powered by

powered by

Cankat TAŞKIN makaleler 224TBB Dergisi, Sayı 57, 2005 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nı Anayasa’ya ve hukuka aykırılık yönün- den incelediğim bu kısa çalışmada, Yasa’nın hukuki devrim olarak nitelen- dirilebilecek maddeleri üzerinde durmak yerine, Yasa’da gördüğüm hu- kuka ve Anayasa’ya aykırılıkları belirlemeye ve bu konularda kendi görü- şümü de sunarak uygulamanın bilfiil içinde olan biz avukatlara ve yargı- nın diğer birincil öğeleri olan yargıçlarla savcılara fikir vermeye çalıştım. Yasa’da, çok önemli Anayasa ve hukuk ihlalleri gördüm. İlk bakış- ta pek sakıncalı görünmeyen bazı maddeler, zamanla uygulamaya geçil- diğinde ciddi sıkıntılara veya geri dönülmesi güç hatta olanaksız sonuçla- ra varabilir. Elimden geldiğince bu aykırılılara dikkat çekmeye çalıştım. İncelememde madde sıralamasını esas aldım. Gereken yerlerde 765 sa- yılı (eski) Türk Ceza Yasası’na, Anayasa’ya, Medeni Yasa’ya ve diğer ilgi- li mevzuata atıflarda bulundum. Çalışmamın yararlı olması dileğiyle... 1. 5237 Sayılı Yasa, m. 4: Kanun’un Bağlayıcılığı “1. Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz. 2. Ancak sakınamayacağı bir hata nedeniyle, kanunu bilmediği için meşru sa- narak bir suç işleyen kimse cezaen sorumlu olmaz.’’ Yasa’nın bu maddesi, ilk bakışta son derece hukuka uygun görül- mekle birlikte, fikrimce, 2. fıkradaki “sakınılamayacak hata” ve “meşru san- ma” ifadeleri Yasa’nın uygulanmasında oldukça önemli hukuki sakınca- lara yol açacaktır. 5237 SAYILI (YENİ) TÜRK CEZA YASASI’NIN ANAYASAYA VE HUKUKA AYKIRILIK YÖNÜNDEN İNCELENMESİ Ş. Cankat TAŞKIN * * Bursa Barosu üyesi. makaleler Cankat TAŞKIN 225TBB Dergisi, Sayı 57, 2005 Sakınılamayacak hata kavramından anlatılmak istenenin ne oldu- ğu açık değildir. Ancak maddenin gerekçesinde bundan neyin kastedil- diği konusunda, kişinin fiilin haksızlığını bilmesi gerektiğinden bahse- dilmiş ve kişinin işlediği fiilin hukuken kabul görmez bir davranış oldu- ğunun bilincinde değilse cezalandırılmayacağı belirtilmiştir. Ancak, ge- rekçeye göre, işlenen fiilin yasada suç olarak belirtildiğini bilmek gerek- mez (yani bilinmiyorsa da bu maddenin korumasından yararlanılır). Fiilin hukuken kabul görmez bir davranış olduğu yönündeki hata- nın kaçınılmaz olması halinde kişi suçlanamaz. Fakat, burada açıklanma- sı gereken, kaçınılmazlıkla neyin kast edildiğidir. Burada kastedilen, “mücbir sebep” ise, düzenleme bir yönden doğru- dur diyebiliriz. Fakat, mücbir sebep, hukukta, kişinin elinde olmayan ne- denlerden dolayı, bir sonucun meydana gelmesini ve kişinin bu sonucu de- ğiştirmeye gücünün yetmemesini anlatmaktadır. Şu halde maddedeki ka- çınılamaz hatanın mücbir sebep kavramını belirttiği söylenemez. Çün- kü hata kavramında dış nedenlerden çok kişinin içindeki bir istenç (ira- de) yitimi söz konusudur. Acaba burada kast edilen hata mıdır? Zira hata kişinin biraz dikkatle ön- leyebileceği ve dikkatindeki bir anlık kayıpla ortaya çıkan istem dışı du- rumdur. Sakınılamayacak hata da olsa olsa kişinin elinde olmayan, isten- ci dışında gelişen, deyimi yerindeyse, “mücbir sebep benzeri” bir kavramı ifa- de etmelidir. Bu nedenle, neyin kast edildiğinin açık olmaması da madde- nin uygulanmasında ciddi sıkıntılara yol açabilecektir. Yasa’nın 2. fıkrasının bu şekliyle uygulanması, ciddi hukuka aykırılık- lara yol açabilir. Çünkü, sakınılamayacak bir hataya dayanarak bir fiili meş- ru sandığını belirten bir sanık beraat edebilecektir. Zira, gerekçede kişinin fi- ilin haksızlığını bilmesi gerektiğinden bahsedilmiştir. Sanığın haksızlığı bil- memesi o suçtan beraat etmesinde haklı bir neden olabilir mi? Sanık bera- at edecekse, maddenin ilk fıkrasının anlamı nedir? Yasa koyucu, 2. fıkra- yı koymakla neyi amaçlamıştır? Bu husus açıklanmalı ve doğabilecek hu- kuka aykırılıklar önlenmelidir. Eğer bu maddede kast edilen, 765 sayılı TCK’nın 45. maddesindeki “kas- tın bulunmaması cezayı kaldırır. Fakat herkes ihmalinden sorumludur.” -ki bu mad- denin böyle yorumlanması gerektiği kanısındayım- ilkesiyse, düzenleme ye- rindedir. Ancak, bu ilke de zaten Yasa’nın 21 ve 22. maddelerinde düzen- lenmiştir. Bu kabulde bile, yasa koyucuyu ceza yasaları için çok sakın- calı olan yoruma yol açması yönüyle eleştirebiliriz. Zira, bir ceza yasası- nın yoruma açık olması, “suçta ve cezada eşitlik” ilkesine aykırılığa yol açabi- Cankat TAŞKIN makaleler 226TBB Dergisi, Sayı 57, 2005 lir. Bu da hukuki açıdan oldukça sakıncalı sonuçlara yol açabilir. Ceza ya- salarının yoruma yol açmayacak, tartışma oluşturmayacak şekilde açık dü- zenlenmesi gerekir. 2. 5237 Sayılı Yasa, m. 25: Meşru Savunma ve Zorunluluk Hali Düzenleme şöyledir: “1. Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, ger- çekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı, o anda hal ve koşulla- ra göre saldırı ile orantılı biçimde def etmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden do- layı faile ceza verilmez. 2. Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait ...” Düzenlemede ilk dikkatimi çeken husus, hak kavramının geniş tu- tulmuş olmasıdır. Öyle ki, 765 sayılı TCK‘nın, meşru savunmayı düzenle- yen 49. maddesinin 2 ve 3. fıkraları meşru müdafaayı yalnızca can ve ırz- la sınırlandırmıştır. 5237 sayılı Yasa’nın bu şekliyle uygulanmasının bazı sakıncalara yol aça- cağı görüşündeyim. Meşru müdafaanın tüm haklar için uygulanması doğ- ru mudur? Örneğin; herhangi bir kişinin, park halindeki otomobiline za- rar vermeye kalkışan birini orantılı biçimde kovması (yaralama da olabi- lir) failin fiiliyle kıyaslandığında fazla ağır bir savunma yolu değil midir? Yasa’daki düzenlemenin, eski yasadaki gibi ırz ve canla sınırlandırıl- ması ve buna ek olarak konut dokunulmazlığını ihlal suçu için de meş- ru müdafaanın kabul edilmesi doğru olur görüşündeyim (Evine hırsız gi- ren birinin, hırsızı kovmak için güç kullanması yerindedir). Medeni hukuktaki yasal savunmada, mala yönelik saldırının uzak- laştırılması da ödentiyi (tazminatı) gerektirmemektedir. Medeni huku- kun mantığı açısından bu düzenleme yerindedir. Fakat, ceza yasası açı- sından mala karşı işlenen suçlarda bu düzenlemeyi getirmek, yasal savun- manın sınırının fazlaca genişletilmesi sonucunu doğuracaktır ki bu daha ha- fif bir hakkın ihlali (malvarlığı dokunulmazlığı) halinde bile, mütecaviz açı- sından çok ağır sonuçlar doğurabilecek ağır kayıplara (can kaybı veya vü- cut tamlığının ihlali) yol açabilecektir. Maddenin gerekçesinde ise, yasal savunmanın kapsamının geniş tutul- masının caydırıcılığı arttıracağı belirtilmektedir. Bu görüşü, yukarıda açık- ladığım gerekçelerle benimseyemiyorum. Önemli olan, önceliğin caydırıcı- makaleler Cankat TAŞKIN 227TBB Dergisi, Sayı 57, 2005 lığa değil, hakların dengelenmesine verilmesi ve mağdurla failin karşılaşa- cağı hak kayıplarının arasında dengesizliğin oluşmaması olmalıdır. Tüm hak ihlallerini yasal savunma kapsamına almak yanlış - tır. Bu, pek çok hak ihlalinin, aslında suç olduğu halde beraatle veya ceza- sızlıkla sonuçlanmasını gerektirecektir. 3. 5237 Sayılı Yasa m. 92: Zorunluluk Hali Yasa’nın 91. maddesinde organ bağışı ve bunun koşulları ayrıntılı ola- rak sayılmıştır. 92. madde ise, 91. maddeye ayrıksıdır. Bu ayrıksı düzenlemeye gitmenin nedenini anlamakta güçlük çektiği- mi belirtmeliyim. Çünkü, Yasa’nın bu şekli kişiye aslında 91. maddede ya- saklanmış olan organlarını satma hakkını tanımaktadır. Gerçi, düzenle- me her ne kadar kişinin “içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik koşullar” ifadesiy- le, kişiye özgü durumları belirterek yargıca ceza uygulama bakımından tak- dir yetkisi tanıyor olsa da hukukun temel ilkesi olan ve MK m. 23’te de “ki- şiliğin Korunması” başlığı ile belirtilen “Kimse özgürlüklerinden vazgeçe- mez veya onları hukuka ya da ahlaka aykırı olarak sınırlayamaz!” yönündeki il- keye de açık bir aykırılık oluşturmaktadır. Medeni Yasa’nın 23. maddesinin son fıkrasında ise, bilimsel ya da tıb- bi amaçlarla ve yazılı rıza üzerine, insan kökenli biyolojik maddelerin alın- masına, aşılanmasına ya da nakline olanak tanınmıştır. Fakat, burada önem- le belirtilmesi gereken nokta şudur ki “ancak organ bağışı ya da nak- li için bu maddedeki ‘yazılı rıza’ koşulu” benimsenmektedir. Oysa, 5237 sayı- lı Türk Ceza Yasası’nda izin verilense “organ ticareti”dir. Hukuken, satış- la bağışlamanın da farklı akitler olduğu da açıktır. Kaldı ki organ bağışı- nın bir akit olamayacağını da MK m. 23c son, açıkça belirtmektedir. Çün- kü son cümlede, bağışlama taahhüdünde bulunan kimsenin bunu yapmaz- sa ifaya zorlanamayacağı ve kendisinden tazminat talep edilemeyeceği be- lirtilmektedir. Bu özellik de akitlerin ifa edilmemesinin sonucu olan taz- minat ya da cezai şart yaptırımını organ bağışı için uygun görmemekte- dir. Dolayısıyla, organ bağışını akit saymak olanak dışıdır. Zira, akit sa- yılsaydı, kişi, yaptırım (cezai şart ya da tazminat) baskısıyla, istemedi- ği ya da vazgeçtiği halde organını vermek zorunda kalabilirdi. Öyleyse, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın 92. maddesi açıkça huku- ka aykırıdır! Zira, hukuk her şeyden önce bir bütündür ve gerek mede- ni hukukun gerekse ceza hukukunun temel ilkeleri aynıdır. Düzenleme- nin medeni yasada yapılmış olması, ceza yasasında -ayrıksı bile olsa- ter- sine bir düzenlemeyi haklı gösteremez! Cankat TAŞKIN makaleler 228TBB Dergisi, Sayı 57, 2005 “Kişinin vücut tamlığının korunması” da doğal hukukun en temel ilkele- rindendir. Nasıl ki hukukumuzda bir kimse “özöldürü” (ötenazi) yolu ile ya- şamına son verilmesini isteyemezse, organlarını da satamamalıdır. Bu ku- rala da “hangi gerekçeyle olursa olsun” ayrıksı konmamalıdır. Maddenin uygulamada sıkıntıya yol açacak bir yönü de şudur ki mad- dede ifadesini bulan ekonomik ve sosyal koşulları hakim neye göre belir- leyecektir? Zenginlik görecelidir. Zenginlikte veya sosyal koşullarda han- gi gelir düzeyindeki ya da statüdeki kişiler dikkate alınacaktır? Zenginli- ğin göreceli oluşu, aynı olayla ilgili olarak yargıçların farklı sonuçlara var- masını ve hukuktaki denkleştirici adalet ve uygulamada eşitlik ilkeleri- nin zedelenmesine yol açmayacak mıdır? Ayrıca, sosyal devletinin temel ödevlerinden biri de kamu düzeni- nin sağlanması, korunması ile sağlıklı nesiller yetiştirilmesine yardımcı ol- maktır. Ancak, 92. maddenin uygulanması, sosyal devletin ve hukuk devle- tinin bu temel işlevlerine aykırı olacaktır. Zaten maddenin bu biçimiyle uy- gulanması 1982 Anayasası’nın 2, 12, 17, 41. (dolaylı olarak), 56. (f. 3), 58. (do- laylı olarak) açıkça aykırıdır! Maddenin kötüye kullanılması da mümkündür. Bir yandan 91. mad- deyle organ ticareti yasaklanırken, diğer yandan 92. madde ile buna -istis- nai bile olsa- bir yol açmak söz konusu olursa, organ mafyalarının mali yön- den zor durumdaki kişilere organlarını satmaları için baskı yapmaları gün- deme gelecektir ki bu durum hukuk devleti açısından son derece sakın- calıdır. Bu maddenin bu şekliyle uygulanmasının önüne geçilmeli, yargıçla- rımız bu maddeyi uygulamamalı ve uygulatmamalı, avukatlar ise, önle- rine gelen buna ilişkin dosyalarda def’i yoluyla (Anayasa m. 152) Anaya- sa’ya aykırılığını ileri sürerek, maddeyi iptal ettirmelidirler. 4. 5237 Sayılı Yasa m. 104: Reşit Olmayanla Cinsel İlişki “1. Cebir, tehdit ve hile olmaksızın, on beş yaşını bitirmiş olan çocukla cin- sel ilişkide bulunan kişi, şikayet üzerine altı aydan iki yıla kadar hapis cezasıy- la cezalandırılır. 2. Fail mağdurdan beş yaştan daha büyük ise, şikayet koşulu aranmaksı- zın ceza iki kat arttırılır.” Maddenin 2. fıkrası Anayasa’ya aykırıdır. Çünkü, faillerin yaşının fark- lı olması üstelik, yaş farkının beşten çok olmasının farklılık oluşturma- makaleler Cankat TAŞKIN 229TBB Dergisi, Sayı 57, 2005 sı, yasanın uygulanmasında birtakım hukuki sakıncalara yol açabilecek- tir. Bu durumu şöyle bir örnekle açıklayalım; Olay 1: “Fail on sekiz, mağdur on altı yaşında ise (on beş yaşını doldur- muş ise); aradaki yaş farkı sadece ikidir. Bu durumda, suç, 2. fıkra gereğince şika- yete tabi olmakta ve verilecek ceza yarı yarıya indirilmektedir. Fail on dokuz mağdur on altı yaşında ise durum yine değişmemektedir. Sade- ce, yaş farkı üç olmakta ve bu da 2. fıkranın uygulanmasını gerektirmektedir”. Olay 2: “Fail yirmi bir, mağdur on altı yaşında ise; bu durumda arada- ki yaş farkı beştir. 2. fıkrada beş yaştan fazla bir yaş farkı arandığından, suç bu du- rumda da şikayete bağlı olacak ve cezada yine yarı yarıya indirime gidecektir. An- cak; fail yirmi iki, mağdur on altı yaşında ise; bu durumda ise aradaki yaş farkı al- tıdır. Dolayısıyla, suç artık resen koğuşturulur ve tam cezaya hükmedilir”. Görüldüğü gibi, faille mağdurun arasında beş yaştan fazla fark olma- sı, 1. Olaydaki ve 2. Olaydaki failler reşit olmasına rağmen faillerin arasın- da farklılığa yol açmaktadır. Bu durum, 5237 sayılı Yasa’nın 3. ve 1982 Ana- yasası’nın 10. maddelerindeki yasa önünde eşitlik ilkesine aykırıdır. Üstelik, tüm örneklerde failler reşittir. Yani, ceza hukukunun uygu- lanmasında 18 yaşını doldurmuş sayılmaktadırlar. Ancak, salt yasa ko- yucunun faille mağdur arasında beş yaşlık farkı öngörmesi aynı suçu iş- leyen ve hukuken aynı statüdeki faillere farklı ceza verilmesine yol açtı- ğı gibi, 2. olaydan görüleceği üzere, aynı suçu işleyen ve hukuken aynı sta- tüde olan iki failden birinin fiili için şikayet koşulunu öngörürken, diğeri- nin fiilinin re’sen koğuşturulmasını gerektirmektedir. Doğrusu, failin re- şit olup olmamasına göre ayrıma gitmekti. Bu durumda, 5237 sayılı Ya- sa’nın 6. maddesinin (b) bendi de uygulanmış ve yasa kendi içinde tutar- lı düzenlenmiş olacaktı. Hukuka ve Anayasa’ya uygun uygulanan bir yasa, hukuk devleti- nin ve sosyal devletin yerleşmesinde, biçimlenmesinde önemli rol oyna- maktadır. Biz hukukçuların toplumun önünde yer alıp hukuk ve Anaya- sa dışı uygulamalara hukuki ve anayasal yollardan tepki göstermemiz ge- rekir görüşündeyim. Hukukçu, topluma ışık tutan, cesur insandır. Ana- yasa’ya veya hukukun uluslararası ilkelerine açıkça aykırı olan kuralla- rı uygulamamak ve uygulatmamak da hukukçunun en temel ödevlerin- dendir. Tüm hukukçuların bu bilinçte olması ve hukukun layıkıyla uygu- lanması dileğiyle...