beraat oranları) ışığında kuşkulu görülmektedir. Bu ölçüt, savcıları kamu
davası açılması için gereken “yeterli delil” için objektif bir değerlendirme
yapma imkanı bulamadıklarından mı yeterli bir işleve kavuşamamıştır?
Yoksa önceden kamu davası açılmasına egemen olan “yeterli belirti “ ölçü-
tünün yarattığı kültür ve davranış tutumu karşısında “yeterli delil” işlevden
yoksun mu kalmaktadırlar?
Kuşkusuz, savcılar, her sanık için yapılan suç isnadına ilişkin mahku-
miyete yönelik gerçek bir beklentiyi besleyecek yeterli delil olduğu konu-
sunda tatmin olmalıdırlar. Savcılar, savunmanın görüşlerini de göz önüne
alarak tezlerinin nasıl etkileyeceğini de göz önüne almalıdırlar. Kuşkusuz,
mahkumiyete ilişkin gerçek bir beklenti olup olmaması “objektif bir test”
niteliğindedir. Bu test, mahkemece, hukuka uyarlı ikame edilen leh ve
aleyhteki delillerin değerlendirilmesi sonucu büyük bir olasılıkla sanığın
mahkumiyetine karar verilmeyeceği anlamına gelmektedir.
Cumhuriyet Savcıları kamu davası açarken yeterli delil olup olmadı
ğına karar verirken, delillerin kullanılıp kullanılmayacağı ile güvenilirli-
ğini de göz önünde bulundurmalıdırlar. Bazı davalardaki sözde deliller
ilgiyi çekmezken, bazı davalardaki delillerde, ilk algılandığı gibi güçlü
olmayabilir. İşte bu nedenle kamu davası açılması sürecinde yanıtlanması
gereken sorular şunlar olmalıdır; delil mahkemede kullanılabilir mi? Delilin
mahkemede kabul görmemesi olasılığı var mı? Bazı ceza usulü kurallarının
ilgili delilin hükme esas alınamayacağını emretmesi (CMUK m. 238, 254-
2/YCMK m. 217-2.) karşısında, delilin elde edilmesi şekli veya dolaylı tanık
ifadesi nedeniyle delil mahkemece reddedilecek mi? Bu durumda, gerçekçi
bir şekilde mahkumiyete götürücü nitelikte diğer deliller var mı? Delil gü-
venilir mi? Suç itirafı örneğin sanığın yaşı, zeka derecesi veya anlama gücü
olmayışı nedeniyle güvenirlikten yoksun mudur? Tanığın özgeçmişi göz
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
34TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
önüne alındığında savcılığın davasını zayıflatma olasılığı var mı? Tanığın
saikinin karanlık olması veya sabıkasının bulunması, kendisinin davaya
yaklaşımını etkileyebilir mi? Tanığın kimliği sorgulandığında, elde edilen
kanıtlar yeterince güçlü mü? Ne var ki, savcılar, kullanabilecekleri veya
güvenirliği konusunda emin olmadıkları kanıtları da göz ardı etmemeli-
dirler.
İşte, savcılar kamu davası açılması sürecinde yer alan “yeterli delil” ölçü-
tüne işlerlik kazandırmak üzere sanık hakkında mahkumiyet beklentisi olup
olmadığını test ederken şimdiye dek sözü edilenleri özenle irdelemelidirler.
Özetle, kanıtları kamu davasını açmak hususunda yeterli sayılıp sayılama-
yacağını savcılar takdir edecektir. Şimdi “yeterli kanıt” ölçütü oturmadan
terimlerle oynayıp, “yeterli şüphe” denilmesinin ne anlamı olabilir ki?
Yazarın son on beş yıldır kamu davası açılmasındaki enflasyonist eğilim
karşısında sistem eyleyicilerine yönelik kültürel değişim girişimlerinden
istenilen sonucun alınamaması, yine 1937 yılında evrakı zarftan tek telli dos-
yaya koyma sistemine yeni bir biçim vermek için on yıl önce geliştirdiğim
yeni dosyanın Rize C. Savcılığı dışında kullanılmaması kültürel değişimin
ne derece olduğunun en somut göstergeleridir.
YCMK’yla yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilmemesi/kavuşturma
olanağının bulunmaması hallerinde “kavuşturmaya yer olmadığına”/
“takipsizlik” (nolle prosequi) karar verilmesi ön görülmüştür (YCMK m.
172/StPO
9
170-2). Gerçekte olması gereken, suç eylemi hakkında şüphe
olmayışı nedeniyle soruşturmaya son verilmesi, soruşturmanın nihai
sonuçlarının dayandığı temelleri göz önüne alındığında “son duruşma”da
şüphelinin beraat olasılığı mahkumiyet olasılığından daha yüksek oldu-
ğunda suç eylemi hakkında şüphe olmadığının var sayılmasıdır. Geleneksel
adliye kültüründe savcılara özgü böyle bir takdir değerlendirmesinin yeri
olmadığı vurgulanmakta, savcılığın genelde ayrıştırıcı olarak katalizör olma
dışında bir işlevi olmadığı izlenimi edinilmekte ise de, YCMK’da “kovuş-
turmaya yer olmadığı” kararına itiraz üzerine ağır ceza mahkemesi başkanı
değerlendirmeyi yaparken kamu davasının açılması için yeterli nedenler
bulunup bulunmadığına bakması (m. 173-3) istenilmektedir.
Savcılık soruşturma evresinde, yukarıda değinildiği üzere, tarafsız
bir makam olarak suçlandırmaya yöneltici gerçekler ile şüpheli hakkın-
da kavuşturmaya yer olmadığını gerektirecek gerçekleri de soruşturmak
(şüphelinin leh ve aleyhindeki delilleri toplamak ) ve şüphelinin haklarını
korumak zorundadır (YCMK m. 160-2/ StPO 160-2/Alman Ceza Usul Ka-
9
Alman Ceza Muhakemesi Kanunu.
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
35TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
nunu). Bu hükmün gereği olarak şüpheli soruşturmaya konu olan itham
hakkında dinlenmek ve savcılıkça nihai karara varılma öncesi ek kanıtların
göz önüne alınmasını istemek hakkına sahip bulunmaktadır.
10
Ön soruşturma savcının egemenlik alanı ise, duruşmada hakimin ege-
menlik alanıdır. Hakim veya mahkeme başkanı, duruşmayı hazırlamakta
(YCMK 175) yönetmektedir (YCMK 192-1, 203). Hakim gerçekleri arayış
sürecinde maddi hakikati kendi girişimi ile bulmak zorunda (CMUK 237/
StPO 244-2) olup, bu süreçte Savcılık, sanık veya sanık avukatınca sunulan
veya istenilen kanıtlarla sınırlı değildir. Bu saptama, ceza usulünün “inquisi-
torial” (tahkik sistemi) olarak nitelendirmenin nedenini oluşturmaktadır.
Hükmedilecek ceza yaptırımı/güvenlik tedbirine ilişkin olarakta,
hakim Savcılık ve sanığın istemleri ile bağlı değildir (Mülga CMUK 197/
StPO 206). Savcının isteminden daha ağır bir ceza olabileceği gibi sanık ve
avukatın isteminden daha hafif bir cezada olabilir.
Savcılık, sanık ve avukatı ile “katılan” duruşmada haklarını kullanarak
aktif bir rol alabilirler. Önemli sorun adliye kültürü ve metropol adliyele-
rinde ağır iş yükü altında bulunan hakimlerin buna izin verip vermeme-
leridir. Savcılık ön soruşturma evresinde olduğu gibi duruşmada da sanık
lehine olan yanları dile getirmek zorundadır. Savcı kanıtlar mahkumiyet
için yeterli görülmediğinde sanığın beraatını da isteyebilir, sanık lehine
kanun yollarına başvurabilir (YCMK 260-3). Yine tüm sorun, savcılarda
bu türden bir uygulama refleksinin gelişip gelişmediğidir(!?)
Yargılamada kanıtların değerlendirilmesi hakimin takdirine bırakılmış-
tır (“kanıtların serbestçe takdir edilmesi/vicdani kanıt serbestisi” ilkesi) (YCMK
216/ STPO 261). Hakim hiçbir yasal düzenleme ile sınırlı olmaksızın sadece
mantık kuralları, deneyim ve özellikle bilimsel deneyimin sağladığı ilkelerle
bağlı bulunmaktadır.
Duruşmaya, ara verilmeksizin devam edilerek hüküm verilir ve ilke
olarak duruşmanın makul sürede bitirilmesi ön görülmüş (YCMK 190),
belli bir süreye yer verilmemiştir. Avrupa ülkeleri usul yasalarında ki dü-
zenlemelerde aynı şekildedir.
Davaların hızla sonuçlandırılması, tutuklu kişilerin makul süre içinde
yargılamayı isteme hakları, anayasal norm olarak hukuk sisteminde yer
10
Hazırlık evresinde gereksiz yere kamu davası açılmasını önlemek üzere özellikle
metropol kent adliyeleri Cumhuriyet Savcılıklarında tüm iddianamelerin en kıdem-
lilerden oluşan bir ekip tarafından kontrol edilmesinin kurumlaştırılması “a cul de
sac” bir gereksinme olmuştur.
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
36TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
almış, hızlı yargılama kavramı adaletin bir gereksinmesi olarak Anayasa
36, 141 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin iki maddesinde ifade edil-
mıştır;
11
birincisi, “her tutuklu sanığın makul bir süre içinde yargılanması veya
usul çerçevesinde salıverilmesi” gereğini belirten 5-3 maddesi; ikincisi de, her
kişinin “davasını makul süre içinde görülmesi” hakkına sahip bulunduğunu
içeren 6-1 maddesidir. Kuşkusuz, süratin, acelecilik ile aynı şey olmadığı
bilinmelidir. Önemli olan doğru karar verilmesi; akrep ve yelkovanın doğru
şekilde çalışmasıdır.
Kuşkusuz, yargılama süresinin makul süre ötesinde gereğinden fazla
uzaması halinde anılan Sözleşme ve Anayasa hükümlerine aykırı hareket
edilmiş olacaktır. Sistemde eyleyicilerden kaynaklanan genel bir gecikme
yanında tikel davalarda makul sürenin saptanması açısından “tarafların
davranışları” ve “davanın karmaşıklığı” önemli öğelerdir. Özellikle, yargı-
lamanın uzamasında müvekkili açısından yarar gören bir avukat, bilgi,
beceri ve retoriği ölçüsünde “hız kesici” olabilir.
Davanın normal süresini belirlemede önce genelde işlem/işlemlerin
yapılması için belirlenen sürelerin başlangıç ve bitiş tarihlerine bakılmalıdır.
Bu süreler göreceli olup, öznesine göre değişmektedir. Mağdur için süre
suçun işlendiği andan başlarken, kolluk için ihbar/yakalama anından iti-
baren başlamaktadır (YTCK 66). Mahkeme açısından ise davasının açıldığı
tarihten itibaren geçen süreler hesaplanmaktadır.
Ceza mahkemelerinde 1998 yılında kesinleşen kararlardaki toplam
ortalama yargılama süresinin (gün) mahkeme türü ve evreler itibariyle
dağılımına aşağıdaki tabloda yer verilmiştir.
1998
Mahkeme
Türü
Savcılıkİlk Derece
Mahkemesi
Yargıtay
Başsavcılığı
Yargıtay
Dairesi
Toplam
Gün
DGM 735 380 193 253 1561
Ağır Ceza 159 368 193 47 767
Asliye Ceza 89 337 90 37 553
Sulh Ceza 35 132 85 60 312
Öte yandan, suç tarihi göz önüne alınarak, suç tarihi-iddianame/
iddianame-hüküm/hüküm-kesin hüküm/suç tarihi-kesin hüküm ara -
sında geçen sürelerin saptanmasına ilişkin ilk çalışma tarafımızdan 1990
11
M. T. Yücel, ”Tutuklama-Uluslararası Bir Yaklaşım”, Adalet Dergisi (Mart-Nisan 1988),
s. 168; M. T. Yücel, ”Ceza Adaleti Sisteminin Sadeleştirilmesi ve Etkinleştirilmesi”
Adalet Dergisi (Eylül-Ekim 1987), s. 123.
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
37TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
yılında Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü veri tabanında, 1989 yılında
kesinleşmiş ceza mahkumiyetlerinden 133.323 adet ceza fişinin taraması
ile yapılmıştır. Mahkeme türlerine göre anılan evrelerde geçen süre orta-
lamalarına (gün olarak) aşağıdaki tablolarda yer verilmiştir.
Mahkeme Suç-Karar Karar-Kesinleşme Suç- Kesinleşme
DGM 479 135 558
Ağır Ceza 655 132 729
Asliye Ceza 428 118 482
Sulh Ceza 440 118 495
Bu sürelerden yalnızca suç-kesinleşme kesiti alınarak aylar itibariyle
sonuçlandırılan ceza davalarının mahkeme türlerine göre yüzde dağılımı
ise aşağıda sergilenmiştir:
------------------------ Aylara Göre Dağılım-------------------
Mahkeme 6 12 18 24 30 36 48 60 72 84 96 108
DGM 3.4 25.5 27.0 20.1 15.9 2.2 3.3 2.2 0.4 -- -- ---
Ağır Ceza 14.5 20.2 16.3 11.8 8.4 6.3 8.7 5.3 3.4 2.8 1.5 0.2
Asliye “ 27.7 27.4 15.2 9.7 5.0 4.0 5.1 2.9 1.5 0.7 0.3 0.1
Sulh “ 25.4 28.6 14.7 9.9 5.3 4.4 5.3 3.1 1.7 0.6 0.2 0.1
Bu tablodaki verilerin incelenmesi sonucu, DGM’de suç tarihi ile kesin-
leşme tarihi arasında geçen süre bakımından yoğunluğun 12-18 ay arasında
olduğu; davaların %91.2’sinin 30 aydan az sürede, ağır ceza mahkemele-
rinde de yoğunluğun 12-18 arasında bulunduğu ve davaların %86.5’inin
48 aydan kısa bir sürede sonuçlandırıldığı; asliye ceza mahkemelerinde
ise yoğunluğun 6-12 aylık sürede yer aldığı bu mahkemelerdeki davaların
%89.1’inin ise suçun işlendiği tarihten itibaren 36 aydan az sürede sonuç-
landırıldığı; sulh ceza mahkemelerİnde de yoğunluğun 6-12 ay arasında
yer aldığı ve bu mahkemelerdeki davaların % 88.8’i 36 aydan az sürede
sonuçlandırıldığı görülmektedir.
İstatistik analizlere dayalı olarak ilk derece ceza mahkemelerdeki or-
talama yargılama süresi (M) dağılımına bakıldığında 1986-1997 yıllarına
ait veriler aşağıdaki tabloda sergilenmiştir;
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
38TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Mahkeme 1986 1987 1988 1989 1990 1991 1992 1993 1994 1995 1996 1997
DGM 127 144 137 165 184 168 203 250 269 305 341 302
Ağır Ceza 332 313 244 256 267 243 233 239 246 263 306 335
Asliye Ceza 276 266 244 260 271 258 282 301 288 320 331 312
Sulh Ceza 158 174 122 180 175 160 140 123 114 118 115 149
Ortalama yargılama süresi = (2X+Y-Z)/(Y+Z)* 360
X = Geçen yıldan kalan dava sayısı
Y = Yıl içinde açılan dava sayısı
Z = Karara bağlanan dava sayısı
Bu tabloya göre süreler, DGM ve asliye ceza mahkemelerinde iş artışına
paralel olarak önemli derecede artmıştır. Tüm iyileştirici tedbirlere karşın
aşağıdaki tabloda yer alan istatistik verilerinde fazlaca bir artış olmadığında
bile, istinaf mahkemeleri devreye girdiğinde makul süreyi aşan yargılama-
ların ürkütücülüğü akla gelmektedir. Konuya ortalama yargılama süresi
ötesinde sayısal açıklık getirmek üzere aşağıdaki tabloda 1995/2000 yılla-
rında çıkan ceza davaların açılış yıllarına göre dağılımına yer verilmiştir.
1995
-------------------------Açılış Yılları---------------------------Çıkan
Ceza 1991 ve
Mah. öncesi % 1992 % 1993 % 1994 % 1995 % Toplam
Ağır Ceza 977 2.7 863 2.4 2407 6.6 10929 29.9 21377 58.5 36553
DGM 22 0.3 99 1.3 625 8.4 2896 39.1 3768 50.9 7410
Asliye 15335 4.0 12300 3.2 30048 7.7 124752 32.1 205789 53.0 388224
Sulh 5858 1.5 4774 1.2 11355 2.9 56454 14.3 15144 80.1 393585
2000
-------------------------Açılış Yılları----------------------------Çıkan
Ceza 1996 ve
Mah. öncesi % 1997 % 1998 % 1999 % 2000 % Toplam
Ağır Ceza 2606 5.6 1967 4.2 4366 9.4 13673 29.3 24006 51.5 46618
DGM 167 3.5 135 2.8 359 7.5 1631 34.1 2487 52.0 4779
Asliye 30046 5.7 25974 4.9 61005 11.6 182171 34.6 226915 43.1 526111
Sulh 7100 1.6 6566 1.5 18369 4.2 92976 21.2 314579 71.6 439590
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
39TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Görülen odur ki, çıkan davalar arasında beş yıl ve öncesi açılmış dava
oranları 1995/2000 yıllarında ağır cezalık (% 2.7/5.6) ve asliyelik işler
(% 4/5.7) bakımından artarak küçümsenmeyecek bir orana ulaşmıştır.
Bu gruptaki davalarda yargılama süresinin uzunluğu ve bazı davaların
zaman aşımından düşmesi adalete güveni zedeleyici bir niteliğe bürün-
müştür. Konuya tarihsel boyutta bakıldığında aflar/düşmeler nedeniyle
dalgalanmalara karşın beraat oranında düşme dışında fazlaca değişen bir
şey olmadığı görülmektedir. Nitekim 1959 yılında çıkan davaların TCK ve
özel kanunlara göre açılış yılları dağılımına aşağıda yer verilmiştir.
1959
1955 ve öncesi % 1956 % 1957 % 1958 % 1959 %
TCK 10831 10.2 9292 8.8 18909 17.8 41976 39.6 25014 23.6
Özel 3807 5.1 2781 3.7 7259 9.7 37090 49.7 23750 31.8
Toplam 14638 8.1 12073 6.7 26168 14.5 79066 43.8 48764 27.0
1959 yılındaki % 23.88 olan beraat oranı ortalamasının son yıllarda
%17.66’ya düştüğü görülmüştür. Ne var ki, mahkumiyet oranının İngil-
tere’de % 90.3 (1995) İsveç’te % 94.7 (1992) Fransa’da % 98.9 (1992) ve Ja-
ponya’da % 99.9 (1994) olduğu göz önüne alındığında; Türkiye’de beraat
oranının çok daha aşağıya çekilmesi gerekmektedir.
12
Dava yönetimi bağlamından özellikle ağır ceza mahkemesine gelen
işler bakımından kamu güvenliği ve korunması açısından önem arz eden
işlerin sınıflandırılarak, önem derecesi yüksek olanlara öncelik verilmesi
yöntemine işlerlik kazandırılması rasyonel bir çözüm olacaktır (ECMUK
206, 2; Differentiated Case Management). Kuşkusuz, kaldırılan DGM’lerin
varlık nedeni de bu yöntemde saklı bulunmakta olup, ağır cezalık işler için
bu yöntem geçerliliğini korumaktadır.
Yargılama süresinin kısaltılmasını sonuçlandıracak tedbirlerin olası
riski de göz ardı edilmemelidir. Genelde bu tedbirler ilk derece mahkemesi
hakimine çoğu işlerin belli bir sürede karara bağlanmasına elverir ve bu hal
12
M. T. Yücel, Hukuk Sosyolojisi, Ank., 2004, s. 106.
2000 yılı verilerine göre ceza mahkemesi türü itibariyle beraat/mahkumiyet
yüzde oranları dağılımı
DGM Ağır CezaAsliye CezaSulh CezaÇocukToplam
Beraat 34.9 32.9 33.3 12.6 17.8 24.8
Mahkumiyet 65.1 67.1 66.7 87.4 82.2 75.2
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
40TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
de etkinlik ve verimliliğin arttığı izlenimi doğurursa da, sanık açısından
usulün hiç de adil olmadığı izlenimini yaratma olasılığı o oranda artabilir.
Sanık duruşmada olayın kendi cephesinden sunuşunu yapabilme fırsatını
elde ettiğinde, kendi beyanların ne derece yanıt bulduğu konusunda geri
besiye sahip olduğunda ve sonuçta hakim sanık hakkında verilen hükmün
adil olduğunu izlenimi verebildiğinde, hakim adaletin etkinliği için çok
şeyler yapmıştır denilebilir.
Kanıtın hukuka uygunluğu ilkesi doğrultusunda, yüklenen suç, hukuka
uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir (YCMK 217-
2). Hukuka uygun olmayan kanıtın en ekstrem örneği ise suç nedeniyle
Amnesia’ya düçar olan (tanıklık yeteneğine sahip olmayan) mağdurun suç
eylemi hakkında tanıklığıdır. Kuşkusuz, kanıtın uygun olmaması nedeniyle
bu mağdurun tanıklığı mahkemece reddedilecektir.
Suçluluk (Schuld) kavramı, ceza hukukunda yaptırımsal düzenleme-
lerin odağında bulunmaktadır. Bu kavram suçluluğun farklı yoğunlukta
belirebileceği düşüncesine dayalı olarak suçluluk derecesinin farklılığına
işaret etmektedir. Bu kavramla, eylemin yönleri ile sonuçlarına ilişkin
yönleri olmak üzere “suçlanabilirliğin” bazı yönlerine yollama yapmak-
tadır. Suçluluk derecesinin, suçlunun eylemi ve suçun sonuçları olarak
iki bileşeni vardır. Sanık başkaca hareket edebilme (suçlunun eylemi) ve
böylece haksızlık yapmaktan kaçınma olanağı (suçun sonuçları) varken,
buna yönelmemesi nedeniyle suçlanmaya maruz kalması söz konusudur.
YTCK 61. maddesinde cezanın tayini sırasında göz önüne alınacak konular
sınırlayıcı olmamak üzere sıralanmıştır (StGB-46/Alman Ceza Kanunu).
Bu sıralamanın, suçlunun eylemi, işleniş biçimi, kusurun ağırlığı, amaç ve
saik, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı yanında failin geçmişi/
sabıkası, mağdura karşı tazmin veya iade çabası gibi suç öncesi ve suç son-
rası suçlunun davranışını içerdiği görülmektedir (YTCK 62). Suçun sebep
olduğu her olay ise “suçun sonuçları” anlamına gelmektedir. Hakim hangi
bulguları ve konuları göz önüne alabileceği ve bunların ağırlığını saptama
konusunda nispeten serbesttir. Yasal düzenlemeler hakimin bu takdirini
çok az derecede sınırlamıştır. En önemli sınırlama YTCK 61-3 /StGB’nin
46-3 maddesinden kaynaklanmaktadır; özel bir suçun hukuki tanımında
yer alan gerekli unsurları içeren hallerin “temel cezanın belirlenmesinde”
ayrıca göz önüne alınamayacağıdır. Müessir fiil suçunda bir başkasına da
zarar vermesi ceza saptanmasında nazara alınmazken, mağdurun uzun
süre hastane de kalması nedeniyle terfii edememesi ve bu sürede karısının
komşusu ile aşk ilişkisine girmesini mahkeme nazara alabilir. Almanya’da
uygulama bakımından StGB-46-3 maddesinin cezanın saptanmasından zi-
yade temyizde irdelenmek üzere karar gerekçesinde yer verildiğine tanık
olunduğu belirtilmektedir.
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
41TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Mahkeme tarafından Savcılık’ta olduğu gibi bir diversion tedbiri olarak
uzlaştırmaya başvurulması ön görülmüştür. Kamu davası açılması halinde
uzlaşmaya tabi bir suç söz konusu ise, 253. maddedeki usule göre mahke-
mece uzlaştırma işlemlerine tevessül edilir (YCMK 254-1).
Hakim duruşmayı idare etmektedir. Kendisi toplumun yararı ile
şüphelinin/sanığın yararını bağdaştırmalı ve dengeyi kurmalıdır. Toplum
sanığın suç ve sorumluluğu sabit olduğunda derhal ve adil bir kararın
verilmesini isterken, şüpheli/sanık kendisine isnat edilen suçu bilmeli,
hakkındaki iddialara yanıt verebilmeli, ilave kanıtlar sunabilmeli, verilecek
karar ve kararlara itiraz ederek diyalektik ortam sağlanabilmelidir. İşte bu
bağlamda YCMK’nın en önemli getirisi “çapraz sorgulama” (cross-exami-
nation) olmuştur; “Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya
katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış
diğer kişilere, duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler.
Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hakim aracılığı ile soru yöneltebilir.
Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmedi-
ğine, mahkeme başkanı karar verir. Gerektiğinde ilgililer yeniden soru sorabilir.”
(YCMK 201-1).
Çapraz sorgu iki tarafı keskin bir bıçak, gerçeğin keşfi için var olan en
güçlü hukuki bir motor olarak kabul edilmektedir. Çapraz sorgunun amacı
şöyledir; 1. İfadeyi nitelendirme veya açıklama; 2. Tanık/bilirkişileri, ön
yargı ve tarafgirlik nedeniyle çürütmektir.
Çapraz sorguya egemen olan temel ilkeler ise, 1. Esasa girilmesi; 2.
Kısa sorular sorulması ve basit kelimeler kullanılması; 3. Yalnızca yönlen-
dirici sorular sorulması; 4. Cevabını bilmediğin sorunun sorulmaması; 5.
Yanıtın dinlenmesi; 6. Tanıkla kavga edilmemesi; 7. Tanığın açıklamasına
izin verilmesi; 8. Direkt sorgulamada ifadenin tekrarına izin verilmemesi;
9. Vurucu darbenin son söze saklanmasıdır. Çapraz sorgu türleri de 1. İş-
birlikçi 2. Tahripkar olup, kuşkusuz, ikinciye birinciden sonra girişilmeli ve
sorular genelde, “Evet”, “Hayır” veya “Bilmiyorum” yanıtını alacak şekilde
formüle edilmelidir. İşte tanık ve bilirkişilerdeki gerçeği çıkarmaya elveren
güçlü bir teknik sistemimize girmiş bulunmaktadır.
Rasyonel Yaklaşım
Yukarda bazı hükümlerine değinilen ve reform niteliğindeki böyle bir
proje paketinin (YTCK, YCMK, İstinaf ve Cezaların/Güvenlik Tedbirleri-
nin İnfazı) yargılama reformuna dönüşmesi için normatif düzenlemeler
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
42TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
alt yapı ve adliye kültürü ile birlikte ele alınmalı idi. Ne var ki, çoğu yasal
düzenlemelere özgü “istim arkadan gelir” postulatı bir kez daha, devlet,
hukukun sosyal teorisinde yer almaya hak kazanmıştır.
Hukuk herkesi etkilediğinden, adli sisteme özgü süreci analiz etmek
ve sistem yapıtını besleyen varsayımları anlamakla işe koyulmalıdır. Bu
bağlamda örgütlü adli sistemin nasıl işlediğini açıklayıcı nitelikte iki kav-
ramsal model, “sistemler modeli” ile “etki–tepki modeli” vardır. Benzer nitelikli
bu modellerle, işlev gördüğüne tanık olduğumuz adli sistem bünyesinde
hukukun sosyal bir ürün olduğu kadar sosyal bir güç olarak algılanması
vurgulanmaktadır. Yalnız bu modellerin, sürecin çalışması ve sistemdeki
aktörlerin işlerini görmeleri açısından farklılık sergilendikleri görülmekte-
dir. Şimdi bu modellerle YCMK düzenlemelerini irdeleyelim.
Sistemler Modeli
Adli sistem, bir sistemler modeli olarak, sisteme giren işler hakkında
ne yapıldığı ile tanımlanmaktadır. Özünde adli sistemin görevi hukukun
adalete dönüşümünü yetkin bir şekilde gerçekleştirmektir. Bunu yaparken
de çağın giysileri (bilimsel/teknik) giyilmelidir. Bu iş, çeşitli talepler veya
sistem girdilerinin adli kararlar veya sistem çıktısına dönüştürülerek ya-
pılmaktadır. Bu bağlamda üç sosyal olguya tanık olunmaktadır; 1. Sistem
girdileri; 2. Sistemin dönüşüm yapısı kullanılarak girdilerin ayrıştırılması;
3. Karar üretilmesidir. Adli bir sistem, yukarıda değinildiği üzere, işlevsel
varlığını yalnızca kararların makul süre içinde adil, yetkin ve bağlayıcı
olduğunun toplumca algılanması ile sürdürebilir.
Bu modelin ceza adaleti sisteminde çalışması Yeni Ceza Muhakemesi
Kanunu’na göre özetle şöyledir; Kolluk evresinde, “adli kolluk” -polis-jan-
darmanın- “şüpheliyi” yakalayıp yakalamamasına, Savcılık evresinde, kamu
davası açılıp açılmamasına/ön ödeme emri gönderilmesine, “uzlaşma”ya
gidilmesi (m. 253), kamu davası açmada takdir yetkisi kullanılması (m.
171); etkin pişmanlık nedeniyle kavuşturmanın açılmasına yer olmadığına,
mahkemece “iddianamenin iadesi” (m. 174), uzlaşmaya (m. 254) davanın
düşürülmesi veya devamına, şüphelinin tutuklanması yerine “adli kontrol
altına alınması” (m. 109), beraatına, hürriyeti bağlayıcı cezaların infazında
ise, hükümlü hakkında “iyi hal” kararı verilip, şartlı salıverilme isteminin
infaz hakimliğine intikali suretiyle sistemin çalışmasına tanık olunmaktadır.
Bu örnekler hukukun işlev ve infazıyla yükümlü adli sistemin evrelerine
ilişkin bulunmaktadır.
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
43TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Bu modelde gelen girdiler iki türdendir; talepler ve destekler. Talepler
sisteme giren ve sistemi harekete geçiren ham maddelerdir. Talep olmak -
sızın adli sistem bir şey yapamaz. Talepler çeşitli biçimlerde olabilirse de,
işlenen bir suç karşısında yapılan şikayet/açılan kamu davasından (cezai
talepten) ibarettir.
• Sistemler Modeli
Talepler Rejim kuralları Kararlar
Güven ve destek Ayrıştırıcılar
Destek, adli sistemde işlerin etkin bir şekilde görülebilmesi için
gerekli olan halk desteğidir. Destek kavramı şu soruyla daha iyi anlaşıl-
maktadır. Halk adli sistemi neden desteklemektedir? Bu soruya verilecek
çeşitli yanıtlar vardır; birincisi, bilinçli/bilinçsizce destek vermediklerin-
de olabilecek sonuçlarından çekindikleri için adli sistemi desteklemekte-
dirler. Kişiler, adli tehditleri hiçe saydıklarında yakalanma (YCMK m. 90)
ve gözlem altına alınma (YCMK m. 74, 91) gibi devletin zorlayıcı gücü
ile karşı karşıya kalırlar. İkincisi, belki de daha gerçekçi olanı, halk adli
sistemi kararlarından memnun kaldıkları için desteklemektedir. Üçün-
cüsü, halk adli sistemi “adli sosyalleşme” sonucu desteklemektedir. Adli
sosyalleşme, kişilerin adli sisteme karşı aşırı derecede güven duyulan bir
ortamda yetişmeleri sonucu kazanılmaktadır. Yalnız, zaman zaman adli
sisteme karşı güvensizlik duygusunu dile getirenler bile sistemi destekle-
mekte ve geneldeki değerlendirmeleri olumlu olmakta, adli sisteme karşı
koyanlar bile (mahalli kültüre özgü istisnalar dışında) mücadelelerini
adli sistem sınırları içinde yapmaktadırlar. Bu yanıtlardan hangisinin ül-
kemiz genelinde/özelinde geçerli olduğu sosyolojik araştırmalarla sap-
tanmış değildir. Belirgin olan son yirmi beş yıllık süre de, ivme kazanan
ekonomik/organize suçlar nedeniyle oluşan anomik ortamda halkın yar-
gıya olan güven ve desteğinde bir azalma görüldüğüdür.
Bu konuda hakimlerin niteliği/davranışı da söz konusu olmaktadır.
Takılan bifokal gözlükler örneğindeki üst lensler bazen kalbur üstü kişiler
için rezerve edilmiş bulunmaktadır. Nitekim, Hitler Almanya’sı ile Mus-
solini’nin İtalya’sındaki hakimler önceden biçimlendirilen sonuca uyarlı
Girdiler
Dönüşüm
Yaptı
Çıktılar
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
44TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
“gerçekleri” oluşturuyorlardı. Hakim ile savcıların kalitesi kolluğun dav-
ranışlarının belirlenmesine yardımcı olmaktadır. Kolluk görevlileri, teorik
olarak hukuka uyan vatandaşların koruyucusu, sosyal güvenlik ve barı-
şın, en canlı enstrümanıdırlar. Yalnız, gecekondu semtlerinde, kendisine
en çok ihtiyaç duyulan yörelerde kendilerine “güven” duyulmamaktadır.
Yine mağdurun bir serseri/fakir olması durumunda kendisine yapılan
kötü muameleyi savcı veya hakimin toleransla karşılamasına tanık olun-
ması hiçte olağan dışı bir olgu değildir. İşkence ve kötü muamele bilinci
yavaş yavaş ivme kazanmaya başlamıştır. İşte hukukun günlük uygula-
ması, kişilerin statüsü/sınıfı/cinsiyeti ve diğerlerine göre değiştiği gibi
kentten kente de değişebilmektedir.
Özetle, bir hukuk sisteminin sağlayabileceği toplumsal destek, genel-
de görevlilerin günlük davranışından daha az derecede nesnel kurallar
veya onların teknik mükemmelliğe dayalı bulunmaktadır. Bu nedenle,
YCMK’yla beklenen amacın gerçekleşmesi için hukuk eyleyicileri ara-
sında yaygın kültürel bilinçleneme seferberliği yanında halkın desteğini
kazanmaya yönelik halkla ilişkiler strajejisi geliştirilmesine ihtiyaç bulun-
maktadır. Bilinçlenme noktasında bir tarafta, Adalet Bakanlığı’nın hakim
ve savcılara yönelik, öte yandan, TBB’nin avukatlara yönelik eğitim gi-
rişimleri takdirle karşılanmaktadır. Yalnız, bu eğitimin bir vitrin olmak
ötesinde kalite içermesi üzerinde de titizlikle durulmalıdır. Öte yandan,
halkın desteğine yönelik çalışmalar bağlamında mağdurları bilgilendirme
ile tanıkların adliyede özel tretmana tabi tutulması için gerekli alt yapı
çalışmalarına hızla girişilmelidir.
13
Adli sistemde dönüşüm yapıtında ise, sistem girdileri ayarlanmakta,
başvurular sınırlandırılmaktadır. Herkes adli alana girmek için girişimde
(özellikle ceza tehdidiyle özel hukuk taleplerini gerçekleştirmek üzere)
bulunabilirse de, çok az kişinin bu alanı kullanmasına izin (ultima ratio)
verilmelidir. Sistem girdisini sınırlayıcı süzgeç şu iki faktörle çalışmakta-
dır; rejim kuralları ve ayrıştırıcılar.
Rejim kuralları, adli sistemi kimlerin ve hangi koşullarda kullanılabi-
leceğini, örneğin ancak haksız fiil mağdurunun şikayette bulunabileceğini
belirlerken, sistem girdisindeki bekçiler, sistemin yükünü azaltmak için
ayıklama işini üstlenmişlerdir. Savcılık/mahkemede uzlaşma ile ön öde-
meye önem veren veya yeterli kanıt/şüphe olmaması karşısında takipsiz-
lik kararı veren savcılar bu işlevi yeterince yerine getirmelidirler.
14
Ceza
13
M. T. Yücel, Adalet Psikolojisi, Ank. 2004, s. 116-118.
14
Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Yönetmeliği “Madde 20- Takipsizlik evrakı incelenir-
ken delillerin eksiksiz toplanıp toplanmadığı, olaya uygun sonuca varılıp varılmadığı,
takipsizlik kararının yeterli delil olmasına rağmen verilip verilmediği veya kanunun
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
45TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
yargılaması, böylece, “ya hep ya hiç ilkesi”ni uygular, beraat/mahkûmiyet
ikilemi olmaktan çıkarılmalıdır.
15
Bu evrede, savcılık/mahkeme içi ve
mahkeme dışı uyuşmazlık çözümünün kesişme noktasında şu sorular
gündeme gelmektedir. Savcılık/mahkeme dışı alanlarda faaliyet gösteren
kuruluşlar ve meslek gruplarının ayıklamadaki etkisi ne ölçüde olabilir?
Adliye dışı çözüme kavuşturulması daha rasyonel olacak davalar neler-
dir? Bu sorular da toplumda uzlaştırma kültürüne özgü yeni açılımlara
yönelmeyi, sosyal tarihimizde yeri olan uygulamaların güncelleştirilme-
sini gerektirmektedir.
Karanlık Sayı ve İş Yükü
Suç gerçeği ile adli makamlarca takip edilen suç olguları arasında bü-
yük bir uçurum olup, suç istatistikleri yalnızca ilgili makamlarca saptanan
suçlar hakkında bilgi vermektedir. İşlenen her suç ortaya çıkarılmadığın-
dan ve ortaya çıkarılan her suç da ihbar edilmediğinden, suçun izlerini,
resmi tespit ağının dışında da takip etmek suretiyle hangi suçların ihbar
edildiğini ve hangilerinin karanlıkta kaldığını belirlemek öncellikle önem
taşımaktadır. Suç türlerine göre değişmekle beraber faili meçhul suç oran-
larının yüksek bulunduğu ülkemize özgü kriminolojik bir bulgudur. Bu
nedenle, sade bir vatandaş tarafından, hangi ve ne sayıda suçun algılandığı
açık hükmüne aykırı bulunup bulunmadığı, kanun yolu, mercii ve süresinin belirtilip
belirtilmediği, ilgililere kararın tebliğ edilip edilmediği ve ayrıca olayın özeliklerinin
gerektirdiği diğer hususlar üzerinde durulup durulmadığı araştırılır.”
Müştekisi ve mağduru bulunmayan hazırlık soruşturması sonucunda kanuna
açıkça aykırılık teşkil edecek şekilde takipsizlik kararı verildiğinin tespiti halinde bu
hususa gerektiğinde tavsiyeler listesinde yer verilmekle birlikte evrakın yeniden ele
alınması da Cumhuriyet Başsavcılığı’na önerilir.” İngiltere’de 1951 yılında Başsavcı
Lord Shawcross tarafından söylenen şu söylev tüm Başsavcılarca benimsenmiştir:
“Bu ülkede işlenen suç eylemlerinin otomatik olarak kamu davasına konu olması
hiçbir zaman kural olmadığı gibi gelecekte de olacağını beklemiyorum.” İngiltere’de
kamu davasının açılması iki evreli bir karardır: Her davada gerçekçi bir mahkumiyet
beklentisi yaratacak yeterli kanıt olduğunda, kamu yararı testi devreye girmektedir
(Yazarın notu).
15
Duruşmanın sona ermesi ve hüküm (YCMK)
Madde 223.-
4. İşlenen fiilin suç olma özelliğini devam ettirmesine rağmen;
a. Etkin pişmanlık,
b. Şahsi cezasızlık sebebinin varlığı,
c. Karşılıklı hakaret,
d. İşlenen fiilin haksızlık içeriğinin azlığı,
dolayısıyla, faile ceza verilmemesi hallerinde, ceza verilmesine yer olmadığı
kararı verilir.
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
46TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
ve kolluğa ihbar edildiği sorusu ortaya atılmalıdır. Diğer bir anlatımla, bir
kişinin gerçekten ve kaç kere bir suç ortamına girdiği veya mağdur duru-
muna geçtiği veya şikayet/ihbar yoluyla suç takibine katkıda bulunduğunu
öğrenmek önemlidir. Karanlık alanı etkileyen nedenler arasında (1) Vatan-
daşın suçu ihbar etme konusundaki isteksizliği -%50’si ihbar etmemekte-
dir-; (2) Kolluk gücündeki ihmaller; (3) Faillerinin yakalanamaması -büyük
mağaza ve süper marketlerden yapılan çoğu hırsızlıklarda olduğu üzere-;
(4) Mağdurların suçlulardan korkması veya zanlının -kuşkulanan komşu
çocuğu veya evdeki hizmetçinin- zarar görmesini istememesi; (5) Kolluğa
başvurunun -bazı ırza geçme suçları için- bir yararı olmayacağı düşüncesi;
(6) Mağdurun suçu, bildirmeye değer görmemesi yer almaktadır. İşte bu
nedenlerinde belgelediği üzere, suç istatistikleri gerçekte insan davranışını
ölçmek yerine insanın işlenen suçu haber vermedeki tutumunu ölçebilir.
Suçların bildiriminde en etkili olan husus, kolluk ve yargı sisteminin etkili
bir işlev sergileyebilmesidir. Vatandaşa güven verici, etkili hizmetler kar-
şısında suç bildirim oranlarının artacağı sayısız kere kanıtlanmıştır.
Kriminolojide karanlık alana (dark figures) karşın belirlenen suç arit-
metiği de, her insanın suç işleyebileceğini kanıtlamaktadır. Ülkemizde son
iki yıl içinde 13 milyon elektrik abonesi denetlenmiş ve 645 bin elektrik
hırsızı yakalanmıştır. Bunları arasında varlıklı kişilerde yer almaktadır.
İngiltere ve Galler’de self-report verilerine göre, genç insanların %50-90
oranında -haklarında kamu davası açılıp açılmadığına bakılmaksızın- suç
işledikleri; Home Office (İç İşleri Bakanlığı) verilerine göre de, yetişkin
erkeklerin %34’ünün 40 yaşlarına geldiklerinde bir sabıkası bulunduğu ve
kadınlardaki bu oranının %8 olduğu görülmüştür.
İşte suç istatistiği açısından gerçek ile görüntü arasındaki önemli ölçüde
bir fark olduğu görülmektedir. Bu durumun yarattığı iş yükünü (talebi)
karşılamakta (arzı sağlamakta) sıkıntı içinde olan ceza adaleti sistemi için
bu farklılık “yerinde” ve bazen de yararlı görülmelidir. Nitekim, iş yükünün
bugünkü konumu bile sistemin her evresinde (her ülkeye göre değişik
evre/evrelerde olmak üzere) “diversion”a (sistem dışına) yönelmeyi bir
gereksinme haline getirmektedir. Bu amaçla, İngiltere’de Eylül 1993 ve
Mart 1994 tarihleri arasında on polis karakolunda gözetim altına alınan
4.250 sanık hakkında ceza adaleti sistem sürecinde verilen kararlar üzerine
yapılan araştırma
16
İngiltere’de ceza adaleti sisteminin özellikle ilk evresin-
deki “ayıklama olgusuna” ışık tutması bakımından sergilenmiştir.
16
Entry into the criminal justice system: a survey of police arrests and their outcomes,
Home Office Research Study 185, London 1998.
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
47TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Sanıklar Hakkındaki Karar Türü %
Polis ihtarı verilenler 17
Diğer polis çözümlemeleri-enformal ihtarlar 12
Polisçe başka işlem yapılmayanlar 20
Savcılıkça takipsizlik kararı verilenler 7
Kefaletle salıverilen sanıklar 2
Sulh mahkemelerince mahkum edilenler 37
Crown mahkemelerince mahkum edilenler 3
Juri veya mahkemece düşürülen ve beraatine hükmedilenler 2
Yukarıdaki tablonun sergilediği üzere, işlerin % 49’u kolluk evresinde
ayıklanmaktadır.
Adli dönüşüm sürecinde işlem gören girdiler sonrasında, sistem çık-
tısına, kararlara tanık olunmaktadır. Sistemler modelinin nihai evresi ise
geri besi işlevidir. Verilen kararların doğruluğu/yanlışlığı
17
adli alanı etki-
lemekte ve bazen yeni girdilere sebebiyet vermekte; mağdurlara tazminat
hakkı doğmaktadır (YCMK m. 141).
YCMK’yla (m. 109) tutuklamaya seçenek olarak “adli kontrolün” ka-
bulü cezaevlerinde yüksek orandaki tutuklu sayısını azaltma da önemli
bir gelişme olarak değerlendirilmelidir. Yalnız başına tutuklama, hakimi,
şüpheli/sanık hakkında ya bütünüyle hürriyetten yoksunluğa ya da tam
serbest bırakmaya mecbur kılan bir tedbir, zorunlu bir kötülüktür. Adı
17
Adli yanılma için bkz., M. T. Yücel, Hukuk Sosyolojisi, Ank. 2004, s. 148.
İngiltere’de Polis Gözetiminde Alınan 4250 Sanık Hakkında
Sistemdeki Karar Dağılımı
Polisce başkaca işlem
yapılmayan
% 20
Polisteki diğer
çözümlemeler
% 12
Kefaletle salıverilen
sanıklar
%20
Sulh mahkemelerince
mahkum edilen
% 37
Crown mahkemelerince
mahkum edilen
% 3
Savcılıkça takipsizlik
kararı verilen
% 7
Jüri veya mahkemece
düşürülen ve beraatine
hükmedilen
% 2
Polis ihtarı
% 17
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
48TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
geçenler ya tutukevine kapatılacaklar veya tam serbest kalacaklardır. İşte
adli kontrol, bu iki durum arasında probation benzeri bir kurumdur. Bu
kurumla zanlı/sanık gözleme ve denetlemeyi elveren tedbirlere tabi tutul-
maktadır. Kişinin böylece kaçması riski azaltılırken hürriyetten tümü ile
yoksun kalmanın bazen giderilemez türden zararları ortadan kaldırılmış
olmaktadır. Bu kurumun etkin bir uygulamaya kavuşturulması olanakları
ile tutukluluk uygulamasının istisnai hale gelmesi hedeflenmiştir.
Adli kontrolün soruşturma evresi uygulanmasında üç temel koşul
vardır;
1. Şüphelinin işlediği iddia olunan fiilin 100. maddeye göre tutuklamayı
gerektirebilecek bir suçu oluşturması,
2. Cumhuriyet savcısının istemde bulunması,
3. Sulh ceza hakiminin kararı.
Adli kontrole tabi tutulan şüphelinin veya 113. maddenin son fıkrası
gereğince kovuşturma evresinde sanığın maddede dokuz bentte ayrı ayrı
gösterilmiş yükümlülüklerden hangilerine yani bunlardan birine veya
birden çoğuna tabi tutulacağı hakim veya mahkemenin kararında belir-
tilecektir.
Bu noktada, “sistem modeline” göre iş akışı, girdi kontrolü, aşınma
parametrelerini belgelemek üzere 2000 yılı Adalet İstatistikleri’nde 1000’e
indirgenmiş görüntüsüne aşağıdaki tablolarda yer verilmiştir.
18
Savcılık
tablosunda görüldüğü üzere işlerin %30.3‘ünde takipsizlik kararı verildiği
göz önüne alınarak kolluk evresinde İngiltere örneğinde olduğu gibi “ayık-
lama” işlemine olanak sağlayacak yasal düzenleme gereği belirmektedir.
Ne var ki, bu gerek Adalet Komisyonu Alt Komisyon Başkanı H. Köylü’ye
hatırlatılmasına karşın Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bu türden bir “diver-
sion” düzenlemesine yer verilmemiştir. Ceza adaleti sisteminde süregelen
iş yükünü azaltmada en belirgin düzenleme kabahatlerin Yeni TCK’da
“de-criminalize” edilmiş olmasıdır. Aynı derece anakronistik bir düzenleme
de kamu davası açılmasında “yeterli kanıt” yerine “yeterli şüphe” ölçütünün
getirilmesidir (m. 170). Bu bağlamda yasa koyucunun terimsel açıdan tutar-
lığı göz ardı ettiğine tanık olunmakta; Ceza Muhakemesi Kanunu 74, 100,
2b 2, 3, 128, 133, 135, 139 ve 140. maddelerinde “yeterli şüphe” ölçütüne yer
verilmektedir. Ceza usulünde kamu davası açılmasında mecburilik/lega-
18
Bk. M.T. Yücel “Cezaevleri ve Sosyal Gerçekler bölümü” Hukuk Sosyolojisi, Ank. 2004,
s. 256-285; Heuni, Crime and Criminal Justice Systems in Europe and North America,
1990-1994, Helsinki 1998, pp. 95-100.
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
49TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
lite ilkesi egemen olmasına karşın sorgu hakimliğinin kaldırılması üzerine
“yeterli kanıt” ölçütü ile getirilen “takdir”e karşın adliye kültüründe “yeterli
belirti” ölçütünün yeşerttiği kültürün Adalet Müfettişleri’nce vurgulanması
üzerine yıllarca kamu davasında tanık olduğumuz enflasyonist baskının
devam edeceği görülmektedir. Bu konudaki baskıyı azaltmak amacıyla
yıllardır dile getirdiğim “iddianamenin reddi” kurumu Yeni Ceza Usul Ka-
nunu’na ithal edilmiş ise de, bu kuruma özgü uygulama esprisinin hemen
oluşabileceğini beklemek fazlaca iyimserlik örneği olacaktır
Bu kurumun uygulamasında, iddianamenin iadesi ve duruşmayı aç-
ması seçenekleri arasında hakimin kararına dayanak olacak ölçüt mahku-
miyet olasılığının varsayılan yüksekliği olmalıdır. Hakimin görüşüne göre,
beraat olasılığı mahkumiyet olasılığından yüksek olduğunda, iddianame
iade edilmelidir. Eğer, bu türden bir değerlendirme yapılmayarak, biçimsel
açıdan CMUK m. 170‘de yer alan öğelere özgü yüzeysel bir irdelemeyle
yetinilmesi halinde oldukça yanlış bir siyasetin oluşması riskiyle karşı kar-
şıya kalınacaktır. YCMK’nın “Madde Gerekçeleri” bölümünde bu endişemizi
haklı çıkaran şu anlatıma yer verilmiştir; “İddianamenin iadesini düzenleyen bu
maddeye göre, davaya bakacak olan mahkeme kamu davasının açılması için delillerin
yeterli şüpheyi ortaya koymasına karşın, iddianamede bazı fazla önemli olmayan
noksanlık saptarsa, örneğin şüphelinin açık kimliğinin belirtilmemesi, uygulanması
gereken kanun maddesinin gösterilmemesi, bütün delillerin mahkemeye verilmemiş
olması ve benzeri gibi, iddianameyi tamamlaması için Cumhuriyet Savcılığı’na
geri verilmesine karar verecektir. Geri verilme nedenleri maddede dokuz ayrı bentte
gösterilmiştir. Bunun üzerine Cumhuriyet Savcısı eksikleri tamamlayarak aynı
iddianameyi veya gerekiyorsa yeniden düzenleyeceği iddianameyi mahkemeye
sunacaktır. Amaç, davanın bir duruşmada sonuçlanmasını sağlayacak alt yapıyı
oluşturmaktır.”
19
İşte bu konuda hakimlerin teorik açıdan bilinçlendirilmesine acilen
gereksinmesi vardır. 1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girme sonrası, “de-
facto” uygulamada, gereksiz açılan kamu davaları nedeniyle mahkeme
savcılık arasında “gel-git olgusuna”, Cumhuriyet Savcısı’nın itirazlarına
(m. 174, 4) tanık olunması kaçınılmazdır. İşte uygulamayı izlemek ve de-
ğerlendirmek üzere, eski CMUK’a göre sistem akışında yer alan işlemlere
ilişkin eyleyicilerin reflekslerinde nasıl bir etkileşim olacağının saptanması
için olgusal araştırma projelerinin Adalet Akademisi çatısı altında realize
edilmesine ihtiyaç vardır. Genelde bu türden analitik çalışmalara, “sosyo-
juridik” araştırmalara her kanun açısından olduğu kadar özellikle usul
kanunları açısından büyük ihtiyaç vardır.
19
Hükümet Tasarısı 178. madde gerekçesi.
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
50TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Ceza siyasetine egemen olan postulatın “ne derece sosyo-kriminolojik
bulguları yansıtan mükemmellikte bir ceza kanunu kabul edilirse edilsin, rasyo-
nel nitelikleri içeren etkin bir usul yönetişimi olmadığında başarısızlık -adalete
güvensizlik- kaçınılmazlığı” karşısında bunun sosyal bedelinin 2000-2001
yıllarında ülkedeki sistematik bankacılık krizinin yol açtığı maliyet
GSYİH’nin %19.3’lük maliyetten daha büyük ve kalıcı olacağı hatırdan
çıkarılmamalı;
20
hukuk sosyologları akademik kürsülerden seyirci olmak
yerine sahaya inmelidirler
Ceza adaleti sistem akışındaki iş yükünü paradoksal şekilde etkileyen
en önemli kalem, zaman aşımı nedeniyle düşme oranlarındaki yükseklik-
tir.
21
Sisteme işlerlik illüzyonu veren bu kalemdeki oranın ne kadar azaltı-
lacağı konusu ve bu durumda alınacak proaktif önlemlerin ne olacağı pek
gündeme getirilmediği için zaman zaman dile getirdiğim illüzyon gerçe-
ğine bilinçli bir bilinçsizliğin egemen olduğu görülmektedir. Sayın Adalet
Bakanı Cemil Çiçek’in 13.01.2005 günü akşamı NTV’de yaptığı söyleşide
belirttiği gibi “zaman aşımı nedeniyle düşme” olgusunun nedenleri açısından
yargı dışına taştığı da bilinmelidir.
Ceza adaletinde sorun alanlarından biride görevsizlik/yetkisizlik gibi
yapay işlerin yarattığı emek/süre kaybıdır. Bunu belgelemek üzere savcılık
ve mahkemelere ait verilere aşağıdaki tablolarda yer verilmiştir.
SAVCILIK
Takipsizlik kararı 303
Ön ödeme 120
Açılan Kamu Davası 457
Yetkisizlik 72
Görevsizlik 8
Birleştirme 41
Çıkan iş sayısı 1000
20
M. T. Yücel, Kriminoloji, İst. 2004.
21
M. T. Yücel, Hukuk Sosyolojisi, s.106.
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
51TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
CEZA MAHKEMELERİ
Yetkisizlik 8
Görevsizlik 19
Birleştirme 19
Düşme 217
TCK 119 göre ort.kaldırma83
Beraat 133
Mahkumiyet 521
Çıkan Dava Sayısı 1000
Yukarıdaki tablolardan “Ceza Mahkemeleri” bölümünde yetkisizlik ve
görevsizlik oranının %27’i bulması ve bu oranın yıllarca yarattığı yapay iş
sistemdeki kırtasiyeciliğin boyutunu sergilemektedir. YCMK’nın bu konuda
getirdiği sihirli bir çözüm söz konusu değildir.
Ceza adaleti sistem girdisinde iş yükünü, yukarıdaki “Savcılık” tablo-
sunda görüldüğü üzere, azaltan en önemli kurumlardan biri “ön ödeme”dir.
Kurumun yeni TCK’ya göre görüntüsü şöyledir;
“(1) Uzlaşma kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere, yalnız adli para cezasını
gerektiren veya kanun maddesinde öngörülen hapis cezasının yukarı sınırı üç ayı
aşmayan suçların faili;
a. Adli para cezası maktu ise bu miktarı, değilse aşağı sınırını,
b. Hapis cezasının aşağı sınırının karşılığı olarak her gün için yirmi Türk
Lirası üzerinden bulunacak miktarı,
c. Hapis cezası ile birlikte adli para cezası da öngörülmüş ise, hapis cezası
için bu fıkranın (b) bendine göre belirlenecek miktar ile adli para cezasının aşağı
sınırını,
Soruşturma giderleri ile birlikte, Cumhuriyet Savcılığı’nca yapılacak tebliğ
üzerine on gün içinde ödediği takdirde hakkında kamu davası açılmaz.
(2) Özel kanun hükümleri gereğince işin doğrudan mahkemeye intikal etmesi
halinde de fail, hakim tarafından yapılacak bildirim üzerine birinci fıkra hükümle-
rine göre saptanacak miktardaki parayı yargılama giderleriyle birlikte ödediğinde
kamu davası düşer.” (YTCK 75) Öte yandan, “ön ödemeye tabii işlerde, ön öde-
me usulü uygulanmaksızın kamu davası açılamaz. Aksi takdirde iddianame iade
edilir” (YCMK 174-2).
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
52TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Bu bağlamda ABD’de yaygın bir uygulaması olan “plea bargaining”e
(itiraf pazarlığı diye adlandırılan savcı ile sanığın anlaşmasına) değinmek-
te yarar vardır. Sanığın itirafı üzerine savcının “de facto” hakim görevini
üstlenerek mahkumiyete karar verip, ceza tayin etmesidir. Diğer bir anla-
tımla, savcının suçun derecesi azaltması veya arzulanır bir ceza önermesi
karşılığında sanığın hakim huzurunda yargılanma hakkından vazgeçerek
itiraf etmesidir. Zamandan ve yargılama giderinden tasarruf ile ceza ada-
letine sağlanan kazanımın ne derece olduğu cürümlere ait mahkumiyetle-
rin %90’nın “plea bargaining” sonucu olması ile daha iyi anlaşılacaktır. Bu
oranın yüksekliği ABD’de artan profesyonelleşmenin bir belirtisi olarak
değerlendirilmekte ve bu mahkûmiyet kararlarının da genellikle temyiz-
de onandıkları görülmektedir. Bu sistemde mahkemeye intikal eden dava
oranı %5, beraat oranı ise %2‘den az bulunmaktadır.
22
YCMK’yla (m. 171)
cezanın ortadan kaldırılmasını gerektiren “etkin pişmanlık”
23
ve “şahsi ceza-
sızlık”
24
(TCK 167 ve 273. maddeleri) hallerinde “takdirilik ilkesine” doğru
bir açılım sağlanmıştır. Öte yandan YTCK’daki probation/gözetimli er-
telemeye benzer “uzlaşma” kurumu
25
(CMUK m. 253) şikayete bağlı geniş
bir suç yelpazesi göz önüne alındığında metropol adliyelerinde bu konu-
da “uzlaştırma” sanatına ehil savcılardan oluşan bir uzlaştırma biriminin
kurulması ve yaygın bir uygulamaya kavuşturulması üzerinde özenle
22
S. J. Grana and J. C. Ollenburger, The Social Context of Law (Prentice Hall, New Jersey)
1999, p. 107-108; Data from U. S. Department of Justice, Bureau of Justice Statistics.
The Prosecution of Felony Arrest Washington, D. C. U. S. Government Printing Office,
1990; ABD Federal Ceza Usulü Kuralları’nda itiraf sözleşmesinin uygunluğu açıkça
ifade edilmektedir. 11. Kural’da, itham pazarlığı ile yaptırım pazarlığına açıkça yetki
verilmektedir.
23
TCK 93, 192, 201, 221, 254 ve 274. maddeleri.
24
Şahsi cezasızlık ... gerektiren şahsi sebep.
Madde 167. - (1) Yağma ve nitelikli yağma hariç, mal varlığına karşı işlenen
suçların;
a. Haklarında ayrılık kararı verilmemiş eşlerden birinin,
b. Üstsoy veya altsoyunun veya bu derecede kayın hısımlarından birinin veya
evlat edinen veya evlatlığın,
c. Aynı konutta beraber yaşayan kardeşlerden birinin,
Zararına olarak işlenmesi halinde, ilgili akraba hakkında cezaya hükmolunmaz.
Şahsi cezasızlık ... gerektiren sebepler
Madde 273. - (1) Kişinin;
a. Kendisinin, üstsoy, altsoy, eş veya kardeşinin soruşturma ve kovuşturmaya
uğramasına neden olabilecek bir hususla ilgili olarak yalan tanıklıkta bulunması,
b. Tanıklıktan çekinme hakkı olmasına rağmen, bu hakkı kendisine hatırlatılmadan
gerçeğe aykırı olarak tanıklık yapması,
Halinde, verilecek cezada indirim yapılabileceği gibi, ceza vermekten de vazge-
çilebilir.
(2) Birinci fıkra hükmü, özel hukuk uyuşmazlıkları kapsamında yapılan yalan
tanıklık hallerinde uygulanmaz.
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
53TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
durulması ihtiyacını belgelemektedir. Bu kurumla ceza siyaseti suçlunun
korunmasına odaklanmış yaklaşımdan “mağdura” yönelik yaklaşım ivme
kazanmış bulunmaktadır.
26
Mağdurun Korunması ve Hakları
İşte ceza adaleti sisteminde mağdurların yararlarını korumak amacını
güden bu duyarlılığın gittikçe güçlenerek ortaya çıktığı görülmektedir.
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bugüne kadar mağdurlara karşı
gösterilen ilgi bazı adam öldürme, terör ve örgütlü suçlarda ve cezaların
ertelenmesi gibi bazı kurumlar açısından söz konusu olabiliyordu. Oysa
bugün ülkemiz de, Batı ülkelerinde olduğu gibi, suç mağdurları veya aile-
lerine devletin tazminat ödemesi bile öngörülmektedir. XXI. yüzyıl adalet
sisteminde, ceza adaleti yerine getirilirken, mağdurun tatmin edilmesi de ön
plana çıkarılmış bulunmaktadır. Bu amaçla ceza davasının tüm evrelerinde
mağdura bir kısım haklar ve yetkiler tanınması ön görülmüş, suça karşı
sadece ceza yaptırımı yeterli sayılmayarak, zararın giderilmesi/onarımı en
başta gelen amaç kabul edilmiştir. Bu bağlamdaki en önemli düzenleme
ise uzlaşmadır.
Uzlaşmanın hedefi suçun işlenmesinden sonra fail ve mağdur arasında
meydana gelen çekişmeyi, Cumhuriyet Savcısı veya hakimin atayacağı bir
avukat/avukatların girişimleriyle çözerek hem adaleti sağlamak ve hem de
mağduru derhal tatmin etmek, fail ile mağdur arasında barış sağlamaktır.
Böylece, zararın giderilmesi yanında moral bir unsur da sağlanabilmektedir
(etik işlevi). Bu süreçte, failin ceza sorumluluğu saptanıp zararın giderilmesi
için gereken de yapılmış bulunacağından hem adalet yerine getirilmiş, fiille
ihlal edilmiş olan hukuk kurallarının varlığı vurgulanmış (pedagojik işlev)
25
Soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı suçlar, uzlaşma.
Madde 73.
(8) Suçtan zarar göreni gerçek kişi veya özel hukuk tüzel kişisi olup, soruşturul-
ması ve kovuşturulması şikayete bağlı bulunan suçlarda, failin suçu kabullenmesi
ve doğmuş olan zararın tümünü veya büyük bir kısmını ödemesi veya gidermesi
koşuluyla mağdur ile fail özgür iradeleri ile uzlaştıklarında ve bu husus Cumhuriyet
Savcısı veya hakim tarafından saptandığında kamu davası açılmaz veya davanın
düşürülmesine karar verilir.
26
İstem üzerine “adli kontrol” (YCMK m. 109) kapsamında alınan güvenceden mağdu-
run haklarını veya nafaka borcuna ilişkin kısmın kendilerine ödenmesi ön görülmüş-
tür (YCMK m. 114). Yine hapis cezasının ertelenmesi, mağdurun ... uğradığı zararın
aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi
koşuluna bağlı tutulabilir. Bu durumda, koşul gerçekleşinceye kadar cezanın infaz
kurumunda çektirilmesine devam edilir (TCK 51-2).
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
54TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
ve dolayısıyla kamusal barışın yeniden kurulmasına hizmet edilmiş, dev-
let, süreç adaleti ve yaptırım infazı için gerekli harcamadan da kurtulmuş
olacaktır (mali işlevi).
Kamu davasının bütün evrelerinde mağdur haklarının saptanması ve
güvence altında tutulması, görevliler ve adli merciler için temel bir görev
olarak kabul edilmelidir; mağdurun hakları hem saptanmalı, kendileri
bilgilendirilmeli ve hem de güvence altında tutulmalıdır.
Mağdurun korunması ile ilgili bulunan ve karşılaştırmalı hukukta artık
“hak” olarak yer alan bu yaklaşım ve cereyana uyularak, niteliği itibarıyla
hukuki ve mağdurun kişisel haklarını güvence altına alan bir hüküm Türk
hukukuna girmiş bulunmaktadır. Hakim veya mahkeme ya da Cumhuriyet
Savcısı henüz hüküm verilmeden güvencenin mağdurun haklarını güvence
altına alan veya nafaka borcuna ilişkin olan kısmının, mağdura veya nafaka
alacaklısına verilmesini emredebilecektir. Ancak bu emrin verilmesi iki
koşulunun gerçekleştirilmesine bağlı tutulmuştur; (1) mağdur veya na-
faka alacaklısı bunu istemeli, (2) şüpheli veya sanık bu hususta rızalarını
ifade etmiş olmalıdırlar. Ancak soruşturma veya kovuşturmanın konusu
ile ilgili olaylar nedeniyle, bir yargı mercii mağdur veya nafaka alacaklısı
lehine bir karar vermiş ise yukarıdaki birinci koşulun gerçekleşmesine
gerek olmayacaktır.
Mağdur, diğer haklar arasında, soruşturma evresinde aktif olabilecek,
kolluk ve Cumhuriyet Savcılığı’ndan delil toplanmasını, soruşturmanın
gizlilik ve amacını bozmamak koşuluyla Cumhuriyet Savcısı’ndan belge
örneği isteyebilecek, avukat vasıtasıyla soruşturma belgelerini ve muhafaza
altına alınan eşyayı inceletebilecek, Cumhuriyet Savcısı’nın kovuşturmaya
yer olmadığı yönündeki kararın denetlenmesini isteyebilecektir. Mağdur
ve şikayetçiye son soruşturmada, duruşmadan haberdar edilme, kamu da-
vasına katılabilme, katıldığı kamu davasında kişisel haklarını isteyebilme,
tutanak ve belgelerden örnek isteyebilme, tanıkların davetini isteyebilme,
yoksa, baro tarafından bir avukat atanmasını isteyebilme (YCMK 234),
davaya katılmış ise kanun yollarına başvurabilme hakları (YCMK 242)
tanınmıştır. Bütün bu haklar, mağdur ve şikayetçiye anlatılıp açıklanır ve
bu husus tutanağa geçirilir.
Eğer katılan on sekiz yaşını henüz doldurmamış ya da sağır veya dilsiz
veya kendisini savunmayacak derecede malûl ve avukatı da yoksa, istemi
aranmaksızın kendisine bir avukat görevlendirilir. Türk hukukunda insan
hakları alanında önemli bir anlayış değişikliğini ortaya koyan bu çağdaş
düzenleme, “mağdurların” bir kez de yargılama evresinde mağdur olmaları
önleyici bir tedbir oluşturması bakımından oldukça önemlidir.
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
55TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
En önemli düzenlemelerden biri de ilke olarak işlenen suçun etkisiyle
psikolojisi bozulmuş çocuk veya mağdurun, bu suça ilişkin soruşturma
veya kovuşturmada tanık olarak bir defa dinlenebileceğidir (YCMK 236).
Bu suretle cinsel suç mağdurlarının defalarca dinlenmesi sonucu “ikinci kez
mağdur” olmaları önlenmiş olacaktır.
27
Tanıkların dinlenmesi sırasındaki
görüntü veya sesler kayda alınabileceği hükme bağlanmış ise de (YCMK
52) anılan nitelikte çocuk ve mağdurların dinlenmesi ve yüzleştirilmesi
gerektiğinde bunun kapalı devre televizyon sistemiyle yerine getirilmesi-
nin içtihat edilmesi ve bu teknolojik düzenlemeye yer veren bir duruşma
salonunun oluşturulmasına gidilmelidir.
Yeniden “sistemler modeli”ne döndüğümüzde, bu modelin adli sistem-
deki sürecin dinamik niteliğini sergilediği, girdilerin çıktıları ve çıktılarında
karşılık olarak girdileri etkilemekte olduğu görülmektedir. Hiç kuşkusuz,
halkın adalete güveni artması, şikayete bağlı suçların artış kaydetmesi ve
karanlıkta kalan suç oranın azalması hallerinde sistem girdisinin artması
kaçınılmaz olmaktadır.
Genelde ise, şu sorular için yapılacak saptamalar da önemlidir; kimler
dava açmakta ve talepte bulunmaktadır? Halk ne kadar sıklıkla davacı
olmaktadır? Yöresel farklılıklar var mıdır? Davacı türlerinden bazılarının
sonuç almak ihtimali diğerlerine göre daha mı fazladır? Kamu kurum ve
kuruluşlarının taraf olduğu dava oranı neden fazladır? Kişiler sisteme ye-
terince destek veriyorlar mı? Kişiler artık sisteme/rejim kurallarına /sistem
girdisinde yer alan eyleyicilere destek vermediklerinde ne olur? Mahkeme
kararları, mahkemelerin varlık ve meşruiyetini nasıl etkilemektedir? Mah-
keme kararlarına (ilamlarına) kimler ve hangi koşullarda uymaktadırlar?
Hukuk/ceza ilamların infaz edilmesi oranları nedir? Hukuk davalarının
ceza davaları girdisine etkisi var mıdır?
28
Etki-Tepki Modeli
Bu modelde aynı temel sonuçları sağlamak üzere biraz farklı kavramlar
kullanılmaktadır. Adli siyasetler, sistemde saptanan önceki etkilere yanıt
olarak görülmekte ve aynı zamanda müteakip tepkilerin oluşacağı gele-
cekteki etkiler olarak algılanmaktadır. Bu modelde de üç şeyin varlığına
tanık olunmaktadır; 1. Sistemi etkileyen önceki etkiler, 2. Sistemi etkileyen
adli siyasetler ve 3. Davalara neden olan müteakip tepkiler.
27
M. T. Yücel, Adalet Psikolojisi, Ank. 2004 s. 64.
28
Bu soruların yanıtları için bkz., M. T. Yücel, Türkiye’de Yargının Etkinliği, Ank. 1999
ile Türk Ceza Siyaseti ve Kriminolojisi, Ank. 2003, s. 128.
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
56TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Önceki uyarıcılar ise, iki değişkence etkilenmektedir. Bunlar normatif
standartlar ve ampirik gerçeklerdir.
Etki–Tepki Modeli
Medya ve halk-grup ve bireysel
algılarla etkilenmekte
Normatif standartlar Siyaset yapımcılar Siyaset uygulayıcıları
Ampirik gerçekler Hizmet verilen halk
Normatif standartlar, sosyal sistemin halktan uyum göstermesini
beklediği kurallardır. Bu kurallar, yasalar ve diğer düzenleyici normlar
veya kültürel/enformal beklentilerdir (örneğin örf ve adetler ile paylaşılan
değerler). Ampirik gerçekler ise, sistemde verilen kararlara dayanak olan
kanıtlar/bilgilerdir. Normatif standartlar ve ampirik gerçekler mahkeme-
deki eyleyicilerle süzgeçlenmekte/irdelenmektedir. Kuşkusuz, savcılar,
hakimler, avukatlar ile infaz personelinin düşünceleri ile karakteristikleri,
normatif standartlar ile ampirik gerçeklerin algılanmasını etkilemektedir.
Önceki uyarıcılar, sistemin adli siyasetlerini etkilemektedir. Değişebilir
nitelikteki bu siyasetler önceki yasalar ile kültürel standartlardan etkilen-
mektedirler. Öte yandan, medyanın mahkeme kararlarını haber yapması ve
kamu görevlilerinin tepkileri gibi çeşitli sınırlayıcı ve kolaylaştırıcı faktörler
de adli siyasetleri etkilemektedir. Bu çeşitli kolaylaştırıcı ve sınırlayıcı nite-
likteki faktörler, sistemdeki eyleyiciler (kolluk görevlileri, savcılar, hakimler
ve kalem personeli) ve halk tarafından tekrar ayrıştırılmaktadır. Bunun
üzerine sistemde halkın tepkisine tabi yeni siyasetler üretilmektedir.
Halkın tepkisi, “müteakip yanıt” olarak adlandırılmaktadır. Adli si-
yasetlere gösterilen müteakip yanıtlar kendisini davranışlarda ve/veya
tutumlarda değişim veya kararlılık olarak göstermektedir. Adli siyasetler,
tutumları değil, davranışları -veya tersi- veya davranış ve tutumları değiş-
tirilebilir. İlaveten, davranış ve/veya tutumlardaki değişimler yeni siyaset
değişimlerine yol açabilir. Tüm bu süreç, siyaset yapımcılarınca devamlı
olarak etkilenmektedir. Hukuk tarihçisinin bu konuda yapacağı iş, değişim
sürecinde etkili olan güdüsel güçlerin karakter ve sıralamasını yeniden
oluşturmaktır. Değişim için istimin hangi yönden geldiğini; neyin sebep
ve neyin sonuç olduğunu saptamaktır.
Önceki uyarıcı Adli siyasetler Müteakip yanıtlar
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
57TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
Yeni bir proje ele alındığında her iki modeli temel alan analiz ve araş-
tırmaların dayanak oluşturması gerekirken, YCMK’da bunun göz ardı
edildiğine tanık olunmuştur. Adalet Bakanlığı komisyon çalışmaları sıra-
sında Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürü olmama karşın “yargı gerçeği”
konusunda bir sunum yapılması istenilmediği gibi TBMM Adalet Komis-
yonu Alt Komisyon Başkanı H. Köylü’ye bu konuda isterlerse bir sunum
yapabileceğimi sözlü olarak bildirmeme karşın konuya ilgi duyulmaması
en azından bu çok önemli usul projesinin sosyolojik boyutundan yoksun
olduğuna işaret etmektedir.
Öte yandan, hukukta/yargılamada tıkanma olduğunda tek çare olarak
daha fazla sözcüğüne sarılmaktan da vaz geçilmelidir. Bazı suç türleri artış
gösterdiğinde cezaları ağırlaştırıyoruz; davalar arttığında mahkeme/hakim,
Yargıtay’da daire sayısını artırıyoruz; cezaevleri nüfusu arttığında yeni
cezaevleri inşa ediyoruz; tıpkı yollarımız kalabalıklaştığında, daha fazla
yol/alt geçit inşa edilmesi, kentlerde güvenlik sorun haline geldiğinde, daha
fazla sayıda polis gücü için çağrı yapılması gibi. Ne var ki, “daha fazla”ya
başvuru şimdiye dek sorunları çözemedi. Sorunu çözmek için en pratik çare
“genel af” uygulamaları olmuş, af sonrası sistem rahatlamış
29
ve ortalama
yargılama süresi azalmıştır. Ne var ki, siyasi suçluları da kapsamak üzere
1991 yılında 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu çerçevesinde genişletilmiş
şartlı salıverme ve suç olmaktan çıkarılan fiiller nedeniyle oluşan dolaylı af
ve özellikle 2000 yılında çıkarılan 4616 sayılı Şartlı Salıverme ve Erteleme
Yasası, Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilen hükümleriyle de kanıtlandığı
üzere, af kanunları açısından en kötü teknisyenlik örnekleri olmakla kal-
mayıp, sözde erteleme/şartlı salıverme yanı ile “yargıdaki kırtasiyeciliği” de
yoğunlaştırmıştır.
30
Nitekim, 1960 (113 sayılı), 1966 (780 sayılı) ve 1974 (1803 sayılı) yılla-
rındaki af kanunlarıyla, sistemin verimliliği üzerinde belli bir artışa tanık
olunmuş ve bu durumu belgelemek üzere af yıllarına ait ceza mahkeme-
lerindeki ortalama yargılama süreleri ile verimlilik ölçümlemesindeki
değişimlere aşağıda yer verilmiştir.
31
29
Genel Af (Af ile ilgili Disk Açık Oturumu) Disk Yayın no. 12, İst. 1974 s. 18-21.
30
4616 sayılı Kanun’un genel gerekçesinde “Toplumda meydana gelen sosyal ve eko-
nomik değişimlerin, suçların çeşitliliğinin ve miktarının artmasında etken olduğu
görülmektedir. Bu suçları işleyenlerin topluma yeniden kazandırılmaları ve toplumla
bütünleşmeleri bakımından cezalarının toplamından 10 yıl indirim yapılmaktadır.”
önermesi haklı olarak şu soruyu davet etmektedir: Sosyal ve ekonomik koşullarda
ne türden bir iyileşme olmuştur ki hakkaniyet ve nesafet adına önceki koşulların
ürünü olan suçlar için böyle bir indirim öngörülmüştür.
31
M. T. Yücel, Türk Ceza Siyaseti ve Kriminolojisi, Ank. 2005, s. 144.
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
58TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
YıllarToplam D Çıkan D
Ortalama
Yargılama SüresiD V D
1960830609100602769100 183 10072.6100
19617205168743228072 200 10960.083
1962 76647 9244313674 228 12557.880
19637876679550601984 225 12364.288
19647805979442835471 246 13554.976
196586910510545030775 286 15651.871
1966953749115654656109 225 12368.695
19678052379745220675 244 13356.277
1973110831313358919298 289 15853.273
19741162662140951155158 165 9081.8113
1975880714106619921103 132 7270.397
19941327717160829322138 204 11262.586
(D) Değişim (V) Verimlilik % = Çıkan/Toplam
Bu sektörde asıl sorun mahkeme değil, adalettir ve bu adaletin de
yalnızca Adalet Bakanlığı’nda olmadığı bilinmelidir. Yine güvenlikte de
sorun, kolluk görevli sayısı olmayıp, güvenliktir. Tıpkı sorunun otoyollarda
değil, yolculuk edebilmekte olduğu gibi.
Sonuç
YCMK’nın içerdiği yeni kurum ve koruma tedbirleri nedeniyle çok
ciddi bir atılım olarak değerlendirilmesi gerektiği ve tüm sorunun adliye
kültürü ve sosyal açıdan yeterince bir hazırlığın olmaması/mali portresi-
nin düşünülmemesi ve “istim arkadan gelir” felsefesine sığınılmasında saklı
bulunduğudur.
32
Sonuç olarak, yukarıdaki kavramsal modeller bağlamında
adli sistemin işleyişini oluşturan öğelerdeki her parametreye özgü pragma-
32
5235 sayılı ...Bölge Adliye Mahkemeleri ... kanunu 1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe
girecekse de, en geç iki yıl içinde bölge adliye mahkemelerinin kurulması tamamlana-
cak ve tüm yurtta göreve başlayacakları tarih Resmi Gazete’de ilan edilecektir (Geçici
madde 2 ve Yürürlük- Madde 55). H. S. Türk, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda
2000 Yılı Adalet Bakanlığı Bütçesi Sunuş Konuşması” standart kadro durumu dikkate
alındığında 2180 yeni mahkeme kurulması ve bu mahkemelere toplam 4068 hakim ve
Cumhuriyet savcısı atanması gerektiği ortaya çıkmıştır.” İvedi gereksinme duyulan
adliye yazı işleri müdürü ve zabıt katibi sayısı ise 10248’dir. 5276 sayılı Kanun’la
(RG, 29/12/2004-25685) 4000 hakim ve savcı kadrosuyla 1000 hakim adayı ve 5500
yardımcı personel kadrosu ihdas edilmiştir. Ayrıca bkz., M. T. Yücel, Türkiye’de
Yargının Etkinliği, Ank. 1999, s. 10.
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
59TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
tik şu iki yönlü sorunun yöneltilmesi gerekmektedir; YCMK’nın ne türden
bir işleve hizmet etmesi ön görülmüştür? Ve bu işlev doyurucu bir şekilde
yerine getirilebilecek midir? İşte bu soruların yanıtları hakkında devamlı
olarak edinilecek objektif bilgi olmaksızın, iyileştirme/reform düşünülen
sistemdeki dar boğazlar giderilmeksizin işe koyulmak gereksiz bütçe har-
camalarına neden olacaktır. Mevcut sisteme özgü sonuç görüntüleri de-
ğiştirmek için sistem girdilerini ayıklamak/değiştirmek gerekmektedir. ve
sistemin hukukun amaçları için var olduğu bilinmelidir. Yinelersek, YCMK
uygulaması ile açık/gizli amaçlara ne derece hizmet edebildiği zaman için-
de saptanmalı; yargılama süreci fizyonomisinin, ceza usulü normlarından
ziyade onu uygulayanların tutum ve davranışlarıyla şekillenmekte olduğu,
hakimler ve avukatlar arasındaki iyi ilişkilere dayalı bulunduğu ve sonuçta
adliye kültüründe çok ciddi bir değişim olmadıkça amaç değerlere ulaşı-
lamayacağı bilinmelidir. Bu postulat hukuk sosyolojisinin temel bir verisi
olarak algılanmalıdır.
İşte sorularla başladığım bu incelemeyi şu soru cümleleriyle son-
landırmak istiyorum; YCMK ile tesis edilen yeni ceza usulü sisteminde
suçta “karanlık sayı” azalacak; kamu davası oranında hissedilir bir azal-
ma olacak; “davaların erimesi” nedeniyle şüpheli/sanık sayısı ile hüküm
giyenler arasındaki orantısızlık
33
ile yaptırımların aşınması
34
azaltılacak;
suç mağdurları daha az mağdur edilecek; daha dürüst yargılama icra
edilecek; yargılama süratle sağlanacak; beraat oranlarında Avrupa çıtası
yakalanacak; suçlular hakkında psiko-sosyal anket raporu hazırlanarak
ceza yaptırımlarının bireyselleştirilmesi gerçekleşecek; yaptırımların
genel/özel önleyici etkisi daha artacak mıdır(!?) Gönlüm bu sorulara
“evet”, aklım hayır “diyor” ve sonuçta gönlüm aklıma mağlup oluyor. İs-
tenilen amaç değerlere ulaşabilmek için uygulanacak yöntemin iki temel
öğesinden birincisi, yukarıda anılan modellere referansla Avrupa Konseyi
Bakanlar Komitesi’nin “Ceza Adaletinin Yönetimi” hakkındaki (95) 12 sayılı
Tavsiye Kararı’ndaki ilkelerin
35
göz önünde bulundurulması; ikincisi de,
33
M. T. Yücel, Kriminoloji, İst. 2004, s. 137-138.
34
M. T. Yücel, a.g.e., s. 139.
35
I. Amaçların Belirlenmesi
1. Yönetim ilkeleri, stratejileri ve teknikleri, ceza adaletinin verimli ve etkili işleyi-
şine önemli katkılarda bulunabilir. Bu doğrultuda , ilgili kurumlar iş yükü, maliye,
fiziki yapı, insan kaynakları ve iletişim yönetimi için amaçlar belirlenmelidir.
2. Çeşitli kurumların amaçları, suç kontrolü ile ceza adaleti siyasetleri bağlamın-
da koordine edildiğinde daha verimli ve etkili ceza adaletine kavuşulması oldukça
kolaylaşacaktır.
II. İş Yükü Yönetimi
3. Ceza adaleti kurumlarının işleyişini ölçme, verimlilik ve etkinliğini değerlen-
dirme ve faydalı değişiklikleri geliştirmeye yönelik düzenli ve devamlı takip usulleri
Mustafa Tören YÜCEL hakemli makaleler
60TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
hukuk fakültelerinde bu yeni yaklaşımlara özgü felsefe ve öğreti ve tek-
nikle beslenen hukukçuların
36
sistemde yer almaları ve adliye kültüründe
“değişim” yaratabilmeleridir.
tesis edilmelidir. Bu konulardaki gelişme ya bir iç danışma birimi geliştirilerek veya
dışarıdaki danışmanlara başvurularak sağlanabilir.
4. Ceza adaleti yönetimi, koşulların gelişmesi nedeniyle, devamlı olarak her
yerde aynı kurallara tabi tutulamaz. Bu nedenle, iş yükü ve kaynak planlamasında;
demografik, sosyal, ekonomik ve diğer koşullar ile değişim göstergeleri göz önüne
alınmalıdır.
5. İş yükünün verimli şekilde yönetimi ile farklı kategorideki davaların uygun
işlemlere tabi tutulması için ölçütler belirlenmelidir. Bunlar, adli ve diğer ilgili
personelin işbirliği ile geliştirilmelidir. Bu standartlara gerekli uyumun sağlanması
doğrultusunda kurumlara olanca destek verilmelidir.
6. Bu bağlamda, hakimler ve savcılarca davalar hakkında, sürecin ilk evresinden
başlayarak farklılaştırılmış şekilde işlem görmesine imkan veren ayıklama teknikleri
geliştirilmelidir.
7. İnsan unsurunun en iyi şekilde değerlendirilmesi amacıyla hakimler ve savcılar,
başka ajanlar tarafından yerine getirilebilecek görevlerinden arındırılmalıdır.
III. Yapıların Yönetimi
8. Mevcut yapıların sistematik olarak tespiti, ihtiyacın değerlendirilmesi ve uzun
dönemli planlama; yeni binalara yatırım, onların coğrafi konumu, eski binalarda-
ki imkanların geliştirilmesi ile bakım ve onarım hususlarındaki kararlar da temel
öğelerdir. Bu çerçevede, ceza adaletindeki çeşitli profesyonel ve diğer kullanıcıların
ihtiyaç ve beklentileri de göz önüne alınmalıdır.
9. Gizli kalmış veya yeterince kullanılmayan fiziki kaynaklar ile mümkün olan
ekonomiyi harekete geçirmek üzerinde önemle durulmalıdır. Bu yaklaşım, örneğin
duruşmaların mekanların boş olduğu zamanlara kaydırılması, kurumların belli bir
yörede yoğunlaştırılması veya mevcut tesislerin yeniden organize edilmesi şeklinde
olabilir.
IV. Personel Yönetimi
10. Yönetimsel ilkeler, stratejiler ve tekniklerin tanıtılması için adli çevreye özgü
özel kültür ve koşullar göz önüne alınmalı ve dayatma yerine ikna yöntemi kulla-
nılmalıdır.
11. Personelin iyi derecede yönetilmesi yanında görevlerle kişilerin uygun şekilde
eşlendirilmesi için personelin yetenekleri, eğitimi vs.yi kapsayacak şekilde mesleki
kayıtlar tesis edilmelidir. Yetkili makamlarca, bu kayıtlar sistematik olarak tutulmalı;
personel gerektiğinde kendi kayıtlarını görebilmelidir.
12. Hakimler ve savcılar için hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim programları,
adliyeye özgü modern yönetim ilke ve uygulamalarını içermelidir.
13. Kariyer geliştirilmesi yolundaki planlamalar; uzmanlaşmayla veya personelin
yeni beceriler ve uzmanlıklar kazanması için yaratılan fırsatlarla aktif bir biçimde
takip edilmelidir. Çalışma koşulları, özellikle güçlük arz ettiğinde, özel bir denetime
tabi tutulmalıdır.
V. Bilgi Yönetimi ve İletişim
14. Verilerin toplanması, korunması, kullanım ve dağıtılması için daha sağlıklı
ve etkili sistemler devreye sokulmalıdır. Kişisel veriler için gerekli koruma sağlan-
malıdır.
15. Bilgi teknolojisi, ceza adaleti kurumlarının çalışması ve gerekleri ile bilgi
hakemli makaleler Mustafa Tören YÜCEL
61TBB Dergisi, Sayı 57, 2005
kullanıcılarına uyumlaştırılmalıdır. İşbu gereklilik konusunda bilgi kullanıcılarına
danışılmalıdır.
16. Ceza adaleti yönetiminde, her kurumun kendi içinde iyi derecede bir dahili
iletişim tesis etmesi üzerinde önemle durulmalıdır.
17. Ceza adaleti kurumları bilgi yayma siyasetine kendilerini fazlaca adamalıdırlar.
Merkezi, bölgesel ve yerel ölçekte ceza adaleti idaresinin çeşitli kurumları ile suç
kontrolündeki diğer kurumlar arasındaki bilgi akışı hızlandırılmalı ve davaların
sonucu hakkında iyi derece bir feed-back sağlanmalıdır.
18. Halkla ilişkileri iyice geliştirmek üzere özellikle ceza adaleti kullanıcıları,
medya, gönüllü kuruluşlar (örneğin mağdur dernekleri), vatandaşlar ve demokratik
kurumların (parlamento, yerel idarelerin) ihtiyaçları üzerinde önemle durulmalıdır.
(Terc. M. T. Yücel) Ayrıca bkz., Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Ceza Adale-
tinin Sadeleştirilmesi hakkındaki (87) 18 sayılı Tavsiye Kararı; bkz., K. Bjornberg ve
P. Richmond, Türkiye’de Yargının İşleyişi, 2003, TBB Web: www.barobirlik.org.tr
36
Bkz., S. Dönmezer - F. Yenisey, Ceza Adaleti Sisteminin Etkinliği–1998, İst. 2000, s.
284.
37
“Kavramsız algı kördür, algısız kavram da boştur.” I. Kant.
Araştırmalar için hukukçular ve sosyologların birlikte çalışması ge-
reğini hukuk sosyologu H. Kantorowicz 1906 yılında İ. Kant’a
37
benzer şu
sözlerle ifade etmiştir;
”Sosyolojiden soyutlanmış dogmatik boştur,
dogmatikten soyutlanmış sosyoloji de kördür.”